Hamd
Hamd, lügatteki basit mânâsı olan övgünün çok ötesinde, varlığın sırrını içinde taşıyan bir anahtardır. O, sadece dilden dökülen bir kelime değil, âlemlerin varlık sebebi, Hakk’ın kendi güzelliğini yine kendi Zât’ında ve tecellîlerinde seyretmesinin sesidir. “Elhamdülillâh” dediğimizde, aslında varlığın ezelî şarkısına iştirak etmeye niyet ederiz. Fakat bu iştirak, kendi benliğimizden kaynaklanan bir sesle mi, yoksa varlığa sesini veren o Mutlak Ses’in bizdeki bir yansıması olarak mı gerçekleşir? Sâlikin yolculuğu, bu sorunun cevabını bulma, kendi cılız sesini susturup O’nun Hamd’ını duyma ve o Hamd’ın kendisi olma yolculuğudur. Terzibaba İrfan Mektebi’nin usûlünde Hamd, bir ibadet fiili olmaktan evvel bir marifet ve idrak hâlidir; varlığın dokusunu anlamanın, Tevhid denizine dalmanın ilk kapısıdır.
Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı
Hakikate giden yollar, o hakikatin tecellîleri adedincedir. Her yol, Hakk’a varan bir patikadır ve her birinin kendine has bir üslûbu, bir meşrebi vardır. Bir yola tâbi olanın, diğer yolları hor görmesi değil, onlardaki hakikat yansımalarını da görüp kendi idrakini genişletmesi icap eder. Zira maksat, bir yola taassup göstermek değil, bütün yolların işaret ettiği O’nu bulmaktır. Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri’nin bir başka irfan ehlinin eserine şerh düşerken ortaya koyduğu niyet, bu geniş bakış açısının en güzel ifadesidir:
Böylece çevremizdekiler ve diğer insanlarda, bu sesli ve yazılı çalışmalardan istifade etmiş, diğer yollardan da, hayata ve tasavvufa nasıl bakıldığını görmüş olacaklardır. Bizler, anlayışımıza göre yol ve sistem tefriki yapmayız, ehli sünnet olan her yolun, kendi asli düşünce ve kanaatlerine hörmet ve saygı gösreririz, ve onlardan da istife etmeye çalışıriz. İşte bu çalışma böyle bir anlayış neticesinde ortaya çıkmıştır. Cenâb-ı Hakk, her birerlerimize çok geniş bir fikir ve idrak sahası olan (Tevhîd/marifetullah/Allah bilgisi) ni gönüllerimize aslî hakikat-i üzere nakşetsin. Bizde (Nakkaş-ı hakikinin) gerçek nakşı ile nakışlanmış olarak bu geçici dünya âleminden bâkî olan âlemi bakaya, bâki olan kimseler olarak gitmiş olalım. İnşeallah, bu yolları açtığı için Rabbimize şükrederiz (Elhamdülillâh) diyelim.
Bu ifadeler, Hamd’ın pratik mânâsını gözler önüne serer. Hakikatin farklı tecellîlerine saygı göstermek, her birinde O’nun bir isminin, bir sıfatının yansımasını görmek, aslında bir Hamd fiilidir. “Nakkaş-ı hakikinin gerçek nakşı ile nakışlanmış olmak” duası, sâlikin nihai gayesini özetler: Kendi benlik boyasını silip, O’nun boyasıyla boyanmak. Bu hâle ulaşan kulun her nazarı, her sözü, her fiili Hamd olur. O vakit söylediği “Elhamdülillâh”, artık bir şükran ifadesi değil, bir hakikatin ilanıdır. Varlığın, Nakkaş’ın kendisini nakşettiği bir tuval olduğunu idrak etmenin ve bu idrakin verdiği huzurla teslim olmanın ilanıdır.
Kul, kendi başına, kendi aklı ve çabasıyla bu yüce hakikati kavrayabilir mi? Cenâb-ı Hakk, Kur’ân-ı Kerîm’de Peygamberinin şahsında bütün insanlığa yol gösterirken şöyle buyurur: “Fesebbih bi hamdi rabbike” (Hicr, 98). Yâni, “Rabb’inin hamdı ile tesbih et.” Bu emir, tasavvuf yolunun temel usûlünü ortaya koyar. Emir sadece “tesbih et” şeklinde değildir. Tesbihin nasıl yapılacağını, hangi vasıta ile gerçekleşeceğini de bildirir: “Rabb’inin hamdı ile.” Bu, kulun kendi hamdının, kendi tesbihinin yetersizliğine, hatta bir hiç olduğuna işarettir. Terzibaba Hazretleri, bu âyetin sırlarını şöyle aralar:
” (15/98-99) “ fesebbih ” tesbih et, “ bi hamdi rabbike ” Rabb’ının hamd’ıyla tesbih et. Nefsinle tesbih et demiyor, Rabb’ının hamd’ıyla tesbih et. Şimdi karşımıza bir sürü iş çıktı. Evvelâ Rabb’ımızı tanımak gerekiyor Rabb’ının diyor çünkü. Evvelâ Rabb’ımızı tanıyacağız. Sonra Rabb’ımızın bir hamd’ı var, Rabb’ının hamd’ıyla. Rabb’ımız nedir, hamd’ı nasıldır, öyle tesbih et. ” Fe sebbih bi hamdi Rabbike ” hem de senin Rabb’ı hassını tanı.
Bize ait zannettiğimiz övgü, bizim değildir. Yapmamız gereken, kendimize ait bir hamd uydurmak değil, zaten var olan ve tüm kâinatı titreten “Rabb’in Hamdı”na bağlanmaktır. Bu ise iki temel adımı zorunlu kılar: Evvela, âyette geçen “Rabbike” yâni “senin Rabbin” ifadesinin sırrını çözmek. Bu, her bir varlığın kendine özgü tecellîlerle terbiye edildiği, her birimizi var kılan o özel İlâhî İsmi, yani [Rabb-ı hass](/wiki/rabb-i-hass)ı tanıma yolculuğudur. İkinci olarak da, o Rabb’in Hamd’ının ne olduğunu, nasıl bir şey olduğunu idrak etmektir. Kendi aciz, sınırlı, benlik kokan övgümüzü bir kenara bırakıp, O’nun Zât’ından yine Zât’ına olan ezelî ve ebedî Hamd’ına ayna olmaya çalışmaktır.
Kulun Hamd’dan acziyeti, tasavvufun en temel öğretilerindendir. Çünkü Hamd, kemâl sıfatlarını dile getirmektir. Bir varlığı hakkıyla övebilmek için, o varlığın bütün kemâlâtını eksiksiz bilmek gerekir. Cenâb-ı Hakk’ın kemâlâtı ise sonsuzdur. Sınırlı olanın, sınırsız olanı ihata etmesi, tam mânâsıyla bilmesi ve dolayısıyla hakkıyla övmesi mümkün değildir. Bu durumda kulun “Elhamdülillâh” demesi, “Ben seni övüyorum” anlamına gelmez. Aksine, “Hamd, ancak Sana aittir, Senden Sana’dır. Ben bu övgüyü yapmaktan âcizim. Benim bu sözüm dahi, Senin kendi kendini övmenin benim dilimdeki bir tecellîsidir” mânâsında bir acziyet itirafı, bir fena (yokluk) ilanıdır. Bu hakikati Terzibaba Hazretleri, en net şekilde şöyle ifade eder:
Peki, Rabb’ımızın hamd’ı nasıl? Demek ki biz hamd yapamıyormuşuz. Garanti olması için Rabb’ının hamd’ıyla yap, kendi hamd’ınla yaparsan biraz şüphede oluyor. Çünkü zâten beşer hamd etmekten âcizdir. “Salât” kitabında hamd’ın sekiz mertebesi vardır ya, o üçüncü mertebesinde zâten kulun işi bitiyor. Yâni kulluk mertebesinin işi bitiyor. Ve her gün defalarca okuduğumuz Fatihâ sûresinde “El hamdu lillâhi Rabbil âlemin” diyoruz da gene hamd’ı biz yapıyoruz, yaptığımızı zannediyoruz. Halbuki açık olarak diyor ki “El hamdu lillâhi” hamd Allah’a mahsûstur, hamd’ı Allah yapar kul yapamaz.
Bu nokta, Tevhid idrakinin başladığı yerdir. “Hamd’ı Allah yapar, kul yapamaz” cümlesi, sâlikin önündeki bütün benlik putlarını yıkan bir balyoz gibidir. Övenin (Hâmid) de, övülenin (Mahmûd) de hakikatte Tek bir Vücûd olduğunu anlamaktır. Âlemler, Cenâb-ı Hakk’ın kendi Hamd’ını tecellî ettirdiği sonsuz lisanlardır. Güneşin parlaması, çiçeğin açması, bülbülün şakıması, denizin dalgalanması… Hepsi, o küllî Hamd senfonisinin farklı notalarıdır. İnsan-ı Kâmil ise, bütün bu notaları kendi varlığında birleştiren ve şuurlu olarak “Elhamdülillâh” diyerek bu senfoniyi yöneten orkestra şefidir. Onun dilinden dökülen Hamd, artık şahsî bir övgü değil, bütün bir kâinatın tesbihini ve hamdını Zât-ı Mutlak’a sunan, âlemlerin Rabb’inin kendi Hamd’ının sesidir. Bu sebeple Hamd, bir başlangıç değil, bir sonuçtur; bir arayış değil, bir buluştur; bir fiil değil, bütün fiillerin eridiği bir varoluş hâlidir.
Terzibaba'nın Nazarıyla Hamd: Aslı ve Mertebesi
Her an dilimizde olan ama hakikatini ne kadar bildiğimiz meçhul bir kelime olan "Hamd", sadece bir teşekkürden veya övgüden ibaret değildir. Hamd, bir kelime değil, bir hâldir; bir fiil değil, bütün bir kâinatın varoluş sebebidir.
Bu sırrı anlamanın anahtarı, Kur'ân-ı Kerîm'in emrinde gizlidir: "Fe sebbih bi hamdi rabbike." Yani, "Rabb'inin hamdıyla tesbih et." Cenâb-ı Hakk, "kendi hamdınla tesbih et" dememektedir. Eğer bizim kendi hamdımız yeterli olsaydı, böyle bir şarta lüzum kalmazdı. Bu emir, bize en baştan acziyetimizi hatırlatır ve kapıyı gösterir. Hakikate giden kapı, kendi vehmî varlığımızdan, kendi cüz'î aklımızdan ve aciz fiillerimizden geçip, Rabb'imizin kim olduğunu ve O'nun hamdının ne olduğunu anlamaktan geçer.
Terzi Baba Hazretleri bu noktayı şöyle aydınlatır:
leri o kelimeyi anlatırken bir yerde “el-yakînü hüve’l Hakk” diye tarif etmiştir. “O yakîn öyle bir mâ’nâdır ki, Hakk’ın ta kendisidir” demiş. Yâni iki kişinin arasındaki yakınlık mâ’nâsı değil veya iki varlığın arasındaki yakınlık mâ’nâsı değil, tek varlığın kendinde olan ikiliği anlamas,ı yâni tek varlığın kendi bünyesinde olan ikiliği, iki mertebesini anlaması. İşte o iki ayrı gibi gözüken, o iki mertebenin tek bir asla bağlı olduğunu bilmesi yakîn, o da Hakk’ın ta kendisidir. Bunu böyle bilen, zuhura getiren ve halk eden Hakk’ın ta kendisidir. Yâni Hakk’ın kendi kendini iki mertebesi ile müşâhedesi diye de tarif edilebilir. Hicr sûresinin sonunda “ Fe sebbih bi hamdi rabbike ve kün mines sâcidîn. Ve’büd rabbeke hattâ ye’tiyekel yakîn. ” (15/98-99) “ fesebbih ” tesbih et, “ bi hamdi rabbike ” Rabb’ının hamd’ıyla tesbih et. Nefsinle tesbih et demiyor, Rabb’ının hamd’ıyla tesbih et. Şimdi karşımıza bir sürü iş çıktı. Evvelâ Rabb’ımızı tanımak gerekiyor Rabb’ının diyor çünkü. Evvelâ Rabb’ımızı tanıyacağız. Sonra Rabb’ımızın bir hamd’ı var, Rabb’ının hamd’ıyla. Rabb’ımız nedir, hamd’ı nasıldır, öyle tesbih et.
Kendi zannımızla yaptığımız hamdın ötesine geçip, "Rabb'in hamdı" denilen o ilâhî hakikatin aslına, mertebesine, vücûdî kaynağına doğru bir seyre çıkmak gerekir. Hamd, Zât-ı Mutlak'ın kendi kendine olan aşkının, kendi güzelliğini seyretmesinin ve bu seyrin bütün âlemler olarak zuhûr etmesinin adıdır.
Hamd'ın Kaynağı: Ahadiyet'ten Hakikat-i Muhammediyye'ye
Hamd'ı anlamak için, varlığın en başına, her şeyin "henüz hiçbir şey olmadığı" o mertebeye gitmemiz gerekir. O mertebe, Ahadiyet mertebesidir. Hakk'ın, Zât'ı itibariyle her türlü isimden, sıfattan, şekilden ve kayıttan münezzeh olduğu, mutlak birlik ve tekliktir. Orada ne öven vardır, ne övülen. Ne Hâmid, ne Mahmûd. Sadece "Hû".
Bu mutlak gayb ve bilinmezlik âleminden, bu kesret ve çokluk âlemi nasıl zuhûr etti? Sır, bir sevgi hareketinde, bir "Hubb"da gizlidir. Hakk, bilinmeyi sevdi. Bu sevgi, bu irade, Ahadiyet'in kendi içine doğru bir tecellîsidir. Bu ilk tecellî, bu ilk taayyün, bu ilk belirlenim, Hakikat-i Muhammediyye'dir. Terzi Baba bu ince sırrı harflerin diliyle açar:
Ahad olan O İlâhi Zât, gönlüne bir ( م ) (mim) yerleştirdi, zuhur ismine ( احمد ) (Ahmed) dedi ve (Ahad) ı Ahmed ile gizledi. Ahmed’i “Mahmud” ile Mahmud’ u “Hamd” ile Hamd’ ı da “ Muhammed” ile gizledi ve aynı şekilde bunları da yine, “Muhammed” ile açığa çıkardı ve bütün bunları (Mustafa) ile seçti.
Her şey bir "mim" (م) harfinin araya girmesiyle başlıyor. "Ahad" (احد) isminin ortasına bir "mim" (م) geldiğinde, "Ahmed" (احمد) olur. Ahad, Zât'ın gayb mertebesindeki ismidir. Ahmed ise, Zât'ın kendi kendine ilk hamd edişidir. O "mim", muhabbetin "mim"idir. O "mim", Hakikat-i Muhammediyye'nin kendisidir. Bütün âlemlerin programının yazıldığı, bütün hakikatlerin tohum hâlinde bulunduğu o ilk Nûr, o ilk Akıl, bu "Ahmed" isminin hakikatidir.
Bu sebeple denir ki, varlık âlemleri, Vâhidiyyet mertebesinde, yani ilâhî isimlerin birbirinden ayrıştığı mertebede, Hakikat-i Muhammediyye olarak programlanmıştır.
Vahidiyet mertebesinde Hakikat-ı Muhammedi olarak programlandı bu alemler. Muhammedi hakikatler diye, Biz Muhammed dediğimiz zaman ferd Vahid diye bir süliyet aklımıza geliyor.
Demek ki Hamd, sonradan ortaya çıkmış bir şey değildir. O, Zât'ın Ahadiyet'ten Vâhidiyyet'e ilk tenezzülünün, kendi bilinme arzusunun adıdır. Hamd, Hakk'ın kendi Zât'ını, Hakikat-i Muhammediyye aynasında seyretmesidir. Bu seyir Ahmed'dir. O seyirde görünen güzellik Mahmûd'dur. Seyrin kendisi ise Hamd'dır. Bütün varlık, bu ilâhî Hamd'ın tafsilatından, açılımından ibarettir.
Ahad, Ahmed, Hamd, Mahmud, Muhammed: Tek Bir Hakikatin Zuhurları
Bu ilâhî isimler zinciri, hem kâinatın varoluş sırrını, hem de İnsân-ı Kâmil'in hakikatini anlamanın anahtarıdır. Terzi Baba’nın buyurduğu gibi, bu isimler sadece kelimeler değil, "birbirleriyle kaynaşma halinde ve her mertebe’de birbirlerine ayna olan, bütün âlemi kaplamış bulunan mâ’nâ’lar deryasıdır."
- Ahad (احد): Zât-ı Mutlak. Henüz isim ve sıfat tecellîleri yok. Mutlak Gayb.
- Ahmed (احمد): Ahad'ın arasına muhabbetin "mim"inin girmesi. Hakk'ın kendi Zât'ını ilk idrâki, ilk tecellîsi, kendi kendine ilk hamd edişi. Bu, bâtındaki, içteki hamddır. Henüz övülen (mahlûkat) zuhûr etmemiştir. Hakk, kendi güzelliğine kendi içinde şâhittir.
- Hamd (حمد): Ahmed ismindeki "elif"in kalkmasıyla "Hamd" kelimesi ortaya çıkar. "Elif" birliği, Ahadiyet'i işaret eder. Elif'in kalkması, bu birliğin artık kesret âleminde, yani çoklukta zuhûr etmeye başlayacağının işaretidir. Hamd, öven ile övülen arasındaki bağdır, sistemin kendisidir.
Terzi Baba bu bağı şöyle kurar:
İlâhî olan Zât-ı Ahadiyyet gönlüne O (mim)’ i yerleş- tirince yani Ahmed olunca daha evvelce Ahad ’da bulunan ( ل ) ( لا ) (ha) ve (dal) ın arasına giren ( م ) (mim) ile bu def’a (elif) i ilâve etmeden okunduğunda ( حمد ) “hamd” oldu. İşte (hamd)’ ın gerçek İlâhi kaynak mertebesi burasıdır. Ahad “Mim” siz okunduğu zaman “Ahad” tır. (Mim) ’li okunduğu zaman, Ahmed ’dir, “Elif” siz okunduğu zaman da “Hamd” tır. İşte görüldüğü gibi, “Ahad-Ahmed- Hamd, hep aynı haldir.
- Mahmud (محمود): Hamd edilen, övülen demektir. Hakk, Hamd sistemiyle kendi güzelliğini âlemler suretinde açığa çıkarınca, bu âlemler O'nun övgüsünün tecellî ettiği mahal, yani "Mahmud" olur. Her zerre, O'nun bir isminin tecellîsi olarak O'nu övmektedir.
- Muhammed (محمد): "Çok çok övülmüş" demektir. Bu, bütün bu mertebelerin en kâmil şekilde zuhûr ettiği varlıktır. İnsân-ı Kâmil'dir. O, hem Hakk'ın Zât'ına (Ahad) en kâmil ayna, hem bâtındaki ilk övgünün (Ahmed) mazharı, hem bütün âlemleri kuşatan övgü sisteminin (Hamd) kalbi, hem de bütün varlığın en güzel şekilde övdüğü (Mahmud) varlıktır. Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.v), bu hakikatin hem ismi, hem cismi, hem de ahlâkıdır.
Bu hakikat, Efendimiz'in ismindeki üç "mim"de de gizlidir:
bakın “Muhammed” isminde üç tane “Mim” vardır, “Hamd” ve “mim” ler vardır. Hamd makamı, Makam-ı Mahmud’un sahibi, Hamd edilen makam, birisi “Mu” derken birinci “mim” , “ham” derken ve “med” derken Muhammed de üç tane “mim” vardır. Biri müstakil diğerleri iç içedir. Bunun bir tanesi Hz Rasulullah’a peygamberlik gelmezden evvelki “Muhammed-ül Emin” mertebesidir... O’ndan hayatının sonuna kadar süren devresi 23 senelik devresi de Hz Muhammed’lik devresidir. Bütün bu devreleri de içine alan bütün alemleri kapsayan da Hakikat-ı Muhammedi devresidir.
Bu yüzden, Hamd'a baktığımızda sadece bir teşekkür görmeyiz. Bütün bir varoluş sistemini, Ahad'dan Muhammed'e uzanan o muhteşem tenezzül ve zuhûr seyrini görürüz.
Celâl ve Cemâl Tecellîleri: Sübhanallah ve Elhamdülillah
Sâlik, yani hakikat yolcusu, bu yüce hakikati kendi seyrinde zikirle yaşar. Özellikle iki zikir, Hamd hakikatinin iki kanadını temsil eder: "Sübhanallah" ve "Elhamdülillah". Bunlar, Hakk'ın iki temel tecellî yüzü olan Celâl ve Cemâl sıfatlarına karşılık gelir.
- Sübhanallah: Bu zikir, Tenzih ilkesini ifade eder. Yani, Hakk'ı her türlü noksanlıktan, yaratılmışlara benzemekten, acizlikten uzak tutmak. Bu, O'nun Celâl sıfatının, yani ulaşılamaz yüceliğinin, aşkınlığının idrakidir. Bu bakışta kul, Hakk'tan ayrı ve uzaktır. O'nun azameti karşısında kendi hiçliğini anlar.
- Elhamdülillah: Bu zikir ise Teşbih ilkesini ifade eder. Yani, Hakk'ı yaratılmışlarda görmek, O'nun rahmetinin, lütfunun, güzelliğinin tecellîlerini kâinatta müşahede etmek. Bu, O'nun Cemâl sıfatının, yani yakınlığının, lütufkârlığının idrakidir. Bu bakışta kul, Hakk'ın rahmetiyle kuşatılmıştır ve O'na yakındır.
Terzibaba bu dengeyi şöyle izah eder:
(Sübhanallah ve Elhamdülillâh) cümleleri Cenâb-ı Hakk’ı (Celâl ve Cemâl) sıfatları ile, imâ yoluyla içinde olarak, vasıflandırılıyor. Celâl sıfatını içine alan Sübhanallah, abdin ve mahlûkun Allah’dan uzak oldukları, bakışına göredir. Cemâl sıfatını içini alan (Elhamdülillâh) Cenâb-ı Hakk’ın rahmetiyle abde ve mahlûkata yakın olduğuna işarettir... Kezâlik bilâteşbîh, Cenâb-ı Hakk rahmetiyle bize yakın olduğu cihetle ona hamd ediyoruz. Biz ondan uzak olduğumuz cihetle Onu (Tesbîh) ediyoruz, binâenaleyh, rahmetiyle yakınlığına bakarken hamdet. Ondan uzak olduğuna bakarken (Tesbîh) et ve her iki makâmı karıştırma.
Yolun başında sâlik, bu iki bakışı ayrı ayrı yaşar. Bazen Hakk'ın Celâl'i tecellî eder, sâlik korku ve haşyetle "Sübhanallah" der. Bazen de Cemâl'i tecellî eder, sâlik sevgi ve şükranla "Elhamdülillah" der. Fakat kemâl, bu iki kanadı birleştirmekte, tenzih ile teşbihi aynı anda yaşamaktadır. Bu, Muhammedî mîzan, yani denge noktasıdır. Bu denge, "Sübhanallahi ve bihamdihi" zikrinde cem olmuştur. Bu zikir, "Seni her türlü noksanlıktan tenzih ederim, ama bu tenzihi yine Senin bana olan yakınlığınla, rahmetinle, yani Senin hamdınla yaparım" demektir. Bu, zıtların birliğinin, yani Cem makamının zikridir.
Harflerin ve Sayıların Dilinden Hamd'a Giden Sırat
Tasavvuf ehli bilir ki, harfler ve sayılar sadece birer işaret değil, hakikatlerin yoğunlaşmış formlarıdır. Hamd hakikati de bu hikemî dilde kendini gösterir. Kur'ân-ı Kerîm, bizleri "Sırât-ı Hamîd"e, yani Hamîd olanın (övülmeye layık olanın) yoluna iletildiğimizi söyler. Bu yol, kıldan ince, kılıçtan keskin denilen sırât köprüsünün ta kendisidir. Ama bu köprü sadece ahirette kurulmaz. O, her an Hakk ile halk arasında kuruludur.
İşte her an bu “hamid” e sırat köprüsü kurulmuştur. ( صِرَاطِ ) “Sırat” Sayısal değeri “Sad 90” “Ra 200” “Elif 1” “Tı 9” 300 dür. 3 ise Allah, Rahmân ve Rahiym dir. Ahadiyet’in, Rahmâniyet sıfâtı ile kayda girip tahakkuk etmesi yani hakikatinin anlaşılmasıdır.
"Sırat" kelimesinin ebced değeri 300'dür. "3" sayısı, varlığın temelini oluşturan Besmele'deki üç isme işaret eder: Allah, Rahmân, Rahîm. Demek ki Hamîd'e giden yol, bu üç temel ilâhî hakikat üzerine kuruludur. Bu yol, Ahadiyet hakikatinin Rahmâniyet sıfatıyla görünür âleme çıkışının, yani tahakkuk edişinin kendisidir.
Bu yolculuk, namazda Fâtiha Sûresi'ni okurken her an yeniden yaşanır. Besmele ile üç temel kaynaktan (Allah, Rahman, Rahim) güç aldıktan sonra, "Elhamdü" diyerek kendi mertebemizden Rabbü'l-Âlemîn'e doğru bir miraç başlatırız. Bu miraçta yalnız değiliz. Yediğimiz bitkiler, hayvanlar, kullandığımız madenler, hepsi bizim varlığımızda birleşerek kendi asıllarına, yani Ef'âl, Esmâ ve Sıfât mertebelerine doğru yükselirler. İnsan ise hepsini kendinde topladığı için Zât mertebesinden miracını yapar.
Bu yolun bir diğer anahtar harfi ise "Sad" (ص) harfidir. Asr Sûresi'nin tefsirinde Terzi Baba, bu harfin sırrına işaret eder:
SAD harfinin, Sadr-ı Muhammed, Hamd ve Hubb/Muhabbetin ana çıkış kaynağı olduğunu söyleyebiliriz. Ayrıca bilindiği gibi Sad ( ﺼ ) harfi Hz. Muhammed A.S’ın harfsel rumuzudur. Sad harfinin ebced hesabına göre sayısal değeri 90, Mim harfinin büyük ebced hesabına göre ise sayısal değeri de 90 idi.
Sad harfi, Sadr-ı Muhammed'dir, yani Efendimiz'in mübarek göğsü, kalbidir. Bu kalp, Hamd'ın ve Muhabbet'in kaynağıdır. Sad'ın ve Mim'in ebced değerlerinin 90 olması, Muhammed hakikati ile Hamd hakikatinin nasıl iç içe geçtiğinin bir başka delilidir.
Bütün bu işaretler gösteriyor ki Hamd, sadece dille söylenen bir söz değildir. O, varlığın özüdür. Gökteki güneşten yerdeki zerreye, dağlardan ağaçlara kadar her şey, kendi lisan-ı hâliyle sürekli bir secde ve tesbih içindedir.
Elem tera ennallâhe yescudu lehû men fis semâvâti ve men fil ardı veş şemsu vel gameru ven nucûmu vel cibâlu veş şeceru ved devâbbu ve kesîrum minen nâs...
Bu âyet, "Görmedin mi?" diye sorar. Bu hakikat, kör olan için değil, kalp gözü açık olan için aşikârdır. Bütün kâinat, bir Hamd senfonisidir. Her varlık, kendi mertebesinden bu ilâhî nağmeyi terennüm eder. İnsân-ı Kâmil ise bu senfoninin orkestra şefidir. O, bütün bu sesleri kendi varlığında birleştirir ve "Elhamdülillâhi Rabbil'âlemîn" diyerek, bütün âlemlerin hamdını onların Rabbi olan Hakk'a, yine Hakk'ın diliyle sunar.
Terzibaba Geleneğinde Hamd'in Yaşanması
İrfan, bilginin kalpte bir hâle dönüşmesidir. Bu bölümde Hamd’in lafızdan nasıl bir hâle dönüştüğü, bir sâlikin seyr-i sülûk yolculuğunda Hamd’i nasıl yaşadığı Terzibaba mektebinin usûlünce ele alınacaktır. Zira Hamd, sadece “Elhamdülillah” demek değildir. O, bütün varlığınla Hakk’a teslim olup, O’nun sendeki fiillerine, isimlerine, sıfatlarına ve nihayetinde Zât’ına ayna olabilme sanatıdır. Bu sanat ise bir Usta olmadan, bir İnsân-ı Kâmil olmadan öğrenilmez.
Mürşid-i Kâmil: Hayalî Tavşan Avından Hakikat Seyrine
Yola yeni çıkan sâlikin zihni, binbir türlü fikirle, arzuyla ve hayalle dolu bir orman gibidir. Bu ormanda kendi nefsini avlayacağını zannederken, aslında kendi kurduğu hayallerin, vehimlerinin peşinde koşar durur. Bunlar, hakikat gibi görünen ama aslında bir seraptan ibaret olan “hayalî tavşanlardır”. Bu noktada, yolu ve yolcuyu tanıyan bir Mürşid-i Kâmil’in rehberliği vazgeçilmezdir. O, sâlikin elindeki hayal okunu ve yayını alır, ona hakikatin ne olduğunu gösterir. Terzi Baba bu hâli şöyle özetler:
Yani hayâl ve vehim boyutları idrâklerde öne alınmakta zâhir bâtın boyutu da arkada kaldığı için zâhir bâtın yani gölge ve esmânın hakîkati kapalı kalmaktadır. Kevn âlemi şeytânın faâliyet sahası olduğundan sağ, sol, ön ve arkadan saldırmaktadır. Üst ve alt yönlerden haberi yoktur. Hâliyle beşeriyetiyle yaşayanın da haberi yoktur. Bir İnsân-ı Kâmil’in elini tutup insân vasfına kavuşanlar da bu 62 hayâli tavşan anlayışı asli hâline dönmekte 26 ile zâhir bâtın ve alt üst hakîkat bilgi kapıları açılmakta ve bu kapılardan haberi olmayan şeytân aciz kalmaktadır.
Mesele, hayal ve vehimle dolu bu kevnî âlemde, şeytanın oyun sahasında tek başına kalmamaktır. Şeytan, insanın zaaflarını bilir; ona sağdan ibadet suretinde, soldan günah suretinde, önden gelecek hayalleriyle, arkadan geçmişin pişmanlıklarıyla yanaşır. Ama onun bilmediği iki yön vardır: üst ve alt. Yani, kulun Hakk ile olan dikey bağlantısı. İnsân-ı Kâmil, sâlike bu bağlantıyı kurmayı öğretir. Onu, yataydaki bu hayalî tavşan avından kurtarıp, dikeydeki hakikat seyrine yükseltir. Böylece sâlik, kendi varlığının bir “gölge” olduğunu, asıl olanın ise o gölgenin sahibi olan Esmâ’nın hakikati olduğunu idrak etmeye başlar. Bu idrak, Hamd’in ilk adımıdır. Çünkü kendi hiçliğini, gölgeliğini idrak etmeyen, Varlık’ın sahibine nasıl hamd edebilir?
Bu kurtarma operasyonu, manevî bir ameliyattır. Mevlânâ Hazretleri’nin buyurduğu gibi, Ehlullah’ın bu âlemdeki görevi budur. Onlar, bu dünya zindanına atılmış casuslar gibidir.
Mevlana Hz leri kendi kendine cevap veriyor diyor ki “bizim burada vücudumuzun bulunuş sebebi birkaç mahkumu kaçırmak içindir” diyor. Yani biz burada casusuz diyor. Nefsin elinden dünyanın elinden tabiatın elinden o zindandan kabiliyetli olan insanları elinden tutup kaçırmak için biz buradayız diyor. Peygamberlerin de görevi bu ehlullahın da görevi budur, İnsan-ı Kamil’in de görevi budur. Buradaki hapisanedekileri buradan uçurmak azad etmek yolunu gösterip kaçırmak...
Bu “kaçırma” vazifesi, sâlikin kendi kendine yapamayacağı bir iştir. Mürşid, sâlikin nefs zindanının duvarlarını yıkar, onu vehimlerinin esaretinden kurtarır ve hakikatin sonsuz ufkuna kanat açtırır. Bu kurtuluşun şükrü, bu azad olmanın sevinci, sâlikin dilinden ve kalbinden taşan en samimi Hamd olur.
Mektuplar ve Zuhuratlar: Yolda Olmanın Hâlleri
Bu mânevî eğitim, Terzibaba geleneğinde, mürşid ile mürid arasında son derece canlı, samimi ve sürekli bir iletişimle yürür. Özellikle müridin gördüğü rüyalar, yani zuhuratlar ve günlük hayatta karşılaştığı olaylara dair tefekkürleri, bu eğitimin temel malzemesidir. Mürid, yaşadıklarını, gördüklerini, hissettiklerini bir mektupla mürşidine arz eder. Mürşid de, o zuhuratın veya olayın, sâlikin hangi nefs mertebesindeki hangi hâline işaret ettiğini, hangi ilahî ismin bir tecellisi olduğunu açıklar. Bu, adeta bir ruhsal nabız ölçmedir.
Hayırlı Akşamlar Murat hocam, İnşallah kolayca İstanbul'a dönebilmişsinizdir. (...) Bazı yaşadıklarımı yazıp sizi halimden haberdar etmek istedim. (...) Senelerdir tevbe istiğfarda gerçekten pişman olamamaktan ve gözümüzden yaş gelmemesinden muzdarip idik. Ama dün akşam elhamdulillah 12'de yattık ve iki saat durmadan ağladık. Adeta göğsümüz uyuştu. Tam bitti derken başka şeyleri hatırladık, daha da ağladık ve bu böyle iki saat sürdü. (...) Hayatımızın en garip namazıydı çünkü samimi olarak, acziyet içinde ve izlendiğimizin farkında olarak ve ağlayarak namaz ayetlerini okuduk.
Hamd’in yaşanması budur. Yıllarca şeklî olarak yapılan bir tevbenin ardından, bir gece vakti gelen samimi bir pişmanlık ve gözyaşı, sâlikin kalbindeki katılık buzunu eriten bir rahmet yağmurudur. O an sâlik, kendi acziyetini, hiçliğini derinden hisseder. Bu acziyet idraki, en büyük Hamd kapısıdır. Çünkü kişi, kendinde bir varlık görmediği an, varlığın sadece Hakk’a ait olduğunu yaşayarak idrak eder. O ağlayarak kılınan namaz, içinde riya olmayan, sadece “izlendiğinin farkında olarak” kılınan o namaz, sâlikin miracı olur.
Mürşid, bu gibi halleri ve zuhuratları yorumlayarak sâlikin yolunu aydınlatır. İşte bir müridin zuhuratlarına verilen cevaplardan bir misal:
5 Mayıs: Kedi hakikatten tırtıklayıp çalan nefsi emmare suretidir. Manân da, hakikat-i ilahiyye deryasında ve kendi kucağında gezdirdiğin sana gösterilmiş. (...) 7 Mayıs: Bizle Leb-i Derya yani ağzımızdan çıkan söz yani "Ve Nefahtu" ile beraber olmuşsun. Şeriate ait eski anlayışların yıkılmaya ve "Kelime-i Tevhid" kılıcı ile hakiki anlayış dirilmeye başlamış. Hakikat-i ilahiyye deryası içinde nasıl seyretmen gerektiği gösterilmiş.
Rüyada görülen bir “kedi”, sıradan bir insan için sadece bir kedidir. Ama mürşidin nazarında o, hakikatten tırtıklayan nefs-i emmare’nin (kötülüğü emreden nefsin) bir sembolüdür. Mürşid, sâlike der ki: “Bak, o kedi sensin. Kendi hakikatinden çalan nefsini kucağında gezdiriyorsun. Onu tanı ve ondan kurtul.” Yine bir başka zuhuratta, “şeriate ait eski anlayışların yıkılması” ve “Kelime-i Tevhid kılıcı” ile sâlikin zihnindeki köhne, taklitçi ve kabukta kalmış din anlayışının nasıl yerle bir edilip, yerine hakikatin nasıl inşa edildiği müjdelenir. Bu yıkım ve yeniden yapım süreci, sâlikin en büyük Hamd vesilesidir. Çünkü her yıkılan put, Hakk’a bir adım daha yaklaştırır. Her inşa edilen hakikat, kalbi daha da nurlandırır. Bu süreç, Bakara Suresi’ndeki o büyük teslimiyet emrinin sâlikin hayatında tecelli etmesidir: "Rabbi ona, 'Teslim ol!' emrini verince, o 'Ben âlemlerin Rabbine teslim oldum.' dedi." Bu mektuplaşmalar, bu zuhurat tabirleri, sâliki bu kâmil teslimiyete hazırlayan pratik derslerdir.
Cehrî Zikir ve Devran: Hamd'in Âhenkli Tecellîsi
Tasavvuf yolunda eğitim sadece bireysel tefekkürden ibaret değildir. Yolun bir de toplu halde, bir cemaatle yaşanan, aşkı ve vecdi coşturan mertebeleri vardır. Özellikle Uşşâkî yolunda cehrî zikir (sesli zikir) ve devran, bu toplu ibadetin en belirgin tezahürleridir. Arifler için her bir hareketin, her bir nidanın Kur’an’da ve kevnî düzende bir karşılığı vardır.
Devran, dervişlerin bir halka oluşturarak, belli bir ritim ve ahenk içinde “Allah” ismini zikrederek dönmeleridir. Bu, kâinatın zikrine iştirak etmektir. Atomdan galaksilere kadar her şeyin bir yörüngede döndüğünü ve kendi lisanınca Hakk’ı tesbih ettiğini bilen arif için devran, bu kevnî koroya katılmaktır. Terzi Baba, bu konudaki şüpheleri, yine Kur’an’ın kendisinden bir delil ile ortadan kaldırır:
Devranı şer’i delili yani şeran delili şeriat ehli devarana haram derler, sema’ya haram derler zahir ehli olanlar, ama bakın şeriat içindeki delilini gösteriyor, وَتَرَى الْمَلۤئِكَةَ حَاۤفِّينَ مِنْ حَوْلِ الْعَرْشِ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ ... “Melekleri Arş’ın etrafını çevirmiş oldukları halde Rablarını hamd ile överken görürsün. Bakın etrafında dönme halinde görürsün diyor, daha devir arştan başlıyor, sema dönme. (...) Ayet-i Kerimesinde müfessirler حَاۤفِّينَ kelimesinin “Ey daire-i zakirin” dönerek zikredenler diye tefsir etmişlerdir.
Dervişlerin zikir halkası, Arş’ın etrafını kuşatmış meleklerin halkasının yeryüzündeki bir yansımasıdır. Melekler nasıl “Rablerinin hamdı ile tesbih ediyorlarsa” (yüsabbihûne bi-hamdi rabbihim), dervişler de onların o fiilini, o ibadetini taklit ederek, o büyük Hamd okyanusuna bir damla da olsa karışmaya çalışırlar. Burada zikir, kuru bir tekrar değil; Hamd ile yapılan, aşk ile yapılan, bütün bedeni ve ruhu saran bir tesbihtir. O halkada her bir derviş, diğerinin aynası olur. Aşk bir kalpten diğerine sirayet eder. Bireysel “ben”likler, o ortak “Hû” nidası içinde erir ve bir “biz” şuuru doğar. Bu, Hamd’in toplu halde yaşanan, en coşkulu, en heybetli tecellilerinden biridir. Devran, Arş meleklerinin ibadetine bir naziredir, onların hamd edişine yeryüzünden bir cevaptır.
Teslimiyetin Zirvesi, Aldanışın Çukuru
Yol uzun ve meşakkatlidir. Bu yolda sâlikin önüne iki uçurum çıkar: Biri, kendini aldatma ve yerinde sayma çukuru; diğeri, her şeyini feda etmeyi gerektiren teslimiyetin zirvesi.
En büyük tehlike, yolda olduğunu zannederken aslında bir arpa boyu yol gitmemiş olmaktır. Kişi, zikirlerinin sayısıyla, tarikattaki kıdemiyle, mürşidine olan yakınlığıyla övünür ama ahlâkında, hâlinde, insanlarla muamelesinde hiçbir değişiklik olmaz. Manzarası hiç değişmez. Bu, en acı aldanıştır. Terzi Baba bu hali şöyle gözler önüne serer:
efendim ben 25 senedir falan tarikatın müridiyim, elhamdülillah benim şeyhim Gavs’dır, işte 50 bin de günde tesbihim var, ism-i Celal çekiyorum. Eyvah bir bakıyorsun garibin haline 25 senedir “Ettehıyyatü” ye oturmuş bir türlü selam verip te kalkamıyor. Ne manzarası değişmiş ne bilgisi artmış, ne de görgüsü artmış...
Yirmi beş sene namazın son oturuşunda kalıp, bir türlü selamete çıkamamak, Hamd’in yaşanmadığının, sadece tekrarlandığının resmidir. Gerçek Hamd, insanı değiştirir, dönüştürür, ahlâkını güzelleştirir. Manzarası değişen, yani idraki genişleyen, görgüsü artan insan, geçtiği yolları bildiği için arkadan gelenlere de rehberlik edebilir.
Bu çukurun tam karşısında ise teslimiyetin ve adanmışlığın zirvesi vardır. Bu zirvenin sembol isimlerinden biri Hallâc-ı Mansûr’dur. O, “Enel Hak” (Ben Hakk’ım) dediği için değil, Hakk’ın sırrını ehil olmayana ifşa ettiği için şehit edilmiştir. Onun son anları, aşk ile Hamd’in nasıl birleştiğinin, şeriat ile hakikatin nasıl iç içe geçtiğinin en dokunaklı örneğidir.
Enel Hak şehidi, Hallac’ı Mansur, elleri bileklerinden kesildikten sonra, görevlilerden biraz mühlet ister; der ki, aşkın iki rek’at namazı vardır, bunun abdesti kişinin kanı ile alınır , ve kesik kol bileklerinden akan kanlarla yüzünü gözünü yıkayıp abdest alır gibi yapar, namazını kılar, ve hayatına son verilir.
Bu, Hamd’in sözün bittiği yerde başlayan hâlidir. Varlığını, canını, kanını, o varlığı verene bir şükran, bir Hamd olarak sunmaktır. Bu, “Ben âlemlerin Rabbine teslim oldum” ayetinin fiiliyata dökülmüş en son noktasıdır. Hallâc’ın o kanla aldığı abdest, kendi beşerî varlığından tamamen arındığının, geriye sadece Hakk’ın tecellisinin kaldığının ilanıdır. Kıldığı o iki rekatlık aşk namazı ise, kulun Rabbine sunabileceği en büyük Hamd’dir.
Elbette her sâlikin yolu Hallâc’ınki gibi çetin bir imtihanla bitmez. Lakin her sâlik, kendi Hallâc’ını içinde taşır. Her sâlik, kendi nefsini, kendi “ben”liğini o aşk ve teslimiyet potasında eritmeli, kendi kanıyla, yani en değerli varlığı olan canıyla, benliğiyle abdest alıp Hakk’ın huzuruna öyle çıkmalıdır.
Yine de bu cezbe ve aşk hallerinin şeriat temeli olmadan ayakları yerden keseceği, kişiyi yoldan çıkaracağı da bir gerçektir. Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri’nin şu tavrı, bu dengeyi kurar:
Büyük velilerden , Cüneyd’-i Bağdağdi ’ye bir gün bir arkadaşı gelip, “senin yakın dostun ( Hüseyin ennuri) bir haftadır cezbe ile sema etmektedir, ne dersiniz?” diye sorar; O da biraz düşündükten sonra, “namazlarım ne yapıyordu?” diye sorar. Bunun üzerine gelen kişi ona, “namaz vakti geldiğinde namazını kılıp tekrar semaya başlıyordu,” der. Bunun üzerine Cüneyd-i Bağdağdi Hazretleri, “elhamdülillah, biz de bunu beklerdik,” demiştir.
Cüneyd-i Bağdâdî’nin bu “Elhamdülillah”ı, yolun doğru üzere olduğunun tasdikidir. Demek ki Hamd, sadece cezbe ve vecd anlarında değil, o anların en ateşli deminde bile şeriatın direği olan namazı ayakta tutabilmektir. Hamd, aşk ile edebi, cezbe ile kulluk şuurunu bir arada götürebilmektir.
Füsûsu'l-Hikem'de Hamd
Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri’nin irfan mektebinde Hamd, bir fiil olmaktan öte, bir Vücûdî hâldir. O, öven ile övülenin, şükreden ile şükredilenin aynı kaynakta birleştiği bir tevhid müşahedesidir. Bunu anlamak için evvela Hamd’ın kaç yönden tecellî ettiğini bilmek gerekir. İbrahim Fassı’nın şerhinde bu incelik şöyle açılır:
Hâlbuki vücûdda mezmûmdan veyâ mah- mûddan gayrı yoktur. Ya'ni Hak Teâlâ “Kâffe-i hamd Allâh'a mahsustur" [5/11] buyurdu. Hâlbuki hamdde üç vecih vardır: Birincisi: Hak'tan halka olan hamddir ki, bunun delili إِنَّ اللَّهَ وَمَلَائِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّ )Ahzab 3/56) [Muhakkak Allah ve O'nun melekleri pey- gamber üzerine salât ederler.] ve هُوَ الَّذِي يُصَلِّي عَلَيْكُمْ )Ahzab 33/43) [Üze- rinize salât eden O'dur.] ve emsâli âyât-ı kur'âniyyedir. Bu sûrette Hak hâmid ve halk mahmûd olur. İkincisi: Halktan Hakk'a olan hamddir ki, bunun da delîli وَإِنْ مِنْ شَيْءٍ إِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ )İsra 17/44) [Allah'ı hamd ile tesbîh etmeyen hiçbir şey yok- tur.] ... Bu sûrette dahi Hak mahmûd ve halk hâmid olur. ... Üçüncüsü: Halktan halka olan hamddir. Bu sûrette “hâmid” ve “mah- mûd" halk olur.
Bu üç veche, Hamd’ın bütün kevnî (âlemlere ait) işleyişini gözler önüne serer.
-
Hakk’tan Halka Hamd: Cenâb-ı Hakk, kendi güzelliğini, kemâlini, yarattığı mazharlarda, özellikle de İnsân-ı Kâmil olan Nebîsinde (s.a.v) över. Ayette “Allah ve melekleri Nebi’ye salât eder” buyrulması, Hakk’ın kendi tecellîsi olan o en kâmil mazharı övmesidir. Burada öven (Hâmid) bizzat Hakk, övülen (Mahmûd) ise halk suretinde zuhûr eden hakikattir.
-
Halktan Hakk’a Hamd: Kulun, zerreden kürreye bütün varlıkların, kendilerini var eden, her an varlıkta tutan Zât’a yönelttikleri övgüdür. “Hiçbir şey yoktur ki O’nu hamdiyle tesbih etmesin” ayeti, bu sonsuz koroyu haber verir. Burada halk Hâmid, Hakk ise Mahmûd’dur.
-
Halktan Halka Hamd: Bir insan diğerindeki bir güzelliği, bir iyiliği, bir mahareti övdüğünde, hakikatte öven kişi (hâmid), Hakk’ın bir taayyünü (belirginleşmesi) olarak o anda zuhûr etmiştir. Övülen kişideki o güzellik ve kemâl de Hakk’ın bir sıfatının tecellîsidir. Dolayısıyla, bir mazhar diğer bir mazhardaki ilahi kemâli övmektedir. Neticede öven de, övülen de, övgünün kendisi de Hakk’a râci olur, O’na döner. Bu sebeple, bir insana yapılan içten bir teşekkür, bir takdir, aslında o kişideki tecellîsi sebebiyle Hakk’a yapılmış bir Hamd olur.
Bu üçlü yapı anlaşıldığında, Hamd’ın, şükürden çok daha geniş bir hakikat olduğu da ortaya çıkar. Şükür, genellikle bir nimetin karşılığında yapılır ve daha ziyade kulun fiilidir. Hamd ise, bir karşılık olsun veya olmasın, Vücûd’un kendi kemâline olan hayranlığının ve bunu ilan edişinin adıdır. Şîs Fassı’nın şerhinde bu ayrım pek güzel anlatılır:
Hamd yerine şükür de dersin ama hamdın yerini tutmaz. Çünkü şükür sadece hamdın birinci mertebesidir. ... Eğer “Elhamdülillah” dersen hepsini kapsam altına almış oluyor, bilsek de bilmesek de. Dünya dediğimiz zaman nasıl dünyanın bütün içindekileri de beyanış oluyoruz, bilsek de bilmesek de ama “Tekirdağ” dediğimiz zaman yine dünyadan bahsediyoruz ama sadece bir ilini beyanış oluyoruz. Hamd etmekle cemi esmaya cami olan Allah’a hamd ettin.
Bir bardak su içince Rezzak ismine şükredersin. Ama “Elhamdülillah” dediğinde, o suyu halk eden, sana ulaştıran, içmeni sağlayan, ondan sana hayat ve kuvvet veren ve bu fiillerin ardındaki bütün ilahi isimlerin sahibi olan Allah’a hamd etmiş olursun. Hamd, bütün isimleri cem eden ism-i “Allah”a yönelir. Şükür, bir ismin tecellîsinedir; Hamd ise isimlerin sahibine.
Bu hikmet, her ilahi bağışın (atâ) karşılığının zorunlu olarak Hamd olduğu ilkesiyle daha da derinleşir. İnsan, diliyle bir şey istemese bile, hâliyle, istidadıyla (potansiyeliyle) daima bir talep içindedir. Açlık, yemeğe bir taleptir. Cehâlet, ilme bir taleptir. Her talep, bir ilahi ismin tecellîsine davettir ve o tecellî geldiğinde, yani ‘atâ’ gerçekleştiğinde, buna verilecek yegâne kâmil karşılık Hamd’dır.
Her atâ mukabilinde bir hamd lazım geldiğine, yani Cenab-ı Hakk gerek manevi, gerek ilmi, gerek maddi herhangi bir atâ kuluna verdiğinde bunun karşılığında da bir vermemiz gereken “hamd”dır.
Bu karşılıklı ilişki, bu ilahi diyalog, en kâmil şekliyle namazın özü olan Fatiha Suresi’nde tecellî eder. Muhammed Fassı’nda Şeyh-i Ekber, bu bahsi bir hadis-i kudsî ile taçlandırır. Bu hadis, Fatiha’nın, kul ile Hakk arasında nasıl paylaşıldığını, nasıl bir sohbet olduğunu anlatır:
Tah- kîkan Allah Teâlâ buyurdu ki: "Ben namazı benim ile abdim arasında iki nisf [27/77] üzere taksîm ettim. İmdi onun yarısı bana ve yarısı ab- dime mahsustur. Ve abdim için suâl ettiği şey hâsıldır. ... Abd "El-hamdü lillâhi rabbi'l-âlemîn" der. Allah Teâlâ "Abdim bana hamd etti" der. Abd "Er-rahmâni'r-rahîm" der. Allah Teâlâ "Abdim benim üzerime senâ etti" der. Abd "Mâliki yevmi'd-dîn” (Fâtiha, 1/1-4) der. Allah Teâlâ "Abdim beni temcîd etti; abdim emrini bana tefvîz eyledi" der. İmdi bu nıfsın hepsi, Allah Teâlâ'ya hâlistir. Ba'dehû abd “İyyâke na'büdü ve iyyâke nestaîn” der. Allah Teâlâ “Bu, benim ile abdim ara- sındadır; ve abdim için suâl ettiği şey hâsıldır” der. ... Abd “İhdina's-sırâta'l-müstakîm...” der. Allah Teâlâ buyurur ki: "Bunlar abdime mahsustur; ve abdim için suâl ettiği şey hâsıldır."
Fatiha’nın ilk yarısı, kulun lisanından dökülen, ama hakikati Hakk’a ait olan saf bir Hamd’dır. Kul “Elhamdülillah” dediğinde, Cenâb-ı Hakk “Kulum bana hamd etti” diye karşılık verir. Bu bir diyalogdur. Sonra gelen “İyyâke na’büdü ve iyyâke nestaîn” (Ancak sana kulluk eder, ancak senden yardım dileriz) ayeti, tam bir buluşma noktasıdır. Hakk ile halkın, öven ile övülenin karşı karşıya geldiği, aradaki perdenin kalktığı andır. Sonrası ise kulun talebidir ve bu talebe de “istedikleri kulum içindir” diye icabet edilir. İbadetin ve duanın ruhu, Hamd ile başlayan ve icabet ile sonuçlanan bu karşılıklı sohbettir.
Bu engin Hamd hakikatinin en kâmil, en parlak mazharı nedir ve kimdir? Şeyh-i Ekber’e göre, bütün bu Hamd deryasının toplandığı okyanus, Hakikat-i Muhammediyye’dir. “Muhammed” ismi, lügat manasıyla “tekrar tekrar övülmüş, çok övülen” demektir. O, hem en kâmil öven (Hâmid), hem de en kâmil övülendir (Mahmûd). Bu sebeple onun makamı, Makam-ı Mahmud (Övülmüş Makam)’dır.
“Muhammed” dediğimiz zaman bir isim zannediliyor halbuki “Muhammed” hamd hakikatidir. Hamd’ın hakikatidir, Muhammed kelimesinde hamd vardır. Çok hamd edici o aslında kendisi hem hamid hem de “Mahmud”dur. Peygamber Efendimizin bir ismi de “Mahmud” dur, yani öğülendir, bu alemde en kemalli olarak hamd eden ve hamd edilen Peygamberimizin kendisidir, ondan daha üstününü de yapacak yoktur.
Bu Hamd hakikati, sadece insana has değildir. Bütün peygamberler ve melekler bu hakikatten nasiplerini almışlardır. Dâvud ve Süleyman (a.s) peygamberlere ilim ve hükümranlık verildiğinde, onların ilk sözü şu olmuştur:
وَلَقَدْ اَتَيْنَا دَاوُدَ وَسُلَيْمَنَ عِلْمًا وَقَالا الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِى فَضَّلَنَا عَلَى كَثِيرٍ مِنْ عِبَادِهِ الْمُوءْمِنِينَ 27/15- Andolsun ki Davud'a ve Süleyman'a bir ilim verdik... (O ikisi) : "Bizi iman eden kullarından pek çoğuna üstün kılan Allah'a aittir Hamd" dediler.
Onlar, kendilerine verilen ilim ve mülkün kendi zatlarından kaynaklanmadığını, bunun bir ilahi lütuf (atâ) olduğunu idrak etmiş ve derhal Hamd ile karşılık vermişlerdir. Bu, arifin edebidir. Melekler dahi, Fâtır Suresi’nin başında beyan edildiği üzere, bütün bir kevnî düzeni idare etme vazifelerine Hamd ile başlarlar: اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ فَاطِرِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ... “Hamd, gökleri ve yeri yoktan var eden... Allah’a mahsustur.” Onların “kanatları” diye tabir edilen tesir ve tasarruf kuvvetleri, bu temel Hamd hakikati üzerine bina edilmiştir.
Sâlik, yani hakikat yolcusu, kendi cüz’î ve kayıtlı hamdından, Hakk’ın küllî ve mutlak hamdına yükselmeye çalışmalıdır. Kur’an-ı Kerim’deki o eşsiz emir, bu yolun haritasını çizer: فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ “Rabbinin hamdıyla tesbih et.” Kendi hamdınla değil, Rabbinin hamdıyla.
Rabbinin hamdıyla tesbih et buyuruyor, senin hamdınla değil, senin ettiğin senin Rabb-ı hasının hamdıyladır, ayette Rabbül erbabın hamdiyle tesbih et buyuruyor.
Her birimiz, kendi istidadımıza, idrak seviyemize göre bir ilahi ismin tesiri altındayız. Bu bizim Rabb-ı hass’ımız, yani özel Rabbimizdir. Yaptığımız hamd da, bu özel Rabbin bize öğrettiği kadardır, o ismin ufkuyla sınırlıdır. Oysa bizden istenen, isimlerin Rabbi, bütün Rablerin Rabbi olan Allah’a, O’nun Zâtî hamdına iştirak etmektir. Bu da ancak acziyetini idrak edip, kendi hamdından vazgeçip, Hakk’ın kendi kendini nasıl övüyorsa o övgüye teslim olmakla mümkündür.
Füsûs’un bize öğrettiği Hamd, böyle çok katmanlı, Vücûd’un her zerresine sirayet etmiş, öven ile övülenin aynı denizde buluştuğu bir tevhid hakikatidir. O, var olmanın kendisidir. Zira varlık, Hakk’ın kendi kemâlini seyretmek için açtığı bir ayna ise, o aynadaki her yansıma ve o yansımayı seyredenin hayreti, hep bir ağızdan “Elhamdülillah” demektedir.
Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği
Hamd’ın ne olduğunu, şükürden farkını ve Hakk’ın kendi Zât’ını nasıl övdüğünü anladıktan sonra, okyanusun daha derinlerine dalmak gerekir. Füsûsu’l-Hikem’in sırlarla dolu sayfalarında, zâhiren birbirine zıt görünen hakikatlerin nasıl tek bir Vücûd’da birleştiği, Hamd’ın bu birliğin en parlak aynası olduğu müşahede edilir. Bu mertebe, aklın sınırlarının bittiği, kalbin gözünün açıldığı yerdir. Burada, tenzih ile teşbihin, celâl ile cemâlin, kahr ile lütfun aynı kaynaktan geldiğini idrak ederiz. Bu, Cem makamı’dır; Hâmid’in (övenin) ve Mahmûd’un (övülenin) aynı Zât olduğu sırrına erilen makamdır.
Yola çıkarken ilk durağımız, aklın en büyük tuzağı olan aşırı tenzihtir. Cenâb-ı Hakk’ı o kadar soyutlamak, O’nu o kadar “öteye” koymaktır ki, sonunda âlemle, yani kendi zuhûruyla hiçbir bağı kalmamış gibi bir vehme düşülür. Terzibaba, Şeyh-i Ekber’in bu konudaki uyarısını bir kıssa ile aktarır:
İmamın birisi kürsiye çıkmış vaaz ediyormuş, Allah ötelerdedir, Allah şunu etmez, bunu yapmaz deyince cemaattan birisi, Hoca Efendi şunu o kadar uzatacağına yok desende işi bitirsen demiş, neden uzatıyorsun onu diyemediğin için bunları diyorsun demiş.
Bu, ham bir tenzihin, yani sadece soyutlamanın varacağı yerdir. Hakk’ı âlemden, fiillerden, sıfatlardan o kadar uzakla��tırırsın ki, geriye içi boş, tesirsiz bir kavram kalır. Bu, O’nu övmek değil, farkında olmadan O’nu kayıtlamaktır. Terzibaba’nın Füsûs şerhinde buyurduğu gibi:
Böylece Hakk bir sıfat ile kayıtlanmış olur, tenzih ettiğin zaman Hakk’ı kayıt altına alırsın, diğer sıfatları atılmış olur. Keza bundan Hakk’ın haddi bunların haddinden, hududundan hariçtir manası çıktığı için aynı zamanda Hakk’ı bir hudud ile de tahdit, sınırlamış oluruz. Veyahut bil cümle mukayyedâttan münezzehtir desek mutlak bir kayıt ile kayıtlamış oluruz. ... Halbuki hakikat ehli indinde, Allahüteala için ne kayıtlama ve de ne mutlakiyet vardır...
Hakikat ehli, Hakk’ı ne “sadece âlemdedir” diye teşbihle sınırlar, ne de “sadece âlemin dışındadır” diye tenzihle sınırlar. O, hem tenzih hem de teşbih nazarıyla bakar. Bir yandan, Hakk’ın Zât’ının hiçbir sûrete sığmayacağını, kesâfetten ve çokluktan münezzeh olduğunu bilir ve “Sübhanallah” der. Bu, O’nun Ahadiyet (mutlak birlik) mertebesine bir işarettir. Fakat hemen ardından, bütün bu sûretlerin ve fiillerin de O’nun isim ve sıfatlarının tecellîsi olduğunu müşahede eder, her birinde O’nun kemâlini görür ve “Elhamdülillah” der. Bu da teşbihtir. Bu iki kanat birleştiğinde ise, sâlik “Allahu Ekber” diyerek bu zıtların birliğindeki azameti idrak eder ve Tevhid’e ulaşır. Hamd, bu dengenin, bu Muhammedî mîzanın dilidir.
Bu dengeyi kuramayan akıl, kader ve irade meselesinde de yolunu şaşırır. Kulun işlediği bir fiil, isyan mıdır, itaat midir? Fiili işleyen kul mudur, Hakk mıdır? Bu sorular, ikilik nazarıyla bakıldığında çözümsüzdür. İbn Arabî Hazretleri, bu düğümü emr-i tekvînî ve emr-i teklîfî ayrımıyla çözer.
Emr-i teklîfî, şeriatın emridir; “yap” ve “yapma” dediği, sorumluluk getiren ilâhî hitaptır. Emr-i tekvînî ise, Hakk’ın halk ve var ediş emridir; “Kün fe yekün” (Ol der, o da oluverir) sırrıdır. Bir fiil, şeriatın emrine (teklifî) aykırı olabilir ve bu yüzden kınanır (zemm edilir). Fakat aynı fiil, Hakk’ın halk etme iradesiyle (tekvînî) zuhûra geldiği için, o cihetten Hakk’ın iradesine bir muvafakattir.
Şu halde vücûd-i haricîde, ya'nî bu âlemde, Kuldan küfür ve isyan sudûrunda "emr-i teklîfî"ye nazaran, Allah'a muhalefet etti, deriz; ve "emr-i tekvînî"ye nazaran emr-i ilâhîye muvafakat ve itaat eyledi, deriz. İşte şu mevzuyu çok iyi bilmemiz lazımdır. Kaza ve kaderin ana kaynağı işte budur.
Bu, kulun her fiilinin, onun A'yân-ı Sâbite’sinde (ezelî hakikatinde) ne ise o şekilde zuhûra geldiğini bilmektir. Her varlık, kendi Rabb-ı Hâss’ının, yani kendisini terbiye eden özel ismin hükmü altındadır ve o ismin yolunda yürür. Bu yüzden tekvînî olarak herkes Rabbine itaat halindedir. Fakat teklîfî olarak, yani şeriatın ölçüsüne göre bazı fiiller övülür (hamd edilir), bazıları yerilir (zemm edilir).
Burada Hamd, derin bir mana kazanır. Fiilin kendisi Hakk’tan olduğu halde, niçin bazı fiillere hamd, bazılarına zemm yönelir? Çünkü hamd ve zemm, teklîfî emrin gereğidir ve nizamın korunması içindir. Ancak ârif bilir ki, perdenin arkasında bütün övgüler ve yerilen fiillerin sonuçları tek bir kaynağa döner.
Hak Teâlâ "elhamdülillah” buyurdu. Binâenaleyh her hâmid ve mah- mûddan senânın avâkıbi Hakk'a râci' oldu. "Ve emrin küllîsi Hakk'a rücû' eder.” (Hûd, 11/123) İmdi bu hükm-i rücû' mezmûm ve mah- mûd olan şeye âmm oldu. Hâlbuki vücûdda mezmûmdan veyâ mah- mûddan gayrı yoktur.
Bu, Cem makamının en açık ifadesidir. Madem ki öven de (Hâmid), övülen de (Mahmûd), yerilen fiilin fâili de hakikatte tek bir Vücûd olan Hakk’tır, o halde Hamd kime, kimden gitmektedir? Şeyh-i Ekber bu sırrı üç vechede açıklar: Hak’tan halka, halktan Hakk’a ve halktan halka olan hamd. Hakikatte ise hepsi, Hakk’ın kendi kendine olan hamdıdır. Çünkü her bir mevcudun varlığı, kendisinde zâhir olan Hakk’ın varlığıdır. Dolayısıyla ondan çıkan her övgü, aslında Hakk’ın kendi kemâlini o mazhardan seyredip yine kendine yönelttiği bir övgüdür.
Bu hakikat, sâlik için sadece bir bilgi değil, bir müşahede halidir. Ârif, kendi varlığında ve âfâkta tecellî eden ilâhî isimlerin fiillerini görmeye başlar. Mesela, bir şeyi yok ettiğinde veya bir hali sonlandırdığında, kendi nefsinde Azrâil (a.s.) isminin bir tecellîsini müşahede eder. Bir fikir ürettiğinde, bir hakikate can verdiğinde ise İsrâfil (a.s.) isminin nefhasını hisseder.
Ve onun taht-ı emrinde dahi bî-nihâye melâike mevcûddur; ve sen suver-i mevcûdeden birini ifsâd ettiğin vakit, sende Azrâîl’den bir vechin te’sîri vâki’ olur. ... Ve fikrin mukaddemât-ı kazâyâ ile intâc-ı yakîn etmesi dahi, sende Cenâb-ı İsrâfîl’in te’sîrâtından bir vech ile vâki’ olur.
Bu idrak, “O’nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur” (İsra, 17/44) âyetinin sırrını açar. Hamd ve tesbih, hayat sahibi olandan sadır olur. Ve âlemde hayat sahibi olmayan hiçbir şey yoktur, çünkü her şey İsrâfil’in Sûr’undan, yani Hayy isminin tecellîsinden pay almıştır. Cansız sandığımız taşın tesbihi de, bitkinin kendine has hamdı da bu sırdandır. Onların ruhu, kendi Rabb-ı Hâss’ları olan ilâhî isimdir.
Bütün bu hakikatler karşısında kulun kendi nefsinden, kendi cüz’i aklından kaynaklanan hamdı ne kadar kıymetlidir? Terzibaba Hazretleri bu noktada bizi uyarır:
Hamd Allah’a mahsustur. Yani insanı Allah anlatıyor ancak övüyor... İşte Allah’ın kuluna hamd etmesi gayet tabi ama kulun Allah’a hamd etmesi çok zor bir iştir. “Hamd” övmek manasınadır, Allah’ı nasıl bileceğiz ki O’nu nasıl öveceğiz.
Bu acziyet idraki, sâliki yeni bir kapıya getirir: Kendi nefsiyle hamd etmekten vazgeçip, Rabb’inin hamdıyla hamd etme makamına yükselme ihtiyacı. Bu, "Fesebbih bi hamdi Rabbike" (Rabbini, O'nun hamdıyla tesbih et) emrinin bâtınî manasıdır.
O zaman ne olacak evvela Rabbımızı tanımamız gerekecektir. Sonra Rab nasıl hamd ediyor? Onu bilmemiz gerekecek, Rabbının tesbihiyle hamdıyle o zaman biz gerçek hamdı yapmış olacağız. Nefsimizle hamd ettiğimiz müddetçe ne hamd bizden hakkıyla çıkar ne de yerine ulaşır.
Bu makam, fenâfillah (Hakk’ta yok olma) ve bekâbillah (Hakk’la var olma) hallerini yaşamayı gerektirir. Kul, kendi vehmî varlığını, “ben”liğini Hakk’ın Vücûdunda yok ettiğinde, artık onun fiilleri, sözleri, hamdı kendinden değildir. Onun gören gözü, işiten kulağı, söyleyen dili Hakk olur. Bu halde olan bir velî, bir "muttaki", nefsini Hakk’a siper eder. Zâhiren kötü görünen şeyleri edeben kendi nefsine, bütün kemâlâtı ve güzellikleri ise Hakk’a isnat eder. Ama bilir ki, hepsi Hakk’tandır.
Ya’nî mezmûmâtı kendi nefsine; ve hamdler ve kemâlâtı Hakk’a nisbet ederek, nefsini Hakk’a ve Hakk’ı nefsine koruma ve siper ittihâz eden muttaki, zâten ve sıfaten Hak’ta fani olduğu için... eli ve ayağı ve sem’ ve basarı ve şâir kuvâsı Hakk’ın olduğu için dahi nâsın daha kuvvetlisidir, Yaptığını Hak’la yapar.
Bu, İnsân-ı Kâmil’in halidir. Onun hamdı, artık bir kulun Allah’a yaptığı övgü değil, Hakk’ın kendi Zât’ını, en kâmil mazharı olan İnsan-ı Kâmil’in dilinden övmesidir. Livâü’l-Hamd, yani Hamd Sancağı’nın sahibi olan Efendimiz’in (s.a.v) sırrı budur. O, Hakk’ın kendine olan hamdının en mükemmel ifadesidir. O’na tâbi olanlar da, bu dünyada kendi varlıklarından ne kadar soyunup Hakk ile beka bulurlarsa, ahirette o sancağın merkezine o kadar yakın olurlar.
Füsûs’un derinliklerinde Hamd, zıtların birleştiği, öven ile övülenin tek Vücûd’da eridiği, kulun aczini idrak edip Rabb’inin diliyle konuştuğu bir tevhid sırrı olarak karşımıza çıkar. Bu, sadece lafızla söylenen bir “Elhamdülillah” değil, bütün varlığıyla Hakk’ın kemâline ayna olma halidir.
Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Hamd
Hazret-i Pîr Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, hakikat ilminin sırlarını kuru tanımlarla değil, gönle işleyen hikâyelerle, temsillerle açar. O, hamd gibi yüce bir hakikati, akla ders verir gibi anlatmaz; onu bir ney'in iniltisinde, bir direğin feryadında, bir mürşidin sükûtunda hissettirir. Mesnevî-i Şerîf'in sayfalarını bir gül bahçesi gibi araladığımızda, hamd kavramının her bir yaprakta, her bir dikende, her bir damlada nasıl tecellî ettiğini müşahede ederiz. Hazret-i Mevlânâ için hamd, sadece dilden dökülen bir “Elhamdülillah” kelimesi değil, bütün bir kâinatın varoluş musikisidir. Bu musikiye kulak verebilmek için ise, baş kulağını kapatıp can kulağını açmak gerekir.
Kâinatın Zikri: Can Kulağıyla Duyulan Hamd
Tasavvuf ehli için varlık, sessiz ve anlamsız bir yığın değildir. Her zerre, kendi lisan-ı hâliyle Hakk’ı zikreder, O’na hamd eder. Lakin bu zikri, bu hamdi duymak, beşerî hislerin ötesinde bir idrak seviyesi gerektirir. Cenâb-ı Hakk’ın kelâmında buyurduğu gibi, “Hakk’ı hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur velâkin siz onların tesbihlerini idrâk edemezsiniz.” Bu idrak edemeyişin perdesini Hazret-i Mevlânâ, hikâyeleriyle aralar.
Mesnevî’de anlatılan meşhur “Hannâne Direği” kıssası, bu sırrın en dokunaklı misallerindendir. Fahr-i Kâinat Efendimiz (s.a.v.) hutbe verirken dayandığı hurma kütüğü, Efendimiz için bir minber yapılıp da ondan ayrılınca, bir deve gibi inlemeye, feryat etmeye başlamıştır. Bu kuru ağacın feryadı, ayrılık acısının ve vuslat arzusunun bir ifadesidir. Bu, onun hamdi ve tesbihidir.
Ve bazı rivayette Server-i enbiya Efendimiz direğe hitaben "Sana dua edeyim, yeşillenmek mi istersin, yahut cennet ağacı olmak mı istersin?" buyurdular. Direk de cennet ağacı olmayı tercih etti; bunun üzerine defnini emir buyurdular. Direk defnedildi. Bu direğe "sütun-ı hannâne" denilmesinin sebebi budur; Türkçesi "İnleyici direk" demek olur.
Bu hadise, sadece bir mucize değildir; kâinatın dokusuna işlenmiş bir hakikatin ilanıdır. Varlığın Zât’tan ayrı olmadığını, her şeyin O’na bir iştiyak içinde olduğunu gösterir. Bu iştiyak, her varlığın kendi kabiliyetince dile getirdiği hamddir. Lakin bu dili anlamak için, maddiyatın gürültüsünden arınmış bir kulak lazımdır.
Sen yaprakların el çırpmasını göremezsin; gönül kulağı lazımdır, bu cisim kulağı değil! Evet, sen yaprakların el çırptıklarını göremezsin; onların ahenklerini işitmek için, bu cisim kulağı işe yaramaz; gönül ve can kulağı lâzımdır. Nitekim ayet-i kerimede وَإِنْ مِنْ شَيْءٍ إِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ وَلَكِنْ لَا تَفْقَهُونَ تَسْبِيحَهُمْ (İsrâ, 17/44) ya'nî “Ve Allah'ı hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur ve lâkin siz onların tesbihlerini idrak edemezsiniz.”
Bu gönül kulağı, sâlikin dünya hayatının boş ve yalan iddialarından yüz çevirmesiyle açılır. “Baş kulağını boş ve yalan sözden bağla” emri, bu mânâyadır. “Boş söz” dünya hayatının aldatıcı meşgaleleri, “yalan” ise kişinin kendi izafî varlığına bir hakikat atfederek “ben” demesidir. Bu ikisinden kurtulan, “can şehrini” aydınlıkla görmeye, yani kâinatın tesbihini duymaya başlar. Nitekim Süleyman Aleyhisselâm’ın Mescid-i Aksâ’yı inşa ettirirken taşların bile konuştuğu rivayet edilir. Bu, peygamber nazarı değenlerin can kulaklarının faaliyete geçmesiyle mümkündür. Çünkü sereyân-ı Zâtî, yani Hakk’ın Vücûd’unun her şeye sirayet etmesi, bir hakikattir. Cansız sandığımız varlıklarda dahi ilahî sıfatların tecellîsi vardır, lakin onların belirlenimleri (taayyünleri) bu sıfatın açığa çıkmasına uygun olmadığından gizlidir.
Bu sırrı idrak eden İnsân-ı Kâmil ile edemeyen nâkıs insan arasındaki fark, gece ile gündüz gibidir. Biri bütün âlemi Hakk’ın aynası olarak görürken, diğeri sadece taş ve topraktan ibaret bir sahne görür.
İnsanların pek çoğu adam yiyicidirler; onların “selâmün aleyke"lerinden az eman dile!
Bu beyit, hakikate kör olanların, surette kalanların tehlikesine işaret eder. Onlar, peygamberlerin mucizelerini, evliyânın kerametlerini duysalar bile, nâkıs akıllarıyla bunları inkâra veya te’vile kalkışırlar. Ateşin gülistan olamayacağını, kuşların taş atamayacağını, cansızların tesbih edemeyeceğini söylerler. Oysa asıl te’vil edilmesi gereken, kendi cehaletleridir. Bu zümre, kâinatın hamdini işitmek şöyle dursun, kendi dillerinin söylediği hamdin bile hakikatinden perdelidir.
Nefsin Tuzağı, Mürşidin Darbesi: Kendinde Bulunan Define
Hazret-i Mevlânâ’nın en güçlü temsillerinden biri de, sâlikin aradığı hakikatin aslında kendi içinde gizli olduğu, fakat bunu ancak bir mürşid-i kâmilin “darbeleriyle” anlayabildiğidir. Hamd, bu buluşun neticesinde ruhtan fışkıran bir sevinç nidasıdır. Mesnevî’deki mirasyedi hikâyesi, bu seyr-i sülûk yolculuğunu özetler. Babasından kalan evde fakirlik içinde yaşayan bir adam, rüyasında Mısır’da bir define olduğunu görür. Nice meşakkatle Mısır’a varır, fakat orada yakalanıp zindana atılır ve dayak yer. Durumunu anlatınca, polis şefi ona güler ve “Ben de defalarca rüyamda Bağdat’ta filan mahallede, filan evde bir define gördüm ama senin gibi ahmaklık edip gitmedim” der. Tarif ettiği ev, adamın kendi evidir. Adam anlar ki, aradığı define başkasının yurdunda değil, kendi ocağındadır.
Dedi: "Benim bu gıdâm bu dayağa mevkūf idi. Ab-ı hayat benim dükkânımda idi." ... Ma'lûm olsun ki, sâlik Hakk'ı bulmak için âfâkta ve enfüste seferler eder; ve âfâktaki seferinde mürşid-i kâmile mülâkî olur ve mürşid-i kâmil ona bu zulmet-i tabiiyye içinde riyâzât ve mücâhedât-ı şedîde emreder. Sâlik bu riyâzât ve mücâhedât darbelerini yedikten sonra aradığı hakîkat-i vücûd defînesinin kendi evi olan cisminde medfûn ve gizli olduğunu anlar; ve nefsinde seyr-fillâh ve seyr-maallâhda bulunur ve rûhuyla da bu vuslattan dolayı Hakk'a hamd ve senâ eder.
Buradaki “dayak”, mürşidin sâliki nefsânî arzulardan, vehimlerden, dışarıda bir “şey” arama gafletinden kurtarmak için uyguladığı mânevî terbiyedir. Bu terbiye, nefse ağır gelir, acı verir. Fakat bu acı, şifanın kendisidir. Sâlik, bu “darbelerle” anlar ki, aradığı Âb-ı Hayât (dirilik suyu), kendi vücut “dükkânında” gizlidir. Bu idrak anı, en büyük vuslattır. Ve bu vuslatın fıtrî neticesi, tarifsiz bir hamddir:
Bu müjdeden dolayı, sarhoş oldu. Onun derdi kalmadı. O dudaksız yüz bin "el-hamdü" okudu.
Bu, artık dilin değil, ruhun hamdidir. Harflere, seslere muhtaç olmayan bir şükran hâlidir. Bu noktada sâlik, hadîs-i şerîfteki sırrı zevk eder: من وجد خيرا فليحمد الله و من وجd غير ذلك فلا يلو من الا نفسه yani “Kim ki hayır bulursa Allah'a hamd etsin ve onun gayrısını bulan kimse dahi, ancak nefsine sitem etsin!” Bulunan “hayır”, kendi vücudunda gizli olan hakikat definesidir. Bu define bulununca, yapılacak tek şey hamd etmektir. Bulunamıyorsa, suçlanacak olan da dışarıdaki sebepler değil, kişinin hakikate perde olan kendi nefsidir. Sâlik anlar ki, kendi izafî varlığı, Hak Vücûd’un karşısında bir araz (ilinek) gibidir, kendi başına kaim olan bir cevher (töz) değildir. Bu yüzden, kendinden kendine şikâyet eder ve yine kendindeki Hakk’tan medet umar.
Bazen de kul, kendi hayrına zannettiği şeyi ister durur, duası kabul olmayınca üzülür. Halbuki o duanın kabul edilmemesi, onun için en büyük lütuftur. Bu da bir başka yönden, sonradan anlaşılan ve hamd etmeyi gerektiren bir durumdur.
Hakk'a şükür ki o duâ reddedildi; ben zarar sanırdım, o fayda oldu. Kulların birçok duaları vardır ki, onları kendileri için faydalı görüp yaparlar. Halbuki o isteklerin yerine getirilmesi onların ziyanlarına ve helâklerine sebep olacağı Allah tarafından bilindiği için, sırf kereminden dolayı Yüce Allah onları kabul etmez.
Bu idrak, sâlikin teslimiyetinin ve hamdinin derinliğini gösterir. Artık sadece verilene değil, verilmeyene de hamd etmeye başlar. Çünkü bilir ki, her ikisi de aynı Kerem Sahibi’nin hikmetindendir.
Hamd'in Cem Makamı: Varlık ve Yokluk, Tenzih ve Teşbih
Hamdin en derin manası, zıtların birliğinin idrak edildiği Cem makamında ortaya çıkar. Hazret-i Mevlânâ, bu hikemî inceliği, “Elestü bi-Rabbiküm?” hitabının tahlilinde ve meleklerin hamdi ile insanın hamdini karşılaştırırken gözler önüne serer.
Bezm-i Ezel’de sorulan “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” suali, içinde hem ispatı hem de nefyî (olumsuzlamayı) barındıran bir tecellîdir. “Elestü” kelimesi, görünüşte bir sorudur ama manası “Ben sizin Rabbinizim” demektir; bu, Rabliğin ispatıdır. Fakat kelimenin içinde “leyse” (değil) lafzı gizlidir; bu da bir nefy ifadesidir.
İşte bu hitap, ispat edici bir soru kipi olmakla beraber, onda bu şekilde izafî varlığın olumsuzlanması da gizlidir. Onun için muhakkikîn-i kirâm (gerçekleri araştıran yüce âlimler) hazretleri âlemin varlığına "adem maa'l-vücûd" yani "varlık ile beraber yokluk" demişlerdir.
Hakk Teâlâ, Vâhidiyyet mertebesinde, yani isim ve sıfatlarının tecellî ettiği mertebede Rabliğini ispat eder, çünkü Rab isminin tecellîsi için bir “merbûb” (terbiye edilen, yani mahlûk) gereklidir. Fakat Ahadiyyet mertebesinde, yani Zât’ının mutlak birliğinde, O’nun karşısında hiçbir şey yoktur ki Rabbi olsun. O mertebede halk, fenâ bulmuştur. Dolayısıyla “Elestü” hitabı, aynı anda hem “Ben sizin Rabbinizim” diyerek izafî varlığımızı ispat eder, hem de “Benim Ahadiyyetim karşısında hiçbir şey yoktur” diyerek aynı varlığı nefyeder. Bu, varlıkla yokluğun, teşbih ile tenzihin bir arada bulunuşudur. Bu sırdan haberdar olan ârifin hamdi, hem Hakk’ı âlemde müşahede etmenin (teşbih) hamdidir, hem de O’nu âlemden münezzeh bilmenin (tenzih) hamdidir.
Bu derinliğe, melekler dahi ilk başta vakıf olamamışlardır. Cenâb-ı Hakk, yeryüzünde bir halife halk edeceğini bildirdiğinde, melekler itiraz ettiler:
"Ey Rabbimiz, sen orada fesat çıkaran ve kan döken kimseleri halife yapar mısın? Halbuki biz seni hamd ile tesbih eder ve seni takdis ederiz!" dediler. Yüce Allah da: 'Ben muhakkak sizin bilmediğinizi bilirim!' buyurdu"
Meleklerin hamdi, “Subbûh, Kuddûs” gibi tenzih isimlerinin tecellîsiydi. Onlar, Hakk’ı noksanlıklardan uzak bilerek O’na hamd ediyorlardı. Bu, hamdin tenzih kanadıdır. Fakat onlar, Hakk’ın Celâl isimlerinin (Kahhâr, Müntakim gibi) ve Cemâl isimlerinin (Gaffâr, Vedûd gibi) tecellî edeceği bir mazhara, yani zıtlıkları bünyesinde barındıran insana ihtiyaç olduğunu bilmiyorlardı. İnsân-ı Kâmil, Hakk’ın bütün isimlerinin aynasıdır. O, hem tenzih sırlarını ruhuyla, hem de teşbih sırlarını bedeniyle zevk eder. Bu yüzden onun hamdi, sadece tenzihle yetinen meleklerin hamdinden daha câmi, daha kuşatıcıdır. “Ben sizin bilmediğinizi bilirim” sırrı, işte bu İnsân-ı Kâmil’de saklı olan cem’iyyetin, yani bütün isimleri toplama kabiliyetinin sırrıdır.
Mesnevî’nin diliyle hamd, bir yolculuktur. Cansız zannedilen varlıkların tesbihini can kulağıyla duyarak başlar; mürşidin manevî darbeleriyle kendi içindeki defineyi bularak derinleşir; ve nihayetinde varlık ile yokluğun, tenzih ile teşbihin birleştiği Cem makamında, Hakk’ın kendi kendini övüşünün bir yansıması olduğunu idrak etmekle kemâle erer. Bu, sadece bir kelime değil, bir varoluş hâlidir; sâlikin fenâ denizinde kaybolup, sonra beka sahiline Hakk’ın lisanıyla hamd ederek çıkmasıdır.
Mesnevî Ciltlerinden İzler
Ahmed Avni Konuk'un on üç ciltlik Mesnevî-i Şerîf şerhinde Hamd kavramı, farklı ciltlerde ayrı yönleriyle işlenir. Hangi beytin hangi ciltte geçtiğini bilmek, okuyucuya bu deryada bir pusula sunar:
- Cilt 7: "Allah Teâlâ'ya hamdin hakkıyla hamd ederim ve halkın hayırlısı olan Muhammed'in âline ve ashâbına ve zürriyyâtına salât ve [selâm olsun]."
Hamd mevzuu kütüphanenin merkez kavramlarındandır; yüzlerce eserde geçer. Doğrudan tedrisin ana kaynakları: Fâtiha Sûresi (sûrenin tâ kendisinin tedrisi), Reşahât — Aynü'l-Hayât (Hak'tan Hakk'a hamdin dairesi), Namaz Sûreleri (Cilt 2) (hamd mertebeleri fihristi), Lokmân Sûresi (Elif-Lâm-Mîm ve hamd mertebesi), Sebe' Sûresi (hamd ile başlayan sûreler), Tesbih ve Zikir (tesbih + hamd cem'i), Salât (Namaz) (rükudaki hamd), Sohbet Arası Sohbetler CD 1, 4, 5, 16 (hamd bahisleri), Altı Peygamber (Cilt 6) — Hz. Muhammed (s.a.v.) (hamd seçilmişliği), Muhammed Sûresi (Ahmed-Mahmûd-Muhammed isim ailesi), Bendeki Terzi Babam (Cilt 1) (Hamîd-Ahmed-Hamd esmâ bağlantıları), TB. Kelime-i Nûhiyye, TB. Kelime-i Şîsiyye, TB. Kelime-i Muhammediyye, TB. Kelime-i İdrîsiyye & İbrâhîmiyye (fass dersleri), Kehf-Mağara Sûresi (el-hamd ebced kıymeti), Hac Sûresi, Neml Sûresi, 13 ve Hakîkat-i İlâhiyye (gramatik ayrım), İbretlik Bir Hikâye (Mahmûd-Hakîkat-i Muhammediyye bağlantısı). Mesnevî tarafında Mesnevî-i Şerîf Şerhi tüm ciltleri hamd dibâcesi ile başlar; Cilt 7 (= 4. cilt dibâcesi) özellikle "hamdin hakkıyla hamd" tâbirini içerir.
Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme
Kavramlar Ağında Hamd
Hamd, bir ağacın kökü gibidir; dalları, yaprakları ve meyveleri ise irfan yolunun diğer bütün hakikatleridir. Bu dalların her biri, aynı kökten, yani Hakk’a ait olan övgüden beslenir. Bu ağı anlamak, Hamd’ın kâinattaki yerini anlamaktır.
Tevhid, Hamd’ın hem sebebi hem de neticesidir. Varlıkta Hakk’tan başkasının olmadığını idrak eden bir kimsenin lisanından ve hâlinden dökülen yegâne söz ve durum, Hamd’dır. Çünkü övülecek ne varsa, O’ndandır ve O’nadır. Hamd, Tevhid’in en saf, en berrak ifadesidir.
Hz. Muhammed (s.a.v.), Hamd hakikatinin insan suretinde zuhur etmiş hâlidir. İsimleri bile bu bağa işaret eder: O, Hakk’ı en çok öven olduğu için Ahmed’dir. Bütün âlemler tarafından övüldüğü için Muhammed’dir. Ve bütün övgülerin kendisinde toplandığı en kâmil mazhar olduğu için Mahmûd’dur. Hamd, Hakikat-i Muhammediyye’nin bir diğer adıdır.
Tecelli, Hakk’ın kendi güzelliğini ve yetkinliğini âlem aynasında seyretmesidir. Bu seyir, kendi kendine bir övgüdür. Her bir tecelli, Zât-ı Mutlak’ın bir sıfatının, bir isminin zuhura çıkmasıdır ve bu zuhurun kendisi bir Hamd’dır. Âlem, Cenâb-ı Hakk’ın kendine hamd edişinin yankılandığı bir vadidir.
Muhabbet, Hamd’ın ateşidir. Seven, sevdiğini övmekten kendini alamaz. Hakk’a duyulan muhabbet ne kadar artarsa, sâlikin dilindeki ve gönlündeki Hamd da o kadar çoğalır, o kadar derinleşir. Nihayetinde sâlik anlar ki, kendindeki bu muhabbet ve övgü dahi O’ndan bir lütuftur. Bu, Hakk’ın kendi kendini sevmesi ve övmesinin kuldaki yansımasıdır.
Zikir, Hamd’ı dile ve kalbe yerleştirme ameliyesidir. “Elhamdülillah” demek bir zikirdir, ama asıl zikir, bütün varlığın bir Hamd hâline bürünmesidir. Sâlik zikirle meşgul oldukça, kendi benliğinin övgüye layık hiçbir şeyi olmadığını, her zerresiyle övülenin Hakk olduğunu idrak etmeye başlar. Zikir, kulu kendi aciz hamdinden kurtarıp, Rabb’in ezelî hamdine ortak eder.
Fatiha Suresi, Hamd’ın Kur’ân-ı Kerîm’deki kapısı ve özüdür. “Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun” ayetiyle başlaması, her şeyin bu temel üzerine kurulu olduğunu gösterir. Hadis-i kudsîde belirtildiği gibi, Fatiha kul ile Allah arasında bölünmüştür. Kul “Elhamdülillahi Rabbilâlemîn” dediğinde, Hakk “Kulum bana hamd etti” buyurur. Bu, Hamd’ın karşılıklı bir sohbet, bir sır alışverişi olduğunu gösteren en latif işarettir.
Şükür, genellikle bir nimet karşılığında yapılır ve daha özel bir durumdur. Hamd ise nimete bağlı değildir; Hakk’ı, O olduğu için, hiçbir karşılık beklemeden, Zâtî güzelliği ve kemâli için övmektir. Şükür bir dalsa, Hamd o dalın bağlı olduğu gövdedir. Her şükür bir hamddir ama her hamd bir şükür olmak zorunda değildir. Hamd, daha kuşatıcı ve daha temeldir.
Salât, yani namaz, baştan sona bir Hamd eylemidir. Kıyamda Fatiha ile başlayan Hamd, rükûda “Sübhâne Rabbiye’l-Azîm” ile tenzihe, doğrulunca “Semiallâhü limen hamideh” (Allah, kendisine hamd edeni işitti) ve “Rabbenâ leke’l-hamd” (Rabbimiz, hamd sanadır) ile tekrar Hamd’a döner. Secde ise kulun kendi varlığını yok sayarak, mutlak övgünün yalnızca Secde Edilen’e ait olduğunu en derin hâl ile ikrar etmesidir.
Hakikat ve Şeriat, Hamd’ın iki kanadıdır. Şeriat, Hamd’ın nasıl ve hangi lafızlarla yapılacağını, hangi amellerle gösterileceğini belirleyen ilahi ölçüdür; bedenin ve dilin hamdidir. Hakikat ise, övenin de övülenin de, hamdin kendisinin de hakikatte TEK olduğunu idrak etmektir; bu da kalbin ve ruhun hamdidir. Biri olmadan diğeri eksik kalır.
Hz. Adem (a.s.), yeryüzündeki halifeliği ve meleklerin ona secde etmesiyle, insanın Hamd potansiyelini temsil eder. Melekler “Biz seni hamdinle tesbih ederiz” derken kendi makamlarının hamdini dile getirmişlerdir. Fakat Âdem’e öğretilen isimler, ona bütün ilahi isimleri kendinde toplama ve bu isimlerin tümü adına Hakk’a hamd etme yetkinliği vermiştir. Bu, meleklerin hamdinden daha câmi, daha kuşatıcı bir hamddir.
Hz. Musa (a.s.) ve Hz. Yusuf (a.s.) gibi peygamberlerin kıssaları, Hamd’ın farklı tecellilerini gösterir. Hz. Musa’nın Tur Dağı’ndaki “Ben, Ben olan Allah’ım” nidasını işitmesi, övgünün kaynağının Zât-ı Mutlak olduğunu anlamasıdır. Hz. Yusuf’un zindandan saraya uzanan yolculuğunun sonunda kardeşlerini affedip “Bugün size kınama yok” demesi, Hakk’ın Settâr (örten) ve Gaffâr (bağışlayan) isimlerinin tecellisine mazhar olmuş bir kulun, bu tecelliyi başkalarına yansıtarak fiilî bir hamdde bulunmasıdır.
Cennet ve Cehennem, Hamd’ın sonuçlarının tezahür ettiği makamlardır. Cennet ehlinin son sözü, Kur’ân’ın bildirdiği üzere, “Elhamdülillahi Rabbilâlemîn” olacaktır. Bu, yolculuğun sonunda varılan nihai idrakin ve huzurun ifadesidir. Cehennem ise, Hakk’ın rahmet ve lütuf tecellilerine karşı kör kalmanın, övgüyü kendine veya başka varlıklara yöneltmenin acı sonucudur. Orada bile, Hakk’ın adalet ve celâl tecellisi adına bir hamd gizlidir, fakat bunu ancak arifler fark eder.
Ruhullah (Allah'ın ruhu), insana üflenen ve onu Hamd’a ehil kılan ilahi nefhadır. İnsanın kendi aciz varlığından değil, içindeki bu ilahi emanetten dolayı Hamd edebilme yeteneği vardır. Sâlikin yolculuğu, bedenin ve nefsin karanlıklarından sıyrılıp, içindeki bu Ruhullah’ın sesine kulak vermesi ve O’nunla birlikte Hakk’a hamd etmesidir.
Mesnevi-i Şerif, baştan sona Hamd’ın ve muhabbetin ne denli iç içe olduğunu anlatan bir hazinedir. Her hikâye, her beyit, sâliki taklitçi bir övgüden, hakiki ve içten bir Hamd’e, yani aşk hâline davet eder. Mesnevî, Hamd’ın nasıl yaşanacağını, nasıl bir hâle dönüşeceğini gösteren bir gönül kılavuzudur.
Kütüphanedeki Kaynaklar
Bu kütüphanenin temelini oluşturan üç ana kaynak, Hamd kavramını üç farklı ama birbirini tamamlayan mertebeden ele alarak sâlike tam bir rehberlik sunar.
Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri’nin külliyatında Hamd, hem en derindeki vücûdî hakikatiyle hem de seyr-i sülûktaki pratik karşılığıyla ele alınır. Sohbetlerinde, Hamd’ın Ahadiyet (mutlak birlik) mertebesindeki gizli hâlinden başlayarak, Vâhidiyyet (isim ve sıfatların belirdiği birlik) ve Hakikat-i Muhammediyye’ye inişini bir bir açıklar. Ahad, Ahmed ve Muhammed arasındaki sır dolu bağı, ebced hesabıyla ve harflerin ilmiyle destekleyerek anlatır. Bu, Hamd’ın sadece bir kelime değil, varlığın temel yapısını oluşturan ilahi bir kod olduğunu gösterir. Öte yandan, müridleriyle olan mektuplaşmaları ve sohbetleri, bu yüksek hakikatlerin günlük hayata, zikre, edebe ve mürşid rehberliğindeki bir yola nasıl tatbik edileceğini gösterir. Terzibaba’nın üslubunda Hamd, ulaşılamaz bir zirve değil, Mürşid-i Kâmil’in eliyle tutulabilen, zikirle tadılabilen ve muhabbetle yaşanabilen canlı bir hakikattir. “Sübhanallah” ile ifade edilen tenzih (Hakk’ı her şeyden ayrı ve yüce bilme) ile “Elhamdülillah” ile ifade edilen teşbih (Hakk’ı her şeyde görme) arasındaki dengeyi, yani Muhammedî mîzanı kurmanın yolunu gösterir.
İbn Arabî Hazretleri’nin Füsûsu’l-Hikem’inde Hamd, irfanî düşüncenin en temel taşlarından biri olarak, bütüncül bir sistem içinde sunulur. Şeyh-i Ekber, Hamd’ı Hakk’ın bir sıfatı olarak tanımlar ve onun üç yönünü ortaya koyar: Hakk’ın kendi kendine hamdı, kulun Hakk’a hamdı ve mahlûkatın birbirine olan övgüsünün dahi hakikatte Hakk’a dönmesi. Bu, varlıkta övgüye layık ne varsa, kaynağının ve merciinin tek bir Vücûd olduğunu gösteren Tevhid ilkesinin sarsılmaz bir kanıtıdır. Füsûs’ta Hamd, bir lütuf olan “atâ”nın zorunlu bir karşılığıdır; var olmak, başlı başına bir lütuftur ve var olan her zerre, varlığıyla bu lütfa hamd etmektedir. En derin nokta ise Cem makamı idrakidir. Bu makamda sâlik, övenin (Hâmid), övülenin (Mahmûd) ve övgünün kendisinin (Hamd) ayrı varlıklar olmadığını, hepsinin TEK olan Hakk’ın farklı görünümleri olduğunu müşahede eder. Bu, “Lâ fâile illallah” (Allah’tan başka fail yoktur) sırrının Hamd üzerindeki tecellisidir.
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri’nin Mesnevî-i Şerîf’inde ise Hamd, hikmetin kuru bir bilgisi olmaktan çıkar, kalbi tutuşturan bir aşk ateşi hâline gelir. Mevlânâ, Hamd’ı teorik olarak açıklamaz; onu yaşayan, hisseden, onunla ağlayan ve onunla coşan varlıkların diliyle anlatır. Peygamberine hasretinden inleyen Hannane direği, kâinatın zikrini duymak için gereken gönül kulağı, hazinenin kendi içinde olduğunu anlaması için mürşidin darbelerine maruz kalan sâlik gibi alegorilerle, Hamd’ın ancak bir aşk ve teslimiyet hâliyle anlaşılabileceğini gösterir. Mesnevî’de Hamd, sadece insanın değil, taşın, toprağın, bitkinin, yani bütün bir kâinatın ortak lisanıdır. Bu lisanı duymak için şekil gözünü ve kulaklarını kapatıp, ruhun gözünü ve kulağını açmak gerekir. Mevlânâ’nın diliyle Hamd, aklın sınırlarını aşıp gönlün sonsuz deryasına dalmaktır.
Bu üç kaynak, sâlike şu yolu çizer: İbn Arabî ile Hamd’ın ne olduğunu ve kâinattaki yerini hikmet planında anlar. Mevlânâ ile bu hikmeti kalbine indirir, onu bir aşk ve vecd hâline getirir. Terzibaba ile de bu aşk ve bilgiyi, bir Mürşid-i Kâmil rehberliğinde, yaşadığı çağın içinde, zikir ve sohbetle hayatının her anına yayarak somut bir yola dönüştürür.
Değerlendirme
Hamd, “Elhamdülillah” demekten ibaret bir söz değildir. Hamd, varoluşun kendisidir. Kâinat, Cenâb-ı Hakk’ın kendi Zâtî güzelliğine ve kemâline olan ezelî hamdinin yankılandığı bir kubbedir. Sâlikin yolculuğu, kendi cüz’î ve aciz hamdinden sıyrılıp, Kâinatın bu küllî hamdine iştirak etme yolculuğudur. Bu iştirakin zirvesi ise, övenin de övülenin de TEK olduğunu idrak ettiği, kendi benliğinin aradan çekildiği Cem makamı’dır. Bu makamda kul anlar ki, ezelden ebede yalnızca Hakk, yine Hakk’ı övmektedir. Hakikat-i Muhammediyye, bu sırrın en kâmil aynası, bizler ise o aynadan yansıyan ışığın zerrecikleri olma gayretindeyiz. Yol, Hamd ile başlar, Hamd ile devam eder ve yine Hamd ile son bulur.