Feyz
Feyz, Hakk’ın rahmet deryasından kulun kalbine akan ilahî pınardır; yolcunun azığı, susayanın suyu, karanlıkta kalanın nurudur. O, bir bilgi yığını değil, kalbi dirilten bir hayat nefesidir. Bu mektebin sohbetlerinde feyz, üzerine konuşulan bir nesne değil, bizzat sohbetin rûhu, mürşidden müride, kalpten kalbe akan mânevî bir mirastır. Feyz, bizi ‘ben ve Sen’ ikiliğinin dar kalıplarından kurtarıp, ‘her şeyin O’ olduğu Tevhid sırrına eriştiren mübarek bağdır. O olmadan seyr-i sülûk, kuru bir ağacın yaprak açmasını beklemek gibidir.
Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı
Lügatler, feyz kelimesini “taşma, akma, coşup yayılma, bolluk, bereket” gibi kelimelerle karşılar. Bir pınarın topraktan fışkırması, bir nehrin yatağına sığmayıp taşmasıdır. Bu, kelimenin zâhirî kabuğudur. Hakikat ehlinin ıstılahında ise feyz, Zât-ı Mutlak’ın kendi güzelliğini ve ilmini varlık âlemine akıtmasıdır. O, varlığın kendisinden zuhûra geldiği ilahî cömertliğin adıdır.
İrfan yolunun büyüklerinin eserlerini okurken bir zorlukla karşılaşılır. Kelimeler tanıdık gelir ama mânâları derindir, perdelidir. Terzibaba’nın da işaret ettiği gibi, bu metinlerdeki dil, bugünün dili değildir ve bazen lügatler bile çaresiz kalır.
Az da olsa bazı kelimelerin bu günkü karşılıklarını lügatlar da dahi bulamadım, kelimenin içinde bulunduğu akış içerisinde değerlendirmeye çalıştım. Muhterem okuyucularım, bu kitabın hazırlanışında istemeyerekte olsa. Gerek ifade ve gerek manalarda bazı yerlerde, kelime yetersizliklerinden anlaşılma zorlukları olabilir. Bunun bir başka zorluğu da bazı tasavvuf terimlerinin ancak kendi şekilleriyle ifade edilmesiydi.
Bu ifadeler, bir acziyetin değil, bir hakikatin beyanıdır. Tasavvufî terimler, başka kelimelerle tam olarak karşılanamayan tecrübelerin damıtılmış halidir. Onları bugünün dar kelime haznesine sıkıştırmaya çalışmak, okyanusu bir bardağa doldurmaya benzer. Feyz gibi bir kavramı anlamak için, kelimelerin ötesindeki mânâya açılan bir gönül kapısı gerekir. Bu kapı, ancak o terimlere aşina olmakla, o yolda yolcu olmakla aralanır.
Ecdadımızın bıraktığı eserleri anlamakta çekilen güçlüğün sebebi sadece dilin eskimesi değil, o dilin taşıdığı irfanî iklimden uzaklaşmamızdır.
Ne yazık ki sırf bu yüzden babalarımızın, dedelerimizin o muhteşem eserlerine sahip çıkamıyor ne dediklerini bu günkü yetersiz lisanımızla anlayamıyoruz. Anlamamız için ise çok özel bir çalışma gerektiriyor. Bu da oldukça zor bir mesai olduğundan, tabii ne yazık ki tahsili çok zor oluyor ve böylece her geçen gün öz ve aslımızdan biraz daha uzaklaşmış oluyoruz.
Bu “özel çalışma”, sadece Osmanlıca öğrenmek değildir. O dilin ardındaki hikmet dünyasına, o dünyanın beslendiği feyz pınarlarına yönelmektir. Aksi halde, mânânın balını değil, kelimelerin mumdan peteğini yalamış oluruz. Terzibaba, bu inceliği Kur’ân lisanı üzerinden açıklar:
Arapça lisan aslında iki türlüdür, birincisi Kûr’ân-ın lisân-ı olan (İlâh Arapça) diğeri ise beşerin lisân-ı olan (beşeri Arapça) dır. Ancak bunların her ikisi de aynı harf sembolleriyle ifade edilmektedir,ki; bizi işte bu yön yanıltmaktadır. Bu şekilde bakarak İlâhi Arapçayı; beşeri Arapça zannedip tercüme ve yorumlarımızı beşeri Arapça yorumlarımız ile ifade etmeye çalıştığımızdan, meal ve tercümelerimiz sadece zâhiren beşer idrâkimizin anladığı kadarını ifade etmiş oluyoruz ki; böylece Kûr’ân-ı Keriym’in İlâhi Arapça metni kendi bâtının da kalmış olmaktadır, ve bizde bu yüzden gerçek mânâda Kûrân-ı Keriym’de ki, feyze ulaşamıyoruz. ... İlâhi Arapça ballı petek, gibi beşeri Arapça mum peteği gibidir. Zahiren bir birlerine benzerler fakat tatları çok başkadır, bal peteği yenir, mum peteği ise yenmez, sadece bala mekân olur.
Feyz, o baldır. Kelimeler ise o balın sunulduğu petek. Sadece peteğin şekline, harflerin dizilişine takılıp kalırsak, o ilahî tattan mahrum kalırız. Feyze ulaşamamızın sebebi, metnin kendisinde değil, bizim ona yaklaşımımızdadır. Şartlanmış, ön yargılı bir zihinle, vehim ve hayalin doldurduğu bir kalple hakikat metinlerine yaklaştığımızda, onlardan alacağımız feyz de perdelenir.
Eksiğimiz dar çerçeveli şartlanmış ve ön yargılı bir akılla meseleleri anlamaya çalışmamızdır. ... Muhterem okuyucularım; yine bu kitabı da okumaya başlarken, nefs’in hevasından, zan ve hayelden, gafletten soyunmaya çalışarak, saf bir gönül ve Besmele ile okumaya başlamanızı tavsiye edeceğim; çünkü kafamız ve gönlümüz, vehim ve hayalin tesiri altında iken gerçek mânâ da bu ve benzeri kitaplardan yararlanmamız mümkün olamayacaktır.
Feyzin ilk şartı, alıcıda, yani sâlikin kalbinde bir boşluk, bir saflık oluşturmaktır. Dolu bir bardağa su doldurulamaz. Kalp, kendi hükümleri, zanları ve ön yargılarıyla doluysa, ilahî feyze yer kalmaz. Bu yüzden irfan yolunda edep, ilimden önce gelir. Teslimiyet, iddiadan önce gelir.
Bu teslimiyetle yola çıkıldığında, feyz sâliki bambaşka bir idrak ufkuna taşır. Bu ufuk, eşyayı ve olayları ikilik (şirk-i hafî) gözüyle gören avamın ufkundan farklıdır. Genel din anlayışı, Cenâb-ı Hakk’ı tenzih eder; yani O’nu halk edilmişlerden ayrı, yüce, ulaşılmaz bir Hüvviyet olarak bilir. Bu, imanın ilk ve zaruri basamağıdır. Ancak irfan yolunda feyz, sâliki bu ikilikten alır, birliğe (Tevhid) taşır.
Bizim sistemimiz tekliğe dayanmaktadır genel sistem ise (Tenzihi) olduğundan Allah ve kul ikilisine dayanmaktadır. Bu ikiliden tekliğe geçerken bazı şartlanmışlarınıza ters gibi düşen kavramlar olabilir bunları reddetmeden ancak ilk önceleri kabul edilmeye bilir. Zaman içinde sabırla ve ilmi tevhid ile hepsinin makul ve senetli izahları vardır.
Bu geçişi sağlayan mânevî akıntının adı feyzdir. Feyz, kulun kalbine öyle bir nur indirir ki, kul artık Hakk’ı ayrı, kendini ayrı bir varlık olarak görmekten hicap duyar. Her zerrede O’nun vechini, her seste O’nun kelâmını, her hadisede O’nun fiilini müşahede etmeye başlar. Bu, feyzin en büyük armağanıdır: sâliki, vücûdî bir idrakle Vahdet sırrına erdirmek.
Bu feyz, soyut, havada asılı bir şey değildir. O, bir silsile, bir gelenek içinde nesilden nesile aktarılır. Peygamber Efendimiz’den (s.a.v.) başlayarak, altın bir zincirin halkaları gibi birbirine eklenen mürşid-i kâmiller, bu feyzin taşıyıcıları ve dağıtıcılarıdır. Onların yazdığı eserler, yaptıkları sohbetler, kurdukları meclisler, bu feyzin tecellî ettiği mekânlardır. Bu yüzden Terzibaba, eserlerinin hemen hepsinde okuyucudan bir talepte bulunur:
Sevgili okuyucum, bu kitabın oluşumunun her bir aşamasın da emeği ve hizmeti geçen kişileri saygı ile yadet geçmişlerine hayır dua et, Allah (c.c.) gönlünde feyz kapıları açsın. Amin.
Bu, sâliki feyzin aktığı kanala, yani silsileye bağlayan bir rabıta davetidir. Kitabı yazanı, çevireni, basanı, emeği geçen herkesi ve en başta o irfan pınarının sahibi olan büyükleri hayırla yâd etmek, o zincire hürmetle tutunmaktır. Bu hürmet ve muhabbet bağı kurulduğunda, Cenâb-ı Hakk’ın o kalpte “feyz kapıları açması” umulur. Çünkü feyz, edep ve muhabbet toprağında yeşerir. Hazmî Efendi’nin bir beytinde dile getirdiği gibi, bu feyz, Allah sırrının neşesini bahşeden bir pınardır: “Hazmiyâ ifşâ-yı râz et âşıkâna kıl salâ / Feyz-i Sâfî neş’e-bahş-ı sırr-ı Yezdân’dır bize.”
Öyleyse feyzi anlamanın yolu, onu kuru bir terim olarak ezberlemek değil, onun aktığı yollara girmektir. O yollar, kâmil insanların eserleri, sohbetleri ve en önemlisi, kişinin kendi kalbini nefsânî kirlerden arındırıp o ilahî akışa bir mecra kılma gayretidir. Bu gayret bizden, muvaffakiyet ve feyzin kendisi ise yalnızca Hakk’tandır.
Terzibaba'nın Nazarıyla Feyz: Aslı ve Mertebesi
Feyz, irfan yolunun kanıdır, canıdır. O olmadan ne bir adım atılır ne de bir sır perdesi aralanır. Kelime olarak “taşmak, dolup taşmak, bolluk, bereket” gibi manalara gelir. Lâkin biz ıstılahî, yani bu yolun büyüklerinin kullandığı manasıyla meşgul olacağız. Feyz, Cenâb-ı Hakk’ın Zât’ından varlık mertebelerine doğru kesintisiz, sürekli ve karşılıksız akan ilâhî bir lütuf, bir nur, bir hayat ve bir ilimdir. O, yokluk karanlığında kalmış her bir hakikate vücûd (varlık) ışığını taşıyan rahmettir.
Fakat bu akış, tek bir borudan akan su gibi basit değildir. O, Zât-ı Mutlak’ın gaybından, bilinen ve bilinmeyen bütün âlemlere doğru mertebe mertebe, tenezzül ede ede gelir. Bu tenezzülün, bu inişin usûlünü anlamak, feyzin hakikatini anlamaktır. Bu yolculukta iki temel durak vardır ki, bütün varlığın sırrı bu iki durakta gizlidir: Feyz-i Akdes ve Feyz-i Mukaddes. Biri en mukaddes, en gizli, en bâtınî feyiz; diğeri ise o bâtından zâhire taşan, âlemleri donatan mukaddes feyizdir.
Zât’ın Bâtınından Âlemin Zâhirine: Feyz-i Akdes ve Feyz-i Mukaddes
Varlıkta Hakk’tan başka bir şey yoktur. Bütün bu gördüğümüz ve göremediğimiz âlemler, O’nun kendi Zât’ından yine kendi Zât’ına tecellîsidir. Bu tecellînin ilk ve en temel safhası, Zât’ın kendi ilmindeki hakikatlere, yani A'yân-ı Sâbite’ye yönelmesidir. Bu ilk yöneliş, bu ilk sevgi dolu bakış, Feyz-i Akdes’tir. Henüz hiçbir şeyin dışarıda varlık kokusu koklamadığı, her şeyin ilâhî ilimde birer “bilgi” olarak bulunduğu bu en mukaddes mertebedeki tecellîdir o.
Bu mertebe, Ahadiyyet mertebesidir; yani Zât’ın her türlü çokluktan, sıfattan, isimden münezzeh olduğu, mutlak birlik ve teklikte bulunduğu hâlidir. Terzibaba Hazretleri, bu en derin sırrı, zikir halkasının bir adabıyla nasıl yaşanır kıldığımızı şöyle anlatır:
Vahdet-i Zat’iyenin yani Zat’i vahdetin zuhuru olan AHâdiyet-i Zat’iye baplı olan Feyz-i Akdes, yani en mukaddes feyiz, Mukaddes Feyze tecellisinin suretini mürşid evvela yalnız olarak “fe’lem enne hü la ilahe illallah” diyerek zikre başlamasıyla gösterir. İşte O’nun bulunduğu mertebe AHâdiyet mertebesidir. Feyz-i Akdes Feyz-i Mukaddes’e akmaktadır. Feyz-i Akdes ; en mukaddes feyiz demektir, burası AHâdiyyet mertebesidir. Lâ taayyün/zuhuru olmayan mertebedir. Feyz-i Mukaddes de, bildiğimiz mukaddes feyiz yani Feyz-i Akdes, Zat’tan sıfatına Vahidiyetine zuhur ettiğinde feyz, Feyz-i Mukaddes; ismini almaktadır. Burası da “Taayyünü evvel/ilk tecelli” sahasıdır.
Mürşid, zikre tek başına başlarken aslında bir hâli temsil eder. O, tekliğiyle, sessizliğiyle, o ilk “Lâ ilâhe illallah” nidasıyla, henüz âlemlerin zuhûr etmediği, Hakk’ın kendi kendine olduğu Ahadiyyet mertebesini, yani Feyz-i Akdes’in kaynağını işaret eder. O, Lâ taayyün’dür, yani henüz bir “belirginleşme” olmamıştır.
O ilk tecellî, yani Feyz-i Akdes, varlıkların hakikatlerini ilâhî ilimde sabit kıldıktan sonra, onların dış dünyada, yani şahadet âleminde zuhûr etmesini irade eder. Bu ikinci tecellîye, yani ilimdeki hakikatlerin dış varlık elbisesi giymesine ise Feyz-i Mukaddes denir. Bu da Vâhidiyyet mertebesidir, yani ilâhî isimlerin ve sıfatların belirginleştiği, “taayyün-i evvel” (ilk belirginleşme) sahasıdır. Zikir halkasında mürşidin ardından dervişlerin de zikre katılması, bu Feyz-i Mukaddes’in, yani o tek olan feyzin çokluğa yayılmasının, âlemleri doldurmasının bir temsilidir.
Kader Sırrının Anahtarı: Feyzin İstidâda Göre Tecellîsi
Bu feyz mademki Hakk’ın bir lütfudur ve her yeri kaplar, neden biri iman ederken diğeri küfürde kalır? Neden bir tohumdan gül biterken, diğerinden diken çıkar? Cevap, feyzin kendisinde değil, feyzi alanın kabiliyetindedir.
Her bir varlığın, Cenâb-ı Hakk’ın ilminde ezelî bir hakikati vardır. Buna “ayn-ı sâbite” (sabit hakikat) deriz. Bu hakikat, o varlığın ne olduğunu, ne olabileceğini, potansiyelini belirler. Bu potansiyele de “isti’dat” (kabiliyet, yetenek) denir. Feyz-i Mukaddes, bir yağmur gibi ayrım gözetmeksizin her yere yağar. Ama o yağmurdan sedef inciyi alırken, yılan zehri alır. Yağmur aynı yağmurdur, ama kaplar farklıdır. Terzibaba Hazretleri bu derin meseleyi şöyle açıklıyor:
O mahiyetlere Cenabı Huda’dan feyz, yine onların Zatında olan istidad ve kabiliyetlerine göre zuhur eder...İtikad ve diğer haller de böyledir; “isyan ve küfür”, “iman ve itaat”, istidad ve kabiliyetine göre ezelde ne taleb etmiş ise o şey ona feyz olarak verilmiştir. Mesela, buğdayın istidadı gene buğday; arpanın istidadı arpa; darının ki de darıdır... Diğer şeyler de buna göre kıyas edile... Eğer arpanın dili olsa da ekiciye itiraz edip, beni niçin buğday yapmadın dese, ekicin cevabı “senin istidadın buydu” olur...
Her varlık, kendi ezelî hakikatiyle, yani lisan-ı hâl ile Hakk’tan ne talep ettiyse, feyz ona o şekilde tecellî ediyor. Bu bir zorlama (cebir) değildir. Çünkü o isti’dat, o kabiliyet, sonradan halk edilmiş bir şey değildir. O, varlığın kendi “mahiyeti”dir.
Cümle tahkik ehli katında istidat Yapılmış ve yaratılmış değildir. Zira mahiyet yapılmış olamaz. O mahiyetin istidadı kabiliyeti ve tüm halleri de yapılmış olmaması gerekir. Mahiyet ilmin sûretlerine derler. Ki henüz onda yapma ve yaratma yoktur. Herkesin, ayan-ı Sabitesi neyi gerektiriyorsa onu yapmaya mecburdur. Kader sırrı böyle gerektirmiştir.
Öyleyse sâlikin vazifesi, başkasına bakıp “O niye öyle, ben niye böyleyim?” diye sormak değil, kendi isti’dadını tanımak, kendi hakikatinin neyi talep ettiğini anlamak ve o feyzi en güzel şekilde kabul edecek bir kalp aynası hazırlamaktır. Feyz gelir, ama kabın temiz ve boş olması lazımdır ki dolsun.
Zikir Halkası: Feyzin Sûrete Bürünmüş Hâli
İrfan yolunda hiçbir şey kuru bir bilgi değildir; her hakikatin bir de hâl ve amel boyutu vardır. Feyz-i Akdes ve Feyz-i Mukaddes gibi derin vücûdî meseleler, sadece kitaplarda okunacak nazariyeler değildir. Onlar, zikir meclisinde, bir mürşid-i kâmilin etrafında halka olmuş canların yaşadığı, tattığı bir hakikattir. Terzibaba Hazretleri, zikir halkasının bu sembolik dilini şöyle deşifre eder:
O Feyz-i akdesin Feyz-i Mukaddesin EHâdiyetiyle zuhurunu dairede bulunan saliklerin birazdan la ilahe illallah demekleriyle gösterirler. Bakın evvela mürşit “La ilahe İllallah” diyor izin aldıktan sonra feyz-i Akdes yani en mukaddes feyiz kendi kelamından ortaya çıkıyor, arkadan dervişlerle birlikte La ilaheye başlaması Feyz-i Akdesten feyz-i Mukaddese geçişi oluyor. Yani o tecellinin çevresindeki halkaya geçişi oluyor.
Mürşid, o halkanın merkezi, kutbudur. O, Ahadiyyet’ten gelen Feyz-i Akdes’i kendi kalbinde toplayan bir “nokta” gibidir. O ilk “Lâ ilâhe illallah”, işte o noktanın bir tecellîsidir. Sonra dervişler hep bir ağızdan zikre katıldığında, o tek noktadan çıkan nur, halkanın tamamına yayılır, bir daire olur. Bu, Feyz-i Mukaddes’in, yani vahdetten kesrete (birlikten çokluğa) inişin canlı bir misalidir.
Fakat bu iş, surette kalmamalıdır. Eğer mürşid, o Ahadiyyet mertebesini idrak etmiş, o feyze ayna olmuş bir kâmil değilse, yapılan zikir sadece bir ses tekrarından ibaret kalır. Kalplere hayat veren o feyz akmaz.
Şimdi şeyh efendi ama gerçek şeyh ise AHâdiyet mertebesini idrak etmiş bir şeyh ise yoksa tarikat şeyhi ise bunlarla hiç ilgisi olmaz, zaten o Feyz-i Mukaddese ulaşamaz, ulaşamayınca da çevresine o feyizi veremez. O feyizi veremeyince de bu işler böyle surette kalır. Yani sadece lisanda kalır.
Bu yüzden, feyz yolu edep yoludur. Mürşide teslimiyet, onun şahsına değil, onun temsil ettiği ve taşıdığı o ilâhî feyzedir. Zikir halkası, kâinatın küçültülmüş bir modelidir. Merkezde Hakk’ın tecellîgâhı olan İnsân-ı Kâmil ve çevresinde ondan aldıkları feyz ile dönen, zikreden varlıklar…
Vahdet-i Vücûd Gözüyle Feyz: Nûr ve Gölge Birliği
Feyz meselesini anlarken düşülebilecek en büyük yanılgı, Hakk’ı ayrı bir varlık, âlemi de O’ndan ayrı başka bir varlık gibi düşünüp, feyzi de bu ikisi arasında gidip gelen bir “şey” zannetmektir. Vahdet-i Vücûd mektebinin arifleri, bu ikiliği ortadan kaldırır. Onlara göre feyz, Hakk’ın kendi nurunun gölgesi olan âlemdeki sürekli tecellîsidir. Ayrı bir şeyin akması değil, Zât’ın kendi kendini izhar etmesidir. Terzibaba Hazretleri, Hakk’ın dilinden bu hakikati şöyle ifade eder:
Sen bana iltihak eden bir nûr değil, benim nûrumun devamısın. Deryâyı zâtımdan ayrılan bir katresin. (...) Çünkü var gözüken bu âlem benim nûrâni varlığımın devamı olarak uzanan bir gölgedir.
Bu bakış açısıyla bakınca, feyz, bir kaynaktan çıkıp bir hedefe varan bir hareket değil, bir “oluş” hâlidir. Güneşin varlığının fıtrî bir sonucu olarak ışığın her an yayılması gibidir. Güneş varsa, ışık da vardır. Hakk, Hayy (diri) ve Kayyûm (her şeyi ayakta tutan) olduğu için, O’nun feyzi de anbean, kesintisiz olarak bütün varlığı ayakta tutar. Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri’nin o meşhur sözünü Terzibaba Hazretleri de nakleder:
Muhyiddin’i Arabi (Sübhanellezi ezharel eşyae ve hüve aynühü) yani “Onu tenzih ederiz ki; eşyayı zuhura getirdi ve onun aynıdır.” Diyerek, bu mânâ da açık olarak ifade de bulunmuştur.
Eşyayı zuhura getiren feyz, eşyanın kendisinden ayrı değildir. Dalga, denizden ayrı bir varlığa sahip midir? Dalga, denizin hareketlenmiş, şekil almış hâlinden başka nedir ki? İşte feyz, o Vücûd denizinin her bir varlık suretinde dalgalanmasıdır. Bu idrake varan arif için artık “feyz aldım” demek bile bir ikilik ifadesi olur. O, feyzin bizzat kendisi olduğunu, Hakk’ın bir tecellîsi olduğunu anlar. Terzibaba’nın dizelerinde bu hâl ne güzel dile gelir:
feyz sâhibinden ihsana erdim, ne minnet, ne de alınma gördüm, nefsimden de olmadım uğruna, hiçbir libas da kalmadı ona.
Feyz sahibi de O, feyzin kendisi de O, feyzi alan da O’nun bir mazharı olunca, ortada ne bir minnet kalır ne de bir alınma. Geriye sadece şahitlik ve hayret kalır. Feyzin hakikatine ermek, bu Cem makamı’nda, bu birlik şuurunda erimektir.
Terzibaba Geleneğinde Feyz'in Yaşanması
Önceki sohbetlerimizde feyzin ne olduğunu, Zât-ı Mutlak'tan âlemlere nasıl bir tenezzül ile indiğini, Feyz-i Akdes ve Feyz-i Mukaddes gibi mertebelerle nasıl isimlendirildiğini konuştuk. Lâkin irfan, sadece bilmekle tamam olmaz; bilineni hâl edinmek, yaşamak ve o hakikat ile hemhâl olmakla kemâle erer. Feyz, kütüphane raflarında duran bir kitap değil, sâlikin damarlarında dolaşan mânevî kandır. Bu bahiste, feyzin seyr-i sülûk yolculuğunda, bir dervişin gündelik hayatında, zikrinde, sohbetinde, mürşidiyle olan muhabbetinde nasıl tecrübe edildiğini anlamaya gayret edeceğiz.
Zira feyz, soyut bir hikmet değil, bizzat yaşanan, tadılan, ruhu besleyen bir ikramdır. O, Hakk’ın kuluna en yakın olduğu anların, en latîf tecellîlerinin bir adıdır.
Mürşidin Huzuru: Sohbet, Nazar ve Rabıtanın Bereketi
Feyzin sâlikin kalbine akacağı en berrak ve en dolaysız mecrâ, yaşayan bir Mürşid-i Kâmil’in huzurudur. Mürşid, Hakk’ın feyzini kendi kalbinde toplayıp, kabiliyetleri nispetinde taliplerine dağıtan bir "ilâhî feyz kapısıdır." Bu kapıdan geçmenin, o feyzden nasiplenmenin en başta gelen usûlü ise sohbet, nazar ve rabıta ile kurulan gönül bağıdır.
Sohbet, sadece kelimelerin aktarımı değildir. Mürşidin ağzından dökülen her kelime, onun mânevî hâliyle, gönül iklimiyle yoğrulmuştur. Bu yüzden bir sâlikin, mürşidinin huzurunda dinlediği bir söz ile aynı sözü bir kayıttan dinlemesi arasında dağlar kadar fark vardır. Biri bedene, diğeri doğrudan ruha hitap eder. Nitekim yola yeni girmiş bir yolcunun şu samimi itirafı, bu sırrı ne güzel açıklar:
Sohbetlerinizi sonradan kayıtlardan veya bilgisiyar üzerinden dinlesek de kesinlikle huzur-ı âlilerinizde iken aldığımız feyzi aldımığımızı söyleyemem. Belki bu bizim hamlığımızdan kaynaklanıyor ama huzurda olmanın etkisi çok başka.
Bu "çok başka" etki, feyzin ta kendisidir. O, kelimelerin taşıdığı zâhirî mânânın ötesinde, mürşidin nazarından (mânevî bakışından) ve hâlinden süzülerek gelen bir nurdur. Mürşidin nazarı, sâlikin kalbindeki pası siler, onu tecellîye hazır bir ayna hâline getirir. Onun huzurundaki sükût bile, binlerce kitaptan daha öğreticidir. Çünkü feyz, sadece sözle değil, hâl ile de sirayet eder.
Bu akışın kesintisiz devam etmesini sağlayan bağ ise rabıtadır. Rabıta, sâlikin, kalbini mürşidi vasıtasıyla Hakk’a bağlamasıdır. Mürşidi bir ilâh olarak görmek değil, Hakk’a giden yolda Cenâb-ı Hakk’ın tayin ettiği bir rehber, bir vesile ve bir feyz penceresi olarak bilmektir. Zikrin adabını anlatan şu sözler, rabıtanın bu işlevini açıkça ortaya koyar:
...kalbini mürşidi vasıtasıyla Hakk'a rapt etmek, mürşidi vasıtasıyla Hakk'ın nazarında olduğunu düşünüp, mürşidini ilahi feyz kapısı bilip, o kapıdan feyz beklemek lazımdır.
Mürşit, o penceredir ki, sâlik o pencereden baktığında kendi hakikatini ve Hakk’ın tecellîlerini seyreder. O pencere olmasa, sâlik kendi vehminin ve nefsânî karanlığının içinde yolunu bulamaz. Mürşidin kendisi de bu vazifesinin farkındadır ve taliplerine bu gözle bakar. O, Hakk’ın feyzinin kendisinden doğduğunu, lütfunun kendisinden fışkırdığını bilir ve bu emaneti dağıtmakla görevlidir.
Aradığınız bendedir. Güneşin nûru, Allahın feyzi, Hazret-i Muhammedin idrâki, Hazret-i Mevlânânın aşkı, Hazret-i Hüsameddinin veya herhangi bir pîrin olgunluğunu ifşâ eden bir pencereyim. Allahın feyzi benden doğar, aşkı, lütfu benden fışkırır.
Bu sebeple, vefat etmiş bir mürşide yapılan rabıtadan alınacak feyz ile yaşayan bir mürşide yapılan rabıtadan alınacak feyz bir olmaz. Çünkü yaşayan mürşit, sâlikin anlık hâline göre feyzi yönlendiren, onu terbiye eden, yolunu düzelten faal bir tecellîgâhtır. Vefat etmiş olanın feyzi ise mânevî âlemde bâkî olsa da, dünyadaki sâliki yönlendirme ve anlık terbiye etme vasfı ortadan kalkmıştır.
Bir mürşid rahmetlik olduktan sonra yerine gerçek mânâda bırakabildiği bir halifesi varsa, sâliklerin rabıtalarını oraya yönlendirmeleri lâzımdır... Çünkü onlar ölü değildir ancak rabıtaya cevap verecek varlıkları olmadığından, bu rabıta sâliki gerçek mânâda dünyada olduğu gibi yönlendirme özelliği kalmadığından dersi nerede kalmışsa orada kalır...
Bu yüzden Terzibaba geleneğinde feyzin en canlı, en taze ve en bereketli tecrübesi, yaşayan mürşidin dizinin dibinde, sohbetinin ve nazarının gölgesinde yaşanır.
Seyr-i Sülûk Azığı: Feyzin Vehim ve Ümitsizlikle Mücadelesi
Seyr-i sülûk, yani mânevî yolculuk, her zaman güllük gülistanlık bir seyir değildir. Sâlik, bu yolda pek çok zorlukla, mânevî daralmalarla, ümitsizlik ve vehim fırtınalarıyla karşılaşır. Nefsi ona sürekli geri gittiğini, bir arpa boyu yol alamadığını fısıldar. İşte tam bu anlarda feyz, sâlikin imdadına yetişen bir "mânevî azık" ve "fütühât" (kalp açılması) olur.
Yolcu, yürüdüğü yola alıştıkça, kat ettiği mesafeyi fark edemez olur. Bulunduğu her hâl ona sıradan gelmeye başlar ve "hiçbir yere ulaşamadığını" zanneder. Bu, yolun en tehlikeli tuzaklarından biridir. Terzibaba Hazretleri, bu hâli, mürşidi Nusret Tura Efendi’den duyduğu o muhteşem misalle izah eder:
Aslında insan nereye gelirse gelsin orası kendisine tabiileştiği için bir yere ulaşamadığını zanneder halbuki arkaya dönüp kaktığında ne kadar çok yol aldığını farkeder ancak vehim ve hayal tekerleği tam tersine döndüğünü göstermeye çalışır... Nusret Babam oğlum (Trenin içinde geriye giden kimse gerçekten geriye gitmiş olmaz izafidir, çünkü tren onu zaten hep ileriye götürmektedir) derdi. O halde problem yoktur biz farkında olmadan belki kendi kendimizi zora sokuyoruz olabiliriz. Cenâb-ı Hakk dünya ahret işlerinizde kolaylıklar ve feyzler nasib etsin İnşeallah.
Bu misal, feyzin işleyişini güzel anlatır. "Tren", mürşidin himmeti, silsilenin bereketi ve kesintisiz akan ilâhî feyzin kendisidir. Sâlik, trenin içinde bazen ileri, bazen geri yürüse de, trenin kendisi daima ileriye, vuslata doğru gitmektedir. Mürşidden gelen feyz, sâliki farkında olmasa bile ileriye taşır. Sâlikin bu hakikati idrak etmesi, vehmin ve ümitsizliğin belini kırar. Nitekim bu sözleri duyan sâlikin cevabı, feyzin nasıl bir tesir oluşturduğunu gösterir: "Babacığım sözleriniz manevi bir fütühât ve azık oldu."
Feyz, sadece bir teselli değil, aynı zamanda sâlikin iç âlemindeki perdeleri yırtan bir kuvvettir. Günahları, kusurları yüzünden Hakk’ın rahmetinden ümit kesme noktasına gelen dervişe, feyz, Cenâb-ı Hakk’ın "Rahmetim gazabımı geçmiştir" müjdesini hatırlatır. O, sâlikin gönlünde sönmeye yüz tutan aşk ateşini yeniden alevlendirir.
Anın için ümitsizliğe düşmeyin... Âlemleri yaratan zâtı vacibülvücûd hazretlerinin rahmeti, mağfireti, âlemdeki bütün âsilerin, kabahatlilerin günahlarını örtecek derecede geniştir... Gönlümde aşk dalgaları kabardı. Varlık şehirlerini yıkıp istilâ ediyor. Sinemde aşkın ateşi alev alev yanıyor. Benliğe kadar olan bütün varlıkları yakıp yok ediyor. Benim varlığımı yakan bu ateş günah bırakır mı?
Feyzin bu yakıcı ve dönüştürücü ateşi, sâlikin benlik iddiasını, nefsânî perdelerini ve günahlarının yükünü eritir. Böylece sâlik, kendi acziyetini ve Hakk’ın sonsuz rahmetini idrak ederek, ümitsizlik batağından kurtulur ve yoluna daha emin adımlarla devam eder.
Tecellîgâh Olarak Zikir Meclisleri ve Silsile Kanalı
Feyz, sadece bireysel bir tecrübe değildir; aynı zamanda cemaat hâlinde, zikir meclislerinde topluca yaşanan bir rahmet tecellîsidir. Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) "cennet bahçeleri" olarak müjdelediği zikir halkaları, ilâhî feyzin en yoğun şekilde indiği mekânlardır. Terzibaba geleneğinde zikir halkasının şekli bile, feyzin akışının bir sembolüdür.
...halka şeklinde yapılan zikrin işareti Vahdet-i Zat’iye Mihver-i merkezden geçen hat AHâdiyettir. Vahdet-i Zat’iyenin yani Zat’i vahdetin zuhuru olan AHâdiyet-i Zat’iye baplı olan Feyz-i Akdes, yani en mukaddes feyiz, Mukaddes Feyze tecellisinin suretini mürşid evvela yalnız olarak “fe’lem enne hü la ilahe illallah” diyerek zikre başlamasıyla gösterir.
Mürşidin oturduğu merkez, Zât’ın mutlak birliği olan Ahadiyyet mertebesini temsil eder. Buradan başlayan zikir, Feyz-i Akdes’in (en kutsal feyz) bir yansımasıdır. Zikre katılan dervişlerin oluşturduğu halka ise, bu birliğin âlemde zuhuru olan Vâhidiyyet mertebesini ve feyzin dağıldığı Feyz-i Mukaddes’i (kutsal feyz) simgeler. Böylece zikir meclisi, kâinatın vücûdî işleyişinin bir minyatürü hâline gelir ve feyz, merkezden muhite doğru dalga dalga yayılır. Kadir Gecesi gibi mübarek vakitlerde kurulan meclislerde bu feyzin coşkusu zirveye ulaşır:
Bir Kadir gecesiydi o akşam, Cümle yaran toplanmıştı o akşam... Gecenin feyzi herkese yaygın... Başladı zikri tevhid şevk ile, Name name döküldüler dile, Verdik canları coşkun sele...
Bu "coşkun sel", o mecliste bulunan herkesi içine alan, kalpleri birleştiren ve ruhları arındıran müşterek feyzin ta kendisidir.
Feyzin bu canlı akışı, sadece o anki meclisle sınırlı değildir. O, Peygamber Efendimiz’den (s.a.v.) başlayarak günümüzün mürşidine kadar kesintisiz bir zincir olan silsile yoluyla asırlardır aktarılmaktadır. Her mürşit, kendinden önceki pîrden aldığı feyzi, kendi zamanındaki taliplere ulaştıran bir halkadır. Silsiledeki büyüklerin hayatlarına bakıldığında, her birinin bir diğerinden "feyz aldığı", "himmetine mazhar olduğu" görülür. Örneğin, Uşşâkî büyüklerinden Muhammed Hazmî Efendi için şöyle denir:
İrişüp Hazret-i Pîr‟den ona feyz / Dâne-çîn oldu Muhammed Hazmî (Hazret-i Pîr'den ona feyz ulaşınca, Muhammed Hazmî o feyzden taneler toplayan oldu.)
Yine Mustafa Hilmî Efendi’nin, "senelerce şeyh Muhammed Emîn-i Tevfîkî hazretlerinin feyz-i nazarlarına mazhar olduğu" ve Mesnevî-i Şerîf'ten "hisse-yâb-ı feyz olduğu" belirtilir. Bu ifadeler, silsilenin bir feyz nehri olduğunu, her mürşidin bu nehirden hem içtiğini hem de kendinden sonrakilere bu suyu akıttığını gösterir. Bu yüzden bir tarikata intisap etmek, sadece bir mürşide bağlanmak değil, o mübarek feyz nehrine dâhil olmaktır.
Kalp Tarlasını Hazırlamak: Nefs Tezkiyesi ve Zuhuratın Yorumu
Cenâb-ı Hakk’ın feyzi ve rahmeti bir yağmur gibi her an yağmaktadır. Ancak bu yağmurdan istifade etmek, her arazinin kabiliyetine göredir. Çorak bir toprak bu yağmurdan pek bir hisse alamazken, sürülmüş, hazırlanmış bir tarla bin bir çeşit mahsul verir. Sâlikin kalbi de bir tarladır. Bu tarlayı feyz yağmuruna hazırlamanın yolu ise nefs tezkiyesinden, yani nefs-i emmârenin (kötülüğü emreden nefsin) ve levvâmenin (kınayan nefsin) hayvânî isteklerinden arınmaktan geçer.
Feyz, temiz bir kalbe misafir olur. Kalp aynası, heva ve vehim tozuyla kaplıysa, hakikatin nurunu yansıtamaz. Bu yüzden mürşidin en birinci vazifesi, sâlike nefsini tanıtmak ve onu bu kirlerden arındırmanın yollarını öğretmektir. Bu arınma, mürşidin yardımı ve feyzi olmadan gerçekleşemez.
Demek ki nefsi emmâre ve levvâme kökenli vehim ve hevayı Mürşid-i Kâmilin yardımı ve feyzi ile boğazladığımızda tarikat mertebesinin kapısı açılır. Artık kişi genelden ayrılarak ferd düzeyine yükselir ve Hak`ın özel muhabbetine şahit olmaya başlar.
Buradaki "boğazlamak", nefsi yok etmek değil, onun hayvânî ve kontrolsüz arzularını ilâhî iradenin kontrolü altına almaktır. Bu başarıldığında, kalp aynası parlar ve feyzi kabul etmeye hazır hâle gelir. Artık sâlik, sadece mürşidin sohbetinden değil, okuduğu her şeyden, baktığı her yerden feyz almaya başlar. Bir kitabın sayfaları, onun için mânâ kapılarını açan anahtarlara dönüşür.
Allah (c.c.) sana bu kitabı okumak için ayırabildiğin zamanının 100 katıyla feyiz ve idrak kapıları açsın. Âmin.
Feyzin sâlikin hayatındaki bir diğer önemli tecellîsi ise zuhurat yani mânevî rüyalar ve ilhamlar yoluyladır. Sâlikin yolculuğunda karşılaştığı bu özel hâller, onun mânevî durumunu gösteren işaretlerdir. Ancak bu işaretleri doğru yorumlamak, ham bir aklın harcı değildir. Şeytanî vesveseler ile Rahmânî ilhamları ayırt etmek, ancak bir Mürşid-i Kâmil’in ferasetiyle mümkündür. Mürşit, sâlikin gördüğü zuhuratı tabir ederek onun yolunu aydınlatır, eksiklerini gösterir ve atması gereken adımları işaret eder.
Terzibaba Hazretleri’nin, bir sâlikin gördüğü "baklava yapma" rüyasını yorumlaması, bu sırra güzel bir misaldir:
“Üst katta baklava tatlısı yapmamız” Esmâ-i ilâhilerin zıt tesirli olanlarının dahi tatlıya dönüştüğü ve her bir baklava diliminin bir esma-i ilâhiyyenin gıdasına dönüşerek o ismin tatlısı olarak zuhura çıkışını ifade etmektedir, diyebiliriz.
Zâhirde basit bir rüya gibi duran hâdise, mürşidin yorumuyla derin bir tevhid dersine dönüşmektedir. Zuhurat, sâlike özel olarak gelen bir feyzdir; mürşidin tabiri ise bu feyzin idrake dönüşmesini sağlayan bir anahtardır. Mürşit, bu yolla sâlikin "gönül deryasında yüzme çalışmaları" yapmasına, yolunda ilerlemesine ve Allah’ın feyz ve bereketini artırmasına vesile olur.
Neticede, Terzibaba geleneğinde feyz, sâlikin doğumundan mânevî ölümüne kadar hayatının her anını kuşatan bir rahmettir. O, mürşidin nazarında bir nur, zikir halkasında bir coşkun sel, seyr-i sülûkta bir azık, ümitsizlikte bir dayanak ve zuhuratta bir rehberdir. Bu feyze nâil olmanın yolu ise edep, teslimiyet ve muhabbetle bir Mürşid-i Kâmil’in eteğine yapışmaktan geçer.
Füsûsu'l-Hikem'de Feyz
Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri’nin Füsûsu’l-Hikem’i, feyzin varlığın damarlarına nasıl can verdiğini, Zât-ı Mutlak’tan bu kesâfet âlemine nasıl tenezzül ettiğini anlamak için bir hikmet deryasıdır.
Her şey, Hakk’ın kendi güzelliğini görme arzusunda gizlidir. O, “gizli bir hazine” idi ve bilinmeyi diledi. Bu dileme, varlık âleminin zuhûrunun ilk kıpırtısıdır. Bu zuhûrun nasıl gerçekleştiğini anlamak için irfan mektebinin temel direklerinden biri olan Nefes-i Rahmânî kavramına bakmak gerekir. Hakk’ın Zât’ında, henüz isim ve sıfatların birbirinden ayrışmadığı Ahadiyet mertebesinde, bütün ilâhî isimler ve onlara karşılık gelen hakikatler, tabiri caizse, bir “sıkışma” hâlindeydi. Kendi güzelliklerini, kudretlerini, ilimlerini göstermek için âdeta can atıyorlardı. Bu hâl, Şeyh-i Ekber’in dilinde bir “tenfis”, yani bir ferahlama, bir nefes alıp verme ihtiyacı doğurdu.
Burada "nefs"ten (nefes alıp verme) kasıt, ahadiyet zâtında (Allah'ın birliği mertebesinde) hapsolup sıkılan ilâhî isimleri, Rahmânî nefesini göndermek suretiyle Hakk'ın ferahlatmasından ibarettir...
Bu nefes, bildiğimiz havadan ibaret bir nefes değildir. Bu, Zât’ın kendi içindeki potansiyellerini, kendi ilminde açığa çıkarmak için yaptığı ilk tecellîdir. Bu tecellî, dışarıya, yani Hakk’ın gayrına doğru değildir; zira O’ndan başka bir şey yoktur ki tecellî O’nun dışına taşsın. Bu, Hakk’ın Zât’ından yine kendi Zât’ına olan bir tecellîsidir. Bu ilk ve en mukaddes tecellîye, irfan ehli Feyz-i Akdes (en kutsal feyz) adını vermiştir.
İşte “feyz-i akdes” ta'bîr olunan bu tecellî ile zâtında mündemic olan bilcümle esmâ ve sıfat sûret- leri onun mertebe-i ilminde sâbit oldu; ve her bir isim ve sıfat kendilerine mahsûs olan ahvâl ile yekdîğerinden bu mertebede temeyyüz edip ayrıldı.
Bir mimarın muhteşem bir sarayı bütün detaylarıyla zihninde tasarlaması gibi, Feyz-i Akdes ile bütün varlıkların hakikatleri, yani a'yân-ı sâbite’leri, Hakk’ın ilminde sabitlenir, birer “program” olarak belirlenir. Senin, benim, bir çiçeğin, bir yıldızın hakikati, o ilk anda, o en mukaddes feyzin akışıyla Cenâb-ı Hakk’ın ilminde taayyün etmiştir. Bu, varlığın “çekirdek” yani icmâlî hâlidir.
Feyz-i akdes, çok mukaddes demektir. Feyz-i mukaddes de sıfat mertebesinde zuhura çıkıştaki feyzdir. Yani ilk zuhura çıkıştaki feyizdir. Mademki gaybın derinliğinde ve ilm-i ilâhîde ve ism-i Bâtın'da sabit olan "şey"in kuvvetinde zuhur vardır...
Bu ilk feyz ile ilim mertebesinde sabitlenen hakikatler, yani a'yân-ı sâbite, kendi lisan-ı halleriyle zuhura çıkmayı talep ederler. Bu ikinci aşama, Hakk’ın ikinci bir feyzini, ikinci bir tecellîsini gerektirir. Buna da Feyz-i Mukaddes (kutsal feyz) denir.
Feyz-i Mukaddes, o ilim mertebesindeki sabit hakikatlerin, dış âlemde, yani şehâdet âleminde somut varlıklar olarak zuhûra gelmesini sağlayan tecellîdir. Nefes-i Rahmânî’nin o ilk dalgasıyla ilim denizinde oluşan suretler, ikinci dalgayla varlık sahilinde cisimlere bürünürler.
İkincisi: Esmâ-i ilâhiyyenin, kendilerinde bi'l-kuvve mevcûd olan hükümler ve eserlerinin zahir alemde, ya'nî âlemde, nefes-i rahmânî ile îcâd etmek suretiyledir. Buna da "feyz-i mukaddes" derler. Yani birincisi feyz-i akdes, ilmi manada varlıkların programlarının ayan-ı sabitelerin oluşturulması diğeri de ilmi manada alemlere dönüşmesidir.
Demek ki, varlık dediğimiz bu muazzam doku, iki temel feyzin eseridir. Biri, bizi biz yapan özümüzü, hakikatimizi, yani isti’dadımızı (kabiliyetimizi) Hakk’ın ilminde sabit kılan Feyz-i Akdes’tir. Diğeri ise o sabit hakikati, bu gördüğümüz, dokunduğumuz âlemde birer suret olarak giydiren Feyz-i Mukaddes’tir. Biri atânın Zâtî (atâyâ-yı zâtiyye), diğeri esmâî (atâyâ-yı esmâiyye) bağışıdır. Birincisi çekirdeğin içindeki özdür, ikincisi o özden çıkan ağaç, dal, yaprak ve meyvedir.
Hakk Teâlâ o icmali vücudu bu varlıklar üzerinde tafsil etmesi için onda mevcut olan özellikleri tafsile çıkarması için fasıl fasıl, ayrı ayrı nasıl bir çekirdeği toprağa ektiğin zaman ağaç çekirdekte toplu iken çimlendiği zaman tafsile geçmiş oluyor. Önce gövdesi oluşuyor, sonra dallar, yapraklar, çiçekler, meyveler, meyvenin içinde çekirdeği oluşuyor. Tekrar icmale dönüşüyor.
Bu iki feyzin akışında, bu icmâlden tafsile geçişte kilit bir makam, merkezî bir ayna vardır: İnsân-ı Kâmil. O, Hakk’ın “Allah” ism-i câmiinin, yani bütün isimleri kendinde toplayan isminin tam mazharıdır. Âlem, cilasız bir ayna gibidir; İnsan-ı Kâmil ise o aynanın cilası ve ruhudur. Feyz, âleme ondan dağılır. O, Feyz-i Akdes’ten gelen Zâtî tecellîyi doğrudan kabul eden ve onu Feyz-i Mukaddes olarak âlemin isti’datlarına göre tevzi eden, dağıtan halifedir.
İmdi insân-ı kâmil “Allah” ism-i câmiinin mazharı olmak itibariyle, âlem-i kevnde Hakk'ın tecellî-i zâtîsi hâssaten ona olur; ve o zât-ı saâ- det-simât kâffe-i mevcûdâtın ayân-ı sâbiteleri iktizâsınca, kendilerine vârid olması îcâb eden atâyâyı ve minah-ı ilâhiyyeyi, hilâfeti ve niyâbeti hasebiyle, onlara tevzî eder. Alem-i kevnde vâki' olan bu tecelliyât-ı es- mâiyyeye “feyz-i mukaddes” ta'bîr ederler.
İnsan-ı Kâmil, bu yönüyle Rûh-ı A'zam veya Hakikat-i Muhammediyye olarak da anılır. O, Hakk ile halk arasında bir berzah (ara bölge), bir isthmustur. Hayat denizinden açılan büyük bir nehir gibidir ki, bütün varlıklar feyzi ondan alır. O, vücûdun anahtarı, ilâhî tercümandır.
Ve onun üzerine hayât denizinden büyük bir nehir açtı, tâ ki hayât feyzi dâimâ ondan yardım alsın ve var olmuş olan parçalar üzerine feyz versin. Ve ilâhî kelimelerin sûretlerini birleştirme karargâhından, ya'nî mukaddes zât’tan farklılıklar mahalline, ya'nî hálk edilmişler âlemine eriştirsin ve ayrıntıların ayn’larında icmâl ayn’dan keşfedilmiş olsun.
Bu feyz akışı, bir defaya mahsus bir hâdise değildir. Varlık, her an bu ilâhî feyzin devamlılığına muhtaçtır. Hakk, her an yeni bir şe’ndedir (Külli yevmin hüve fî şe’n). Bu, her an yeni bir tecellî, yeni bir feyz akışı demektir. Eğer bu “mukaddes feyiz bir an kesilmiş olsa”, bütün âlem, bütün fiiller ve sıfatlar yokluğa dönerdi. Varlığımız, her nefeste aldığımız hava gibi, her an bize ulaşan bu ilâhî feyze bağlıdır. Buna “tecellî-i dâim” yani kesintisiz tecellî denir.
Eğer mukaddes feyiz bir an kesilmiş olsa mahlukun ef’ali ve sıfatı zahir olmaz olur. Yani كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِى شَاْنٍ 55/29 bir an kesilmiş olsa bütün mahlukatın fiilide sıfatı da kesilir.
Füsûs’un bize öğrettiği feyz anlayışı, onun sadece bir ilham veya bereket değil, varlığın ta kendisi olduğudur. Hakk’ın kendi Zât’ındaki sonsuz potansiyellerini önce kendi ilminde sabit kılması (Feyz-i Akdes), sonra bu ilmî hakikatleri dış âlemde suretlere büründürmesi (Feyz-i Mukaddes) ve bu akışı İnsan-ı Kâmil aracılığıyla her an devam ettirmesidir. Bizler, bu iki feyzin tecellîgâhıyız. Hakikatimiz Feyz-i Akdes ile O’nun ilminde, suretimiz Feyz-i Mukaddes ile bu âlemde zuhûr bulmuştur. Bu sırrı idrak eden ârif, kendi varlığının O’nun feyzinden başka bir şey olmadığını anlar ve “Ben” zannından kurtulup O’nunla var olmanın huzuruna erer.
Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği
Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri’nin hikmet deryâsı olan Füsûsu’l-Hikem’e daldığımızda, feyz kavramının ne denli ince ve katmanlı bir sır olduğunu bir kez daha anlarız. Feyzin, sâlikin kalbinde, yani en mahrem tecellîgâhta nasıl bir hâle büründüğünü, zıtlıkları nasıl birleştirdiğini ve kul ile Hakk arasındaki perdeleri nasıl kaldırdığını tefekkür etmek gerekir.
Bu makam, aklın sınırlarının bittiği, hayret vadisinin başladığı yerdir. Zira burada feyz, sadece bir lütuf, bir rahmet olarak değil, bazen bir kahır, bir celâl suretinde de tecellî eder. Ârifin kalbi ise bu zıt görünen tecellîlerin aslında aynı kaynaktan geldiğini idrâk ettiği bir cem makamı haline gelir. Hazret-i Şeyh, Şuayb Aleyhisselâm’a atfedilen “kalb hikmeti”ni açıklarken bu sırra işaret eder:
"Hikmet-i kalbiyye"nin Şuayb (a.s.)a tahsisindeki sebeb budur ki: "Kalb", ism-i Adl'in mazharıdır; ve bedenin sebeb-i i'tidali ve nefsin bais-i adaletidir; Yani adaleti meydana getirir . ve feyz kalbden meydana gelip varlığına yayılır, ve kaffe-i a'zaya müsâvâten dağılır; ve suret kalb ile baka bulur; ve ruhani kuvvetler ve nefsi kuvvetlerin topluluğudur. Ve zahir ile batın arasinda berzahtir; ve şube ve neticeleri çoktur; ve "Allah" ism-i cami'ine benzer.
Kalb, sadece bir et parçası değil, zâhir ile bâtın arasında bir berzah, yani bir köprüdür. Hakk’ın “Adl” isminin tecellî ettiği, her şeye hakkını veren bir mîzandır. Feyz, işte bu kalpten bütün vücuda, bütün varlığa “müsâvâten”, yani eşitçe ve adaletle dağılır. Bu, kalbin öyle bir arınma ve genişleme noktasına geldiğini gösterir ki, artık gelen tecellîyi “iyi” veya “kötü”, “lütuf” veya “kahır” diye ayırmaz. Her ne gelirse gelsin, onun Hakk’tan olduğunu bilir ve ona göre bir duruş sergiler. Bu, tenzih-teşbih dengesinin en hassas noktasıdır. Tenzih ile Hakk’ı her türlü noksanlıktan arındırırken, teşbih ile de her tecellîde O’nun bir vechinin zuhûrunu müşahede eder.
Bu hâl, sâlikin Hakk karşısındaki duruşunu da belirler. Her an, o anın gerektirdiği edebe bürünür. Kimi zaman dua ve niyaz hâli gerekir, kimi zaman sükût ve teslimiyet. Eyyûb Peygamber’in sabrı gibi. O, derdin en şiddetli anında sükût etmeyi seçmiş, zira o anın tecellîsinin sükût gerektirdiğini kalbiyle bilmiştir. Sonra başka bir tecellî anı gelmiş, dua etmesi iktizâ etmiş ve dua etmiştir. Ârif, Hakk’tan gelen feyzin o anki tecellîsine bir ayna gibi karşılık verir. Terzibaba’mızın Şîs Fassı’na düştüğü şu not, bu inceliği özetler:
Binâenaleyh hal, suâli iktizâ ettikde, ubûdiyyeten suâl eder; ve tefviz ve sükûtu iktizâ ettikde dahi, sâkit olur... Dua eden bunun mislini yani ilm-i İlahiyi ve istidatlarını bilmeyen ehl-i huzurun gayesi içinde bulundukları zamanda istidatlarını bilmelerdir. Bunlar ayn-ı sabitelerinin ilm-i Hakk’ta ne suretle meydana çıkma olduğunu ve lisan-ı istidatlarıyla Hakk’tan ne şeyi taleb etmiş olduklarını bilmemekle beraber gerek vasıtalı ve gerek vasıtasız Hakk’tan kula gelen feyz-ilham- tecelliyattan ilimler ve ahlaktan bulundukları zaman içinde kabul ettikleri ilahi ihsanları ancak o zaman da olan istidadı cüzziyeleri ile kabul ettiklerini bilir.
Sâlik, her an kendine ulaşan feyzi, o andaki cüz’î isti'datı, yani kabiliyeti nispetinde kabul eder. Gelenin Hakk’tan olduğunu bilir, vehme kapılmaz. Bir dost eliyle gelen ikram da, bir düşman diliyle gelen sitem de onun için aynı kaynaktan süzülen birer feyzdir. Zira o, “vücutta ve tesirde Hakk’tan başka hiçbir şey görmez.” Bu görüş, zıtlıkları birleştiren Cem makamının ta kendisidir.
Bu birliğin en çarpıcı misallerinden birini Hûd Aleyhisselâm kıssasında görürüz. Âd kavmi, bulutları görünce yağmur ve bereket beklerken, onlara gelen bir azap rüzgârıydı. Zâhiren bu bir kahırdır. Ama hakikatte, onların Hakk’tan uzaklaşmasına sebep olan nefslerini ortadan kaldıran bir rahmettir. Hazret-i Şeyh’in bu konudaki izahı, feyzin celâl içindeki cemâlini gösterir:
Ya’nî Hak Tealâ Ad kavminin hüsn-i zannlarını te’yîden onlara, belki o isti’câl ile taleb ettiğiniz şey yağmur değil, azâb-ı elîmi mutazammın olan bir rüzgârdır ki, size zannettiğiniz faydadan daha mükemmel bir fayda ve menfaat te’mîn eder. Çünkü yağmur yağsa idi, tarlaları sulanacak ve ekinleri feyz bulacak idi. Ve onlar bu taneli nebatlar ile beslenip Hak’tan uzaklaşmaya sebep olan nefisleri kuvvetlenip, kat kat perdede kalacaklar idi. Halbuki hakîkatta, Hak’tan uzaklaşma, şiddetli bela idi... Fakat rüzgâr onların uzaklık sebebi ve perde olan nefslerini helak edip ortadan kaldırınca, kurb-ı Hakk’a vâsıl olacaklarından bu hakîkî nimet, o zahiri ni’meti daha faydalı olmuş olur.
Ârifin bakışı budur. O, olayların zâhirine takılıp kalmaz. Yağmurun getireceği dünyalık feyzin, aslında ruhu perdeleyen bir gaflete dönüşebileceğini; buna mukabil, canı yakan azap rüzgârının ise nefsi ortadan kaldırıp Hakk’a yakınlığa (kurb) vesile olan hakikî bir feyz olduğunu idrâk eder. Bu, feyzin zıtlar perdesi altında işleyen hikmetini görmektir.
Feyz ile kulun kalbi o denli saflaşır ve Hakk ile dolar ki, artık kulun kendi varlığı, iradesi adeta eriyip gider. Bu, meşhur kudsî hadiste bildirilen kurb-i ferâiz (farzlarla yakınlaşma) makamıdır: “Ben kulumun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli, yürüyen ayağı olurum.” Burada artık ikilikten eser kalmamıştır. Hakk, kulunun âzâ ve kuvvelerinin aynı olmuştur. Terzibaba’mız, Hûd Fassı’ndaki şerhinde bu birliğin vücûdî temelini şöyle açıklar:
Bu kurb nasıl muhakkak olmasın ki, Hak kendi “hüviyyet”ini abdin kuvâ ve a’zâsının aynı kıldı. Yani Hakk kendi hüviyetini abdın azaları ve kuvvaları kıldı Acaba bundan daha yakın bir yakınlık olur mu? Çünkü Hak, ilmi suretlerinde ibaret olan eşyanın a’yân-ı sâbitesi, kendi zât-ı lâtifi, mertebe mertebe tenezzül buyurmak suretiyle, yine kendi vücudundan feyz verdi yani meydana getirdi. Bu surette “halk” dediğimiz şey vehmî ve i’tibârî bir şey oldu; ve “abd” dediğimiz şey dahi bu mevhum olan halkta, meşhud olan Hak oldu.
Hakk, kendi Hüvviyet’ini, yani en mahrem Zâtî kimliğini, kulun kuvvelerinin aynı kılıyor. Çünkü zaten o kuvveler, o varlık, baştan sona Hakk’ın kendi vücûdundan verdiği bir feyzdir. Halk, vehmî bir perdedir; o perdenin ardında görünen (meşhûd olan) ise yine Hakk’tır. Bu makama eren ârif, artık yaratılmış her şeyde Hakk’ın feyzini müşahede eder. Yağan yağmur, esen rüzgâr onun için sadece tabiat olayı değil, Rabb’inden gelen taze bir haber, bir “hal diliyle” yapılmış davettir. Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) yağmur yağarken başını açıp o rahmet damlalarını hissetmesi bundandır. Hazret-i Şeyh, bu hadiseyi şöyle yorumlar:
Yağmur, Rabb'ine zamânen karîbü'l-ittisal olduğu için, efdal-i beşer olan Sallallahu aleyhi ve sellemi teshîr eyledi... Meleğin lisân-ı vahy ile da'veti gibi, yağmur dahi Cenâb-ı Peygamber'i lisân-ı hâl ile bizâtihî da'vet eyledi. Çünkü kâmil insanlar, dış duyularıyla idrak ettikleri her şeyde, kendilerine ilahi hazretten, özel suretlerde inen manaları bulurlar. Özellikle “yağmur” ilahi hazretten inen “ilim”in suretidir... Şimdi, Rabb'inden Cenâb-ı Peygamber'e getirdiği hayat ve ilim ve ilahi feyzin kendisine isabet etmesi için mübarek bedenlerini yağmura açardı.
Yağmur, Rabb’e “zaman olarak yakın” olduğu için, yani yeni tecellî ettiği için taptaze bir feyz taşır. Kâmil insan, bu feyzi doğrudan almak, o ilâhî ilim ve hayat ile yeniden dirilmek için bedenini ona açar. Bu, kâinattaki her zerrede Hakk’ın feyzini görmenin, yani teşbih makamının en latif örneğidir.
Nihayet, feyzin en ileri mertebesinde, alıcı ve verici ikiliği de ortadan kalkar. Feyzi alan kim, veren kim? Eğer bütün varlık Hakk’ın bir tecellîsi ise, feyz de Hakk’tan yine Hakk’a bir akıştır. Sâlikin vücûdu, bu akışın gerçekleştiği bir menfez, bir mazhardan ibarettir. Hazret-i Şeyh, İsmâil Fassı’nda bu nihai birliğe şöyle işaret eder:
Ve senin üzerine vahy, gayr suretinde ilka olunmaz; ve sen de gayra ilka etmezsin... Yani ey arif sana Hz. Kudüs’ten ve Cenab-ı İlahiden faiz olan ilham yani bereketli olan artan ilham gayra ilka olunmaz. Yani senden başkasına senin dışında verilmez. Çünkü senin vücudun Hakkın gayri değildir... Bu suretle faiz olan taşan feyz olan ilham ancak senden sana ilka olunur.
Bu söz, tevhidin zirvesidir. Feyz, “gayr”a, yani senden başka birine verilmez; çünkü ortada senden ve Hakk’tan başka bir “gayr” yoktur. Senin varlığın, Hakk’ın bir isminin sureti olduğundan, sana gelen feyz, aslında Hakk’ın kendine tecellîsidir. Bu, “Senden Sana” bir akıştır. Bu idrâk, kulun kendi a'yân-ı sâbite’sinin, yani ezelî hakikatinin, yine Hakk’ın ona verdiği bir feyz olduğunu anlamasıyla kemâle erer. Bizim O’na verdiğimiz her şey, aslında O’nun bize baştan verdiği şeyin iadesidir. Bir ayna misali:
Şu halde biz O'nun feyz-i akdesi ile yani Cenab-ı Hakkın bize vermiş olduğu feyz-i akdes ile yani ayan-ı sabitemizdeki program ile bizim hakikatlerimizde ve a'yân-ı sabitemizde zâhir olan ve bizim Hakk'a verdiğimiz şey ne ise... biz dahi Hakk'a onu verdik. Zîrâ âynaya ne verilirse, o da onu verir. Âyna kendisine tekabül eden suretin gayrisini vermez.
Füsûs’un ışığında feyz, böyle bir birlik tecrübesidir. Zıtların eriyip birleştiği, kulun Hakk’ın kuvveleriyle donandığı, kâinatın Hakk’ın kelimeleriyle konuştuğu ve nihayetinde alanla verenin bir olduğu bir tevhid denizi...
Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Feyz
Hakikat yolunun büyük sultanı, gönüller tabibi Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri, ilâhî sırları anlatırken kuru ve nazari bir dil kullanmaz. O, hakikati bir hikâyenin içine gizler, bir sembolün kanatlarına bindirir ve bir teşbihin parlaklığıyla gözler önüne serer. Feyz gibi derûnî bir bahsi de, onun Mesnevî-i Şerîf'inde tarifler içinde değil, canlı misaller, cana dokunan temsiller içinde buluruz. Onun kelâmı, feyzi anlatmaktan öte, feyzin bizzat kendisi olur; okuyanın kalbine bir pencere açar.
İnsan-ı Kâmil: Feyzin Menbaı ve Mir'âtı
Hz. Pîr'in nazarında feyz, başıboş, yönsüz bir yağmur değildir. O, bir menbadan, bir kaynaktan coşup gelen ve belli kanallarla akan bir hayat suyudur. Bu menba, bu kaynak, Cenâb-ı Hakk'ın yeryüzündeki halifesi, isimlerinin ve sıfatlarının en kâmil tecelligâhı olan İnsân-ı Kâmil'dir. O, âleme dağıtılan feyzin hem başlangıç noktası hem de en berrak aynasıdır. Mevlânâ, bu hakikati anlatırken en çok "güneş" sembolünü kullanır.
Yani, eğer gölge güneşin varlığından bir nişan verir ve güneşin varlığına delil olursa da, bu delil, delil olunanın (güneşin) özelliğinden uzaktır. Çünkü delil olan gölgenin delil olunduğu güneş, her an bir hayat nuru ve hayat feyzi verir. Bunun gibi, gölge konumunda olan cismani suretlerden kaynaklanan mecazi aşk da, gerçi aşkın varlığından nişan verirse de, güneş konumunda olan Hak Zât'ına olan aşk gibi değildir; çünkü bu aşk ruha nur verir.
Âlem ve içindeki her şey, hakikat güneşinin bir gölgesi mesabesindedir. Gölge, güneşin varlığına işarettir ama güneşin kendisi değildir. Güneş ise her an "hayat nuru ve hayat feyzi" verir. İşte o güneş, İnsan-ı Kâmil'in kalbinde parlayan hakikat güneşidir. Dünyevî sevgiler, mecazî aşklar gölge gibidir; insana gaflet uykusu getirir. Ama Kâmil'in kalbinden yansıyan hakikî aşk, ruha feyz verir, cana can katar.
Bu güneşin en parlak tecellîlerinden biri, Hz. Mevlânâ'nın "canımın güneşi" dediği Şems-i Tebrîzî Hazretleri'dir. Onun feyzi, sıradan bir aydınlık değil, ruhları besleyen bir kuvvettir.
Zîrâ sûrî güneş cisimlerin rûh-i hayvânîlerine hayat ve feyz verir. Şems-i Tebrîzî hazretlerinin güneş gibi olan zâtı ve hakîkatı ise rûh-i insânîye feyiz verir.
Gökteki güneş, hayvanî ruhumuza, yani bedenimize hayat ve sıcaklık verir. Ama Şems gibi bir hakikat güneşi, asıl varlığımız olan insanî ruhumuza feyz verir. Biri bedeni, diğeri canı besler. Feyzin asıl gıdası budur.
Hz. Pîr, İnsan-ı Kâmil'i sadece güneşe değil, aynı zamanda o güneşin ışığını toplayıp dağıtan bir kandilliğe, bir "mişkât"a da benzetir. Bu, feyzin nasıl bir usûl ile dağıtıldığını gösteren mühim bir sırdır.
"Mişkât" (kandillik), duvar içinde kandil veya lamba koydukları yere denir. Bundan kastedilen, bütün ilahi isim ve sıfatların tecelli yeri olan insân-ı kâmilin şerefli kalbidir. Ve bu şerefli zât, âlemde zamanın biricik varlığı olup, hakikat-i Muhammediyye'yi taşır. Bütün âlem ehline ilahi feyizler, onun şerefli kalbinden dağıtılır. Ona "kutbu'l-aktâb" (kutbun kutbu) da derler.
İlâhî feyizler doğrudan ve rastgele değil, zamanın kutbunun, yani İnsan-ı Kâmil'in kalp kandilliği vasıtasıyla âleme dağıtılır. Bu dağıtıma Feyz-i Mukaddes denir. O kalp, ilâhî nurun toplandığı ve oradan bütün varlığa yayıldığı bir merkezdir. Bu merkez olmadan, âlemin manevî nizamı yürümez.
Kimi zaman da feyzin kaynağı, Yemen ufkunda parlayan ve taşı akik, ham meyveyi olgun yapan Süheyl yıldızına benzetilir. Bu teşbih, feyzin dönüştürücü, kimya gibi tesir eden gücünü anlatır.
Yani, Süheyl yıldızı Yemen'den görünüp onun nuru nasıl ki taşı şeffaf bir akîk haline getirir ve meyvelerin olgunlaşmasına sebep olursa, insân-ı kâmilin kalbinden Hakk Yolcusu'nun kalbine yansıyan feyz nuru ve bâtınî söz de, onun taş gibi olan kalbini şeffaf ve latif yapar ve nefsinin yoğun olan sıfatlarından kurtarır; ve nefsinin hamlığını giderip kemale erdirir ve ona vahdet sırrını ve ilahi aşkı telkin eder.
Sâlikin kalbi başlangıçta katı bir taş gibidir. Hamdır, işlenmemiştir. Mürşid-i kâmilin nazarından ve sohbetinden gelen feyz nuru, o taşı yavaş yavaş işler, şeffaflaştırır ve nihayetinde kıymetli bir cevhere, bir akîk taşına çevirir. Bu, feyzin sadece bir bilgi akışı değil, bir hâl dönüşümü, bir varlık tekâmülü olduğunu gösterir.
Sâlikin Kalbi: Feyzi Kabul Eden Kap ve Feyze Mani Olan Perde
İlâhî feyzin menbaı olan İnsan-ı Kâmil ne kadar cömert, ne kadar "Feyyâz" olursa olsun, feyzin tesiri, onu kabul eden kabın isti'dadına, yani kabiliyetine bağlıdır. Hz. Mevlânâ bu sırrı, Nisan bulutu misaliyle anlatır:
Beyit: Halkın yatkınlığına bağlıdır feyz (ilahi bereket) eserleri. Nisan bulutundan sedef inci, yılan zehir kapar.
Aynı rahmet bulutu, aynı feyz yağmuru hem sedefin üzerine yağar hem de yılanın ağzına. Sedef, o saf sudan inci yapar; yılan ise aynı sudan zehir devşirir. Suç suda değil, suyu alan kaptadır. Mürşidin sohbet meclisine giren iki kişiden biri, o feyzi kalbinde inciye çevirir, marifet sahibi olur. Diğeri ise aynı sözlerden fitne, haset ve kibir zehri üretebilir. Bu, sâlikin niyetinin, kalbinin temizliğinin ve teslimiyetinin ne kadar mühim olduğunu gösteren sarsıcı bir uyarıdır.
Aynı hakikat, güneşin kuru ve yaş dala tesirinde de görülür:
Güneşin ışığı, kuru ve yaş dala zâtî bir yayılma ile yakındır. Bu sebeple kuru ve yaş ağaç dallarının bu şekilde güneşe yakınlığı vardır ve güneş ışığının her ikisine de eşit şekilde yansımasına asla perde, engel ve mâni yoktur. Fakat, kuru dala o güneşin ışığının ve ısısının yakınlığından, pek çabuk kurumasından başka bir etki varsa, hani göster bakalım!
Güneş, nurunu ve ısısını ne yaş daldan esirger ne de kuru daldan. Lakin yaş dal o feyzi alır, yeşerir, meyve verir. Kuru dal ise o ısıyla daha da kurur, odun olur. Sâlikin kalbi, "taze dal" gibi esnek, bükülmeye hazır, teslimiyet içinde olmalıdır. Kendi aklına, bilgisine güvenen, benlik davasında katılaşmış bir kalp, kuru dal gibidir; feyzin nuru onu yeşertmez, kibrini ve inadını artırarak daha da kurutur.
Feyz yolunu kapatan, kalbi kurutan en büyük tehlikelerden biri, sâlikin feyzi kendinden bilmesi, nefsine bir pay çıkarmasıdır. Feyzin ilk damlalarıyla sarhoş olup, kaynağı unutmak, en büyük nankörlüktür.
Şehzâde, sülükü esnasında kalbine peyderpey vârid olan bu feyizlerden dolayı kendi içinde, terbiyesinde bulunduğu insân-ı kâmilden istiğnâ gördü ve bu gördüğü istiğnâ yüzünden kalbinde bir tuğyân ve haddini tecavüz hissi zâhir oldu. Dedi ki: "Ben de şah ve şehzade değil miyim? Neden dizginimi bu şaha vermişim?"
Bu, yolun en tehlikeli kavşağıdır. Sâlik, mürşidinin himmetiyle kalbinde bazı nurlar, feyizler görmeye başlayınca, şeytan ona "Artık sen de oldun, bu feyizler senin kendi kabiliyetinin eseri, mürşide ne hacet?" diye fısıldar. Bu "istiğnâ" yani ihtiyaçsızlık hissi, manevî bir azgınlığa, bir "tuğyan"a dönüşür. Bu hâl, feyzin geldiği kapıyı kendi eliyle kapatmaktır.
Çünkü feyzin akışının en temel şartı, mürşidin kalbini incitmemektir. Sâlikin kendi benliğine güvenmesi, mürşidin emeğini boşa çıkarmak olduğu için onun gönlünü kırar ve bu, feyz pınarının kurumasına sebep olur.
Şübhesiz maksad-ı aslîye vusûl yolu senin üzerine kapanmış oldu. Çünkü ehl-i dil olan bir kâmilin gönlü, mahzâ senin senliğine i'timâd ettiğinden dolayı incindi... Sâlik kâmilin sarf ettiği himmet-i terbiyeye rağmen, eğer kalbinin gözünü kendi nefsi tarafına açtığını görürse, kendi emeğinin berhevâ olduğunu anlayıp pek ziyâde münkesir olur ve sâlik üzerine mecrâ-yı feyz kapanır.
Bu sebeple, feyzin bir nişanı, bir eseri olmalıdır. Feyiz aldığını iddia edip hâlinde bir güzellik, ahlâkında bir düzelme, kalbinde bir nur yoksa, o iddia boş bir davadan ibarettir.
Mademki feyiz çeşmesinden geldin, niçin o feyzin eseri sende yoktur? Ve eğer sen hakikat ceylanının göbeği isen niçin sende hakikat miskinin kokusu yoktur?
Mürşidin meclisi bir feyz çeşmesidir. O çeşmeden içen kupkuru kalamaz. Hakikat ceylanının misk kesesini taşıyan, etrafa misk kokusu yaymalıdır. Hâli, sözünü tasdik etmiyorsa, o yolda bir yanlışlık var demektir.
Feyzin Gıdası ve Mesnevî'nin Kendisi
Feyz, aynı zamanda ruhun asıl gıdasıdır. Beden nasıl ekmekle, suyla beslenirse; ruh da marifetle, zikirle, sohbetle, yani feyz ile beslenir. Hz. Mevlânâ, sâliki maddî gıdalardan yüz çevirip, manevî gıdaya, "nur lokmaları"na yönelmeye davet eder.
Bu sebeple maddî gıdaları azalt ki, kalbin asıl olan peygamberlerin ve evliyaların marifetlerini (Allah'ı bilme ve tanıma bilgileri) kabule yatkın olsun ve marifet nurunun lokmalarını ruhunun ağzı yiyici olsun!
Riyazet ve perhizin gayesi, bedeni zayıflatıp ruhun gıdasına yer açmaktır. Mide doluyken kalp aç kalır. Mide boşaldıkça, kalp "nur lokmaları"nı yemeye başlar. Aslında yediğimiz şu maddî ekmek bile, o asıl nurun bir yansıması, bir gölgesidir.
O akıl nurunun yansıması ve tesiridir ki, bu görünen ekmek, bedenin gıdası olan ekmek olmuştur; ve o izafî ruhun feyzi ve taşkınlığıdır ki, bu hayvanî ruh, bedeni ayakta tutan bir ruh olmuştur.
Asıl olan, Akl-ı Küll'den gelen o nurdur. Bütün varlık, o nurun ve feyzin aksiyle ayaktadır. O nurdan bir lokma tadan kimse, artık fırın ekmeğinin esiri olmaz.
Nihayet, Hz. Pîr, feyzin sadece yaşayan bir mürşidden değil, onun eserinden de alınabileceği müjdesini verir. Mesnevî-i Şerîf, sadece hikmetli sözlerin toplandığı bir kitap değil, Mevlânâ Hazretleri'nin feyzinin aktığı, kıyamete kadar sâliklere mürşidlik yapacak canlı bir kanaldır.
Yani ilahi feyzi ister en sonra taayyün (belirginleşme) âleminde ortaya çıkan insân-ı kâmilden gör; ve ister o feyzi bu taayyün âleminden göç etmiş olan kâmillerden gör! Örneğin Cenâb-ı Mevlânâ (r.a.) efendimiz, bu taayyün âleminde değildirler; fakat onların her zamanda halifeleri ve kendi nurlarından ve feyizlerinden parlayan varisleri vardır. İster bu feyzi bu Mesnevî-i Şerif aracılığıyla onlardan al; ister varisi olan zattan al, eşittir.
Hz. Pîr'in bedeni aramızda olmasa da, onun feyzi, Mesnevî'nin satırları arasından parlamaya devam etmektedir. Samimiyetle ve edeple o denize dalan her sâlik, kendi kabı nispetinde o feyzden hissesini alır. Zira o sözler, Feyyâz isminin bir mazharı olan o büyük velînin kalbinden coşup gelmiştir. O feyzin bir damlası bile, taşı mücevher, hamı kâmil etmeye kâfidir. Yeter ki biz, sedef gibi ağzımızı açıp o rahmet damlasını beklemeyi bilelim.
Mesnevî Ciltlerinden İzler
Ahmed Avni Konuk'un on üç ciltlik Mesnevî-i Şerîf şerhinde Feyz kavramı, farklı ciltlerde ayrı yönleriyle işlenir. Hangi beytin hangi ciltte geçtiğini bilmek, okuyucuya bu deryada bir pusula sunar:
- Cilt 1: "Füyûzundur cenâb-ı Mesnevî / Aşkı ta'rîf eylemek mümkin değil ammâ şu var / Aşka düşmüştür yanar dâim sihâb-ı Mesnevî / Mesnevî hem öğretir giryân u nâlân olmayı / Hasta-i dîdâra hem kimyâ türâb-ı Mesnevî."
- Cilt 2: "'Parlamak'dan murâd feyz-i mukaddestir, zîrâ feyz-i ilâhi iki nev'idir. Birisine 'feyz-i akdes', diğerine 'feyz-i mukaddes' derler. Feyz[-i akdes a'yânın ilmî sûretlerine, feyz-i mukaddes a'yânın hâricî zuhuruna aittir]."
- Cilt 8: "İsti'dâdı vardır. Akıl bana söğerse ben râzıyım, zîrâ ki benim feyyazlığımdan bir feyz [almıştır]. 'Akıl'dan murâd, âkıldir. Yânî, 'Âkıl olan kimse, eğer bana karşı söğüp saysa bile ben râzıyım; çünk[ü benim feyyazlığımdan bir feyz almıştır]'."
- Cilt 10: "Yine o hazretin kalbinden, yine yatkınlıklarına göre, onun sahiplerinin kalplerine fayda (fâiz) eder. Fakat kutbun yukarıda anlatıldığı gibi, maddîye değil, ma'neviyeye (anlamî boyuta) yönelme[si gereken bir vazifesi vardır]."
- Cilt 12: "Hüsâmeddin Çelebi hazretleri! Eğer senin müridlerinin rûhu senden bulduğu feyz ve fütûh-ı ilâhîye karşı sana şükr etmeyi bir dem gizlice münkir olur ve bu feyzi kendi isti'dâdından bilip[…"
Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme
Kavramlar Ağında Feyz
Bir kavramı anlamak, onu komşularıyla tanımakla mümkündür. Feyz tek başına duran bir ada değil, manalar okyanusunda diğer hakikatlerle alışveriş hâlinde olan canlı bir merkezdir. Bu alışverişi, bu akrabalığı görmek, irfan yolunun haritasını okumaktır.
Feyz denilince akla ilk gelen, Mürşid olur. Zira Mürşid, feyzin yeryüzündeki tecellîgâhı, insandaki mazharıdır. Feyz, Hakk’ın Zâtî bir rahmetidir; ancak bu rahmetin kullara dağıtıldığı menfez, Peygamber vârisi olan kâmil insanın kalbidir. Mürşid, feyzin sahibi değildir; o, feyzin pınarının başında duran ve Hakk’ın izniyle, her sâlikin kabının genişliğine göre o ilahî suyu dağıtan bir sâkîdir. Feyz, Mürşid’in şahsından değil, onun vasıtasıyla Hakk’tan gelir. O, aradaki berzah (geçit) ve aynadır. Bu yüzden Mürşid’e olan muhabbet, feyz musluğunun vanası gibidir; muhabbet ne kadar kavi ise, feyz o kadar gür akar.
Bu feyz en çok Sohbet meclislerinde zuhûr eder. Sohbet, feyzin en yoğun tecrübe edildiği manevi iklimdir. O, sadece kelimelerin havada uçuştuğu bir meclis değil, kalplerin aynı istikamete yöneldiği, ruhların birbiriyle ünsiyet kurduğu bir cennet bahçesidir. Mürşid’in dilinden dökülen her kelime, feyzin bir damlasını taşır. Hatta bazen kelimeler susar, sükût konuşur; işte o anlarda akan feyz, en tesirlisidir. Sohbet, feyzin nazariyeden pratiğe, bilgiden hâle dönüştüğü kimya laboratuvarıdır. O mecliste feyz, görünmez bir el gibi kalplere dokunur, pasını siler, onu cilalar.
Feyzin kalbe inmesiyle hâsıl olan ani ve beklenmedik manevi açılımlara, sırlı bilgilere ise Varidat denir. Feyz, sürekli yağan bir rahmet bulutu gibidir; varidat ise o buluttan düşen ve sâlikin tam ihtiyacı olan yere isabet eden tek bir inci tanesi veya şifa dolu bir damladır. Feyz geneldir, varidat özeldir. Feyz, toprağı besleyen sudur; varidat, o toprakta aniden bitiveren, daha önce hiç görülmemiş bir çiçektir. Sâlik, feyz ikliminde sabırla beklerken, Hakk ona bir lütuf olarak kalbine doğan bir varidat ile yolunu aydınlatır, şüphesini giderir, gayretini artırır.
Feyzin aslı ve kaynağı ise Tecelli’dir. Tecelli, Hakk’ın Zât’ından sıfatlarına, sıfatlarından isimlerine ve isimlerinden de âlemlere doğru olan sonsuz ve kesintisiz zuhûrudur, kendini açığa vurmasıdır. Feyz, bu ilahî tecellînin mahlûkat tarafından alınabilen, hissedilebilen ve tesir bırakan yönüdür. Güneşin kendisi bir tecellî ise, onun ışığı ve ısısı bir feyzdir. Dolayısıyla var olan her şey, en küçüğünden en büyüğüne, bir tecellînin mazharı ve bir feyzin alıcısıdır. Feyz, tecellî denizinden mahlûkatın isti’dat (kabiliyet) kaplarına dolan ilahî rahmettir. Varlık, bu feyz ile ayakta durur.
Sâlikin, Mürşid’in feyzinden kesintisiz istifade etmek için kullandığı en mühim manevi bağ ise Rabıta’dır. Rabıta, müridin kalbini Mürşid’in kalbine bağlaması, onu sürekli hatırda ve gönülde tutmasıdır. Bu, feyz borusunu sürekli açık tutmaktır. Mürid, Mürşid’den fiziken ayrı düştüğünde bile rabıta sayesinde onun manevi ikliminde kalmaya, feyzinden beslenmeye devam eder. Rabıta, bir hayal kurma eylemi değil, ruhun ruha yöneldiği, sevginin bir köprü kurduğu hakiki bir bağdır. Bu bağ sayesinde Mürşid’in kalbine yağan feyz rahmeti, rabıta kanalıyla müridin kalbine de ulaşır.
Feyzin bir diğer meyvesi de İlham’dır. İlham, Hakk’ın kulunun kalbine doğrudan bir bilgi veya anlayış bırakmasıdır. Feyz ile ilham kardeştir, ama aralarında ince bir fark vardır. Feyz, kalbi hazırlayan, onu ilahî tecellîlere açık hâle getiren genel bir manevi beslenme ve atmosferdir. İlham ise, o hazırlanmış kalbe bırakılan özel bir mesaj, bir hediyedir. Feyz, toprağın sürülüp sulanmasıdır; ilham, o toprağa ekilen tohumdur. Her ilhamın zemini feyz ile hazırlanır, ama her feyz anı belirgin bir ilhamla sonuçlanmayabilir. Feyz, sâlikin hâlini güzelleştirir; ilham ise ona yol gösterir.
Kütüphanedeki Kaynaklar
Bu sohbette feyz pınarından içmeye çalışırken, üç büyük irfan denizinden de avuç avuç su aldık. Her biri, feyzin farklı bir yüzünü bize gösterdi, hakikatin farklı bir katmanını önümüze serdi.
Evvela, kendi ocağımızdan, Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri’nin sohbetlerinden başladık. Onun dilinde feyz, bir hikmet nazariyesi olmaktan çıkıp zikir halkasının, bir dervişin gündelik hayatının tam ortasına indi. Feyzin en temel ayrımı olan Feyz-i Akdes ve Feyz-i Mukaddes’i, zikir meclisindeki Mürşid ve müridler üzerinden izah ettiğini gördük. Mürşid’in kalbinin, Zât’tan gelen o ilk ve en mukaddes feyzin (Feyz-i Akdes) bir yansıması olduğunu; müridlerin ise o kalpten yansıyan nuru kendi kabiliyetlerince alarak Feyz-i Mukaddes’in birer mazharı olduğunu onun sade ve tesirli üslubundan öğrendik. Terzibaba’nın sohbetleri, feyzin nasıl yaşanacağını, edeple nasıl celp edileceğini, ümitsizlik anlarında nasıl bir manevi azık olacağını bizlere gösterdi. O, feyzi, Vahdet-i Vücûd’un kevnî bir ilkesi olmaktan çıkarıp, bir müridin kalbî meselesi hâline getirdi.
Ardından, irfan ilminin temel taşı olan Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri’nin Füsûsu’l-Hikem’ine başvurduk. Şeyh-i Ekber ile birlikte feyzin artık sadece bir manevi akış değil, varlığın bizatihi kendisi olduğunu müşahede ettik. Onun Nefes-i Rahmânî tabiriyle feyzin, Hakk’ın kendi içindeki ilahî isimlerin ve hakikatlerin (A’yân-ı Sâbite) "ol!" emriyle dışa vurulması, âlem olarak zuhûr etmesi olduğunu anladık. Füsûs, bize feyzin vücûdî mertebelerdeki seyrini gösterdi. Feyz-i Akdes’in, varlıkların hakikatlerinin henüz ilahî ilimde taayyün ettiği o ilk ve en saf tecellî olduğunu; Feyz-i Mukaddes’in ise bu hakikatlerin kevnî âlemde, yani bildiğimiz bu dünyada suretlere bürünmesi olduğunu onun derinlikli diliyle idrak ettik. İnsan-ı Kâmil’in bu muazzam işleyişteki merkezî rolünü, Hakk’tan aldığı feyzi bütün âleme dağıtan bir rahmet kanalı olduğunu yine onun eserinden öğrendik. Füsûs, feyzin kevnî şemasını çizdi.
Son olarak, bu yüksek hikmeti ve yaşanan hakikati gönül diliyle anlatan Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri’nin Mesnevî-i Şerîf’ine kulak verdik. Mevlânâ, feyz kavramını aşkın ve muhabbetin diliyle terennüm etti. O, feyzi, taşı cevhere çeviren bir nura, sâlikin kalbine doğan bir Süheyl yıldızına benzetti. Mürşidi, feyzin aktığı bir denize, bir çeşmeye benzetti. Sâlikin feyzi kabul etme kabiliyetinin ne kadar önemli olduğunu, Nisan bulutundan yağan aynı yağmurdan sedefin inci, yılanın ise zehir kapması misaliyle en dokunaklı şekilde o anlattı. Mesnevî, bize feyzin sadece bir ilim veya bir tecrübe değil, aynı zamanda bir nasip ve isti’dat meselesi olduğunu hatırlattı. "Nur lokmaları" yiyebilmek için maddî lokmalardan vazgeçmek gerektiğini, feyze mazhar olmak için "taze bir dal gibi" eğilmeye, teslim olmaya hazır olmak gerektiğini onun hikayelerinden dinledik. Mevlânâ, feyzin kalpteki yankısını, şiirini yazdı.
Değerlendirme
Hâsıl-ı kelâm, feyz; Hakk’ın varlığa ve hususiyetle insan kalbine kesintisiz akan rahmet, ilim ve muhabbet tecellîsidir. Bu sohbetten sonra anlaşılıyor ki feyz, kazanılan bir mal değil, hazır olana sunulan bir ikramdır. Sâlikin bütün gayreti, biriktirmek için değil, arınmak içindir; feyzi yakalamak için değil, ona engel olan nefs perdelerini kaldırmak içindir.
Görüldü ki feyz, hem bütün varlığı ayakta tutan kevnî bir kanun (Nefes-i Rahmânî), hem de bir Mürşid’in nazarında, sohbetinde tecrübe edilen çok özel ve şahsî bir hâldir. Ârifin nazarında bu ikisi birleşir; o, yağan yağmurda da, Mürşid’inin sükûtunda da aynı feyzin, aynı ilahî sesin farklı nağmelerini duyar. Bu, tevhid şuurunun muktezasıdır.
Öyleyse bu irfan yolunun yolcusuna düşen, kendi kalp kabını her türlü kirden, pastan, benlik davasından temiz tutmak ve onu semâya, rahmetin geldiği yöne doğru açık bırakmaktır. Zira feyz pınarı her an akmaktadır; mesele, bizim kabımızın ne kadar temiz ve ne kadar açık olduğudur. Cenâb-ı Hakk, bizleri feyzinin rahmetinden mahrum eylemesin.