İnsan
"İnsan" kelimesi, et ve kemikten müteşekkil, konuşan, düşünen bir canlıyı tarif etmek için kullanılır. Lâkin irfan mektebinde "insan", bundan çok daha derin, çok daha şümullü bir mânâ taşır. İnsan, Cenâb-ı Hakk'ın kendi sûreti üzere halk ettiği, bütün ilâhî isimleri kendinde toplayan bir nüsha-i câmi'adır; varlık âleminin özü, çekirdeği ve en kâmil meyvesidir. O, bir yandan toprağın karanlığından başını çıkarır, bir yandan da Nefes-i Rahmânî ile üflenmiş ruhuyla semâlara taliptir. Bu yolculuk, Terzibaba İrfan Mektebi'nin ışığında, İbn Arabî'nin hikmet pınarından ve Mevlânâ'nın aşk denizinden beslenerek, "insan olma" sırrının peşine düşme gayretidir.
Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı
Her kavramın sırrına evvelâ lügat kapısından girilir. "İnsan" kelimesinin kökeninde iki temel mânâ gizlidir: Biri ünsiyet (yakınlık, dostluk), diğeri nesy (unutmak). Bu iki kelime, insanın bütün hikâyesini ve yeryüzü serüvenini özetler. O, Bezm-i Elest'te Hakk ile ünsiyet kurmuş, "Evet!" diyerek O'na en yakın makamda bulunmuştur. Lâkin kesret âlemine inince bu ahdini, bu aslî vatanını unutmuş, gaflete düşmüştür. Tasavvuf yolu, bu unutkanlık (nesy) hâlinden sıyrılıp, yeniden o aslî yakınlığı (ünsiyet) bulma, hatırlama ve yaşama yoludur. Seyr-i sülûk denen mânevî yolculuk, insanın unutkanlığından ünsiyetine yaptığı bir hicretten ibarettir.
Bu yolculuğun usûlünü anlamak için mürşidlerin rehberliğine ihtiyaç duyulur. Onlar, Kur'ân-ı Kerîm ve Sünnet-i Seniyye'nin bâtınî ikliminde seyahat ederek yol gösterirler. Bu mektepteki sohbetlerin usûlü de budur. Evvelâ Terzi Baba Necdet Ardıç Hazretleri'nin irfan pınarından içilir, sonra o hikmetin kökleri tasavvuf ummanının büyüklerinde, Şeyh-i Ekber İbn Arabî ve Hz. Mevlânâ gibi zatlarda aranır. Bu yaklaşım, kuru bir bilgi mukayesesi değil, aynı nehrin farklı kollardan akan sularını tek bir denizde, yani Tevhid denizinde birleştirme çabasıdır. Terzibaba külliyatında bu usûl şöyle ifade edilir:
Kur’ân, sadece satırlarda okunan bir kitap değil, sadırlarda yaşanan ve “İnsan” denilen muazzam âlemde her an tecelli eden diri bir hitaptır. Bu sebeple, ayetlere sadece zahiri (dış) manalarıyla bakmak, o sonsuz deryadan yalnızca bir katre almak gibidir. Asıl gaye, ayetlerin işaret ettiği “enfüsi” (içsel) manalara nüfuz edebilmek ve “Oku” emrini kendi kitabımızda tatbik edebilmektir.
Asıl mesele, "insan" hakkında bilgi toplamak değil, "insan kitabı"nı okuyabilmektir. Bu okuma, sadece akılla değil, kalple yapılan bir tefekkürdür. Bu tefekkür yolculuğunda, Kur'ân-ı Kerîm, İnsan Sûresi ile en büyük işareti verir. Ârifler için bu sûrenin sadece kelimeleri değil, yapısı, harf ve sayı adedi dahi derin mânâlar taşır. Bu, ilm-i cifr veya harflerin ilmi denilen, bâtınî bir okuma biçimidir. Terzibaba Hazretleri, bu sûrenin sırlarına şöyle bir pencere açar:
Âyetleri - Hılâfsız otuz birdir. (31) ... 31 Âyeti vardır ve ters çevirirsek yine 13 ’tür. Her Âyetinde (13) ün hakikati vardır. Kelimeleri - İki yüz kırk’tır. (240) (2+4=6) İnsân-ı Kâmilin altı cihet görüşlü olduğunu anlatır. Harfleri - Bin elli üç’tür. (1053) toplarsak (10+53=63) Efendimizin yeryüzündeki fiziki görüntüsünün batına çekildiği yaşıdır. ... Fasılası - Yalnız ( ا ) (Elif) harfidir. (31) ve ters çevirir-sek yine 13 ’tür. Her Âyetinde “elif ve 13” ün hakikati ve hükmü vardır.
Bu rakamlar ve harfler, zâhirî akıl için birer tesadüf gibi görünebilir. Lâkin kalp gözüyle bakan için, burada ilâhî bir mimarinin izleri vardır. 31 sayısının tersinin 13 olması, insanın zâhirinin ve bâtınının Hakikat-i Muhammediyye'ye bağlı olduğunu gösterir. 240 kelimenin toplamının 6 etmesi, İnsan-ı Kâmil'in altı ciheti kuşatan, yani bütün kevnî hakikatleri ihata eden görüşüne işarettir. Harf sayısının toplamının 63'ü vermesi, beşerî hayatın kemâle erip bâtına çekilişinin bir remzidir. Sûrenin her âyetinin, varlığın ve birliğin sembolü olan "Elif" (ا) harfiyle bitmesi ise, her çokluğun ardındaki tekliğe, her kesretin içindeki Ahadiyet'e yapılan bir vurgudur. Bütün bu yapının adı "İnsan"dır.
Cenâb-ı Hakk, kendi kelâmında insana farklı mertebelerden ve farklı vasıflardan seslenir. Kur'ân-ı Kerîm'in aynasında kendimize baktığımızda farklı yüzlerimizle karşılaşırız. Terzibaba Hazretleri bu hususu şöyle özetler:
Cenâb-ı Hakk, Kûr’ân-ı Keriym’inde İnsân-ı: 1 – Nefs : 2 - İnsân: 3 - Âdem: 4 - Beşer: 5 - Halife: İsimleriyle beş ayrı vasıfta tanıtmış, bizler kendimizi ifade ederken “ insân” vasfını kullanır olmuşuz. Halbuki Cenâb-ı Hakk bizlerden bahsederken, Kûr’ân-ı Kerîm’in de “nefs” ifadesini en çok kullanmıştır.
Beşer, onun topraktan gelen, biyolojik yönüdür. Nefs, onun imtihan meydanı, arzu ve iradesinin çarpıştığı iç âlemidir. Âdem, onun ilk prototipi, tövbe ve ilâhî bilgiyle donanmış halidir. İnsan, ünsiyet ve unutkanlık arasında gidip gelen, potansiyelini gerçekleştirmeye aday varlıktır. Halife ise, bütün bu mertebeleri geçip Hakk'ın isim ve sıfatlarına ayna olarak O'nun yeryüzündeki vekili olma şerefine ermiş İnsan-ı Kâmil'dir. Hakk'ın en çok "nefs" ifadesini kullanması, en büyük mücadelenin ve potansiyelin kendi içimizde olduğunu gösterir. Yolculuk, nefsini bilmekle başlar; zira "Nefsini bilen Rabbini bilir."
Bu içsel yolculuk, zâhirî hükümleri göz ardı etmek anlamına gelmez. Hakiki irfan, zâhir ile bâtını, şeriat ile hakikati birleştiren Muhammedî mîzan'da gizlidir. Bâtınî yorumlar, zâhirin sağlam temeli üzerine inşa edilir.
Burada önemle vurgulamak isterim ki; bu kitapta sunulan bâtınî ve enfüsî yorumlar, âyetlerin zâhirî hükümlerini aslâ geçersiz kılmaz, bilakis onları tamamlar ve derinleştirir. ... Maksadımız, kuru bir malumat yığını oluşturmak değil; topraktan var edilen insanın, “Ruhumdan üfledim” sırrına erişerek nasıl “Secde” ehline dönüşeceğinin izini sürmektir. Zira secde; sadece başın yere konulması değil, varlık vehminin Hakk’ın varlığında yok olması, benlik perdesinin kalkıp Hakikat güneşinin doğmasıdır.
"İnsan" kavramının ıstılah mânâsı burada kemâle erer. İnsan, topraktan gelen beşeriyetini, kendisine üflenen ilâhî ruhla terbiye edip, vehmî varlığını Hakk'ın mutlak varlığında yok ederek "secde" eden varlıktır. Bu secde, bir anlık bir eylem değil, bir ömre yayılan bir "hal"dir. Bu hâle ulaşan insan, artık sadece bir "beşer" değil, yeryüzünde Hakk'ın halifesi, konuşan Kur'ân, kâinatın gözbebeği olur.
Terzibaba'nın Nazarıyla İnsan: Aslı ve Mertebesi
“İnsan” bahsine dalmak, kendi aslî vatanımıza doğru bir yolculuğa çıkmaktır. Bu, lügatlarda tarifini arayacağımız bir kelime değil, Cenâb-ı Hakk’ın Kendi Zât’ını müşahede etmek için halk ettiği cilâlı bir ayna, bir sırr-ı câmi’dir. İnsanı anlamak, varlığı anlamaktır; kendini bilmek, Rabbini bilmektir. Terzibaba İrfan Mektebi’nin usûlünde bu tefekkür, Kur’ân-ı Kerîm’in kalbine yapılan bir seyahatle başlar. Çünkü insan, ilahi kelâmın hem muhatabı hem de yaşayan tefsiridir.
Rahmân'ın Öğrettiği İnsan: Kur'ân ve Beyân Sırrı
Her şeyin başı Rahmet’tir. Varlık, O’nun Nefes-i Rahmânî’si ile zuhûra gelmiştir. İnsanın hakikatini anlamak için de kapıyı yine Rahmân ism-i şerîfiyle çalmak icap eder. Sûre-i Rahmân, varlığın ve insanın zuhûr mertebelerinin şifresini taşıyan bir sıralama ortaya koyar.
“er rahmanü (1) allemel kur’ane (2) halekal insane (3) allemehül beyane (4)”
“Rahman (1) kur’an’ı allem/muallim, öğretti. (2) insanı halketti, (3) beyanı/konuşmayı ona/kendisine allem/öğretti. (4)”
...
Kur’anı Keriym Taha Suresi 20. sure 5. ayet
“er rahmanü alel arşisteva”
“Rahman arş üzerine istiva etti”
...
Kur’anı Keriym Mülk Suresi 67. sure 3. ayet
“ma tera fiy halkırrahmani min tefavütin”
“rahmanın halkettiğinde tefavüt/bozukluk/noksanlıktan era/göremezsin”
Cenâb-ı Hakk “insanı halk ettim” demeden evvel, “Kur’ân’ı öğretti” buyuruyor. Henüz cismiyle halk edilmemiş bir varlığa nasıl bir öğretme söz konusu olabilir? İrfan yolu burada başlar. Buradaki “Kur’an”, sadece Mushaf-ı Şerîf değildir. O, bütün ilahi hakikatlerin, isim ve sıfatların toplandığı küllî hakikattir; ilm-i ilâhîdeki A'yân-ı Sâbite’nin, yani bütün varlığın hakikatlerinin bilgisidir. Bu mânâda Kur’an, İnsân-ı Kâmil’in hakikatidir, Hakîkat-i Muhammedî’dir.
İnsan, daha bu görünen âlemde ceset elbisesini giymeden evvel, ilahî ilimde o küllî hakikatler ile donatılmıştır. Varlığı, bu ilim üzerine bina edilmiştir. Önce ilim, sonra bu ilmin taşıyıcısı olan insan. Ardından “Allemehü’l-beyân” – ona beyanı öğretti. Beyan, sadece konuşma kabiliyeti değildir. Beyan, içte olanı, bâtındaki mânâyı zâhire çıkarma kudretidir. İnsan, Cenâb-ı Hakk’ın kendisine öğrettiği o küllî hakikatleri, yani Kur’an’ı, kendi varlığında ve lisanında “beyan” etmek üzere halk edilmiştir.
Bu Rahmân ki insanı böyle bir şerefle donatmıştır, aynı zamanda “Arş üzerine istivâ eden”dir. Yani bütün varlık âlemlerini kuşatan ve idare edendir. O’nun halk edişinde de “hiçbir bozukluk, uyumsuzluk göremezsin.” İnsan, bu kusursuz düzenin merkezine yerleştirilmiş, Arş’ın sahibi olan Rahmân’ın bizzat talim ve terbiye ettiği bir halîfedir. Onun aslı, Rahmân’ın ilminde saklıdır ve vazifesi, o ilmi bu âlemde beyan etmektir.
Zamanın Ötesindeki Hakikat: 'An'da Yaşanan Cennet
İnsanın bu yüce mertebesini anladıktan sonra, aklımıza onun yolculuğu ve varacağı menzil gelir. Genellikle Cennet ve Cehennem’in ölümden sonra gidilecek mekânlar olduğu öğretilir. Bu, işin bir yönüdür. Lâkin hakikat, katman katmandır. Terzibaba Hazretleri, İnsan Sûresi’ni şerh ederken, Cennet’in sadece geleceğe ait bir vaat değil, aynı zamanda “an” içinde yaşanan bir hâl ve hakikat olduğunu gözler önüne serer.
) (76/22) “Muhakkak ki bu, sizin mükâfatınız oldu. Ve sizin çabalarınız teşekküre lâyık olmuş’tur.” ********* On ikinci Âyet-i Kerîme’den, yirmi birinci Âyet-i Kerîme ye kadar olan Âyet-i Kerîme’ler de görüldüğü gibi o anda yani Âyet-i Kerîme’lerin geldiği anlarda ve şu anlarda ayrıca daha sonraları hitab edeceği bütn zamanlarda görüldüğü gibi cenneteki yaşanan hallerden bahsedilmek-tedir. Eğer cennet sadece gelecekte olsa idi o zaman ifadeler geleceğe yönelik olurdu. Bileziklerle süslenmişlerdir. Ve Rab'leri onlara temiz (lezzetli) içecekler sundu.” Yerine, “süsleneceklerdir, sunulacaktır,” denilirdi. Demekki şu an cennette bizden çok, çok önce yaşamış bazı insanlar var demektir. Bu husus Âyet-i Kerîme’lerin çok açık ifadesi ile belirtilmektedir ve yorum kabul etmez.
Kur’ân-ı Kerîm, Cennet ehlinin durumunu anlatırken geçmiş zaman kipi kullanıyor: “süslenmişlerdir”, “onlara sunuldu”. İlahi kelâmda tesadüfe yer yoktur. Öyleyse mânâsı, Cennet’in ve oradaki hallerin, bizim doğrusal zaman anlayışımızın ötesinde, şu “an”da dahi var olan bir hakikat olduğudur.
Bu durum, kıyamet kopmadan, hesap görülmeden cennet yaşamının nasıl mümkün olduğu sorusunu akla getirir.
El cevap. Bu bahsedilen hadise bizim dünyamız ve bizim neslimiz için geçerlidir, bizim neslimizin daha henüz kıyameti kopmadığı için bizim neslimizden oralara daha henüz giden yoktur zamanı gelince bu hadise de haberlerde belirtildiği gibi tahakkuk edecektir. Ancak bizim bahsettiğimiz şey başka bir gerçek hadisedir. Zannetmeyelim ki, bu kocaman sonsuz evrende sadece bizim küçücük dünyamızda beşeri hayat vardır...
Bu söz, bizi, varlığı sadece kendi tecrübemizle sınırlı görme gafletinden uyandırır. Cenâb-ı Hakk’ın halk etmesi sonsuzdur. Bizim “neslimiz”, varlık okyanusunda sadece bir damladır. Bizden önce nice âlemler, nice “nesiller” gelip geçmiş olabilir. Onların kıyameti kopmuş, hesapları görülmüş ve içlerinden liyakat kazananlar o Cennet hallerine ulaşmış olabilirler. Kur’an’ın bize geçmiş zaman kipiyle haber verdiği o zâtlar, bu hakikatin şahitleridir. Bu tefekkür, insanı kibrinden arındırır, onu âlemlerin Rabbi olan Zât-ı Mutlak’ın kudreti ve azameti karşısında bir hiç olduğunu idrak etmeye sevk eder.
Beşerî Aklın Perdesi ve Zâhirdeki Tecellî
Eğer bu hakikatler böyle açıksa, bizler neden göremiyoruz? Cevap, bakış açımızda gizlidir. Bizler, Cenâb-ı Hakk’ı tenzih etme, yani O’nu halk edilmişlere benzemekten uzak tutma niyetiyle, farkında olmadan O’nu bu âlemden soyutlarız. Bu, “beşerî bir tenzih anlayışı”dır ve hakikati görmemizin önündeki perdelerden biridir.
Ancak zâhiri ise gözümüzün önünde olduğu halde beşeri bir tenzîh-i anlayışla onu da yukarılara atıp şartlanmış kafalarımızla bizler inkâr etmekteyiz. O halde cennet ve cehennemin sadece bizim neslimize uygulanacağını bizden evvel ve bizden sonra ve ayrıca başka gezegenlerde de hayat olmadığını düşünmek çok küçük akılların işidir demekten başka söylecek bir şey kalmamamktadır.
Terzibaba Hazretleri’nin bu ifadesi keskindir. “Zâhir olanı”, yani gözümüzün önündeki tecellîleri, Hakk’ın bu âlemdeki eserlerini, “beşerî tenzih” perdesiyle göremez hale geliriz. Hakk’ı öyle bir “yukarıya atarız” ki, artık O’nun bu dünyayla bir ilgisi kalmazmış gibi düşünürüz. Bu, O’nu sadece tenzih edip teşbihini, yani bu âlemde tecellî eden yönünü inkâr etmektir. Hâlbuki kâmil iman, tenzih-teşbih dengesi üzerine kuruludur. O, hem âlemlerden ganî ve münezzeh, hem de bize şah damarımızdan daha yakındır.
Bu sığ bakış açısından kurtulmanın yolu, Efendimiz’in (s.a.v) sözleri gibi hikmet pınarlarının derûnuna inmekten geçer. Şu hadis-i şerif üzerine tefekkür edelim:
Meselâ Efendimizin buyurduğu. “Âdem henüz çamur ile balçık arasında değil iken ben Peygamberdim” buyurması, her ne kadar değişik şekilde ifade ediliyor ise de aslında bu husus belirtilmek istenmiştir. Yani diğer bir gezegende Efendimizin peygamberliği döneminde daha henüz oranın Âdemi ve Âdemiyet mertebesi faaliyyete geçmedi denmek istemiştir.
Bu yorum, zamanı ve mekânı büken, varlığa dair bütün bildiklerimizi yeniden düşünmeye iten irfânî bir atılımdır. Bu, “insan” dediğimiz varlığın sadece yeryüzündeki bu biyolojik formdan ibaret olmadığını, onun bir de küllî hakikati, bir vücûdî mertebesi olduğunu gösterir. O hakikat, yani Nur-u Muhammedî, farklı zaman ve mekânlarda, farklı sûretlerde zuhûr edebilir.
Terzibaba’nın nazarında insan, böyle kevnî bir varlıktır. Aslı, Rahmân’ın ilminde, Kur’an hakikatiyle yoğrulmuştur. Menzili, sadece gelecekteki bir Cennet değil, “an”da yaşanan ilahi hallerdir. Bu hakikati idrak etmesinin önündeki perde, kendi şartlanmış aklıdır. Bu perdeyi aralayan sâlik, varlığa baktığında sadece maddeyi değil, maddenin ardındaki mânâyı; sadece eseri değil, Eser Sahibi’nin tecellîsini müşahede etmeye başlar.
Terzibaba Geleneğinde İnsan'in Yaşanması
İnsan’ın ne olduğunu bilmek bir şeydir, o İnsan olmak ise bambaşka bir şey. Hakikate dair en parlak fikirler, sâlikin hayatında bir hâle bürünmezse, kuru birer bilgiden ibaret kalır. Bu bilginin sâlikin hayatında nasıl “yaşanır” kılındığı, yani seyr-i sülûk denilen yolculuğun pratik adımları vardır. Terzibaba irfanı, lafta kalan bir hikmet değil, adım adım çıkılan, yaşanan ve yaşatan bir yoldur.
Yolun Yakıtı ve Azığı: Muhabbet, Gayret ve Nefs Mücadelesi
İnsan olmanın sırrına ermek, ömür boyu süren bir tekâmül, bir içsel cihattır. Bu yolculuğun en temelinde, sâlikin kendi varlığıyla, yani nefsiyle olan mücadelesi yatar. Terzibaba Hazretleri, bu yolun pratik adımlarını İnsan Sûresi tefekküründe şöyle özetler:
Ki bu eğitim en başta nefs mücadelesini de gerektirmektedir ve sonra fikir yapısının gelişmesi ve muhabbet gereklidir çünkü muhabbet olmasa yola devam imkânı kalmaz, kişi aynı yakıtsız araba gibi olur. Bu muhabbet ile berâber gayret ve kendisine tâbi olunacak bir yol ehli lâzımdır, bu işler yalnız başına yapılacak işler de değildir.
Bu sözler, yolun bütün erkânını içinde barındırır. Her şeyden evvel, “nefs mücadelesi” gelir. Nefs, insanın en büyük imtihanıdır; hem aşağıların aşağısına çekebilecek bir kuvvet, hem de terbiye edildiğinde Hakk’a ulaştıracak bir Burak’tır.
Fakat bu çetin mücadelede sâliki ayakta tutan “muhabbet”tir. Muhabbet, bu yolculuğun yakıtıdır. O olmadan araba yürümez. Bu muhabbet, önce yolun kendisine, sonra yolun rehberine, nihayetinde ise yolun sahibine, yani Cenâb-ı Hakk’a duyulan aşktır.
Muhabbet kalpte bir alev ise, “gayret” o alevi eyleme döken rüzgârdır. Muhabbet, çalışmayı, çabalamayı, fedakârlığı gerektirir. Terzibaba Hazretleri’nin o içten nidası, bu hakikatin en güzel ifadesidir:
Muhammedî olmak istersen, Ne olur biraz gayret göstersen, Aç gönlünü hemen dilersen, Nur-u Muhammediden çoşup taşmaya geldim.
“Biraz gayret” ricası, sâlikin üzerine düşen vazifeyi hatırlatır. Nur-u Muhammedî ile coşup taşmak, bir lütuf olduğu kadar, o lütfa layık olmak için gösterilecek bir gayretin de neticesidir. Gönlü açmak, ataleti terk edip yola revan olmak, sâlikin kendi iradesiyle atacağı ilk adımdır.
Tek Başına Çıkılmayan Yolculuk: Mürşid-i Kâmil'in Lüzumu
İnsan hakikati, derin bir okyanustur. Bu okyanusta tek başına, pusulasız ve kaptansız yola çıkanın akıbeti, ya boğulmak ya da yolunu kaybetmektir. Bu sebeple Terzibaba Hazretleri, nefs mücadelesi, muhabbet ve gayretin yanına dördüncü ve olmazsa olmaz bir şartı daha ekler:
Bu muhabbet ile berâber gayret ve kendisine tâbi olunacak bir yol ehli lâzımdır, bu işler yalnız başına yapılacak işler de değildir.
“Yol ehli” olan zat, yani mürşid-i kâmil, bu yolculuğun hem rehberi hem de koruyucusudur. O, bu yolu daha önce yürümüş, tehlikelerini bilen, menzile nasıl varılacağının usûlünü talim etmiş kimsedir. Sâlikin elinden tutan, düştüğünde kaldıran, yolunu şaşırdığında ona doğru istikameti gösteren odur. Mürşid, sâlikin kendi başına fark edemeyeceği nefs hilelerini ona gösteren bir ayna gibidir.
Bu yolun “yalnız başına yapılacak bir iş” olmaması, insanın acziyetinin ve muhtaçlığının bir ifadesidir. Kendi aklıyla bir yere varacağını zanneden kimse, eninde sonunda kendi nefsinden ördüğü bir duvarın içinde mahpus kalır. Mürşid, bu duvarları yıkan, sâlikin ufkunu açan, onu kendi dar benliğinden kurtarıp Vahdet deryasına ulaştıran vasıtadır. Terzibaba Hazretleri’nin şu dizeleri, mürşidin bu “ifşa” görevini anlatır:
Toplandı huzurda aşıklar, Ne sırlar açtılar ne sırlar, Nepsi dostlarım buldular, Uşşaki dilden ifşaya geldim.
Mürşid, Uşşakî dilinden, yani o aşk ve muhabbet yolunun lisanından sırları ifşa etmek için gelmiştir. Bu armağanın kıymetini bilmek ve bir yol ehline teslim olmak, aklın değil, aşkın ve teslimiyetin bir kararıdır.
Kelâm Karşısındaki Duruş: Kemâl-i Edep ve Huşû
Seyr-i sülûk, bir bilgi edinme süreci değil, bir hâl ve edeb talimidir. Bu yolun en temel edebi, ilahi kelâm ve tecellîler karşısında takınılması gereken tavırdır. Sâlik, aklını ve benliğini bir kenara bırakıp, mutlak bir teslimiyetle dinlemeyi öğrenmelidir. Terzibaba Hazretleri, Rahmân Sûresi’ni şerh ederken, Efendimiz’in (S.A.V) bu sureyi cinlere okuduğu hadiseyi nakleder ve onların tavrına dikkat çeker:
[ “Rasülü Ekrem, Rahman Süresini başından sonuna kadar cinlere okumuştur. Onlar da kemal-i edep ve huşu ile dinlemişlerdir. Ben onlara Rahman Suresini okurken, mealen; “Ey insanlar ve cinler! Öyleyken Rabbimsin nimetlerinden hangisin! yalanlarsınız?” ayetine geldiğimde onlar; “Ey Rabbimiz. senin nimetlerinden hiçbir şeyi inkar edip nankörlük etmeyiz., ancak sana hamd ederiz.” cümlesini sizlerden daha güzel bir biçimde söylüyorlardı. ]
Sâlikin ilahi kelâm karşısındaki duruşu, bu “kemâl-i edep ve huşû” olmalıdır. Huşû, derin bir saygı ve ürpertiyle Hakk’ın huzurunda olduğunun idrakidir. Edep ise, bu idrakin gerektirdiği şekilde davranmaktır. Cinlerin verdiği cevap, “Senin nimetlerinden hiçbir şeyi inkâr etmeyiz,” bir teslimiyet, bir ikrar ve bir şükür beyanıdır. Onlar, ayeti sorgulamamış, sadece teslim olup hamd etmişlerdir.
Bu edep, sadece Kur’ân-ı Kerîm dinlerken değil, mürşidin sohbetinden kâinattaki her bir zerreye kadar, Hakk’ın konuştuğu her yerde gösterilmesi gereken bir duruştur. Bu yolculukta sâlik, kelâmı aklına değil, kalbine indirir. Kalbine inen kelâm, orada bir nura, bir hayata, bir idrake dönüşür.
Fiilin Ötesinde Bir Genişleme: Fikrî ve İdrakî Tekâmül
Terzibaba irfanında insan olma yolculuğu, sadece belirli ibadetleri yerine getirmekten ibaret değildir. Asıl gaye, bir şuur dönüşümü, bir idrak sıçramasıdır. Terzibaba Hazretleri, bu yolculuğun asıl hedefini şöyle ortaya koyar:
Biz de bu derin manaları az daha açıklamaya çalışarak sizlere yeni ufuklar açmaya çalıştık. İnşeallah okuma gayretini göstererek sonuna kadar okuyabildiginizde, hayata bakışınızın ve değer yargılarınızın müspet yönde değiştiğini görebileceksiniz.
“Hayata bakışın ve değer yargılarının müspet yönde değişmesi,” “fikrî ve idrakî genişleme” dediğimiz şeyin ta kendisidir. Bu, Efendimiz’e (S.A.V) yapılacak en büyük hizmettir:
Efendimize yapacağımız en büyük güzellik ve yardım, o muazzam sistemi, kendine yaraşır en geniş şekilde anlamaya çalışarak, fiilî yaptırımların ötesinde, fikrî ve idraki genişleme ve gelişmeyi sağlayarak tatbik etmeye çalışmamız olacaktır.
Fiilî yaptırımların ötesine geçmek, onları terk etmek değil, ruhuna, hakikatine ermek demektir. Bu genişleme, sâlikin varlığa bakışını değiştirir. Artık her şeyi kendi sınırlı benliğinden değil, daha yüksek bir mertebeden seyretmeye başlar. Terzibaba Hazretleri’nin işaret ettiği gibi, bakış açıları değişir:
Genel olarak bakış açılarını dört şekilde belirtebiliriz, Ef’âl âlemi îtibarıyla yani yaşanılan âlemin kanunları üzere bakış. Esmâ âlemi îtibarıyla, Sıfât âlemi îtibarıyla, Zât âlemi îtibarıyla. Olan bakışlardır ki hepsi kendi mertebelerinde doğrudur ve geçerlidir.
Seyr-i sülûk, bu bakış açıları arasında yapılan bir yolculuktur. Sâlik, önce her fiilin ardındaki Fâil’i (Ef’âl), sonra her varlığın ardındaki ismin tecellîsini (Esmâ), sonra o isimlerin dayandığı sıfatları (Sıfât) ve nihayetinde her şeyin O’nun Vücûdu’ndan ibaret olduğu Tevhid idrakine (Zât) ulaşır.
Bu idrakî genişlemenin nihai meyvesi, fenâfillah makamında benliğin erimesi ve Hakk’ın “Biz insanı mükerrem kıldık” fermanıyla bahşettiği o şeref tacını, yani Tac-ı Kerremna’yı giymektir. Yolculuk, insanın kendi küçüklüğünden başlayıp, Hakk’ın sonsuzluğunda kaybolarak asıl büyüklüğünü bulduğu bir muammadır. Bu muamma, bilmekle değil, ancak olmakla, yaşamakla çözülür.
Füsûsu'l-Hikem'de İnsan
Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri’nin eşsiz eseri Füsûsu'l-Hikem, yani "Hikmetlerin Özleri", her peygamberin hakikatine açılan bir penceredir. Bu pencerelerin ilki, eserin de başlangıcı, Âdem Fassı’dır. Şeyh-i Ekber, varlık dairesinin sırrını açmaya insandan başlar, çünkü insan, bu dairenin hem son halkası hem de varlığa gelmesinin asıl sebebidir.
Nüsha-i Câmi'a: Bütün İsimleri Kendinde Toplayan Sûret
Şeyh-i Ekber bize der ki, Cenâb-ı Hakk, bilinmeyi diledi. Bu dilekle, varlık âlemi, O’nun [Nefes-i Rahmânî](/wiki/nefes-i-rahmani) dediğimiz rahmetinin bir soluğuyla zuhûra geldi. Bütün kâinat; her biri Hakk’ın bir veya birkaç isminin tecellî ettiği birer ayna oldu. Fakat bu aynaların her biri parçalıydı, hakikatin sadece bir yönünü gösteriyordu. Hiçbiri, Hakk’ın bütün isimlerini ve sıfatlarını bir arada gösterecek bir câmiiyete, yani toplayıcılığa sahip değildi.
Bu noktada Hakk, bütün bu isimleri kendinde toplayacak, varlığın özetini sunacak bir "nüsha-i câmi'a", yani toplayıcı bir nüsha halk etmeyi murad etti. Bu nüsha, insandı. Âdem, bu yüzden halk edildi. Varlık ağacının meyvesi, kâinat kitabının fihristi oydu. Kur'ân-ı Kerîm'de geçen "Ve Âdem'e bütün isimleri öğretti" (Bakara, 31) ayeti, bu sırra işaret eder. Bu "öğretme", sadece lügat bilgisi vermek değil; o isimlerin hakikatini taşıyabilme, onların tecellîlerine mazhar olabilme istidadını bahşetmektir.
İnsan, hem Celâl hem Cemâl isimlerini, hem Zâhir hem Bâtın isimlerini bir arada taşıyabilen yegâne varlıktır. Onda hem hayvânî sıfatların gölgesi, hem de melekût âleminin nuru vardır. Bu zıtların bir arada bulunuşu, onu diğer bütün varlıklardan üstün kılan ve "ahsen-i takvîm" sırrına erdiren şeydir. O, küçük bir âlemdir (âlem-i sağîr), çünkü büyük âlemin (âlem-i kebîr) bütün hakikatlerini kendi bünyesinde barındırır.
Âlemin Ruhu ve Hakk'ın Aynası
Hakk neden böyle bütün isimleri toplayan bir varlık istedi? Şeyh-i Ekber, bu sorunun cevabını muhabbet ve müşahede ile açıklar. Cenâb-ı Hakk, kendi Zât’ını, kendi güzelliğini görmek istedi. Bir kimse kendi sûretini görmek için ayna arar. Bütün kâinat, Hakk için bir aynadır. Ancak bu ayna, insan halk edilene dek, cilâlanmamıştı.
Şeyh-i Ekber, Füsûs'un başında bu hikmeti şöyle izah eder: Hakk, kendi isimlerinin [A'yân-ı Sâbite](/wiki/ayan-i-sabite) denilen ilmî sûretlerini görmek istedi ve bu sebeple âlemi, cilâlanmamış dev bir ayna gibi zuhûra getirdi. Âdem, yani insan, o devasa varlık aynasının cilâsı ve parlatılmasıdır.
İnsan, varlık aynasının ruhudur. O olmadan kâinat, ruhsuz bir beden gibidir. İnsan, kâinat sarayının sultanıdır. Âlemler, insanın içinde saklı olan ilâhî sırrın açığa çıkması için bir sahne olarak düzenlenmiştir.
Bu yüzden insan, sadece varlık zincirinin bir halkası değil, o zincirin varlık sebebidir. O, Hakk’ın kendine baktığı ve kendi sûretini en kâmil şekilde müşahede ettiği bir ayna, bir "mazhar-ı etemm"dir (en tam tecellîgâh). [İnsân-ı Kâmil](/wiki/insan-i-kamil), yani bu ayna olma vasfını tam olarak gerçekleştirmiş kâmil insan, Hakk’ın gözüyle âleme bakar, Hakk’ın kulağıyla işitir. Onun varlığı, Hakk’ın varlığının en berrak şahididir. O, varlığın hem gözü hem de göz bebeğidir.
Halifelik Sırrı: İki Yüzlü Berzah
Meleklerin Âdem'e secde etmesi emrinin altında yatan derin hikmet de burada gizlidir. Melekler, Hakk’ın sadece belirli isimlerinin tecellîleridir. Bu yüzden, topraktan halk edilmiş, içinde nefsânî arzuların da bulunduğu bu yeni varlığa secde etmenin hikmetini anlayamadılar. "Yeryüzünde fesat çıkaracak, kan dökecek birini mi halife kılıyorsun?" diye sordular.
Onların göremediği, insanın câmiiyeti, yani toplayıcılığıydı. İnsan, bir [berzah](/wiki/berzah), yani iki denizi birleştiren bir "kıstak" gibiydi. Onun bir yüzü Hakk’a, diğer yüzü halka, yani yaratılmış âleme dönüktür.
Hakk’a dönük yüzüyle o, mutlak bir abd, yani kuldur. Bütün varlığını, ilmini, gücünü Hakk’tan alır. Sürekli bir alıcı, bir muhtaç konumundadır.
Halka, yani âleme dönük yüzüyle ise o, Hakk’ın halîfesidir. Hakk’tan aldığı ilâhî feyzi, rahmeti ve isimlerin tecellîlerini kâinata dağıtan odur. Bu yüzüyle o, bir "rab" gibi hareket eder; yönetir, terbiye eder, düzeni sağlar. Ama bu rablık, kendi zâtından değil, Hakk’ın ona vekâleten verdiği bir görevdir.
Halifeliğin sırrı budur: Aynı anda hem kul hem sultan, hem fakîr hem ganî, hem alıcı hem verici olabilmektir. Bu, zıtların birliğidir; tenzih ile teşbihin, yani Hakk’ın hiçbir şeye benzemediği (tenzih) ve aynı zamanda her şeyde tecellî ettiği (teşbih) hakikatinin tek bir varlıkta birleşmesidir. Melekler sadece tenzih ehliydi, bu yüzden bu [cem makamı](/wiki/cem-makami)nı kavrayamadılar. Secde edenler ise Âdem'in sûretinde gizli olan ilâhî Sûret'i, onun halifelik sırrını anlayanlardı.
Varlık Dairesinin Tamamlanışı
Şeyh-i Ekber'in hikmetinde varlık, bir daire gibidir. Bu daire, Hakk'ın Zât'ından bir [taayyün](/wiki/taayyun), yani belirginleşme ile başlar. Bu zuhûr süreci, en yüksek ruhânî mertebelerden en aşağıdaki cansız varlık mertebesine kadar iner. Buna "nüzûl kavsi" yani iniş yayı denir.
Bu inişin en son durağından tekrar bir yükseliş başlar. Cansız varlıklardan bitkiler, bitkilerden hayvanlar, hayvanlardan da insan zuhûr eder. Buna da "urûc kavsi" yani yükseliş yayı denir.
İnsan, bu dairenin hem en son halkası hem de tamamlandığı noktadır. O, iniş yayının sonu, yükseliş yayının ise zirvesidir. Kendi bedeninde toprağın minerallerini, bitkilerin büyüme özelliğini, hayvanların hareket gücünü barındırır. Ama onlardan farklı olarak, kendisine üflenen ilâhî ruh ([rûh](/wiki/ruh)) sayesinde yükseliş potansiyeline sahiptir. O, geldiği Asl'a, yani Hakk'a dönme kabiliyetiyle donatılmıştır.
Bu yüzden insan, varlık dairesini kapatan ve tamamlayan varlıktır. O olmasaydı, daire tamamlanmaz, başlangıç noktası bitiş noktasıyla birleşmezdi. [İnsân-ı Kâmil](/wiki/insan-i-kamil), bu daireyi kendi varlığında tamamlayan, yani hem inişin bütün mertebelerinin hakikatini bilen hem de yükselişin en son noktasına ulaşarak geldiği yere dönen kişidir. O, hem "halaka'l-insân" sırrının tecellîsi, hem de "İleyhi turceûn" (O'na döndürüleceksiniz) hitabının yaşayan örneğidir.
Şeyh-i Ekber'in mektebinde insan, kâinatın varlık sebebi, Hakk'ın cilâlı aynası, bütün isimlerin toplayıcısı, halifelik sırrının taşıyıcısı ve varlık dairesini tamamlayan ilâhî bir sırdır.
Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği
İnsanı insan yapan asıl hüner, sadece bütün isimleri taşımak değil, o isimlerin içinde barındırdığı zıtlıkları kendi varlığında birleştirebilmektir. İnsanın bu en çetin ve en şerefli vazifesi, zıtların birliğidir (cem'u'l-ezdâd).
Bu yolculuğun menzili, insanın kalbidir. Zira kalp, bâtında, Hakk'ın Celâl ve Cemâl tecellîlerinin buluştuğu yerdir. Bir yanda Hakk'ın mutlak aşkınlığı, mahlûkattan münezzeh oluşu vardır. Biz buna irfan dilinde [tenzih](/wiki/tenzih) deriz. "O'nun benzeri hiçbir şey yoktur" (Şûrâ, 11) âyeti, bu makamın mührüdür.
Madalyonun diğer yüzü ise Hakk'ın halk ettiklerine olan yakınlığı, onlardaki tecellîsidir. Buna da [teşbih](/wiki/tesbih-temsil) deriz. "Nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir" (Hadîd, 4) âyeti bu sırra işaret eder. Bu makamda ârif, baktığı her zerrede Hakk'ın sanatını, kudretini, isminin bir tecellîsini müşahede eder.
Ham akıl, bu iki hakikati bir arada tutamaz. Ya tenzihte ifrata kaçar, Hakk'ı o kadar uzaklaştırır ki âlemle hiçbir ilgisi olmayan soyut bir varlık tasavvur eder. Ya da teşbihte tefrite düşer, Hakk'ı o kadar mahlûkata benzetir ki Hâlık ile halk edilen arasındaki farkı kaybeder.
[İnsan-ı Kâmil](/wiki/insan-i-kamil), bu iki kanadı da ustalıkla kullanan, [Muhammedî mîzan](/wiki/muhammedi-mizan) üzere yaşayan kimsedir. O, "iki gözle" bakar. Bir gözüyle Hakk'ın mutlak tenzihini görür ve "Sübhânallah" der. Diğer gözüyle de O'nun bütün âlemdeki tecellîlerini görür ve "Elhamdülillah" der. Onun kalbi, bu iki denizin, yani tenzih ve teşbih ummanlarının birbirine karışmadan birleştiği [Berzah](/wiki/berzah) gibidir. İnsan, zıtların savaş alanı değil, barış meydanıdır. Bu meydana, irfan ehli [Cem makamı](/wiki/cem-makami) der. Bu makamda "O hem Evvel'dir, hem Âhir'dir, hem Zâhir'dir, hem Bâtın'dır" âyeti, kalpte yaşanan bir hâl olur.
Bu hâle ulaşan sâlikin aklı, bildiği bütün ölçüleri yitirir ve bir hayret denizine dalar. Biz buna [hayret](/wiki/hayret) makamı diyoruz. Bu, bir cehâlet şaşkınlığı değil, ilmin doruğundaki bir idrâk hayretidir. Sâlik, Hakk'ın hem âlem olduğunu hem de âlem olmadığını aynı anda idrâk eder. Bir çiçeğe bakar, "Bu, Hakk'ın Cemâl isminin tecellîsidir, Hakk'tır" der; hemen ardından kalbi "Hâşâ, Hakk bu çiçekle kayıtlanmaktan münezzehtir, Hakk değildir" diye nida eder. Bu "hem o, hem değil" durumu, aklın sınırlarının bittiği, kalbin konuşmaya başladığı yerdir. Hayret, sâlikin Hakk karşısındaki en doğru duruşudur; çünkü Zât-ı Mutlak'ın künhünü ihâta etmek imkânsızdır.
İnsan-ı Kâmil ise bu hayret makamında sâbit kadem olandır. O, zıtların birliğini ahlâk olarak yaşar. Onda hem Celâl hem Cemâl tecellîleri dengededir. Hem heybetlidir hem mütevazı. Hem Kahhâr isminin mazharı olarak zulme karşı serttir, hem de Raûf isminin mazharı olarak mahlûkata karşı şefkatlidir. Bu yüzden ona "halîfe" denmiştir. Çünkü halîfe, aslının bütün sıfatlarını yansıtmakla mükelleftir.
Hakk her an yeni bir [tecellî](/wiki/tecelli) ile tecellî eder. "O, her an yeni bir şe'ndedir" (Rahmân, 29) âyeti, bu dinamik hakikatin anahtarıdır. Cenâb-ı Hakk, bir tecellîyi iki kez tekrarlamaz. Bu sonsuz ve dâimî tecellîlerin iniş yaptığı yer, mü'minin kalbidir. Hadîs-i kudsîde buyrulduğu gibi: "Ben yere göğe sığmadım, mü'min kulumun kalbine sığdım." Bu sığma, Zât'ın bir mekâna girmesi anlamında değil; tecellîlerin en kâmil şekilde zuhûr ettiği mahal olması anlamındadır. Bu yüzden âriflerin nazarında mü'minin kalbi, [Arş-ı Rahmân](/wiki/ars-i-rahman)'dır, yani Rahmân'ın tahtıdır. Kalp, bütün ilâhî tecellîleri kabul edecek bir genişliğe ([vüs'at](/wiki/vusat)) sahip olmalıdır.
Kalbin bu tecellîleri kabul edebilmesi için "boş" olması gerekir. Yani mâsivâdan, benlikten arınmış, cilâlanmış bir ayna gibi saf olmalıdır. O zaman kalp, gelen tecellîyi olduğu gibi yansıtır. Bazen bir Cemâl tecellîsi gelir, kalp neşeyle, genişlemeyle (bast) dolar. Bazen bir Celâl tecellîsi gelir, kalp hüzünle, daralmayla (kabz) dolar. Ârif, bu hâllerin hiçbirine takılıp kalmaz. Bilir ki her ikisi de aynı Padişah'tan gelen farklı hediyelerdir. "Kalp" kelimesinin kökü olan "takallüb", yani "dönüşüm, hâlden hâle geçme" de bu sırra işaret eder. Kalp, ilâhî tecellîlerin ritmine göre her an dönen, değişen, yaşayan dinamik bir merkezdir.
Füsûs'un derinliklerinde insan, tenzih ile teşbihin, Celâl ile Cemâl'in, Zâhir ile Bâtın'ın birleştiği mukaddes bir tecellîgâhtır. Onun yolculuğu, aklın ikiliğinden kalbin birliğine, oradan da hayretin sonsuzluğuna uzanan bir seyahattir.
Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle İnsan
Hz. Pîr Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin hikmet deryası olan Mesnevî-i Şerîf’e daldığımızda, "insan" kelimesi yaşayan, nefes alan, düşen ve kalkan bir hakikate dönüşür. Hz. Pîr, insanı tanımlamaz; insanın hikâyesini anlatır. Çünkü insan, anlaşılacak bir nesne değil, yaşanacak bir sırdır.
Mesnevî, bir "birlik dükkânıdır"; orada insana dair ne ararsan bulunur. İnsanın göklere ait ruhu da oradadır, toprağa bağlı bedeni de. Bu yüzden Mesnevî’den insanı dinlemek, kendi içimize doğru bir sefere çıkmak gibidir.
Aslından Kopmuş Bir Ney, Balçıkla Sınanan Bir Sır
Mesnevî-i Şerîf’in daha ilk beytinde, insanın bütün macerası özetlenir: "Dinle, bu ney nasıl şikâyet ediyor; ayrılıkları nasıl anlatıyor." İnsan, Hz. Pîr'in dilinde, evvelâ bu "ney"dir. Asıl vatanı olan kamışlıktan, yani ruhlar âleminden, Birlik diyarından koparılmış; bu kesret ve ayrılık dünyasına atılmıştır. İçindeki bütün iniltiler, o aslî vatanına duyduğu hasretin sesidir.
Neyin içi boştur; kendi sesi yoktur. Ona üfleyen Nefes-i Rahmânî’dir. İnsan da böyledir. Kendi varlığından soyunup "boşaldığında", ilâhî nefes onda tecellî eder. Ama ney olabilmek için önce içinin boşaltılması, yani nefsânî arzulardan arınması; sonra da aşkın ve çilenin ateşiyle yanması gerekir. İnsan, Ahsen-i Takvîm üzere halk edilmiş bu potansiyeli taşır; bir ney gibi, ilâhî nefesin nağmesi olma istidadındadır.
Fakat insan sadece ulvî bir ruh değildir; aynı zamanda "balçıktan" halk edilmiş bir beşerdir. Bir yanımız gökyüzüne, bir yanımız yeryüzüne çeker. İnsan olmak, bu çamurun içinde o ilâhî ruhu muhafaza etme, parlatma ve nihayetinde çamuru ruha tâbi kılma sanatıdır. Hz. Mevlânâ bize der ki: "Senin bir define olan ruhun, bu virane bedende gizlidir. Sakın viraneye aldanıp defineyi unutma!" İnsanın en büyük imtihanı budur: Kendi hakikatini unutması, yani "nesy" köküne uygun olarak nankörlük ve unutkanlık tuzağına düşmesi. O, bir yandan Hakk ile "ünsiyet" kurma potansiyeli taşırken, diğer yandan O'nu unutma tehlikesiyle her an yüz yüzedir.
Hamlıktan Yanmaya: Tekâmülün Kazanında Pişmek
Hz. Pîr için insan, statik bir varlık değil, dinamik bir süreçtir. O, "olmakta olan" bir yolcudur. Bu yolculuğu anlatmak için kullandığı en güçlü temsillerden biri, "Hamdım, piştim, yandım" sözüdür. Bu üç kelime, seyr-i sülûkun bütün mertebelerini özetler.
Hamlık, insanın hakikatten gafil yaşadığı hâlidir. "Pişme" süreci, bir Mürşid-i Kâmil eliyle veya hayatın getirdiği çileler ateşiyle olur. Mesnevî'de anlatılan kazanda kaynayan nohut hikayesindeki gibi, sâlik başlangıçta riyazetin ateşinden şikâyet eder. Ama yolun pîri bilir ki, bu ateş olmadan hamlık gitmez, lezzet gelmez. Pişmek, nefsin kötü sıfatlarının yok olup yerine güzel ahlâkın gelmesidir.
Yolculuk pişmekle bitmez. Son mertebe "yanmak"tır. Yanmak, fenâfillah makamıdır. Artık pişen nohutun kendisinin kalmadığı, tamamen yemeğin içinde eriyip onunla bir olduğu hâldir. Sâlikin kendi benliğinden eser kalmaz. O, Aşk ateşinde tamamen yanmış, kül olmuştur. Kendi iradesi, Hakk’ın iradesinde yok olmuştur. Artık ortada ne sâlik vardır ne de mürşid; sadece bir "Tevhid" hâli vardır. "Ben"liğin tamamen ortadan kalktığı, geriye sadece Hakk’ın kaldığı bu makam, insan olmanın zirvesidir. İnsân-ı Kâmil, bu yanma sırrına ermiş kişidir.
Cüz'î Aklın Tuzağından Küllî Akl'a Teslimiyet
Hz. Mevlânâ'nın insanı anlatırken üzerinde en çok durduğu konulardan biri de akıl meselesidir. O, "cüz'î akıl" (kısmî akıl) ile "Küllî Akıl" (bütünsel akıl, Akl-ı Küll) arasında kesin bir ayrım yapar.
Cüz'î akıl, bizim gündelik hayatta kullandığımız, hesap-kitap yapan, sebep-sonuç ilişkisine hapsolmuş aklımızdır. Bu akıl, dünyaya aittir ve dünyanın ötesini göremez. Faydalıdır, gereklidir; ama bir rehber değildir, bir tuzaktır. Ebediyet okyanusunda insanı boğulmaktan kurtaramaz.
Küllî Akıl ise, vahiy ile beslenen, peygamberlerin ve velîlerin aklıdır. O, doğrudan Kaynak'tan beslenir. Perdenin ardını görür. Cüz'î aklın çelişki olarak gördüğü şeyleri, o bir rahmet olarak müşahede eder. Hz. Mevlânâ için Küllî Akıl, Aşk ile eş anlamlıdır. Çünkü Aşk, hesap yapmaz; teslim olur.
İnsanın kemâle ermesi, bu cüz'î aklın rehberliğinden vazgeçip Küllî Akl'ın, yani Aşk'ın bineğine binmesiyle mümkündür. Bu, aklı inkâr etmek değil, aklı ait olduğu yere, yani kalbin hizmetine vermektir. Akıl bir vezir olabilir, ama padişah Kalp'tir, Aşk'tır. İnsan, cüz'î aklını Hakk'ın iradesine kurban ettiğinde, asıl o zaman "Padişah'ın sırrına mahrem" olur. Mesnevî'deki sayısız hikâye, kendi aklına güvenenlerin nasıl helak olduğunu, saf bir kalp ile teslim olanların ise nasıl kurtuluşa erdiğini anlatır.
Nihayetinde Hz. Mevlânâ'nın nazarında insan, içinde bir okyanus taşıyan bir damladır. Bir tohumdur ki, içinde koca bir ağacın bütün potansiyelini barındırır. Mesnevî-i Şerîf, bu kutlu yolculuğun en şefkatli rehberidir. O bize der ki: "Ey insan, sen surette küçük bir âlemsin, ama mânâda en büyük âlem sensin."
Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme
İnsan kelimesi, bütün bir kevnî ve ilâhî hakikatler ağının merkez düğümüdür. Yolculuğu, özündeki potansiyeli açığa çıkarma yolculuğudur. Bu potansiyelin zirvesi, kemâle ermiş hâli İnsan-ı Kamil'dir. O, Hakk'ın bütün isimlerini üzerinde tecellî ettiren, yeryüzünün hakiki Halife'sidir.
Bu yolculuğun prototipi Hz. Adem (a.s.)'dır. Mücadelenin sahası ise insanın kendi varlığı, yani Nefs'idir. Terbiye ile saflaştığında, üzerinde Hakk'a yolculuk yapılan Burak olur ve en huzurlu menzili Nefs-i Mutmeinne makamıdır. İnsanın bu yeryüzündeki vazifesi, dağların yüklenmekten çekindiği o büyük Emânet Âyeti ile kendisine tevdi edilen halifeliğidir. Bu potansiyelin kaynağı, varlığın ilk zuhûru olan Nefes-i Rahmani ve ona üflenen Rûh'tur. Bu ruhun en kâmil ve kuşatıcı tecellîsi ise Hakîkat-i Muhammediyye'dir. İnsan, ariflerin haritası olan Hazarat-ı Hamse (Beş Varlık Mertebesi) mertebelerinin tamamını kendi yapısında barındıran yegâne varlıktır. Kendi hakikatine uyanması, dağınık olan bütün kuvvelerini Tevhîd sancağı altında toplayarak kendi içinde bir Haşr yaşamasıdır.
Bu hakikati üç büyük pınar farklı lisanlarla, fakat aynı öze işaret ederek anlatır. Terzibaba Necdet Ardıç, hikmeti, muhabbet ve gayretle yaşanan bir hâl olarak sunar; Hakk'ın zâhirdeki tecellîlerini görmeyi, insanın her an ilâhî bir talim içinde olduğunu hatırlatır. Şeyh-i Ekber İbn Arabî, Füsûsu'l-Hikem’de insanın vücûdî mimarisini çizer; o, âlemin varlık sebebi, Hakk'ın cilâlı aynası, zıtların birliğini kalbinde cem eden "nüsha-i câmi'a"dır. Hazret-i Mevlânâ ise Mesnevî’de bu hakikate Aşk'ın diliyle seslenir; insan, aslından kopmuş bir "ney"dir ve yolculuğu, cüz'î aklı Aşk'a kurban ederek hamlıktan yanmaya uzanan bir pişme sürecidir. Biri harita, diğeri azık, öteki ise rehberdir.
İnsan olmak bir nasip değil, bir vazifedir. İnsan kelimesinin kökündeki hem "ünsiyet" hem de "unutkanlık" (nesy) manaları, onun bütün dramını özetler. O, aslına ünsiyet kurmaya meyyal, fakat dünyaya dalınca aslını unutmaya da bir o kadar yatkındır. En temel vasfı, zıtları birleştirme kabiliyetidir. O, hem topraktan hem de ruhtan bir parça taşır; hem zâhir hem bâtındır; hem kul hem halifedir. Bu zıtların savaş alanı değil, bir denge ve cem makamı olması, insanın kemâle ermesidir.
İnsan, beşer ile İnsan-ı Kâmil arasında uzanan sonsuz bir potansiyeldir. Bu makaleyi okuyan her can, bu yolculuğun neresinde olduğunu tefekkür etmeye davetlidir. Zira insan hakkında okumak, aslında kendi kitabını okumaktır. Yol, bu kitabı okuyup anlamaktan ve nihayetinde o kitabın yazıldığı gaye üzere yaşamaktan ibarettir.