Enel Hakk
Tasavvuf yolunun en çok konuşulan, en çok yanlış anlaşılan ve bedeli en ağır ödenen nidası “Enel Hakk”tır. Bu söz, “Ben Hakk’ım” demektir. Lâkin bu basit tercüme, okyanusu bir bardağa sığdırmaya çalışmak gibidir. Bu bir iddia değil, bir keşfin ilanıdır; bir benlik davası değil, benliğin ortadan kalktığının feryadıdır. Hallac-ı Mansur Hazretleri’nin mübarek kanıyla tasavvuf tarihine yazdığı bu sır, sâlikin seyr-i sülûkunda ulaştığı bir hâlin, bir tecellînin lisanla zuhûra gelmesidir. Bu sözü anlamak, varlığı ve kendini anlamaktır. Bu kapıdan içeri edeple girmek, söylenen her kelâmı bir iddia olarak değil, bir hâlin tercümanı olarak dinlemek gerekir. Zira bu sırlar, akıl terazisinde tartılmaz, ancak gönül kâsesinden içilir.
Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı
“Enel Hakk” dendiğinde, aklımıza ve gönlümüze hemen büyük velî, şehîd-i aşk Hallac-ı Mansur gelir. Onun çilesi, bu sözün etrafında düğümlenmiştir. Bağdat sokaklarında bu nidayı haykırdığında, zahir ehli bunu bir şirk, bir küfür saydı. Bir kulun, kendisi için “Hakk” ismini kullanmasını, Hâlık'a ortak koşmak olarak gördüler. Onların baktığı yerden haklıydılar belki, zira şeriatın zahir perdesi, kul ile Hâlık arasına bir sınır çizer. Lâkin hakikat ilmi, o perdenin ardındaki birliğe işaret eder. Mansur’un suçu, sırrı faş etmek, yani herkesin hazır olmadığı bir hakikati avamın ortasında dile getirmekti. Onun başına gelenler, bir hatanın cezası değil, bir tecrübenin bizlere ders olarak bırakılmasıdır. Bu yolda yürüyen canlar, o tecrübelerden hisse alsınlar, hangi sırrın nerede ve nasıl saklanacağını öğrensinler diyedir.
Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri, bu gibi büyük zatların hayat hikâyelerinin boşuna yaşanmadığını, her birinin sonraki nesiller için birer irfan hazinesi olduğunu şöyle hatırlatır:
Şimdi Hallac-ı Mansur’un veya öyle söyletildi neyse yani suç isnad ederek değil eksi isnad ederek değil, ama bu geçmiş tecrübe edilen hikayelerden hissemizi almamız gerekiyor, bunlar yaşanmamış olsaydı, bu tecrübeleri biz anlayamayacaktık, bilemeyecektik, hepsini de bir insan bütün tarihi hikayeleri yaşayıp tahakkuk ettirmesi mümkün değildir. İşte Cenab-ı Hak onu onu diğerini diğerine peygamberlere başka başka hayatlar yaşatmış ki bunlardan tecrübe sahibi oluyoruz.
Bu bir “suç” veya “eksi” meselesi değil, bir “tecrübe”dir. Cenâb-ı Hakk, her bir velîsine, her bir peygamberine ayrı bir hayat elbisesi giydirmiş, ayrı bir yoldan yürütmüştür ki, bizler o yolların haritasını okuyabilelim. Mansur’un yolu, aşkın ve istiğrakın, yani hakikatin içinde tamamen kaybolmanın yoludur. O yolda sâlik öyle bir hâle gelir ki, kendinden geçer, sözü söyleyen kendisi mi yoksa içindeki mi, onu bile ayırt edemez. Terzibaba Hazretleri’nin “öyle söyletildi neyse” demesindeki incelik buradadır. Fail, Mansur’un beşerî benliği değil, ona tecellî eden Hakk’ın kendisidir.
Bu sözün meşruiyetini savunan arifler, Kur’ân-ı Kerîm’de, Hz. Musa’nın Tur Dağı’nda bir ağaçtan, “Şüphesiz ben Allah’ım, benden başka ilah yoktur.” (Taha, 14) nidasını işittiği misalini verirler. Bir ağaç, Hakk’ın kelâmına mazhar olabiliyor da, eşref-i mahlûkat olan insan, Hakk’ın tecellîsine mazhar olamaz mı? Büyük mutasavvıf Mahmud Şebüsterî’nin meşhur beytini Terzibaba Hazretleri şöyle aktarır:
Bu hakikati anlamayanlar, hani zaman zaman sohbet konusu oluyor, Mahmud Şebüsteri ne diyor? Gülşen-i Raz'da; " Vera başet enel hak ez dirahtî, Çira nebvet reva eznik bahtî" orjinalinde, "Bir ağaçtan "Enel Hakk" sözünün geldiğine inanıyorsun da insan gibi kutlu bir varlıktan geldiğine niye inanmıyorsun?" diyor. Yani, Hallac-ı Mansur'un o sözünü kıyas ediyor. "Ağaç enel Hakk diyor ona inanıyorsun da, inananlar için diyor tabi, insandan geldiğine inanmıyorsun diyor. Bazıları Kur'an-ı Kerim'de bu hadiseyi okuyor, inanıyor, tamam olur diyor, ama öyle, ama böyle, şu veya bu anlayışla ama kabul ediyor varlığını. Ama, insan "Enel Hakk" dediği zaman, "Hayır, değilsin" diyor. İşte buradaki hadise; "Sen mahluksun, Allah değilsin sen" diyor.
İnsan, Kur’an’da okuduğuna inanıyor, çünkü arada kitabın ve peygamberin tasdiki var. Ama aynı hakikat, canlı, yürüyen, nefes alan bir İnsân-ı Kâmil lisanından döküldüğünde, beşerî aklı hemen inkâra sapıyor: “Sen mahluksun, O Hâlık’tır.” Bu, tenzih (Hakk’ı yaratılmışlıktan soyutlama) anlayışının ifrata kaçması, teşbih (Hakk’ı yaratılmışlarda görme) hakikatini görememesidir. Ağaç da bir mahluktur. Eğer Hakk, bir ağacı konuşturuyorsa, bu O’nun kudretindendir. Aynı şekilde, kendi nefsini eritmiş, varlığını Hakk’ın varlığında yok etmiş bir velînin lisanından konuşuyorsa, bu da O’nun kudretindendir. Ağaç nasıl bir mazharsa, o velî de bir mazhardır; hatta insanın mazhariyeti, bütün ilahi isimleri kendinde toplayan bir “ayna” olma kabiliyetiyle çok daha üstündür.
Hallac-ı Mansur’un tecrübesindeki ders alınması gereken “ince taraf” ise, yalnızca sırrı ifşa etmekle ilgili değildir. Aynı zamanda, tevhid idrakinin kemâliyle ilgilidir. Terzibaba Hazretleri, bu hassas konuyu şöyle açar:
başka malı yok ki burası can pazarıdır, işte bu söz üzerine Hallac-ı Mansur’un başına gelen hadiseler yoksa başkalarının “Enel Hakk” dedi de şu dedi de bu dedi de değil onlar bunun suretleridir, perdeleridir. ... işin püf noktası diyelim ne suç ne hata belirtmeden işin ince tarafı diyelim şimdi bir insan “Enel Hakk” derse kendi Hakk’ın varlığının mutlak surette zuhurunu bilirse kendinde bu böyle olduğuna göre alemde de bunun böyle olduğunu bilmesi lazımdır. Kendinde Hakk’tan başka bir şey yoksa alemde de yoktur...
Sâlik, kendi varlığının Hakk’ın varlığından ibaret olduğunu keşfettiği an, büyük bir vecd ve istiğrak hâli yaşar. “Enel Hakk” bu hâlin dilidir. Fakat bu, yolun sadece bir durağıdır. Eğer sâlik, bu keşfi sadece kendi zatıyla sınırlı tutar ve dışarıdaki âleme baktığında hâlâ “ben ve ötekiler” ayrımını yaparsa, tevhidi tam olmamıştır. Hakikat odur ki, nasıl senin varlığın Hakk ile kaim ise, şu gördüğün dağın, taşın, ağacın, diğer insanların varlığı da Hakk ile kaimdir. Kendinde bulduğun Hakk’ı, bütün âlemde de bulman gerekir. Tevhid, “sadece ben O’yum” demek değil, “her şey O’dur ve O’ndandır” diyebilmektir. Bu idrakin kemâli, kişinin kendisini diğer varlıklardan ayırmaması, her zerrede aynı tecellînin farklı renklerini görmesidir. Belki de Mansur’un o anki istiğrak hâli, bu âlemi kuşatan tevhidi değil, kendi zatında bulduğu tevhidi haykırmasına sebep olmuştur. Bu sebeple sözü, bir ayrışma gibi anlaşılmış ve zahir ehlinin hışmına uğramıştır.
“Enel Hakk”, bir başlangıçtır, bir son değil. Sâlikin kendi vehmî varlığının perdesini yırtıp ardındaki Mutlak Vücûd’u gördüğü anın şokudur. Bu feryattan sonra sükûnete erip, aynı hakikati bütün varlıkta seyretmeye başlamak ise, kemâlin ta kendisidir. Mansur’un kanıyla sulanan bu yolda, onun bize bıraktığı dersi anlamaya çalışarak yürümeliyiz: Aşk ateşiyle yanan gönül sırları faş edebilir, ama kâmil olan, o sırrı hem yaşar hem de yerli yerince saklamayı bilir.
Terzibaba'nın Nazarıyla Enel Hakk: Aslı ve Mertebesi
"Enel Hakk" sedâsı, irfan yolunun en ince, en tehlikeli menzillerinden birinin haberidir. Bu söz, bir iddia değil, bir keşfin ilanıdır; bir benlik davası değil, benliğin ortadan kalktığı yerin adıdır. Bu sırrı anlamak için, varlığın temelindeki ilâhî dokuya, Hakk'ın kendi Zât'ını nasıl izhar ettiğine bakmak gerekir. Bir sözün hakikati, söyleyenin mertebesinde ve o sözün hangi vücût mertebesinden haber verdiğinde gizlidir.
Varlığın "Hakk" Üzere Kuruluşu: İhata ve Tecellî
"Enel Hakk" sözü, âlemin nasıl halk edildiğinin idrakinden doğar. Bu idrak, Kur'ân'ın kendi beyanına dayanan bir hakikattir. Cenâb-ı Hakk, bu âlemleri bir gaye ile, bir hakikat üzere bina etmiştir. Bu hakikat, Kendi Zât'ıdır.
«Cenâb-ı Hakk bu âlemleri Hakk olarak halketti», (46/3) bakın âyeti kerimeye dayanan bir husustur. Ve her birerlerimiz de bu âlemin içersinde olduğumuzdan zâten Hakk olarak halk edildik.
Buradaki "Hakk", Cenâb-ı Hakk'ın Esmâ-i Hüsnâ'sından olan el-Hakk ismidir. Yani, Zât-ı Mutlak, bu kevnî dokuyu Kendi Zât'ından, Kendi "Hakk" ismiyle, yani "Hakk olarak" zuhura getirmiştir. Varlık, özü itibarıyla Hakk'tır. Bu durumda, o varlığın bir cüzü olan insanın, bu hakikati idrak ettiğinde "Ben Hakk'ım" demesi, varlığın temel yasasını ilan etmekten başka nedir?
Bu "Hakk olarak" halk ediliş, Cenâb-ı Hakk'ın varlığı hem içeriden hem dışarıdan kuşatmasıyla, yani ihata sırrıyla gerçekleşir.
İnne rabbeke ehata binnasi. "Muhakkak Rabbin, insanları çepeçevre kuşatmıştır" (İsra-60) --------- Âyette açık olarak görüldüğü gibi, Rabb, rububiy-yet/esma mertebesinden bütün insanları, kendilerinde de bulunan, esmâül Hüsna yönüyle, içten ve dıştan sarmış/ihata etmiştir. Bunu idrak eden kimseye, sıfat ve zat mertebelerinin yolu açılmış olur. Kişi böylece bütün mertebeleri itibari ile, Hakk ile Hakk olmuş olur ki, bu halin birey mertebesi ile tarifi “enel hakk”tır.
Yol, Esmâ mertebesinden başlar. Hakk, her bir varlığı kendi [a'yân-ı sâbitesine](/wiki/A'yân-ı Sâbite), yani ilmindeki hakikatine göre Esmâ'sıyla terbiye eder. Bu terbiye, bir kuşatma halidir. Sen O'nun Esmâ'sının tecelligâhısın, O'nun kuşatması altındasın. Bu idrak sâlikin kalbine düştüğünde, artık kendinde Hakk'tan gayrı bir şey göremez olur. Bu şuhûd hali, onun lisanından "Enel Hakk" olarak dökülür. Bu, bir iddia değil, Hakk'ın kendi varlığındaki tecellisinin, kendi kuşatıcılığının itirafıdır.
Kavunun Dilimi ve Deryanın Damlası: Halk ve Hakk Birliği
"Enel Hakk" sözü, bir beşerin ilahlık taslaması olarak anlaşıldığında, en büyük iftiraya kapı aralar. Bu söz, "Ben Allah'ım" demek değildir. Terzibaba Hazretleri bu ince noktayı sık sık vurgular:
“Enel Hakk “ sözü ise aslında çok yanlış anlaşılmakta-dır. Çünkü orada “enellah” denmemektedir. “Enel Hakk “ denmektedir, bu ise kişinin sadece kendi vücut mülkünde, Hakk’tan başka bir varlık olmadığını ifade etmektir ki, aslında zâten hakikatte budur.
"Enellah" demek, Zât-ı Mutlak'ın bütün mertebeleriyle, bütün âlemler ile o kişi olduğunu iddia etmek olur ki, bu imkânsızdır. Mahlûk, Hâlık'ı kuşatamaz. Lakin "Enel Hakk" demek, kendi vücut mülkünde, kendi varlık dairesinde tecelli edenin, fâil olanın, mevcûd olanın Hakk'tan başkası olmadığını beyan etmektir. Terzibaba Hazretleri bunu bir kavun dilimi misaliyle anlatır:
Yani bir yönümüz ile Halkız, Âdemiz, bir yönümüz ile de Hakk’ın ta kendisiyiz. Ancak bir kavun karpuz düşünelim. Karpuzu/Kavunu dilimlere böldük. Dilimlerden birisi diyor ki, ‘Ben kavunum.’ Diğeri de diyor ki ‘Ben de kavunum.’ ... Herbir dilim kavun ama kavunun tamamı değil, birer dilimiz. İşte o kavun ben de kavundanım, benim de kavunluğum var dediği zaman doğruyu söylüyor. Ama kavun benim dediği zaman, yani kavunun tamamına sahip çıkmaya çalıştığı zaman, bu zaten olacak birşey değil.
Her birimiz, o ilâhî Vücûd kavununun bir dilimiyiz. Dilim, özü itibarıyla kavundur. "Ben kavunum" dediğinde yalan söylemiş olmaz. Ama "Bütün kavun benim" derse, haddini aşmış olur. "Enel Hakk" diyen velî, "Ben bu vücûd diliminde tecelli eden hakikat itibarıyla Hakk'ım" demektedir; yoksa "Bütün Vücûd (varlık) okyanusu benim" dememektedir.
Bu, sıfat ve esma mertebelerinde yaşanan bir tevhid halidir. Bu idrakin inceliğini anlamak için, "mutlak Ferdiyet" ile "bireysel vitriyet" arasındaki farkı bilmek gerekir.
Burada bir şeye dikkat çekmemiz gerekiyor, kişi “Enel Hakk” demekle “mutlak Ferdiyyet” mertebesi itibariyle bütün varlıktaki Hakk değildir, bireysel “vitriyyet-i” yönüyledir. Yani kendi vücût mülkünde kendindeki “Hakk” yönüyle “Enel Hakk” tır. Bu da, zât-ı mutlağın o bedende Hakk esmâsının zuhurudur.
O "Ben", bütün varlığı kapsayan Mutlak Benlik değil, o kulun kendi tekliğinde, kendi bireyselliğinde zuhur eden Hakk'ın "Ben" demesidir. Hakk, kulun lisanından kendi varlığını ilan eder.
Hakikatin İlanı: "Enel Hakk" mı, "Ene Bâtıl" mı Asıl İddiadır?
Zahir ehli, "Enel Hakk" sözünü bir iddia olarak görür. Oysa irfan gözüyle bakıldığında, asıl iddianın tam tersi olduğu görülür. Varlık, madem ki Hakk üzere halk edilmiştir ve Hakk'tan başka bir mevcud yoktur, o halde asıl iddia, Hakk'tan ayrı, müstakil bir varlık, bir "ben" olduğunu beyan etmektir.
Bana desinler nesin? Ben! (Enel hakk) derim. Bütün bunların dışındakiler, Hakk’ı inkâr olur. Vasfedeceğim her sıfat Hakk, Hakk değil ise, bâtıl olur. Bunu istesem de istemesem de beyanek zorundayım ancak kim nasıl bilirse öyle desin.
Terzibaba, meseleyi kendi nefsinde ortaya koyuyor: "Ben Hakk'ım, çünkü Hakk'tan gayrı bir şey vasfedecek olsam, o bâtıl olur. Varlıkta ise bâtıl yoktur." Hakikat bu kadar yalın ve keskindir. Bu açıdan bakınca, "Enel Hakk" demek bir zaruret haline gelir. Çünkü alternatifi "Ene bâtıl" (Ben bâtılım) demektir ki, işte asıl dava budur.
“ Ene batıl ” ım demek iddia olur, çünkü bu âlemde Hakk’tan başka bir şey yoktur. Batılım demek, batılın varlığını ispatlamaya çalışmak olacağından bu hâl bir iddiadır. De ki: " Hak geldi, bâtıl gitti; zaten bâtıl yok olmağa mahkûmdur." (İsra 81) Çünkü bâtıl, hayal ve vehimden ibarettir.
Bâtılın kendi başına bir vücûdu yoktur; o, Hakk'ın nurunun yokluğundan ibaret bir gölgedir. "Ben bâtılım" dediğinde, aslında var olmayan bir şeye varlık atfederek bir iddiada bulunmuş olursun. Ama "Enel Hakk" dediğinde, zaten var olan, tek ve mutlak hakikati kendi varlığın üzerinden ilan etmiş olursun. Bu yüzden ehlullah, "Enel Hakk bir dava değildir, ene bâtılım demek davadır" buyurmuştur.
Zahir ve Bâtın Dengesi: Şeriat ile Gelen Hakikat
Peki, bu hakikati idrak eden, şeriatın hükümlerinden âzâde midir? Asla. Bilakis, hakikat arttıkça, edep ve şeriata bağlılık da artar. Çünkü şeriat, Hakk'ın bu âlemdeki düzeninin, rahmetinin ve hikmetinin zahirî tecellisidir. Onu çiğnemek, tecelliyi hor görmektir.
O bizim halkiyetimize verilen bir reçetedir. Yaşam sistemidir. Yaşam kimliğidir. Ona uyarsak ki şeriatı Muhammediyedir, ona uyarsak hem zahirimiz de hem batınımız da Hakk olur. Yani zahirimiz sureta Hakk, batınımız da ilahi Hakk, böylece gerçek Hakk olmuş oluruz. Zahir batın Hakk olmuş oluruz.
İşte Muhammedî mîzan (Muhammedî denge) budur. Zahirde şeriatın edebiyle halk (yaratılmış) gibi yaşamak, bâtında ise hakikatin nuruyla Hakk ile kaim olduğunu bilmek. Bu ikisini birleştirebilen, hem zahirde hem bâtında "Hakk" olur. Bu, tenzih ile teşbihin birleştiği [Cem makamıdır](/wiki/Cem makamı).
Cenâb-ı Hakk, Hz. Musa'ya Tur Dağı'nda "Beni göremezsin" (Lenterânî) diyerek tenzihini, yani aşkınlığını bildirmiştir. Ama aynı Hakk, Kur'an'ında "Nereye dönseniz Allah'ın vechi (yüzü) oradadır" buyurarak teşbihini, yani içkinliğini ilan etmiştir. Yarım âlimler, bu ikisinden birine takılır kalır. Kâmil insan, İnsân-ı Kâmil, bu iki kanatla uçar. O, Hakk'ın hem her şeyden münezzeh (tenzih) olduğunu, hem de her şeyde tecelli ettiğini (teşbih) aynı anda bilir ve yaşar. "Enel Hakk" sözü, işte bu teşbih kanadının en uç noktadaki ifadesidir, ama tenzih bilgisiyle kayıt altına alınmadığında, söyleyeni de dinleyeni de ateşe atar.
Bu bilgi, seyr-i sülûk potasında, nefs terbiyesiyle, "ölmeden evvel ölme" tecrübesiyle hâl haline gelmişse, o zaman söyleyen nefs değil, Hakk'ın kendisi olur.
Terzibaba Geleneğinde Enel Hakk'in Yaşanması
“Enel Hakk” sözünün hakikatini bilmek kâfi gelmez. Bu bilgi, yaşanmadıkça, hâl edinilmedikçe, sâlikin sey-i sülûk yolundaki en kaygan zeminlerden biri oluverir. Bu söz bir iddia değil, bir neticedir; bir başlangıç değil, çetin bir yolculuğun sonunda varılan bir menzildir. Yolculuğun kendisi ise, o sözden daha mühimdir.
İlim ile Bilmenin Tehlikesi: Nefsin Firavunluğu
Tevhid ilmi, iki ucu keskin bir kılıç gibidir. Bu kılıcı kullanacak olan el, nefs-i emmârenin eliyse, o kılıç sahibini de, etrafını da helâk eder. Eğer o el, terbiye görmüş, fenâ bulmuş bir kâmil eli ise, şirkin ve ikiliğin kökünü keser.
Terzibaba Necdet Ardıç Efendimiz, sırf akıl yoluyla, nefs tezkiyesinden geçmeden elde edilen bir tevhid bilgisinin, sâliki nasıl bir felakete sürükleyebileceğini şöyle izah eder:
İşte bireysel olarak Zat tecellisi Zat’i tecellisi Zat’i tecelli insanlarda da zuhura çıkacaktır. Yalnız bu “Enel Hakk” diyen “Enel Hakk” hikmetine gelen insanlar bu çalışmayı yani Allah’ın varlığını kendilerinde bulma çalışmasını doğuluların yaptığı gibi nefis terbiyesi yönünden değil de batı yönünden gelen ilim ile bileceklerdir. İlim ile bildiklerinden bunu muhafaza edemeyecekler kendilerinde ve nefisleri bundan pay alacaktır. Doğudan gelen bu tevhid anlayışı kendi varlığında Hakk’ı bulma anlayışı doğu sistemiyle nefis süzgecinden nefsaniyeti bitaraf ederek geldiğinden ve Hakk ile mutlak kaim olduğundan onların bu hali bozulmayacaktır.
Buradaki “doğu” ve “batı” coğrafi bir yön değil, bir usûl işaretidir. Doğu, yani irfan yolu, nefsi aradan çıkaran, riyazet ve mücahede ile kalbi saflaştıran yoldur. Batı ise, yani sırf akılcılık, nefsi devreden çıkarmadan bilgiye ulaşmaya çalışır. Bu durumda nefs, öğrendiği bu yüce hakikati kendi mülkü zanneder. “Benim varlığım Hakk’ın varlığıymış, o halde ben ne büyük bir varlığım!” demeye başlar. İşte bu, Firavun’un düştüğü çukurun aynısıdır.
Nefsin bu bilgiyi sahiplenmesi, Cenâb-ı Hakk’ın Hadi isminin tecellisinin, Mudil isminin tecellisine dönüşmesine sebep olur. Kişi hidayet bulduğunu zannederken, aslında en derin dalalete saplanmıştır.
Bu sefer tehlikeli nokta tarikatlarda da yaşanır çok kaygan bir yerdir burası o nefis diyecektir ki, ruhunun beyanesi lazım gelen bu sözü nefis diyecektir ki “Enel Hakk”, “Ene Rab”, “Ene Allah”, demeye başlayacak kişiler, çünkü kendinde ilim yoluyla bunu bulmuş olacak, fakat bunu nefsaniyetine kaydıracak o zaman aynen firavunun hükmüne düşecek. Firavun ne diyordu; “Ene rabbikumul âla” ben sizin en yüce rabbınızım, diyordu, fert de kendi kendine “ ben rabdan başka bir şey değilim ” diyecektir... Sadece akıl yoluyla bu işi yapacaklarını zannettiklerinden akıl yoluyla bu uygulamanın doğru tamam olduğunu zannettiklerinden nefisleri bu bilgiye sahip çıkacak nefsani yönden “ben Hakk’ım” diyecekler. O zaman bir sürü ilahlar çıkacak ortaya.
Söz aynı söz gibi duruyor ama söyleyenin makamı, niyeti ve hâli, sözü ya hakikatin zirvesine ya da cehaletin dibine oturtuyor. Bu yüzden yolumuzun büyükleri, “Bilen demez, deyen bilmez” buyurmuşlardır. Hakikaten bilen, o bilginin azameti altında ezilir, susar. Nefsiyle var olan ise, kırıntı bilgiyle en büyük iddiaların sahibi olur.
Söyleyen Kimdir? Nefsin "Ene"si mi, Hakk'ın "Ene"si mi?
Mesele, “Enel Hakk” kelamını edip etmemek değil, o kelam zuhur ettiğinde lisanın ardındaki sahibin kim olduğudur. Eğer konuşan, sâlikin vehmî benliği, yani nefsi ise, bu söz Firavun’un sözünden farksızdır. Fakat eğer sâlik, seyr-i sülûk potasında erimiş, benliğini Hakk’ın varlığında yok etmiş, “aradan çıkmış” ise, o zaman onun lisanından dökülen söz, kendi sözü değildir. O, bir mazhardır. Hakk, kendi sırrını, o kulun lisanından yine Kendisi söyler. İşte Hallac-ı Mansur’un hali budur.
Çünkü o zamanda biz değil, ”O” beyanış oluyor. Yani bizden bizim lisânımızdan O “enel hak” diyor. Eğer nefsimizden söylüyorsak o zaman “Fir’avnun” ta kendisi olmaktayız. İşte Hallâc-ı Mansur bunu böyle bir cuşu huruş içinde söyledi. Söyleyen kendi değildi. Zâten hakk, “ben Hakkım” dedi. Ne deseydi? O zaman “ben batılım” mı? deseydi. O zaman mı doğru olacaktı?
Söyleyen kul değil, Hakk’ın kendisidir. Kul, sadece bir ayna olmuştur. Aynadaki görüntü, aynanın kendisine ait değildir. Buradaki “Enel Hakk”, kişinin kendi vücut mülküne, kendi bireysel varlığına (vitriyyetine) bakan yönüyledir.
kişi “Enel Hakk” demekle “mutlak Ferdiyyet” mertebesi itibariyle bütün varlıktaki Hakk değildir, bireysel “vitriyyet-i” yönüyledir. Yani kendi vücût mülkünde kendindeki “Hakk” yönüyle “Enel Hakk” tır. Bu da, zât-ı mutlağın o bedende Hakk esmâsının zuhurudur.
Nasıl ki her bir kavun dilimi, bütün bir kavun olmasa da, “Ben kavunum” deme hakkına sahiptir, çünkü özü ve hakikati kavundur; işte her bir insan da, kendi varlık dairesi içinde, Hakk’ın bir tecelligâhı olması hasebiyle o hakikatin bir parçasıdır.
Aradan Çıkmanın Yolu: Edep ve Teslimiyet
Sâlik nasıl olur da nefsini aradan çıkarır ve Hakk’ın konuşacağı o saf ayna haline gelir? Bu yolun özeti, Terzibaba Necdet Ardıç Efendimizin sıkça tekrar ettiği cümlede saklıdır:
O kadar kısa ki “çık aradan kalsın yaradan” bu kadar kolaydır. Bir adımıyla nefsinden geç, ikinci adımıyla da Allah’a ulaş diyor, iki rekat namazın oluşumu budur zaten birisi fena fillah biri bakabillah.
Bütün seyr-i sülûk bu iki adımdan ibarettir. Birinci adım, fenâfillah makamıdır. Bu, kulun kendi vehmî varlığını Hakk’ın varlığı içinde eritmesidir. İkinci adım ise bekâbillah makamıdır. Bu da, kendi varlığından fâni olan kulun, Hakk ile var olmasıdır. Bu yolculuğun bir diyeti vardır.
Her şeyin bir diyeti vardır. Bu işin diyeti de kişinin kendi nefsini vermesidir. Başka bir şeyimiz yok ki neyi verelim.
Bu yolda ilerlerken sâlikin en büyük azığı ise edeptir. Özellikle, kendisinden üst makamlardaki kâmil insanların sözlerine ve hallerine karşı takınacağı edep, onun en büyük koruyucusudur. Anlamadığı bir söz veya hal ile karşılaştığında, hemen inkâra yeltenmemelidir.
Hemen anladı yaptığı işin ne olduğunu,”Ya Mansur bunun diyeti nedir” dedi, bakın Koskoca alemlerin sultanına karşı O’nun sözünü eleştirmeye girmek, ama iyi niyetle, ama art niyetle ama faydalı olmak ama zararlı olmak niyetiyle o sözlere biz dokunamayız kimse dokunamaz, anlayamadık mı eyvallah anlamaya çalışalım araştırmaya çalışırız, tıkandığımız yerde hali üzere bırakırız. Bir gün bekleriz inşeallah o sözü söyleyen onu gelir anahtarı ile açar, demek vakti gelmemiştir daha bekleriz.
Bu, bir mürid için altın kuraldır. Mürşid veya bir velinin sözü, müridin aklına dar geliyorsa, sorun sözde değil, aklın darlığındadır. Müride düşen, o sözü anlamak için sabırla, edeple beklemektir. Mürşidin vazifesi de, karşısındakinin seviyesini gözeterek, ona idrak edebileceği hakikat mertebesinden seslenmektir.
İşte irfaniyette buradadır, karşımıza gelen kimse belirli bir seviye almışsa bizim ona şeriat mertebesinden vereceğimiz cevap onu karşılamaz, ama o nezaketen dinler gider, bir daha da uğramaz, ama onun bulunduğu mertebeden veya ulaşmaya çalıştığı mertebeden eğer o, o mertebede mutlak bulunmuş olsa zaten onu çözmüştür, çözmüş olması lazımdır o mertebenin hakikatini, oraya doğru yükselmeye çalıştığından ve miraç üzerinde olduğundan onu yukarıya çekmek için o dilediği yerden cevabını vermek gerekiyor.
Hallac'ın Çilesi: Tevhidin En İnce Dersi
Hallac-ı Mansur’un hayatı, çilesi ve şehadeti, biz sâlikler için kıyamete kadar okunacak bir ders kitabıdır. Onun şehadetine sebep olan zahirî olay “Enel Hakk” demesi olsa da, manevi alemdeki asıl “püf noktası”, Terzibaba Hazretlerinin işaret ettiği üzere, çok daha incedir. Hallac, bir vaazı sırasında, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) miraçta Tahiyyat’ta “Esselamu aleyna ve alâ ibâdillâhis-sâlihîn” (Selam bizim üzerimize ve Allah’ın salih kullarının üzerine olsun) demesini, rahmetinin genişliğinden dolayı “Keşke bütün kulları kapsasaydı da ‘salihler’ diye bir tahsis yapmasaydı” diye temenni etmiştir. İşte bu söz, onun imtihanının başlangıcı olmuştur.
Hallac-ı Mansurdaki bu hadisedeki püf nokta “Ey Hallac mademki sen kendinde Hakk’ın varlığını ilan ediyorsun Enel Hakk diyorsun bu kadar etrafa söylüyorsun bunu şiddetle o zaman bütün alemdeki varlıkların da Hakk’ın tecelli ve zuhur mahalinden başka bir şey olmadığını bilmen lazımdır”.
Ders buradadır. Ey Hallac! Madem sen tevhidin zirvesinden konuşuyor, kendi varlığında Hakk’ı müşahede ediyorsun, o halde nasıl olur da âleme hâlâ kesret (çokluk) gözüyle bakarsın? Nasıl olur da Peygamber’in lisanından zuhur eden sözde bir “tahsis” (sınırlama) görürsün? Sen “Enel Hakk” isen, karşındaki de Hakk’ın bir başka tecellisi değil midir? Peygamber’in lisanı, Hakk’ın lisanı değil midir?
Tevhid, sadece kendi nefsinde değil, bütün âlemde Hakk’ı görmektir. “Nereye dönerseniz dönün, Allah’ın vechi (yüzü) oradadır” (Bakara, 115) ayetinin sırrına ermektir. Bu sırra tam olarak vakıf olan için, asıl iddia, “Ben Hakk’ım” demek değil, “Ben bâtılım” demektir.
Aslında “enel Hakk” bir iddia değildir, zâten âlem hep odur, her varlık kendi sahasında “enel Hakk” narasını atmaktadır, gerçek iddia “ben bâtılım” demektir.
Çünkü “Ben bâtılım” demek, kendi vehmî varlığını, o sahte benliği tamamen reddetmek, ortada sadece Hakk’ın Vücûd’unu bırakmaktır. Bu ise, “Enel Hakk” demenin en sessiz, en kâmil ve en edep dolu şeklidir.
Füsûsu'l-Hikem'de Enel Hakk
"Enel Hakk" sırrını, Şeyh-i Ekber İbn Arabî hazretlerinin Füsûs'ta açtığı pencereden seyretmek gerekir. Bu söz, Hallâc-ı Mansûr'un kanıyla tarihe yazılmış bir feryat mıdır, yoksa her birimizin içinde saklı olan en temel hakikatin bir ilânı mı?
"Enel Hakk" sözü, ilk bakışta bir benlik davası gibi gelse de, hakikat yolcusu bilir ki, bu söz benliğin tamamen ortadan kalktığı yerin de adıdır. İşte bu, hakikat ilminin Cem makamı dediği, zıtların birleştiği noktadır. Bir kimsenin bu sözü söylemesinin caiz olup olmadığı, söyleyenin hangi halde, hangi mertebede olduğunda gizlidir. Firavun da "Ben sizin en yüce Rabbinizim" dedi, ama onunki, nefs-i emmârenin vehminden kaynaklanan bir iddia idi. Hakikat ehlinin "Enel Hakk" demesi ise, kendi vehmî varlığından soyunup Hakk'ın varlığında yok olmasının bir neticesidir.
Terzibaba Necdet Ardıç Efendimiz, bu inceliği şöyle bir misalle aydınlatır:
Fakat firavunun bu tevhîd-i ilmî, veya onun durumunda olanlar insânı enâniyyetten ve vehm-i isneyniyyetten kurtarmaz. Ve vehim ve enâniyyet mevcûd iken bir kimse "Ene'l- Hak" dese bu davâsından dolayı kâfirdir. Zîrâ vehm-i enâniyyet iktizâsı bulunan sıfât-i beşeriyye bu da'vâsını hâlen ve fiilen tekzîb eder. Ya'nî bu müddeinin, davacının fiili kavline uymaz. Yani işlediği fiil Enel Hakk fiiline uymaz. Enel Hakk sözünün hakikatine uymaz o da şirktir. Meselâ demirin kendisine mahsûs olan sıfatı vardır. Ve bu sıfat bakî bulundukça ona lâyık olan "Ben demirim" demektir. Fakat ateşte kıpkırmızı bir hâle geldiği vakit demirlik sıfatından taarrî etmiş temizlenmiş olacağından "Ben ateşim" davâsında bulunsa, bu da'vâsında sâdık olur. Çünkü o vakitte ondan ateşin sıfâtı zahirdir. Ve kavli fiiline mutabık olur.
Soğuk bir demir parçası, "Ben ateşim" derse, bu bir yalandır. Hâli, sözünü yalanlar. Ama o demiri alıp kor bir ateşin içine atarsanız, demir kızarır, ateşin rengini ve sıcaklığını alır. Artık ondan zuhur eden, ateşin sıfatlarıdır. İşte o demir, o halde "Ben ateşim" derse, doğru söylemiş olur. Çünkü kendi demirlik sıfatlarından fânî olmuş, ateşin sıfatlarıyla bekâ bulmuştur. Hallâc'ın "Enel Hakk" demesiyle Firavun'un "Ben Rabbinizim" demesi arasındaki fark budur. Birincisi, fenâ ateşinde yanmış bir ruhun dilinden Hakk'ın kendi kendini ilan etmesidir. İkincisi ise, ham bir nefsin kibrinden doğan bir iddiadır.
Peki, bu hal nasıl mümkün olur? Bu birleşme, bir hulûl, yani Hakk'ın kulun içine girmesi midir? Hâşâ! Bu, Cenâb-ı Hakk'ı bir mekana hapsetmek olur. Şeyh-i Ekber'in anlattığı, bir hulûl değil, bir vücûdî hakikattir. Meselenin aslı, bizim varlık yapımızla ilgilidir.
Terzibaba Efendimiz, bu vücûdî sırrı şöyle aralar:
Binâenaleyh Hak bizi, kendi iradesi, meşiyeti, dilemesi gerektirdiği gibi, kendi vücûdu ile îcâd etmiştir . İşte bu hakikati idrak etmiş olan kimse, sabahtan akşama kadar “Enel Hakk” diye tesbih çekse hepsi de tas tamam yerindedir. Öyle demişler sen Hakk davasında bulunuyorsun yanlış iş yapıyorsun, yani bir davadasın demişler Hallacı Mansur’a böyle yanlış bir dava ettikleri için onu haksız yere asmışlardır. Diğer taraftan başka bir arif diyor ki: “Enel Hakk” demek bir dava değildir, böyle bir dava yoktur, işin tabiatı zaten budur, ene batılım demek bir davadır diyor. Ben batılım, ben ayrıyım demek bir davadır diyor.
"Cenâb-ı Hakk bizi Kendi vücûdu ile îcâd etmiştir." Bu, Vahdet-i Vücûd mektebinin temel taşıdır. Âlemde, Hakk'ın Vücûd'undan başka bir vücûd, yani bir varlık yoktur. Bizim ve bütün eşyanın varlığı, O'nun Vücûd'unun birer taayyünü, yani belirmiş suretleridir. Varlığımız O'ndandır, O'nunladır ve O'ndadır. Bu hakikati idrak eden bir ârif için "Enel Hakk" demek, "Benim varlığım O'nun varlığından ayrı değildir" demekten başka bir şey değildir. Asıl iddia, "Ene bâtılun," yani "Ben ayrıyım, ben O'ndan başka bir varlığım" demektir. Bu, varlıkta ikilik vehmidir ve en büyük şirk budur.
Bu durumda Hallâc'ın yaptığı, bir gerçeği tespit etmektir. O, bir ayna gibi kendi varlığından silinmiş, Zât-ı Mutlak'ın "Hakk" ismi onda tecelli edince, ayna dile gelip "Ben Hakk'ım" demiştir. Aslında konuşan, aynanın kendisi değil, aynada görünen ve aynayı kendine mazhar (zuhur mahalli) kılan Zât'tır. Terzibaba Efendimiz bu noktayı yalın bir şekilde ifade eder:
Yani Hakk Hallac ismini kullanarak oradan zuhur etti ben Hakkım dedi daha ne desin. Bu kadar açık işte, insanların içinde yaşayan Hakk insanlarla birlikte yaşayan ne kadar basit bakın gördüğümüz halde ne kadar kolay yani halkvari bir anlatış ama özüne indiğimiz zaman ne kadar müthiş bir söz olduğunu ancak müşahede ile anlayabiliyoruz, “ete kemiğe büründüm Yunus olarak göründüm” gibi.
Hakk, Hallâc ismini bir elbise gibi giymiş, onun dilinden konuşmuştur. Tıpkı Yunus Emre'nin "Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm" demesi gibi. Ehl-i akıl, zahire bakar, "Bir beşer nasıl olur da Hakk olduğunu iddia eder?" der ve inkâr eder. Ehl-i keşf ise bâtına bakar, "Bu sözü söyleyen beşer değil, Hakk'ın kendisidir" der ve tasdik eder. Musa Aleyhisselâm'ın ağaçtan "Muhakkak ki Ben, Ben Allah'ım" (Tâhâ, 14) nidasını işitmesi gibi. Ağaç konuşur da, eşref-i mahlûkât olan İnsân-ı Kâmil konuşamaz mı? Şeyh Mahmud Şebüsterî'nin dediği gibi: "Bir ağaçtan 'Enellah' sözünün geldiğine inanıyorsun da, bir insandan 'Enel Hakk' sözünün geldiğine neden inanmıyorsun?"
Fakat bu hakikatleri anlamak, akıl ile olacak iş değildir. Akıl, ikilik üzerine kuruludur. Vahdet, yani birlik sahası, aklın faaliyetinin bittiği yerdir. Terzibaba Efendimiz, bu meseleyi su-buz-buhar misaliyle açıklar:
Bu mertebede su ve buzu birbirinden tefrik etmek imkanı yoktur. Öyleyse buhar mertebesinde su ve buz arasında ayniyet vardır denilir fakat su ve buz kendi taayyün mertebelerinde buharın gayrı olup aralarında gayriyet vardır. Bu tasavvufi meseleler üzerinde ufak tefek biraz bilgi sahibi olan kimse “Enel Hakk” diyor. Ben O’ndan gayri miyim diyor. Mademki biz Hakk isek o zaman ibadet neden gerekiyor, neden ibadet edelim gibi.
Tehlike burada başlıyor. Bu ilmi, haliyle yaşamadan sadece bilgi olarak öğrenenler, "Mademki her şey O'dur, o zaman ibadete ne gerek var?" diye sorarlar. Bu, buzun buhar olduğunu bilip, erimeden buhar gibi uçmaya çalışmasına benzer. Sen henüz buzsun. Vazifen, şeriat güneşiyle eriyip, tarikat suyu olup, hakikat buharına yükselmektir. Ama sen hâlâ buz iken "Ben buharım" dersen, hem kendini hem başkalarını yanıltırsın.
Bu yüzden İbn Arabî hazretleri, bu konuda çok hassas bir ayrım yapar. Kelime-i Şîsiyye'de geçen kavun misali, bu ayrımı en güzel şekilde ortaya koyar:
Mesela kavunu dilim dilim yap o dilim dese ki “ben kavunum” doğru beyanıştir. Ama “kavun benim” dese o zaman hata yapmış olur. Yani “kavunun tamamı benim” derse hata yapar. Ama ben kavundanım derse doğrudur. İşte biz de “Enel Hakk” dediğimiz zaman “Ben Hakkım” dediğimiz zaman o doğrudur, ama “Hak benim” dersek doğru değildir.
"Enel Hakk", yani "Ben Hakk'ım" demek, "Ben o bütünden bir parçayım, özüm O'dur" demektir. Bu doğrudur. Ama "El-Hakku Ene", yani "Hakk benim" demek, "Bütün kavun benim" demektir. Bu, küllü cüz'e hapsetmektir ve hatadır. Hallâc'ın sözü birincisidir, Firavun'un sözü ise ikincisine yakındır.
Bu hal, yani Hakk'ın kulda fâil olduğu anlar, gelip geçici tecellilerdir. Eğer devamlı olsaydı, beşeriyet ortadan kalkar, kulluk imtihanı anlamsızlaşırdı. Terzibaba Efendimiz, Kelime-i Îseviyye'de bu hali şöyle izah eder:
İşte İsa’da (a.s.) “Biiznihi” veya “Biiznillah” diye ifade edilen haller İsa’nın (a.s.) hakikat-ı ilahiye ile yani "Ruhullah" ile, ilahi ruh ile nefha vermekteydi... Bizde O’nun tecellileri olur işte biz o zaman biz değiliz. Orada bizde faaliyette olan Hakk’ın ta kendisidir. Ama bu devamlı olmaz eğer öyle olsa beşeriyetimizi yaşayamayız.
En kâmil mertebe olan Muhammedî mertebe, bu tecellileri yaşayıp da "Enel Hakk" gibi şatahat denilen sözler söylemeden, ubûdiyet (kulluk) ve beşeriyet hâlini en kâmil şekilde muhafaza eden mertebedir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.), mi'râcın zirvesine çıkmış, ama geri döndüğünde "Ben O'nun kulu ve elçisiyim" demiştir. En kâmil tevhid, kulluk makamında gizlidir.
"Enel Hakk" bir makam değil, bir haldir. Bir tecelli anının sarhoşluğuyla söylenmiş bir sözdür. O halde olan mazurdur. Ama o hali yaşamadan, sadece ilmini taklit ederek bu sözü söylemek tehlikelidir. Vazifemiz, Hallâc'ı yargılamak değil, onun hangi denizde boğulduğunu anlamaya çalışmaktır. Onun ateşiyle ısınmak, ama onun gibi yanmamak için edebi ve kulluğu elden bırakmamaktır.
Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği
“Enel Hakk” sırrına doğru seyahatimizde şimdi öyle bir menzile geldik ki, burada akıl tek kanatla uçamaz olur. Burası, zıtların düğün ettiği, ayrılıkların vuslata erdiği Cem makamı’nın eşiğidir. Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri’nin hikmet pınarından beslenen Terzibaba, bu makamı bize açarak “Enel Hakk” diyenin dilinin ardındaki Söyleyen’i ve bu sözün hangi denge üzerine oturduğunu idrak etmemizi sağlar.
Hakikat, tek bir yüzden ibaret değildir. İrfan yolu, iki bakışı bir etme, iki kanadı da kullanarak uçma yoludur. Terzibaba’nın sohbetlerinde bu denge şöyle dile gelir:
İşte kişide uluhiyet hakikatleri bulunduğu gibi abdiyet hakikatleri de vardır, ikisi de kişide var, işte ötelerde olan bir Allah’ın ismine de tenzih deniyor. Yere indirilen yani varlığın içindeki Allah’a teşbih deniyor, ikisinin birleştirilmesine de tevhid deniyor. Yani bunun birisi uluhiyet, birisi de mahlukiyet, ikisini birleştirdiğimiz zaman da buna tevhid deniyor.
İşte tevhid budur: tenzih ve teşbih kanatlarını aynı anda çırpabilmektir. Tenzih, Hakk’ı her türlü noksanlıktan tenzih etmek, O’nun “Leyse kemislihî şey’un” (O’nun benzeri hiçbir şey yoktur) sırrını bilmektir. Teşbih ise, “Ve hüve meaküm eyne mâ küntüm” (Nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir) ayetinin sırrıyla, O’nun her zerrede tecellî ettiğini müşahede etmektir. Sadece tenzihte kalan, Hakk’ı o kadar uzağa koyar ki, kendi varlığını O’ndan tamamen ayrı bir vücûd sanır. Sadece teşbihte kalan ise, her gördüğünü Hakk sanır, kayıtlı olanı mutlak olanla karıştırır, surete takılıp suretin ardındaki Zât-ı Mutlak’ı göremez olur.
Mukayyede-i suret-i İseviye yani İseviyenin kayıtlanmış suretiyle Hakk’ı mutlakta Zat’ı mutlaktan perdelenmiş oldular. Yani şunu gördüler bu Hakkın varlığıdır ama mukayyed olaraktır Hakkın varlığı ama bunun batınında özünde mutlak Hakk vardır. İsa anlayışını İsa’da kestiler. Diğer bir anlatışla. Yürütemediler düşüncelerini İsa’nın varlığında Hakk-ı mutlak Zatı ile var olduğunu yürütemediler.
Hz. İsa (a.s) ise kıyamet günü Hakk’ın huzurunda, kendisini ilah edinen ümmetinin bu hatasını şöyle izah edecektir. Onun muradı, tenzih ile teşbihi birleştirmekti; lakin onlar sadece teşbih yüzünü görüp orada takılı kaldılar.
ben bunu hiç demedim ancak tenzih ile teşbih arasının birleştirilmesini söyledim. Ama onlar kendi anlayışlarına göre yanıldılar, onlarca anlaşılan şey ise benim murad ettiğim mana değildi.
Hakikat ise bu ikisinin birliğindedir. Yay hem eğridir hem de okun düz gitmesini sağlayan odur. Eğriliği, onun doğruluğudur. Bu, zıtların birliğinin hikmetidir.
Muhammedî Mîzan: En Mükemmel Denge
Bu tenzih-teşbih dengesinin, bu Muhammedî mîzan’ın en kâmil surette zuhur ettiği mahal, şüphesiz İnsân-ı Kâmil olan Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa’dır (s.a.v.). O, bu dengeyi öyle bir yaşadı ki, kendisinden Hallac-ı Mansur gibi “Enel Hakk” veya Bayezid-i Bistamî gibi şatahat (vecd halinde söylenen sözler) sadır olmadı. Çünkü onun varlığı, bu tevhidin ta kendisiydi.
Zat’i tecellisi devamlı üstünde idi ama Efendimiz bu hali niyetinde çok güzel bir şekilde muhafaza ettiği için kendisinden böyle sivri pek çok laflar çıkmadı, “enel Hakk” demedi, şunu demedi, bunu demedi, yani beşeriyeti, uluhiyeti öyle dengeli bir şekilde yaşadı ki işte bu sıradan gibi gözüken muhteşem hadise yani en alt mertebenin de en üst mertebenin de kendisinde bulunduğu halde hiç bunları birbirinin üstüne fark ettirtmeden, çıkartmadan muhafaza ederek yaşaması çok olağan üstü bir hadisedir.
Hz. Musa (a.s.) Tur Dağı’nda küçücük bir tecellî ile kendinden geçerken, Efendimiz Miraç’ta, Kâb-ı Kavseyn makamında “gözü ne şaştı ne de kamaştı” (mâ zâğa'l-basaru ve mâ tağâ). Çünkü O, abdiyeti (kulluğu) ile uluhiyetin tecellî ettiği mazhar oluşu arasında mükemmel bir dengeydi. Bu yüzden, “Enel Hakk” yerine, çok daha nazik ve derin bir ifadeyle hakikati işaret etmiştir:
“men reani fakat reel Hakk” beni gören Hakk’ı görür, ancak beni gören Hakk’ı görür diyor. Bana bakan demiyor, bana bakan Hakk’a bakar demiyor. “Beni gören” demek ki Hakikat-i Muhammedi’ye yani Hz. Rasulullah’a baktığımız zaman O’nun hüviyetinde olan Hakk’ı ancak orada görebiliriz... “Ben” dediği O’nun zahir ismi, “Hakk’ı görür” dediği batın ismidir. Yani zahirde Rasulullah, batında Allah...
Bu söz, “Enel Hakk” ile aynı hakikate işaret eder ama edebi, üslubu ve mertebesi başkadır. Biri bir vecd anının feryadı, diğeri ise sükûnet ve tam bir vukûfiyet içindeki beyandır.
Kalbin Temizliği ve Fenâ Tecrübesi
Sâlik, yani hakikat yolcusu, bu dengeye nasıl ulaşır? Yol, kalpten geçer. Kalbimiz, içinde âb-ı hayat, yani hayat suyunun bulunduğu bir kâseye benzer. O su, aslı itibariyle Hakk’ın hayat sıfatının tecellîsidir. Lakin biz, o kâsenin içine o kadar çok dünya sevgisi, nefsanî arzular ve benlik iddiaları doldurmuşuz ki, o berrak suyun üzeri çerçöple kaplanmış.
Ama ne yazık ki, biz bunun içerisine o kadar çok çer çöpler atmışız ki, içimizdeki o temiz o latif ma’na, kaba ve dünyalık malzemenin altında kalmıştır. Sessiz hareketsiz kalmış, kendi varlığını duyuramaz hale gelmiştir... İşte biz üzerimizdeki çerçöpü attıktan sonra içimizdeki suyun hakiki suyun ab-ı hayat olduğunu yani hayat suyu olduğunu “Rabları onlara tertemiz sularıyla su verir” hükmü idrak ettiğimizde o kaseyi temizlediğimizde o kase içindeki suyun deryanın içindeki su ile aynı olduğunu idrak ettiğimiz zaman “Enel Hakk” diyoruz.
Seyr-i sülûk, bu çerçöpü temizleme ameliyesidir. Bu temizlik nihayete erdiğinde, sâlikin vehmî varlığı Hakk’ın tecellîsi karşısında erir, yok olur. Buna fenâfillah (Allah’ta fâni olmak) denir. Bu, bir yok oluş değil, aslına dönüştür. İşte o an, “Enel Hakk” nidasının yükseldiği andır. Ama bu sözü söyleyen artık sâlikin nefsi değildir.
fena olan onda hayal ve vehmidir. Yani nefsinin özelliği fena oldu, kendisi gene mevcuttur. İşte Hakk’a nefsin ile değil yine Hakk’a Hakk ile nazar ederse yani kendindeki Hakk’ı Hakk ile nazar etmesi kendindeki Hakk’ı bulması demektir. Hakka Hakk ile nazar etmesi budur, bu da Fenafillah mertebesinin hakikatidir. Kendinden fani olduğunda bakıyor ki kendinde Hakk işte buraya gelen Hallac-ı Mansur “Enel Hakk” diyor, Hallac-ı Mansur mu diyor, biz öyle görüyoruz, orada söyleyen Hakk’tır, artık Mansur diye Mansur’un nefsi diye bir şey kalmış değildir.
Bu hali anlatan bir başka misal, “Hû” küpü misalidir. “Hû”, Hakk’ın Hüvviyet’ine, Zât’ına işarettir. O küpün içi, Allah’ın boyasıyla, yani Sıbgatullah ile doludur. O boyanın içine düşen, artık kendi rengini kaybeder, o boyanın rengine boyanır.
“HU” küpünün rengi yani O’nun rengi yani Allah’ın rengi yani “sıbgatullah” o “sıbgatullah”ın içine düşen bir kimse mertebe-i vahdete vasıl oldukda sen ona bu mertebeyi hüviyetten ayrıl, yani Hakk mertebesine yani O olduktan sonra kalk ayrıl beşeriyetine çık desen, şevkinden o sana küp benim yani vahdetin küpü ve hüviyetin nuru benim, sen başkasın diye bana levm etme. O küp benim sözü ise “Enel Hakk” demektir.
Netice olarak “Enel Hakk” sözü, bir benlik davası değil, tam tersine benliğin ortadan kalktığının ilanıdır. Sâlikin kendi varlık vehminden soyunup, varlığın hakikatinin sadece Hakk olduğunu idrak ettiği bir vücûdî tecrübenin ifadesidir. İnsan da sureti itibarıyla halk (yaratılmış), hakikati itibarıyla Hakk’dır. Bu sırra eren, Hakk’ın lisanıyla konuşur ve bu konuşma, bütün âlemin ezelden beri devam eden zikrinin bir yansıması olur.
Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Enel Hakk
Hakikat yolunun sultanı Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri’nin deryasında, en çetin meseleler bile birer hikâyeye bürünüp kalbe akar. Hallâc-ı Mansûr’un sırrı olan "Enel Hakk" nidası da onun Mesnevî-i Şerîf’inde sâlikin hâlini anlatan canlı bir temsil olarak karşımıza çıkar. Mevlânâ, meselenin "ne söylendiği" kadar, "kimin söylediği" ve "hangi makamdan söylediği" ile alâkalı olduğunu gözler önüne serer.
Kalkanın Sırrı: "Ben Ortada Yokum"
"Enel Hakk" sözü, ilk duyuşta benlik iddiası gibi gelen, fakat hakikatinde benliğin tamamen ortadan kalkışının ilanı olan bir sözdür. Mevlânâ Hazretleri, bu zıtların birliğini, bu Cem makamı tecrübesini, kalkan misaliyle anlatır. Kalkanın bütün mahareti, onu tutan eldedir.
İşte evliyâ da böyledir. Ölmeden önce ölmüşlerdir ve duvar hükmüne girmişlerdir. Onlarda bir kıl ucu kadar varlık kalmamıştır. Hakk'ın kudret elinde bir kalkan gibidirler; ve kalkanın hareketi kendinden değildir. İşte "Ene'l-Hakk"ın anlamı budur. Kalkan der ki, ben ortada yokum, hareket Hakk'ın elindendir. Bu kalkanı Hak görünüz ve Hak ile pençeleşmeyiniz!
Bu ifadeler, "Enel Hakk" sırrının anahtarını bize teslim eder. Bu hâl, "ölmeden önce ölmek" makamının neticesidir. Tasavvuf yolunun özü, seyr-i sülûk’un gayesi olan [mutu kable en temutu](/wiki/mutu-kable-en-temutu) sırrıdır bu. Sâlikin kendi vehmî varlığından, arzu ve iradesinden, yani nefs’inden fânî olmasıdır. Bu ölümü tadan velî, "duvar hükmüne girmiştir." Artık onda "bir kıl ucu kadar varlık kalmamıştır." İşte bu yokluk, bu [fenâfillah](/wiki/fenafillah) (Hakk’ta fânî olma) hâli, onu Cenâb-ı Hakk’ın kudret elinde bir "kalkan" eyler.
"Enel Hakk" diyen Hallâc, bu kalkanın lisanıyla konuşur. Bu söz, "Ben yokum, benlik namına ne varsa hepsi O'nun kudretinin bir tecellîsidir. Bende gördüğünüz fiil, benden değil, beni elinde tutandandır. Öyleyse kalkanla değil, kalkanı tutanla uğraşın!" demektir. Bu yüzden Mevlânâ, "Bu kalkanı Hak görünüz ve Hak ile pençeleşmeyiniz!" diye uyarır. Zahirde velînin sözüne karşı çıkmak, hakikatte o sözde tecellî eden Hakk’ın fiiline karşı çıkmaktır. Bu, tevhid idrakinin en hassas noktasıdır.
Suda Gark Olmak ve Yüzmek: İrade ve Teslimiyet Mîzânı
Mevlânâ Hazretleri, kalkan misalini denizde yüzen ile denizde boğulan arasındaki farkla derinleştirir. Her ikisi de suyun içindedir, fakat hâlleri başkadır.
Muvahhid-i müstağrak o kimsedir ki, deryâ onda tasarruf eder ve onun deryâ üzerinde tasarrufu yoktur. Yüzen kimse ile gark olan kimsenin her ikisi de deryâdadırlar. Fakat müstağrakı su götürür ve mahmüldür; ve yüzen kimse ise kendi kuvvetinin hâmilidir ve kendi ihtiyârı iledir. Binâenaleyh müstağraktan sâdır olan her bir hareket ve her bir fiil ve kavl o sudan hâsıl olur, kendisinden değildir.
"Muvahhid-i müstağrak", vahdet deryasına batmış, kendinden geçmiş tevhîd ehlidir. O, deryanın kendisi olmamıştır, ama derya onda dilediği gibi tasarruf etmektedir. O, artık "mahmüldür", yani taşınmaktadır. Onun ağzından çıkan söz, deryanın sesidir. "Yüzen kimse" ise, henüz yolda olan sâliktir. O da hakikat deryasındadır, fakat bütün bunları "kendi kuvvetinin hâmili" olarak, yani kendi iradesi ile yapar. Bu mertebedeki sâlik "Enel Hakk" diyemez. Çünkü o henüz "yüzücü"dür, "gark olan" değil. Hallâc-ı Mansûr ise gark olandır. Onu söyleten, Vahdet deryasıdır.
Hakiki Zâhid ve Sûret Zâhidi: Arslanın Otlağındaki Eşek
Bir sözün hakikat mi, yoksa bir benlik iddiası mı olduğunu nereden bileceğiz? Mevlânâ, hakikatten habersiz, sadece zahirî ibadetlerle yetinen ve nefsini terbiye edememiş kimseleri "eşek" sembolüyle anlatır.
Bu mer'âda otlamak için vücûd-ı mevhûmun fedâsı lâzımdır. Erbâb-ı zühd kendi vücûd-ı mevhûmlarına merbût bulunduklarından o tılsımın heybetinden kaçarlar. Onlara zâhir olan hevl ve heybet ise Hakk'ın heybetidir.
Burada bahsedilen "mer'a", yani otlak, [ilm-i ledün](/wiki/ilm-i-ledun) ve [marifet](/wiki/marifet) otlağıdır. Bu otlağın sahibi ise "arslan mesâbesinde olan [İnsân-ı Kâmil](/wiki/insan-i-kamil)." Bu otlakta otlamanın tek şartı, [vücûd-ı mevhûm](/wiki/vucud-i-mevhum)’u, yani hayalî varlığını feda etmektir. Zühd ve takva elbisesine bürünmüş ama henüz nefsini feda edememiş olanlar, bu otlağa girmekten korkarlar. Çünkü otlağın sahibi olan Arslan'dan, yani İnsân-ı Kâmil'in hakikatinden ve onun "Enel Hakk" gibi sözlerinin heybetinden ürkerler.
Bu Hakk'ın heybetidir, mahlûktan değildir. Bu eski püskü esvâblı adamın heybeti değildir.
Sahte zâhid, yani eşek, bu heybetten kaçar. Çünkü canı kıymetlidir, vehmî varlığını feda etmek istemez. Oysa hakiki velî, yani Arslan, zaten o otlağın sahibidir. O, "Enel Hakk" dediğinde, Arslan kükremektedir. Diğeri aynı sözü söylemeye kalksa, bu bir eşek anırmasından farksız olur. Çünkü birisi varlığını feda etmiş, diğeri ise varlığına sımsıkı sarılmıştır.
Mevlânâ'nın bu keskin misalleri, bize "Enel Hakk" sırrının bir kelime meselesi değil, bir vücût meselesi olduğunu öğretir. Söz, söyleyenin makamına göre değer kazanır. Hallâc, tevhîd ateşinde yanmış ve ateş kesilmiş bir semenderdir. Onun "Enel Hakk" demesi, "Ben ateşte yandım, benden geriye bir şey kalmadı, şimdi gördüğünüz sadece ateşin kendi rengi ve hararetidir" demesidir. Bu, bir iddia değil, bir yokluk ilanıdır.
Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme
Kavramlar Ağında Enel Hakk
“Enel Hakk” sedası, tek başına bir ses değildir. O, birbiriyle kenetlenmiş hakikatler zincirinin bir halkasıdır. Bu çiçeği anlamak için köklere, gövdeye ve dallara nazar etmek gerekir.
Bu bağlamda Vahdet-i Vücud öğretisi, “Enel Hakk”ın üzerine oturduğu zemindir. Vahdet-i Vücud, varlığın bir olduğunu, bütün görünenlerin o tek Vücûd’un, yani Hakk’ın tecellîlerinden ibaret olduğunu talim eder. “Enel Hakk” ise bu hikemî bilginin, sâlikin kalbinde tecrübe edilerek dile gelmiş hâlidir.
Bu tecrübeye giden yolun adı ise Fenafillah’tır. Sâlikin kendi vehmî benliğini Hakk’ın Vücûdunda yok etmesi, O’nda fânî olmasıdır. Bu yokluk anında, kulun kendi “ben” iddiası ortadan kalkınca, geriye sadece Hakk kalır. Dolayısıyla “Enel Hakk” diyen, fânî olmuş kulun diliyle konuşan Bâkî olanın kendisidir.
Fena kavramı, bu sürecin işleyişini daha ince bir şekilde anlatır. Fena, yani “yok olma”, bir seyir, bir yolculuktur. Sâlik önce fiillerinde, sonra sıfatlarında ve nihayet zâtında fânî olur. Kendi vehmî varlığının bir gölgeden ibaret olduğunu idrak ettikçe, asıl Vücûd güneşi parlamaya başlar.
Elbette bu sözün ve bu hâlin sembol ismi Hallac-ı Mansur’dur. O, bu sırrı ifşa etmenin bedelini canıyla ödeyerek, hakikat yolcusunun karşılaşabileceği çile ve imtihanların en büyüğünü bizlere göstermiştir.
Son olarak, Mahmud Şebüsterî’nin eseri Gülşen-i Raz, bu meselenin hikmetini en güzel şekilde savunan metinlerden biridir. “Ağaçtan ‘Ben Hakk’ım’ sesini duymak revâ da, bir insandan duymak neden revâ olmasın?” sualiyle, tecellînin mazharlar arasında bir ayrım gözetmediğini, Hakk’ın dilediği yerden Kendi sırrını fâş edebileceğini kalplere nakşetmiştir.
Kütüphanedeki Kaynaklar
Bu kütüphanenin temelini oluşturan üç büyük kaynak, “Enel Hakk” meselesini üç farklı pencereden aydınlatır.
Mürşidimiz Terzibaba Necdet Ardıç Efendi Hazretleri’nin sohbetlerinde bu konu, doğrudan doğruya sâlikin hâli ve yolun edebi üzerinden ele alınır. Terzibaba, bu sözün hangi mertebenin bir neticesi olduğunu, Zât tecellîsine mazhar olan bir kimsede nasıl zuhûr ettiğini açıklar. “Kavun diliminin ‘ben kavunum’ demesi” misali, hem Hakk’tan gayrı olmadığımızı hem de Hakk’ın tamamı olmadığımızı anlatan eşsiz bir benzetmedir. Terzibaba’nın en mühim uyarısı ise bu bilginin nefs tarafından çalınması tehlikesidir. Firavun ile Hallac arasındaki ince çizgiyi defaatle çizer.
Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri ise Füsûsu’l-Hikem’de meselenin vücûdî temelini ortaya koyar. İbn Arabî’ye göre “Enel Hakk” bir istisna değil, varlığın temel gerçeğidir. Çünkü Cenâb-ı Hakk, âlemi ve bizleri Kendi Vücûdu ile halk etmiştir. Bu idrake varan bir ârif için bu sözü söylemek, suyun “ben yaşım” demesi kadar tabiidir. Şeyh-i Ekber, Hallac’ın dilinden konuşanın Hakk olduğunu, Hallac’ın o an için bir “mazhar” ve bir “tercüman” olduğunu beyan ederek, sözün sahibine işaret eder.
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri ise Mesnevî-i Şerîf’te bu girift hakikati bir mesel ile kalbimize işler. Onun “kalkan” sembolü, fenâfillah makamını anlamak için en güçlü anahtarlardan biridir. Kalkanın kendi iradesi yoktur, onu tutan elin hareketine tabidir. İşte “Enel Hakk” diyen velî de, Hakk’ın kudret elinde iradesi yok olmuş bir kalkan gibidir. O, “Ben yokum, fâil O’dur” demenin en veciz yolunu bulmuştur.
Böylece Terzibaba yolun pratiğini, İbn Arabî hakikatin ilmini, Mevlânâ ise hâlin aşkını bizlere sunar. Üçü birleştiğinde, “Enel Hakk” sırrı hem akla, hem kalbe, hem de sâlikin adımlarına hitap eden bir rehbere dönüşür.
Değerlendirme
“Enel Hakk” yolculuğumuzun sonuna gelirken hatırda tutmamız gereken en temel ders şudur: Bu söz, bir benlik iddiası değil, benliğin yokluğunun ilanıdır. Hakikatin kendisi değil, hakikate ulaştıran yolda bir mertebenin sesidir. Bu sesin yankısı, söyleyenin kimliğine göre mana kazanır; Firavun’un ağzında bir küfür, Hallac’ın lisanında ise tevhidin zirvesidir.
Bu derin bahsi anlamanın anahtarı, şeriatın zahirî hudutlarına riayet ederek bâtınî hakikatlere yelken açmaktır. Zira zahiri korumayanın bâtını muhafaza edemez. “Enel Hakk” diyen Hallac’ın, darağacına giderken abdest alıp iki rekât namaz kılması, bu dengenin en dokunaklı ispatıdır. Yol, edepten ve teslimiyetten geçer.
Nihayetinde sâlikin hedefi, “Enel Hakk” diye bağırmak değil, o hâli sessizce yaşamaktır. Kendi fiillerinde, sözlerinde ve bakışında Hakk’ın tecellîlerine bir ayna olabilmektir. Asıl marifet, bu sırrı dil ile ifşa etmek değil, bütün bir hayatı o sırrın gölgesinde, O’nun iradesine râm olarak yaşamaktır. Rabbim bizleri, bu hakikati anlayan, anladığıyla amel eden ve edebi muhafaza eden kullarından eylesin.