İçeriğe atla
Edep
9630 kelime | 25 kaynak

Edep

Edep, tasavvuf yoluna girmiş bir canın ilk öğrendiği ve son nefesine kadar asla unutmaması gereken bir hâldir. O, sadece bir görgü kuralı, bir nezaket ölçüsü değildir. Edep, varlığın özüne işlenmiş ilâhî bir nizamdır; kişinin kendi hiçliğini idrak ederek Hakk’ın varlığına yol bulmasının anahtarıdır. Bu yolun başı da sonu da edeptir. Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri’nin irfan mektebinde edep, sâlikin giydiği bir hırka değil, büründüğü bir sıfattır. Varlığın her zerresinde tecellî eden Cenâb-ı Hakk’a karşı takınılması gereken en temel duruştur. Kişi, haddini bildiği ölçüde Rabbini bilir. Bu yüzden irfan yolculuğu, bir edep yolculuğundan başka bir şey değildir.

Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı

Edep, lügatte güzel terbiye, iyi ahlâk, zarafet gibi mânâlara gelse de tasavvuftaki yeri, bu kelimelerin çok ötesindedir. Istılahta edep, her mertebenin hakkını vermek, her tecellî karşısında doğru duruşu sergilemek ve kendi acziyetini, fakrını bir an bile unutmamaktır. O, ilâhî huzurda olduğunun şuuruyla yaşamaktır. Bu şuur, sâlikin her adımını, her sözünü, her nazarını şekillendirir. Bu yolun pîrleri, “Tarîkat baştan başa edeptir” buyurmuşlardır. Edebi olmayanın vuslatı olmaz, zira edepsizlik, kişinin kendi varlığını Hakk’ın varlığının önüne koymasıdır ki bu, tevhîd yolundaki en büyük perdedir.

Kur’ân-ı Kerîm, edep ahlâkının en yüce örneklerini ve ölçülerini bizlere bildirir. Özellikle Resûlullah Efendimiz’e ve onun şahsında, onun vârisleri olan mürşid-i kâmillere karşı takınılması gereken tavır, bu yolun temelini oluşturur. Hakk Teâlâ, Peygamber’in evlerine, yani onun mânevî iklimine, onun irfan meclisine nasıl girileceğinin edebini öğretir:

Ya eyyühellezîne amenu la tedhulu büyuten nebiyyi illa ey yü'zene leküm ila taamin ğayra nazırî- ne inahu, “ Ey iman edenler, Peygamberin evlerine, vaktine dikkat etmeksizin ve yemek için izin verilmedikçe girmeyin.” Bu âyet hâl ve edep bildiren bir âyettir. (يا) “Ya” yani harfi nidâ ile başlayarak imân edenlere seslenmektedir. (نَبي) “Nebi” daha önce şeriat getiren bir rasûlün şeriatinden haber veren peygamberdir. Efendimiz (رَسُولُ) “Rasûl” olduğu gibi Nebidir… Ve bu Nebiliği Hakikat-i Muhammedi’nin tam kemâlli zuhûr mahalli olduğu için tüm Rasûlleri kapsamaktadır. Tüm şeriatlerin hakîkatlerini haber vermiştir. İşte Peygamberin evlerine derken, Hakikat-i Muhammediye’nin bu nübüvvet evlerinden bahsediliyor. Sûre sayısı “33”tür. “Mescid-i Nebeviyyenin” ilk direk sayısı “33”tür ve Hakikat-i Muhammediyeyi ifâde etmektedir. Yani yol ehli bir kişi Âdemiyetten, Hazreti Muhammed’e kadar olan mertebe evlerine girmesi izne ve vakte tabidir. Buna da ancak “Rasûl” ve onun izini takip eden varisleri olan âlim ve ârif kişiler bu vakti bilir ve izni verebilir.

Bu âyet-i kerîme, zâhirde bir sosyal davranışı düzenlerken, bâtınında seyr-i sülûkun en temel usûlünü öğretir. “Peygamberin evleri,” onun vârisi olan [İnsân-ı Kâmil](/wiki/insan-i-kamil)’in gönül dergâhıdır, irfan meclisidir. Bu evlere, yani mânevî mertebelere, ancak “izin” ile ve “vakti” gözeterek girilir. İzin, mürşidin himmeti; vakit ise sâlikin o feyzi alacak hâle gelmesidir. Kendi aklıyla, kendi hevesiyle o kapıyı çalmaya kalkan, edebe riayet etmediği için içeri alınmaz. Bu, [Hakikat-i Muhammediyye](/wiki/hakikat-i-muhammedi)’nin, yani varlığın özündeki Muhammedî hakikatin kemâline duyulması gereken hürmetin bir gereğidir.

Edebin kökeni, insanın halk edilişine, Hz. Âdem kıssasına kadar uzanır. Melekler, ilimleriyle Hakk’ı tesbih ve tenzih ederken, yeryüzünde halife kılınacak olan insana dair bir sual sordular. Bu sual, kendi ilimlerine olan bir güvenden kaynaklanıyordu. Oysa Cenâb-ı Hakk, Âdem’e “bütün isimleri” (esmâ-i küll) öğretmişti. Bu, meleklerin ilminden daha kuşatıcı bir ilimdi. Bu hadise, en yüksek mânevî makamlarda dahi edep imtihanının ne kadar ince olduğunu gösterir.

Âdem, diğer esmâ ile onların karşısına çıkıp, birer birer ilâhî esmâları saydığında bunun üzerine melâike de “Biz seni tenzih ve tespih ederiz, bizim ilmimiz yoktur, sadece sen bize ne bildirdinse bizim ilmimiz o kadardır.” itirafıyla sorularından vazgeçtiler... Terzi Baba şerhi: Allah Teâlâ, bizim gayrımız olan meleklerin durumunu anlatmakla bize örnek vermektedir . Biz de bu duruma düşmeyelim, kibirlenmeyelim, gururlanmayalım diye. Melâike bile bu benliğe düşüyorsa, bu tür sınavları verebilmesi için dervişin çok dikkatli olması lazım gelir.

Meleklerin “Bizim ilmimiz yoktur” diyerek teslim olmaları, bir acziyet itirafından öte, bir edep dersidir. Bu, kendi bildiklerinin, Hakk’ın Âdem’de tecellî ettirdiği ilim karşısında sınırlı olduğunu kabul etmektir. Terzibaba Hazretleri’nin işaret ettiği gibi, bu kıssa biz sâlikler için bir uyarıdır: Eğer melekler dahi kendi tesbihlerine güvenip bir anlık gaflete düşebiliyorsa, nefs sahibi insanın kibre ve gurura kapılması kolaydır. Dervişin ilmi, hizmeti, ibadeti ne kadar çok olursa olsun, bir üst mertebenin tecellîsi karşısında haddini bilmesi, en büyük edeptir. Edebi olmayan ilim, kişiyi Hakk’a değil, kendi benliğine götüren bir yoldur.

Bu sebeple Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri’nin külliyatı, baştan sona bir edep tâlimidir. O, eserlerini bir âlimin kibriyle değil, bir gönül dostunun samimiyetiyle, yaşanmış tecrübeleri aktararak kaleme almıştır. Kevkeb Yıldız Dosyası gibi eserlerinde, yoldan sapanların ibretlik hikâyelerini anlatırken bile isimleri gizlemesi, kimseyi incitmeme gayesi, bu edep ahlâkının bir yansımasıdır. Eserin başındaki şu dörtlük, bütün bir irfan yolunu özetler:

Dalmaya çalış bahr-ı zâtına Çıkıver her dem erenler katına Erersin elbet mânayı batına Erenler yanın da edep Yâ Huu.

Önce kendi özünün deryasına, yani [Zât](/wiki/vahdet-i-vucud) denizine dalacaksın. Bu dalış seni “erenler katına,” yani velîler meclisine ulaştırır. Orada, varlığın iç mânâsına erersin. Ama bütün bu yolculuğun şartı, “Erenler yanında edep Yâ Huu”dur. O [Hüvviyet](/wiki/huvviyet) makamının tecellîgâhı olan kâmillerin huzurunda edep, her şeyin üzerindedir. Edepsizliğin olduğu yerde feyiz kesilir, kapılar kapanır.

Terzibaba Hazretleri’nin eserlerinde kullandığı ebced gibi usûller dahi, bu edep anlayışının bir parçasıdır. Bu, kâinat kitabını ve Kur’ân’ın harflerini, sayıların dilinden okuma sanatıdır. Bu, metinlere zorla mânâ yüklemek değil, onların bâtınında saklı olan hikmetleri bir edeple sorgulamak, ilâhî sırların kendini ifşa etmesine izin vermektir.

Ebced; Arap veya Kûr’ân alfabesinin veya harflerinin taşıdığı sayı değerlerine dayanan hesap sistemidir . ... Hz. Ali Efendimizin, “teallemül ebaciyde ve tefsîrîha feinne fî tefsiyriha lâ aciyb” " Muhtelif ebced kaidelerini, sayılarını ve kullanış usullerini öğreniniz. Çünkü onlarla birçok aciyibi esrar zuhura gelir." ... Bilindiği gibi bu kitapta yer alan çalışmalar “Terzi Baba” yı tanıtma amacına yönelik olduğundan, ondaki ilâhi kemâlat ve vasıfları, sırri ni-telikte olan bilgileri ve hakikatleri zuhura çıkarıp gözlerinizin önüne ser-mek istedik.

Bu usûl, hakikate karşı duyulan derin bir hürmetin ifadesidir. Hakikat, sadece zâhirî kelimelerle konuşmaz; harflerin adedinde, kâinatın düzeninde de konuşur. Onu anlamak için onun dilini öğrenmek, bir edep gereğidir.

Nihayetinde edep, insanın kendi kıymetini bilmesiyle başlar. İnsan, kendi hakikatinden gâfil olduğu için bu dünyada perişandır. Oysa o, sıradan bir varlık değildir. Onun hakikati, bütün âlemlerin göz bebeğidir. Bu hakikati idrak etmenin yolu ise edepten geçer.

İnsan ki “Hakk’ın zât-i zuhur mahalli ve âlemin göz bebeği” dir. Bu hakikatini yerinde kullanamadığından ne yazık ki yerlerde sürünmektedir. Yerlerde sürünmekten kurtulup ayağa kalkması ve asli asaletine ulaşması, bu ve benzeri tevhid kitaplarında belirtilen kendi hakikatlerini anlaması ile ancak mümkün olacaktır.

“Yerlerde sürünmek,” edepsizliğin, yani kişinin kendi ulvî hakikatini unutup nefs-i emmâresinin esiri olmasının bir sonucudur. Edep ise, bu esaretten kurtulup “aslî asalete” dönmenin, Hakk’ın halifesi olma şerefini yeniden kuşanmanın adıdır. Edebi kuşanan can, kendi varlığının Hakk’ın bir tecellîsi olduğunu anlar ve her zerrede O’nu görmeye başlar. İşte o zaman yolculuk, mânâsına kavuşur.

Terzibaba'nın Nazarıyla Edep: Aslı ve Mertebesi

Edep, sadece bir nezaket kuralı, bir topluluk âdâbı değildir. Edep, varlığın dokusuna işlenmiş ilahi bir sırdır. Varlığın Zât'tan zuhûra inişindeki her mertebede, her taayyün ve tenezzül anında edep vardır. Edebi anlamak, varlığı anlamaktır. Edebi yaşamak, Hakk’a vuslatın ta kendisidir. Terzi Baba Necdet Ardıç Hazretleri’nin külliyatı, bu sırrı açan bir anahtar gibidir. O, edebi, kuru bir ahlak kaidesi olarak değil, vücûd mertebelerinin en derin hakikati olarak anlatır.

Edebin Vücûd Mertebelerindeki Kökü: Zât'tan Zuhûra Bir Tenezzül

Edep sonradan icat edilmiş bir şey değildir. O, varlığın kendisi kadar ezelîdir. Cenâb-ı Hakk’ın kendi Hüvviyet gaybından, isim ve sıfatlar âlemine, oradan da bu gördüğümüz kesret âlemine tenezzül edişinde bir usûl, bir tertip, bir edep vardır. Her şey, yerli yerincedir. Hiçbir şey, diğerinin hakkına tecavüz etmez. Bu ilahi nizamın farkında olmak ve ona göre duruş sergilemek, en büyük edeptir.

Terzi Baba Hazretleri, Necdet Divanı'nda İlahi İsimler'i şerh ederken, aslında bu vücûdî edebi anlatır:

MUAHHİR' Dilerse eder tehir, Bazılannı sonradan verir, Sırasıyla alacaklar gelir, Tehir eden MUAHHİR' dir ancak. EVVEL' dir herşeyin evveli, Böyle olduğuna deyin beli, Varlığı ezelidir ezeli, Her şeyin önü EVVEL' dir ancak. AHIR' dır çünkü her şeyin sonu, Kim böyle hep tanımassa onu, İyi anlaşılmaz bu konu, Her şeyin sonunu getiren AHIR' dır ancak. ZAHİR' dir her varlıktaki zahir, Bunu bilince olursun tahir, Kendim bilmeği eyleme tehir, Bütün gördüklerin ZAHİR' dir ancak. BATIN' dır her şeyin batını hep, Çünkü batındır zuhura sebeb, Bazen gerekir cümleye edeb, Varlık gelişiyor BATIN' dan ancak.

Bu dizeler, sadece bir Esma zikri değildir. Varlığın bütün seyrini anlatan bir irfan dersidir. Hakk, hem her şeyin Evvel’i, hem de Âhir’idir. Hem her şeyde Zâhir’dir, hem de her şeyin Bâtın’ıdır. Varlık, bu zıt gibi görünen isimlerin birliğidir. Edepli sâlik, bir şeye baktığında sadece onun zâhirini görmez, o zâhirin ardındaki Bâtın’ı da sezer. Bir olayın hemen olmasını istemez, Hakk’ın Muahhir isminin tecellisini bekler, sabreder. Her şeyin Evvel’inin O olduğunu bilir, sebeplere takılıp kalmaz. Her şeyin sonunun yine O’na döneceğini bilir, fâni olanla avunmaz.

"Bazen gerekir cümleye edeb" buyruluyor. Varlık cümlesine, kâinat kitabının her bir harfine, her bir kelimesine... Çünkü her şey, Bâtın’dan Zâhir’e bir usûl ile, bir edep ile çıkmaktadır. Bu edebi göremeyen, kâinatı okuyamaz. Bu edebe riayet etmeyen, haddini aşar. Varlığın bu temel edebini anlamadan, sülûk yolunda bir adım dahi atılamaz.

Tenzih ve Teşbih Mîzanında Edep: Hakikati Vahdet ve Kesrette Görmek

Tasavvuf yolunun en ince meselelerinden biri, tenzih ve teşbih dengesidir. Tenzih, Hakk’ı her türlü noksanlıktan, halk edilmişliğe benzemekten tenzih etmek, O’nun mutlak aşkınlığını kabul etmektir. Teşbih ise, O’nun isim ve sıfatlarının tecellilerini bu âlemde, yani halk edilmişlerde görmektir. Sadece tenzih, insanı Hakk’tan kopuk, soğuk bir inanca götürür. Sadece teşbih ise, şirke kapı aralar. Kâmil arifin edebi, bu iki kanatla uçmaktır. Hem "O hiçbir şeye benzemez" (tenzih) der, hem de "Nereye dönerseniz Allah'ın yüzü oradadır" (teşbih) ayetinin sırrıyla yaşar. Bu, Muhammedî mîzandır.

Terzi Baba Hazretleri, bu derin hakikati anlatmak için menkıbelerden, hikâyelerden istifade eder. Onun "Genç ve Kıymetli Elmas" kitabında anlattığı Gazneli Mahmud hikâyesi, tam da bu konunun bir aynasıdır:

Hikâyeye göre Gazneli Mahmud’un sarayında çok değer verdiği akıllı ve edepli bir genç vardır. Ancak vezirleri bu genci kıskanıp, hakkında dedikodu yapmaya başlarlar. Hükümdar onları ve genci bir gün huzurunda toplar. Ellerine de birer çekiç verip büyük bir elması kırmalarını ister. Vezirler değişik gerekçelerle elması kırmazlar. Sıra gence gelir. Tam burada Necdet Efendi dervişlerine şu soruları sorar: “Genç elması kırdı mı yoksa kırmadı mı? Eğer genç elması kırdı ise bu fiil gence mi aittir yoksa sultana mı aittir? Genç elması kırmadı ise gencin ve daha evvel kırmayanların düşünceleri kendilerine mi aittir yoksa sultana mı aittir?”

Bu, müthiş bir imtihandır. Elmas, hakikatin, vahdetin, belki de İnsan-ı Kâmil'in bir remzidir. Sultan, Cenâb-ı Hakk'ın kendisidir. Emir ise "kır" emridir. Vezirler, zâhir akılla, yani şeriatın veya akl-ı maaşın tenzihçi bakışıyla hareket ederler. "Sultanın malı kırılmaz, bu edepsizlik olur" derler ve emre karşı gelirler. Onlar, elmasın kıymetini korumak adına, emri verenin Sultan olduğunu unuturlar. Bu, bir nevi tenzih tuzağıdır.

Edepli genç ne yapar? Hikâyenin devamında öğreniyoruz ki genç, "sultanın emrine asi olmamak adına elmasa çekiçle vurur ve çekiçle elmasın kırılamayacağını bildiği halde çekiçle yavaşça vurduktan sonra elmasın özü olan pırlantayı da elmastan çıkarır."

İşte edep budur. Genç, hem emre itaat ederek (teşbih) fiili işler, hem de elmasın hakikatine zarar vermeyerek (tenzih) onun değerini korur. O bilir ki, fiil kendisinden değil, Sultan'dandır. "Attığın zaman sen atmadın, lâkin Allah attı" sırrı budur. Genç, vezirler gibi "ben kırmam" diyerek kendi iradesini öne sürmez. Emre teslim olur. Ama bu kör bir teslimiyet değildir. İrfanla bezenmiş bir teslimiyettir. Bu, tenzih ile teşbihin Cem makamı'nda birleşmesidir. Edebin en kâmil hâli, Hakk'ın emriyle Hakk'ın tecellisine muamele etmektir. Ne tecelliyi inkâr etmek (kırmamak), ne de tecelliyi Hakk'tan ayrı görüp hoyratça kırmak... İşte irfanî edep budur.

Bu edep, sadece peygamberlere has bir durum da değildir. Muhammedî ümmetin arifleri, bu sırra vâris olmuşlardır. Terzi Babamız, İbn Arabî Hazretleri'nden naklen bu noktayı şöyle aydınlatır:

Muhammed S .A. ümmeti, işin hakikatine ulaştı… Bunun için de, Hakka bağlı varlığı, yalnız Âdeme sığdırıp bırakmadı… İlahi emre imtisalen: Hakkı, bu varlık cüzlerinin her birinde müşahede yolu ile gördüler…

Muhammedî edep, Hakk'ı sadece tek bir tecellide, tek bir peygamberde veya tek bir surette hapsetmemektir. O'nun her an yeni bir şe'nde (tecellide) olduğunu bilmek ve her tecelliye, o tecellinin gerektirdiği edeple mukabele etmektir.

Hakikat-i Muhammediyye ve İnsan-ı Kâmil'in Edebi

Bütün varlık, Hakikat-i Muhammediyye'nin tafsilatından, yani açılımından ibarettir. O, varlığın çekirdeği, ilk taayyün'ü ve en kâmil aynasıdır. Bu yüzden, tasavvuf yolunda edep, en başta bu hakikate ve onun zamanımızdaki mazharı olan Mürşid-i Kâmil'e karşı gösterilir. Mürşide gösterilen edep, şahsına değil, taşıdığı o Muhammedî nura ve sırradır.

Terzi Baba Hazretleri'nin kendi ismi ve manevi makamı üzerine yaptığı batınî yorumlar, bu edebin ne kadar derin mertebeleri olduğunu gözler önüne serer. O, ebced gibi ilm-i huruf yöntemlerini kullanarak, zâhirdeki ismin ardındaki bâtınî hakikate işaret eder:

Peygamber efendimiz. (s.a.v.) in isimlerinden birisi de, “Konuşan bürhân” Yani delil olan Hz. Muhammed (.s.a.v) dir. Bürhân - برحان - ب …… Besmelenin hakikati ile ر ……. . Rahmâniyyet hakikati ile ح ……. Hakikati Muhammedi üzere ا …….. Mertebei Ahadiyyet ن ……. Nuru İlâh-î -( Necdet in Nun u) Harf sayı değerlerine bakıldığında ise Be. 2 Rı. 200 Ha. 8 elif. 1 nun 50 toplamda ise 261 61 bilindiği gibi Türkçe Necdet idi. Terzi Babamın Bürhan (delil) olma yönünü şöyle de tanımlamak mümkündür. “İlâh-î fermanda, Kur’ân-ı Kerîm’de, hadisi şeriflerde, kâinat kitabında bulunan derin ma’nâları inceleyerek, Allahın Ulûhiyyetini, hakkâniyyetini, varlığıyla sergileyen ve ispat edebilme derecesine erişmiş, kâmil bir zât tır.”

Bu, bir benlik iddiası değil, tam tersine, bir yokluk ve mazhariyetin ilanıdır. Terzi Baba, "Ben Necdet'im" demiyor; "Necdet isminin ardındaki 'Bürhan' hakikati, Peygamber Efendimiz'in bir vasfıdır ve bu asırda bu fakir üzerinden tecelli etmektedir" diyor. Bu, "Bana bakan Hakk'ı görür" sırrının bir ifadesidir. Bu sırrı anlayan sâlik, mürşidine baktığında bir şahıs değil, bir "delil," Hakk'a götüren bir "bürhan" görür. Ona karşı edebi de bu idrak üzerine kurulur. Bu, en yüksek irfanî edeptir.

Bu yüzden, bir kimsenin kendisine "Muhammed" ismini koymasını bile edep dairesinin dışında görür. Çünkü o isim, o hakikatin bütününü taşıyan tek bir Zât'a mahsustur:

Nasıl ki bir insân isminin başına (Allah) ismini koyarsa ne kadar yersiz ve edep dışı olursa (Muhammed) ismini de koyması buna benzer. Çünkü o (اَلله) Allah (c.c.) kelimesini en geniş ma’nâda zuhûr mahalli olduğundan ve (bana bakan Hakk'ı görür) hakîkatinin taşıyıcısı olduğundan (Muhammed) ismi sadece ona aittir diğer hiç bir kimse bu yükü çekemez o hâlde bu isme yüke sahip olmayan kimselerin kullanması pek nezâketli bir şey olmayacağı açıktır.

Edep, haddini bilmektir. Her ismin bir tecelligâhı, her makamın bir ehli vardır. Bu ilahi taksimata rıza göstermek, edeptir.

Bu edep, semboller dilinde de kendini gösterir. Kâbe, İnsan-ı Kâmil'in bir misalidir. O'nun Hacer'ül Esved'i, mürşidin elidir. Tavaf, seyr-i sülûktur. Terzi Babamız bu remzi şöyle açar:

İnsân-ı Kâmil de “Allah'ın beyti” dir. Dolayısıyla O'na doğru mi’ râc yolculuğu yapabilmek için edep dairesine girip sağ elini öpmekle yola girilir. Çünkü İnsân-ı Kâmil'in eli, Hacer’ül Esved mesabesinde, Hacer’ ül Esved de, “Allah'ın eli” mesabesindedir.

Mürşidin elini öpmek, sadece bir hürmet gösterisi değildir. O, Allah'ın eli mesabesinde olan o ele biat ederek, "Ya Rabbi, ben kendi irademden vazgeçtim, senin iradene teslim oldum" demenin fiili bir ifadesidir. Bu, edeple girilen bir ahittir. Kâbe'nin üzerindeki siyah örtü gibi, İnsan-ı Kâmil'in zâhiri de onun bâtınındaki Zâtî hakikati örter. Arif, o örtüye takılmaz, örtünün işaret ettiği manaya yönelir. "Siyah örtü neyi örter bilirmisin?" diye sorarken, bizi bu deruni bakışa davet eder.

Esma Tecellilerini Okuma Edebi: Hamd'dan Hilâfete

Kâinattaki her zerre, her olay, İlahi İsimler'in bir tecellisidir. Kahır, Lütuf'tan; Celâl, Cemâl'den haber verir. Ârifin edebi, her hadisede hangi ismin tecelli ettiğini bilmek ve ona göre davranmaktır. Zalimde Kahhâr'ı, affedende Afüvv'ü, rızık verende Rezzâk'ı görmek ve her birine ayrı bir edeple mukabele etmek... Bu, yaşayan bir tevhiddir.

Terzi Baba Hazretleri, Necdet Divanı'nda bu isimlerin her birinin birer ahlak ve edep dersi olduğunu gösterir:

MÜNTEKİM' dır alır intikamını, Belirtir doğruluk ahkamını, Seçer DÜŞKÜNlerden yaranını, Haksızlığı önleyen MÜNTEKİM' dir ancak. AFÜVV' dür bağışlar kulunu, Açar dilerse kapanmış yolunu, Dikkat et düzelt sağını solunu, Günahları bağışlayan AFÜVV' dür ancak. RAUF' tur merhamed eder kuluna, Can vermek gerektir hep yoluna, Girmiş isen nefsinin koluna, Sana yardım eden RAUF' tur ancak.

Bir haksızlık gördüğünde, "intikam alanların en hayırlısı" olan Müntekim isminin tecellisine sığınmak edeptir. Bir günah işlediğinde, Afüvv isminin kapısını çalmak edeptir. Darlığa düştüğünde, Rauf isminin merhametini ummak edeptir. Her isme, kendi muktezasıyla yönelmek, irfanî bir edeptir.

Bu edep anlayışının zirvesi, "hamd" mertebelerinde ortaya çıkar. Hamd etmek, övmek, basit bir teşekkür değildir. Onun da dereceleri vardır. Terzi Babamız bu mertebeleri şöyle sıralar:

  1. Hakîkat mertebesinde övmede aciz kalmak, çünkü bir şey hakkında en güzel övgüyü onu yapan yapabilir, mamul edilen mamul edeni övemez.
  2. Marifet mertebesinde yapılan hamd.
  3. Burada ise övgü Hakk’a geçmektedir, kul artık ortada yoktur ve burada artık Rabb’ı kulunu över.

En büyük edep, övgünün bile O'ndan olduğunu bilmektir. Kendi acziyetini idrak edip aradan çekilmek ve Hakk'ın kendi kendini, senin dilinle övmesine izin vermek. Bu makamda artık öven de övülen de bir olur. Bu, "Makam-ı Mahmud"un, yani övülmüş makamın sırrıdır ki, o da Hakikat-i Muhammediyye'ye aittir.

Hatta peygamberlerin dualarında bile bu ince edep dersleri gizlidir. Hz. Süleyman'ın (a.s) kendisinden başka kimseye verilmeyecek bir mülk istemesi, zâhiren bir benlik gibi görünse de, bâtınen ilahi bir edeptir:

Ama Süleyman a.s. ilâhı bir edep olarak o talebi yaptı… İlâhî zuhur yerlerinde tek olmayı istiyordu… Yani: Hakkı olan manevî nüfuzunu, tek başına onlara geçirmek için… Böyle bir şeyin olması, her ne kadar imkânsız ise de, talebi yerindedir… Zira, İlâhî çember geniştir... Varlık imkânları da bu talebe müsaittir…

Bu, onun kendi zamanında Hakk'ın hilafetinin en kâmil mazharı olmayı istemesidir. Bu, Hakk'ın tecellisine en mükemmel ayna olma arzusudur. Zâhiren imkânsız görünse de, bu talep, kulun Rabbine karşı en yüksek iştiyakının ve O'nun tecellisine sahip çıkma edebinin bir ifadesidir. Edep, varlığın en derin sırrıdır. Zât'ın tenezzülünden, isimlerin tecellisine; kâinatın nizamından, İnsan-ı Kâmil'in ahlakına kadar her yerde o vardır. Edebi anlamak, Hakk'ı anlamaktır. Edebi kuşanmak, Hakk'ın ahlakıyla ahlaklanmaktır.

Terzibaba Geleneğinde Edep'in Yaşanması

Hakikat yolculuğunun haritasındaki en ince, en zarif ama en sağlam çizgi "edep"tir. Edep, bu yolun ne sadece bir süsü, ne de bir başlangıç dersidir. Edep, yolun kendisidir. Sâlikin nefes alıp verdiği havadır. Teorik bir bilgi değil, seyr-i sülûk denen o uzun ve meşakkatli yürüyüşün her adımında yaşanan bir hâldir. Bu ilâhî tacı başımıza nasıl giyeceğimizi, bu yolun yolcusunun gündelik hayatında, zikrinde, fikrinde, mürşidiyle olan muhabbetinde edebi nasıl yaşayacağını Terzibaba geleneğinin canlı misalleriyle anlamak gerekir. Zira bu yol, kuru bilgiyle değil, hâl ile yürünür. Hâlin en güzeli, en makbulü ise edeptir. Nâbi merhumun dediği gibi:

Sakın terk-i edepten, kuy-i mahbub-u Hüda’dır bu, Nazargah-ı İlâhidir, makam-ı Mustafa’dır bu.

Bu dergâh, Hakk’ın nazar ettiği, Mustafa’nın (s.a.v.) makamı olan gönül dergâhıdır. Buraya edepten başka bir binek ile girilmez.

Seyr-i Sülûk'un Temel Taşı: Zikirde, Hizmette, Hâlde Edep

Yolcu için edep, sabah gözünü açtığı andan gece yatağına uzandığı ana kadar her fiiline, her sözüne, her sükûtuna sinmesi gereken bir ruh gibidir. İbadetler, zikirler, hizmetler; hepsi birer bedendir, ruhu ise edeptir. Ruhsuz beden nasıl bir ceset ise, edepsiz amel de o kadar kıymetsizdir. Terzibaba Hazretleri’nin “Edep Ya Hu” şiiri, bu hakikati özetler. Yolcunun nereden gelip nereye gittiğini, kime borçlu olduğunu unutmamasını tembihler:

İlmin yok idi, fakat öğrettiler, Seni nice zaman bakıp güttüler, Bir yere getirip adam ettiler, Öğretenler yanında edeb ya Hu.

Bu dörtlük, sâlikin en temel duruşunu belirler: Hiçlik. Sen bir zamanlar “yok” idin, ilmin yoktu. Seni bir el tuttu, bir nazar eğitti, bir gönül “adam etti.” Bu şuur, edebi doğurur. Kendinde bir varlık, bir bilgi, bir keramet görmeye başladığın an, edep tacını başından düşürdüğün andır. Yolun en büyük tehlikesi, yolcunun kendini bir şey zannetmesidir. Oysa bu yol, kendini bilme yoludur ve kendini bilmek, haddini bilmekle başlar.

Kendini bilmek gerektir, gerek, Bilenler yanında edeb ya Hu.

“Bilenler” yani irfan sahipleri, arifler, mürşid-i kâmiller, Hakk’ı kendilerinde değil, kendilerini Hakk’da yok etmiş olanlardır. Onların yanında edep, kendi varlık iddiasından, kendi aklından, kendi görüşünden sıyrılıp teslim olmaktır. Zikir halkasında otururken bile bir edep vardır. Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretleri’ne atfedilen bir sözde bu incelik şöyle ifade edilir:

Edep ve riayeti ebsem oturup veya durup Hakkı zikretmektir. Aheste aheste zâkirler dönseler, zikre şevk ziyadeliğinden ötürü câiz görmüşler. Lâkin bu mikdara icâzet verildikte hadden birununa ve tarikten efzununa kat’a câiz değildir. Bi edebane işten akıl başta iken hazer lâzımdır.

Zikrin coşkusuyla dönmek bile bir ölçüye, bir edebe tâbidir. O şevk hâli, taşkınlığa, gösterişe, “bi edebane” yani edebe aykırı bir işe dönüştüğü an, feyiz kapısını kapatır. Çünkü akıl baştayken, yani irade elindeyken, edep dairesinin dışına çıkmak, nefsin bir oyunudur. Bu yüzden sâlik, her anını bir murakabe, bir kontrol altında tutar. Yaptığı hizmette, ettiği duada, oturuşunda, kalkışında hep “Acaba Rabbim benden razı mıdır? Mürşidimin öğrettiği usûle uygun mudur?” diye kendini tartar. Bu tartı, edebin ta kendisidir.

Mürşid Kapısı: Teslimiyetin ve Biatın Edebi

Tasavvuf yolu, bir rehberle, bir mürşid-i kâmil ile yürünen bir yoldur. Ayet-i kerimede, “Evlere kapılarından giriniz” buyrulur. Hakikat evine girmenin kapısı da İnsân-ı Kâmil’dir. Bu kapıya nasıl yaklaşılacağı, o kapıdan nasıl girileceği, yolun en hassas edep ölçüsünü oluşturur. Mürşide karşı edep, Hakk’a karşı edebin bir yansımasıdır. Çünkü mürşid, sâlikin nazarında Hakk’ın terbiye edici isminin tecellî ettiği bir aynadır. O aynaya tozlu bir nefesle üflersen, göreceğin yine kendi nefsinin buğusu olur.

Terzibaba külliyatında bu hassas konuya dair ibretlik misallerle dolu eserler vardır. Bunlardan biri, Hazret’in bir serzenişle “Değmez” adını verdiği dosyadır. Bu eser, yolun başında büyük bir heyecan ve muhabbetle gelip biat eden, ders alan bir sâlikin zamanla nasıl yoldan saptığını, mürşidine karşı tavrının nasıl değiştiğini ve nihayetinde “nezaketsiz bir şekilde” nasıl koptuğunu anlatır.

Ancak zamanla talebe hocasına farklı tavırlarla davranmaya başlar ve nihayetinde nezaketsiz bir şekilde yoldan ayrılır. (...) Necdet Efendi, bu kişiyle harcanan zamana hayıflanarak bir serzeniş ifadesi olarak bu esere “Değmez” adını vermiştir.

Bir mürşidin emeğine “değmez” dedirten şey, bilginin azlığı veya zikrin eksikliği değil, edebin yitirilmesidir. Mürşid-mürid ilişkisi, bir öğretmen-öğrenci ilişkisi değildir; bir kalp bağıdır, bir teslimiyet ahdidir. Bu ahdin temeli edeptir. Edep sarsıldığında, o bağ kopar.

Bazen edepsizlik, kaba bir söz veya isyanla olmaz. Çok daha ince şekillerde ortaya çıkar. Sâlik, manevî yolda bir takım hâller yaşadıkça, nefs onu “oldum” zannına düşürür. Bu, en tehlikeli sû-i edep (kötü edep) anıdır. Kevkeb kitabında anlatılan bir hadise, bu inceliği gözler önüne serer. Tâc-ı şerif giydirilen, yani hilafet verilen bir gecede, halifelerden biri, mürşid ve diğer halifeler oradayken, etrafına birkaç kişiyi toplayıp ayrı bir grup gibi fotoğraf çektirmeye başlar. Terzibaba Hazretleri bu durumu şöyle değerlendirir:

Sanki başka halife-halifeler, hilâfet veren kişi, ve kişiler yokmuş gibi hareket edildi, ve bir sürü fotoğraflar çekildi bu hal gerçekten genele karşı çok büyük bir edep dışı hareket idi. Her kes birbirine baktı durdu, o anda orayı terk etmek vardı fakat ortalığı bulandırmamak için hiçbir şey yokmuş gibi mutlu gecenin mutsuz sonu gelsin de çıkalım diye bekledik durduk...

Ortada bir hakaret yok, isyan yok. Ama bir “ben” iddiası var. O kutlu meclisin bütünlüğünü bozan, kendini merkeze koyan, mürşidin ve cemaatin hukukunu çiğneyen bir nefis tecellisi var. Bu, edep dışı bir harekettir. Edebin en büyüğü, mürşidin huzurunda kendi varlığını, kendi benliğini yok bilmektir. Kevkeb’de bu hakikat şöyle dile getirilir:

Edep dışı hareketin en büyüğü, bir derviş veya muhabbet ehlinin, Mürşidinin karşısında benlik ispatlamaya kalkarak hiç ilgisi olmayan bir sürü sayfa yazarak kendini (nefsini/benliğini) temize çıkarmaya çalışarak benlik savaşı vermeğe çalışmasıdır.

Mürşidin huzuru, benlik savaşının verileceği değil, benliğin kurban edileceği yerdir. Sâlik, mürşidine bir hata ilettiğinde, savunmaya geçip kendini temize çıkarmaya çalıştığı an, edep sınavını kaybetmiştir. Doğru edep, hatayı kabul edip, “Emriniz başım üstüne efendim” diyerek boyun eğmektir. Zira mürşidin maksadı sâliki incitmek değil, onun nefsindeki hastalığı ona göstermektir.

Zuhûrat ve Rüyâlar Âlemi: Mânevî Hâlleri Yorumlama Edebi

Seyr-i sülûk yolculuğunda sâlikin iç dünyasında bir takım açılımlar olur. Zuhurat denilen manevî görüntüler, rüyalar, ilhamlar belirmeye başlar. Bu, yolun hem bir lütfu hem de büyük bir imtihanıdır. Zira bu hassas âlemin de bir edebi, bir usûlü vardır. Gelen her görüntüyü, her rüyayı olduğu gibi kabul etmek, sâliki büyük tehlikelere atabilir. Terzibaba Hazretleri, Rüyâ ve Mânâ Âlemi adlı eserinde bu tehlikeye dikkat çeker ve zuhuratları kısımlara ayırır. Özellikle "tuzak zuhuratlar" dediği dördüncü kısım, sâlik için en riskli olanıdır:

Bunlar ise en tehlikeli olanlarıdır. Bilhassa ilmi yoldan gitmeyip sadece zahir tatbikatlı yaşayan derviş ve kendini şeyh zanneden kimselere kurulan zuhurat tuzaklarıdır, çok tehlikelidir kişi hem kendini aldatır hem de dinleyenlerini de aldatmış olur, ancak bunun farkında değildir... Çünkü “dışından hâdi kimliğine bürünmüş içinde iblisin rol yaptığı görüntülerdir.”

Bu, mühim bir uyarıdır. Şeytanın, bir yol gösterici (hâdi) suretinde görünüp sâliki saptırması mümkündür. Bu tuzağı fark edebilmek, ancak irfan sahibi bir mürşidin ferasetiyle olur. Sâlike düşen edep, gördüğü rüyayı veya yaşadığı hâli hemen bir manevî mertebe zannedip onunla amel etmek değil, mürşidine arz etmektir. Gördüğü rüyayı önüne gelenle paylaşmak da büyük bir edepsizliktir. Hadis-i şerif bu konuda bizi uyarır:

Sen onu (seni) seven ve (rüya tabirini) bilen kimseden başkasına anlatma!

Bu yolun geleneğinde rüya, mürşid ile mürid arasındaki mahrem bir sırdır. Bir sohbette geçtiği üzere, müridin, şeyhine anlattığı bir rüyayı başkasına anlatması, adeta manevî bir namusu ifşa etmesi gibidir. Çünkü o rüya, sâlikin ruhuna mürşidinin manevî tasarrufuyla ekilmiş bir tohumdur. O tohumun ne olduğunu, nasıl yeşereceğini ancak eken bilir. Onu ehil olmayan ellere teslim etmek, hem tohumu ziyan etmek hem de ekene karşı büyük bir hürmetsizliktir. Sâlikin edebi, susmak ve sırrı sahibine teslim etmektir.

Edebi Terk Etmenin Bedeli: Sû-i Edepten Doğan Manevî Kopuşlar

Edep, manevî feyzin aktığı kanaldır. Bu kanal tıkandığında veya kırıldığında, feyiz kesilir ve sâlik manen kurumaya başlar. Terzibaba külliyatında bu acı sonu anlatan en çarpıcı misallerden biri Cem'o ve Fark'o adlı eserdeki hikâyedir. Bu hikâyede “Cem’o” mürşidi, yani birleştirici (Cem) ilkeyi; “Fark’o” ise benliğe düşüp ayrılığa (Fark) sapan müridi temsil eder. Fark’o, kendisine verilen görevi ve emanet edilen talebeleri, kendi benliğini tatmin için kullanmaya başlar. Defalarca uyarılmasına rağmen isyanını artırır ve sonu şöyle olur:

(Farko) nun (Cemo) ya verdiği cevaplar akıl alacak gibi olmayan cevaplarmış. Tam bir isyan içinde olup kendisine yapılanların hepsini inkâr edip, “mürted/kendi kendine terk” edilmişlerden olmuş. Çok acı bir son olmuş. Ahde vafasızlığın ibretlik örneklerinden biri olmuş.

"Kendi kendine terk edilmişlerden olmak"... Edepsizliğin varacağı son durak budur. Kişi, mürşidini terk ettiğini zannederken, aslında Hakk’ın rahmet ve hidayet tecellisinden kendini mahrum bırakmış, kendi nefsinin karanlığına terk edilmiş olur.

Bazen bu manevî kopuşlar, kevnî âlemde, yani dış dünyada da bir takım sarsıntılarla kendini gösterir. Bir sohbette anlatılan bir hadise buna güzel bir misaldir: Bir dervişin, bir başka dervişe haddinden fazla, edep dışı bir ilgi göstermesi üzerine, bindikleri arabaya bir başka aracın çarpması ve bunun bir uyarı olarak yorumlanması.

Öyle bir yolculuğumuz sırasında uyarılarak birdenbire araba bir vuruldu, öyle gerçi hiç birimize bir şey olmadı. (...) fakir olaydan onu anladı, yani birtakım şeylerden bizi çok özellikle. Hani uymamız gereken birtakım edepler, kendimize dikkat sonuçta etmemiz gerektiği şuurumuzun...

İç âlemdeki edep ihlali, dış âlemde bir "vuruş" ile ikaz edilebilir. Âlemler birbiriyle irtibat halindedir. İçteki denge bozulursa, dıştaki denge de sarsılabilir. Bu yüzden arifler, başlarına gelen her hadiseyi bir mesaj olarak okur ve hemen kendi içlerine dönüp, “Nerede edebe mugayir bir iş yaptım?” diye kendilerini hesaba çekerler.

Nihayetinde, bu yolun bütün amelleri, zikirleri, riyazetleri tek bir gaye içindir: "Hiç olmak." Varlık iddiasından tamamen soyunup, Hakk’ın varlığında yok olmaktır. Edep, bu hiçliğe giden yolun kendisidir. Her edep adımı, benlik binasından bir tuğla sökmektir. Her “peki efendim” deyiş, nefsin kalesine indirilmiş bir darbedir. Terzibaba Hazretleri’nin şiirinde dediği gibi, bu yolda gaye, aradan çıkmaktır:

Geçiver artık ak ile karadan, Mutlak sevmiş senide yaradan, Çabuk çıkar kendini aradan, Çıkanlar yanında edeb ya Hu.

Kendini aradan çıkarmaktır edep. Kendini aradan çıkardığında, O kalır. O kaldığında ise, sen O’nunla bakar, O’nunla işitir, O’nunla söylersin. İşte o zaman edep, bir kurallar bütünü olmaktan çıkar, senin kendi tabiatın, kendi aslın olur.

Füsûsu'l-Hikem'de Edep

Edep bahsi, kuru bir ahlâk kaidesi değil, varlığın en derin sırlarına açılan kapının bizzat kendisidir. Bu kapının anahtarı ise, Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri’nin Füsûsu’l-Hikem’inin her bir fassında, her bir kelimesinde gizlidir. Şeyh-i Ekber, bize edebi bir kurallar listesi olarak sunmaz; o, edebi, varlığın dokusuna işlenmiş bir hakikat olarak gösterir. Edep, haddini bilmektir. Füsûs, insanın haddinin ne olduğu sorusunun cevabını arayan bir seyahattir.

Bu yolculuğun ilk adımı, en temel edep kaidesi, kişinin kendini bilmesidir. Kendini bilmeyen, ne Rabb’ini bilebilir ne de varlıktaki tecellîleri doğru okuyabilir. Onun ilmi, ne kadar çok olursa olsun, bir vehim ve hayal perdesinden ibaret kalır. Terzibaba’nın Füsûs şerhlerinde ısrarla üzerinde durduğu gibi:

Kendisini bilmeyen kişinin ilmi ne kadar çok olursa olsun hayal ve vehmine dayanmaktadır, bu hal de kişide nefsi bir benlik oluşturduğundan, bu sebeple kişi kendi hakikatine girmeye yol bulamaz ve bu âlemden isterse birkaç üniversite bitirmiş olsun, kendinin yabancısı/cahili olarak gider.

En büyük edepsizlik, insanın kendine cahil kalmasıdır. Bu cehalet, kişiyi kendi hakikatinden, dolayısıyla Hakk’ın hakikatinden perdeler. Çünkü yol, dışarıdan değil, içeriden başlar. “Nefsine ârif olan Rabb’ine ârif olur” sırrı, bir edep davetidir. Bu davete icabet etmeyen, ömrünü en kıymetli hazinesinden habersiz, bir hayal alıp satarak geçirir. Füsûs gibi eserlerin gayesi de budur: İnsana kendini tanıtmak, kendi içindeki o ilahi yolu göstermek. Kişi kendine ulaşmadan Rabb’ine ulaşamaz. Bu, yolun en başındaki en temel edep şartıdır.

Şeyh-i Ekber, Füsûs’un Âdem fassında, varlığın zuhûr ediş gayesini anlatırken, edep kavramının vücûdî temelini ortaya koyar. Cenâb-ı Hakk, kendi isim ve sıfatlarının güzelliğini, kemâlini görmek istedi. O, “gizli bir hazine” idi, bilinmeyi diledi. Fakat bir şeyin kendini görmesi başkadır, kendini bir aynada görmesi başkadır. Hakk, kendisini bütün isimlerinin tecellî ettiği bir aynada seyretmek murad etti.

Çünkü bir şeyin kendi nefsine kendi nefsi ile bakması, o şeye ayna gibi başka bir şeyde kendi nefsine bakması gibi değildir. Çünkü ona kendi nefsi, bakılan yerin verdiği bir sûrette zâhir olur. Öyle ki bu yerin varlığı olmaksızın ve onun ona tecellîsi bulunmaksızın, ona sûret zâhir olmaz idi. Hâlbuki Yüce Allah âlemin bütününü, kendisinde ruh olmayan tam yaratılışlı bir ceset varlığı olarak yaratmış idi. Bu sebeple cilalanmamış bir ayna gibi idi...

Âlem, işte bu cilalanmamış, ruhsuz ayna idi. Bu aynanın cilâya, bir ruha ihtiyacı vardı ki, Hakk’ın tecellîsini lekesiz, berrak bir şekilde yansıtabilsin. O cila, o ruh, İnsân-ı Kâmil olan Hz. Âdem’dir. Âdem, bu kevnî aynanın parlatıcısı, bu suretin ruhudur. Edebin en yüce mertebesi, bu ayna olma vazifesini idrak etmektir. İnsanın varlık sebebi, Hakk’a ayna olmaktır. Bu aynayı kendi nefsinin buğusuyla, benliğinin tozuyla kirletmek, varoluş gayesine karşı en büyük edepsizliktir.

Bu ayna olmanın sırrı ise, hilâfet ve “isimleri bilme” hadisesinde gizlidir. Melekler, kendi ibadet ve tesbihleriyle meşgulken, Hakk’ın halife halk etme muradını tam anlayamadılar. Onların bilgisi, kendi makamlarıyla sınırlıydı. Cenâb-ı Hakk, Hz. Âdem’e bütün isimleri öğreterek, meleklere bilmediklerini gösterdi. Meleklerin bilmediği, Hakk’ın bütün isimlerini kendinde toplayan o câmi (toplayıcı) hakikatti.

[Ey Adem, onlara onların isimlerini haber ver!] hitabı üzerine Adem, onların bilmedikleri isimlerden haber verince, melekler bu delil üzerine سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَا إِلَّا مَا عَلَّمْتَنَا [Yâ Rab, biz seni nekāyisden tenzîh ederiz; bizim için ilim yoktur; biz ancak senin bildirdiğini biliriz.] deyip aczlerine i’tirâf ve suâllerinden rücû' ettiler. İmdi Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) ... buyururlar ki: “Sen halîfetullâh fi'l-arz olan insân-ı kâmilin rütbesi muvâcehesinde hifz-ı edeb eyle! Muhakkak Allah Teâlâ, senin gayrın olan melâikenin hâliyle sana vaʼz ve nasîhat buyurdu...”

Bu kıssa, en büyük edep derslerinden biridir. Meleklerin secdesi, sadece bir emre itaat değil, aynı zamanda bilmedikleri bir ilim karşısında, Hakk’ın halifesi olan o câmi sûret karşısında hadlerini bilmeleridir. Onlar, kendi ibadetlerinin yeterli olmadığını, hilâfet sırrının başka bir ilim ve mertebe gerektirdiğini acziyetle itiraf ederek edep dairesine girdiler. Şeyh-i Ekber’in uyarısı hepimizedir: İnsan-ı Kâmil’in rütbesi karşısında edebi gözet! Kendi aklını, kendi ibadetini, kendi zannını ölçü alma. Zira meleklerin bile bilmediği sırlar vardır. Bu sırlara vâkıf olan peygamberler ve onların vârisleri olan velîler karşısında teslimiyet, en kâmil edeptir.

Bu teslimiyet, hakikat ilmi arttıkça, şeriata bağlılık edebini de o nispette artırır. Şeyh-i Ekber gibi bir zâtın, Füsûs gibi bir eserin başında ettiği duaya kulak verelim:

Ve ben müeyyed olan kimselerden olmaklığımı , M. Arabi Hz.leri böyle buyuruyor, teyid edilmiş kimselerden olmaklığımı Allah’tan rica ederim. İmdi o kimse müteeyyid oldu ve te’yid eyledi ve şer’-i Muhammedi mutahhar ile tekayyüd eyledi, temiz Muhammedi’in (s.a.v.) şeriatı ile kayıtlandı, kendini onun içerisinde eyledi ve kaydetti...

En büyük ârifler, en kâmil edep sahipleridir. Onların edebi, Hakk’ın emir ve nehiylerine, yani şeriat-ı mutahharaya sımsıkı sarılmaktır. Zira onlar bilirler ki, her bir hükmün ardında ilahi bir hikmet ve edep vardır. Şeriat, sâlikin yolunu şaşırmaması için çizilmiş ilahi sınırdır. Bu sınırlara riayet etmek, hem Hakk’a hem de o yolu bize getiren Peygamber Efendimiz’e (s.a.v.) karşı en temel edep borcudur. Tekayyüd (kayıtlanma), bir esaret değil, en yüce hürriyete giden yolun korunmasıdır.

Füsûs, bu edep anlayışını peygamberlerin hayatından misallerle ete kemiğe büründürür. Hz. Süleyman (a.s.) kıssası, bunun en parlak örneklerinden biridir. Belkıs’a gönderdiği mektupta kendi ismini mi, yoksa Besmele’yi mi öne aldığı bahsi, basit bir teferruat değil, derin bir edep meselesidir.

Zîrâ ma'rifet-i ilâhiyye edeb ve ta'zîmi iktizâ eder . Ve ta'zîm-i ilâhî ise, İsmullâhın takdimi ile olur. Yani öne alınmasıyla olur. Böyle olunca Süleyman (a.s.)ın, Belkîs önsözü yırtar, mülahazasıyla kendi ismini, ism-i İlâhi üzerine takdimi, edebe uymamazlık olur. Yani edepsizlik olur, Halbuki bir nebiyy-i zî-şân bu gibi noksânî-i ma'rifetten münezzehtir.

İlahi marifete sahip bir peygamberin, pratik bir endişeyle (mektup yırtılabilir diye) Hakk’ın ismini kendi isminin ardına koyması düşünülemez. Çünkü marifet, yani Hakk’ı bilmek, zorunlu olarak edebi ve tazimi (hürmeti) doğurur. Edebin olmadığı yerde marifetten söz edilemez. Hz. Süleyman, bir nebi olarak, bu edep noksanlığından münezzehtir. Onun fiili, bize marifet ile edep arasındaki bu kopmaz bağı öğretir.

Daha da ince bir edep dersi, Fahr-i Âlem Efendimiz’in (s.a.v.) hayatında karşımıza çıkar. Namazda kendisine musallat olan ifriti yakalama kudretine sahip olduğu halde, bunu yapmaktan vazgeçer. Sebebi ise, Hz. Süleyman’ın duasına ve ona bahşedilen özel mülke hürmetidir.

Demek ki Allah Teâlâ Fahr-i âlem Efendimiz'e, İfrît'te tasarruf için kudret verdiği halde, Habîb-i edîb-i Kibriyâ Efendimiz, mahzâ Sü­leyman (a.s.)a ihsan edilmiş olan bu nevi' tasarrufta iştirakten edebli davranarak çekinme ve sakınmak buyurdular. Ve edebe riâyetten nâşî, cenâb-i Süleyman üzerine galebe edip tasarrufla zahir olmadılar.

Bu, büyük bir inceliktir. Peygamberlerin Efendisi, kendisinde o güç olmasına rağmen, bir başka peygambere verilmiş olan bir hususiyete tecavüz etmemek için, sırf edeben geri duruyor. Bu, makamlar arası edeptir. Her peygamberin bir mazhariyeti vardır ve bir sonraki, bir öncekinin mazhariyetine hürmet eder. Bu, sâlik için de bir derstir: Her velînin, her mürşidin bir meşrebi, bir mazhariyeti vardır. Başkasının yolunu, kendi yolunun ölçüsüyle yargılamak, edebe mugayirdir.

Hatta Cenâb-ı Hakk’ın kendisi bile, sevdiği kullarına edeple muamele eder. Hz. Dâvûd’a (a.s.) hitabında, onu doğrudan tehdit etmek yerine, genel bir kaideyi hatırlatması, ilahi bir nezakettir.

Ya'ni Hak Teâlâ hazretlerinin Dâvûd (a.s.)a olan in'âmından birisi dahi ona karşı edeb muamelesini icrâ buyurmasıdır... “Eğer sen tarîk-i Hak'tan inhirâf edecek olur isen senin için azâb-ı şedîd vardır” demedi de, bu maʼnâyı “Allâh'ın yolundan dönüp şaşıran kimseler için, yevm-i hisabı unuttuklarından dolayı azâb-ı şedîd vardır" (Sâd, 38/26) tarzında sûret-i umûmiyyede beyân eyledi. Bu ise Dâvûd (a.s.)a karşı Cenâb-ı izzet tarafın- dan edeb muamelesidir.

Hakk, kuluna olan sevgisinden, onu incitmemek için hitabında bile bir edep perdesi kullanıyor. Bu, bize Hakk ile olan ilişkimizde nasıl bir incelik ve hassasiyet içinde olmamız gerektiğini gösterir.

Bütün bu edep tablolarının arkasında yatan vücûdî temel ise, varlığın Nefes-i Rahmânî’den ibaret olduğu hakikatidir. Her şey, Rahmân’ın o sevgi ve merhamet dolu nefesinin bir tecellîsidir.

İşte Cenab-ı Hakk böyle kendi rahmaniyyetinden bütün bu sonsuz fezaya nefesini verdi, nefes-i rahmanisini verdi... Dolayısıyla her birerlerimizde vücud-u mutlak’ın zuhuru vardır. Dolayısıyla üstümüzde ne büyük rahmet vardır ki bunu idrak edebilelim... Ayak altında bastığımız taş dahi baş tacıdır. Gübre dediğimiz şey dahi baş tacıdır. Çünkü hepsinde Zat’ın esmasının bir zuhuru vardır.

Bu idrake varan ârif için artık hakir görülecek hiçbir şey kalmaz. Her zerrede o ilahi nefesin izini görür. Her varlığın, Hakk’ın bir ismiyle ayakta durduğunu, O’nun Kayyûm ismiyle var olduğunu bilir. Bu bilgi, zorunlu olarak bütün mahlûkata karşı bir hürmet ve edep doğurur. Bir taşa basarken, bir çiçeği koparırken, bir insana bakarken, aslında Hakk’ın tecellîsine muhatap olduğunun şuurunda olur. Füsûs’un öğrettiği edep, bu kevnî, bu âfâkî şuurdur.

Nihayetinde, bütün bu âlemin bir rüya, bir İlahi Hayal olduğu bilgisi de bir edep ölçüsüdür. İçinde yaşadığımız bu dünya, uzun bir rüyadır. Bu rüyanın tabirini yapacak olan ise, “âlem rüyasının tabiri” olan Hz. Muhammed’dir (s.a.v.).

İşte bunun tabirini gerçek izahını yapan ancak şu kitaplar ve Resul (s.a.v.) Efendimizden gelen kaynaklardır. Onun için Muhammed İkbal; “Muhammed alem rüyasının tabiridir” demiş yani bu alem rüyasının tabircisidir. O’nun tabirinin dışında bir ilimle kişi bilmesi bu hayali ilimde rüyadaki ilimden başka bir şeye benzemez...

Bu rüya âleminde kendi aklına, kendi vehmine güvenip yol bulmaya çalışmak, rüya içinde rüya görmektir. En büyük edep, bu rüyanın tabircisine, yani Peygamber Efendimiz’e ve onun getirdiği ilme, onun vârislerine teslim olmaktır. Füsûsu’l-Hikem, bu teslimiyet edebinin hikmet lisanıyla yazılmış en kâmil şerhlerinden biridir. O, bize sadece bilgi vermez; bize nasıl duracağımızı, nasıl bakacağımızı, nasıl dinleyeceğimizi, kısacası Hakk’ın ve hakikatin huzurunda nasıl edepleneceğimizi öğretir.

Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği

İrfan yolculuğunun en çetin, en ince ve en zirve menzillerinden biri, Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri'nin Füsûsu'l-Hikem'deki işaretleriyle adım atacağımız, aklın sınırlarının zorlandığı, zıtların birleştiği Cem makamı'dır. Bu makamın edebi, diğer makamların edebine benzemez. Zira burada edep, Hakk’ı bir yere hapsetmemek, O’nu her yerde ve her şeyde görmektir.

Yolun başında sâlike öğretilen ilk şeylerden biri tenzih'tir: Hakk Teâlâ’nın hiçbir mahlûka benzemediğini, O’nun noksan sıfatlardan münezzeh olduğunu bilmek. Bu, imanın temelidir. Lâkin, bu temel üzerinde kalıp çatıyı kuramayanlar, Hakk’ı o kadar uzağa, o kadar “öte”ye koyarlar ki, O’nun bu âlemdeki tecellîlerini, isimlerinin zuhûrlarını görmezden gelirler. Şeyh-i Ekber, bu tek kanatlı uçuşa “cehalet” veya “sû-i edep” (kötü edep) der.

İmdi tenzîh eden kimse ya câhildir, veyâhud sû'-i edeb sâhibidir. Velâkin câhil ve sû'-i edeb sâhibi tenzîhi itlâk edip onunla kāil oldukları vakit, mü'min olan ve şerâyi' ile kāil bulunan kimse, tenzih edip tenzîh indinde tevakkuf etdikde ve bundan gayrı görmedikde, muhakkak edebe isâet eder; ve Hakk'ı ve resûlleri tekzîb eyler, hâl-buki onun şuûru yoktur; ve o, hâsılda olduğunu tahayyül eder, hâl-buki o kimse fâittedir; ve o ba'zısına îmân eden ve ba'zısına kâfir olan kimse gibidir.

Salt tenzih ehli, yani Hakk’ı sadece halk edilmişlerden ayrı ve uzak gören kişi, edebe aykırı davranmakla kalmıyor, farkında olmadan Hakk’ı ve O’nun elçilerini yalanlıyor. Neden? Çünkü Cenâb-ı Hakk, Kitabında Kendisini hem tenzih eder (“O’nun benzeri hiçbir şey yoktur”) hem de teşbih eder; yani Kendisine Semî' (İşiten), Basîr (Gören), Hayy (Diri) gibi, mahlûkatta da karşılığı olan isimler nispet eder. Peygamberler bu iki haberi de getirmiştir. Sadece tenzihte durup “Hakk bu âlemde değildir, O’nun işitmesi bizimki gibi değildir, görmesi bizimki gibi değildir” diyerek O’nu mutlak bir soyutlamaya hapsetmek, Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr etmeye benzer. Bu, kâmil bir edep değildir. Bu, Hakk’ın Zât’ını koruduğunu zannederken, O’nun tecellî zenginliğini inkâr etme cehaletidir.

Ya'ni Hakk'ı nekāyis-i imkâniyyeden ve kemâlât-ı insâniyyeden tenzîh eden kimse, ya câhildir: Ya'ni tenzîh, Hakk'ı, cemî'-i mevcûdâttan ayır-mak ve onun zuhûrunu baʼzı merâtibe tahsîs etmek olduğunu ve hâlbuki kâffe-i mevcûdâtın kendi zâtları ve vücûdları ve kemâlâtları ile Hakk'ın mezâhiri olup, Hakk'ın onlarda zâhir ve onlara mütecellî bulunduğunu... bilmez.

Meselenin düğümü buradadır. Salt tenzih, Hakk’ın zuhûrunu bazı mertebelere tahsis etmek, O’nu sınırlamaktır. “Allah Arş’tadır ama bu ağaçta değildir” demek, bir tahdit, bir sınırlamadır. Halbuki ârif bilir ki, bütün mevcudat, Hakk’ın isim ve sıfatlarının tecelli ettiği mazharlardır, aynalardır. O’nu bir yerden tenzih etmek, O’nun o yerdeki tecellîsini inkâr etmektir. Bu ise en büyük sû-i edeptir. Ârifin edebi ise, O’nu hem her şeyden münezzeh (tenzih) bilmek, hem de her şeyde O’nun vechini, tecellîsini (teşbih) müşahede etmektir. Bu iki kanatla uçuşa Muhammedî mîzan denir.

Bu mîzanın, bu dengenin en güzel misallerinden biri namazda Kâbe’ye yönelmektir. Şeriat, bize belli bir yöne dönmeyi emreder. Bu, bir kayıtlanmadır, bir edeptir. Lâkin ârif, bu emre uyarken bilir ki Hakk sadece o yönde değildir. O, her yerdedir. Kâmil edep, hem şeriatın emrine harfiyen uymak, hem de hakikatte Hakk’ı bir yöne hapsetmemektir.

Velâkin "O, yalnız buradadır" deme; belki idrak ettiğin şey indinde dur! Ve Mescid-i Harâm cânibine istikbâlde edebi lâzım kıl; ve eyniyyet-i hâssada vechin adem-i hasrı husûsunda edeb üzere ol! Belki o cihet, müteveccihin teveccüh ettiği eyniyât cümlesindendir. İmdi muhakkak, Hakk'ın her cihetin eyniyetinde olduğu, sana Allah'dan zâhir oldu.

“O, yalnız buradadır deme!” Bu, tenzih ile teşbihi cem eden arifin sırrıdır. Emre uyarak Kâbe’ye döner (teşbihin ve şeriatın edebi), ama kalbiyle bilir ki “Nereye dönerseniz Allah’ın vechi oradadır” (tenzihin ve hakikatin idraki). Edebin kemâli, bu ikisini bir arada yaşayabilmektir. Birini diğeri için terk etmek, ya ham sofuluktur ya da zındıklık.

Bu birlik idraki derinleştikçe, sâlik sadece yönlerde değil, zıtlıklarda da Hakk’ı görmeye başlar. O, hem Evvel’dir hem Âhir, hem Zâhir’dir hem Bâtın. Bu isimler, ayrı ayrı hakikatler değil, aynı Hüvviyet'in farklı yüzleridir.

Ya'ni bu süretler Hakk'ın dışı ve Hak bunların içidir. Ve Hakk'ın nefes-i Rahmânî ile teneffüsünden evvel bu suver-i âlemin vücûdu olma- dığından, Hak Evvel'dir... Ve o suver-i âlemin vücûdu, müstakil olmayıp, vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın libâs-ı taayyüne bürünerek, bunların sûretlerinde zâhir; ve binâenaleyh onların "ayn"ı olması hasebiyle, Hak Ahir olur... Şu hâlde Ahir Zâhir'in ve Bâtın dahi Evvel'in “ayn”ı olmuş olur.

Âlemin suretleri, Nefes-i Rahmânî'nin, yani Hakk’ın rahmetinin bir teneffüsüyle zuhûra çıkmıştır. O’ndan önce bir şey olmadığından O Evvel’dir. Bütün suretler O’nun Vücûd’uyla kâim olduğu ve O’ndan sonra başka bir varlık olmadığı için O Âhir’dir. Zât’ı itibariyle idrak edilemediğinden Bâtın’dır. Bu suretler perdesinde göründüğü için Zâhir’dir. Ârifin edebi, bu zıtların birliğine şahit olmaktır. Güzeli gördüğünde “Hû” dediği gibi, çirkini gördüğünde de, pisliği gördüğünde de oradaki tecellî sırrından gaflet etmemektir. Bu, “pisliğe Allah diyelim” demek değildir. Terzibaba Hazretleri’nin de işaret ettiği gibi, “taşa taş, toprağa toprak” demektir. Lâkin basiret gözü açık olan, o taşın ve toprağın ardındaki Vücûd-ı Mutlak’ı seyreder.

İnsan kendince çirkin, kaba gördüğü şeyde Hakkın zuhurunu münasip görmez. Neden görmez, çünkü tenzih anlayışı ile gelmiştir de ondan. Vaka bu edeptir, hoştur, yani böyle görmek edeptir, güzeldir, hoştur, fakat hakikat işlerinden gaflettir.

Hakk'ı çirkinlikten tenzih etmek, avam için bir edeptir, hoştur. Ama hakikat ehli için bu bir gaflettir. Çünkü bu, Hakk’ın mutlak tecellî kudretine bir sınır koyma, kendi estetik yargısını ilahi fiile ölçü yapma cüretidir. Kâmil edep, Hakk’ın fiilini olduğu gibi kabul etmek ve her tecellîde O’nun bir isminin hikmetini aramaktır.

Bu Cem makamında, bu zıtların birleştiği tevhîd ufkunda, dışarıdan bakanlara cüretkâr, hatta edepsizce gelebilecek sözler zuhûr eder. “Hak bana ibadet eder, ben O’na ibadet ederim” gibi ifadeler, bu makamın dilidir. Bu, bir sarhoşluk veya edepsizlik hezeyanı değil, Vahdet-i Vücûd hakikatinin, zâtî ihatânın bir ifadesidir.

Ariften şüphe erbabı ve ashab-ı suedepten sadır olan kelam suretinde sözler sadır olsa bile hükümde onlar gibi değildir. Çünkü arif ihatayı zatiyyeye nazırdır. Yani zati ihataya yani Zati genişliğe sahiptir, ve onu görücüdür, O’nun şuhudunda, görüşünde Hakkın kabul etmeyeceği bir hüküm ve zahir olmayacağı bir vasıf yoktur.

Ârif, Hakk’ın kendisine bahşettiği ilahi sureti ve kemâlâtı kabul edip O’nu kendi varlığında izhar etmekle, bir nevi Hakk’ın kendisine “ibadetine” mazhar olur. Zira ibadet, kulluk ve boyun eğmektir. Hakk, kendi isminin tecellî etme talebine icabet ederek o sureti halk ettiğinde, o ismin hükmüne “boyun eğmiş” olur. Kul da, bu tecellîyi kabul edip Rabbine yönelerek O’na ibadet eder. Bu, Zât’ın Zât ile, Zât için olan bir muamelesidir ki, bunu ancak tahkik ehli zevk eder. Dışarıdan bakanın bu sözü yargılaması, sû-i edeptir.

Füsûs’un bize öğrettiği en son ve belki de en önemli edep dersi, kendi inancımızın esiri olmamaktır. Herkesin zihninde, kendi anlayışına, bilgisine, meşrebine göre şekillendirdiği bir Rab tasavvuru vardır. Buna Rabbü'l-mu'takad (inanılan Rab) denir. İnsanlar, bu zihnî puta taparlar.

İmdi Hak o şahsa i'tikādının sûretinde tecellî ettiği vakit, o şahıs Hakk'ı bilir ve O'na ikrâr eder. Ve eğer Hak, o sûretin gayrısında tecellî etse, onu inkâr edip ondan istiâze eyler; ve nefs-i emrde, Hak üzere edebi isâet eder; ve hâlbuki o şahıs, kendince, Hak ile müte-eddeb olduğunu vehmeyler.

Kişi, kendi yaptığı zihin hapishanesine Hakk’ı davet eder. Hakk, o daracık kalıba sığdığı sürece O’nu kabul eder. Ama Hakk, mutlak olduğundan ve hiçbir kayıt altına girmeyeceğinden, başka bir surette, başka bir tecellîde, örneğin hasmı bildiği bir kişinin inancında veya anlamadığı bir hadisede zuhûr ettiğinde, hemen inkâr eder, “Bu O olamaz!” der. Bu, nefs-i emirde, yani işin hakikatinde Hakk’a karşı en büyük edepsizliktir. Kişi, kendince Rabbini savunduğunu, O’na edepli davrandığını zannederken, aslında kendi daracık inancını ilahlaştırmakta ve Hakk’ın sonsuz tecellî hürriyetini inkâr etmektedir.

Kâmil ârifin edebi ise, kalbini her türlü inanç kaydından arındırıp, Hakk’ın her an yeni bir şe’nde, yeni bir tecellîde zuhûr etmesine hazır halde beklemektir. Onun kalbi, bütün suretleri kabul eden bir ayna gibidir. Füsûs ışığında edep, bu zıtları birleştiren, kayıtlanırken özgür kalan, tenzih ederken teşbihi gören ve her tecellîye “Lebbeyk/Buyur” diyen İnsân-ı Kâmil'in hâlidir.

Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Edep

Hazret-i Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, edebi kuru bir kaide, bir ahlâk listesi olarak anlatmaz. O, edebi yaşatır; hikâyelerin, temsillerin, mesellerin canına ruh gibi üfler. Mesnevî-i Şerîf’i okuyan, edebi bir tarifte değil, bir kıssanın akışında, bir âşığın feryadında, bir mürşidin sükûtunda bulur. Onun için edep, yolun başıdır, ortasıdır, sonudur. Edebi olmayan, yola hiç çıkmamış demektir. Zira hakikat, ancak edep kabında taşınabilen latîf bir şaraptır; edepsizin elinde dökülür, ziyan olur.

Mevlânâ Hazretleri, edebi doğrudan anlatmak yerine, onun yokluğunun nelere mal olduğunu gösterir. Onun nazarında edep, sadece insanlara karşı bir nezaket değil, Hakk’a, hakikate, varlığın her zerresine karşı haddini bilmektir. Mesnevî-i Şerîf Şerhi’nin ışığında, o büyük velînin edebi nasıl bir dil ile anlattığına, hangi incelikli manaları gönüllere nakşettiğine kulak vermek gerekir.

Edep: Rahmetin Mıknatısı ve Aklın Mîzanı

Hz. Pîr’in dilinde edep, ilâhî rahmeti kendine çeken bir kuvvet, bir manevi mıknatıstır. Bu mıknatısın en tesirli hâli ise sabır ve sükûttur. Yolun başında olan sâlikin, yahut hakikate dair şüpheleri olan bir kimsenin, enbiyâ ve evliyânın sözü karşısında takınması gereken ilk tavır budur. Delil istemek, aklıyla ölçüp biçmeye kalkmak, bir nevi sû-i edeptir, yani kötü edeptir. Çünkü bu, kalpteki bir hastalığın, bir güvensizliğin işaretidir.

Sabır ve suskunluk rahmetin çekicisidir ve bu delil istemek hastalığın belirtisidir. Peygamberlerin ve evliyaların davetine karşı içinde şüphe varsa, suskun kal; onlarla tartışmaya kalkışıp davalarının doğruluğunu delil isteme. Çünkü sabır ve suskunluk edeptir ve edep ilahi rahmeti çeker. Bu delil istemek ise, ahmaklık hastalığının belirtisidir; çünkü bu kötü edeptir ve kötü edep ancak ahmakların işidir.

Sabır ve sükût, bir acziyet değil, bir irfan hâlidir. Bu, "Benim aklım buraya kadar, bundan ötesi teslimiyet makamıdır" demenin fiilî ifadesidir. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de geçen "Ensıtû!" yani "Susun ve dinleyin!" emri, sadece lafz-ı ilâhî okunurken değil, aynı zamanda o lafzın vârisleri olan kâmil insanların sohbetinde de gözetilmesi gereken bir edebin temelidir.

"Ensıtû!"yu kabul et ki, senin canın üzerine canandan "Ensıtu"nun karşılığı gelsin. Yani, "Ve Kur'ân okunduğu zaman onu dinleyin ve susun ki merhamet olunasınız" (A'râf, 7/204) ayet-i kerimesinde açıklanan "Ensıtû" emrini kabul et ve yerine getir ki, senin canın üzerine hakiki canan olan Hak'tan, bu "Ensıtû!" emrine uymanın karşılığı olan ilahi rahmet gelsin.

Edep, aynı zamanda aklın en doğru mîzânı, en şaşmaz ölçüsüdür. Bir kimsenin aklının kemâli, edebiyle ortaya çıkar. Akıl, insanı nefsânî taşkınlıklardan, cüretkâr davranışlardan koruyan bir bağdır. Bu bağ koptuğunda, ortaya çıkan şeye edepsizlik denir. Mesnevî’deki âşık ve maşuka hikâyesi, bu hakikati resmeder. Tenhada bulduğu sevgilisine sarılmaya kalkan küstah âşığa, maşukanın cevabı tokat gibidir:

O sevgili, "Küstahça gitme, edep için aklını tut!" diye ona heybetle bağırdı. Âşık delikanlı kadına sarılınca, o ma'şûka, "Edebsizlik etme, edebini muhâfaza için akıl dâiresine gel!" diye ona heybetle bağırdı. Zîrâ terbiyesizlik ve edebsizlik, akılsızlık îcâbıdır; ve akıl, insanı dâimâ muhîtinin kavâid-i mer'iyyesine da'vet eder. Ve "edeb", kāide ma'nâsınadır. Binâenaleyh bir kimsenin âkil olup olmadığını anlamak için elde mîzân edebdir.

Âşık, "Burada kimse yok, tenhadayız" diye kendini savunsa da, maşuka ona asıl görenin her an hâzır ve nâzır olduğunu hatırlatır. Edep, insanların gördüğü yerde değil, asıl kimsenin görmediği yerde, Hakk’ın gördüğünü bilerek takınılan hâldir. Aklını nefsine esir eden, edep dairesinden çıkar ve kendini gülünç duruma düşürür. Âşık, vefada ve talepte zeki olduğunu iddia etse de, maşukanın cevabı keskindir: "Senin edebin işte bu görünen cüretin ise, vefan da kim bilir ne kadar çürüktür!"

Mürşid Aynasında Edep: Sükût ve Teslimiyet

Tasavvuf yolu, bir rehberle, bir Mürşid-i Kâmil ile yürünür. Mürşid, sâlikin kendini göreceği, nefsindeki eğrilikleri düzelteceği cilalı bir ayna gibidir. Bu aynanın karşısında durmanın da bir edebi vardır. Hz. Mevlânâ, bu edebi en latîf teşbihlerle anlatır. Mürid, yani yola giren can, kendi nefsânî buharıyla, itiraz nefesiyle o aynayı buğulandırmamalıdır.

Yâr, hüzünde canın aynasıdır; ey can, aynanın yüzüne nefes vurma! Mürşid-i kâmil (irşad eden, yol gösteren olgun insan), bedensel gam ve sıkıntı içinde kalan ruhun aynasıdır. Ruh, bu kesret (çokluk) âleminin gamı ve hüznü içinde bunalmış kaldığından, kendi aslını unutmuştur. O, kendisini ancak mürşid-i kâmilin aynasında görebilir. Ey can, yani ey mürid (tasavvuf yoluna girmiş kişi), o aynanın yüzüne benliğinin harareti ile çıkardığın itiraz nefesini vurup buğulandırma ve bulandırma!

Bu "nefes vurma", mürşidin sözüne, fiiline, hâline akıl erdirmeye çalışmak, zahirî ölçülerle onu yargılamak, "Neden böyle yaptı?", "Bu işin hikmeti ne?" diye lüzumsuz suallerle kalbini meşgul etmektir. Bu, "dil süpürgesiyle toz kaldırmak" gibidir. Mürşidin huzuru, sükût ve teslimiyet yeridir. Orada konuşan, nefsânî bilgisiyle övünen, mürşidin feyz pınarının üzerine kendi enaniyetinin tozunu toprağını sermiş olur.

Sakın dil süpürgesi ile toz kaldırma; göze çöp cinsinden hediye yapma! “Dil süpürgesi”nden murâd, sâhib-i esrâr olan mürşidin huzûrunda câhilâne ve bî-edebâne sözlere cür'ettir. “Toz kaldırmak”tan murâd, feyz-i mürşidin aksine mâni' olan enâniyyet-i nefsâniyye zulmetini hâil kılmaktır. “Çöp cinsinden olan tuhfe”den murâd, ulûm-ı ledünniyye menba'ı olan kâmilin huzûrunda ma'lûmât-fürûşluk etmektir.

Mürşide karşı edep, aslında sâlikin kendine olan edebidir. Çünkü mürşid, bir "manevî tabip"tir. Onun tedavisine razı olan, edep ve ihlasla huzurunda bulunan, sonunda kendi hakikatini müşahede eder. Bu müşahede, sâlikin kendi hiçliğini, benliğinin kofluğunu görmesine sebep olur ve bu görüş, onu nefsinden utandırır. Bu "utanma", manevi doğumun sancısıdır.

Mürşide teslimiyet, aklı bir kenara bırakmak değil, cüz'î aklı, Küllî Akıl’la bir olmuş mürşidin aklına tâbi kılmaktır. Kendi aklı henüz rehberlik edecek seviyede olmayan kimse için en büyük akıllılık, bir rehberin aklını kendine kanat yapmaktır.

Akıl rehberlik aklını tutmazsa, er kişiye akıl bir kanat ve kol olur. Yani, eğer bir kimseye aklı, rehberlik aklını tutmazsa, ya'nî onun aklı mürşid-i kâmilin aklı mertebesinde değilse, o kimse tarîk-ı Hak'ta terakkî edebilmek için mürşid-i kâmilin akıl ve tedbîrine muhtâçtır. Bu kimseye insân-ı kâmilin aklı bu yolda bir kanat olur.

Ya "nazar sahibi" olacaksın, yahut bir nazar sahibini arayıp bulacaksın. Üçüncü bir yol yoktur. Kendi aklının anahtarıyla o kapıyı çalmaya kalkan, hevesinin rüzgârına kapılmış demektir.

Terbiyenin İki Yolu ve Edepsizliğin Çehreleri

Cenâb-ı Hakk, kullarını terbiye edicidir; O’nun bir ismi de Rab’dır. Bu terbiye, bazen lütuf ve şefkatle, bazen de kahr ve celâl ile tecellî eder. Her iki tecellînin de gayesi, kulu "hak ve edep dairesine" geri döndürmektir. Kiminin isti'dâdı lütfa, kimininki kahra meyyaldir. Bir çocuk okşanarak, diğeri azarlanarak yola gelir. İkisi de Rabbin terbiyesidir.

Bazı kul lütuf ile hak ve edep dairesine döner. Bazısı kahır ve tekdir ile edeplenir... Mâdemki Hakk'ın sıfat-ı rubûbiyyeti sâbittir, edeb ve hak dairesi hâricine çıkan kulların terbiyesi lâzım gelir. Bu terbiye dahi iki vech ile olur, ya taltîf ile ya tekdîr ile olur.

Bu terbiye karşısında en yüksek edep tavrı, peygamberlerin ve onların kâmil vârisleri olan velîlerin tavrıdır. Onlar, kendilerine yapılan eziyeti, hakareti, Hakk'ın bir terbiye tecellîsi olarak görürler. Cahilin fiilinin ardındaki Fâil-i Mutlak’ı müşahede ettikleri için, eziyet edene değil, onu o fiile sevk eden ilâhî hikmete nazar ederler. Bu yüzden beddua değil, dua ederler.

Örneğin, peygamberlerin efendisi (s.a.v.) Efendimiz'i müşrikler yaraladıkları halde o hazret sabredip "Allah'ım, kavmime hidayet [et], çünkü onlar bilmiyorlar ve bu edepsizlikleri bilmediklerinden yapıyorlar" buyururdu. Nûh (a.s.)ın kavminin küfür ve inkârlarının cevri ve Nûh (a.s.)ın onların cevir cefâlarına karşı sabr etmesi, Hz. Nuh'un âyîne-i ruhunun saykalı ve cilâsı oldu.

Bu, edep ahlâkının zirvesidir. Kula yapılan edepsizliği, Hakk'a karşı edebe vesile kılmaktır. Çekilen cefa, ruh aynasını cilalayan bir zımpara olur.

Edepsizliğin bir başka çehresi daha vardır ki, bu çok daha incedir. Bu, irfan ehline mahsus "kuş dili" denilen ıstılahları, yani tasavvufî terimleri, manasını yaşamadan, hâline bürünmeden, sırf halk arasında itibar kazanmak, kendini âlim göstermek için kullanmaktır. Bu, hakikat hırsızlığıdır.

Halk bu kuş dilinden tiksindiler. Gösteriş ve liderlik elde ettiler... hakikat âleminin ârifleri ve Hakk'ın âşıkları, kendi zevkî (sezgisel), keşfî (ilham yoluyla edinilen) ve hâlî (yaşantısal) bilgilerine dair birbirleri arasında sohbet edebilmek için birtakım terimler koydular... Fakat nefsânî ve cismânî olan kimseler bu kitaplardan ve risalelerden bu terimleri okuyup ezberlediler ve halka kendilerini göstermek ve onların hürmetlerini çekmek için bu terimleri kullandılar.

Bu sahte ârifler, kelimelerin kabuğunu alır, içindeki özü, yani hâli bırakırlar. Onların canı, ilâhî nur ile değil, nefsânî ateş ile doludur. Bu yüzden onlara hakikatin özü emanet edilmez, sadece kabuk mesabesinde olan sözler söylenir. Mevlânâ Hazretleri'nin buyurduğu gibi, "Mademki onun canı hep ateştir, nur değildir, yakıcı olan ateşe kabuklardan başkasını kim bırakır?" Bu, ilmi, makam ve gösteriş için kullanmanın ne büyük bir edepsizlik olduğunu ve hakikat ehlinin bu tür kimselere karşı nasıl bir sır saklama edebi güttüğünü gösteren mühim bir derstir. Edep, hem bilenin hem de bilmeyenin kuşanması gereken bir zırhtır. Bilen, ilmini edeple saklar; bilmeyen, edeple susar ve dinler. Yol, bu iki edep arasında açılır.

Mesnevî Ciltlerinden İzler

Ahmed Avni Konuk'un on üç ciltlik Mesnevî-i Şerîf şerhinde Edep kavramı, farklı ciltlerde ayrı yönleriyle işlenir. Hangi beytin hangi ciltte geçtiğini bilmek, okuyucuya bu deryada bir pusula sunar:

  • Cilt 1: "Sâhib-i tevfîk olan Allah Teâlâ'dan cemî'-i ahvâlde edebe riâyete tevfîk niyâzı."
  • Cilt 2: "Taksimde edebsizlik ettin diye arslanın kurdu te'dîb etmesi."
  • Cilt 3: "Çöp cinsinden olan tuhfeden murâd, ulûm-ı ledünniyye menba'ı olan kâmilin huzûrunda ma'lûmât-fürûşluk etmektir. Yani 'Ey sâlik-i müb…'"
  • Cilt 4: "'Sen tabiat evinden dışarıya çıkmıyorsun; hakikat mahallesine nerede sefer edebilirsin?' Fakat çerâğ-ı ilâhî olan insân-ı kâmilin bu gibi esbâb-ı tabiîyyeye ihtiyâcı yoktur."
  • Cilt 6: "Edeb rahmet-i ilâhiyi çekicidir. Bu nişân istemek ise, illet-i hamâkatin alâmetidir; zîrâ sü'-i edebdir ve sü'-i edeb ancak ahmakların kârıdır."
  • Cilt 8: "Onlar bu hicâbları kaldırabildiklerinden, bu hâli yakazalarında dahi ervâhı müşâhede edebilirler. Ebu'l-Hasân hazretlerinin müşâhedesi bu kabildendir; ve ervâh-ı kâmilânın tasarrufu, beyt-i şerif…"
  • Cilt 9: "Cisim öldüğü vakit, ondan şerîat ve tarîkat münkatı' olur. Zîrâ şerîat ve tarîkatin ahkâmını icrâ edebilmek ancak cisim vâsıtasıyla olur ve eğer âlem-i cisimde iken şerîat ve tarîkat ahkâmına riâyetle kendisi…"

Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme

Kavramlar Ağında Edep

Bir kavramı anlamak, onu komşularıyla birlikte tanımaktan geçer. Edep tek başına duran bir süs değildir; hakikat dokusunun en mühim ipliklerinden biridir ve diğer ipliklerle sökülmez bir biçimde bağlıdır.

Tasavvuf, edep ile o kadar iç içedir ki, büyüklerimiz "Tasavvuf baştan sona edeptir" buyurmuşlardır. Edep, bu yolun sadece bir parçası değil, yolun kendisidir. Edebi olmayanın tasavvuftan nasibi, deniz kenarında susuz kalanın nasibi gibidir.

İbretlik Hikayeler, edebin ve edepsizliğin neye mal olduğunu gösteren canlı misallerdir. Onlar, kuru bilgi yığınları değil, yaşanmışlığın içinden süzülüp gelen irfan dersleridir. Her kıssa, "Ey yolcu, bak ve ibret al; bu edep seni nereye yüceltir, bu edepsizlik seni nerelere düşürür?" diye fısıldar.

İhsan, "Hakk'ı görüyormuşçasına kulluk etmek" sırrıdır. Edep ise bu sırrın bedene, söze ve hâle dökülmüş şeklidir. İhsan makamına ermiş bir kimsenin her davranışı, her sükûtu, her bakışı edep ile bezenmiştir. Edep, ihsanın dışarıdan görünen yüzüdür.

Takva, Cenâb-ı Hakk'ın gazabından, O'nun rızasına uymayan her şeyden sakınmaktır. Edep, bu sakınmanın nasıl yapılacağını öğreten usûldür. Takva bir niyet ise edep o niyetin en güzel fiile dönüşmesidir. Haddini bilmek ve o sınırı aşmaktan titizlikle kaçınmaktır.

Hal, sâlikin kendi çabasıyla değil, ilahi bir lütufla gönlüne gelen anlık mânevî tecrübedir. Lakin bu tecrübeyi muhafaza edecek kap, edeptir. Edebi olmayan bir gönle gelen hâl, ağzı açık bir kapta duran değerli bir koku gibidir; gelir ve hemen uçar gider, hatta bazen sahibini kibre düşürerek zehirler.

Kibir, edebin tam zıddıdır. Edep, "haddini bilmek" ise kibir, "haddini aşmak" ve kendini olduğundan büyük görmektir. Şeytan'ı huzurdan kovan şey, ilimsizliği değil, ilmiyle kibirlenip Hz. Âdem'e secde emrine karşı gösterdiği edepsizlikti. Kibrin olduğu yerde edep barınamaz.

Şeriat, ilahi kanunların zâhirdeki, yani dışarıdaki çerçevesidir. Edep ise bu çerçevenin içini dolduran ruh, yani bâtındır. Şeriat bedense, edep o bedenin canıdır. Şeriata uymayan bir edep iddiası boş bir davadır; edeple yaşanmayan bir şeriat ise ruhsuz bir suretten ibarettir. Kâmil arif, şeriatın hükmüne edeple teslim olandır.

Kütüphanedeki Kaynaklar

Bu bereketli sohbetimizde edep pınarından içmeye gayret ettik. Bu pınarın üç büyük menbâı, bizim irfan mektebimizin de temelini oluşturur. Her biri, edep hakikatine farklı bir pencereden bakarak onu daha bütüncül kavramamıza vesile olur.

Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri'nin sohbetleri ve külliyatı, edebi bir dervişin seyr-i sülûkundaki en temel azık olarak önümüze koyar. Bu gelenekte edep, kitaplarda okunan bir bilgi değil, mürşidin dizinin dibinde, hizmette, zikirde, sükûtta yaşanan ve tadılan bir hâldir. Terzibaba'nın dilinde edep; mürşide teslimiyetin, zuhurata (mânevî tecrübelere ve rüyalara) aldanmamanın, nefsin hilelerine karşı uyanık olmanın ve her an Hakk'ın huzurunda olduğunun şuurunda bulunmanın adıdır. Onun anlatımı, yolun en başındaki sâlikten en tecrübeli dervişe kadar herkesin doğrudan hayatına tatbik edebileceği, yaşanmışlığın içinden gelen pratik bir irfandır. Edep, bu mektepte, müridin mürşit aynasındaki yansımasını en temiz ve doğru şekilde görebilmesinin yegâne şartıdır.

Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri'nin Füsûsu'l-Hikem'i ise bizi alıp edep kavramının vücûdî mertebelerdeki köklerine götürür. Şeyh-i Ekber ile birlikte edep, artık sadece sâlikin bir ahlakı olmaktan çıkar, varlığın kendi işleyişinin temel bir ilkesi hâline gelir. Hakk'ın kendi isimlerini görmek için halk ettiği İnsan-ı Kâmil aynasının sırrı, bu aynanın nasıl bir edeple Zât'ı yansıtması gerektiği, bu eserin merkezindedir. İbn Arabî, salt tenzihin, yani Hakk'ı her şeyden soyutlayıp O'nu âlemin dışında bir yere koymanın bir "sû-i edep", bir cehalet olduğunu buyurur. Kâmilin edebi, Hakk'ı hem yarattıklarından sonsuz derecede münezzeh (tenzih) bilmek, hem de her zerrede O'nun tecellisini (teşbih) müşahede etmektir. Bu, [Cem makamının](/wiki/Cem makamı) ve Muhammedî mîzan'ın, yani zıtların birliğindeki o hassas dengenin edebidir. Edep, bu mertebede, Hakk'ın kendine ve âlemdeki tecellilerine karşı takınılması gereken en doğru vücûdî duruştur.

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri'nin Mesnevî-i Şerîf'i ise, Terzibaba'nın pratik bilgeliği ile İbn Arabî'nin derin hikmetini aşkın ve hikâyenin diliyle gönüllere nakşeder. Mevlânâ için edep, akıldan da üstündür; çünkü edep, ilahi rahmeti çeken bir mıknatıstır. O, edebin ne olduğunu tarif etmekten çok, onu yaşayan peygamberlerin, velilerin ve hatta hayvanların dilinden anlattığı hikâyelerle hissettirir. Mürşidin bir ayna olduğu, müridin edepsizliğinin bu aynayı buğulandıracağı teşbihi; Hz. Musa'nın bir çobanın samimi ama zâhiren edebe aykırı duasına karşı Hakk'tan aldığı ikaz; edepsizlikleri yüzünden göğün nimetlerinden mahrum kalan kavimlerin kıssaları... Mesnevî'de edep, kalbi yumuşatan, gözü yaşartan, insanı hem kendine hem de Rabbine karşı mahcup ve muhabbetli kılan bir sevgi diliyle işlenir. O, hikmetin en soyut katmanlarını bile, bir çocuğun anlayacağı bir hikâyenin sıcaklığıyla sunarak edebin nasıl bir aşk ve merhamet terbiyesi olduğunu gösterir.

Değerlendirme

Edep, nezaket kurallarından ibaret bir sosyal davranış değildir. O, varlığın en derin katmanlarına kök salmış, Zât-ı Mutlak'tan insana ve insandan tekrar Hakk'a uzanan seyrin usûlüdür. Edebin aslı, kişinin kendi hiçliğini ve Hakk'ın mutlak varlığını idrak etmesi, yani "haddini bilmesi"dir.

Bu yolda en yüksek edep, Şeyh-i Ekber'in işaret ettiği gibi, tenzih ile teşbih kanatlarını birlikte kullanarak uçabilmektir. Hakk'ı hem "her şeyden başka" hem de "her şeyde apaçık" görebilme dengesi, İnsan-ı Kâmil'in, yani Muhammedî meşrebin edebidir. Bu, zıt gibi görüneni birleyebilme sanatıdır.

Nihayetinde, tasavvuf yolculuğu edeple başlar, edeple devam eder ve kâmil bir edeple son bulur. Sâlikin bütün çabası, ilahi huzurda nasıl durulacağını öğrenmektir. Cenâb-ı Hakk, bizleri hem zâhirde hem bâtında edepten ayırmasın ve bu yüce ahlâkı hâlimiz eylesin. Amin.

Bu makale, Terzibaba Irfan Mektebi Dijital Kutuphanesi Wiki-Enhanced RAG sistemi tarafindan 25 kaynak eserden sentezlenmistir.

Model: gemini-pro-augmented-mesnevi | Olusturulma: 11.06.2026