Keramet
Tasavvuf yolunun en çok konuşulan, bazen en çok arzulanan, bazen de en çok sakınılan duraklarından biri "keramet" bahsidir. Keramet denince akla hemen havada uçanlar, suda yürüyenler, kalplerden geçenleri bilenler gelir. Bunlar, işin zâhirî, yani görünen yüzüdür. Lâkin irfan mektebinin bir yolcusu bilir ki, her zâhirin bir bâtını, her kabuğun bir özü vardır. Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri’nin irfan ocağında keramet, bir güç gösterisi veya bir imtiyaz olarak değil, Hakk’ın kuluna bir "ikramı" olarak görülür. Asıl keramet, eşyayı ve olayları değil, bizzat kendini bilmek, kendini bulmaktır.
Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı
"Keramet" kelimesi, Arapça "kerem" kökünden gelir. Kerem, cömertlik, lütuf, şeref ve ikram demektir. Öyleyse keramet, en yalın mânâsıyla, Cenâb-ı Hakk’ın bir velî kulunun eliyle zuhûra getirdiği, alışılmışın dışında bir lütuf, bir ikramdır. Bu, kulun kendi gücüyle yaptığı bir şey değildir; Hakk’ın bir fiilinin, o kulda açığa çıkmasıdır.
Bu ikramın ve şerefin aslı, insanın halk edilişindeki sırda gizlidir. Cenâb-ı Hakk, Âdem oğullarını "mükerrem", yani şerefli ve değerli kılmıştır. Terzibaba irfanının temel taşlarından olan Bakara Dosyası'nda bu hakikat şöyle dile getirilir:
Beniy Adem Keremdir (keramet sahibidir, mükerremdir) İnsan da alemlere efdal, fazl sahibidir 2. ( DEM ) olma hususiyeti Adem : (Adam, kişi, insan, esmer, vucud) آدَم A’dem : (Yokluk, mahrum, olmama, hiçlik, vucudun zıddı) Elif : Ehadiyet (Ademiyet) Dal : Delil olma, delalet etme Mim : Muhammediyet DELALET : Delil olmak. Yol göstermek. Kılavuzluk. Doğru yolu bulmakta insanlara yardım etmek. * İşaret. DELİL : Beyyine. Bürhan. * Kılavuz. Doğru yolu gösteren. Meçhûlü keşfetmekte ve malumun sıhhatını isbat etmekte vasıta ve âlet ittihaz olunan husus. * Denebililr ki, - Muhammediyet, (Ehadiyet) delili, delaletidir. - Ehadiyet , delildir, delalettir (alemlere rahmet Muhammed) e İnsanın Namaz (Kıyam – Ruku – Secde) halini ve (Beşeriyet – Hayvanat – Nebatat – Cemadat) halini remzeder.
Bu ifadeler, kerametin kaynağını doğrudan insanın vücûdî yapısına bağlar. "Ben-i Âdem Keremdir" sözü, "Âdemoğlu şereflidir" demekten öte, "Âdemoğlunun kendisi bizâtihî keremdir" demektir. Varlığı, özü itibariyle bir ikramdır. Çünkü insan, "Adem" ile "A'dem" arasında bir berzah, bir köprüdür. "A'dem", yani yokluk ve hiçlik âleminden, "Adem" yani vücûd âlemine çıkışın sırrını taşır. Terzibaba Hazretleri’nin işaret ettiği gibi, "Adem" kelimesini oluşturan harfler bile bu sırrı fısıldar. "Elif", Zât’ın mutlak birliği olan Ahadiyet mertebesine işarettir. "Mim", bu birliğin âlemlerdeki en kâmil zuhûru olan Muhammediyet hakikatine, yani Hakikat-i Muhammediyye’ye işarettir. Bu ikisi arasındaki bağ ise "Dal" harfi, yani "delil" ve "delâlet"tir. İnsan, Ahadiyet’in Muhammediyet olarak tecellî ettiğinin delilidir. O, Zât’ın "Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi sevdim (istedim)" iradesinin yeryüzündeki şahididir.
Bu yüzden asıl ve en büyük keramet, insanın bu hakikati idrak etmesidir. Kişi, kendinin Hakk’a bir delil olduğunu anladığında, kendinden zuhûr eden her fiilin, her lütfun aslında O’ndan olduğunu bilir. Artık suda yürümek veya tayy-i mekân etmek ona küçük gelir. Çünkü o, varlığın kendisinin en büyük keramet olduğunu görmüştür. Âlemlerin, Zât-ı Mutlak’ın bilinme arzusunun bir ikramı, bir cömertliği olduğunu fark etmiştir. Bu şuur, bütün kevnî kerametlerin üzerindedir.
Tasavvuf geleneği, bu derin hakikatleri gönülden kopan ilahilerle de nesilden nesile aktarmıştır. Terzibaba Hazretleri’nin bizlere tanıttığı Uşşâkî büyüklerinden Hazmi Baba’nın şu yakarışı, keramet arayışının aslında bir vuslat arayışı olduğunu anlatır:
Lütfün senin derde deva, ey derde dermanım yetiş. Dolmuş gözüm göynüm senin aşkınla, ey nazlı güzel. Sensiz cihanı neylerim, ey munisi canım yetiş. İçtim gözünden bir kadeh, aşkın şarabın mest olup. Ayılmazam ta haşre dek, ey mesti çeşmanım yetiş., Ey tuti'i sükker deher, nutkun verir bu cisme can. Kurb'an yolunda başı can, ey mah'ı tabanım yetiş. Nûr'ı Cemâlin şem'ine pervane veş yandı gönül, Aşkından ayırma beni, ey şem'i tabanım yetiş. Dil bülbülü feryad eder, ağlar durur şamu seher. Bekler ol canandan haber, ey can'u cananım yetiş.
Bu sözlerde havada uçmaktan, suda yürümekten bahsedilmez. Burada en büyük lütuf ("Lütfün senin derde deva"), en büyük keramet, Sevgili’nin (Hakk’ın) yakınlığıdır. Gönlün O’nun aşkıyla dolması, O’nun Cemâl nurunda pervane gibi yanmak, en büyük ikram olarak görülür. Bir velînin dilinden dökülen bu gibi inciler, onun en büyük kerametlerindendir. Çünkü bu sözler, fâni bir dilden değil, Hakk’ın tecellî ettiği bir kalpten zuhûr eder. Bu yüzden Hazmi Baba’nın bu ilahisinin hemen ardından, Terzibaba Hazretleri’nin eserinde şu notu görürüz: "Kitabımızın 'Görülen Kerametler' bölümünde daha başka bilgiler vardır." Gelenek, bir yanda aşkın ve irfanın bu sözlü kerametlerini sunarken, diğer yanda olağanüstü hâl olarak bilinen "görülen kerametleri" de ayrı bir başlık altında tasnif eder.
Bu tasnif, irfan mektebinin incelikli bir usûle sahip olduğunu gösterir. Her şey birbirine karıştırılmaz. Olağanüstü olaylar, hatıralar, zuhûratlar ve tecellîler, bir mürşidin külliyatında dikkatle yerli yerine konulur. Terzibaba Hazretleri’nin eserinin fihristine baktığımızda bu düzeni açıkça görürüz:
94 Urfa İbrahim ...................................................... . 96 SÛriye – Irak Seyahat Notları – Başlangıç ......... . 98 Bazı Hatıralar ................................................... . 115 Şekerci Dede ...................................................... . 127 Bazı Zuhuratlar Ve Tecelliler ............................ . 129 Sayıların Dilinden ............................................ . 136 Ne Dediler ........................................................ . 174 Güldeste’den Bir Demet ...................................... . 217 halvetten Notlar ............................................... . 220 Seyr Hakkında ................................................... . 233 Görülen Kerametler ........................................... . 239
"Bazı Hatıralar", "Bazı Zuhuratlar Ve Tecelliler" ve "Görülen Kerametler" ayrı ayrı başlıklar altındadır. Hatıra, yaşanmış bir anıdır. Zuhûrat, planlanmadan, beklenmedik bir anda ortaya çıkan mânevî bir hâldir. Tecellî, Hakk’ın bir isminin veya sıfatının sâlikin kalbinde ya da âfâkta açığa çıkmasıdır. Keramet ise, bir velîye izafe edilen harikulâde bir fiildir. Bu ayrım, sâlikin yolda karşılaştığı her parıltıya aldanmaması, her hâli doğru isimlendirip doğru yere koyması için bir terbiye usûlüdür. Bu fihrist, sadece bir kitabın içindekiler listesi değil, aynı zamanda mânevî tecrübe âleminin bir haritasıdır. Bu harita bize gösterir ki, kerametler yolun sadece bir parçasıdır. Yolun tamamı ise "Seyr Hakkında", "Hilâfet Ve Mertebeleri" ve nihayetinde "Necat Nedir?" gibi daha temel ve kuşatıcı bahislerle örülüdür.
Keramet, özünde Hakk’ın cömertliğinin bir tecellîsidir. Bu cömertliğin en büyüğü, insanı "kerem" üzere, yani Zât’ına delil olacak bir şerefle halk etmesidir. İnsân-ı Kâmil, bu şerefin tam olarak farkına varan ve yaşayan kişidir. Onun sözü, sükûtu, bakışı bir keramet olur. Görünen, harikulâde olaylar ise bu özdeki hakikatin sadece dışa yansıyan küçük pırıltılarıdır. Asıl olan, pırıltıya takılmak değil, pırıltının kaynağı olan Güneş'e, yani Hakk’ın Zâtî nuruna yönelebilmektir.
Terzibaba'nın Nazarıyla Keramet: Aslı ve Mertebesi
Halkın dilinde keramet, ekseriyetle harikulâde, alışılmışın dışında hallerdir. Bunlar vardır, lâkin irfan yolunda bu haller, yolun kendisi değil, yol üzerindeki menzillerden sadece biridir; hatta bazen sâliki asıl maksattan alıkoyan bir imtihandır.
Terzibaba Hazretleri'nin mektebinde kabuğa değil, öze talip olunur. Bu sebeple keramet bahsi, halkın anladığı yerden alınıp Hakk’ın murad ettiği yere taşınır. Keramet, "ikram" kökünden gelir ve en büyük ikram, bir avuç toprak olan bedenin havada uçması değil, o bedenin içindeki sırrın, yani insanın, kendi hakikatini bilerek Hakk’a vasıl olmasıdır. Terzibaba, bir sohbetinde Tevhid hakikatini şöyle ortaya koyar: “deryaların ummanıyam... deryalar bizden çıkmaktadır diyor bak Hakkâni lisanla konuşuyor.” Bu söz, "benim şeyhim şöyle uçtu, böyle kaçtı" diyenlerin yanında eşyanın değil, hakikatin dilidir.
Asıl Keramet: İlm-i Keramet
Keramet arayan gözler, hep dışarıda bir fevkaladelik bekler. Hâlbuki en büyük harika, insanın bizzat kendisidir. Terzibaba Hazretleri, keramet arayışını her zaman daha yüksek bir idrake yönlendirmiştir. Onun nazarında keramet, bir fiil göstermekten ziyade, bir ilme sahip olmaktır.
Efendi Babamın her zaman söylediği gibi asıl kerâmet, “İlm-i Kerâmet” tir. Bu da Kûr’ân-ı Sâmit ve Kûr’ân-ı Natık’ın yönlerini araştırmakla âşikâr olmakta ve Hakk’ın ilminde muhakkak açılmış olan da, açık olan, açılmaktadır.
"İlm-i Keramet", yani keramet ilmi, kâinat dediğimiz "Sessiz Kur'an'ı" (Kûr'ân-ı Sâmit) ve kendi varlığımız olan "Konuşan Kur'an'ı" (Kûr'ân-ı Nâtık) okuyabilme sanatıdır. Bu ilme sahip olan arif, kâinattaki her zerrenin, her harfin, her rakamın ardındaki ilâhî mânâyı seyreder. Onun için en büyük keramet, bu seyrin kendisidir.
Bir gün sahilde Efendi Babamıza keramet göstermesini isteyen bir zâta verdiği cevap, bu hakikatin en güzel misalidir. O, denizi yarıp balık çıkarmak yerine, rakamların sırrına işaret etmiştir:
Efendi Babam kerâmet mi arıyorsun önce bir kendine, bir de âlemlere bak 26 dan iyi kerâmet mi olur diyor. Bir gün gösteririz diyor. Aslında her an göstermekte Ne diyelim Anlayana, Köre ne, Göre ne…
Buradaki 26, nefsin yedi mertebesi ile Tevhidin yedi mertebesinin içsel toplamlarının (49+49) yan yana toplamlarının (13+13) birleşimi, insanın ve âlemin sırrını taşıyan bir şifredir. Efendi Hazretleri, keramet bekleyen nazarı, dışarıdaki bir harikadan alıp, varlığın dokusuna işlenmiş o muazzam nizama, o ilmî hakikate çeviriyor. "Kendine ve âlemlere bak" buyuruyor. İlm-i Keramet budur; bakmasını bilmektir.
Bu ilim, geleceğe dair bazı işaretleri sezmeyi de mümkün kılar. Ama bu, falcılık veya kehanet değildir. Harflerin ve rakamların taşıdığı ilâhî özellikleri, o sistemin işleyişini bilmekten kaynaklanan bir öngörüdür. Nitekim Hazret, 1999 senesi için öngördüğü hareketliliği anlatırken altını çizer:
Bu bir keramet değil yani, harflerin rakamların verdiği özellikler.
Asıl keramet, tabiat kanunlarını anlık olarak delmek değil, o kanunları koyan Zât'ın ilminden bir pay alarak, varlığın nasıl işlediğini anlamaktır. Biri anlık bir şaşkınlık verir, diğeri ise kalıcı bir hayret ve marifetullah kapısı açar.
Kerametin Kaynağı: Hakk'ın Fiili, Kulun Değil
Harikulâde haller nasıl zuhur eder? Sâlik, bir makama gelince bunları kendi iradesiyle yapabilir mi? İrfan yolu, benliği yok etme yoludur. Kerameti kendinden bilmek ise benliği besleyen en tehlikeli tuzaklardandır. Hakikat şudur ki, keramet kulun fiili değil, Hakk'ın fiilidir.
İnsanın keramet göstermesi, kendiliğinden olur; dilenerek istenerek değil; çünkü insanın ihtiyardan bir nasibi yoktur ki. Keramet olursa Hakk yapar, o da dilenerek, isteyerek olmaz.
Kulun, kendi cüz'î iradesini, yani "ben yaparım, ben dilerim" vehmini, Hakk'ın Küllî İradesi'nde yok ettiği bir an vardır. O anda kul, bir ayna gibi olur. Aynanın kendisi bir şey göstermez, sadece karşısındakini yansıtır. Kul da kendi varlığından soyunduğu an, Hakk'ın bir fiili, bir sıfatı onun üzerinden zuhûr eder. Buna keramet denir. Fiil kuldan görünür, ama fâil Hak'tır.
Bu zuhûrun vücût mertebelerindeki yerini de doğru tespit etmek gerekir. Keramet, Zât'ın mutlak gaybda olduğu Ahadiyyet (mutlak birlik/teklik) mertebesinden değil, ilâhî isim ve sıfatların ilk belirdiği birlik mertebesi olan Vâhidiyyet mertebesinden bir tecellîdir.
Hâlbuki bu mertebede henüz bir taayyün ve izhar olmadığı için isim ve sıfatlar Hakk’ın zâtında mündemiçtir. Dolayısıyla zâtî isimlere ait tecelliler bu mertebeden değil vahidiyyet mertebesindendir.
İnsân-ı Kâmil, bu tecellînin en saf aynasıdır. Ona gelen mânâ, renksiz, şekilsiz, miktarsız gelir. Kâmil insan, o tecellîye kendi beşeriyetinden, kendi nefsinden bir renk, bir yorum katmadan, geldiği gibi akmasına izin verir.
Kâmil insân, yani kendinin ne olduğunu idrak etmiş olan insân... Emri Hakk olan İlahi tecelli kendisine nasıl renksiz, şekilsiz, miktarız haliyle geldiyse aynı biçimde yine renksiz, şekilsiz ve miktarsız haliyle bırakıp böylece tecellinin hukukuna riayet edip geldiği gibi göndermelidir.
Bu yüzden keramet, "istenerek olmaz". Çünkü istemek, [irade-i cüz'iyye](/wiki/irade-i-cuziyye)nin, yani kulun kendi benliğinin devrede olması demektir. Benlik devredeyken ise kul, ayna değil, üzerine resim çizilmiş bir tuval gibidir; Hakk'ın tecellîsini saf bir şekilde yansıtamaz. Ancak benlik aradan çekilince, o boşluktan Hakk'ın fiili zuhûr eder. Bu sebeple ehlullah, keramet göstermekten kaçınır; zira bu, kendi varlıklarını ortaya koyma davası gibi görünebilir. Onlar, yokluğa taliptir, varlık göstermeye değil.
En Yüce Keramet: Marifetullah
Yolun gayesi harikalar göstermek değil, hakikati bilmektir. Bu sebeple tasavvuf büyükleri, kevnî kerametleri, yani kâinat üzerinde tasarruf etmeyi değil, marifeti, yani Hakk'ı bilmeyi en yüce mertebe saymışlardır.
“Allah’ı bilmek her türlü keşf ve kerametten daha yücedir. Harikulade haller velinin vazifelerinden değildir. Ondan ister bu tür kevni kerametler zahir olsun isterse olmasın marifetullahı sahip olması ona şeref olarak yeter.”
Bir kefeye bütün suda yürümeleri, havada uçmaları, kalpleri okumaları koyun; diğer kefeye sadece "Allah'ı bilme" şerefini koyun. İkinci kefe daima ağır basacaktır. Çünkü kevnî kerametler, "berzah mertebesi" ile, yani görünen şehadet âlemi ile görünmeyen gayb âlemi arasındaki bir ara âlemle ilgilidir. Bu yüzden avam, yani hakikat ilminden habersiz olan halk, bu tür kerametlere çok ilgi duyar.
Fakat marifet, yani Hakk'ı bilmek, bütün bu âlemlerin sahibini bilmektir. Bu, bir eşyayı değil, eşyanın sahibini tanımaktır. Bu yüzden mânevî eğitimde de mertebeler vardır. Tarikat mertebesinde "Şeyhler", sâlikin nefsini terbiye eder, onu yola hazırlar. Ama Hakikat ve Marifet mertebelerinin eğitimi başkadır.
Hakikat mertebesinde faaliyet gösteren eğiticiler Ariflerdir... Marifet mertebesinin eğiticileri ise Arif-i Billahlardır. Peki Arif ile Arif-i Billah arasında ne fark vardır? Arif, kendini bilen demektir... Arif-i Billah ise Allah’ı tanıyan Allah’ı bilen demektir.
Bir Şeyh, müridlerini terbiye ederken onlarda bazı haller zuhur edebilir. Ama bir Arif'in vazifesi, bu hallere takılmak değil, sâliki "kendini bilmeye" ve oradan da "Hakk'ı bilmeye" ulaştırmaktır. Bu yüzden Arif, kerametle meşgul olmaz. Onun işi, ilimledir, marifetledir. Üniversite hocasının, ilkokul talebesinin oyunuyla vakit kaybetmemesi gibi, Arif-i Billah da kevnî kerametlere itibar etmez. Onun için en büyük keramet, Hakk'ı bilmenin ve O'na kulluğun ta kendisidir.
Senin kerametlerin, Tanrı’ya tapmadadır... Bundan başka her şey riyadan, ululuktan, gururdan, varlık ve benlikten ibarettir. Senin gerçek kerametin gerçek Hakk’ı idrak etmedir.
Eğer bir harika, kişiyi Hakk'a daha çok yaklaştırmıyor, kulluğunu artırmıyor, bilakis ona bir gurur, bir "benlik" veriyorsa, o keramet değil, istidraçtır; yani Hakk'ın bir mekr'i, bir imtihanıdır. Şeytanın da bir anda mağripten maşrıka gittiği, insanın gizli hallerini bildiği unutulmamalıdır. Mühim olan fiilin büyüklüğü değil, o fiilin hangi kaynaktan geldiği ve kişiyi nereye götürdüğüdür.
Mucize ve Keramet: Bir Sistem Olarak İlâhî Zuhûr
Peygamberlerin gösterdiği mucizeler ve velilerin kerametleri, genelde bir defaya mahsus, tekrarlanamaz olaylar gibi düşünülür. Terzibaba Hazretleri ise bu anlayışa çok daha derin ve kevnî bir boyut getirir. Ona göre bu olaylar, ilâhî bir sistemin, o günün şartlarında, bir peygamber veya veli eliyle gösterilmiş "prototipleri" veya "işaret fişekleri"dir.
...onları falan peygamberin mucizesi falan peygamberin kerameti diye ortaya konulan şeyler, sanki bunlar hiç yapılamayacakmış gibi o güne ait şeylermiş gibi zannediyoruz ama o gün Cenâb-ı Hakk kendi kudretiyle bunları kendisi ortaya çıkartıyor bugün insan aklıyla insan tarafından ortaya çıkartılıyor.
Bu bakış açısı, mucize ve kerameti tarihe hapsedilmiş donuk olaylar olmaktan çıkarır, onları yaşayan, devam eden bir ilâhî sistemin parçası haline getirir. Yusuf Aleyhisselam'ın buğdayı kıtlık için toprağın altında saklaması, bugünün modern silolarının ve soğuk hava depolarının ilk örneğidir. Süleyman Aleyhisselam'ın Hüdhüd kuşunun yerin altındaki suyu görmesi, bugünkü uydularla maden arama teknolojisinin bir işaretidir. Salih Aleyhisselam'ın devesinin taştan çıkması, gelecekte belki de taştan, yani inorganik maddelerden protein üretileceğinin, hayvan üretiminin çok daha kısa sürelere ineceğinin bir habercisidir.
O gün Hakk, kudretini doğrudan bir peygamber veya veli aracılığıyla "bil-fiil" göstererek bir potansiyeli haber veriyor. Yüzyıllar sonra ise insanlık, Hakk'ın insana bahşettiği akıl ve ilimle o potansiyeli "bil-kuvve" açığa çıkarıyor, teknolojiye dönüştürüyor. Demek ki mucize ve keramet, tabiatın yırtılması değil, tabiatın içindeki gizli potansiyellerin, [Nefes-i Rahmânî](/wiki/nefes-i-rahmani)'nin sonsuz imkânlarının bir anlığına ifşa edilmesidir.
Bu idrak, sâliki kuru bir taklitçilikten kurtarır. "Filan veli şöyle yapmış" diye geçmişte yaşamak yerine, bugünün dünyasında, kendi aklıyla ve ilmiyle, Kur'an ve kâinattaki o ilâhî sırları, o sistemleri keşfetmeye yöneltir. Asıl keramet, geçmişin harikasını tekrar etmek değil, bugünün ilminde o harikanın ardındaki ilâhî sistemi okuyabilmektir. İşte İlm-i Keramet'in bir başka vechesi de budur.
Terzibaba Geleneğinde Keramet'in Yaşanması
Yola çıkan her sâlikin önünde uzanan menziller, göz alıcı manzaralarla doludur. Lâkin yolun yolcusu, bu manzaralara dalıp da asıl maksadını unutursa, kervandan geri kalır. İşte keramet, keşif ve harikulâde haller de bu yol manzaraları gibidir. Güzelliğiyle göz kamaştırır, serinliğiyle nefse hoş gelir ama yolun kendisi değildir. Terzibaba geleneğinde keramet, bir güç gösterisi veya mânevî zenginlik belgesi olarak değil, seyr-i sülûkun hassas bir durağı, dikkatle geçilmesi gereken bir imtihan sahası olarak ele alınır. Bu yol, keramet gösterme yolu değil, kendini bilme, Rabbini bilme yoludur. Bu sebeple mürşid-i kâmiller, sâlikin ayağını daima hakikat zemininde sabit tutmaya, gözünü hayal âleminin aldatıcı parıltılarından korumaya gayret ederler.
Keramet Sevgisi: Sâlikin Yolundaki Perde ve Nefsin Zevki
Tasavvuf yolculuğu, bir yönüyle nefsin mertebelerini birer birer tanıyıp aşma yolculuğudur. Sâlik, nefs-i emmârenin karanlığından sıyrılıp da Nefs-i Mülhime’ye (ilham alan nefs) ayak bastığında, mânevî âlemden ilk parıltılar kalbine düşmeye başlar. İşte bu mertebenin en tatlı ama en tehlikeli zevklerinden biri “keramet sevgisi”dir.
Keramet sevgisi, melekût keşfi ise zevkidir. Rengi: Sarıdır. Bu mertebeden halâs olup uruc etmenin anahtarı: Hay ismidir. Mürşidin himmeti irşada vesile olur.
Keramet sevgisi ve melekût âlemini (maddenin ardındaki latif âlem) keşfetme arzusu, yolun daha başlarındaki Nefs-i Mülhime’nin bir zevki, bir oyalanma vesilesidir. Sâlik bu zevke takılırsa, sarı renkli bu mertebede kalakalır, daha yukarıya tırmanamaz. Bu sevgi, kişiyi Hakk’a değil, kendi nefsânî benliğinin gizli kibrine yaklaştırır. Kişi, “Ben olağanüstü haller yaşıyorum, demek ki özel biriyim” vehmine kapılır. Bu, yolun en ince perdelerinden biridir.
Terzi Baba Necdet Efendi Hazretleri, bu keramet merakının yol üzerindeki bir engel olduğunu, asıl keramet olan İlm-i Keramet’e, yani varlığın hakikatini bilme ilmine ulaşmaya mâni teşkil ettiğini eserlerinde sıkça vurgular. Bir keresinde kendisine yöneltilen bir keramet talebine, ismi “Olmaz” olan bir şiirle cevap vermesi, bu geleneğin konuya bakışını özetler niteliktedir:
Şiir’in isminin (olmaz) olması tesâdüfi değildir. Genelde insânlar (kerâmet) meraklısıdır’lar. İşte gerçek irfâniyyet, sûrî ve zâhiri (kerâmet) ile (olmaz) “istisnâları kaideyi bozmaz”. Gerçek “kerâmet,” (kerâmeti ilmiyye-ilmi kerâmet- tir) bununda ilk başlangıcı, kişinin, kendi hakîkatini va eşyanın hakîkatini idrâk etmesi gerçek ma’nâda kendine ulaşma kerâmeti dir.
Bu ifadeler, keramet anlayışını temelinden değiştirir. Sûrî, yani dış görünüşe ait, kevnî (kâinata dair) kerametler –suda yürümek, havada uçmak gibi– bu yolda bir değer taşımaz. Asıl ve en büyük keramet, kişinin kendi hakikatini, yani “Ben neyim?” sorusunun cevabını idrak etmesidir. Kendine ulaşamayanın, tayy-i mekân edip Kâbe’ye varması ne ifade eder?
Bu sebeple kâmil insanlar, yolda karşılarına çıkan nur, renk, ses gibi harikulâde halleri bir şeref payesi değil, geçilmesi gereken bir durak olarak görürler. Onlar, bu tür zevkleri çoktan geride bırakmışlardır.
Anlaşılmaz sözleri ve kuru lafları; Halvet hayâli ve kerâmet nûrları. Nasıl kılsın var olan cihânı elde; O yokluk zevki kılmış onu sarhoş halde.
Arif, yokluk zevkiyle, yani kendi izâfî (göreli) varlığını Hakk’ın mutlak Vücûdu’nda yok etmenin sarhoşluğuyla bu tür “keramet nurları”na, “halvet hayalleri”ne iltifat etmez. Çünkü bilir ki bunların hepsi, varlıkta Hakk’tan gayrını görmenin, ikilik şuurunun bir sonucudur. Varlığı tek gören, kime neyi ispat etmek için keramet gösterecek? Bu haller, yolda birer perde olur. Bu konuda Terzi Baba Hazretleri’nin uyarısı çok açıktır:
Yeri geldikçe kardeşlerimize bildirirsiniz bu yolda hayalen oluşacak hiç bir abartıya yer yoktur. Yani öyle olağan üstü haller oluşacak kişi türlü nurları görecek fiziken keramet türünde bazı şeyleri görecek, bu gibi beklentilerin içine girilmesine gerek yoktur, çünkü bunların hepsi birer perde olur, Herhangi bir şekilde zuhuratta veya zahir yaşamda böyle bir tecelli olsa bile, "hayırdır İnşeallah" deyip geçilir üzerinde fazla durulmaz, Ancak haber verilmesinde yarar vardır.
Mürşidin bu uyarısı, sâlikin kulağına küpe olmalıdır. Zuhur eden olağanüstü bir hal, abartılmamalı, üzerinde durulmamalı, sadece mürşide haber verilip geçilmelidir. Zira bu hallere takılıp kalmak, ruhu besleyen değil, nefsi şişiren bir tuzağa düşmektir. Hatta bu tuzak, Hakk’ın kulunu sınadığı bir istidrac, yani onu derece derece helâke sürükleyen bir lütuf görünümlü mekr (gizli düzen) olabilir. Unutmamalı ki İblis de nice harikalar göstermeye kâdirdir.
Bak lânetlenmiş iblis getirmeden şehâdet; Çıkar ondan nice bin kerâmet. Geçer gâh duvarı gâh ise dâmı; Onun gâh kalb olur gâh ten makâmı.
İblis’in veya ona bağlı cinlerin de insanların gözünü boyayacak harikalar göstermesi mümkündür. Bu yüzden sâlikin ölçüsü, gördüğü keramet değil, o hali gösteren kişinin şeriat, edep ve ahlâk-ı Muhammedî üzere olup olmadığıdır.
Edep ve Teslimiyet: Kerametten Üstün Olan Mürşid Hukuku
Eğer keramet bir ölçü değilse ve hatta bir perde olabiliyorsa, sâlikin yolunu mürşid-i kâmil gösterir. Terzibaba geleneğinde mürşid-mürid ilişkisi, keramet beklentisi üzerine değil, edep, teslimiyet ve muhabbet üzerine kuruludur. Mürşid, müridin keramet arayan nefsini terbiye eden, gözünü menkıbelerden (geçmiş velilerin hikâyeleri) alıp kendi hakikatine çeviren kişidir. Nitekim Terzi Baba Necdet Efendi’nin gençlik yıllarında mürşidi Nûsret Tûra Hazretleri ile yaşadığı bir hadise, bu terbiyenin en canlı misalidir:
Yine böyle bir sohbet sonrası elindeki ha-zırladığı bazı notları izin isteyip okumaya başlamış. Okuduğu notlar ise, geçmiş evliyaların hayat hikayeleri ve kerametlerine dairmiş. Bu notları belirli bir müddet dinleyen N. Tûra, birden celâllenerek “Daha ne kadar bu rivâyetlerle oyalanacaksın, Rabbin sana ne dedi, bana onu anlat,” demek sûretiyle takip edilmesi gereken gerçek yola işaret edip, nakil bilgisinden daha çok doğuşat ve ilhami bilgilere yönelmek gerektiğini vurgulamıştır.
Nûsret Baba’nın bu celâlli uyarısı, tasavvuf eğitiminin özetidir: Başkalarının keramet hikâyeleriyle oyalanma! Onlar, o devrin, o şahsın imtihanıydı. Senin imtihanın başka. Sen, kendi seccadende, kendi kalbinde Rabb’inle ne konuşuyorsun, O sana ne söylüyor, onu anlamaya çalış. Yol, nakil (aktarılan bilgi) ile değil, tahkik (bizzat yaşayarak doğrulama) ile yürünür.
Bu yüzden sâlikin en büyük kerameti, mürşidinin sözüne tam bir teslimiyetle bağlanması, kendi aklını, fikrini ve arzusunu onun iradesinde yok etmesidir. Yolun usûlü bunu gerektirir.
Şeyhinden başkasının sözüne kulağı itibar etmez; doğru da olsa, zira şeytan Hak suretinde hile eder. ... Şeyhinden ne dünya, ve ne ahiret için dua istemesin. Kendisi kendisine dua etsin, yalnız mühim bir hal zuhur ettiğinde şeyhine arz etsin. Dünya ve ahiretten, keşf ve kerametten hiç bir şey istemeyip, ancak mürşidinin murad ettiğini istesin.
Mürşidden keramet istemek, edebe aykırıdır. Sâlike düşen, mürşidinin kendisi için murad ettiğine razı olmaktır. Çünkü mürşid, sâlikin fani vücudunun değil, vücud-u baki’sinin (ebedî varlığının) sebebidir. Onun hekimi, onun kılavuzudur. Bu teslimiyet ortadan kalktığında veya sâlik kendini mürşidinden daha akıllı görmeye başladığında, yolun en tehlikeli sapaklarına girilmiş olur. İzmir sohbetlerinde anlatılan "Uzun kulak dergâhı" kıssası, bu durumu ibretlik bir şekilde gözler önüne serer:
nihayet şeyh efendi geliyor, bakıyor ki kendi talebesi müridi, vay mehmed sen burada mısın, yahu ne bu hal sen ne yaptın diyor şeyhi, idare ediyoruz vaziyeti diyor, peki nasıl oldu bu diyor şeyhi, sizin verdiğiniz bir hayvancağız vardı ya burada öldü diyor, ben de onu gömdüm diyor, aklıma Uzun kulak dergahı yapayım diye geldi diyor, şeyhi sus diyor bizim dergahta da onun babası yatıyor diyor.
Buradaki mürid, iyi niyetle de olsa, mürşidinin iradesinden ve denetiminden uzaklaşınca, kendi vehm ve hayallerinin esiri olmuş, eşeğinin mezarını yatır zannedip etrafına keramet sahibi bir "ermiş" havası vermeye başlamıştır. Mürşidinin son sözü, "Bizim dergâhta da onun babası yatıyor," diyerek sadece onun değil, kendisinin de bu tür bir benlik davasından ne kadar uzak olduğunu, asıl olanın tevazu ve hiçlik olduğunu iğneleyici bir dille hatırlatır. Mürşidin bir uyarısı, bir ikazı, sâlikin bin kerametinden daha hayırlıdır. Bu ikaza kulak asmayanlar ise, kendilerinde kerametler vehmederek yoldan çıkarlar.
Ancak bu akışı o kişi kendi nefsine bağlamaya kalkınca, kendinde kerametler vehmederek sapıtmaya başladı ilk açık olarak sapıttığını kendisine (81-Ha…. Va… çı…. So…) isimli (150) sayfalık kitabımızı ikaz için yaklaşık hadiselerden (4,5-5) sene evvel büyük bir titizlikle çok fazla bir zaman ayırarak oluşturup gönderdik. Ancak böyle bir ikaz karşısında bir tek kelime ile bile olsa, yazılı ve sesli olumlu ve olumsuz, kendisinden bir kelime bile cevap gelmedi.
Mürşidin ikazına sağır kesilmek, mânevî bir intihardır. Kişi, o andan itibaren kendi nefsinin ve vehimlerinin karanlık dehlizlerinde kaybolmaya başlar.
Hayal Âleminden Hakikat Zeminine: "Ben Neyim?" Sorusunun Önceliği
Terzibaba geleneğinde irşadın temel hedefi, insanı kerametlerle dolu bir hayal âlemi’nde yaşatmak değil, tam aksine o hayal âleminden çekip çıkarmak ve hakikat zeminine sağlamca bastırmaktır. Birçok insan, bedeniyle dünyada yaşarken, zihniyle ve gönlüyle tamamen bir hayal dünyasında ömür sürer. Mânevî yolculuk da bu hayallerden kurtulma sürecidir.
Ancak biz hayal âleminde yaşıyoruz. Hayalde yaşıyoruz. İşte onun için tarikat ehlinin yapacağı ilk şey kişiyi hayal âleminden yere indirmek, ayaklarının üstüne bastırmak. Ben neyim hükmünü kendisinde ortaya çıkarmaya çalışmaktır. Ben neyim? Bunu ön plana almadıktan sonra, bunun üzerinde yaptığın bütün oynamalar hep hayali olur.
Mürşidin ilk vazifesi, sâlikin elindeki hayalî oyuncakları almaktır. Bu oyuncakların en çekicisi de kerametlerdir. Kişi, “Ben neyim?” sorusunun peşine düşmek yerine, “Ne kadar harikulâde hal yaşayabilirim?” sorusunun peşine düşerse, yolunu şaşırmış demektir. Bazı sahte şeyhlerin veya cinlerin tesirindeki kişilerin gösterdiği olağanüstü haller, bu hayal âlemini daha da pekiştiren, kişiyi kendine gelmekten alıkoyan en büyük perdelerdir.
İşte tarikat şeyhlerinde görülen o olağanüstü hadiseler buna dayanıyor aslında. Hayalde oluşuyor o keramet gibi şeyler. Bu da hayalde olanın hayalini daha çok arttıyor. Hayalini yoğunlaştırıyor. Kendine gelmesi için o kadar büyük bir perde oluyor ki aşılması çok zor.
Bir arkadaşın şahit olduğu, kahvede çay bardağının kendi kendine yürümesi gibi hadiseler, tam da bu türdendir. Bu olay karşısında irfan sahibi birinin tavrı nettir:
Ben düşündüm ki orda o işi yapan cinnin ta kendisidir. Ama ona bir şey beyanedim. Bunlar aslında Ehlullahın uğraşacağı işler değildir. Bardak yürüse ne olur yürümese ne olur? Keramet gösterilmesi gerektiği yerde gösterilir ve gözükür. İhtiyaç duyulduğu yerlerde. O da çok zor zamanlardadır. Bugün artık keramet devri geçmiştir. Şimdi kerameti ilmiye vardır.
Hakikat ehlinin bakışı budur. Bardağın yürümesi, kevnî bir hadisedir ve mânevî bir değer taşımaz. Asıl olan, bu hadiselerin ardındaki işleyişi görebilmek ve bunlara aldanmamaktır. Gerçek mânevî ilerleme, duvarların arkasını görmek değil, kendi nefs duvarlarını, kendi akıl zindanını yıkıp geçmektir.
Ve delip geçen bir bakış gerekiyor. Delip derken keramet gibi duvarın arkasını delip geçecek mânâsına değil. Mevzuları delip geçecek, kendi nefsaniyetini delip geçecek, nefs kutrunu aşacak bir düşünce gerekiyor.
Bu yolu hayallerle ve sahte mânevî payelerle kirletenler de eksik olmamıştır. Birbirlerine “kutup”, “gavs” gibi makamlar dağıtan, gördükleri her rüyadan kendilerine pay çıkaranlar, aslında derin bir gaflet ve vehim çukurundadırlar.
“efendim kardeşim kutbul aktab olarak görmekteyim” Sözü sadece kendi bünyesinde ve kendine has bir düşünce ise, düşüncesinde hürdür, daha başka ne kadar mertebe varsa isterse hepsini versin, kimseyi ildilendirmez.! Ancak bu düşüncesine geneli dahil ederse, o zaman hata yaptığını baştan kabullenmesi lâzımdır. Ya bu kişinin “ kutbul aktab ” lıktan hiç haberi yoktur veya geçen izahlarda kısaca belirtildiği gibi, hayal vehim ve nefs birlikteliğinin kendisini düşürdüğü durumdan haberi yoktur.
Bu tür iddialar, kişinin kendi nefs mertebesinden, kendi hayal dünyasından haberinin olmadığını gösterir. Zira bu makamlar, kulların birbirine verdiği unvanlarla elde edilmez. O makamların sahibi Hakk’tır ve liyakat kesbedene kendisi ihsan eder.
Terzibaba geleneğinde keramet bir hedef değil, yolda karşılaşılabilecek bir tabela, bir imtihan, hatta bir perdedir. Asıl keramet, bu perdelere takılmadan, mürşidin rehberliğinde, edep ve teslimiyetle “Ben neyim?” sorusunun cevabına, yani marifetullah’a (Hakk’ı bilme) ulaşmaktır.
Füsûsu'l-Hikem'de Keramet
Keramet, avamın zannettiği gibi bir güç gösterisi değil; Hakk’ın bir sırrının, velî kulunun aynasından âlemlere aksetmesidir. Bu yolda en büyük keramet, harikulâde haller değil, hakikatin kendisine ermektir. Nice sâlikler, yollarında zuhûr eden nurlara, hayret verici hallere takılıp kalmış, menzili unutup konak yerini vatan sanmıştır. Terzibaba bu mühim edebi şöyle ifade eder:
İşte Peygamber Efendimiz “ya Rabbi bana eşyanın hakikatini göster” dediği sır hikmetin yolunu ve kapısını bize açmakta ve şunu da ifade edebiliriz ki bu alemde en büyük keramet hani insanlardan keramet beklerler ya en büyük keramet; kişinin eşyanın hakikatini idrak etmesidir. Bundan daha büyük keramet olmaz. Diğerlerinin hepsi nefsin oyununa girer. Onu hoplattı, onu zıplattı, ondan nurlar çıktı, gözüktü, hopladı, çıktı da ne oldu, ama eşyanın hakikatini bilmekteki hikmeti idrak ettiği zaman kişi eşyayı tanıdığı zaman kendini tanımış olur, kendini tanımış olduğu zaman Rabbını tanımış olur. Rabbını tanıdığı zaman da Hakk’ı tanımış olur. Daha bundan büyük olağan üstü bir hadise olur mu?
Keramet bahsinin zirvesi budur. Eşyanın, yani gördüğümüz, dokunduğumuz her bir varlığın hakikatini bilmek, İnsân-ı Kâmil’in hilâfet sırrının bir parçasıdır. Çünkü o, Hakk’ın isimlerinin tecellî ettiği bir ayna olarak, her şeyde O’nun bir ismini, bir veçhesini müşahede eder. Suda Hayy ismini, dağda Kavî ismini, rızıkta Rezzak ismini görmek asıl keramettir. Bir velînin havada yürümesinden daha büyük bir harika, onun bir otun zikrini duyması, bir taşın tesbihini anlaması, yani eşyanın hakikatine marifet nazarıyla bakabilmesidir. Zira bu marifet, kişiyi önce kendi hakikatine, sonra da Rabbi’nin hakikatine ulaştırır ki, bundan yüce bir vuslat, bundan büyük bir keramet tasavvur edilemez.
Halk arasında bilinen olağanüstü haller ise, Hakk’ın kudretinin, tabiat kanunları olarak bildiğimiz âdet perdesini yırtmasıdır. Buna tasavvufta hark-ı âdet derler; yani alışılmış düzenin yırtılması. Cenâb-ı Hakk, varlığı bir sebep-sonuç zinciri üzerine kurmuştur. Havadan buhar, buhardan su, sudan buz olur. Bu, O’nun âdetidir. Lakin O, bu âdete mahkûm değildir. Dilediği an, bir velîsinin eliyle bu âdeti yırtar ve doğrudan neticeyi zuhûra getirir.
Tabiatın adeti budur , Hakk buzun vücudu için buz olması için bu yolu kurdu, fakat bir nebiyyi zişan, mücize varisi bulunan bir kamil veli keramet olmak üzere mübarek elini hava içine uzatıp bir buz parçası ihtihsal edebilir. Yani bir evliyaullah, elini havaya uzatır, o havadan bir buz alabilir. Çünkü buzun hakikati havadır, o hava içinde o buz gizli durumdadır. Ama adetullah evvela onu su ondan sonra buz oluşturuyor adetullahta sıra böyledir. Ama Cenab-ı Hakk isterse bu adeti yırtar doğrudan doğruya neticeye gider. Zira onlar beşeri sıfatlarından fani olup Hakkla baki olmuş olduklarından onların kudret ve fiilleri Hakk’ın kudretiyle fiilidir. Hakk’ın kudreti bazen adeti yırtar böyle harikulade haller zuhura gelir.
"Onların fiilleri Hakk’ın fiilidir." Arif, keramet göstermez; Hakk, o arif kulunun varlık aynasından kerametini izhâr eder, yani açığa çıkarır. Bu yüzden Şeyh-i Ekber Hazretleri, “Arifte himmet olmaz” buyurur. Himmet, bir şeyi oldurmak için gösterilen irade ve yoğunlaşmadır. Arif, kendi iradesini Hakk’ın iradesinde yok ettiği, tam bir teslimiyet ve fakr (yokluk, muhtaçlık) makamına erdiği için, bir şeyi oldurmaya "himmet" etmez. O, sadece bir vesiledir.
Şeyh-i Ekber (r.a.) hazretlerinin Fütûhât-ı Mekkiyye' lerinde: "Arifte himmet olmaz" buyurduklarının ma'nâsına gelince: himmet; arif huzur-u kalp ile hatırını ve kuvvasını yani kendi hatırını hatırlamasını ve kuvvetini toplayıp vehmiyle ve fikri ile kendi nefsini halk ve takdir edeceği şeyin icadına musallat kılar. Ona himmet eder yani ona yönelir. (...) Binâenaleyh arif, hâlini bilip dâima fakr-ı hakîkî makamında durur. Ve ariyet olan o evsâf ile zahir olmaz. Fakat kemâli inâyet-i ilâhî ve sonsuz halis ihsan ile, nefsânî vesveseler ve şeytanî vesveselerden kurtulmuş olan zevatın kendi bâtınlarını Hak Teâlâ hazretlerinin irâdesine ve meşiyyetine tâbi' kılmaları lâzım gelir.
Kul, kendinde var olan ilim, kudret gibi sıfatların aslında Hakk’a ait birer "ariyet" yani ödünç olduğunu idrak ettiğinde, o sıfatlarla bir fiil ortaya koyma davasından vazgeçer. O, sadece Hakk'ın iradesine tâbi olur. O an, fiilin fâili bizzat Hakk olur ve bu fiil, beşerî aklın sınırlarını aşan bir keramet suretinde zuhûr eder. Bu sebeple keramet, bir güç gösterisi değil, kulun kendi hiçliğini idrak edip Hakk’ın varlığına ayna olmasının bir neticesidir.
Bu hakikatin en bariz örneklerini peygamberlerin mucizelerinde görürüz. Mucizeler, kerametlerin aslı, kaynağı ve prototipleridir. Özellikle Kelime-i Îseviyye’de, yani Füsûs’un İsa (a.s.) fassında bu konu derinlemesine işlenir. Hz. İsa’nın ölüyü diriltmesi, sıradan bir keramet değildir. Orada bir ayrım yapılır: Bir hayvanın diriltilmesi ile bir insanın, hem de konuşarak (nutk ile) diriltilmesi arasında mertebe farkı vardır.
Nitekim “Lülü” isminde bir kedi var idi. Öldü; süpürüntülüğe attılar. Abdülkadir Geylânî (r.a.) efendimiz “Lülü'!..” diye çağırdıkları vakit dirilip, kemâl-i süratle huzûr-i şeriflerine geldi. Ve keza Bâye-zid Bistâmî (r.a.) ölmüş bir karınca üzerine üfleme buyurduklarında, dirildi. (...) Evliyâullahdan bu gibi hayret ve hayranlık veren şeylerin zuhuru çoktur. Velâkin bunu görenler onların kerametine hamt etmekle, hayrette kalmazlar. Hayret ancak bir insân-ı meyyitin konuşma ile dirilmesinede vâki' olur. Çünkü âkil, sûret-i beşeri, söz ile hayat vermekten ibaret olan eser-i ilâhî ile giyinmiş bir halde gördü.
Hayretin burada daha büyük olmasının sebebi şudur: Bir kedinin veya karıncanın diriltilmesi, hayat mertebesi içinde bir tasarruftur. Fakat bir insanın, hem de Nuh (a.s.)'ın oğlu Sâm gibi asırlar önce ölmüş birinin, sadece bir "söz" ile diriltilip konuşturulması, doğrudan doğruya Hakk'ın "Kün!" (Ol!) emrinin, yani Tekvîn sıfatının bir beşer suretinden tecellî etmesidir. Bu, aklın sınırlarını zorlar. Akıl, ilâhî bir fiilin, bir beşer suretinde nasıl bu kadar bariz tecellî ettiğini görünce hayrete düşer. Bu yüzden bazıları, bu fiilin sahibinin o beşerî suret olduğunu zannedip dalâlete düşmüş, Hz. İsa'ya "Allah'tır" deme cüretini göstermişlerdir. Halbuki gören göz için ortada olan, Zât’ın bir isminin, Rûhullah olan İsa (a.s.)'ın temiz ve nûrânî varlığından kemâl derecesinde zuhûra çıkmasıdır.
Bu noktada keramet ile sihir arasındaki farkı da iyi anlamak gerekir. Sihirbaz da harikulâde gibi görünen işler yapar. Ancak onun yaptığı, varlığın hakikatine bir müdahale değil, insanların hayal gücünü aldatmaya yönelik bir iştir.
Onun oluşu insanda sırf büyüleme gücüne dayanır, bu durumda işler büyü yapanın arzusuna göre olur. Bu işte o büyü yapan, hayal aleminde bulunan suretleri bu his aleminde gösterir. Elle tutulacak görülecek gibi yapar, bunun oluşu şu şekildedir. Ona bakanların gözünü kendi hayal alemine sokar, o hayale istediği sureti verir, sonra bakanlara o sureti gösterir. Onlar da onu gözleri ile görürler. O iş hayalen olmaktadır ama o bakanlar bu his aleminde olduğunu sanırlar.
Sihir, hayal âleminde bir yanılsama oluştururken, keramet kevnî (varlıksal) bir fiildir; hakikatin kendisinde bir tasarruftur. Musa (a.s.)'ın asasının, sihirbazların hayalî yılanlarını yutması, işte bu hakikat ile hayal arasındaki farkı gösteren en güzel misaldir. Keramet, Nefes-i Rahmânî'nin bir tecellîsidir; sihir ise nefs-i emmârenin vehim ve hayal gücünün bir oyunudur.
Bütün bu tasarruf gücü, bu kerametler, en kâmil manada Velayet-i Muhammediye'de birleşir. Çünkü Hakikat-i Muhammediyye, bütün isimleri ve hakikatleri kendinde toplayan Cem makamı'dır. Bu yüzden o velayetin varisleri olan kâmil velîler, hem manevî hem de sûrî (maddî) tasarruflara sahip olabilirler.
Velayeti Muhammediye de iki nevidir, yani Resulüllah’ın (s.a.v.) velileri onun velayeti iki nevidir, evvelkisi budur ki tasarruf-u manevi ve sûri arasına camidir. Yani velayet-i Muhammediye iki türlüdür, bir tanesi hem manevi tasarruf eder hem maddi tasarruf eder. Keramet gösterir gibi. Manevi tasarruf eder mesela hiç arada madde yokken gönlüne nüfuz eder senin halini değiştirir. Manevi tasarruf yapar. Maddi tasarruf yapar gerektiğinde taşı oynatır, ağacı kaldırır gerektiğinde şunu yapar bunu yapar.
Manevî tasarruf, bir mürşidin, müridinin kalbine bir nazarla tesir etmesi, onun halini değiştirmesidir. Maddî tasarruf ise, âdetin yırtılmasıyla zuhûr eden kerametlerdir. Bu iki kanat, Velayet-i Muhammediye'nin kuşatıcılığını gösterir. O velayet ki, Hz. Ali Efendimiz'de zirvesini bulmuş, ondan sonra gelecek olan Mehdi (a.s.) ile de belirli bir surette devam edecek olan bir hilâfet ve tasarruf sırrını taşır.
Keramet bahsi bizi yine aynı kapıya getirir: Hakk'ı bilmek. Âdetin yırtılmasıyla zuhûr eden her bir keramet, Hakk'ın "Ben gizli bir hazine idim, bilinmekliği sevdim" sırrının bir parçasıdır. O harikulâde haller, âlemlerin ardında başka âlemlerin, sebeplerin ardında bir Müsebbibü'l-Esbâb'ın (sebepleri yaratanın) var olduğunu göstermek içindir.
Hak Teala adeti latif ve birbirlerinin içine karışık olarak birtakım sebepler üzerine vaaz etmiştir. Sonra bu alemin sebeplerinin arkasında sair ilimler mevcut olduğunu izhar için mucize-i enbiyayı adeti yarıcı kılmıştır.
Bu yüzden keramet, sâlik için bir amaç değil, yolculuğun bir işareti, bir nişanı olabilir. Ama asıl keramet, o işaretin gösterdiği yöne bakıp, eşyanın hakikatini idrak ederek, kendi hiçliğinde Hakk'ın varlığını müşahede etmektir.
Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği
Füsûs'un hikmet deryasında keramet bahsine daldıkça, suların derinleştiğini görürüz. Zâhirde, keramet bir kudret gösterisi gibi görünür. Fakat İbn Arabî Hazretleri'nin ve onun izinden giden Terzibaba gibi irfan ehlinin bize işaret ettiği yer, bu zâhirin bâtınıdır. Burada, ilk bakışta birbirine zıt görünen hakikatlerin nasıl birbiriyle kucaklaştığını, nasıl aynı ilâhî hakikatin iki farklı yüzü olduğunu seyrederiz. Bu, aklın durduğu, kalbin görmeye başladığı Cem makamı denilen ulvî bir makamın idrakidir. Bu makamda, en büyük kudretin tam bir acziyet idrakinde, en büyük bilginin ise mutlak teslimiyette gizlendiği aşikâr olur.
Bu derinlikli bakışın ilk adımı, marifetullah, yani Hakk'ı bilme ilmi arttıkça, kulun kevnî âlemde tasarruf etme, yani bir kerametle bir iş görme arzusu ve gücü neden azaldığını anlamaktır. Bu, hikmetin en incelikli sırlarından biridir. Zira bilmek, fâilin, yani her işi işleyenin sadece ve sadece Hakk olduğunu bilmektir. Bu idrak bir kalbe yerleştiğinde, kulun "ben yapayım, ben edeyim, ben değiştireyim" davası kendiliğinden düşer. Terzibaba, Füsûs'un Lût Fassı'nı şerh ederken bu sırrı şöyle aralar:
Bu da şudur ki, tahkîkan ma'rifet, himmet için tasarrufa bırakmaz. Şu halde arifin ma'rifeti yükseldikçe, onun himmet ile tasarrufu eksilir. (...) Evet senin bu kıyâsın doğrudur. Fakat sen diğer bir ilimden gafil oldun ki, o da ma'rifet-i ilâhiyyenin himmet ile tasarrufa mâni' olmasıdır; yani ilahi bilginin tasarrufa mani olması ilminden gafil oldun sen diyor yani tevekkül ilminden gafil oldun sen diyor, hakkı vekil etme ilminden gafil oldun diyor. Bunu bilemedin diyor. İşte olaydı dediği kendisi eğer bana da güç ver deseydi tasarruf kullanmış olacaktı orada yani kendi tasarrufundan kullanmış olacaktı.
Ma'rifet, himmeti, yani kevnî tasarruf arzusunu ortadan kaldırır. Çünkü ma'rifet, "tevekkül ilmi"dir, "Hakk'ı vekil etme ilmi"dir. Bir işi vekiline teslim eden, artık o işe karışır mı? Vekilinin kendisinden daha iyi bildiğine ve yaptığına iman eden, kendi aciz bilgisiyle vekâlete müdahale eder mi? İşte ârifin hâli budur. O, bütün işlerin fâil-i mutlakı olan Hakk'a tam bir teslimiyetle kendini bırakmıştır. Onun için keramet göstermek, bu teslimiyeti bozmak, vekâletin edebi dışına çıkmak, kendi cüz'î iradesini küllî iradenin önüne koymaya yeltenmek olur ki, bu ma'rifet ehlinin şânına yakışmaz. Hz. Lût'un o anki beşerî hâliyle "Keşke size karşı bir kuvvetim olsaydı" demesi anlaşılır bir durumdur, fakat peygamberlik makamının ve velâyetin zirvesinin gereği, o kuvveti istememek, Hakk'ın takdirine rıza göstermektir. Marifet arttıkça himmetin azalması işte bu zıtların birliğidir: Bilginin zirvesi, eylemsizlik gibi görünen tam bir teslimiyette tecellî eder.
Bu teslimiyet makamına ermemiş veya bu yolda ilerleyen sâlik için gaybdan haber vermek, rüyasında geleceği görmek, kalplerden geçeni bilmek gibi hâller son derece câzip görünür. İrfan mektebinin uyarısı burada gelir: Bu gibi hâller, ne kadar ulvî görünürse görünsün, sâlikin yolunda birer perde, birer imtihan olabilir. Kişi, bu hâllerin zevkine kapılırsa, asıl menzili olan Hakk'a vuslatı unutur, yolda oyalanır kalır. Bu, Cennet'e giden yolda rengârenk çiçeklerle dolu bir bahçeye dalıp, bahçıvanın kendisiyle görüşme vaktini kaçırmaya benzer. Terzibaba, Şeyh-i Ekber'in dilinden bu tehlikeye şöyle dikkat çeker:
Çünkü onlarla meşgul olduğu sürece kişi perdelenir, gerçek manada Hakk’a ulaşamaz. Onlarla perdelenmiş olur, avama göre çok yüksek şeydir, ama ariflere göre perdedir. Onun için terk edilmesi gerekir. Onun için bu hale fazla itibar edilmez. Yani irfan ehli o gaybdan haber vermeye ve keramet gibi şeylere bu yüzden itibar etmez. Çünkü perde olur. Orada kalır. Gittin falanca velinin kabrini gördün konuştun, konuştun da orada kaldın, peki sen ne yaptın, rabbına ne kadar yaklaştın. İşte tevhid ehlinin ilgisi bu mevzulardır, yani marifetullah bilgileri ile meşgul olmaktır, işte onun için tarikat ehli bu tür şeylere itibar ettiğinden benim şeyhimin bu kadar kerameti var, onunkinin şu kadar var diye bunlarla öğünürler.
Bu sözler, seyr-i sülûk yolunun ne kadar incelikli olduğunu gösterir. Bir makam, avam için ne kadar yüksek olursa olsun, ârif için bir durak, bir perde olabilir. Tevhid ehlinin, yani varlıkta Bir'den başkasını görmeyenlerin derdi, keramet saymak, olağanüstü hâllerle övünmek değildir. Onların tek bir derdi vardır: "Rabbına ne kadar yaklaştın?" Bütün mesele budur. Bu yüzden irfan ehli, gaybdan haber verme gibi durumlara itibar etmez. Hatta böyle bir bilgi onlara verildiğinde, bunu bir sır, bir emanet olarak g��rürler ve "ilâhî nezaket" gereği, onu uluorta ifşa etmezler. Çünkü her şeyin bir vakti, bir usûlü vardır. Hakk'ın düzenini vaktinden evvel ifşa etmek, edebe aykırıdır.
Kâmil bir insandan bir keramet zuhûr ettiğinde, bunun hakikati nedir? İşte burada Füsûs'un en derin sırlarından biri daha açılır. Keramet, kulun kudretinin değil, Hakk'ın Rahmet sıfatının bir tecellîsidir. O, bir güç patlaması değil, bir merhamet akışıdır. Zekeriyyâ Fassı'nda bu konu, Rahmet sıfatının bütün diğer fiilî sıfatların kökü, mebdei olduğu hakikatiyle açıklanır. Yani Kudret dahi, Rahmet'ten doğar.
Ve merhûm olan şeyde rahmeti îcâd eden mûcid, bu rahmetle rahmet etmek için, o rahmeti îcâd etmedi. Belki bu merhûm râhim gibi, onunla rahmet etmek için bu rahmeti îcâd etti. (...) Nitekim Hak bir abdine sıfât-ı fiiliyyeden olan sıfat-ı kudreti i'tâ etmiş olsa, ondan havârık-ı âdât ve enva-1 mucizât ve kerâmât sâdır olur. Halbuki rahmet, kâffe-i sıfât-ı fiiliyyenin mebdeidir. Zîrâ onların a'yânı rahmet sebebiyle mevcûd olur.
Hakk, bir kuluna merhamet ettiğinde, o kulu sadece merhamet edilen (merhûm) olarak bırakmaz. O kula yerleştirdiği rahmet, o kulun da başkalarına rahmet eden (râhim) olması içindir. İşte keramet, bu "râhim" olma hâlinin, yani Hakk'ın Rahmet isminin kulda tecellî etmesinin bir sonucudur. Kudret sıfatı tecellî edip bir harika ortaya çıktığında, bu aslında o durumdaki bir ihtiyaca, bir sıkıntıya yönelik ilâhî bir Rahmet müdahalesidir. Veli, bu müdahalenin sadece bir mahalli, bir zuhûr yeridir. Tıpkı musluktan akan suyun musluğa ait olmaması gibi, veliden zuhûr eden keramet de veliye ait değildir; o, Rahmet pınarından akan ilâhî bir ikramdır. Bu idrak, kerameti bir kibir vesilesi olmaktan çıkarır, bir şükür ve hayret vesilesi hâline getirir. Kul, kendinden bir şey sâdır olduğunda "Ben ne büyük bir iş yaptım!" demez, "Ya Rabbi, bu aciz kulunu ne büyük bir rahmetine mazhar kıldın!" diye secdeye kapanır.
Bütün bu zıt gibi görünen hakikatleri birleştiren zirveye ulaşıyoruz. En büyük keramet, kulun kendi vehmî varlığını, kendi "ben"liğini, Hakk'ın mutlak Vücûdu'nda yok etmesi, yani Fena fillah sırrına ermesidir. Bu yok oluş idrakine erdiğinde, kişi anlar ki, kendisi zaten bir şey yapmıyordu, yapamazdı. Yapan ve eden, her an, her zerrede sadece Hakk idi. Bu şuurla bakınca, artık olağan ile olağanüstü arasındaki ayrım kalkar. Çünkü her şey, her an, Hakk'ın fiilinin bir tecellîsidir ve bu yüzden her fiil bir keramettir. Terzibaba'nın İshak Fassı'ndaki şu sözleri, bu nihai hakikatin mührüdür:
Arif-i billah keramet göstermez, zaten gösteremez de. Hakk onda işler bir evvelki ayette de bundan bahsediyor, halk bunun farkında olmadığından kerameti insana bağlamaktadır. Halbuki insandaki keramet değildir. Bu olay Allah’ın murad ettiği süreler içindedir ondan tabi olarak zuhura gelen Allah’ın fiilidir, devamlı değildir. Ama bütün alemdeki fiiller aslında Allah’ın fiilidir, insanlardan çıkan O’nun fiili olduğuna göre aslında bütün fiiller keramettir. Ama bunlar devamlılık arz ettiğinden biz bunları sıradan bir şeyler olarak görüyoruz halbuki hepsi keramet gibidirler.
"Arif keramet göstermez, Hakk onda işler." Bu noktada kul, bir fâil olmaktan tamamen çıkar, Hakk'ın fiillerinin tecellî ettiği bir ayna olur. Ve bu aynadan bakınca, sadece nadiren olan harikulâde olayların değil, "devamlılık arz eden" her şeyin bir keramet olduğu görülür. Bir çiçeğin açması, bir bebeğin gülmesi, güneşin doğması, nefes alıp verişimiz... Bunların hepsi, Fâil-i Mutlak'ın kesintisiz kerametleridir. Bizler, alışkanlık perdesi yüzünden bu harikaları "sıradan" görmeye başlarız. Gerçek İnsân-ı Kâmil, bu alışkanlık perdesini yırtan, her an, her tecellîde Hakk'ın kudretini, rahmetini ve sanatını müşahede ederek yaşayan kişidir. Onun en büyük kerameti, bu şuurla yaşamasıdır. Bu şuur, kulun kendi varlığını Hakk'ın varlığında erittiği, zıtların bir olduğu, bilenle bilinenin, sevenle sevilenin birleştiği o mübarek makamın ta kendisidir.
Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Keramet
İrfan yolunun ulu sultanı Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin hikmet deryası olan Mesnevî-i Şerîf’e daldığımızda, keramet bahsinin nasıl incelikli bir dille, ne harikulâde temsillerle işlendiğini görürüz. Diğer büyükler gibi o da, kerameti göz boyayan bir hokkabazlık veya güç gösterisi olarak değil, Hakk’ın kulundaki tecellîsinin bir yansıması, bir hâl ikramı olarak anlatır. Mesnevî, keramet arayan gözlere değil, hikmet arayan gönüllere seslenir.
En Büyük Keramet: Hâlin Kendisi
Hz. Pîr, keramet meselesini ele alırken, beklentileri en baştan yıkar ve hakikati en yalın hâliyle ortaya koyar. İnsanlar genellikle tabiatın düzenini bozan, akıllara durgunluk veren olaylar bekler. Oysa asıl harika, insanın kendi hakikatine ermesi, avamdan birinin ilahî bir lütufla arifler meclisinin başköşesine oturabilmesidir. Keramet isteyen birine, bir şeyhin verdiği cevap, bu konudaki en temel derslerden biridir:
" O şahıs dedi ki: "Ey şeyh! Benim görece- ğim bir kerâmet lâzımdır." Hz. Şeyh yine cevâben buyurdu ki: "Biz kasap gi- bi avâmdan birinin oğlu olduğumuz hâlde büyüklerin sadrına geçip oturalım ve yerin dibine geçmeyelim ve bu duvarlar üzerimize yıkılmasın ve bu ev üs- tümüze çökmesin ve mülkü ve pâdişâhlığı yok iken bizim gibi bir kimse ve- lâyet sahibi olsun; âletsiz ve kesbsiz rızık yesin ve halâyıka yedirsin!.. Bun- lar kerâmet değil midir?"
Bu sözler, keramet anlayışımızı temelinden sarsar. Asıl keramet, bir kasabın oğlunun, yani zâhirde hiçbir üstünlüğü, soyu sopu, mülkü olmayan birinin, maneviyat sultanlarının meclisinde yer bulmasıdır. Bu durumun kendisi, yerin yarılıp göğün yıkılmasından daha büyük bir harikadır. Çünkü burada, beşerî ölçülerin, sosyal statülerin ilahî takdir karşısında nasıl hükümsüz kaldığını görürüz. Hakk Teâlâ, lütfunu dilediğine verir ve bu lütuf tecellî ettiğinde, dünyanın bütün denklemleri altüst olur. "Âletsiz ve kesbsiz rızık yiyip yedirmek" ise, sebepleri yaratanın doğrudan ikramına mazhar olmaktır. Bu, velâyetin en açık alâmetlerinden biridir.
Bu hâlin bir başka yansımasını, Belh sultanı İbrahim b. Edhem hazretlerinin kıssasında görürüz. O, dünya saltanatını terk edip mana sultanlığına yönelmiş bir can sultanıdır. Onu deniz kenarında eski elbisesini dikerken gören eski bir müridi, bu durum karşısında hayrete düşer:
O canın sultanı eski libasını dikiyordu; oraya ansızın bir bey geldi. O bey şeyhin bendelerinden idi. Şeyhi tanıdı, hemen secde etti. Şeyhe ve onun eski libâsına şaştı; hulku ve halkı başka türlü oldu. Ki; "O öyle büyük mülkü bıraktı; bu fakrı ihtiyar etti!
Asıl keramet budur! Bir sultanın, elindeki bütün gücü ve imkânı elinin tersiyle itip, bir dikiş iğnesiyle kendi söküğünü dikerkenki alçakgönüllülüğü ve iç huzuru... Bu hâl, denizde yürümekten daha büyük bir keramettir. Çünkü birincisi kevnî bir olaydır, ikincisi ise nefsin ve dünyanın esaretinden kurtulmuş bir ruhun zaferidir. O beyin "huyu ve halkının başka türlü olması," bu gizli kerametin ne kadar tesirli olduğunu gösterir. Görünen bir harika, gözü doyurur; ama böyle bir hâl, ruhu dönüştürür. Zira pişmişin hâlini, çiğ olanın aklı almaz. Hz. Pîr'in dediği gibi: "Pişmişin hâlini, çiğ olan hiç anlıyamaz. Binaenaleyh söz kısa gerektir vesselâm."
Temsillerin Dili: Varlıkların Velîye Secdesi
Mesnevî, hakikatleri kuru bilgiler yığını olarak sunmaz; onları canlı, nefes alan hikâyeler ve semboller üzerinden sezdirir. Özellikle hayvanların, velîlere hizmet etmesi motifi, keramet bahsinde sıkça karşımıza çıkar. Bu hikâyeler, kevnî düzenin, Hakk'a ram olmuş kâmil insana nasıl boyun eğdiğini gösteren derinlikli temsillerdir.
Ebu'l-Hasan Harakânî hazretlerinin aslana odun taşıtması ve yılanı kamçı yapması, bu temsillerin en çarpıcı olanıdır:
Şereften dolayı onun kamçısı erkek yılan idi. Yılanı kamçı gibi elde tutmuş idi. Sen muhakkak bil ki, her bir şeyh ki vardır, kızgın arslan üzerine dahi binicilik eder.
Burada aslan, sadece ormandaki yırtıcı bir hayvan değildir. Şerhte de işaret edildiği gibi, o aynı zamanda herkesin içinde taşıdığı azgın nefs-i emmâre'nin (kötülüğü emreden nefis) bir sembolüdür. Bir kimse, kendi içindeki aslanı, yani nefsini terbiye edip ona hâkim olamadıkça, dışarıdaki aslana söz geçiremez. Velînin kerametinin sırrı, önce kendi varlık âleminde Hakk’ın halifesi olmasıdır. Nefsini ilahî bir terbiye ile uysallaştıran o kâmil insanın önünde, dış âlemdeki yırtıcılar da uysallaşır. Yılanı kamçı yapmak ise, en tehlikeli ve zehirli sayılan güçlerin bile, arifin elinde nasıl bir hizmet aracına dönüştüğünü gösterir. Bu, irfan sahibinin, eşyanın bâtınına, yani iç yüzüne vâkıf olmasının bir neticesidir.
Aynı şekilde, Şeybân-ı Râî hazretlerinin Cuma namazına giderken koyun sürüsünün etrafına bir çizgi çekmesi ve kurtların o çizgiye yaklaşamaması da benzer bir hikmeti barındırır:
O Şeybân gibi ki, inatçı kurttan dolayı cuma vakti sürü üzerine bir çizgi çekerdi. Ta ki o çizgiden koyun dışarıya gelmeye! Kurt ve zararlı olan hırsız gelmeye!
Bu çizgi, sadece toprağa çizilmiş bir hattan ibaret değildir. O çizgi, velînin Hakk’a olan teslimiyetinin ve o teslimiyetten doğan ilahî himayenin tecellî ettiği bir sınırdır. Hakk'ın emriyle hareket eden bir kulun çizdiği sınır, aslında Hakk'ın koruma (hıfz) sıfatının bir zuhûrudur. Hûd Aleyhisselâm'ın, kavmini helâk eden kasırgadan mü'minleri korumak için bir daire çizmesi de aynı sırra işaret eder. Rüzgâr bir yanda tufan olup kahrını gösterirken, diğer yanda "Hû"nun lütfu bir gemi olup inananları kurtarır. Bu, tenzih ile teşbihin, celâl ile cemâlin iç içe geçtiği bir Cem makamı tecrübesidir. Keramet, işte bu ilahî işleyişin, velînin eliyle veya vesilesiyle görünür kılınmasından başka bir şey değildir.
Zâhirî ve Bâtınî Kerametler: İnkârın Beslediği İspat
Mesnevî, kerametleri zâhirî (görünen) ve bâtınî (gizli) olarak ikiye ayırır. Zâhirî kerametler, yani tabiat kanunlarına aykırı gibi duran olağanüstü olaylar, genellikle inkârcılar için birer alâmet, birer nişandır. Hakk Teâlâ, peygamberlerine ve velîlerine bu tür ikramlarda bulunur ki, kalbi katılaşmış olanların belki bir anlık hayretle de olsa hakikate dönme ihtimali olsun.
Bu ise nişan için bir ikramdır, tâ ki ehl-i inkâr onu aşikâr göreler!
Ancak arifler için asıl değerli olan, bu görünen harikalar değildir. Onlar, bu tür kevnî kerametlerden kaçınırlar. Çünkü bunlar fânidir, bedene ve bu dünyaya aittir. Asıl keramet, bâtınî olandır; ruha aittir, ebedîdir ve ifadeye sığmaz.
Onların o gizli kerâmetleri ki, o havâsse ve beyâna gelmez. Kârı o tutar ki, muhakkak o ebedî ola, dâimâ ne munkatı'dır ne de reddi taleb olunmuştur..
Bu gizli keramet, şerhin de belirttiği gibi, "ilim ve hikmettir." Hakk’ı bilmek, ahlâkını güzelleştirmek, her an O’nunla olma şuurunu diri tutmaktır. Bu keramet, bir an parlayıp sönen bir ışık değil, arifin varlığını aydınlatan sürekli bir nurdur. Bu, kesintiye uğramaz ve velî tarafından reddedilmez; bilakis, talep edilen ve sevilen bir hâldir.
İşin daha da derininde, Hz. Mevlânâ, inkârın kendisinin bile ilahî planda bir işlevi olduğunu gösterir. Eğer hiç inkârcı olmasaydı, mucize ve keramete de gerek kalmazdı. İspat, ancak inkâr karşısında bir anlam kazanır.
Eğer her bir kötüden inkâr gelmeye idi, mu'cize ve burhân niçin nâzil olurdu? Hasım ve münkir mısdâk isteyici olmadıkça, kādı ne vakit şahid tekāzasını eder?
Bu, hikmet dolu bir bakış açısıdır. Münkirin inkârı, peygamberin ve velînin hakikatinin daha parlak bir şekilde ortaya çıkmasına hizmet eder. Düşman, şahit isteyerek, aslında davanın doğruluğunun ispat edilmesine vesile olur. Münkirler, peygamberleri ve velîleri alçaltmak isterken, onların inkârı sebebiyle zuhûr eden mucize ve kerametler, o yüce zatların izzetini daha da artırır. Bu, zıtların birliğinin en güzel örneklerinden biridir. Kötülükten iyilik, inkârdan ispat zuhûr eder. Bu ilahî bir işleyiştir.
Keramet, inanan için ise bir imtihan vesilesi değil, bir yakîn artırıcıdır. İbrahim b. Edhem'in kerametini gören beyin durumu gibi, his gözüyle görülen bir harika, kalp gözündeki imanı ve aşkı perçinler.
Sıdk muhakkak hissin uyanıklığı olur. Hislere zevk mûnis olur.
Yani, velînin hâlinin doğruluğu (sıdk), müridin hislerini uyandırır ve bu uyanıklık, mânevî bir zevke dönüşerek kalpteki yerini sağlamlaştırır. Bazen de keramet, şarap küplerinin bal küplerine dönmesi gibi, inkârcının gözü önünde olur ama o bunu bir sihir, bir aldatmaca zanneder. Oysa mürid için bu, şeyhinin mânevî tasarrufunun bir tecellîsidir ve imanını artırır.
Hz. Mevlânâ'nın Mesnevî'sinde keramet, bir amaç değil, yolculuğun doğal bir meyvesidir. Asıl keramet, demirci dükkânında gece gündüz ailesinin rızkı için çalışırken, mahşer gününde bütün ümmetin hâli ne olacak diye gözyaşı döken o ümmî kutbun şefkatindedir. Asıl keramet, bir kasabın oğlunun arifler meclisine yükselmesindeki ilahî lütuftur. Asıl keramet, bir sultanın eski hırkasını dikerkenki vakarında gizlidir. Diğerleri, yani aslanların ve kurtların itaat etmesi, denizde yürümek veya havada uçmak, bu içsel hâlin dış âlemdeki gölgelerinden, yansımalarından ibarettir. Yolcu, gölgelere takılıp kalmamalı, gölgenin sahibine, yani Hakk’a yönelmelidir. Zira en büyük keramet, Hakk’ı bilmek ve O’nun ahlâkıyla ahlaklanmaktır.
Mesnevî Ciltlerinden İzler
Ahmed Avni Konuk'un on üç ciltlik Mesnevî-i Şerîf şerhinde Keramet kavramı, farklı ciltlerde ayrı yönleriyle işlenir. Hangi beytin hangi ciltte geçtiğini bilmek, okuyucuya bu deryada bir pusula sunar:
- Cilt 4: "Kalb-i şerifleri arş-ı Rahmân olan enbiyâ ile cenge ve nizâa kıyâm ettiler. Çünkü zâhirde onları da kendileri gibi cisim gördüler ve beşer zannettiler ve onların azamet-i bâtınıyyelerini bilemedi..." (Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 4)
- Cilt 9: "1196. Onların o gizli kerâmetleri ki, o havâssa ve beyâna gelmez. O ahidlerine vefâkâr olan enbiyâ ve evliyânın bu zâhir olan kerâmetlerinden başka birtakım..." (Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 9)
Mesnevî-i Şerîf Şerhi (Ahmed Avni Konuk):
- Cilt 1: Selsebîl sembolünde makāmât ve kerâmât sâhipleri.
- Cilt 2: Mu‘cizât-ı enbiyâ ve kerâmât-ı evliyânın hurâfe sayılması tehlikesi.
- Cilt 4: Azamet-i bâtınıyye ve beşer zannı tuzağı.
- Cilt 9: Gizli kerâmetler zâhirden üstündür.
- Cilt 11: Padişâhlık ve kerâmet sembolleri.
- Cilt 13: Azrâîl ile Şeybân-ı Râî (k.s.)'nin kerâmetleri.
Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme
Kavramlar Ağında Keramet
Bir kavramı anlamak, onun komşularıyla olan bağlarını bilmekle kemâl bulur. Keramet, her şeyden evvel, Veli ile kaimdir. Veli, Hakk’ın dost edindiği, kendine yakın kıldığı kuldur. Keramet ise bu dostluğun, bu yakınlığın bir nişanesi, Hakk’ın dostuna bir ikramıdır. Dolayısıyla keramet velinin şahsından değil, o veli üzerinden tecelli eden ilahi lütuftan kaynaklanır. Bu dostluk makamına ise Velayet denir; velayet bir hâl, keramet ise o hâlin dışa vuran bir tecellisidir.
Bu yola Tasavvuf denir. Tasavvuf, nefsi tezkiye ederek, kalbi saflaştırarak Hakk’a dost olma sanatıdır. Lakin tasavvuf yolunun gayesi keramet göstermek değil, Hakk’a vâsıl olmaktır. Bu yüzden büyükler, keramet arayışını yol üzerinde bir durak, hatta bir tehlike olarak görmüşlerdir.
Bu tehlikeyi en güzel anlatan kavram ise İstikāmet'tir. Arifler, "En büyük keramet istikamettir" buyurmuşlardır. Yani dağları yürütmekten, suda yürümekten daha büyük ve daha zor olan, şeriatın ve hakikatin dosdoğru yolu üzerinde bir an bile sapmadan yürüyebilmektir. İstikamet, bâtınî ve asıl olan keramettir; harikulade haller ise zâhirî ve arızîdir.
Keramet, peygamberlere mahsus olan Mu'cize ile de karıştırılmamalıdır. Mucize, bir peygamberin nübüvvetini ispat için, meydan okuyarak (tahaddî) gösterdiği harikalardır ve inkâr kapısını kapatmayı hedefler. Keramet ise velinin velayetini ispat gibi bir derdi olmadan, bir ikram olarak, çoğu zaman gizlice zuhur eder. Biri davetin delili, diğeri muhabbetin hediyesidir.
Kerametin bir de sahtesi, bir de aldatıcısı vardır ki, ona da İstidrâc denir. Görünüşte keramete benzeyen bu harikulade hal, Hakk yolunda olmayan bir kimseden zuhur eder. Bu, o kişinin derecesini artırmak için değil, onu ve ona uyanları yavaş yavaş helake sürüklemek için ilahi bir müsaadedir. Altın suyuna batırılmış bakır gibidir; dışı parlar, içi aldatır.
Bütün bu keramet bahsi açıldığında akla gelen ilk isimlerden biri, gavs-ı a'zam Abdulkadir Geylani Hazretleri'dir. Onun hayatı, kerametlerin nasıl velayet makamının bir gölgesi olduğunu, asıl büyüklüğün şeriat ve hakikat üzere istikamette bulunduğunu gösteren canlı bir misaldir. Onun menkıbeleri, kerametin ne olduğu ve ne olmadığını anlamak için birer hikmet dersidir.
Kütüphanedeki Kaynaklar
Bu derinlikli sohbette, keramet denizine üç kıymetli kaptanın rehberliğinde açıldık. Her biri, bu denizin farklı bir derinliğine, farklı bir sahiline demir atmamızı sağladı.
Sohbetimizin zeminini ve usûlünü, mürşidimiz Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri’nin irfan pınarından akanlar oluşturdu. O, keramet hakkındaki yaygın ve yanlış telakkileri düzeltti. Bize, asıl kerametin eşyada tasarruf etmek değil, "İlm-i Keramet" denilen, varlığın ve bilginin hakikatine dair ilahi bir anlayışa ermek olduğunu öğretti. Kerametin kulun iradesiyle istenip elde edilen bir marifet olmadığını; bilakis Vâhidiyyet mertebesinden, kulun hiçliği anında Zât’ın bir tecellisi olarak zuhur ettiğini anlattı. Böylece, keramet arayışının neden bir perde olduğunu ve en büyük ikramın marifetullah, yani Hakk’ı bilmek olduğunu kalbimize nakşetti.
Ardından, hikmetin zirvesi olan Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri’nin Füsûsu'l-Hikem'ine müracaat ettik. O, meseleyi vücûdî bir temele oturttu. Bize, en büyük kerametin eşyanın hakikatini, yani her şeyin ardındaki ilahi sırrı idrak etmek olduğunu gösterdi. Kerametin, Hakk’ın kudretinin, tabiatın alışılagelmiş düzeni olan "âdet" perdesini yırtarak bir veli aracılığıyla doğrudan tecelli etmesi olduğunu izah etti. Onunla anladık ki, keramet gösteren veli değil, veli mazharında kendini gösteren Hakk’tır. Bu idrak, failin Hak olduğu şuurunu perçinleyerek, arifin keramet gösterme arzusunu neden ve nasıl terk ettiğini ortaya koydu.
Nihayetinde, kalp dilinin sultanı Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri’nin Mesnevî-i Şerîf'inin hikâyeleriyle bu soyut hakikatleri müşahhas hale getirdik. Mevlânâ, bir kasabın oğlunun samimiyetindeki ilahi lütfu göstererek kerameti en beklenmedik yerlerde bulabileceğimizi öğretti. Aslanların, kurtların velilere hizmet ettiği sembolik anlatımlarla, hakikat karşısında bütün kevnî düzenin nasıl boyun eğdiğini gözler önüne serdi. Onunla, görünen kerametlerin ötesinde, ifadeye sığmayan "gizli kerametlerin" asıl ve daha değerli olduğunu hissettik. Ve yine onunla, aynı olayın inananın yakînini artırırken, inanmayanın gözünde nasıl bir sihre dönüştüğünü gördük.
Bu üç büyük kaynak, birbirini tamamlayarak bize kerametin ne olduğunu, ne olmadığını ve sâlikin bu mesele karşısında nasıl bir edep takınması gerektiğini bütün katmanlarıyla açmış oldu.
Değerlendirme
Bu uzun sohbetin sonunda keramet bahsinden alacağımız en büyük hisse, onun peşine düşmek değil, onun hakikatini anlamaktır. Anladık ki, asıl ve en büyük keramet, harikulade haller sergilemek değil, her hâl ve şartta İstikāmet üzere bulunmaktır. Zira olağanüstü bir hal bir an sürer, ama doğruluk bir ömür boyu sürmesi gereken ilahi bir ahlaktır.
İkinci olarak öğrendik ki, keramet, kulun bir fiili değil, Hakk'ın bir tecellisidir. Veli, bu tecellinin yalnızca bir aynasıdır. Bu şuur, sâliki hem keramet gösterme kibrinden hem de keramet bekleme gafletinden muhafaza eder. Failin yalnızca Hakk olduğunu bilmek, en büyük Tevhid dersidir.
Son ve en önemli ders şudur: Keramet arayışı, menzilin kendisiyle değil, yol üzerindeki ışıklarla oyalanmaktır. Gerçek sâlik, gözünü menzilden, yani Hakk'ın rızası ve vuslatından ayırmaz. Yol üzerindeki ikramlar güzeldir, hoştur, lakin yolcuyu hedefinden alıkoymamalıdır. En büyük ikram, ikram edenin Kendisidir.