Kelime-i Tevhid
Kelime-i Tevhid, yani “Lâ ilâhe illâllah”, varlık âleminin sırrını ve insan olmanın gayesini içinde saklayan mübarek bir kelâmdır. O, sadece dilden dökülen bir söz değil, aynı zamanda kâinatın ve insanın varlık sebebini anlatan bir hakikattir. Bu kelime, sâlikin yolculuğunun hem başlangıcı hem de sonudur; Nefs-i Emmâre’nin karanlık zindanından çıkışın anahtarı ve Hakk’ın Vücûd denizinde fâni olmanın mührüdür. Terzibaba İrfan Mektebi’nde Kelime-i Tevhid, bir zikir talimi olmanın çok ötesinde, varlık mertebelerini okumanın, kendini bilmenin ve Rabbini bulmanın usûlüdür. O, dinin fırkalara, gruplara bölünmüş suretini silip, hepsini tek bir “İslam” isminde birleştiren özdür.
Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı
Kelime-i Tevhid, dinin temelidir. Ama bu temel, bir binanın temeli gibi sâbit ve cansız değildir. O, canlıdır; çünkü bir ucu Cenâb-ı Hakk’ın Zâtî beyanına, diğer ucu O’nun en kâmil mazharı olan Rasûlüllah Efendimiz’in risâletine dayanır. Bu iki kutbu birleştiren ise, bu sırra ermiş olan Ehlullah, yani Allah dostlarıdır. Onlar, bu birleşmenin hazzıyla sadece “Elhamdülillah” derler. Terzibaba Efendi, bu üçlü yapıyı şöyle ifade eder:
lâ ilâhe illâ allah dedi Hazreti Allah Muhammedür rasûlüllah dedi Hazreti Rasulüllah Her ikisini cem eden ehlûllah Dedi, elhamdülillâh, elhamdülillâh
“Lâ ilâhe illâllah” demek, Hakk’ın kendi Vücûd’unun birliğini, kendinden kendine ikrarıdır. Bu, Vücûdî bir hakikattir. “Muhammedün Rasûlüllah” demek, bu mutlak birliğin, kesret âleminde en kâmil surette izhar edildiği mahal olan Hakîkat-i Muhammediyye’nin şehâdetidir. Birincisi tenzih kutbu ise, ikincisi teşbih kutbudur. Ehlullah, bu iki kutbu, yani tenzih ile teşbihi kendi varlığında birleştiren, bu Cem makamı idrakine eren kişidir. Bu idrakin neticesi ise şikâyet değil, hayret ve şükürdür: “Elhamdülillah”. Bu kelime, böylece, sadece bir inanç esası değil, aynı zamanda halkın en temel yapısını, Zât-Sıfât-Fiil ilişkisini ve insanın bu yapıdaki yerini özetleyen bir formül haline gelir.
Bu kelimenin birleştirici gücü, sadece hikemî mânâda değil, toplumsal hayatta da kendini gösterir. İnsanlar, kendi vehim ve zanlarıyla dini parçalara ayırır, fırkalar ve gruplar icat ederler. Her grup, kendi ismini dinin önüne koyarak bir ayrılık sebebi oluşturur. Hâlbuki Kelime-i Tevhid, bu tefrikayı ortadan kaldıran bir kılıç gibidir. O, bütün suni kimlikleri reddederek herkesi tek bir isim altında toplar: İslam. Terzibaba Efendi, bu hususta çok net bir ölçü koyar:
Yok işte Alevilik yok Rafizilik yok Şialık yok Hanefilik, Şiilik, yok Sünnilik, bunlar parti gibi İslam dininin içerisinde İslam’da böyle bölünmeler yok. Böyle anlayışlar yok. İslam dininde İslamiyet var sadece, bakın Alevilik Şialık mialık yok. İslam dini içerisinde İslam’ın söylediği söz ne? Tevhid, “lâ ilâhe illâllah Muhammedür resulullah” ve ismi de İslam. İşte bütün bu camianın hepsinin bir tek ismi var İslam.
Kişi, kendi meşrebini, mezhebini veya cemaatini dinin önüne geçiriyorsa, farkında olmadan kendine yeni bir “ilâh” edinmiş olur. Kelime-i Tevhid ise “Lâ” diyerek önce bu sahte ilâhları, bu ayrılıkçı kimlikleri yıkar, sonra “illâ Allah” diyerek herkesi Hakk’ın birleştirici ipine davet eder. Bu, Tevhid’in ameli, yani hayata yansıyan yüzüdür.
Kelime-i Tevhid’i anlamak, onun içinde geçen “İlâh”, “Rabb”, “Hak” gibi lafızların sadece sözlük mânâlarını değil, ıstılahî derinliklerini ve işaret ettikleri varlık mertebelerini bilmekle mümkündür. Terzibaba Efendi, “Dur Rabbın Namazda” isimli eserinde bu konunun ehemmiyetine dikkat çeker:
Rabb -ın namaz kılıyor” Konusunun daha iyi anlaşılabilmesi için Allah, Rahman, Rahim Rabb, Hak, İlâh, isimlerinin gerçek manalarının iyi anlaşılmasının lazım geleceği aşikardır.
“Lâ ilâhe illâllah”, “Allah’tan başka ilâh yoktur” demektir. Buradaki “ilâh”, kendisine ibadet edilen, yönelinen, sevilen, korkulan her şey demektir. Tevhid zikri, sâlikin kalbindeki Allah’tan gayrı her ne varsa, bütün bu sahte ilâhları (mal, makam, şöhret, benlik) bir bir reddetmesidir (Lâ ilâhe). Bu reddediş tamamlandığında, kalpte sadece “illâllah”, yani Hakk’ın kendisi kalır. Bu, Tevhid’in mertebelerle kat edilen bir yolculuk olduğunu gösterir. Her peygamber, bu yolculuğun bir durağını, Tevhid’in bir mertebesini temsil eder. Hz. İbrahim, fiillerin Tevhid’ini (Lâ fâile illâllah – Allah’tan başka fiil sahibi yoktur); Hz. Musa, isimlerin ve varlığın Tevhid’ini (Lâ mevcûde illâllah – Allah’tan başka mevcut yoktur); Hz. İsa, sıfatların Tevhid’ini (Lâ mevsûfe illâllah – Allah’tan başka sıfatlarla muttasıf olan yoktur) talim ettirmiştir. Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) ise bütün bu mertebeleri kendinde toplayan, Zât’ın Tevhidi olan Ulûhiyet makamının (Lâ ma’bûde illâllah – Allah’tan başka mabud yoktur) en kâmil zuhur mahallidir.
Bu yüce kelimenin kevnî âlemde, yani yeryüzünde ilk tecelli ettiği mahal Kâbe-i Muazzama’dır. O, sadece taştan bir yapı değil, ilâhî hakikatlerin yeryüzündeki sembolik merkezidir. Kâbe, yeryüzünün kalbidir ve dünyanın ilk oluşmaya başladığı merkezdir. Bu yüzden o, “Beytü’l-Atîk” (Eski Ev) ismini almıştır ve Tecelli-i Zat’ın, yani Hakk’ın Zâtî tecellisinin âlemdeki ilk durağıdır.
Rivayetler derler ki, Cenâb-ı Hakk Âdem (a.s)’ı cennetten çıkarınca yeryüzünde garip kalmasın diye onu cennetten bir arkadaş olmak üzere bir ev indirmişti. Bu ev bugünkü Kâbe’nin yerine konmuştu. Bu yerin seçilmesinin sebebi ise, dünya henüz gaz ve ateş yumağıyken, yavaş, yavaş o mahalden soğumaya başlamış, o mahalden bugünkü oluşumuna başlaması dolayısıyla da merkez olmuştur.
Kâbe’nin bu merkezî konumu, Kelime-i Tevhid’in varlık âlemindeki merkezî konumuyla birebir örtüşür. Nasıl ki bütün tavaflar, bütün yönelişler Kâbe’ye doğru ise, bütün varlık, bütün fiiller, isimler ve sıfatlar da aslı itibariyle Zât’ı Mutlak olan Hakk’a yöneliktir. Lâkin bu hakikat, çoğu zaman perdelidir. Sâlikin görevi, bu hakikati önce Kâbe-i Âfâkî’de (dıştaki Kâbe) seyredip, sonra Kâbe-i Enfüsî’ye, yani kendi gönlüne dönmektir. Zira asıl Beytullah (Allah'ın Evi), müminin kalbidir. Terzibaba Efendi bu ince noktayı şöyle hatırlatır:
Ey aklı ve gönlü çalışan kardeşim, iyi bil ki Cenâb-ı Hakk âlemdeki bütün oluşumları senin bünyende de ferdi olarak var etti... İşte bunlardan ilk var ettiği de senin gönlündür. Gönül âlemindir, yani Kâbe’ndir. Mekke ise senin varlığındır. Bunları anlamaya çalış. Kâbe’nin kapısını aç orayı faaliyete geçir, yabancıları sokma varsa çıkar. Oradaki putları, gayrı sevgileri, gönlünden haktan başka ne varsa boşalt.
“Lâ ilâhe” derken çekilen nefis kılıcı, gönül Kâbe’sine yerleşmiş olan o putları, o “gayrı sevgileri” bir bir devirir. “İllâllah” derken ise o temizlenmiş Beytullah’a, sadece Sahibi olan Hakk’ı ispat ve ikame eder. Böylece Kelime-i Tevhid, hem kâinatın sırrını açan bir anahtar, hem de sâlikin gönül evini temizleyip Sahibine teslim etmesinin en tesirli usûlü olur.
Terzibaba'nın Nazarıyla Kelime-i Tevhid: Aslı ve Mertebesi
Kelime-i Tevhid, sadece dilin söylediği bir cümle değil, bütün bir kâinatın üzerine kurulduğu temel direk, varlık mertebelerinin şifrelerini taşıyan ilâhî bir anahtardır. O, bir zikir olduğu kadar, varlığın kendisidir; bir beyan olduğu kadar, hakikatin ta kendisidir. Terzibaba İrfan Mektebi’nde bu kelimeye bir fıkıh âliminin baktığı gibi değil, bir arifin baktığı gibi bakılır. Onun sadece zahirî mânâsıyla değil, her bir harfinde, her bir hecesinde gizlenmiş olan vücûdî mertebelerle, Zât-ı Mutlak’ın tenezzül sırlarıyla ilgilenilir.
Kelime-i Tevhid, Efendimiz’in (s.a.v.) buyurduğu gibi, bir tarafı dünyada, bir tarafı ahirette olan bir iptir. Sâlik o ipe tutunur ve yükselir. Bu yükseliş, yani urûc, “Lâ ilâhe illâllah” sırrında gizlidir. Sonra o sâlik, Hakk’ta bulduğunu halka indirmek için geri döner; bu inişin, yani nüzûl’ün sırrı da “Muhammedün Resûlullah” beyanında saklıdır.
Urûc hâli yani Hakîkât/fenâfillâh hâli tamamlanmazsa, nüzûl Marifet/bekābillâh hâlinin tamamlanması mümkün değildir. İki ayaklı merdiven düşünelim, bu merdivenle önünde set-engel olan bir yer aşılacaktır. Bunun en üst noktasına çıkmadan, buraya tam tepe noktasını aşıp diğer taraftan aşağı inmek mümkün olabilir mi?
Bu merdivenin basamakları, bu yolculuğun durakları, Terzibaba Hazretleri’nin irfanî tasnifinde bütün açıklığıyla önümüze serilir.
Vücûd Mertebelerinin Anahtarı: Dört Kapıda Tevhid
Kelime-i Tevhid, varlık âleminin dört temel mertebesi olan Ef’âl (fiiller), Esmâ (isimler), Sıfât (vasıflar) ve Zât mertebelerinin hem bir özeti hem de o mertebelere açılan bir kapısıdır. Sâlikin manevi yolculuğu, bu dört mertebede Tevhid’i idrak etmekten, yani her mertebede “Lâ ilâhe illâllah” hakikatini yaşamaktan ibarettir. Terzibaba Hazretleri, “Kelime-i Tevhîd” isimli eserinin daha fihristinde bile bu dörtlü yapıyı bize gösterir: Fiillerin Tevhidi, İsimlerin Tevhidi, Sıfatların Tevhidi… Bu, yolun en başından haritanın bize teslim edilmesidir.
Bu dört mertebenin her birinin bir zuhur edici peygamberi ve kendine has bir Tevhid ifadesi vardır. Bu, Hakk’ın kendini farklı seviyelerde, farklı tecellilerle izhar etmesidir. Terzibaba Hazretleri bu yapıyı bir tabloda özetler:
“la faile illâ allah” melik’iyyet zuhur edici peygamberi “la faile illel melikül mübin” (ef’âl) Halil İbrahim Rasullüllah İbrahim Halilullah kelimesi tecellisi “la mevcude illâ allah” rubub’iyyet zuhur edici peygamberi “la mevcude iller rab” (esmâ) Musa-ı Kelim Rasullüllah Musa Kelimullah kelimesi tecellisi “la mevsufe illâ allah” rahman’iyyet zuhur edici peygamberi “la mevsufe illa rahman” (sıfât) İsebni Meryem Rasullüllah İsa Ruhullah kelimesi tecellisi “la ma’bude illâ allah” uluh’iyyet zuhur edici peygamberi Muhammed Habibullah SAV (zât) kelimesi tecellisi
Yolculuk fiillerden başlar. Sâlik önce “Lâ fâile illâllah” der; yani fâil-i mutlakın, her işi yapanın yalnızca Hakk olduğunu idrak eder. Bu, Hz. İbrahim’in makamı; fiillerin ardındaki tek Fâil’i görme makamı, Tevhid-i Ef’âl’dir. Sonra yolcu, “Lâ mevcûde illâllah” sırrına erer; var zannettiği her şeyin aslında Hakk’ın Esmâ’sının bir tecellisi olduğunu, hakiki varlığın yalnızca O’na ait olduğunu anlar. Bu, Hz. Musa’nın makamı, Tevhid-i Esmâ’dır. Daha derine inince, “Lâ mevsûfe illâllah” hakikatiyle tanışır; bütün sıfatların asıl sahibinin Hakk olduğunu, kendinde ve âlemde gördüğü her vasfın O’nun Sıfat tecellisinden bir gölge olduğunu yaşar. Bu, Hz. İsa’nın makamı, Tevhid-i Sıfât’tır. Nihayet, yolculuğun zirvesinde “Lâ ma’bûde illâllah” ve “Lâ ilâhe illâllah” sırrına ulaşır. Artık ibadet edilecek, yönelinecek, kastedilecek Zât’tan başka hiçbir şeyin olmadığını anlar. Bu, bütün mertebeleri kendinde cem eden Hakîkat-i Muhammediyye’nin makamı, Tevhid-i Zât’tır.
Zât'tan Zuhûra: Harflerin ve Sayıların Sır Dili
Bu mübarek kelimenin sırları sadece manasında değil, harflerinin ve hatta o harflerin sayısal değerlerinin dokusunda gizlidir. İrfan ehli için harfler, hakikatlerin bedenlendiği kalıplardır. Cenâb-ı Hakk, Zât’ının mutlak gaybından, yani Ahadiyet (mutlak birlik) mertebesinden, isim ve sıfatlarının tecelli ettiği Vahidiyet (birlik) mertebesine tenezzül ederken, bu süreç harflerin sırrıyla bize anlatılır.
Terzibaba Hazretleri, “Allah” lafzının nasıl şekillendiğini bu tenezzül süreciyle açıklar:
Yine Kelime-i Tevhid’in doğuşunda Ahadiyet’in, Uluhiyet ve Vahidiyet’e tenezzülü ile Allah bölümü şekillendi. Ahadiyetin, yayın olan saha Vahideyete tenezzül ile Hakikat-i Muhammediyyenin bir yönü ile Uluhiyet bir yönü ile Rahmaniyet mertebesi meydana geldi.
Bu tenezzül, Elif (ا), Lam (ل) ve Vav (و) harflerinin sırrında gizlidir. Elif, Zât’ın mutlak birliği olan Ahadiyet’i temsil eder. O, bütün harflerin aslıdır ama kendisinin bir parçası yoktur. Bu Elif, Vahidiyet sahasına tenezzül ettiğinde, gizli bir Lam harfiyle Uluhiyet (ilahlık) mertebesi zuhur eder. Bu ikisinin kesişiminden ve tecellisinden ise Vav (و) ile işaret edilen Vahidiyet mertebesi ortaya çıkar. Böylece “Elif, Lam, Vav” harfleri, Zât âleminin tecellilerini, yani Ahadiyet, Uluhiyet ve Vahidiyet mertebelerini sembolize eder.
Bu sır, sadece lafz-ı celâlde değil, Âdem isminde de kendini gösterir. Âdem, sadece ilk insan değil, aynı zamanda bütün ilahi isimleri kendinde toplayan bir hakikattir.
Âdem ne ile yazılıyor, Elif, Dal, Mim harfleri ile yazılıyor, o harflerin içinde zaten bütün Esma-ı İlahiye gizlidir, Elif; Ahadiyet mertebesi, sondaki Mim; Muhammediyet mertebesi, ortadaki “Dal” da delil, yani Ahadiyet mertebesinin Muhammediyet mertebesinin zuhuru olduğunun delilidir, “Âdem” Âdemin “D” si delil, her şey O’ndan bahsediyor zaten...
Elif, yani Ahadiyet, Mim’de, yani Hakikat-i Muhammediyye’de zuhur etmiştir. Ortadaki Dal harfi ise bu zuhurun “delili”dir. Bütün kâinat, bu delili gösteren birer işaretten ibarettir.
Bu harflerin sayısal değerleri, yani ebced ilmi de bu sır perdesini aralamak için bir başka anahtardır. Mesela Ahmed (أَحمَد) isminin sayısal değeri 53, Âdem (آدم) isminin değeri 45’tir. Bu iki sayıyı bir genel (Peygamber olan Âdem) bir de özel (kişinin kendi Âdemliği) olarak ikişer defa topladığımızda, yani 53+45+53+45, karşımıza 196 sayısı çıkar. Bu sayı, “Lâ ilâhe illâllah” Kelime-i Tevhid’inin sayısal değeridir.
Birde sayısal değerlerinin toplamına bakarsak, 53+45+53+45= 196 ki bu sayı bizi Kelime-i Tevhid sayısal değerine ulaştırır . Bu kelime kişiyi Mirac ulaştıran hakikattir. 53 (Ahmed) ten (45) Âdem ile başlayan seyir, (196) Lâ İlâhe İllâ Allah ile “Mir’ac” Fenâfillaha ve 503 Muhammeden Resülûllah ile Bakabillah dönüşü ile bünyesinde “Âdem” olacakları eğitim için ve tekrar bu merâtiblere yükseltmek için halk arasına dönüştür.
Sayıların dili bize bir yol haritası çizer: Seyir, Âdemiyetten (45) başlayıp, Ahmediyet (53) potasında eriyerek Kelime-i Tevhid (196) ile Mirac’a, yani Fenâfillâh’a (Hakk’ta fani olmaya) ulaşır. Oradan da Muhammedün Resulullah (503) sırrıyla Bekābillâh’a (Hakk ile baki olmaya) döner. Bu, tesadüflerin değil, ilahi bir düzenin, hikmetli bir matematiğin ifadesidir.
Manevi Coğrafyanın Merkezi: Kâbe ve Kudüs'ün Hakikati
Hakk’ın tecellileri sadece harflerde ve sayılarda değil, aynı zamanda mekânlarda da kendini gösterir. Yeryüzündeki bazı mekânlar, diğerlerinden farklı olarak, ilahi hakikatlerin yoğunlaştığı, zuhura geldiği birer merkezdir. Kâbe-i Muazzama ve Kudüs-ü Şerif, bu manevi coğrafyanın iki temel kutbudur. Kıblenin Kudüs’ten Kâbe’ye çevrilmesi, sadece namazın yönünün değişmesi değil, insanlık tefekkür tarihinde muazzam bir manevi inkılabın, bir mertebe atlayışının ilanıdır.
Terzibaba Hazretleri bu büyük hadiseyi şöyle izah eder:
Daha evvelce mertebe-i Esma, museviyet ve mertebe-i Sıfat, İseviyet mertebesinde Kudüs’e tecelliler akmakta idi, yani Mescid-i Aksa’ya akmaktaydı, neden Kabe-i şerif putlarla dolu olduğu için ilahi tecelli Kudüs’e kaydırılmıştı “Kudüs” demek mukaddes yer demektir. İşte bu ayetle فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ ayetiyle dünya tefekkür tarihinde çok büyük gelişmeler oldu, inkılablar oldu...
Kudüs, Esmâ ve Sıfât mertebelerinin, yani Museviyet ve İseviyet hakikatlerinin tecelli merkeziydi. Ancak Hakikat-i Muhammediyye’nin zuhuruyla birlikte insanlık, Zât mertebesine yönelmeye hazır hale gelmişti. Kâbe’nin putlardan temizlenmesiyle birlikte, ilahi tecellinin merkezi ve yönü Zât’ın evi olan Beytullah’a, Kâbe’ye çevrildi. Bu, tefekkürün Esmâ ve Sıfât ufkundan, her şeyi kuşatan Zât ufkuna yükselmesidir.
O zaman Kabe-i Muazzamada Tevhid-i Ef’al yani Ef’al mertebesi, Esma Mertebesi, Sıfat Mertebesi, Zat Mertebesinin Bütün kelime-i Tevhid içerisinde bütün bu mertebeler Kabe-i Muazzamaya döndürülmüştür. Yani Beytullah’a yani gerçek hanesine döndürülmüştür.
Kâbe, sadece taştan bir bina değil, Kelime-i Tevhid’in zuhur mahalli, varlık mertebelerinin kevnî bir haritasıdır. Onun dört köşesi (rükün), daha önce bahsettiğimiz dört mertebeyi temsil eder:
Daha evvelce çizmiş olduğumuz “Ka’be-i Muazzama”nın batın krokisinde de çok açık görüldüğü gibi, “Ka’be-i Muazzama”nın dört (4) köşesi İslam’ın dört (4) hakikatini, “şeriat, tarikat, hakikat, marifet” mertebelerini, ayrıca “İbrahimiyyet, Museviyyet, İseviyyet ve Muhammediyyet” mertebelerini ayrıca “ef’al, esma, sıfat, zat” mertebelerini de simgelemektedir.
Terzibaba Hazretleri bu sembolizmi daha da derinleştirerek her köşeye ait olan peygamberi, mertebeyi ve o mertebeye mahsus Kelime-i Tevhid ifadesini açıklar:
Böylece Ka’be’nin, doğusu, “Hacerül Esved” köşesi, zat köşesi olduğundan oranın Kelime-i Tevhidi, “lâ ilâhe illallah Muhammedürrasülullah” dır, güneyi, “Rükni Yemani” köşesi, sıfat köşesi olduğundan oranın Kelime-i Tevhidi, “lâ ilâhe illallah İsa rasülullah” dır, batısı, “Rükni Şami” köşesi esma köşesi olduğundan oranın Kelime-i Tevhidi, “lâ ilâhe illallah Musa rasülullah” dır, kuzeyi, “Rükni Iraki” köşesi ef’al köşesi olduğundan oranın Kelime-i Tevhidi, “lâ ilâhe illallah İbrahim rasülullah” dır.
Kâbe, etrafında dönülen bir yapı olmanın ötesinde, dört köşesiyle bütün bir Tevhid hakikatini ayakta tutan, her bir rüknünde bir peygamberin makamını, bir varlık mertebesini ve Tevhid’in bir vechesini barındıran mücessem bir kitaptır. Tavaf eden sâlik, aslında bu dört mertebe arasında seyreder, her bir köşeyi selamlarken o mertebenin hakikatinden hissesini alır.
Urûc ve Nüzûl: Tevhid Merdiveninde Yükseliş ve İniş
Tüm bu anlattıklarımız, yani mertebeler, harfler, sayılar ve mekânlar, sâlikin manevi yolculuğunda tecrübe edeceği hallerin doktriner çerçevesidir. Bu yolculuk, iki temel hareket üzerine kuruludur: Urûc (yükseliş) ve Nüzûl (iniş). Urûc, halktan Hakk’a doğru yapılan seferdir. Nüzûl ise Hakk’tan halka, Hakk ile birlikte dönüştür. Kelime-i Tevhid’in kendisi bile bu iki yönlü hareketi içinde barındırır.
(ﻻَ اِلَهَ اِﻻّ اللهُ) “Lâ ilâhe İllâ Allah” derken bu Halk’tan Hakk’a doğru söylenişi Kelime-i Tevhid’in “Urûc” hâlidir. Bir de Hakk’tan Halka doğru okunuşu vardır. (اَللهُ) Allah (cc), (اِلّا) İllâ, (اِلَهَ) İlâhe, (لَا) Lâ şeklinde “Nüzûl” yâni tecellidir. 12 harften müteşekkildir. Ve harfler tek, tek iner ve çıkar .
Sâlik, “Lâ ilâhe” diyerek masivayı, yani Hakk’ın gayrı her şeyi nefyeder, yoklar. Bu bir temizlik, bir arınmadır. Ardından “İllâllah” diyerek varlığın sadece Hakk’a ait olduğunu ispat eder. Bu, kesretten (çokluktan) vahdete (birliğe) doğru bir yükseliştir; Fenâfillâh’a açılan bir kapıdır. Bu, urûc’dur.
Ancak kâmil insan, bu zirvede kalmaz. Mevlânâ Hazretleri’nin dediği gibi, “Bu âlem baş aşağı dönmüştür.” Hakikat mertebesinden bakıldığında, her şeyin aslı O’ndan gelir. Bu nüzûl bakışıyla Kelime-i Tevhid, “Allah, illâ, ilâhe, lâ” şeklinde, yani Hakk’tan başlayarak tecelli ediş sırasıyla okunur. Bu, vahdetten kesrete, Zât’tan âlemlere rahmet olarak iniştir. Bu inişin en kâmil ifadesi, “Muhammedün Resûlullah”tır. Zira Resûl, Hakk’tan aldığını halka getiren, urûc ile nüzûl arasında bir köprü olan, iki denizi birleştiren berzahtır.
Bu sebeple, “Lâ ilâhe illâllah” bu işin urûc, yani hakikat ve fenâfillâh tarafı iken, “Muhammedün Resûlullah” bu işin nüzûl, yani marifet ve bekābillâh tarafıdır. Biri olmadan diğeri eksiktir. Sadece urûc’da kalmak, halkı ve şeriatı terk etmeye varabilecek bir zındıklık tehlikesi taşır. Sadece nüzûlda kalıp urûc’u yaşamamak ise, hakikatten mahrum bir suretperestlik olur. Muhammedî mîzan, bu iki kanadı dengede tutmaktır. Terzibaba İrfan Mektebi’nin sâlike sunduğu yol haritası, Kelime-i Tevhid’in bu bütüncül, bu kâmil doktrinidir. O, hem varlığın sırrını çözen bir anahtar, hem de o sırra ermek için çıkılacak merdivenin ta kendisidir.
Terzibaba Geleneğinde Kelime-i Tevhid'in Yaşanması
İrfan yolu, sadece bilmekle değil, olmakla yürünen bir yoldur. Bilgi, o yolda bize ışık tutan bir fenerdir; ama yolu yürüyecek olan, bizim kendi ayaklarımızdır, bizim kendi gayretimizdir. Kelime-i Tevhid, sadece dilde söylenen bir cümle değil, bir hâldir; sâlikin varlığını baştan aşağıya değiştiren, onu hamlıktan kemâle eriştiren bir iksirdir. Bu kutlu kelime, Terzibaba geleneğinde bir amele, bir edebe, bir seyre dönüşür. Bu yol, kuru bir nazariye yolu değil, bizzat tecrübe edilen, inişleri ve çıkışları olan, gözyaşı ve tebessümle yoğrulmuş bir hayatın kendisidir.
Nefs Mertebelerinde Yükselişin Anahtarı: Zikir ve Usûlü
İnsan bu dünyaya bir sûret olarak gelir, ama mânâsı henüz kemâle ermemiştir. Hakk’ın Zâtından ayrılıp on sekiz bin âlemden süzülerek gelen bu varlık, dünya sahnesine çıktığında aslında mânen bir ölüm içindedir, çünkü gayrılığa, çokluğa düşmüştür. İşte bu hâl, Kur'ân-ı Kerîm'de işaret edilen Nefs-i Emmâre, yani kötülüğü emreden nefis mertebesidir. Sâlikin yolculuğu bu en alt basamaktan başlar. Bu mertebe, hırsın, kibrin, öfkenin, zulmetme arzusunun hüküm sürdüğü, insanın Hak’tan gafil olduğu bir zindandır.
Bu zindanın kapısını açan anahtar, bizzat mürşid-i kâmilin telkiniyle sâlike verilen Kelime-i Tevhid’dir.
Bu mertebeden kurtulup yükselmenin anahtarı, “ Lâ ilâhe ilâllah” Kelime-i Tevhidi dir. Mürşidinin sâlik’e yaptığı bu telkinle zikre başlar, nûrunu, sırrını ve halini müşahede edinceye kadar çalışmasını sürdürür.
Terzibaba mektebinde bu usûl gayet açıktır. Mürşid, sâlike bu zikri belirli bir sayıda, belirli bir edeple çekmesini tembihler. Genellikle bu, günde 700 adet “Lâ ilâhe illâllah” zikridir. Bu zikir, sadece bir tekrar değildir. O, sâlikin varlık gemisini Nefs-i Emmâre’nin karanlık limanından hareket ettiren yakıtın ta kendisidir.
Kara deniz, “Nefsi Emare ” limanından, “ Demiral ” emri ile “ Demir-al ’arak “Nefsi levvame ” limanına doğru, yola çıkacak olan beden gemisi Kelime-i tevhid yakıtı ile gönül seferine çıkmış olmaktadır. Böylece “Nefs-i Mülhime ” limanın da bir müddet demir atıp, o sahalarıda idrak ettikten sonra tekrar “ demir-al ’arak” “ İslâmbol ” boğaz-berzah’ ından geçerek “ Marmara ” denizine... girerek “Nefs-i Mutmeinne ” ... limanına uğradıktan sonra... nihayet “ Ak ” denize ulaşılmış olunacaktır.
Her bir nefis mertebesi bir liman, bir denizdir. Sâlik, Kelime-i Tevhid zikrinin bereketiyle bu sefere çıkar. "Lâ ilâhe" derken, nefsine ait bütün sahte ilahları, putları, arzu ve hevesleri reddeder. "İllâllah" derken de, varlıkta Hakk’tan başka hiçbir fâil, hiçbir mevcûd olmadığını kalbine ve ruhuna nakşetmeye çalışır. Bu zikirle Nefs-i Levvâme’ye (kendini kınayan nefis) geçer, sonra diğer mertebelere doğru yol alır. Her bir mertebenin zikri değişir: "Ya Allah", "Ya Hu", "Ya Hak"... Ama başlangıç, temel, her şeyin üzerine bina edildiği o sağlam zemin, daima Kelime-i Tevhid’dir. O, seyr ü sülûkun hem başlangıcı hem de her mertebede yeniden idrak edilen nihai hakikatidir.
Mürşid Himmetinde Seyr ü Sülûk: Ödevler, Zuhuratlar ve İniş Çıkışlar
Bu mânevî yolculuk, tek başına çıkılan bir sefer değildir. Pusulası mürşid, haritası ise onun verdiği dersler ve temrinlerdir (manevi ödevler). Sâlik, mürşidinin rehberliğinde, adeta bir hekimin tavsiyelerine uyan bir hasta gibi, nefsini tedavi etmeye çalışır. Bu süreçte en temel ödev, zikirdir. Lâkin hayatın meşgaleleri, dünya endişesi, nefsin tembelliği sâliki zaman zaman zorlar. Bu yol, düz bir otoban değil, inişli çıkışlı, bazen dikenli, bazen çiçekli bir patikadır. Bir sâlikin şu samimi itirafı, bu yolun ne kadar gerçek ve insana dair olduğunu gösterir:
Arada ödevlerimi yaptım. Ama meselâ bir gün Tebâreke Sûresi’ni okumuyordum, bir gün Kelime-i Tevhîd’leri tam yapmıyordum. Özet ile ödevlerimin hakkını vermemeye başladım. Geceleyin hiçbir zuhûrât görmemeye başladım. Ödevlerimi aksattığım için zuhûrâtların kaybolduğunu düşündüm.
İstikamet, yolun en çetin imtihanlarındandır. Dersleri aksatmak, sadece bir görevi ihmal etmek değil, mânevî besini kesmektir. Zuhuratların (mânevî âlemden gelen işaretler, rüyalar) kesilmesi de bunun bir neticesidir. Çünkü zuhurat, sâlikin hâlini ona gösteren bir ayna gibidir. Derslere devam ettikçe ayna parlar, ihmal edince paslanır.
Bu yolda "ani iniş ve çıkışlardan yorulmak", "bir neşe bir üzüntü, bunalım" hâlleri yaşamak da tabiidir. İşte tam bu noktada mürşidin rolü ortaya çıkar. O, sâlikin hâlini takip eder, zayıf düştüğünde ona göre bir reçete yazar, şevki arttığında dersini ilerletir. Bazen sâlik zikrin sayısını tamamlamakta zorlanır. Mürşid, sayıyı azaltarak, sâlikin zikri daha derin bir huşû ile, tek bir oturuşta yapmasını teşvik eder. Önemli olan nicelik değil, niteliktir.
Yolcu 21.07.2020’de zikir ve temrinleri yapmakta zorlandığım ve tek seferde bitiremediğim için Kelime-i tevhid zikrimi 300, Ya Allah zikrimi 300 şeklinde yapmamı belirtti.
Mürşid, sâlikin gördüğü zuhuratları da yorumlar. Bu yorumlar, çoğu zaman sâlikin bir sonraki adımına, alacağı yeni bir temrine işaret eder. Mesela bir sâlikin rüyasında gördüğü cömertlik, bir sonraki ödevinin "cimrilik temrini" olacağının habercisidir.
Yolcu. yorumu: Mesut Bey, yemek ikramı cömertliğin en güzel göstergesidir. Bir sonraki temrininiz cömertliğe dair olacak, şimdiden izleri zuhur etmiş. Rabbim cömertliğimizi Hak için yapabilenlerden eylesin.
Bu ilişki, körü körüne bir itaat değil, sevgi, güven ve himmete dayalı bir yol arkadaşlığıdır. Sâlik dersini yapar, hâlini arz eder, mürşid de onun seyrini takip ederek yolunu aydınlatır. Dersler, Kelime-i Tevhid ile başlar ve sâlikin mânevî tekâmülüne göre "Ya Allah", "Ya Hu", "Ya Hak" gibi Esmâ zikirleriyle zenginleşir. Her iki ayda bir dersin durumu gözden geçirilir ve himmete göre yeni bir düzenleme yapılır. Bu, yaşayan, nefes alan, sâlikin hâline göre şekillenen bir usûldür.
Zikrin Edebi ve Hâlin Yaşantıya Yansıması: Tek Celseden Lokma Adabına
Terzibaba geleneğinde zikir, sadece belli sayıları tekrar etmekten ibaret değildir. Zikrin bir edebi, bir usûlü vardır. Bu edeplerin başında, zikri "tek celsede", yani bir oturuşta, bölünmeden yapmak gelir.
Haddizatında zikrinizi tek celsede yapabilseniz çok daha etkili olur... Burada iki amacımız var çok olağanüstü bir durum olmazsa, zikrimiz için belirli bir vakit tayin edip daima o vakti gözetmek; ikincisi de elimizden geldiğince bölmeden yapabilmek.
Kalp, dağınık oldukça feyzi toplayamaz. Zikir anı, sâlikin bütün dünyevi meşgalelerden sıyrılıp sadece Hakk ile olduğu bir "an"dır. O anı bölmek, kalbin yoğunlaşmasını engeller, zikrin tesirini azaltır. Sabah namazından evvel veya sonra gibi belirli bir vakit tayin edip o vakti bir randevu gibi gözetmek, bu işe verilen ehemmiyetin bir göstergesidir. Bu disiplin, nefsi terbiye etmenin en mühim adımlarındandır.
Ancak dervişlik, sadece seccade üzerinde yaşanan bir hâl değildir. Zikirle parlayan kalp, ışığını sâlikin bütün hayatına, ahlâkına ve amellerine yansıtmalıdır. Bir sâlike yöneltilen şu sorular, meselenin özünü ortaya koyar:
Dervişliğiniz aile bireyleri, arkadaşlarınız ve çevrenizde bulunanlarla ilişkilerinize nasıl yansıdı? ... Şu vasıfların sizin hayatınızdaki yeri ve etkisi nedir? Cimrilik, Hırs, Kibir, Öfke, Haset...
Kelime-i Tevhid ile nefsindeki putları yıkan bir sâlikin, insanlar arasında kibirle dolaşması düşünülemez. Zikirle kalbi yumuşayan birinin, ailesine karşı öfkeli olması beklenemez. İşte bu yüzden zikir ödevlerine, nefsin kötü sıfatlarını törpülemeyi hedefleyen "cimrilik temrini", "lokma temrini" gibi pratik ödevler eşlik eder. Lokma adabı, sadece yediğine dikkat etmek değil, her lokmada Hakk’ın Rezzak ismini tefekkür etmek, şükürle yemek ve israftan kaçınmaktır.
Bu yolculukta bir diğer mühim edep de mürşidin huzurunda bulunmanın kıymetini bilmektir. Ses kayıtlarından veya kitaplardan ilim öğrenmek mümkündür ve değerlidir. Lâkin mürşidin huzurunda, onun sohbetinde canlı olarak bulunmanın feyzi ve tesiri bambaşkadır.
Sohbetlerinizi sonradan kayıtlardan veya bilgisiyar üzerinden dinlesek de kesinlikle huzur-ı âlilerinizde iken aldığımız feyzi aldımığımızı söyleyemem. Belki bu bizim hamlığımızdan kaynaklanıyor ama huzurda olmanın etkisi çok başka.
Bu, hamlıktan ziyade, mânevî feyzin kalpten kalbe, hâl diliyle aktarılmasının bir sırrıdır. Mürşidin nazarı, sözünden daha tesirlidir. Onun huzurunda bulunmak, sâlikin kalbini cilalayan, onu mânevî olarak şarj eden bir iksirdir. Bu sebeple imkân buldukça mürşidin sohbet halkasına dâhil olmak, bu yolun en kıymetli edeplerinden ve en büyük nimetlerindendir.
Tevhid ile Var Olmak: "Ölmeden Evvel Ölmek" Sırrı
Bütün bu zikirlerin, temrinlerin, riyazetlerin, iniş ve çıkışların nihai gayesi, Efendimiz'in (s.a.v) buyurduğu "Mûtû kable ente mûtû" yani, "Ölmeden evvel ölünüz" sırrına ermektir. Bu, bedenen ölmek değil, nefsani ve vehmî benliğimizden, "ben" zannından ölerek Hakk’ın varlığıyla var olmaktır. Kelime-i Tevhid'in pratik hayattaki en derin mânâsı burada zuhûr eder. Bir zuhuratta geçen "Doğdular, yaşadılar, öldüler" cümlesi üzerine yapılan tefekkür, bu sırrı gözler önüne serer:
Burada padişahın hayatını anlatan bu cümlede padişah henüz ölmediği halde “öldüler” fiilini “şimdi olmuş” diyerek kabul ediyor. Demek ki buradaki ölme hâli ölmeden evvel ölmeyi (mutu kalbe ente mutu) anlatıyor. İşte marifet bu hâli giyinebilmektir... Yukarıdaki anlayış dahilinde ele alındığında bu cümlenin Kelime-i Tevhîd’den başka bir şeyi anlatmadığı görülmektedir.
"Lâ ilâhe", yani "hiçbir ilah yoktur" demek, kendi nefsanî varlığımızı, en büyük put olan "ben"i yok etmektir. Bu, "ölmeden evvel ölmek"tir. "İllâllah", yani "ancak Allah vardır" demek ise, o yokluğun ardından sadece Hakk'ın Bâkî olan Vücûd'unun kaldığını idrak etmektir. Bu da bekābillâh (Allah ile bâkî olmak) hâlidir. Zikirle, riyazetle, mürşid himmetiyle yapılan bütün çalışmalar, sâliki bu "ölüm"e hazırlamaktır.
Bu hâle eren İnsân-ı Kâmil, artık kendi nefsinden konuşmaz, kendi varlığından hareket etmez. O, Hakk'ın bir aynası olmuştur. Onun Kelime-i Tevhid'i beyanesi, artık bir tekrar değil, bir hakikatin ilanıdır. Ömeriyyet mertebesini temsil eden bir kâmilin, Nefs-i Emmâre'nin karşısına dikilip Tevhid'i haykırması, bu sırrın bir tezahürüdür:
Ömeriyyet Mertebesi durdu. Rahmâniyyet ve Rubûbiyyetten mertebelerini cem ederek Zât mertebesin- den… Kelime-i Tevhid-i tüm mertebelere riâyet ederek ve cem ederek Kelime-i Tevhid’in hakîkatini beyanıştir. Beni bilen biliyor. Ben fark ehliyim... Nefsini dul, Nefis ve Akıl çocuklarını yetim bırakmak isteyen karşıma çıksın.
Bu, nefsini öldürmüş, yani "ölmeden evvel ölmüş" bir kâmilin, kendi varlığındaki ve âfâktaki bütün nefsanî tezahürleri ortadan kaldırma gücünü ifade eder. O, Kelime-i Tevhid'in kılıcıyla bütün sahte varlıkları ortadan kaldırır.
Kelime-i Tevhid'in yaşanması budur. Dilde başlayan bir zikir, kalpte bir nûra, amelde bir edebe, ahlâkta bir güzelliğe ve nihayetinde sâlikin bütün varlığını Hakk'ın varlığında yok ettiği bir fenâfillâh ve bekābillâh makamına dönüşür. O, bir tohumdur; mürşid eliyle sâlikin kalp toprağına ekilir, zikir suyuyla sulanır, hizmet ve edeple bakılır ve nihayetinde "ölmeden evvel ölme" meyvesini verir.
Füsûsu'l-Hikem'de Kelime-i Tevhid
Kelime-i Tevhid’in zâhirdeki mânâsı, yani “Allah’tan başka ilah yoktur” demek, dinin temelidir. Lâkin bu cümlenin bâtınında hangi âlemlerin gizli olduğunu anlamak için sadece dilin tekrarı yetmez. Akıl tek başına bu denize dalamaz. İşte bu noktada, Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri’nin Füsûsu’l-Hikem’i, yani "Hikmetlerin Yüzüktaşları" adlı eseri, bize bir dalgıç elbisesi giydirir. O, Kelime-i Tevhid’in zikrini değil, hakikatini, her bir peygamberin mertebesine yerleştirilmiş bir hikmet mücevheri olarak önümüze serer.
Terzibaba Necdet Ardıç Efendimiz’in sohbetlerinde sıkça işaret ettiği gibi, şeriatın hükümleri, dinin et ve kemik yapısıdır. Fakat iş, sadece bu iskelet ile bitmez. O iskeletin içindeki canı, ruhu, yani Hakk bilgisini anlamak için akl-ı cüz’ün, yani bizim bu parçalı, sınırlı aklımızın ötesine geçmek gerekir.
Ama geri planda olan manası, gerçek manası nedir. İşte imam maturidi, Allah’ın varlığı hakikatinde Allah’ın varlığını ilmi manada açıklamaya çalışmışlardır. Yani akl-ı cüz içerisinde açıklamaya çalışıyorlar. Halbuki Allah’ın ilmi akl-ı cüz ile açıklanacak bir ilim değildir. Çünkü akl-ı cüze sığmaz mümkün değildir. ... Yapılması gereken sadece şer’i imamların hukuku ile tatbik edip de orada kalmak değildir, onların hukukunu esas alıp, onları zahirde tatbik edip, batın hukuku ve batın düşüncesi ilmi neyi gerektiriyorsa, onu hangi imam ortaya koymuşsa onun peşinde olmamız ve bunun neticesinde de kendimizi bulmamız lazımdır.
Bu bâtın hukukunu ve düşüncesini en yüksek perdeden ortaya koyan "ilahi imamlardan" biri de İbn Arabî Hazretleri’dir. Füsûs, bize Tevhid’in sadece bir inanç ilkesi olmadığını, Vücûd’un, yani varlığın bizatihi kendisinin işleyişi olduğunu gösterir. Her bir peygamber, bu tek hakikatin farklı bir yüzünü, farklı bir ismini temsil eden bir ayna gibidir. Âdem’in (a.s.) safiyeti, Nûh’un (a.s.) necatı, Mûsâ’nın (a.s.) kelâmı ve Muhammed’in (s.a.v.) câmiiyeti (tüm hakikatleri kendinde toplayıcılığı), hepsi aynı Tevhid okyanusunun farklı dalgalarıdır. Bu yüzden Füsûs'a bakmak, Kelime-i Tevhid'in harflerinden hakikatine doğru bir seyre çıkmaktır.
Tevhid'in Babası: Hz. İbrâhîm'in Halîliyyet Sırrı
Kelime-i Tevhid denilince akla gelen ilk peygamberlerden biri Hz. İbrâhîm’dir (a.s.). Ona "Tevhid’in Babası" denilmesi boşuna değildir. Putları kıran, yıldızlara, aya, güneşe bakıp "Ben batanları sevmem" diyerek fânî olan her şeyden yüz çevirip Bâkî olan Hakk’a yönelen odur. Lâkin Füsûs penceresinden baktığımızda, onun bu unvanının daha derin bir sırrı olduğunu görürüz. Bu sır, onun "Halîlullah" (Allah'ın Dostu) isminde gizlidir. Halîl kelimesi, "hullet" kökünden gelir ki bu, bir şeyin başka bir şeyin içine tamamen nüfuz etmesi, onunla bir olması demektir.
İbrahim Halil (a.s.)ın "halîl" ile tesmiyesi, zât-ı ilâhiyyenin muttasıf olduğu cemi'-i sıfata zât-ı Halil'in duhûlü ve hasrı sebebiyledir... İbrahim’in (a.s.) zatı, yani İbrahim denilen varlığın mevcudiyeti, Zat-ı ilahiyenin tavırları ile vasıflandığı için bütün eşya denilen şeyiyete müşahede ile girmiş, bütün sıfat-ı ilahiyeye cami olmuş, yani ilahi sıfatlara cami olmuş, bulunduğu için kendisine “Halil” ismi verildi.
Hz. İbrâhîm, Cenâb-ı Hakk’ın Esmâ-i İlâhiyye’sinin, yani İlâhî İsimleri'nin toplu olarak tecellî ettiği ilk mazhardır. O, sadece tek bir ismin değil, bütün sıfatların ve isimlerin kendi varlığında birleştiği bir ayna olmuştur. İşte gerçek Tevhid budur. Terzibaba'nın buyurduğu gibi:
İşte tevhidin babası dedikleri de bu yüzdendir. Tevhid demek sadece kelime-i tevhid değildir sadece, esma-i ilahiyeyi birlemektir. Yani bunların hepsini bir zuhur yerinde varlığının yaşanması demektir.
Hakikî Tevhid, o Tek olanın, kendisini Hayy (Diri), Alîm (Bilen), Mürîd (İrade Eden), Kadîr (Güç Yetiren), Semi' (İşiten), Basîr (Gören), Mütekellim (Konuşan) gibi sayısız isimle âlemlerde gösterdiğini idrak etmektir. Ve İnsân-ı Kâmil, bu isimlerin hepsinin kendisinde birleştiği, cem olduğu noktadır. Hz. İbrâhîm, bu sırra mazhar olduğu için, yani Hakk'ın sıfatları onun varlığına hulûl ettiği, onunla dost olduğu için Halil adını almıştır. Onun Tevhid'i, varlığı birlemek, kesrette vahdeti görmektir.
Tevhid'in Kuşatıcılığı: Firavun'un Son Andaki İmanı
Füsûs'un en çok tartışılan, akl-ı cüz ile anlaşılması en zor bahislerinden biri de Firavun'un imanı meselesidir. Zâhir uleması, can pazara çıktığında, ye's halinde edilen imanın makbul olmadığını söyler. Bu, şeriatın hükmüdür ve doğrudur. Lâkin İbn Arabî Hazretleri, Mûsevî Fass'ta, yani Hz. Mûsâ'ya (a.s.) atfedilen hikmet bölümünde, meseleye Vücûdî hakikatler açısından bakar. Bu bakış, Tevhid'in ne kadar kuşatıcı, rahmetin ne kadar engin olduğunu gösterir.
Terzibaba'nın şerhleriyle anlıyoruz ki, Firavun'un durumu, boğulmak üzere olan herhangi birinin durumundan farklıydı. O, bir peygamberin, Hz. Mûsâ'nın eliyle zuhûr eden olağanüstü bir hâle, denizin yarılmasına şahit oldu. Bu, sıradan bir olay değildi, bir kudret-i ilâhiyye tecellîsiydi.
Çünkü Fir'avn, Mûsâ (a.s.)ın asasını denize vurması sebebiyle, zahir olan denizin derinliğindeki kuru yoldan mü'minlerin yürüyüp geçtiklerini kendi gözüyle görerek müşahede etti. Ancak kudret-i ilâhiyye ile zahir olabilecek olan bu hâriku'lâde hâli görünce Fir'avn vahdâniyyet-i ilâhiyyeyi kalben tasdîk etti; ve kelime-i tevhidi izhâr eyledi. ... Bu ise, muhtezır olan kimsenin hâli hilâfına olarak, bir îmân idi.
Firavun, o anda ölümü görüp korkuyla iman eden bir muhtezır (can çekişen kimse) değildi. Tam aksine, Benî İsrail'in kurtulduğu gibi kendisinin de kurtulacağına kesin gözüyle bakıyordu (necâta teyakkun üzere). İmanı, bir korkunun değil, bir müşahedenin, bir hayretin ve tasdikin sonucuydu. "Benî İsrail'in iman ettiğine ben de iman ettim" dedi. Hakk Teâlâ da ona "Bugün senin bedenini kurtaracağız ki, senden sonrakilere bir ibret olsun" (Yûnus, 10/92) buyurdu. Şeyh-i Ekber bu âyeti yorumlarken, va'd-i ilâhînin mânâsız olamayacağını söyler:
Dünyâda gark suretiyle vâki' olan kahr-ı ilâhîden kurtuluş bulamayan Fir'avn, eğer azâb-ı uhrevîden dahi kurtuluş bulamayacak ise, kurtuluş vadinin mahmulü kalmaz. ... Binâenaleyh Fir'avn hakkında mev'ûd olan, vaad olunan kurtuluş, ruhunun zulmet-i bedenden çıkması ve âhirette de azâb-ı uhrevîden halâsıdır. Şu halde bu necat hissen ve ma'nen umûmî olur.
Bu hikmet, bize Kelime-i Tevhid’in gücünü gösterir. Bir anlık samimi bir tasdik ve ikrar, senelerin küfrünü ve "Ben sizin en yüce rabbinizim" iddiasını bile rahmet potasında eritebilir. Bu, Tevhid hakikatinin, zâhirdeki hükümlerin ötesinde, her şeyi nasıl ihata ettiğinin, kuşattığının bir delilidir. Elbette bu, günah işlemeye bir teşvik değil, Hakk'ın rahmetinin ve Tevhid kelimesinin azametinin bir beyanıdır.
Tevhid'in Tebliği: Herkese Aklı Kadar Konuşma Edebi
Hakikat birdir, lâkin her kap, kendi istiâbı, yani kapasitesi kadar su alır. Bir bardağa okyanusu sığdıramazsınız. Bu incelik, ilm-i bâtın yolunun en mühim usûllerindendir. Rasûlullah Efendimiz (s.a.v.), "Cevâmiu'l-kelim" idi; yani az sözle çok derin mânâlar ifade ederdi. Ama aynı zamanda, muhatabının hâline ve mertebesine göre konuşma hikmetine de sahipti.
Efendimizin her sözü neydi kendisi “Cevami-ul kelim” yani az şeyle çok şey murad etmektir. “insanlara akılları kadar konuşun” hükmüyle de karşısına gelen kişinin özel mertebesine göre konuşuyordu. İşte biz bu hadis-i şeriflerden özel kişilerin mertebesine göre konuşulan şeyleri umumileştirip aşağıya indirmişiz. Efendimiz o hadis-i şerifi kime beyanış, nerede beyanış, hani çölden bir bedevi geliyor“ Ya Muhammed islam dini nedir” işte “kelime-i tevhid, kelime-i şehadet, namaz kılmak, oruç tutmak, hac etmek zekat vermek” buyurur. Hepsi bu kadar mı der bedevi, ben bunları yaparsam cennete gider miyim, gidersin buyurur, O da ne bundan bir fazla ne de bir eksik yaparım diyor ve gidiyor.
Bu hadise, Tevhid'in farklı mertebelerde nasıl yaşandığını ve anlatıldığını gösteren bir misaldir. Bedevî için Tevhid, bu amelleri yerine getirerek cennete gitmenin anahtarıdır. Bu, onun için en doğru ve en kâfi bilgidir. Ama Hz. Ebubekir'e, Hz. Ali'ye veya diğer has sahâbîlere anlatılan Tevhid, elbette bu kadarla sınırlı değildi. Füsûs'ta anlatılan Tevhid hakikatlerini o bedevîye anlatmak, ona zulüm olurdu. Bu, irfan yolunun edebidir. Hakikat, ehli olmayana emanet edilmez. Kelime-i Tevhid'in sırları da ancak o sırrı taşıyabilecek kalplere açılır.
Tevhid'in İntikali: Hafî ve Cehrî Telkin Yolları
Kelime-i Tevhid, sadece bir söz değil, aynı zamanda bir nur, bir sırdır ve bu sır, Peygamber Efendimiz'den (s.a.v.) bugüne, silsileler yoluyla, mürşidlerin kalbinden müridlerin kalbine aktarılır. Bu aktarımın, yani telkinin de iki ana usûlü vardır. Bu usûllerin kökeni, Efendimiz'in en yakın iki dostuna, iki sırdaşına dayanır: Hz. Ebubekir Sıddîk (r.a.) ve Hz. Ali kerremallahu vecheh.
Hz. Ebubekir Efendimize mağara içinde yapılan telkin yani kapalı devrede yapılan telkin Hz. Ali Efendimize açıkta yapılıyor. Bu hicretin dışında bir hadisedir, Sahabe-i Kiram açık bir yerlerde otururlarken “ Ya Resulullah” diyor üç defa açıkta bütün sahabenin içerisinde kelime-i tevhid telkin ediyor ona “La ilahe illallah” de ya Ali diye üç defa tekrarlıyor, açık havada ve açık kelime-i tevhid in ifadesini ona veriyor.
Hz. Ebubekir'e Sevr Mağarası'nda, o "kapalı devre"de yapılan telkin, Hafî (gizli) zikrin ve bu yolla ilerleyen tarîkatların kaynağıdır. Bu yol, daha çok içe dönük bir tefekkürü, sessizliği, kalbin zikrini esas alır. Sâlik, kendi iç âleminde, sessizlik içinde Hakk'ı bulmaya çalışır.
Hz. Ali'ye ise bütün ashâbın içinde, alenen yapılan telkin, Cehrî (açık) zikrin ve bu meşrepten doğan yolların menbaıdır. Bu yollar, zikrin sesle yapıldığı, coşkunun ve vecdin daha dışa vurduğu yollardır. Terzibaba'nın işaret ettiği gibi, bu meşrepte olanlar, kendi kimliklerini, kendi öz değerlerini daha kolay bulurlar.
İşte onun için ondan gelenler daha açık oluyorlar, fikir yapıları daha geniş, görüşleri daha hoş ve daha açıktır. Bu konuda vahdet tarikatları Ali’vi tarikatlarından çıkıyor, Ali meşreb tarikatlardan çıkıyor, Vahdet- birlik, teklik tarikatları bakıyorsun çok da çeşitli tarikatlar çıkıyor.
Bu iki yol, birbirinin zıttı değil, tamamlayıcısıdır. Biri içe, diğeri dışa dönüktür. Biri sükûtu, diğeri kelâmı öne çıkarır. Ama her ikisinin de hedefi birdir: Sâliki, "Lâ ilâhe"nin nefyinden, yani bütün mâsivâyı (Hakk'ın dışındaki her şeyi) kalpten silip atmaktan geçirerek "illâllah"ın ispatına, yani sadece Hakk'ın Vücûd'unu müşahede etme makamına ulaştırmak. Füsûsu'l-Hikem deryasına daldığımızda anlarız ki, Kelime-i Tevhid, sadece bir cümlenin tekrarı değil, bütün bir kevnî düzenin, bütün peygamberler tarihinin ve insanın seyr-i sülûkunun özetidir.
Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği
Kelime-i Tevhid, sadece "Lâ ilâhe illallah" demek değil, o kelimenin sırrıyla varlığa bakabilmektir. Bu bakış ise, Hakk'ı hem her şeyden sonsuz derecede yüce ve ayrı (tenzih), hem de her şeyin içinde ve her şeyle birlikte (teşbih) görmeyi birleştiren Muhammedî bir mîzandır.
Tevhid yoluna yeni adım atmış sâlik, aklının ve duyularının getirdiği alışkanlıkla Hakk'ı âlemden ayrı, uzakta, Arş'ın üzerinde bir hükümdar gibi düşünmeye meyleder. Bu, tenzih makamıdır. "O'nun benzeri hiçbir şey yoktur" (Şûrâ, 42/11) âyetinin gölgesinde, Cenâb-ı Hakk'ı yaratılmışların her türlü sıfatından, şeklinden, zaman ve mekândan münezzeh kılmaktır. Bu, imanın temelidir, doğrudur, gereklidir. Ancak bu makamda takılıp kalmak, Hakk'ı âlemden dışlayarak O'nu bir nevi "yokluğa" hapsetmek, O'nunla kendi arasına aşılmaz bir duvar örmektir.
Diğer yanda ise, "Nereye dönerseniz Allah'ın yüzü oradadır" (Bakara, 2/115) ve "Biz ona şah damarından daha yakınız" (Kāf, 50/16) gibi âyetlerin tecellîsiyle her zerrede Hakk'ın varlığını, kudretini, güzelliğini görme hâli vardır. Bu da teşbih makamıdır. Sâlik, baktığı her yüzde O'nun Esmâ'sının bir cilvesini, duyduğu her seste O'nun kelâmının bir yankısını bulur. Bu da bir hakikattir. Lakin bu makamda da ölçüyü kaçırmak, Hakk'ı sadece yaratılmışlara benzetmek, O'nu âlemin içine hapsetmek tehlikesini doğurur.
Hakiki Tevhid, bu iki kanatla uçmaktır. İrfan ehli, bu iki bakışı Cem makamı denilen tecellîgâhta birleştirir. Terzibaba Sultan'ın buyurduğu gibi, bu mesele akl-ı cüz'înin idrakini aşan bir sırdır:
Akıl sahiplerinin (beşeri akıl) yaptıkları teşbih ve tenzih ikisi de cenab-ı Hakk’ı sınırlamaktır, tenzih ettiği zaman bütün bu mevcut varlıkların dışına atmış oluyor, ki orada sınırlamış oluyor, teşbih ettiği zaman da teşbihatıyla sınırlamış oluyor ki ikisi de eksik kalmaktadır, işte İslam’ın gerçek hakikati olan tevhid hakikati bu ikisini tenzih ve teşbihi birleştirip tevhid ediyor. Cenab-ı Hakk Zat’ı itibariyle tenzihtedir ama sıfatları, isimleri, fiilleri itibariyle de teşbihtedir. Yani ikisi de gerçektir ama ikisini birlikte yaşamak ve idrak etmek suretiyle tevhid etmek gerekir. İşte İslam dini bunu getiriyor, işte tevhid dini dediğimiz budur, yoksa sadece lafzi kelime-i tevhid beyanek ile değildir. Yaşantısı ile birlikte tevhid etmek gerekir.
Zât mertebesi, yani Hakk'ın kendi "ne"liği, O'nun Hüvviyet gaybı, her türlü tasavvurun, idrakin, kıyasın ötesindedir. O, bu yönüyle mutlak tenzih içindedir. "Lâ ilâhe" derken işte bu tenzihi ikrar ederiz. Fakat O, Esmâ ve Sıfât'ıyla bu âlemde tecellî etmiştir. Gördüğümüz her fiil O'nun Ef'âl mertebesinin bir yansımasıdır. Dolayısıyla varlık, O'nun isimlerinin ve sıfatlarının aynasıdır. Bu yönüyle de mutlak teşbih içindedir. "İllallah" derken de işte bu teşbihi, yani varlıkta O'ndan başka fâil-i mutlak, mevcûd-u hakikî olmadığını tasdik ederiz.
Bu sırrı anlamayan zihin, Hz. Musa ile Firavun arasındaki konuşmayı da sadece bir peygamberle bir kâfirin mücadelesi olarak görür. Halbuki Füsûs'un işaret ettiği ve Terzibaba'nın şerh ettiği üzere, orada daha derin, hikemî bir sohbet vardır. Firavun, "Âlemlerin Rabbi de nedir?" diye sorduğunda, aslında varlığın hakikatini sormaktadır. Hz. Musa'nın cevabı ise tam da bu Cem makamına göredir:
İmdi cevâb-ı evvel mükınînin cevâbıdır; ve onlar ehl-i keşf ve vücûddur. Binâenaleyh onlara: "Eğer siz mûkınîn iseniz" رَبُّ السَّمَوَاتِ وَالاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا (Şuarâ, 26/24) dedi. Ya'nî eğer siz ehl-i keşf ve vücûd iseniz, muhakkak ben size şuhûdunuzda ve vücûdunuzda teyakkun ettiğiniz şeyi bildirdim. ... Vaktaki Mûsâ, mes'ûlün-anhi ayn-ı âlem kıldı, Fir'avn ona bu lisân ile hitâb eyledi. Halbuki kavmin şuurları yok idi.
Hz. Musa, "O, göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir" diyerek, Hakk'ı âlemin ta kendisi kıldı. Yani, "Aradığın hakikat, baktığın her yerdedir" dedi. Bu, teşbih lisanıdır. Ancak bunu "eğer yakînen inanıyorsanız" şartına bağlayarak, bu görüşün ancak keşif ve şuhûd ehli için geçerli olduğunu bildirdi. Bu ise tenzih lisanıdır. O, her şeydir ama hiçbir şey O değildir. İşte bu, zıtların birliğini anlatan, sadece kâl (söz) ile değil, hâl ile anlaşılabilecek bir cevaptır.
Bu idrak, dervişin kalbinde seyr-i sülûkun zirve makamları olan fenâfillâh ve bekābillâh ile mümkün olur. Fenâfillâh, sâlikin kendi beşerî varlığını, iradesini, sıfatlarını Hakk'ın varlığı içinde "yok" etmesidir. Bu, "Lâ ilâhe"nin sâlikin kendi varlığında yaşanmasıdır. Derviş, Kelime-i Tevhid zikrine devam ede ede, Fenâ-yı Ef'âl, Fenâ-yı Sıfât ve Fenâ-yı Zât makamlarından geçer. Bu makamda sâlik, kendi benliğinden soyunur.
Ancak yolculuk burada bitmez. Fenâ, bir yok oluş ise, bu yok oluşun ardından bir var oluş gelir: Bekābillâh. Bu, "İllallah" sırrının tecellîsidir. Kendi varlığından fânî olan kul, artık Hakk ile var olur, Hakk ile bakar, Hakk ile duyar, Hakk ile tutar. Beşerî sıfatların yerini, ilâhî sıfatların tecellîleri alır. Bu, kulun ilahlaşması değil, kulun Hakk'ın tecellîlerine kâmil bir mazhar, tam bir ayna olmasıdır. O ayna boştur, kendiliğinden bir sureti yoktur (fenâ), ama karşısındaki Cemâl'i eksiksiz yansıtır (bekā). İşte bu makamda, tenzih ve teşbih birleşir. Kul, kendi hiçliğinde Hakk'ın mutlak tenzihini, Hakk'ın kendisi üzerinden tecellî eden fiil ve sıfatlarında ise O'nun teşbihini yaşar.
Birinci vecih budur ki: Bu zât fenâ-fîllâh ve bakâ-billâh makamında kâim olup sıfât-ı beşeriyyeden arınmış olur; yani bir kimse var ortada fenafillah ve bakabillah makamında orada kaim beşeri sıfatlardan temizlenmiş... ve bütün varlığında fiilleri isimleri sıfatları Zat’ı itibariyle Hakkın varlığından başka bir şey bulamamış veya inkılab ettirmiş yani kendi beşeriyetini Hakkani hususiyetlerle değiştirmiş ve artık onun için bu sıfata rücû' mümkin olmaz. ... Binâenaleyh onun fiili, Hakk'ın fiili olduğu cihetle, kendine ait bir varlığı kalmadığından Hakk orada her şey ile birlikte zuhurda olmaktadır. Yanlış anlaşılmasın o kişi Allah oldu manasına değildir. Allah Allah’lığını kimseye vermez.
Bu makamdaki arifin hâli, o meşhur menkıbedeki gibidir. Birisi, devrin büyük bir velîsini arar. Evini bulur, kapısını çalar. Kapıyı açan zâta, "Ben falan velîyi arıyorum, burada mı?" diye sorar. Kapıyı açan zat, ki aranan kişinin ta kendisidir, şöyle cevap verir: "Ben de onu arıyorum, kaybettim, bulamadım. Sen bulursan bana da haber ver." İşte bu, benliğin ortadan kalktığı, kişinin kendi nefsine yabancılaştığı, "ben" demeye bir "ben" bulamadığı fenâ ve bekā hâlidir. O artık bir şahıs değil, bir tecellîgâhtır. Onun fiili Hakk'ın fiili, sözü Hakk'ın kelâmı olmuştur.
Kelime-i Tevhid'in sırrına ermek, Füsûs'un hikmetini tatmak, sadece kitap okumakla olmaz. O kelimenin mânâsını kalpte diriltmekle, tenzihin keskin kılıcıyla kendi benliğimizi aradan çıkarmakla ve teşbihin rahmet denizinde her zerrede O'nu görmekle olur. Yol, zıtları birleştiren o ince sırattan geçer. Yol, kendi varlığından fânî olup, Hakk'ın varlığıyla bâkî olmaktan geçer.
Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Kelime-i Tevhid
İrfan yolunun ulu sultanı Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, hakikati kuru bilgi yığınları hâlinde sunmaz. O, hakikati hikâyelerin, temsillerin ve sembollerin içine yerleştirir. En temel hakikat olan Kelime-i Tevhid, yani "Lâ ilâhe illâllah" da onun Mesnevî-i Şerîf'inde bir zikir formülünden ibaret kalmaz; o, âlemlerin dokusuna işlenmiş, kâmil insanın gönlünde tecellî etmiş ve son nefesin samimiyetinde sınanmış yaşayan bir sır olarak karşımıza çıkar.
Hz. Pîr'in ve onun izinden giden büyük şârihlerin (yorumcuların) sohbet meclisine dâhil olduğumuzda görürüz ki, Tevhid akılla çözülecek bir denklem değil, kalple tadılacak bir hâldir. Mesnevî, bu hâli bize anlatmak için kelimeleri birer köprü gibi kullanır; ancak köprünün kendisi menzil değildir.
Vahdeti Anlatmanın İkilemi: Sözün Sınırları
Tevhid, en öz hâliyle Vahdet yani Birlik demektir. Her şeyin aslı O'dur, her şey O'ndan ibarettir ve O'na dönecektir. Peki, bu mutlak Birliği, ikilik üzerine kurulu olan dil ile nasıl anlatabiliriz? Bir "anlatan" ve bir "dinleyen" olduğu anda, Birlik zaten ikiye bölünmüş olmaz mı? İşte bu, irfan ehlinin "sözün bittiği yer" dediği, fakat yine de bir lütuf olarak konuşmaya mecbur kaldığı nazik bir makamdır. Mesnevî şârihleri bu derin meseleyi Şeyhülislâm Abdullah-ı Ensârî Hazretleri'nin bir sözüyle aydınlatırlar:
Vasıf ve hâle ilişkin olan şeyi anlamak gerektiği zaman, söz beyanek lazım gelir. Söz meydanına ancak ikilik hâli gelebilir. Yani vahdet-i vücûd (varlığın birliği) meselesi gayet karmaşık ve nazik bir meseledir. Bunu açıklamak için söz beyanek lazım ve söz için dahi söz söyleyen ve sözü dinleyen iki kişinin varlığı gerekir. Bu sebeple söz beyanek için birliği kaldırıp ikiliğe yönelmek gerekir. Onun için Şeyhülislâm Abdullah-ı Ensârî (k.s.) Menâzilü's-Sâirîn'de şöyle buyurur: ما وحد الواحد من واحد اذ كل من وحده جاحد Açıklamanın anlam özeti: "Hakk'ın birliğini birleyen bir kimse ancak o birliği inkâr ederek birledi. Çünkü birlik, dilde birden çok şeyi bir yapmaktan ibarettir. Bu sebeple birlikte birleyen kulun ve birlenen Hakk'ın ve bir de kelime-i tevhid lafzının varlıkları lazımdır. Bunlar ise çoklukları ispat etmektir. Hâlbuki birleyenin maksadı çoklukları yok edip Hakk'ı birlemek idi. Böyle iken yaptığı şey birliği ispat etmeye aykırı bir hâl oldu."
Bu söz, Tevhid idrakinin en derin katmanlarından birine işaret eder. "Allah'tan başka ilâh yoktur" derken bile bir "siz" (söyleyen), bir "Allah" (söylenen) ve bir de "cümle" (söz) olmak üzere üç ayrı unsur ortaya çıkıyor. Yani kesret (çokluk) âleminin bir aracı olan dili kullanarak Vahdet'i ispat etmeye çalışırken, istemeden de olsa çokluğu doğrulamış oluyorsunuz.
Bu, Tevhid'i dile getirmenin yanlış olduğu anlamına gelmez. Bilakis, bu durumun farkında olmak, Tevhid'in sadece dilde kalmaması, hâle bürünmesi gerektiğinin en büyük delilidir. Bu, zıtların birliğinin, yani bir Cem makamı idrakinin kapısıdır. Sâlik, zikrin tekrarıyla ve tefekkürün derinliğiyle öyle bir noktaya gelir ki, artık "birleyen" ile "birlenen" arasındaki ayrım kalbinde erimeye başlar. O zaman anlar ki, kendisine "Lâ ilâhe illâllah" dedirten de yine Hakk'ın kendisidir. Söz, söyleyen ve söylenen, aynı hakikatin farklı tecellîleri hâline gelir. Mesnevî'nin bize fısıldadığı sır budur: Tevhid, bir iddia değil, kulun kendi varlığının Hakk'ın varlığında eridiği bir teslimiyettir. Dilin sustuğu, kalbin konuştuğu yerdir.
Kelime-i Feyz-i İlâhî: Kâmil Mürşid ve Gizli Hakikat
Hz. Mevlânâ, soyut hakikatleri somut sembollerle ete kemiğe büründürür. Tevhid hakikati de böyledir; o, sâlikin yoluna bir "kelime-i feyz-i ilâhî" yani ilâhî bereket ve feyiz kelimesi olarak düşer. Bu kelime, çoğu zaman bir İnsân-ı Kâmil suretinde, bir mürşid-i kâmil vesilesiyle tecellî eder. Mürşid, sadece bir öğretmen değil, o ilâhî kelimenin canlı bir timsalidir. Mesnevî şerhinde bu incelik şöyle dile getirilir:
burada bu kâmil şeyhden murâd, en kâmil ve kâmilât-ı müctehidîn-i mübtedî sâlikde bilindiği kelime-i feyz-i ilâhîdir... Hiç kimse suyun dallarda gizli olduğunu bilmezdi, oysa o su dallarda gizliydi.
Kâmil mürşid, kupkuru görünen bir ağaç dalı gibidir. Zahire bakan, onda sadece bir dal görür. Ama hakikat gözüyle bakan, o dalın içinde gizlenmiş olan "hayat suyu"nu, yani Tevhid sırrını fark eder. Tıpkı baharda dalların içindeki suyun yapraklara ve meyvelere can vermesi gibi, mürşidin telkin ettiği Kelime-i Tevhid de sâlikin ölü kalbini diriltir, onu manevî meyveler vermeye hazırlar.
Bu "gizli su" sembolü, aynı zamanda Hakk'ın âlemdeki tecellîsine de bir işarettir. Bu, O'nun hem her şeyden münezzeh (tenzih) oluşu, hem de her şeye can veren öz olarak her şeyde mevcut (teşbih) bulunuşunun hikâyesidir. Hakk, âlemlerin içinde gizlidir ama bu gizlilik bir yokluk değildir. O, dallardaki su gibi, varlığın her zerresine sirayet etmiştir. Ancak bu suyu görmek için ya o dal gibi yeşermek ya da o suyu gösterecek bir arife yoldaş olmak gerekir.
Kelime-i Tevhid zikri, sâlikin içindeki o gizli hayat suyunu harekete geçiren bir vesiledir. Sâlik zikre devam ettikçe, kendi varlık dalının içinde de o ilâhî suyun dolaştığını hissetmeye başlar. Artık mürşid sadece dışarıda bir rehber değil, aynı zamanda kalbinde tecellî eden o "kelime-i feyz-i ilâhî"nin kendisi olmuştur. Bu makamda sâlik, her dala baktığında suyu, her varlığa baktığında Hakk'ı görmeye başlar. Tevhid, bir bilgi olmaktan çıkıp bir "görüş" hâline gelir.
Son Nefeste Tevhid: Hâlin Samimiyeti
Tasavvuf, hayatın her anını hakikat penceresinden değerlendirir; buna ölüm anı da dâhildir. Fıkıh ve kelâm âlimleri, bir kimsenin son nefesinde, can pazarı yaşanırken söylediği Kelime-i Tevhid'in geçerli olup olmadığını tartışmışlardır. Mesnevî geleneği ise bu meseleye, dış hükümden ziyade içsel hâlin samimiyeti ve hakikati açısından yaklaşır. Şerhte bu konudaki farklı görüşler aktarıldıktan sonra, işin özü şöyle bağlanır:
Münkir, ölüm hâline geldiği vakit ahvâl-i berzahı görür ve henüz rûh cesedden alâkasını kesmemiş olduğu hâlde kelime-i hakkı telaffuz eder. Bunun îmânında ihtilaf vardır... Maahâzâ bu kısımlara dâhil olan her ferdin emri hakîkatte Allâh Teâlâ'ya râci'dir. Zîrâ allâmü'l-guyûb olan Hak Teâlâ hazretleridir. Her ferdin mahfî olan ayn-ı sâbitesinin isti'dâdı ancak ind-i ilâhîde ma'lûmdur. O zaman darağacının altındaki hırsız ve yol vurucular gibi zârîlik ve iftikar ederler.
Bu ifadeler, bizi kuru bir hüküm vermekten alıkoyup, meselenin derinliğine davet eder. Hakikatte her kulun durumu, onun ezeldeki hakikati olan ve sadece Cenâb-ı Hakk'ın bildiği ayn-ı sâbite'sine (gizli potansiyeline) bağlıdır. Bir ömür boyu inkâr içinde yaşamış birinin son anda söylediği Tevhid kelimesi, bir korku ve panik ifadesi mi, yoksa ömrü boyunca gizlediği veya farkında olmadığı bir hakikatin, can bedenden ayrılırken ortaya çıkan samimi bir ikrarı mıdır? Bunu sadece Allah bilir.
Mesnevî şârihinin kullandığı "darağacının altındaki hırsız gibi zârîlik ve iftikar etmek" benzetmesi çok önemlidir. Buradaki anahtar kelimeler "zârîlik" (yana yakıla ağlama) ve "iftikar"dır (mutlak muhtaçlık hissi). Bu, kişinin bütün sahte benlik iddialarından, gururundan, bilgisinden sıyrılıp, mutlak bir acziyet ve hiçlik içinde Hakk'a yönelmesidir. İşte bu hâl, Tevhid'in ruhudur. "Lâ ilâhe" derken kendi varlığını, güç ve kudret iddiasını darağacında yok etmek; "illâllah" derken de o mutlak boşlukta sadece O'nun varlığını tasdik etmektir.
Son nefesteki kelimenin kıymeti, dilin tekrarından çok, kalbin bu "iftikar" hâline bürünüp bürünemediğine bağlıdır. Belki de bir ömür boyu yapılan zikirler, ibadetler, riyazetler, kulu tam da o son anda, darağacına gider gibi bir samimiyetle "Lâ ilâhe illâllah" diyebilecek kıvama getirmek içindir. O an, bütün bir ömrün hasılasının alındığı, sözün değil, hâlin konuştuğu en hakiki Tevhid anıdır.
Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme
Kavramlar Ağında Kelime-i Tevhid
Kelime-i Tevhid’in hakikati, bir ağacın kökünden dallarına, yapraklarından meyvesine uzanan canlı bir bütünlük gibidir. Bu ağın merkezinde, hem başlangıç hem de varış noktası olan Tevhid hakikati bulunur. Kelime-i Tevhid, bu mutlak birliğin dil ile ikrarı, kalp ile tasdiki ve bütün bir ömür ile ispatıdır. Bu ispat yolculuğu, sâlikin en çetin imtihanı olan Nefs-i Emmare yani kötülüğü emreden, ham ve bencil benlik mertebesinde başlar. İşte bu en alt mertebede, sâlike kurtuluş anahtarı olarak Zikir vazifesi verilir. Bu zikirlerin başı ve esası, "Lâ ilâhe illallah"tır. Bu mübarek kelime, bir kılıç gibi nefs-i emmârenin putlarını, sahte ilâhlarını bir bir devirir. Sâlik, bu zikre sebatla devam ettikçe, kalbindeki bulanıklık durulur ve Hakk’tan ilhamlar almaya başlar. Bu yeni hâl, onun Nefs-i Mülhime yani ilham alan nefs mertebesine yükseldiğinin müjdesidir. Artık o, neyin hayır neyin şer olduğunu kalbinde hissetmeye başlar. Bu yolculuğun daha derin, irfanî bir mertebesi de vardır. Terzibaba İrfan Mektebi’nin usûlünde, Kelime-i Tevhid’in harflerine yüklenen mânalar, Ebced Hesabı gibi ledünnî ilimlerle de tefekkür edilir. Bu hesap, harflerin sayısal değerleri üzerinden, bu mübarek cümlenin kâinattaki ve Zât mertebesindeki karşılıklarını, Hakîkat-i Muhammediyye ile olan gizli bağlarını aralayan bir hikmet perdesidir. Böylece Kelime-i Tevhid, hem avamın kurtuluş reçetesi hem de havassın tefekkür okyanusu olur.
Kütüphanedeki Kaynaklar
Sen Terzibaba İrfan Mektebi Dijital Kütüphanesi’nin bu mütevazı çalışması, Kelime-i Tevhid’in farklı tecellîlerini üç temel kaynak üzerinden anlamaya gayret etmiştir. Bu kaynakların her biri, aynı hakikat pınarının farklı birer testisi gibidir; her biri kendi meşrebince o saf suyu bizlere sunar.
Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri’nin külliyatı, Kelime-i Tevhid’i hem bir irfan mektebinin temel dersi hem de sâlikin seyr-i sülûk haritası olarak ele alır. Onun sohbetlerinde bu kelime, sadece bir zikir değil, varlık mertebelerinin (Ef’âl, Esmâ, Sıfât, Zât) tamamını kuşatan bir anahtardır. Ahadiyet’in kimse tarafından bilinemeyen sırrından Vahidiyet’in tecellî âlemine tenezzül edişi, Kâbe’nin sırrı, harflerin ve sayıların bâtınî anlamları hep bu kelimenin etrafında örülür. Terzibaba’nın beyanları, Kelime-i Tevhid’i kuru bir inanç beyanından çıkarıp yaşanan, tadılan, her mertebede farklı bir tecellîsi idrak edilen canlı bir hakikat hâline getirir. Mürşid-mürid ilişkisi içinde zikrin nasıl çekileceği, nefsle mücadelenin nasıl yapılacağı, “ölmeden evvel ölmek” sırrına nasıl erileceği gibi pratik usûller, onun mektebinde bu kelimenin yaşanmasına odaklanır.
Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri’nin Füsûsu’l-Hikem’i ise bu kelimenin hikemî veçhesini, yani en derin hakikat mertebesini aydınlatır. Füsûs, peygamberlerin her birinin kalbine indirilen farklı bir hikmetin aslında aynı Tevhid hakikatinin farklı açılardan yansıması olduğunu gösterir. Hz. İbrahim’in (a.s.) “Tevhid’in babası” oluşu, onun Esmâ-i İlâhiyye’nin bütünlüğünü kendi varlığında cem etmesiyle açıklanır. Firavun’un son andaki imanının bâtındaki geçerliliği gibi zahir akılla anlaşılması zor meseleler, Tevhid’in her şeyi kuşatan rahmetinin ve hükmünün bir delili olarak sunulur. Şeyh-i Ekber, bize Tevhid’in sadece “Allah birdir” demek olmadığını, Hakk’ı hem her şeyden münezzeh (tenzih) hem de her şeyde ve her şeyle (teşbih) görmeyi birleştiren Muhammedî bir mîzan olduğunu öğretir. Bu, akl-ı cüz’ü aşan, ancak kalp gözüyle müşahede edilebilen bir idraktir.
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri’nin Mesnevî-i Şerîf’i ise Kelime-i Tevhid’i aşkın ve hikâyenin diliyle kalplere nakşeder. Mesnevî, soyut Tevhid hakikatini bir dervişin gözyaşında, bir aslanın kükreyişinde, bir ney’in feryadında somutlaştırır. Vahdetten bahsederken bile konuşan ve dinleyen ikiliğinin (kesret) ortaya çıkışındaki inceliğe dikkat çeker. Bu, dilin hakikati tam olarak ifade etmedeki aczini, ancak bir işaret olabildiğini gösterir. Mesnevî’de geçen “kâmil şeyh” gibi semboller, aslında sâlike ulaşan “kelime-i feyz-i ilâhî”nin, yani Tevhid hakikatinin birer taşıyıcısı olarak yorumlanır. Ölüm anında söylenen kelime-i tevhidin fıkhî hükmü bile, Mesnevî geleneğinde o kelimeyi söyleyenin içindeki samimiyet, aşk ve hâl ile değerlendirilir. Mevlânâ için Tevhid, bilinen bir şeyden çok, olunan bir şeydir; yanarak, eriyerek, yok olarak ulaşılan bir vuslattır.
Değerlendirme
Kelime-i Tevhid sadece İslâm binasının temeli değil, aynı zamanda o binanın çatısı, duvarları, kapısı ve içindeki her şeydir. O, hem yolun başındaki sâlikin elindeki asâ, hem de yolun sonundaki arifin kalbindeki mücevherdir. Bu mübarek kelime, zâhirde bir cümle, bâtında ise bütün bir kâinattır. Terzibaba Hazretleri’nin irfanî izahları, İbn Arabî Hazretleri’nin hikemî derinliği ve Mevlânâ Hazretleri’nin âşıkane anlatımı, bu tek hakikatin farklı mertebelerdeki yansımalarıdır. Asıl mesele, bu kelimeyi dilden kalbe indirmek, kalpten bütün aza ve davranışlara yaymak ve nihayetinde “Lâ mevcûde illâ Hû” (O’ndan başka mevcut yoktur) sırrına kendi vücûdunda şahit olmaktır. Cenâb-ı Hakk, bizleri sözde kalanlardan değil, bu hâli yaşayanlardan, Kelime-i Tevhid'in canlı bir şahidi olanlardan eylesin.