Kabir
Kabir dendiğinde akla ekseriyetle toprağa kazılmış bir çukur, bedenin son durağı gelir. Bu, işin suretidir, zahirî kabuğudur. Hakikat ehli için kabir, bundan çok daha derin manalar taşıyan bir hâl, bir berzah âlemi, bir bekleyiş ve bir yüzleşme durağıdır. Terzibaba İrfan Mektebi’nin öğrettiği usûl üzere, kabir meselesine sadece ölümden sonra girilen bir mekân olarak değil, daha bu dünya hayatındayken içinde yaşadığımız bir zindan olarak da bakmamız gerekir. Zira insan için biri beden, diğeri toprak olmak üzere iki kabir vardır. Asıl marifet, henüz hayattayken birinci kabirden, yani beden ve nefs zindanından ruhu âzâd etmektir ki, ikinci kabir ona bir cennet bahçesi olabilsin. Bu sohbette, kabrin ne olduğunu, kimin kabre girdiğini ve bu dar kapının ardındaki geniş sırları aralamaya gayret edeceğiz.
Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı
Kabir, Arapça kökeni itibariyle bir şeyi örten, içine alan yer manasına gelir. İrfan yolunda her kelime, kendi zahirî mânâsının ötesinde, sâlikin iç âlemine bakan bir pencere açar. Kabir, sadece bedenin toprağa tevdi edildiği bir yer değil, aynı zamanda ruhun bedene hapsolduğu bu dünya hayatının da bir timsalidir. İnsanın bu âlemdeki vaziyeti, iki zindan arasında sıkışmış gibidir. Bu hakikate Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri şöyle işaret eder:
Bu âlemde, insan için iki kabir (zindan) vardır. İlki kişinin toprak bedeni, diğeri de bedeni de içine alacak olan çukurdur.
Daha toprağın altına girmeden evvel, bir kabir hayatı yaşamaktayız. Bu beden, unsurlardan halk edilmiş bu kesif yapı, latif olan ruhumuz için bir perdedir, bir zindandır. Bizler, farkında olsak da olmasak da, bir tabutun içinde gezen diriler gibiyiz. Bu hâl, en güzel misalini Hazreti Yunus’un (a.s.) kıssasında bulur. O, hem kendi beden kabrindeydi, hem de onu yutan balığın karnında ikinci bir kabre girmişti. İki katlı bir karanlık, iç içe geçmiş iki zindan. Terzibaba Hazretleri bu noktayı şöyle aydınlatır:
Yunus Aleyhisselâm kendi varlığında, bir beden kabrinde-ydi. Yâni rûhaniyeti cesedinin, yâni toprak bedeninin içindeydi. Toprak arzının içindeydi. Birde o toprak arzıyla birlikte balığın midesine girdi. Balığın midesi de ona bir kabir oldu. Böylece Yunus Aleyhisselâmın yaşantısında iki kabir iç içeydi. Ve işte kendisi o balık, aslında onu yutan da nefis balığı kabirleri idi. Nefis deryasında gezen nefsi emmâre balığı.
Bizi beden kabrine hapseden, o "nefis deryasında gezen nefsi emmâre balığı"dır. Kıssanın devamı bize kurtuluş yolunu gösterir. Hz. Yunus, o zulumât içinde Rabb’ine yönelmiş ve "Lâ ilâhe illâ ente subhâneke innî kuntu minez zâlimîn" (Senden başka ilah yoktur, Seni her türlü noksanlıktan tenzih ederim, ben nefsime zulmedenlerden oldum) niyazıyla kurtuluşa ermiştir. Beden kabrinden ve nefs zindanından çıkışın anahtarı, Kelime-i Tevhid’in hakikatine ermek ve kendi acziyetini, Zât-ı Mutlak karşısındaki hiçliğini idrak etmektir.
Ölüm anı geldiğinde ve beden toprağa verildiğinde, o çukura giren nedir? Yaygın anlayış, ruhun kabre girdiği yönündedir. Lakin irfan mektebinin dersi burada çok net bir ayrım yapar. Ruh, kabre girmez. Ruh, geldiği yere, yani ilahi menşeine döner. Beden, ait olduğu yere, toprağa karışır. Kabir hayatını tecrübe eden, azabı veya nimeti tadan ise bu ikisi arasındaki nefs denilen ara varlıktır. Terzibaba Hazretleri bu sırrı şöyle açıklar:
Ruh kabre girmez, zaten kabir ruhu tutamaz, yani madde latifi tutabilir mi? Tutamaz. Peki nefis de latif değil mi, nefis latif ile kesif arası bir varlıktır. Ruhtan kesif ama maddeden latif bir varlıktır.
Nefs, bizim bu dünyadaki kimliğimiz, arzularımız, alışkanlıklarımız, sevgilerimiz ve nefretlerimizin tamamıdır. Bir ömür boyu bu bedenle özdeşleşmiş, onu kendi varlığı sanmıştır. Ölüm anı geldiğinde, ruh ile beden arasındaki o derin aşk ve alışkanlık bağı, büyük bir çekişmeye sebep olur. Azrail (a.s.) ruhu çekerken, beden onu bırakmak istemez. Bu ayrılık, nefsini terbiye etmemiş, kendini hâlâ et ve kemik yığını zanneden kimseler için büyük bir ızdıraptır. Kabir azabının en büyük kaynaklarından biri budur:
nefs gerçek bir irfâni eğitim almamışsa bu bağlantıdan ölüm anında dahi kurtulamamaktadır ve ölüm ile zorla bedenden ayrıldığı için bunun ızdırabını çekmektedir ve kabir azâbının en büyüklerinden biri de budur yeryüzünde bizler neye sâhip çıkmış isek ondan ayrılmamız bize kabirde azâb verecektir.
Kabir azabı, dışarıdan gelen sopalarla, ateşlerle değil, kişinin kendi iç dünyasından, bu dünyada kurduğu yanlış bağlardan kaynaklanan bir hâldir. Kişi neye "benim" demişse, neyi sahiplenmişse, ölümle ondan koparıldığında o şey ona azap eder. Bu, mal-mülk olabilir, makam-mevki olabilir, en başta da bir ömür "ben" dediği kendi bedeni olabilir. Müslüman olup da günahkâr bir hayat süren, nefsini bedenle bir tutan kimsenin hâli budur. O nefs, kendisini o beden zannettiği için, çürüyen bedenin üstünden ayrılamaz ve o çözülüşün bütün ızdırabını sanki canlıymış gibi yaşar.
Buna karşılık, "ölmeden evvel ölünüz" sırrına mazhar olmuş, daha bu dünyadayken nefsini ve bedenini Hakk’a teslim etmiş arifler için durum bambaşkadır. Onlar için ölüm, bir yok oluş değil, bir vuslattır. Şahsi kıyametlerini koparıp berzah âlemine bir şok yaşamadan, güzel bir geçişle intikal ederler. Onlar için kabir, Efendimiz’in (s.a.v.) buyurduğu gibi "cennet bahçelerinden bir bahçe" olur.
Bu dehşetli menzile hazırlanmak için ise bize yine rahmet kapıları gösterilmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’in bazı surelerinin, özellikle Mülk Suresi’nin kabir azabından koruyucu olduğu müjdelenmiştir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bu sure için şöyle buyurur:
“O Mülk Sûresi, Mâni’adır, O, Münciyedir, O kendisini okuyanı kabir azabından kurtarır.”
Asıl kurtuluş, o surenin manasını kendi varlığında yaşamak, Mülk’ün hakiki sahibinin kim olduğunu idrak edip kendi vehmî sahipliğinden vazgeçmektir. Mümtehine Suresi'nin sonunda işaret edildiği gibi, ahiretten ümidini kesen inkârcılar, "kabirlerdekilerden ümit kestikleri gibi" bir yeis içindedirler. Çünkü onlar, beden kabirlerinde hakikati örtmüş, ümit kapısını kendi elleriyle kapatmışlardır. Mü’minin yolu ise havf ve reca, korku ile ümit arasındadır. Kabir, bu yolun en mühim duraklarından biridir ve o durağa hazırlık, bu dünya pazarında, alınan her nefeste yapılmaktadır.
Terzibaba'nın Nazarıyla Kabir: Aslı ve Mertebesi
Kabir meselesini irfan gözüyle anlamak için, onu sadece ölümden sonra gidilen bir yer olarak değil, varlık mertebeleri içinde bir durak, bir hâl ve hatta bu dünyada iken içinde yaşadığımız bir hakikat olarak görmeliyiz. Cenâb-ı Hakk’ın Zât âleminden başlayan tenezzül seyrinde, yani perdelenerek inişinde her bir mertebe, bir üst mertebeye göre bir kabir, bir perde hükmündedir. Kabir nedir, kim içindir ve aslı nerededir? Bu suallerin cevabını, varlığın en başından, ezeli programdan başlayarak arayalım.
Varlığın Ezeli Programı: A'yân-ı Sâbite ve Rab-Merbub İlişkisi
Kabir hayatını ve ölüm sonrasını doğru anlamak, varlığın başlangıcını doğru anlamaktan geçer. Her birimizin ve kâinattaki her bir zerrenin, daha bu âlemde zuhûr etmeden evvel, Cenâb-ı Hakk’ın ilminde bir hakikati, bir programı vardı. Bu ezeli hakikatlere, bu ilmi suretlere tasavvufta A'yân-ı Sâbite denir. Onlar, Hakk’ın ilminde var olan, ancak dış dünyada henüz bir vücut kokusu koklamamış olan potansiyellerdir.
Terzibaba Hazretleri bu sırrı şöyle açıklar:
Cenâb-ı Hakk evvelâ a’yân-ı sâbite olarak bütün âlemdeki varlıkların programını yaptı, ana programını yaptı bunlara insan da dahildir, tabi insanın programıyla diğer varlıkların programı arasında çok büyük farklar vardır. Ne yönüyle farklar var, çünkü insanın bir de gayrı mec’ul tarafı vardır, diğer varlıkları gayrı mec’uliyeti yoktur ama insanın gayrı mec’uliyeti vardır. Dolayısı ile insanın programı çok daha değişik bir biri içinde çok hususiyetleri olan bir programdır. İşte bu programla birlikte, bu program ilmi olarak yapıldı sonra ruhlar alemine nakledildi, lâtif bir suret verildi, o lâtif suretlerde unsur vücutlarda zâhir oldular.
Yolculuk bu şehâdet âleminde başlamıyor. Evvelâ Hakk’ın ilminde bir program (ayn-ı sâbite) idik. Sonra o programa lâtif bir elbise olan ruh giydirildi. En sonunda ise bu kesif, yani yoğun madde bedenine bürünerek dünyada zuhûr ettik. Bu, Zât’ın sıfatlarıyla, sıfatların da fiilleriyle perdelenerek tenezzül etmesi yolculuğudur.
Bu yolculukta en temel bağ, her bir varlığın kendi Rabb-ı Hass’ı, yani kendine mahsus Terbiye Edici ismi ile olan bağıdır. Her bir ayn-ı sâbite, Hakk’ın bir isminin mazharı, yani tecellî yeridir. O isim o varlığın Rabbi, o varlık da o ismin terbiye ettiği (merbubu) olur. Bu bağ, ölümle kopan bir bağ değildir. Kabir, bu Rab-merbub ilişkisinin kesintiye uğradığı bir hiçlik çukuru değil, farklı bir tavırda, farklı bir mertebede devam ettiği bir Berzah âlemidir.
Bakın kabirde her yerde rabbı le birlikte bakidir. Yani rab varsa merbub vardır, merbub varsa rab vardır. O halde rab merbubunu hiçbir mahalde bırakmamaktadır. Ama biz farkındayız veya değiliz o ayrıdır. Tekrar edelim, zira aynı mevcudanın vücud-u hariçte ancak rabbı iledir, yani a’yân-ı sâbitenin mevcudiyeti yani o varlığın programı vücud-u hariçte... âlem-i ervahta, âlem-i misalde, âlem-i şehadette, yani içinde bulunduğumuz âlemde ve âlem-i berzahta ve âlem-i ahrette, vel hasıl cemi etvarda, tavırlarda, yani bütün mertebelerde, daima rabbı ile mevcut ve bakidir.
Bu, muazzam bir müjdedir. Kişi hangi halde, hangi mertebede olursa olsun, kabirde dahi olsa, kendisini terbiye eden Rabb’inden ayrı değildir. O bağ ezelde kurulmuştur ve ebede kadar sürer. Kabir, bu ilişkinin zâhirî bedenden soyutlanarak, daha bâtınî bir seviyede devam ettiği bir ara âlemdir. Biz "öldü, gitti, yok oldu" deriz; hâlbuki o, sadece bir tavırdan başka bir tavıra geçmiş, Rabbinin terbiyesi altında var olmaya devam etmektedir.
Zuhûrun Ara Durağı: Ruh, Nefs ve Bedenin Ayrışması
Bedenden ayrılıp kabre giren nedir? Bu sualin cevabı, insanın üçlü yapısını anlamakta gizlidir: Ruh, Nefs ve Beden. İrfan mektebinde bunların her birinin yeri ve hükmü ayrıdır.
İnsanın aslı, Cenâb-ı Hakk’ın “Biz ona rûhumuzdan üfledik” (Enbiyâ, 21/91) sırrında gizlidir. Terzibaba Hazretleri, bu üflemenin tek bir parçanın aktarılması olmadığını, her bir ilâhî ismin (esmâ) kendine has hususiyetlerinin insanda faaliyete geçirilmesi olduğunu söyler:
Eğer sâdece Cenâb-ı Hakk (c.c) zâti tecellisinden aktarmış olsaydı, dünyâya inilmeye gerek kalmadan cennette yaşanır gider ve ancak dünyâya geldikten sonra idrâk edilecek olan hakîkatlerden hiç haberdar olunmazdı.
Dünyaya inişimizin gayesi, bize emânet edilen bu ilâhî isimlerin hakikatlerini fiiller âleminde açığa çıkarmak, bilkuvve olanı bilfiil hale getirmektir. İşte bu ilâhî üfleyişin mahalli olan Ruh, emr âlemindendir, lâtiflerin en lâtifidir. Madde onu hapsedemez.
Bu durumda kabre giren kimdir? Terzibaba Hazretleri bu noktayı kesin bir dille ayırır:
Ruh kabre girmez, zaten kabir ruhu tutamaz, yani madde latifi tutabilir mi? Tutamaz.
Ve bir başka sohbetinde bu ayrımı daha da netleştirir:
Kabire giren de bu ikisi yani beden ile nefstir, rûh kabire girmiyor.
Beden, toprak anadan geldiği için yine aslı olan toprağa döner, çürür ve gider. Ruh, emr âleminden geldiği için kendi aslına, geldiği yere rücû eder. Bütün hadisenin, azabın ve nimetin, bekleyişin ve tecrübenin merkezinde ise nefs vardır. Nefs, ne tam ruh gibi lâtif, ne de tam beden gibi kesiftir. O, ikisi arasında bir berzahtır.
Peki nefis de latif değil mi, nefis latif ile kesif arası bir varlıktır. Ruhtan kesif ama maddeden latif bir varlıktır.
Nefs, bu dünyada bedeni kendine yuva edinmiş, onunla özdeşleşmiştir. Bütün zevkleri, acıları, arzuları ve korkuları beden üzerinden tecrübe etmiştir. Bu yüzden, ölüm anında bedenden ayrılmak ona çok zor gelir. Ruh ayrılır gider, ama nefs, âşık olduğu bu bedenden kolay kolay ayrılamaz.
Yani nefsimiz bedenimize aşıktır ama biz bunun farkında değiliz... Oyüzden kabir de de ayrılamaz nefsimiz, ruhumuz ayrılır da nefsimiz ayrılamaz. Çünkü bir ömür boyu bu beden ile birliktelik yaşamış kendi olarak kabullenmiş bedeni kendi olarak kabullenmiş, beden orada kıtır kıtır yense de oradan ayrılamamakta ve o ızdırabı duymaktadır günahkar olan nefsler.
Kabir azabı denilen şeyin hakikatlerinden biri budur: Nefsin, bir ömür "benim" dediği, bütün kimliğini üzerine kurduğu bedenin dağılışına, çürüyüşüne şahit olması ve o bedenden ayrılamamasının verdiği ızdıraptır. Kabir nimeti de, nefsini bu dünyada iken tezkiye etmiş, bedenine esir olmaktan kurtulup ruhunun emrine girmiş olanların o bağlılıktan azâde olmasının getirdiği ferahlıktır.
Beden Kabrinden Çıkış: İnsanın Kendi Kıyametini Koparması
Tasavvuf ehli, kabri sadece ölümden sonra girilecek bir mekân olarak görmez. Onlar için asıl kabir, ruhun içine hapsolduğu bu beden ve bu dünya hayatıdır. Bizler, farkında olmasak da, bir "beden kabrinde" yaşamaktayız. Hakikatimiz olan ruh kuşu, bu ten kafesinin içinde mahpustur.
Bir yerde bir kafes, istediği kadar kafes olsun, kafes içerisinde kuş yoksa o kefes neye yarar? Öten bülbülün sesi o kafesinden çıkar mı? Çıkmaz çünkü içinde kuş yoktur... İşte o kuş bizde vardır ancak beden kabrinde hapistir.
Seyr-i sülûk, yani manevî yolculuk, bu ruh kuşunu beden kabrinden, nefs hapishanesinden kurtarma ameliyesidir. Kur’ân-ı Kerîm’in “Kabirlerin içi dışına getirildiği zaman” (İnfitâr, 82/4) buyruğu, irfan ehline göre sadece mahşerde olacak bir hadise değildir. O, aynı zamanda sâlikin bu dünyada kendi üzerinde gerçekleştirmesi gereken bir devrimdir. Terzibaba Hazretleri bu âyeti tefsir ederken şöyle buyurur:
Burada da yine, zâhirde bu zelzeleleri belirttiği gibi, bâtında da bizim toprak halimizi anlatıyor, kabir toprak demek. Bizdeki beden toprağı, yâni beden kabrinde yaşayan, gizli kalmış olan, ölü âtıl kalmış olan, hakîkatimizi oradan çıkarıp yaşantıya nakletmek yaşantıya döndürmemizin gerektiğini bildirmektedir. Dünya yüzüne çıkarmak, yâni yaşantıya zâhire çıkarmaktır.
Mesele, toprağın altındaki ölülerin dirilmesi olduğu kadar, kendi beden toprağımızın altında ölü gibi duran hakikatimizi diriltmek, onu kazıp çıkarmak ve yaşantımıza hâkim kılmaktır. Bu, kişinin kendi kıyametini koparmasıdır. Bu çıkışın en güzel misalini Hz. Yunus’un (a.s) kıssasında görürüz. O, hem kendi beden kabrindeydi, hem de onu yutan balığın karnında ikinci bir kabre girmişti.
Yunus Aleyhisselâm kendi varlığında, bir beden kabrindeydi. Yâni rûhaniyeti cesedinin, yâni toprak bedeninin içindeydi... Birde o toprak arzıyla birlikte balığın midesine girdi. Balığın midesi de ona bir kabir oldu. Böylece Yunus Aleyhisselâmın yaşantısında iki kabir iç içeydi. Ve işte kendisi o balık, aslında onu yutan da nefis balığı kabirleri idi. Nefis deryasında gezen nefsi emmâre balığı.
Bu iki katlı zindandan çıkışın anahtarı Kelime-i Tevhid idi. Hz. Yunus’un duası, “Senden başka ilâh yoktur, Sen her türlü noksanlıktan münezzehsin, şüphesiz ben zâlimlerden oldum” (Enbiyâ, 21/87) idi. Bu, beden kabrinden ve nefs karanlığından kurtulmanın formülüdür. Kişi, Hakk’ın mutlak birliğini idrak edip, kendi nefsine uyarak kendine zulmettiğini itiraf etmedikçe, o karanlık kabirden çıkamaz.
Hâlin Tecellîsi Olarak Kabir: Hürlerin Kalbi ve Gazap Ehlinin Ümitsizliği
Netice olarak kabirdeki hâlimiz, bu dünyadaki hâlimizin bir devamı, iç âlemimizin bir yansımasıdır. Kişi bu dünyada hangi hâl üzere yaşadıysa, kabirde de o hâlin sonuçlarıyla yüzleşecektir.
Bu dünyada nefsini tezkiye edip, kalbini ilâhî sırlara mahzen kılanlar için "kabir" kelimesi bambaşka bir mana kazanır. Onların kalbi, sırların muhafaza edildiği bir hazine olur. Terzibaba Hazretleri, bir kudsî hadisten naklen şöyle der:
Oyüzden hürlerin kalbleri esrar kabirleridir.” Yani zahidleri nefis yolunda perdeledim... Ârifleri kalb yolunda perdeledim... Hürlerin kalbi esrarların kabirleridir. Esrarları, yani sırrı ilâhiyyeyi muhafaza eden yerlerdir.
Bu makamda kabir, artık bir azap çukuru değil, Hakk’ın sırlarının gömülü olduğu mübarek bir sandık, bir hazinedir. Bu, nefsini esaretten kurtarıp "hür" olanların makamıdır.
Öte yandan, bu dünyada kalbini mühürlemiş, hakikatten yüz çevirmiş olanlar için ise bu dünya hayatı zaten bir kabirdir ve onlar âhiretten de ümitlerini kesmişlerdir. Mümtehine Sûresi'ndeki âyet-i kerime bu acı hâli resmeder:
Ey iman edenler! Kendilerine Allah’ın gazap ettiği, kabirlerdeki kâfirlerin ümit kestikleri gibi tamamen ahiretten ümitlerini kesmiş bir toplumu dost edinmeyin.
Terzibaba Hazretleri bu âyetin bâtınî manasını şöyle açar: "Âhiret", sadece ölüm sonrası hayat değil, "hakikatin (el-Âhir) açığa çıkacağı her an ve mertebe"dir. Bu nefsler, kalplerinin ölmüş bir kabir olduğunu ve hakikatin nurundan ebediyen mahrum kalacaklarını zannederler. Bu, yaşarken ölmektir. Onların ümitsizliği, kabirdeki kâfirin çürüyen bedeninden bir daha hayat çıkmayacağına dair olan maddî ümitsizliğinden daha derindir. Bu, manevî bir ümitsizliktir, rahmetten yeise düşmektir.
Bu gaflet kabrinden çıkışın yolu ise, yaşayan bir İnsân-ı Kâmil'in, bir mürşidin elinden tutmaktır. Zira onlar, Cenâb-ı Hakk’ın yeryüzündeki halifeleri olarak, ölü kalpleri diriltme ve yaşayan nefsleri (nefs-i emmâreyi) öldürme iznine sahiptirler.
...diğer “Biz” yâni “nahnu” ifâdesi, “insân-ı kâmil’in lisanı ile biz gaflette olan kimselerin ölü kalplerini diriltiriz ve öldürürüz” mânâsınadır ve burada “ilim mâluma tâbîdir”. İşte insân-ı kâmil dilediği mahâlde hayât ortaya getirir dilediği mahâlde de ölüm ortaya getirir. Bu öldürme nefsi mânâda olan şeyleri yâni nefsi emmâreyi öldürmektir.
Kabir meselesi, toprağın altına girmeden çok önce, bu dünyada iken halletmemiz gereken bir meseledir. Beden kabrimizin içinde mahpus muyuz, yoksa kalbimizi ilâhî sırlara bir hazine mi kıldık? Kendi kıyametimizi koparıp, ölü hakikatimizi diriltebildik mi? İşte asıl sualler bunlardır.
Terzibaba Geleneğinde Kabir'in Yaşanması
İrfan yolunun yolcusu için kabir, sadece ölümle gidilecek bir menzil değil, bu dünyada iken dahi içine girilen, hâli yaşanan, sırrına erilen bir makamdır. Kabir, bir netice olduğu kadar, seyr-i sülûk esnasında aşılan bir geçit, bir idrak kapısıdır. Terzibaba geleneğinde kabir, korkulacak bir son değil, anlaşılması ve yaşanması gereken bir hâldir. Bu bölümde, kabrin zâhirdeki toprağından bâtındaki hakikatine, sâlikin gönül âlemindeki tecrübesine doğru bir yolculuk yapacağız.
Dünyada Ölmek, Kabirde Dirilmek: Sâlikin Kendi Kıyâmetini Koparması
Tasavvuf yolu, "ölmeden evvel ölünüz" sırrına erme yoludur. Bu ölüm, bedenin toprağa girmesi değil, nefsin arzu ve benliklerinden soyunmasıdır. Kişi, kendi iradesiyle nefsânî varlığını terk etmedikçe, zorunlu ölümle beden kabrine girdiğinde, asıl büyük hapishaneye girmiş olur. Hakiki sâlik, bu dünyada iken kendi kıyametini koparır. Terzibaba Hazretleri, İnşikâk Sûresi tefsirinde bu sırrı şöyle aralar:
Burada da kabirden bahsediliyor. Kabirlerin altı üstüne geldiği zaman, yâni alttaki kabirler üste çıktığı zaman. Burada da yine, zâhirde bu zelzeleleri belirttiği gibi, bâtında da bizim toprak hâlimizi anlatıyor, kabir toprak demek. Bizdeki beden toprağı, yâni beden kabrinde yaşayan, gizli kalmış olan, ölü âtıl kalmış olan, hakîkatimizi oradan çıkarıp yaşantıya nakletmek yaşantıya döndürmemizin gerektiğini bildirmektedir.
Sâlikin vazifesi, kendi "beden toprağı"nı, yani beden kabrini bir tefekkür ve zikir zelzelesiyle sarsmaktır. O kabrin içinde gizli kalmış, atıl duran putları, yani hayâl, vehim ve nefs-i emmâreye ait tüm zanları dışarı atmaktır. İnşikâk Sûresi'nin devamında buyrulduğu gibi, yeryüzü içindekini atıp boşaldığı zaman... Bizim beden arzımız da, içindeki bu nefsânî tortuları, putları attığı zaman, Ulûhiyet bilgilerini almaya hazır hâle gelir. Bu, kişinin kendi kıyametidir.
Bu kıyametle ölen nefsânî varlığın yerine, yeni bir doğum gerçekleşir. Buna tasavvuf dilinde "veled-i kalb" yani kalp çocuğu denir. Bu, sâlikin hakiki varlığıdır; Nûr-u Muhammedî'nin onun gönül âleminde doğmasıdır. Terzibaba Hazretleri bu doğumu şöyle anlatır:
Bizler için de okuttular veya okutamadılar neyse ama bu hayatı yaşadık dünyaya geldik doğduk fiziki manada işte diğer mevludumuz da Nur-u Muhammediyeyi beden arzında doğurabildiysek mevludunu yapabildiysek ki buna tarikat sisteminde “Veled-i kalp” deniyor. Veled-i kalbimizi ortaya getirebildik ise eğer o zaman bizim de Muhammed’imiz doğdu hükmündedir. Geriye kalan şey ise onu besleyip büyütmek ve kemale doğru yola çıkarmak olacaktır, bizim gerçek bizliğimiz kimliğimiz o veled-i kalptir.
Artık sâlikin yaşı, bedeninin yaşı değildir. Bineği olan arabanın model yılı, onun hakiki yaşını göstermez. Onun asıl yaşı, o kalp çocuğunun yaşıdır. Rüyasında bir çocuğu olduğunu, onu besleyip büyüttüğünü gören derviş, aslında kendi veled-i kalbinin doğuşuna ve terbiyesine şahit olmaktadır. Bu doğumu gerçekleştiren kimse, daha bu dünyada iken kabir karanlığından çıkmış, hakikat sabahına uyanmıştır. O, mürşidinin "kalk" emriyle, yani "vaktin İsrafil'inin" sesiyle, cehalet toprağındaki ölü ruhunu diriltmiş, kıyametten evvel kıyametini koparmıştır.
Nefsin Şartlanması ve Kabir Hâlinin Tecessümü
Bu dirilişi yaşayamayanlar için kabir ne ifade eder? Kabirdeki hâlimiz, tamamen bu dünyadaki yaşantımıza, inançlarımıza ve en mühimi, kendimizi ne olarak bildiğimize bağlıdır. Eğer bir kimse, bütün ömrü boyunca kendini bu etten kemikten ibaret beden zannetmişse, ona âşık olmuşsa, ölümle o bedenden ayrılmak onun için en büyük azap olur. Çünkü nefs, bu dünyada nasıl şartlandıysa, berzah âleminde de o şartlanmayı sürdürür. Terzibaba Hazretleri bu can alıcı noktayı şöyle izah eder:
Eğer kendimizi bu dünyada, gerçek ma’nâda idrak edebilir isek, o zaman kabirde bundan kolayca ayrılmış oluruz, biz gideriz kendi alemimize, toprak beden de, toprağa suya havaya kendi ateşine, kendi unsurlarına gider, sen se sağ ben se selâmet ayrılırız. Eğer dünyada bu bedeni/aracımızı, ben olarak kabul etmişsek, o benlik orada devam eder, o şartlanma o anlayış bu bitinceye kadar dünyadaki gibi ızdırap çekeriz. Çünkü nefis bununla bu bedenle, uzun seneler müşterek yaşadığı için, ve buna aşık olduğu için orada, kabirde bedenden çıktığı halde, bunu bilemez gene bir karış üstünde, orada kabrin içerisindedir.
Ruh kabre girmez. Ruh, latiftir, geldiği âleme döner. Kabre giren ve oradaki hâli yaşayan, nefistir. Kendini beden zanneden nefs, bedenden ayrıldığını idrak edemez. Toprağın altındaki çürümeyi, böceklerin o bedeni yiyişini, sanki kendi başına geliyormuş gibi hisseder. Dünyada bedene bir iğne battığında nasıl acı duyuyorsa, o şartlanma ile aynı acıyı duymaya devam eder. Kabir azabı denen hâlin en somut tecrübesi budur.
Bu tecrübe, herkes için aynı değildir. Terzibaba Hazretleri, kabirdeki yaşantıyı dört ana gruba ayırır:
- Ehl-i inkâr: Onların hâli zaten baştan sona bir azaptır.
- Mü'min ama günahkâr: Bu kimse, iman ehlidir ama kendini beden olarak kabul etmekten kurtaramamıştır. Nefsi, o çok sevdiği, "ben" dediği bedenin üzerinde, ondan ayrılamaz bir hâlde azap çeker. Arabasını çok seven bir şoförün, hurdaya çıkmış arabasını kullanamamasının verdiği ızdırap gibi, o da bedenini kullanamamanın ve onun çürüyüşüne şahit olmanın ızdırabını yaşar. Kabir, Efendimiz'in (s.a.v) buyurduğu gibi, onun için "cehennem çukurlarından bir çukur" olur.
- Sevapkar mü'minler: Bu kimseler de henüz irfan ehli değildir, nefslerini tam olarak tanımamışlardır. Onların nefsi de kabirdedir. Fakat dünyada işledikleri güzel ameller, yaptıkları ibadetler, kabirde onlara bir nurdan kalkan olur. Kabirleri "cennet bahçelerinden bir bahçe"ye döner. Kendilerine cennetteki makamları gösterilir. O güzelliğe daldıklarından, bedenin çürüyüşünü hissetmezler. Anadol arabadan inip lüks bir Mercedes'e binen kimsenin, artık eski arabasını düşünmemesi gibi, onlar da kavuştukları nimetlerle meşgul olurlar.
- Ârifler zümresi: Hürriyetine kavuşmuş olanlar bunlardır. Onlar, daha dünyada iken "ben" dedikleri varlığın bu beden olmadığını idrak etmiş, veled-i kalplerini doğurmuş kimselerdir. Onların nefsi de madde bedene hürmeten kabre girer, çünkü bütün kazançlarını o binek ile elde etmiştir. Ancak o kabir, onları hapsedemez.
İrfan ehli dünyadayken hürriyetini eline aldığından... Onun nefsi dilerse o kabre geliyor onu ziyaret ediyor, duruyor orada, dilerse istediği yere gidiyor. İşte hani “o velinin ruhuyla görüştüm,” diyorlar ya, bunlar hürlerin nefsi... Kendileri dünyadayken hürriyetlerine kavuştuklarından... zaten kabrin onları tutması mümkün değildir.
Bu hürriyete kavuşma süreci, bedenden bağların yavaş yavaş çözülmesiyle de ilgilidir. Halk arasında yapılan 7, 40 ve 52. gün dualarının bâtınî bir anlamı vardır. Terzibaba Hazretleri bunu, Esmâ-i İlâhiyye'nin o bedendeki tasarrufunun çekilmesi olarak açıklar:
- gecesi, 7 sıfat-ı subutiye tamamen artık oradan çıkıyor... 40. günün gecesi ruh-u nebâti o bedeni terk ediyor... 52. gecesi de mâdenî ruh, cemâdî ruh tamamen çıkıyor, ondan sonra da ufalanmaya, dökülmeye başlıyor. Niye bu sayılar? Topladığımız zaman da 99 esmâ-i ilâhiye tamamen ondan çıkmış oluyor. Artık o kişinin kimliği diye bir şey ortada kalmamış oluyor.
Sâlikin hedefi, bu çözülmeyi ölüm gelmeden, iradesiyle gerçekleştirmektir. Nefsini bedenle şartlanmaktan kurtarıp, onun sadece bir binek, bir elbise olduğunu idrak etmektir. Bunu başaran, kabir kapısından "asıllarıyla birlikte" geçer; sahte, kopyalanmış nefsânî birikimleriyle gümrükte kalmaz.
Velîlerin Kabirleri: Feyz Pınarları ve Ziyaret Âdâbı
Kabrin sâlikin hayatındaki bir diğer önemli tecellîsi de, bizden önce bu yoldan geçmiş olan Allah dostlarının, velîlerin kabirlerini ziyaret etmektir. Bu ziyaret, sıradan bir mezarlık ziyareti değildir. O kabirler, birer feyz pınarı, birer mânevî istasyondur. Fakat o pınardan su alabilmenin de bir usûlü, bir edebi vardır. Herkes kabiliyetine ve niyetine göre feyz alır. Terzibaba Hazretleri, bu mühim âdâbı Reşahât şerhinde şöyle beyan eder:
“Tâlib (Hakk yolcusu) muhabbet ehli büyüklerin mezarlarını ziyaret edip orada yatan azîzin sıfatlarından ne anlamış ve ne bakımdan mezara teveccüh etmişse o derece de feyz alır.” Yâni kişi, bir tâlib, Hakk ehli diyelim biz buna, yolcu veya tarikat ehli diyelim. Şeriat ehlinin zaten böyle bir davâsı yok. Şeirat ehli, annesine, babasına veya velî tabir edilen, sahabî tabir edilen kabirlere gider, duasını yapar, döner. Tarikat ehli oradan biraz bir şeyler almaya bakar, biraz da derinliğine yönelmeye bakar.
Mesele, sadece o mübarek zatın kabrinin başına gitmek değildir. Mesele, oraya hangi idrakle, hangi niyetle, hangi muhabbetle gittiğindir. O velînin hangi sıfatını, hangi hâlini kendine örnek alarak oraya yöneldiysen, o kapıdan sana bir feyz açılır. Ziyarette zâhirî yakınlığın, yani o velînin akrabası olmanın bir tesiri olsa da, asıl olan bâtınî yakınlıktır. Hakikatte mukaddes ruhlara yönelmek için mekân uzaklığı bir mâni teşkil etmez.
Ancak bu ziyaretlerde düşülebilecek bir tehlike de vardır: Keşf-i kubur merakı. Yani, kabirdekinin hâlini görme, sırlarına vâkıf olma hevesi. Bu, sâliki yoldan alıkoyabilecek bir hayâl perdesidir. Terzibaba Hazretleri, kendi tecrübesinden yola çıkarak bizi uyarır:
Kabir ehlinin zâhiri suretlerini görmeye itibar yoktur. Yâni bazıları giderler kabir başında merak ederler acaba bu kabirde ne yapılıyor, bu yatan kişinin hâli nasıldır? ... Birçok kimseler kabir ehliyle görüşüyor, gibilerden onlara büyük payeler verilmektedir... Aslında bunların çoğu, tabi biraz abartılı olmasın bunu inkar bâbında da beyanıyorum, büyük bir çoğunluğu kişinin hayâlinden meydana gelen görüntülerdir. Kabrin aslını görememektedir.
O hâlde maksat, kabirdekini röntgenlemek değil, o kabirde yatan velînin ruhâniyetine bürünmek, onun ahlâkıyla ahlâklanmak, onun Hakk'a olan aşkından bir hisse kapmaktır. Nitekim Şâh-ı Nakşibend Hazretleri'nin buyurduğu gibi: "Büyüklerin kabirlerine bağlanmaktan ne çıkar? Onların yaptığını yap maksadına er." Ziyaret, onların yolunu hatırlamak ve o yolda adımlarımızı sıklaştırmak için bir vesiledir. Sâlik, annesiyle, ailesiyle kabir ziyaretleri yapar, onlara hizmet eder, dualar okur; bu ameller, nefsini terbiye eder, kalbini yumuşatır ve onu mânevî ağırlıklardan kurtarır. Bir mürşidin rehberliğinde yapılan ziyaretler ise, dervişlerin bir araya gelerek o mânevî atmosferden topluca istifade etmelerine imkân tanır. Sohbetin ve cemaatin bereketi, kabir ziyaretinin feyzini kat kat artırır. Nihayetinde kabir, ister kendi beden kabrimiz olsun, ister bir velînin feyz pınarı olan kabri, sâlik için bir irfan mektebidir. O mektepte öğrenilecek en büyük ders ise, bu fâni bedenin ve d��nyanın bir emanet olduğunu bilip, asıl vatan olan Hakk'a doğru yol alırken, bineğimizi hor görmeden ama ona esir de olmadan yolculuğu tamamlamaktır.
Füsûsu'l-Hikem'de Kabir
Şeyh-i Ekber İbn Arabî hazretlerinin hikmet deryasında, “kabir” meselesi derin katmanlar barındırır. O’nun Füsûsu’l-Hikem’i, her bir peygamberin ayağından akan hikmet pınarlarını bize ulaştırır. Kabir bahsi de bu pınarlardan beslenir ve sâlikin yol haritasında mühim bir menzil olarak belirir. Bu, sadece toprağa girilen bir çukurun değil, varlığın iki âlem arasındaki geçiş kapısının, bir Berzah (ara-durak, perde) hâlinin adıdır.
Şeyh-i Ekber’in irfanında berzah, tek bir hâl değildir. İki büyük berzah vardır ki, biri varlığın zuhûrundan evvel, diğeri ise bu dünya hayatından sonra tecrübe edilir. Terzibaba Necdet Ardıç Efendi, bu ayrımı Mûseviyye ve Hâlidiyye kelimelerinin şerhinde açıklar:
Ve faildi ki, Allah Teâlâ (S.a.v.) Efendimiz'i "Rahmeten li'l-alemin" وَمَاۤ اَرْسَلْنَاكَ اِلا رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ (Enbiyâ, 21/107) olarak irsal eyledi. Berzah iki türlü; birisi müşahede aleminden evvelki misal alemindeki berzah, birisi de öldükten sonra kabir halindeki berzahtır. İşte mühim olan noktası budur. Biz berzahı böyle iki yönlü bildiğimiz zaman bize çok şey kazandıracaktır. Hem kendimizi hem de alemi daha iyi tanımamız olacaktır.
Birinci berzah, Cenâb-ı Hakk’ın ilminde sâbit olan hakikatlerin, yani A'yân-ı Sâbite’nin henüz bu kesif şehâdet âlemine tenezzül etmeden evvel bulunduğu misâl âlemidir. O, zuhûrdan önceki bekleyiştir. İkinci berzah ise, bu dünyadan göçtükten sonra, bedeni toprağa bırakıp kıyâmetin kopuşuna kadar beklenilen yerdir ki, bizim “kabir hayatı” dediğimiz budur. Bu iki berzahı anlamak, hem kendi varlığımızın nereden gelip nereye gittiğini, hem de âlemlerin iç içe geçmiş dokusunu idrâk etmemizi sağlar.
Bu ikinci berzahın, yani kabir âleminin hâli nedir? Orada ne yaşanır? Bu sualin cevabı, beşerî aklın veya tecrübenin sınırlarını aşar. O âlemden geri dönüp de bize “şöyledir, böyledir” diye kesin bir haber veren olmamıştır. Bu bilginin yegâne ve mutlak sağlam kaynağı, nübüvvet nurudur. Peygamberler, bilhassa da Hâtemü’l-Enbiyâ Efendimiz (s.a.v.), vahiy yoluyla bu sırlardan perdeleri kaldırmışlardır. Hâlid bin Sinan kıssası, bu hakikati pek mânidar bir şekilde önümüze koyar. O, vefatından sonra dirilip berzah ahvalini insanlara haber vermeyi murâd etmiş, lakin evlatları, "mezar kazıcılar" diye ayıplanmaktan çekinerek vasiyetini yerine getirmemiştir.
Ya o güne kadar ya bugüne kadar berzah halini gerçek manada müşahede edipte geriye dönüp oranın halinden bize haber veren bir kimse yoktur. Ancak (a.s.v.) Efendimiz O’nun hallerinden haber veriyor. O’nun dışında hiçbir haberci yoktur. Eğer şöyledir ya da böyledir deniyorsa mutlak manada o söylenen söz gerçek değildir, belki yakın bir kabir ahvalinden berzah halinden haber vermektedir ama mutlak manada veremez. İşte O tekrar dirilerek nübüvvet-i berzahiye ile yani berzah nebiliği ile gelecekti, o zaman halk tarafından peygamberliği kabul edilecekti... Evladına vasiyeti kabirinden 40 gün sonra çıkarmaları idi. Evlâd-ı ekâbiri, yani büyük çocukları... kabrin hafrına yani kazılmasına muhalefet ederek onun vasıyyetini zayi' eylediler.
Bu kıssa bize gösterir ki, berzah bilgisi kişisel bir keşif ile bu âleme taşınabilecek bir mal değildir; o, ancak Rahmeten li’l-Âlemîn olanın lisanından dökülen ilâhî bir ikramdır.
Berzahî Beden ve Amellerin Tecessümü
Meselenin can damarı, kabir hayatını tecrübe edenin Ruh mu yoksa Nefs mi olduğu ayrımıdır. Ruh, Cenâb-ı Hakk’ın "ruhumdan üfledim" sırrına mazhar olan, bütün âlemleri ihâta eden ilâhî bir nefestir. O’nun iki metrelik bir toprak parçasına sığması, hapsedilmesi düşünülemez. Kabir, ruhu değil, nefsi misafir eder.
Burada ruhtan bahsederken kabre girecek olan şey ruh mu, nefis mi, bunun da bir açılması lazımdır, kabre girecek olan tabi ki ruh değildir, nefistir. Çünkü ruhu kabrin ihata etmesi mümkün değildir. Çünkü o ruh dediğimiz bütün alemi sarmış, ihata etmiştir... Ancak kabre girecek ruhlar bizim nefslerimizdir. Yani akıl ile bedenin izdivacından meydana gelen yarı latif yarı kesif halde olan nefislerimiz kabre girecektir. Eğer biz bu nefsimizi akıl yönünde yani akl-ı kül yönünde eğitmiş isek akla ulaştırmış oluyoruz, eğer bedene uygun olarak yaşatmışsak toprağa, tabiatına uygun şekilde yaşatmışsak o toprak ehli olmaktadır.
Nefs, ruh ile bedenin izdivacından doğan, yarı latif (ince, ruhânî) yarı kesif (yoğun, cismanî) bir ara varlıktır. Bu dünya hayatında giydiğimiz ten elbisesi, bu kesif âlemin şartlarına uygundur. Ölümle birlikte bu elbiseyi çıkarırız. Lakin varlığımız son bulmaz. Kabir âlemine, o âlemin şartlarına uygun yeni bir elbise ile, latif ve hayalî bir beden ile gireriz.
İşte biz kabre girdiğimiz zaman latif aleme göre orada kabir de bir elbisemiz olacak, yani bu kesif elbiseyi alacaklar, kabre göre bize latif bir elbise vereceklerdir. Görünmez bir elbise. Hayali bir elbise vereceklerdir.
Bu hayalî bedenle tecrübe edeceğimiz âlem ise, tamamen bu dünyadaki amellerimizin, ahlâkımızın ve inançlarımızın bir neticesi, bir yansımasıdır. Kabir, boş bir bekleme odası değildir. Oraya bu dünyadan ne götürdüysek, karşımıza o çıkacaktır. Amellerimiz ve sıfatlarımız, orada suretlere bürünerek ya dostumuz ya da düşmanımız olacaktır. Bu, bir ceza veya mükâfat değil, ektiğini biçmenin kevnî (evrensel) kanunudur.
Ve Berzah-ı ahirde yani ikinci berzahta öldükten sonra kabire giren ruhların nefslerin durduğu yerde... bu neş'et-i dünyeviyyede yaşayarak geçmiş olan a'mâlin sureti ve efâlin neticesidir. Yani ahirette bizim karşımıza ne çıkacaksa ne tür suret, ne varsa burada yaptığımız fiillerin ve amellerin şekil almış halleri olacaktır. Yani kabirde yılan, akrep, çıyan göreceğiz, melek göreceğiz bunlar burada yaptığımız fiilin neticesi o elbiseyi giymiş olarak mana olarak karşımıza çıkacaktır.
Kibir, haset, gıybet gibi kötü huylar orada azap edici birer yılan ve akrep suretine bürünürken; şefkat, hizmet, zikir gibi güzel ameller ise Cennet bahçelerinden bir bahçe, ins ünsiyet veren birer yoldaş hâline gelir. Hadîs-i şerîfte buyurulduğu gibi: “Kabir, ya cennet bahçelerinden bir bahçe veyâhut cehennem çukurlarından bir çukurdur.” Bu hakikat, kişinin kendi cennetini veya cehennemini kendi amelleriyle inşa ettiğini gösterir. Celâleddin Devvânî hazretlerinin de işaret ettiği üzere, kâfiri kuşatan Cehennem, aslında onun kendi kötü itikadının ve bozuk ahlâkının ahiret yapılanmasında tecessüm etmiş hâlidir.
Celâleddin Devvânî (k.s) hazretleri Zevrâ Hâşiyesi ’nde buyururlar ki: “Bu âyet-i kerîmeyi te’vîle hâcet yoktur. Zîrâ küffârın kötü i’tikadları ve râzı olunmayan ahlâkları, âhiret yapılanmasında cehennem sûretinde zuhûr edip küffâra azâb edecektir.”
Âlemin Hayal Oluşu ve Kabir Zarfı
Şeyh-i Ekber’in hikmetinde, bütün bu olan biten, daha büyük bir hakikatin içinde cereyan eder: Âlemin bir hayal oluşu. Bu, âlemin yok olduğu manasına gelmez; bilakis, onun kendi başına kâim bir varlığı olmayıp, Hakk’ın tecellîsinin bir gölgesi, bir zuhûru olduğu manasınadır. Bizler, bu hayal içinde, Hakk’ın varlığı ile varız.
Ölümle birlikte bedenimiz toprağa gömülür. Toprak, bedenimiz için bir zarf, bir kap olur. Lakin bu, işin sadece zâhirî, görünen yüzüdür. Bâtında ise, bizim hakikatimiz, yani o ferdî taayyün (belirginlik, sınırlanma) ortadan kalkınca, aslî kaynağımıza, Vahidiyyet (Hakk'ın isim ve sıfatlarıyla tecellî ettiği birlik mertebesi) deryasına döneriz. Tıpkı toprağın bedeni örtmesi gibi, Vahidiyyet mertebesi de bizim hakikatimizi örten, kuşatan bir zarftır.
İmdi sen yere gömüldüğün vakit arz senin zarfındır, kabir senin zarfındır. Sen onun içindesin” Yani sen ölürsün ve senin anasırı muhtelifeden mürekkep olan vücudun arz içine gömülmekle zarf-ı arz senin vücudunu ehl-i alemin mezarından setr eder... Vahidiyetin batını senin zarfındır. Yani nasıl ki bu toprak senin zahirdeki bedeninin zarfıdır, senin mananın zarfıda, vahidiyetinde senin mananın zarfıdır. Zira senin vücudun vücud-u mutlakı Hakkın bit tenezzül, tekasüf ederek tenezzül ile kesif hale gelerek mukayyed ve müteayyin yani kayıtlanmış ve tayin edilmiş olmasından ibarettir.
Bu dünya hayatı, Hakk’ın mutlak varlığının tenezzül edip, yoğunlaşıp, kayıtlanarak belirli bir surette görünmesinden ibarettir. Ölüm, bu kayıtların, bu düğümlerin çözülmesidir. Bu düğümler çözülünce, suret bâtına döner ve Vücûd-u Mutlak’ta (mutlak varlık) kaybolur. Sâlikin murâdı, bu kayboluşa, bu fenâ hâline daha bu dünyada iken irâdî olarak, yani bilerek ve severek ulaşmaktır.
Berzah, amellerin karşılığının görüldüğü bir yerdir, yeni bir amel işleme veya yeni bir imtihana tâbi tutulma yeri değildir. İblis, kıyamete kadar mühlet istemiş, lakin berzahta yeni bir faaliyet sahası bulamamıştır. Orada, bu dünyadan ne götürdüysek sadece onun hükmü geçer.
Çünkü ahirette gerek berzahta, gerek ahiretin aşamalarında artık müstakil bir yaşama olmadığından genele tabi olunduğundan nefs-i emarenin orada çalışma sahası zaten yoktur... Demek ki o biz öldüğümüz zaman bizim nefs-i emmaremiz hükümsüz kalmaktadır. Çünkü berzaha girdiğimizde... artık onun işleyecek bir sahası üzerimizde kalmamış oluyor. Ancak biz ne götürmüş isek buradan ne götürmüş isek onun hükmüyle kabirde hükümlenmemiz başlayacaktır. Ama iblis gelip yeni bir şeyler ilave edemeyecektir.
Bu durum, dünya hayatının ne denli mühim ve belirleyici olduğunu bir kez daha gösterir. Kabir, bu hayatın bir özeti, bir neticesi, bir aynasıdır. Orada ne ile karşılaşacağımız, bugün burada nasıl yaşadığımıza, neyi sevip neye buğzettiğimize, hangi sıfatları besleyip hangilerini terbiye ettiğimize bağlıdır. Bütün varoluş, Esmâ-i İlâhiyye’nin (İlahi İsimler) kemâlâtının zuhûru içindir ve her şey, kendi bulunduğu mertebede bir kemâl üzeredir. Bizim “kötü” dediğimiz bile, bir başka ismin tecellîsinin gereğidir. Mesele, bizim bu tecellîler karşısında nerede durduğumuz, hangi ismin ahlâkıyla ahlâklanmayı seçtiğimizdir. Zira kabir, bu seçimin ilk ve en net meyvesinin devşirileceği yerdir.
Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği
İbn Arabî Hazretleri'nin Füsûsu'l-Hikem'inden süzülenlerle kabrin ve berzahın ne olduğuna baktıktan sonra, meselenin daha derinine, hakikatinin de hakikatine dalalım. İrfan yolunda kabir, sadece toprağa girilen bir çukur değil, aynı zamanda iki zıddın birleştiği, tenzih ile teşbihin sarmaş dolaş olduğu bir Cem makamı tecellîsidir.
Kabir, cennet veya cehennem dediğimiz hâller, bizden uzakta, gelecekte bir vakit karşımıza çıkacak hadiseler değildir. Onlar, "şimdi ve burada" bizimle olan, iç hâlimizin dış âleme yansımasından ibaret hakikatlerdir. Kişinin ahlâkı, inancı, dünyaya olan bağlılığı ne ise, kabri de odur. Bu, bir istikbal haberi değil, bir hâl beyanıdır.
Nitekim Hak Teâlâ إِن َّ جَهَنَّــم َ لَمُحِيطَــة ٌ بِالْكَافِرِيــن َ(Tevbe, 9/49; Ankebût, 29/54) [Muhakkak cehennem el’ân kâfirleri ihâta etmiştir.] buyurur. [m/84] Celâleddin Devvânî (k.s.) hazretleriZevrâ Hâşiyesi’nde buyururlar ki: “Bu âyet-i kerîmeyi te’vîle hâcet yoktur. Zîrâ küffârın sû’-i i’tikādları ve ahlâk-ı nâ-marzıyyeleri, neş’e-i uhrâda sûret-i cahîmde zuhûr edip küffârı muazzeb kılacaktır. Nitekim ( ) Efendimiz buyururlar:لقَبْــر ُ رَوْضَــة ٌ مِــن ْ ن ِلنِّيــرت ِرِيَــاض ِya’ni “Kabir, ya cennet bahçelerinden لجَنَّــة ِ أو ْ حُفْــرَة ٌ مِــن ْ حَفَــرَ bir bahçe, veyâhud cehennem çukurlarından bir çukurdur.”
Cenâb-ı Hakk, "Cehennem kâfirleri kuşatacak" demiyor, "zaten kuşatmıştır" (لَمُحِيطَــة) buyuruyor. Bu, şimdiki zamanın ifadesidir. Demek ki inkâr ehli, daha bu dünyada iken kendi elleriyle inşa ettikleri bir cehennemin içindedirler. O cehennem, onların kötü ahlâkları, yanlış itikatları, Hakk'tan gafil ve perdeli oluşlarıdır. Bu dünyada bu hâller araz, yani görünmez sıfatlar iken, beden perdesi kalkınca, berzah âleminde ateşe, azaba, karanlığa tecessüm eder, yani somut bir surete bürünür. Efendimiz'in (s.a.v) buyurduğu gibi, kabir ya cennet bahçelerinden bir bahçe ya da cehennem çukurlarından bir çukurdur. O bahçeyi de o çukuru da kimse bizim için hazırlamaz; biz kendi amellerimizle, niyetlerimizle, kalbî hâlimizle onu burada dokuruz. Sâlik için ders şudur: Kabir azabından korkuyorsan, bugün seni Hakk'tan uzaklaştıran ahlâkından kork. Kabirde ferahlık istiyorsan, bugün kalbini genişleten zikre, fikre, iyi amele sarıl.
Bu cehennem bir "uzaklık" (bu'd) ise, Hakk'tan uzak bir yer var mıdır? Âlemlerin her zerresini O'nun Vücûdu kuşatmışken, O'ndan ayrı, O'nun olmadığı bir "cehennem" nasıl mümkün olur? Bu, aklın durduğu, zıtların birleştiği Muhammedî mîzan noktasıdır. Hakk hem her şeyi kuşatandır (Muhît), hem de kulun kendi vehmiyle kendisini O'ndan uzak hissettiği bir azap tecellîsi vardır.
Binâenaleyh kendinde zahir olup bir yol takip eden Hak olduğu gibi, mesleki, saikı ve hattâ târik hep Hak’tır. Nitekim Hak Teâlâ buyurur {Bakara, 2/115) فَاَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَم وَجْهُ اللَّهِ (Hadid,57/4) وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَاكُنْتُمْ “Ve nerede olursanız, Allah sizinle beraberdir.” Bakın burada öyle bir hakikate ışık tutuyor ki ey mü’minler! وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَاكُنْتُمْ bakın burada kimseye tahsis yapmıyor, Ve keza Resûlüllah (s.a.v.) buyurur: ya’nî: “Eğer ipinizi bıraksanız Allah’ın üzerine düşer idi”... Ve “Arza defn olunduğunuz vakitte de Allah sizinle beraberdir.” Yani öldükten sonra defn edildikten sonra arz da kabir de de beraberdir... Ve cehennem dahî onların tevehhüm eyledikleri bu’ddür (onların kendinde vehm ettikleri uzaklıktır, yani Allah’tan uzaklıktır cehennem dediği şey).
"Nereye dönerseniz, Allah'ın yüzü (Vech'i) oradadır." "Nerede olursanız, O sizinle beraberdir." Bu âyetler, ilahî maiyyet yani beraberliğin mutlak olduğunu, hiçbir mekânın ve hiçbir hâlin bunun dışında olmadığını beyan eder. Kâfir de olsa, mü'min de olsa, kabirde de olsa, arşta da olsa, Hakk kul ile beraberdir. Bu, vücûdî bir hakikattir. Cehennem ise, "onların tevehhüm eyledikleri bu'ddür." Yani, Hakk'tan ayrı oldukları, uzak oldukları vehmidir. Bu vehim, bu yanlış zan, bu perde, azabın ta kendisidir. Güneş her yeri aydınlatırken, gözünü yumanın karanlıkta kalması gibidir. Güneşin ışığı eksilmemiştir; eksiklik, gözünü kapayandadır. Kabir azabı, Hakk'ın yokluğu değil, Hakk'ın varlığını idrak edememenin, O'nunla beraberken O'ndan uzak olduğunu sanmanın acısıdır. Ârif, bu sırrı bildiği için kabirde dahi Hakk ile beraber olduğunu bilir, onun için kabir bir "vuslat" bahçesi olur. Gafil ise bu beraberlikten habersiz olduğu için, aynı mekânda "firkat" azabını yaşar.
Bu noktada sâlikin önündeki en büyük engel, en büyük günah, kendi varlığını Hakk'ın Varlığı'na ortak koşması, kendi benliğini bir hakikat sanmasıdır. Tasavvuf yolunun tamamı, bu vehmî varlığı ortadan kaldırma, "ölmeden evvel ölme" sırrına ererek bu sahte benlik kabrinden kurtulma yolculuğudur.
" İmdi ârif-i billâh ya'nî "Senin vücûdun bir günahtır ki, diğer bir günah ona kıyâs olunmaz" delilince, kendi vücûdunu Hakk'ın vücûduna teşrik etmez; ve Hak Teâlâ dahi kemâl-i keremiyle ona tecellî buyurmakla, vücûd-ı abdânisi vücûd-ı hakkânîde muzmahill olur... Kulun vücûdu vücûd-ı hakkânîde muhtefî ve mestur olduğu vakit, bu neş'et-i dünyeviyyede, neş'et-i âhiret üzre mahşûr olur. Zîrâ vücüd-ı abdânîsinin helak olduğu bir gün olmakla bu vakit, onun kıyâmet-i kübrâsıdır ve Hak'la cem' olduğu gündür. Binâenaleyh onun yevmi haşridir. Ve mahbûs olduğu beden kabrinden menşur olup tecellî-i ilâhînin bahşettiği ma'rifet sayesinde Hak hakkındaki akîde-i husûsî kaydından kurtulur ve sâha-i vesîa-ı ıtlâka perrân olur.
"Senin vücudun, başka hiçbir günahla kıyaslanamayacak bir günahtır." Bu söz, Bayezid-i Bistâmî Hazretleri'ne aittir ve Vahdet-i Vücûd mektebinin temel taşlarından biridir. Buradaki günah, şeriatın yasakladığı fiillerden öte, bir vücût mertebesi itibariyle şirktir. Yani, mutlak Vücûd sâhibi olan Hakk'ın varlığının yanında, kendi cüz'î, izâfî varlığına bir pay biçmektir. Sâlik, seyr-i sülûkunda bu "ben"lik vehminden sıyrıldıkça, kendi sıfatlarının aslında Hakk'ın sıfatlarının bir tecellîsi olduğunu idrak eder. Ateşe atılan demirin, kızarıp ateşin sıfatlarıyla (yakıcılık, ışık) bezenmesi ama özünde demir olarak kalması gibi, kul da Hakk'ın tecellîleriyle bezenir ama kulluğu bâkî kalır. İşte bu hâle fena fillah (Hakk'ta fânî olmak) denir. Bu fânîlik, sâlikin kendi kıyametini koparması, kendi haşrını yaşamasıdır. Beden kabrinden, "ben"lik zindanından dirilerek çıkar. Artık o, daracık şahsî inançlarının, zanlarının kaydından kurtulmuş, Hakk'ın mutlaklık sahasında uçan bir kuş gibidir. Onun için kabir korkusu kalmaz, çünkü o zaten "ben"liğini Hakk'ın varlığında toprağa vermiştir.
Bu hakikatleri anlamanın bir yolu da Kur'ân-ı Kerîm'de anlatılan peygamber kıssalarını, sadece geçmişte yaşanmış tarihî olaylar olarak değil, insanın kendi iç âlemindeki mertebelerin, hâllerin birer timsali olarak okumaktır. Her peygamber, sâlikin yolculuğunda uğradığı bir menzile, aştığı bir engele, ulaştığı bir idrake işarettir.
Peygamber efendimiz için Kur’an-ı Kerim’de nasıl bahsediliyor, “O size bir örnektir” diye ve diğer peygamberler hakkında da “Her peygamberden alacak hisseleriniz vardır” diye işte kısasen enbiya Kur’an-ı Kerim de de belirtilen peygamberlerin hayat hikayeleri sadece onlara aitmiş gibi onlara ait bir bilgiyi aktarıyormuşuz gibi değil, onlardaki bizi görerek veya onlardaki mertebenin hakikatini görerek o mertebelerden bizde de olduğunu idrak ederek ve o yoldan onların hakikatine nüfuz etmek suretiyle o mertebedeki kendi hakikatimizi nüfuz etmiş olmamız gerekiyor.
Mesela, Hz. Musa ile Hz. Hızır'ın (aleyhimesselâm) yolculuğu, zâhir ilmi (Şeriat) ile bâtın ilminin (Hakikat) yolculuğudur. Musa (a.s.), görünenin hükmüne, sebeplere tâbidir. Hızır (a.s.) ise, âlemin bâtınından, işin hakikatinden haber verir. Birinin "hata" gördüğü yerde, diğeri ilahî bir hikmet görür. Sâlikin kalbi, bu iki denizin birleştiği yerdir (mecmaü'l-bahreyn). O, hem şeriatın edebiyle amel etmek, hem de her hadisenin ardındaki hakikati aramakla mükelleftir. Bu ikisini cem edebilen, yani zıt gibi görünen bu iki hükmü birleştirebilen, İnsân-ı Kâmil mertebesine doğru yol alır. Bu idrakle bakınca, Kur'an, ölülerin arkasından okunan bir kitaptan, dirilerin kendi iç âlemlerini okuduğu bir "Kitâb-ı Mübîn"e dönüşür.
Bu yüksek hikemî hakikatler, kuru bir bilgi olarak kalmamalı, sâlikin hayatına işlemelidir. Tıpkı Peygamber Efendimiz'in (s.a.v), hicret esnasında Sevr Mağarası'nın o daracık, kabir misali ortamında korkuya kapılan sadık dostu Hz. Ebubekir'e (r.a.) yaptığı tavsiye gibi. Bu, en zor anda bile, iç hâli değiştirmenin bir usûlü, bir erkânı olduğunu gösterir.
O sıkıntılı sistem içerisinde Resulüllah (s.a.v.) Hz. Ebubekire “dilini çevir arkaya doğru daya damağına yapıştır” diye orada 21 defa kelime-i İsm-i Celali çek diye onu biraz manevilik sahibi olsun diye orada güçlendiriyor.
Mağaranın karanlığı ve sıkıntısı, bir kabir hâlidir. Düşman korkusu, ölüm endişesi, bir nevi kabir azabıdır. Bu hâlden çıkış yolu, Resûl-i Ekrem'in öğrettiği pratik usûldür: Zikir. İsm-i Celâl'in (Allah) tekrarı, kalbi dış âlemin korkularından ve daralmasından alıp, Hakk'ın mutlak varlığının ve maiyyetinin ferahlığına bağlar. O daracık mağara, zikirle birlikte, "Üzülme, Allah bizimledir" sırrının tecellî ettiği bir huzur mekânına dönüşür. Demek ki kabir, ister toprağın altındaki olsun, isterse dünyada yaşadığımız bir sıkıntı hâli olsun, onu bir cennet bahçesine çevirmenin anahtarı, kalbi Hakk'a döndürmek ve O'nu anmaktır. Zikir, vehmî "uzaklık" perdesini yırtan ve kulun, zaten içinde bulunduğu ilahî "beraberliği" tatmasına vesile olan en kutlu ameldir.
Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Kabir
Hazret-i Pîr Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, hakikatin perdelerini aralarken kuru bilgiyle değil, gönle işleyen hikâyelerle, nefes alan temsillerle konuşur. Onun dilinde kabir, sadece ölümden sonra girilen bir toprak çukuru değildir. O, daha hayattayken içine düştüğümüz, ruhumuzu hapsettiğimiz nice kabirden bahseder. Mesnevî-i Şerîf'in sayfalarını çevirdiğimizde anlarız ki, asıl mesele toprağın altındaki kabir değil, o kabre hangi hâl ile girdiğimizdir. O hâli ise bu dünyada, bu bedenin içinde, her an ve her nefes inşa ederiz.
Mevlânâ için kabir, bir sonuç değil, bir aynadır. Dünyada ne isek, orada da o'yuz. Dünyada ne biriktirdiysek, orada da azığımız o'dur. Bu yüzden onun hikmeti, ölümden korkutmak için değil, yaşarken uyanmak için kabirden bahseder.
Beden Kabri ve Vaktin İsrafil'i Olan Kâmiller
Tasavvuf yolunun ilk derslerinden biri, insanın bu dünyaya çıplak bir ruh olarak gelmediğini, nice perdelere sarılıp sarmalandığını idrak etmektir. En dıştaki ve en yoğun perde ise bu bedendir. Hazret-i Pîr, bu bedeni ve onun nefsânî arzularını ruha giydirilmiş bir kefen, ruhun hapsedildiği bir mezar olarak görür. Akılla, fikirle değil, anlık heveslerle, şehvetle yaşayan bir insan, aslında kendi mezarını kendi elleriyle derinleştirmektedir.
Akıbet görücülük senin nûrunun nişanıdır, hâle mensub olan şehvet hakîkatte senin mezarındır. ... "Nûr"dan kastedilen, ruhtur. "Gûr"dan kastedilen, cisimdir. Çünkü işlerin sonucuna bakmak, ruhun özelliğidir. Ve cismin özelliği de, nefsanî şehvetlere meyildir.
"Âkıbeti görmek", yani işlerin sonunu düşünmek, ruhun, yani nurun bir vasfıdır. Sadece anı, o andaki hazzı, o andaki menfaati düşünmek ise cismin, yani "gûr"un, yani kabrin özelliğidir. Ne zaman sonunu düşünmeden bir işe kalkışsak, ne zaman gelip geçici bir arzuya kapılıp hakikati unutsak, kendi ruhumuzun üzerine bir kürek daha toprak atıyoruz. Beden, ruh için bir binek olmaktan çıkıp, onu içine çeken bir mezara dönüşüyor. Bu mezar, ölümle girilen değil, gafletle yaşanan bir mezardır.
Fakat Cenâb-ı Hakk, kulunu bu mezarda tek başına bırakmaz. Nasıl ki kıyamet günü İsrâfil'in (a.s.) Sûr'u ölüleri kabirlerinden kaldıracaksa, bu dünyada da İnsân-ı Kâmiller, "vaktin İsrâfil'i" olarak ölü kalplere hayat üflerler. Onların sohbeti, onların nazarı, onların sesi, beden kabrine hapsolmuş ruhları dirilten bir Sûr nidasıdır.
Agah ol ki, evliyâ vaktin İsrafil'idirler; ölülere onlardan hayat ve nemâ vardır. Her bir ölünün cânı, ten mezarı içinde, kefende onların avâzından sıçrar. Der ki: O sadâ muhakkak onlardan ayrıdır; diri etmek, Hakk'ın sadâsının işidir.
Buradaki sır pek incedir. Evliyânın sesi, sıradan bir ses değildir. O ses, Hakk'ın sesinin bu âlemdeki yankısıdır. Sâlik, o sesi duyduğunda anlar ki, bu diriliş, falan zatın şahsından değil, o zatın varlığında tecellî eden Hakk'tan gelmektedir. Kâmil insan, bir boru gibidir; ses ondan çıkar ama nefes, sahibi olan Hakk'ındır. Nitekim zamanın Süleyman'ı olan bir İnsân-ı Kâmil'in nefesi de aynı işi görür:
Süleyman'dan olan o nefes, nefh-i sûr gibi, ölüleri kabirlerden kurtardı. Şanlı peygamber ve Hakk'ın halifesi olan Süleyman (a.s.)'dan çıkan o rahmanî nefes, İsrafil (a.s.)'ın kıyamet gününde üfleyeceği sur gibi, cisim kabirlerinde ölü durumda olan ruhları kurtardı. Zamanın Süleyman'ı olan insân-ı kâmillerin nefesleri de böyledir.
Bu diriliş, bu uyanış, ruhun bedenden tamamen kopması demek değildir. Bilakis, bedeni gerçek vazifesine, yani ruhun bir bineği olma vazifesine döndürmektir. Tıpkı uykuya dalan çalgıcının ruhunun bedenden bir anlığına sıyrılıp başka âlemlere sıçraması gibi, kâmilin sohbetiyle uyanan ruh da beden hapsinde olduğunu anlar ve asıl vatanına özlem duymaya başlar.
Onu uyku kaptı; can kuşu hapisten kurtuldu. Çalgıyı ve çalgıcılığı bırak-[2089] tı ve sıçradı.
Sâlikin seyr-i sülûku, bu "can kuşunu" hapisten kurtarma, beden kabrinden çıkarma talimidir. Bu talim, ancak vaktin İsrafil'inin nefesiyle, yani bir Mürşid-i Kâmil'in himmetiyle mümkün olur.
Amellerin Tecessümü: Kabir Azabı ve Keşif Anı
Bu dünyada vaktin İsrafil'inin sesine kulak vermeyen, beden kabrinde yaşamayı tercih eden kimsenin hâli nice olur? Hazret-i Mevlânâ, bu sorunun cevabını da yine bir ayna metaforuyla verir. Kabir ve berzah âlemi, insanın iç dünyasının (bâtın) dışa vurduğu, dünyadaki hile ve maskelerin işe yaramadığı bir ifşa, bir "keşif" âlemidir.
Ya'nî "Dünyâda için başka düşünür, dilin süslü kelâmlar ile başka ifadede bulunur. Bu sûretle o süslü kelâmları bâtınının yüzüne nikāb yaparsın; fakat mezarda ya'nî âlem-i berzahta için dışına çıktığı vakit, Münker ve Nekîr'i kandırmak için böyle bir nikāb yoktur. Orada akıl ve idrâkin hîle ve îcâdına yol yoktur. Ahvâl-i bâtınen ne halde ise öylece de görünür."
Dünyada nice insan, içindeki çirkinliği güzel sözlerle, riyakârlığı ibadet gösterileriyle, kibri tevazu maskesiyle örter. Fakat ölüm, bütün maskeleri düşüren bir ayna gibidir. O an, insanın kendi hakikatiyle yüzleştiği andır. Pişmanlıklar, dünyadayken yapılan zulümler, kırılan kalpler, hepsi birer surete bürünüp kişinin karşısına dikilir.
(Erkek) dedi: Niçin cânın cânının hasmı geldim? ... Zîrâ hâl-i ihtizârda bulunan kimseye ahvâl-i berzah münkeşif olup kendi a’mâlinin sûretlerini müşâhede etmeğe başlar ve gördüğü sûretler üzerine sözler söyler; bu sözlerin ahvâl-i dünyeviyye ile aslâ münasebet ve alakası bulunmadığı cihetle, etrafında olanlar sayıkladığına hükmederler.
Etrafındakilerin "sayıklıyor" dediği o son anlar, aslında kişinin berzah âlemine açılan penceresinden gördüklerini dile getirmesidir. O an, inkârcı için bile bir iman anıdır, fakat iş işten geçmiştir. "Gayb perdesi açılarak berzah hâllerini gören inkârcıların hepsi mümin olurlar." Ancak bu, fayda vermeyen bir imandır.
Asıl dehşetli olan, kabir azabının dışarıdan gelen bir ceza değil, insanın dünyadaki ahlâkının, inançlarının ve sıfatlarının bir devamı olmasıdır. Kişi, dünyada hangi hayvani sıfata meftun ise, berzah âleminde o sıfatın suretinde bir bedene bürünür ve kendi tutkularının zindanında hapsolur.
İnsan ruhu bu suret âlemindeki bedenden ilişkisini keser kesmez, berzah âleminde kendisine ayrılan bir bedene bağlanır; dünya hayatında hayvani sıfatlardan hangisi baskın ise, bu beden o surete uygun olur ve unsurlar âleminde (maddi âlemde) hapsolur ve yüce âleme yükselemez. İşte kabir azabı bu sıkıntılı berzahî hayattır.
Kabir azabı, hırsın, kibrin, şehvetin, öfkenin insan ruhunu hapsetmesinden başka bir şey değildir. Dünyada bu sıfatların esiri olan, berzahta da onların mahpusu olur. Celaleddin-i Devvanî Hazretlerinin buyurduğu gibi, cehennem sonradan var edilecek bir yer değil, "kâfirlerin kötü inançları ve razı olunmayan ahlakları ahiret neşesinde cehennem suretinde zuhur" etmesidir. Bu hakikat, Efendimiz'in (s.a.v.) şu mübarek sözünde özetlenmiştir: "Kabir ya cennet bahçelerinden bir bahçedir, yahut cehennem çukurlarından bir çukurdur." Bahçeyi de çukuru da kazan, kişinin kendisidir. Fesat ehli, dünyada nasıl pis kokulardan, yani günah ve şehvetten zevk alıyorsa, berzahta da o pisliğin içinde kalır. Onlara ilahi hakikatlerden bahsedildiğinde ise uykuları gelir, sıkılırlar.
Ve eğer onlara hakāyık ve esrâr-ı ilâhiyyeden ve ahvâl-i berzahdan ve âhiretten bahs açılsa, debbağın misk kokusundan uyuşup bayıldığı gibi, uykuları gelir ve cisimleri hareketsiz kalır ve rehâvete dûçâr olurlar.
Bu hâl, tam da kendi cehennemini yanında taşımaktır. Münker ve Nekir'in topuzları da bu içsel azabın dışa vurmuş, hissedilir hâlidir.
Lahdin Aydınlığı: Hakiki Hazırlık ve Hak ile Ünsiyet
Mademki kabir, içimizin dışa döndüğü bir ayna, amellerimizin surete büründüğü bir âlemdir; o hâlde hazırlık nasıl olmalıdır? Sadece sırmalı elbiseler giyip, dünyalık makamlar peşinde koşarak mı? Yoksa o karanlık çukuru aydınlatacak bir nur, bir ışık biriktirerek mi? Hazret-i Pîr, bu soruyu can evimizden yakalayan bir nida ile sorar:
"Kabir içinde bu gözü toprak doldurur; senin kabrini aydınlatacak şey var mıdır?"
Bu dünya gözü, eninde sonunda toprakla dolacaktır. O toprağın altında da görecek bir kalp gözün, bir basiretin var mıdır? Bu el ayak çürüdüğünde, ruhunu meleklerin katına çıkaracak ihlas ve teslimiyet kanatların var mıdır? Rûh-i hayvânî, yani bedene hayat veren o geçici can gittiğinde, onun yerine koyacak bir cân-ı bakî, yani bâkî bir cana, izâfî ruha sahip misin?
“O zaman ki senin bu elin ve ayağın yırtılır; cân yukarı uçmak için per ü bâlin var mıdır?" ... “O zaman ki rûh-i hayvânî kalmadı, yerine sana cân-ı bakî nasb etmek lâzımdır."
Bütün seyr-i sülûk, bu "cân-ı bakî"yi, yani "veled-i kalb"i dünyadayken doğurma, büyütme ve besleme gayretidir. Bu öyle bir hazırlıktır ki, amelleri sayıp dökmekten daha derindir. Mesele, çok amel işlemekten ziyade, o amellerin işlendiği ruhu, yani "hasene"yi, o güzel cevheri, Yüce Hazret'e kirlenmemiş, paslanmamış bir hâlde götürebilmektir.
"Men câe bi'l-hasene'nin şartı işlemek değildir; o "hasen"i Hazret tarafına götürmektir."
Bu hazırlığın yolu, halktan ziyade Hak ile ünsiyet kurmaktan geçer. Kişi bilir ki, eninde sonunda herkes gidecek ve o kabre tek başına girecektir. O hâlde kalabalıkların içinde avunmak yerine, yalnızlığın en sadık dostu olan Hakk ile dost olmak, en akıllıca iştir.
"Mademki, sonunda bu kesret (çokluk) âleminden ayrılıp tek başıma kalacağım ve mezara gideceğim, halk ile ülfet etmekten ise, Hak ile ülfet etmek daha iyidir!"
Bu idrak, sâliki lüzumsuz konuşmalardan, boş davalardan alıkoyar. Nasılsa bir gün çenenin bağlanacağını bilen, dilini gıybetten, yalandan, mâlâyâniden korur.
Ey sanem! Mâdemki, çeneyi bağlayacaklar, o iyi gelir ki, pek az çene çalayım.
Nihai libasın dikişsiz bir kefen olduğunu bilen, dünyada sırmalı kaftanların peşinde ömrünü tüketmez. Bu dünya ve onun aldatıcı davetleri karşısında duruşu nettir. Dünya onu çağırdığında, cevabı hazırdır:
Hazm o olur ki diyesin: "Mümtelîyim. Yâhut o kabrin ma'lûlü ve hastasıyım."
Bu, "Ben kabir fikriyle hastayım, dertliyim" demektir. Bu bir maraz, bir hastalık değildir; bu, hakikatin en sağlıklı hâlidir. Bu, uyanıklığın ta kendisidir. Çünkü bu dünyada peygamberlerin, velilerin feyzinden yüz çevirip, onlar bu âlemden göçtükten sonra kabirlerinin taşlarına yüz süren gafiller gibi olmaktan Allah'a sığınırız.
Bu zevât-ı aliyye âhirete intikāl ettikleri vakit onların ba'zı menâkıb-ı şerîfelerini işitip huzûrundan müstefid olamadıklarına teessüfle hasret çekerler ve gidip o zevâtın kabirlerinin taşlarına teveccüh ederler.
Gerçek hazırlık, yaşayan bir kâmilin feyzine bağlanmak, onun sohbetiyle ruhunu cilalamak, onun gösterdiği yolda nefsini terbiye etmektir. İşte o zaman kabir, korkulan bir karanlık çukur değil, vuslat kapısının eşiği, cennet bahçelerinden bir bahçe olur. O zaman insan, Hazret-i Pîr'in kendi diliyle seslenir:
"Ölüm gününde benim tabutum gidici olduğu vakit, benim için bu cihânın derdi olduğunu zannetme! Benim için ağlama ve "Yazık, yazık!" deme! ... Benim cenâzemi gördüğün vakit "Firâk, firâk!" deme! Benim için mülâkāt-ı visâl o zaman olur."
Mesnevî Ciltlerinden İzler
Ahmed Avni Konuk'un on üç ciltlik Mesnevî-i Şerîf şerhinde Kabir kavramı, farklı ciltlerde ayrı yönleriyle işlenir. Hangi beytin hangi ciltte geçtiğini bilmek, okuyucuya bu deryada bir pusula sunar:
- Cilt 2: "Eğer o nağmelerden bir şemme söylersem, canlar kabirlerden baş kaldırırlar. Eğer evliyâ-yı kirâmın bâtınındaki nağmelerden biraz bahs edecek olursam, kabre mü[trekkep canlar]"
- Cilt 6: "İlm-i illiyyine urüc edemez, belki onlar âlem-i siccinde mahbüs bir halde kalırlar. 'Bu cihân, enbiyâya dar geldi, lâ-mekâna şâhlar gibi gittiler.'"
Ahmed Avni Konuk'un Mesnevî-i Şerîf Şerhi — özellikle Cilt 2, Cilt 6, Cilt 13 — Mevlânâ'nın kabir metaforunu yaşayan kabirler boyutuyla işler.
Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme
Kavramlar Ağında Kabir
Kabir, tasavvuf irfanında sadece toprağa kazılan bir çukur değil, çok katmanlı bir hakikatin yeryüzündeki işaretidir. Bu yüzden pek çok temel kavramla iç içe geçmiş, onların sırlarını taşıyan bir kapı hâline gelmiştir.
Kabir denilince akla ilk gelen, Ölüm hadisesidir. Ölüm, bu âlemden Berzah âlemine geçişin kapısıdır; kabir ise o kapıdan geçildikten sonra bedenin uğradığı, nefsin ise ilk sorgu ve bekleyişini tecrübe ettiği mekân ve makamdır. Ölüm bir anlık bir olay değil, bir hâl değişikliğidir ve kabir, bu yeni hâlin ilk durağıdır.
Kabrin en yakın komşusu Berzah âlemidir. Kabir, Berzah’ın bu kesif âlemdeki, yani şehâdet âlemindeki suretidir. Nasıl ki ruhun bedene sığması bir sırdır, Berzah’taki hayatın da kabirle olan münasebeti bir sırdır. Sâlik için kabir, Berzah’a açılan penceredir. Oradaki genişlik veya darlık, bu dünyadaki amellerin bir neticesi olarak o pencereden görünen manzaradır.
Kabre giren nedir? Elbette ki Rûh değil. Ruh, Allah’ın “ruhumuzdan üfledik” sırrına mazhar olan latîf bir emirdir; o, toprağa hapsolmaz. Toprağa giren beden, kabir hayatını tecrübe eden ise bedene bağlılıkları, alışkanlıkları ve sıfatları ile şekillenmiş olan nefstir. Ruh, kendi mertebesinde bu olan bitene şahittir. Bu yüzden kabir, nefsin arınma veya azap çekme mekânıdır.
Kabir, aynı zamanda Ahiret yolculuğunun ilk menzilidir. Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) buyurduğu gibi, "Kabir, ya cennet bahçelerinden bir bahçe veya cehennem çukurlarından bir çukurdur." Bu, kabrin Ahiret’teki nihai durumun bir öncülü, bir fragmanı olduğunu gösterir. Oradaki hâl, büyük mahkemenin ve ebedî yurdun nasıl olacağına dair ilk haberi verir.
Bütün bu hakikatleri bilen bir sâlik için ise kabir, sadece ölümden sonra girilecek bir yer değildir. Arifler, İhtiyari Ölüm sırrıyla, yani “ölmeden evvel ölünüz” emrine uyarak daha bu dünyadayken kendi kabirlerine girerler. Nefislerini hesaba çeker, kötü huylarını bu dünyada terk eder, beden hapishanesinden ruhlarını azat ederler. Böylece onlar için fiziksel ölüm, bir korku nesnesi olmaktan çıkar, sadece bir mekân değişikliği, Sevgili’ye vuslatın son perdesi hâline gelir.
Kütüphanedeki Kaynaklar
Terzibaba İrfan Mektebi’nin bu dijital kütüphanesinde “kabir” kavramı, üç temel pınardan akan suyla beslenir. Her biri, bu derin meselenin farklı bir yüzünü aydınlatır.
Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri’nin sohbet ve eserlerinde kabir, öncelikle sâlikin kendi iç dünyasında karşılık bulması gereken bir hakikat olarak ele alınır. Terzibaba, kabrin sadece bir toprak parçası olmadığını, asıl kabrin insanın kendi bedeni ve nefsi olduğunu vurgular. Beden, ruh için ilk zindandır; dünya hayatı ise bu zindanın avlusudur. Sohbetlerinde sıkça, kişinin dünyadaki hâlinin, inançlarının ve bedene olan düşkünlüğünün, kabirdeki durumunu nasıl birebir şekillendireceğini anlatır. İnsanın varlık mertebeleri içindeki seyrini açıklarken kabri, şehâdet âlemi ile gayb âlemi arasında bir köprü, bir berzah durağı olarak konumlandırır. Velîlerin kabirlerini ziyaret etme âdâbı ve oradan feyz alma usulleri de yine onun pratik ve yaşanılır tasavvuf anlayışının bir parçası olarak öne çıkar. Terzibaba için kabir bilgisi, korkulacak bir ilim değil, “ihtiyari ölüm” ile aydınlanmaya vesile olan bir irfan kapısıdır.
Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri’nin Füsûsu’l-Hikem’inde ve diğer eserlerinde ise kabir meselesi, varlığın büyük haritası içinde, hikemî bir dille incelenir. Şeyh-i Ekber, kabri doğrudan Berzah âleminin bir tecellisi olarak görür. O, ölümden sonraki hayatın, bu dünyadaki amellerin ve inançların birer hayalî surete bürünerek sâlike göründüğü bir âlem olduğunu açıklar. Kişi, kesif bedenini dünyada bırakır ve latîf, misalî veya berzahî bir bedenle varlığını sürdürür. Kabirdeki azap veya nimet, dışarıdan gelen bir müdahale değil, kişinin kendi iç dünyasının, ahlâkının ve inançlarının dışa yansımasıdır. Kötü bir ahlâk, kabirde kişiyi sokan bir akrep suretine bürünür. Bu, “Nereye dönerseniz Allah’ın yüzü oradadır” ayetinin tecellisidir; zira o âlemde artık Hakk’ın tecellileri ile kulun kendi vehmi arasına giren dünya perdeleri kalkmıştır.
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri ise Mesnevî-i Şerîf’inde, kabir hakikatini eşsiz semboller ve kıssalar diliyle gönüllere nakşeder. O, bedeni ruh için bir “mezar”, bir “kefen” veya Hz. Yunus’un balığın karnında olduğu gibi bir “hapishane” olarak resmeder. Kabir azabını, dünyada peşinden koşulan hayvani sıfatların, yani hırsın, kibrin, şehvetin o âlemde kişiyi esir alması olarak tasvir eder. Mevlânâ için gerçek hayat, bedenden kurtuluşla başlar. Ölüm anı, bir “keşif” anıdır; perdeler kalkar ve herkes neyin ne olduğunu ayan beyan görür. Evliyânın rolü ise bu keşfi ölüme bırakmamaktır. Onlar, “vaktin İsrafil’i” gibi ölü kalplere sohbetleriyle hayat nefhası üfler, daha bu dünyadayken insanları kendi dar kabirlerinden çıkarıp vuslatın engin denizlerine ulaştırırlar.
Değerlendirme
Netice olarak, irfan mektebimizin bu üç büyük kaynağından süzülen hikmet, bize kabrin tek boyutlu bir yer olmadığını öğretir. Kabir, hem toprağın altındaki bir mekân, hem de ölümle kıyamet arasındaki bir zaman dilimi olan Berzah’ın adıdır. En önemlisi ise, insanın bu dünyada içinde yaşadığı kendi beden ve nefs hapishanesidir. Bu sohbetten alınacak en kıymetli ders, kabir hazırlığının mezar taşı seçmekle değil, “ölmeden evvel ölmek” sırrına ermekle mümkün olduğudur. Asıl mesele, toprağın altına girmeden evvel, nefsin karanlık dehlizlerinden ve bedenin dar kabrinden imân ve irfan nuruyla çıkabilmektir. Bu yolculukta mürşid-i kâmiller, sâlikin elinden tutan ve onu kendi dar kabrinden çıkarıp Hakk’ın sonsuz vüs’atına eriştiren birer rehberdir.