İçeriğe atla
Nefs-i Mülhime
9675 kelime | 25 kaynak

Nefs-i Mülhime

Sâlikin seyr-i sülûk menzillerinde tırmandığı yedi katlı iç âlem göğünün üçüncü basamağı olan Nefs-i Mülhime, ne tam karanlık ne de tam aydınlık bir duraktır. Sâlik, Nefs-i Levvâme’nin pişmanlık dolu gelgitlerinden yakasını bir nebze kurtarmış, fakat kalbine artık hem Rahmânî fısıltıların hem de nefsânî vesveselerin uğradığı bir eşiğe varmıştır. Kelimenin kendisi, "ilham alan nefs" demektir ve bu, yolcunun artık kendi dar aklının ve vehminin ötesinde bir kaynaktan haber almaya başladığının ilk müjdesidir. Lâkin bu ilham, henüz bulanıktır. Yolculuk çetindir, zira bu menzilde ayakların kayma tehlikesi büyüktür.

Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı

"Nefs" dendiğinde, çoğunlukla akla kötülüğü emreden, yoldan çıkaran isyankâr ses gelir. Bu, hakikatin sadece bir yüzüdür ve eksik bir tanımdır. Nefse yapılan en büyük haksızlık, onu yalnızca bu en alt mertebesiyle, yani Nefs-i Emmâre ile bir tutmaktır. Terzibaba Hazretleri bu yanılgıyı düzeltir:

Niye, nefsimizde mevcut olan, nefis kelimesini de biz yanlış anlıyoruz, nefis ona derler ki o şeyin hakikatidir. Nefis o varlığın hakikatidir. Biz nefsi nefs-i emmare yönünde hep kötü bilmişiz ona haksızlık etmişiz. Onun için nefsinize haksızlık ediyorsunuz nefsinize zulum ediyorsunuz diyor. Efendim işte nefsine zulum etme çok oruç tutma uykusuz kalma aç kalma nefsine zulum etme biz böyle zannediyoruz nefse zulum etmeyi. Nefse zulum etmek bu değildir, nefse zulum demek nefsin hakikatini ortaya çıkartmadan ona iftirada bulunmak çünkü bizim nefsimiz emmare, Levvame, Mülhime, Mutmainne, Radiye, Merdiye mertebelerinde mübarektir. Ama biz onu hep kötü yönüyle emmare yönüyle tanıdığımız için kahrolsun nefis kötü nefis diye vurmuşuz başına eğer o nefis bizde olmasa bizim kimliğimiz olmaz. İnsan vasfımız olmaz.

Nefs, bir "şey"in özü, hakikati, kimliğidir. "Ben" dediğimiz, varlığı tecrübe eden o özdür. O olmasa, insan vasfımız olmazdı. Bütün bir mânevî yolculuk, bu nefsin katmanlarında, onun mertebelerinde gerçekleşir. Bu yüzden Kur'ân-ı Kerîm'de insanı vasfederken pek çok yerde "nefs" kelimesi kullanılır. Çünkü bütün yaşantı, bütün imtihan, bütün yükseliş ve alçalışlar o nefs üzerinde olur. Bu mertebeleri bilmeden yola çıkmak, bir şehre girip de sokaklarını, meydanlarını bilmeden rastgele dolaşmaya benzer. Terzibaba'nın dediği gibi, İzmir'e gelip de Konak'ı, Basmane'yi bilmeyen adam, hem kendini şaşırır hem de bir başkasına yol gösteremez. Emmâre, Levvâme, Mülhime dendiğinde, o mertebelerin yaşantısını, sâlikin o duraktaki hâlini, hayata ve Hakk'a bakışını bilmek, orayı aşmanın ilk şartıdır.

Bu yolculuğun nihai hedefi, Cenâb-ı Hakk’ın "Ölmeden evvel ölünüz" buyruğunda saklıdır. Bu, bedenin toprağa girmesinden evvel, vehmî ve izâfî benliğin hakikat potasında eriyip yok olmasıdır. Her birimiz için kaçınılmaz olan kendi ölümümüz, bizim "küçük kıyametimiz"dir. O büyük yüzleşme gelip çatmadan, bu dünyada irâdemizle o ölümü tatmak, o kıyameti koparmak, bütün mesele budur.

” Aslında küçük kıyâmet olarak belirtilen ifâde bizim bireysel varlığımız açısından büyük kıyâmettir. Çünkü bir kere öldükten sonra tekrar dünyâya gelme şansımız olmadığı için ölümümüz bizim için büyük kıyâmettir. Bu şekilde düşündüğümüzde Âyet-i Kerîme’nin bize hitâbı şöyledir, “Ey bu kitâbı okuyan kişi iyi bil ki öleceksin. Hayalinde ne zaman ölürüm diye hiç düşünme, eninde sonunda öleceksin ve bunun sana vaktini bildirmedim ki, bunun kendine çok yakın olduğunu bil.” Nefs iki türlüdür, birincisi emmâre, levvâme, mülhime vb. yönüyle bildiğimiz nefs, diğeri ise o varlığın gerçeği özü, aslı olan nefstir.

Bu "ölüm" sırrı, nefsin mertebelerinde yükseldikçe tecellî eder. Nefsin her bir mertebesi, bir önceki mertebenin ölümü üzerine kuruludur. Emmâre ölür, Levvâme dirilir. Levvâme ölür, Mülhime hayat bulur. Bu, "Küllü nefsin zâikatü'l-mevt" (Her nefs ölümü tadacaktır) âyetinin enfüsî, yani içsel tecellîsidir. Ölümü tadan sadece beden değildir; asıl ölümü tadan, her mertebede yeniden doğmak için eski hâlini terk eden nefsin kendisidir. Bu, bir Fenâfillâh hâlidir ki, sâlik kendi vehmî varlığının ortadan kalktığı, Allah'ın boyasıyla boyandığı bir mertebeye ulaşır.

Muhabbet ateşiyle yanan sararan sâlik Allah’ın boyasıyla boyanmaya başlamış’ tır. İlerleyen zamanlarda bu boya iç âleme aksedip. Bâtın âlemini de boya-maktadır. Tüm âlemini Hâk kaplayacağından, kendi vehmi varlığı ortadan kalkmış olma hali olan Tevhid – Sıfat - Fenâfillâh mertebesinde ki “Küllü nefsin zaikatul mevti”. Tüm nefisler ölümü tadacaktır hali tecelli edecektir. Ölmeden daha bu dünyada ölenlerin mertebesine ulaşacaktır. Buradan da Allah’ın boyasıyla her yanımızı boyamadan nefsin ölümü tatmayacağı sonucuna ulaşırız.

Bu yolculuk, başıboş bir seyir değildir. Terzibaba İrfan Mektebi geleneğinde bu yol, net bir haritaya, bir "seyr krokisi"ne bağlanmıştır. Bu harita, yedi içsel (enfüsî) ve beş dışsal (haricî) olmak üzere on iki mertebeden oluşur. İçsel yolculuk, nefsin yedi mertebesidir:

Birinci, bölüm: Nefs-i Emmâre İkinci, bölüm: Nefs-i Levvâme Üçüncü, bölüm: Nefs-i Mülhime. (Nâsuh hikâyesi) Dördüncü, bülüm: Nefs-i Mutmeinne. (İbrâhim (a.s.) mın kuş hikâyesi) Beşinci, bölüm: Nefs-i Râdiyye. (İbrâhim (a.s.) mın koç hikâyesi, özet) Altıncı, Bölüm: Nefs-i Merdiyye. (İbrâhim (a.s.) mın ateşe atılma hikâyesi özet) Yedinci, Bölüm: Nefs-i Sâfiye

Mülhime durağı bu yedi katlı göğün tam ortasına yakın bir yerdedir. Ne en altta ne de zirvede. Tam bir geçiş, bir berzah hâlidir.

Bu içsel yolculuk, dış âlemden, yani âfâktan kopuk değildir. "Âlemde ne varsa Âdem'de o vardır" sırrınca, insanın iç âlemi (enfüs) ile dış âlem arasında tam bir ayna ilişkisi mevcuttur. Kişi, nefsini terbiye ettikçe, yani tezkiye yolunda ilerledikçe, Kur'ân âyetlerinin önce kendi içinde, sonra da kâinatta nasıl tecellî ettiğine şâhit olmaya başlar.

Çünkü “ne var alemde o var adem’de” denmiştir. Nefs tezkiyesi yaparken ayetlere önce kendi nefsimizde, sonra afaki alemde Şahit olmaya başlarız. İnsan kâinatın özü aynası mesabesindedir. Bizler kendimiz var zanettiğimizden, ve izafi kimliğimizden dolayı ayrı görüyoruz. Halbuki, benlik zan, izafetten kurtulup emaneti asıl sahibine verince, beden gönül ruh’un onun olduğunu müşahede ederiz.

Bu yolda ilerlerken, sâlikin en çok dikkat etmesi gereken hususlardan biri de zâhir ile bâtını, sûret ile mânâyı birbirine karıştırmamaktır. Yaşlılık ve gençlik gibi hâller, çoğu zaman aldatıcı olabilir. Bedenen yaşlanmış ama gönlü ve aklı taptaze bir genç gibi olanlar vardır. Tıpkı yirmisinde bedeni ve ruhu çürümüş ihtiyarlar olduğu gibi. Asıl olan, sûret değil, içsel kemâl ve aklın pırıl pırıl olmasıdır.

Nice sûrette yaşlı gibi görünen insanlar vardır. Ama içersi çok genç, kafası çok çalışan insanlar var. Fizik olarak yaşlı görülen her yaşlı, yaşlı değildir. Yaş neyle tesbit edilir? Vücutla mı? Akılla mı? Yirmi, Yirmi beş yaşında bir insan vardır. Beyni durmuştur. Beynini işletmez. Sigara, içki içer. O yirmi yaşında yaşlıdan daha yaşlı bir insandır. Yetmiş yaşında insan vardır. Pırıl pırıl zekası vardır. O gençtir. Sûrete takılmayalım. İşte bu ikisi arası kemâl de olması lazım.

Nefs-i Mülhime, bu kemâl yolculuğunda sâlikin artık sûretin ötesine geçmeye başladığı, muhabbet ateşinin tesiriyle renginin sararmaya, yani hâlinin değişmeye yüz tuttuğu bir menzildir. Bu mertebedeki yolcunun hâli, bakanlara bir emniyet, bir hoşluk verir. Artık o, "asarım, keserim" diyen Emmâre'nin kabalığından sıyrılmış, "keşke yapmasaydım" diyen Levvâme'nin kararsızlığından bir adım öteye geçmiştir. Kalbinde İlâhî muhabbet filizlenmiş, bu muhabbetin ateşiyle benliği pişmeye, sararmaya başlamıştır. Bu sararma, aynı zamanda "Sibgatullah", yani Allah'ın boyasıyla boyanmanın ilk alâmetidir. Bakanlar ondan bir sürur, bir huzur duyar. Çünkü o, artık kendi küçük benliğinin karanlığından sıyrılıp, Hakikat güneşinin ışığıyla aydınlanmaya başlayan bir ayna gibidir.

Terzibaba'nın Nazarıyla Nefs-i Mülhime: Aslı ve Mertebesi

Nefs-i Mülhime’yi, yani ilham kapısının aralandığı o mübarek durağı anlamak için, evvela “nefs” dediğimiz o büyük sırrın aslına, nereden gelip nereye gittiğine Terzibaba Hazretleri’nin irfan penceresinden bakmak gerekir. Nefs, bu yolculuğun hem bineği, hem imtihanı, hem de en sonunda feth edilecek kalesidir.

Nefsin Aslı ve Peygamberî Hakikati

Ekseriyet, “nefs” denilince onu sadece kötülüğü emreden, insana vesvese veren bir düşman olarak beller. Bu, hakikatin sadece bir yüzünü, en alt perdedeki tecellîsini görmektir. Nefsin hakikatini anlamak, onun menbaına, yani kaynağına inmekle mümkündür. Terzibaba Hazretleri, bu kaynağın ne kadar yüce olduğunu bir Hadîs-i Şerif ile hatırlatır:

«“Evvelü ma hâlâkallahu akli vennefsi” Hadîs-i şerif. “Allah (c.c.) evvelâ benim aklımı ve nefs’imi halketti” Efendimiz (s.a.v.) belirtilen bütün mertebelerin öncesi ve öncüsü olduğu gibi “nefs” mertebesinin de öncüsü olduğunu bu Hadîs-i şeriflerinde belirtmişlerdir. Sadece bu Hadis-i şerif dahi “nefs” in ne derece mühim bir hakikat olduğunu anlatmaya yeterlidir diye düşünüyorum. Âyetlerin ve Hadislerin incelenmesi neticesinde “nefs" in “hakikat-“ i itibarile çok muteber bir varlık olduğu ortaya çıkmaktadır.»

Varlık sahnesine ilk çıkanlardan biri, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) hakikatine bağlı olan o küllî nefs ve akıldır. Bizim cüz’î, yani parçalı nefslerimiz, o küllî ve muazzam hakikatin bir gölgesi, bir tecellîsidir. Öyleyse nefse toptan “kötüdür” damgası vurmak, onun aslını inkâr etmek ve ona en büyük zulmü yapmak olur. Terzibaba Hazretleri’nin de işaret ettiği gibi, Kur’ân-ı Kerîm’de geçen “Nefs daima kötülüğü emredicidir” (Yûsuf, 12/53) âyeti, nefsin sadece bir mertebesine, Nefs-i Emmâre’ye işaret eder. Onu bütün mertebelerin hükmü sanmak, hakikati perdelenmektir.

Nefsin aslı bu kadar şerefli olunca, sülûk dediğimiz yolculuk da bir yok etme değil, bir terbiye etme, aslını buldurma yolculuğu olur. Sâlik, nefsini öldürmez; nefsini, o ilk halk edilen Peygamberî hakikatinin saflığına döndürmeye gayret eder. Bu yüzden Efendimiz (s.a.v.) bir yemininde, “Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin olsun ki…” buyurur. Nefs, Cenâb-ı Hakk’ın kudret elinde tuttuğu bir emanettir. Hatta Zât-ı Mutlak’ın sıfatlarından biri Kâimi bi nefsihi’dir, yani varlığı kendi nefsiyledir. “Nefs” kelimesi, en alt mertebede beşerî zaaflara işaret ederken, en üst mertebede Zât’ın kendisine işaret eden bir anahtar olur. Seyr-i sülûk, bu anahtarı en paslı halinden alıp, Zât hazinesinin kapısını açacak parlaklığa ulaştırma sanatıdır.

Âfâk ve Enfüs: Yedi Gök, Yedi Nefs Mertebesi

Cenâb-ı Hakk, iki kitap var etmiştir: Biri yazılı olan Kur’ân-ı Kerîm, diğeri ise kevnî, yani kâinat kitabıdır. Biri satırlarda, diğeri ufuklarda (âfâk) okunur. Ama bir üçüncü kitap daha vardır ki, o da insandır. İnsan, bu iki kitabın özetidir, fihristidir. Âlemde ne varsa, Âdem’de o vardır. Dışarıdaki âlemler ile içerideki âlemler (enfüs) birbirinin aynasıdır. Terzibaba Hazretleri, Mülk Sûresi’ni tefsir ederken bu sırrı şöyle açar:

«“Gökleri yedi kat üzere halk eden O’dur” diye âyette belirtilen zâhir gökyüzüdür. “Yere göğe sığmam mü’min kulumun gönlüne sığarım” ifadesiyle hadis-i kudsîde belirtilen ise, insan gönlü olan bâtın gökyüzüdür. Zâhir gökyüzü yedi kat (tabaka) olduğu gibi, gönül gökyüzü de yedi tabakadır. Bunlar yedi nefis mertebeleridir. Birinci tabaka “Nefs-i Emmare” dir. Diğerleri; “levvame”, “mülhime”, “mutmeinne”, “radiye”, “merdiye, safiye” diye isim alırlar.»

Dışarıda gördüğümüz yedi kat semâ, aslında kendi içimizdeki, kendi gönül göğümüzdeki yedi mertebenin bir işareti, bir yansımasıdır. Yolculuğumuz, bu yedi katmanlı gönül göğünde, Emmâre’nin karanlık ve dar zemin katından başlayıp, Nefs-i Sâfiye’nin arş-ı âlâsına doğru bir mi’râcdır. Nefs-i Mülhime, bu yedi katlı binanın üçüncü katıdır. Artık yerin boğucu karanlığından bir miktar kurtulmuş, ama henüz göğün saf aydınlığına tam erişememiştir. Penceresinden hem aşağıdaki sokakların gürültüsü (nefsânî vesveseler) hem de yukarıdaki göğün maviliği (Rahmânî ilhamlar) görünür.

Bu yolculuk, sadece bu yedi içsel (enfüsî) mertebeden ibaret de değildir. Terzibaba irfanında bu yedi mertebe, daha büyük bir bütünün parçasıdır. Bu yedi mertebe aşıldıktan sonra, Hakk’a vuslat için beş büyük “Hazret” mertebesi daha vardır. Bir gönül ehlinin dediği gibi:

«Yedi deniz beş deryayı. Kanat açıp geçmen gerek. Diye belirtilen, yedi deniz “nefs” mertebeleri, beş derya ise, “Hazarât-ı Hamse” dir.»

Bu yedi deniz, yedi nefs mertebesidir. Beş derya ise Ef’âl, Esmâ, Sıfat, Zât ve İnsân-ı Kâmil mertebelerini içeren Hazarât-ı Hamse, yani Beş İlâhî Huzur’dur. Toplamda on iki mertebelik bir sülûk doktrini karşımıza çıkar. Terzibaba Hazretleri bunu şöyle özetler:

«12 mertebesi var oranın evvela kendinde buluyorsunuz yedi mertebeyi enfüsi olarak emmare levvame, mülhimei mutmaine radiye merdiye safiye. Nefs-i safiyeye geçildiği zaman kişi bunları kendi bünyesinde idrak etmiş oluyor, bunun dışında da beş mertebe de ef’al mertebesi, esma mertebesi, Sıfat mertebesi, Zat mertebesi İnsan-ı Kamil mertebesi de beş mertebedir. Toplarsa 12 mertebe ediyor.»

Bu on iki mertebe, aynı zamanda “Elif” harfinin sırrını taşır. Elif, on iki noktanın birleşimidir. İnsan, bu on iki mertebeyi tamamladığında, Allah’ın Ahadiyetinin bir yansıması olan kendi hakiki “Elif”ini, yani dosdoğru duruşunu bulmuş olur. Nefs-i Mülhime, bu kutlu Elif’i oluşturan noktalardan sadece üçüncüsüdür. Yol uzun, ama her adım bir öncekinden daha aydınlıktır.

Her Nefsin Ölümü ve Kıyameti

“Küllü nefsin zâikatü’l-mevt” (Her nefs ölümü tadacaktır) âyetini duyduğumuzda aklımıza hemen bedenin toprağa girmesi gelir. Halbuki bu, âyetin sadece zâhirî, yani dışsal mânâsıdır. Hakikat ehli için bu âyet, sülûkun her anında yaşanan bir dönüşümün ifadesidir. Ölümü tadan, çürüyüp gidecek olan ten değil, asıl varlığımız olan nefsimizdir. Terzibaba Hazretleri bu ince noktaya şöyle dikkat çeker:

«O halde emmâre mertebesinde kalan bir nefs ile diğer mertebelerde olan nefislerin ölümü tatmaları değişik, değişik olacaktır. Gerçek ifade, ölümün “beden” tarafından değil “nefis” tarafından tadılacağıdır.»

Emmâre mertebesindeki bir nefsin ölümü tatması, günah ve isyan içinde son nefesini vermesi olabilir. Ama Nefs-i Levvâme’deki bir sâlik için ölüm, pişmanlık ve kınama halinin ölmesidir. Nefs-i Mutmainne’deki bir ârif için ölüm, Hakk’tan gayrı her şeyin gönülde ölmesidir. Her mertebenin ölümü, kendi hâline göredir.

Seyr-i sülûk, peş peşe kopan kıyametler ve yaşanan dirilişler zinciridir. Bir mertebenin ölümü, bir üst mertebenin doğumudur. Bu, sâlikin kendi küçük kıyametleridir. Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri’nin şârihi Ahmed Avni Konuk Beyefendi’nin Mesnevî şerhinde de ifade edildiği gibi, bu dönüşüm Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) hakikatinde en kâmil şekliyle mevcuttur:

«...nefsin her bir mertebesinin peyderpey kıyâmetleri kopar; ya’ni meselâ “nefs-i emmâre”nin kıyâmeti kopar, “nefs-i levvâme” dirilir; ve nefs-i levvâmenin kıyameti kopar, “nefs-i mülhime" hayât bulur; ve onun kıyâmeti kopar, “nefs-i mutmainne” dirilir...»

Nefs-i Mülhime’ye ulaşmak, Levvâme’nin kıyametinin kopması demektir. Sâlik, artık kendini kınamanın o faydasız döngüsünden çıkmış, o hali “öldürmüş” ve ilham almaya açık yeni bir hayata “dirilmiştir”. Bu diriliş, sâlikin varlığında Cenâb-ı Hakk’ın Vâhid ve Kahhâr isimlerinin bir tecellîsidir. Âfâkî, yani dışsal kıyamette Cenâb-ı Hakk “Bugün mülk kimindir?” diye sorduğunda, bütün varlıklar O’nun Vâhid ve Kahhâr isimlerinin tecellîsiyle yok olduğu için cevap yine kendisinden gelir: “Vâhid ve Kahhâr olan Allah’ındır.” Bu büyük hadisenin, sâlikin iç âleminde, yani enfüsünde her mertebe atlayışında yaşanması gerekir. Terzibaba Hazretleri bu enfüsî tahakkukun zaruretini şöyle vurgular:

«“Bugün mülk kimindir” dediği genel olarak yaşanacak hâdise... bu hâdisenin bugün bizlerde olması lâzım çünkü Âyetin enfüsi tahakkuku var... Ne zaman ki Kahhar esmâsı biz de zuhura çıktı yani bizim hayali ve vehmi var zannediğimiz varlığımızı ortadan kaldırdı ve biz salt Nur olarak, salt ruh olarak kaldık nefsi emmâre, levvâme, mülhime diye bişeyler kalmadı, kaldıysa da bunları olumlu yönde kullanmaya başladık ve onların kendilerine ait bir faaliyet sahaları kalmadı, işte orada o gün bizde bu hâdise tahakkuk etti demektir yani kıyametimiz kopmuş oldu.»

Nefs-i Mülhime’ye geçiş, bir kıyametin kopuşudur. Sâlikin vehmî varlığının, yani “ben levvâme nefsindeyim, ben kınayanım” diyen o kimliğin Kahhâr tecellîsiyle ortadan kalkmasıdır. Bu yok oluşun ardından sâlik, Mülhime mertebesinin hakikatiyle yeniden var olur. Bu, “ölmeden evvel ölmek” sırrının ta kendisidir. Bu ölüm bir son değil, daha yüksek bir mertebede ebedî bir hayata doğmaktır. Artık Mülhime mertebesinin kendine has imtihanları, ilhamları ve tehlikeleriyle dolu yeni bir hayat sâlikin önünde açılmıştır.

Terzibaba Geleneğinde Nefs-i Mülhime'in Yaşanması

Seyr-i sülûk, basamakları sayarak değil, her basamağın hakkını vererek, o mertebenin ahlâkıyla ahlaklanarak çıkılan bir miraçtır. Nefs-i Levvâme’nin pişmanlık girdabından, tövbenin kanatlarıyla sıyrılan sâlik, kendini yeni bir eşikte bulur: Nefs-i Mülhime. Bu, "ilham alan nefs" demektir. Artık kulaklar, sadece dış âlemin seslerine değil, iç âlemin fısıltılarına da açılmaya başlamıştır. Bu eşik, keskin bir bıçağın sırtı gibidir. Zira sâlikin gönül kapısını çalan her misafir, Rahmânî değildir.

Bu mertebe, yolun en kritik kavşaklarından biridir. Çünkü sâlikin alıcıları, yani mânevî antenleri faaliyete geçmiştir, fakat gelen sinyalin kaynağını, nisbetini henüz tam olarak ayırt edemez. Gelen fısıltı, bir meleğin ilhamı mıdır, yoksa nefsin veya haricî bir vesvesenin evhamı mıdır? İşte bu noktada sâlikin en büyük imtihanı başlar.

Mülhime nefis mertebesi hem nefsani ve şeytani vesveselere hem de melekî ve Rahmani ilhamlara açık olduğu için bu mertebede çoğunlukla saliklerin ayağı kayar. Nefsani olanı Rahmani zannederek hareket etme eğilimi gösterirler. Ol nedenle çok dikkatli olmak iktiza eder. (Bir Sâlikin Seyr Yolu Hikâyesi, Cilt 1)

Terzibaba Necdet Ardıç Efendimiz’in bu uyarısı, Mülhime mertebesinin özünü ortaya koyar. Burası, sâlikin kendini bir şey zannetme, gelen her fısıltıyı Hakk’tan bilme tehlikesinin en yoğun olduğu yerdir. Levvâme’de yaptığı hatayı bilip pişman olan nefs, Mülhime’de gelen bir evhamı ilham sanarak, hatayı sevap zannetme yanılgısına düşebilir. Bu sebepledir ki, bu mertebede tek başına yol alınmaz. Pusulasız gemi, fırtınalı denizde nasıl yolunu kaybederse, mürşidsiz sâlik de ilham ile evham denizinde öylece boğulur gider.

Arafat’ta Bir Kavşak: İlham ve Evham Arasında Mürşidin Rehberliği

Nefs-i Mülhime’nin en belirgin özelliği, sâlikin iç dünyasında bir diyalog başlamasıdır. Artık dünya, sadece gördüğünden ibaret değildir. Rüyalar, yani zuhuratlar mânâ kazanır, kalbe gelen anlık fikirler (havâtır) çoğalır. Ancak bu zenginlik, aynı zamanda bir karmaşadır. Sâlik, eline geçen define haritasının sahte mi gerçek mi olduğunu tek başına anlayamaz. İşte tam bu noktada, o haritayı daha önce defalarca okumuş, o yolu gitmiş bir Kâmil İnsan’ın, bir mürşidin rehberliği hayati önem kazanır. Mürşid, sâlikin anlattığı zuhuratları, yaşadığı hâlleri, Şeriat ve hakikat mizanında tartar.

Bir sâlikin yaşadığı sıkıntıya ve mürşidinin ona nasıl bir ayna tuttuğuna bakalım:

Duâları ve esmâları sesli yapınız. Bir de boğazımız şu bir haftadır sıkışıyor. Sanki bir düğümlenme var... Boğazımızdaki bu enerji sıkışması boğaz rüyasından beri var. Domuz rüyası en eskisi... Nefsi Mülhimenin, batıl fikirlerine tekrar yakanıldığı için ruha sıkıntı veriyor.. Bu mertebe ilhamatların geldiği mertebedir.. Meleki de olabillir, Şeytani de, gelen fikirlerin Şeriat süzgecinden geçirilmesi lazım. Şeriate ters gözüken haller kabul edilmez... Sıkışma için Ya SELÂM ve Ya BASIT, bu hÂl olursa bunları deneyiniz. Rahatlama olursa buna devam ediniz. Domuzun öldürülmesi Nefsi Emmarenin öldürülmesi. Yani hükmünü ortadan kalkması. (İbretlik Bir Hikâye — Ustadan Uranos'a Tavsiyeler)

Sâlikin boğazındaki düğüm, sadece fiziki bir sıkıntı değildir. Mülhime mertebesinde, batıl bir fikre, bir evhama yakalanmanın ruhta oluşturduğu bir tıkalı kalma hâlidir. Mürşid, bu teşhisi koyduktan sonra reçeteyi de verir: Gelen fikirleri Şeriat süzgecinden geçir. Yani aklına, kalbine gelen her ne ise, onu zâhirî ölçülere vur. Zikrini yapma, namazını kılma gibi Şeriat’a aykırı bir fısıltı geliyorsa, bil ki o şeytanîdir, itibar etme. Bir iyilik yapma, oruç tutma gibi bir ilham geliyorsa, bil ki Rahmânîdir, hemen yerine getir. Sıkıntıyı gidermek için de "Ya SELÂM", "Ya BASIT" esmâlarını tavsiye eder. Bu, sadece bir zikir telkini değil, o hâle uygun olan İlâhî ismin devasını çağırmaktır.

Zuhuratlar, yani rüyalar da bu mertebede sâlikin yol haritasıdır. Domuzun öldürülmesi Nefs-i Emmâre’nin hükmünün kalktığına, kuş rüyası daha üst mertebelere, ama sonra görülen başka bir rüyanın 2-3 mertebe aşağı düşüşe işaret edebileceğini yine mürşid yorumlar. Sâlikin vazifesi, samimiyetle hâlini aramak, mürşidin vazifesi ise o hâle ayna olmaktır.

Zuhuratlarında olumlu yönler ve işaretler olduğu gibi, bazen hâlinin karışık olduğu ve nefsi emmare ve mülhimenin etkisinde kaldığın gözüküyor. Daha iyiye gidiyorsun. İnşeAllah... Selamlar, Hoşça Kal... (İbretlik Bir Hikâye — Ustadan Uranos'a Tavsiyeler)

Bu kısa e-posta cevabında bile mürşidin rolü net bir şekilde ortaya çıkıyor. Sâlikin gönderdiği zuhuratları değerlendiriyor, hâlinin karışıklığını, Emmâre ve Mülhime etkisinde kaldığını belirtiyor ama ümit kapısını da kapatmıyor: "Daha iyiye gidiyorsun." Bu, hem uyarı hem de teşviktir. Mürşid, sâlikin elinden tutar, ama yolu onun yerine yürümez. Sadece yolun işaretlerini okur.

Bu mertebenin zikri "Ya Hu", rengi ise yeşildir. Bir zuhurattaki yeşil kaplı kitap, tam da bu mertebenin ilmine işarettir.

Zuhuratta görüldüğü gibi Yeşil seyri süluk yolunda Nefsi Mülhime “Ya Hu” dersinin rengidir. Satıhların beyaz ve siyah olarak değişmesi (beyaz) Akl-ı küll tarafından sağdan verilen kitaptır. Siyah ise “zahrihi” arka nefis tarafından verilen kitaptır vehim ile gelen bilgilerin üzerine beyaz hayali bilgiler yazılmıştır. (İbretlik Bir Hikâye — Ustadan Uranos'a Tavsiyeler)

Siyah üzerine beyaz yazılar... Vehmin karanlığı üzerine yazılmış hayalî bilgiler... Mülhime’nin tehlikesi budur. Sâlik, vehmin karanlık zeminini fark etmeden, üzerine yazılmış parlak harflere aldanabilir. Mürşidin ferâseti, işte bu zemini de görmesini sağlar.

Kurbân Edilen Nefs: Bakara Kıssasının Mülhime Diliyle Okunması

Cenâb-ı Hakk’ın Kur’ân-ı Kerîm’de anlattığı her kıssa, aynı zamanda insanın kendi iç âleminde, enfüsî yolculuğunda yaşadığı hâllerin bir timsalidir. Bakara Sûresi’nde geçen "inek kesme" hadisesi, tam da bu seyr-i sülûkun, özellikle de Levvâme’den Mülhime’ye geçişin sırlarını barındırır.

Allah size inek kesmenizi emrediyordan kasıt nefsi levvâmedir.. Emmâreden sonra ki levvâme nefsi kesemezse insan onun üstündeki mertebelere ulaşamaz. Bu âlemde ki basamaklar arası 25 – 30 santim ama mânâ âlemindeki metebelerin arası çok fazla.. Bu mertebeler tahakkuk ve yaşamak ile aşılacak mertebeler.. (Bakara Dosyası)

Emir, bir "bakara", yani bir inek kesilmesidir. Bu, Levvâme nefsinin kurban edilmesidir. Emmâre’nin kaba gücü kırılmış, sıra Levvâme’nin pişmanlık ve kınama inadının kırılmasına gelmiştir. Fakat Mûsâ (a.s.) bu emri tebliğ ettiğinde kavmi "Sen bizimle alay mı ediyorsun?" der. Bu ses, Mülhime mertebesindeki sâlikin içinden gelen evhamın sesidir.

Onun üzerine Mûsâ (a.s.) ın kavmi sen bizimle alay mı ediyorsun? Oyun mu oynuyorsun? Kim diyor bunu? Emmâre nefis kesildiği için, Mülhime nefis diyor. Ama Mülhime nefsin ilham tarafı değil evham tarafı bunu söylüyor. Mülhime nefse hem evham geliyor, hem ilham geliyor. İşte evham tarafı kendindeki vehim, evham ortadan kalkmasın diye, dalga mı geçiyorsun, eğleniyor musun? Diyor. (Bakara Dosyası)

Levvâme’nin kesilmesi, yani bir alt mertebenin alışkanlıklarından tamamen vazgeçilmesi, Mülhime’nin evham tarafına ağır gelir. Çünkü o, eski hâliyle bir bağ kurmak, o tanıdık alanda kalmak ister. Yükselmekten, değişmekten korkar. Bu yüzden emri sorgular, zorlaştırır. "Rengi nasıl olsun?" diye sorar. Bu soru, işi yokuşa sürmek gibi görünse de, aslında sülûkun bir sırrını daha açığa çıkarır.

Kavim yani nefsi mülhime ve onun vehim yönü, “onun hakkında bize biraz daha malûmat ver, rengi nasıl olacak” diye soruyor, ve işi zora koşmak istiyor, fakat bu seferde, kendine zorluk çıkartıyor. Rengi nasıl olacak, diye sorması, demek ki, bir renklenme hadisesi de var orada, levvâme nefse gelince kişi emmâreye göre biraz güzelleşmiş oluyor... rengi de güzelleşmeye başlıyor, ayrıca kendisinde oluşmaya başlayan İlâh-î muhabbet ile de rengi sararmaya başlar, ve onu gören kişi kendisinden emin olur artık, bakanlar sürur bulur, hoşlanır ondan. (Bakara Sûresi)

İnek "sapsarı; rengi, bakanların içini açan" bir sığırdır. Bu, Levvâme’nin pişmanlık ateşinde yanmış, tövbe ile arınmaya başlamış sâlikin kazandığı yeni hâlin rengidir. İlâhî muhabbetin sarılığı yüzüne vurmuştur. Artık o, Emmâre’deki gibi itici, karanlık bir surette değildir. Onda bakanların içini ferahlatan bir güzellik, bir emniyet hâli zuhûr etmeye başlamıştır. Sülûk, insanı çirkinleştiren değil, güzelleştiren, rengini ve kokusunu değiştiren bir simya sanatıdır. Bu mertebeler, lafla değil, tahakkuk ile, yani yaşayarak, o hâli kendi varlığında gerçekleştirerek aşılır.

Düşmandan Dosta: Nefsin Terbiyesi ve Hizmete Alınması

Tasavvufî terbiye, nefsi yok etmeyi değil, onu eğitmeyi, "Müslüman etmeyi" hedefler. Efendimiz (s.a.v.)'in "Ben şeytanımı Müslüman ettim" buyruğunun sırrı budur. Sâlikin içindeki "şeytan", yani onu Hakk’tan alıkoyan, geriye çeken kuvvetler, eğitilerek hizmetkâr hâline getirilebilir. Bu dönüşümün başladığı yer, Mülhime mertebesidir.

Efendimiz nasıl buyurdu “Ben şeytanımı müslüman ettim” diye, bizim de eğitim neticesinde bize o anda secde etmeyen o iblisi düşünceleri, güçleri, duyguları zaman içerisinde eğiterek bize itaat eder hâle getirmemiz gerekmekte... İblisin nefsimizdeki mevcudiyeti emmâre, levvâme, mülhime’nin bir kısmında, emmâre’de iblisin üzerimizde şiddetli tasarrufuve hakimiyeti vardır, levvâme’de bu biraz azalıyor, mülhime’de yarıya düşüyor, mutmainliğe geldiğimiz zaman orada artık iblisin hükmü ve iblislik hükmü kalmamış oluyor... (Bakara Sûresi)

Emmâre’de tam bir hâkimiyet kuran bu "iblisi" güç, Levvâme’de zayıflar, Mülhime’de ise etkisi yarıya düşer. Bu, sâlikin irâde-i cüz’iyyesini, yani kendi cüz’î iradesini toparlayıp Hakk yolunda kullanmaya başlamasıyla olur. Levvâme’de başlayan pişmanlık, Mülhime’de iradî bir güce dönüşür.

Nefs-i Emmâre’de kendine hakim olamayan... kişi, (nefs-i levvâme) ye ulaşınca, az da olsa şuurlanmaya ve pişmanlık duymaya başlar. Yaptığı düşük işleri her ne kadar henüz daha durduramaz ise de, ancak yanlışlıklarının farkına varır. Kendi kendine pişman olur. Bir daha yapmamaya gayret eder. Böyle böyle irâdi güç toplamaya başlar. (Kıyâmet Sûresi)

Bu "irâdî güç toplama" süreci, Mülhime mertebesinin en büyük kazanımıdır. Bu güç toplandıkça, önceden sâliki geriye çeken nefs, artık onunla birlikte yürümeye, hatta onu ileriye itmeye başlar. Terzibaba Hazretleri bu dönüşümü bir misalle anlatır:

Şimdi ne oluyor emmare levvame mülhime mertebelerinde nefs-i emmare o vücut arabasını tarikat yolunda geriye doğru çekerken... sonra yapılan işlerin gerçek ve iyi niyetle gelecekte ve halde kendi menfaatine ait olduğunu ona anlattığımız zaman o zaman emmarelikten soyunup sana yardımcı olacaktır. Arabayı geriye çekmeyi bir tarafa, ileri doğru ittirecektir, ondan sonra dervişin sürati artar... Bir de geriye elli Km ile çeken çekiciyi aynı yönde itirdiğini düşünün o zaman hızı yüz elli Km ye çıkıyor. İşte bu yaşam sanatıdır, yani kişinin kendini kullanma sanatıdır, Ariflik irfaniyet dervişlik sanatıdır. (İzmir İrfan Sohbetleri CD 1, 1998-2000)

Mülhime mertebesi, bu sanatın öğrenildiği, nefsin bir düşman olmaktan çıkıp bir hizmetkâra, bir bineğe dönüştürülmeye başlandığı atölyedir. Sâlik, bu mertebede sabırla, mürşidinin rehberliğinde, zikir ve tefekkürle nefsini ikna eder. Ona, asıl menfaatinin geçici heveslerde değil, ebedî hakikate yönelmekte olduğunu anlatır. Bu ikna süreci tamamlandığında, sâlikin seyrindeki hızı artar. Çünkü artık iki motorla gitmektedir: Ruhun aşkı ve nefsin teslimiyeti.

Nefs-i Mülhime, sülûk yolunda bir Araf’tır. Ne tam karanlıktır ne de tam aydınlık. Gündüzün ve gecenin birbirine karıştığı bir alacakaranlık vaktidir. Bu vakitte sâlike düşen, gözünü Kutup Yıldızı’ndan, yani Mürşid-i Kâmil’den ayırmamak, kulağını Rahmânî ilhamlara açarken, kalbini şeytanî evhamlara karşı Şeriat ve edep zırhıyla korumaktır. Bu imtihanı başarıyla verenler için bir sonraki kapı, Nefs-i Mutmainne’nin, yani tam bir itminan ve huzurun bahçesine açılır.

Füsûsu'l-Hikem'de Nefs-i Mülhime

Şeyhü'l-Ekber İbn Arabî Hazretleri'nin Füsûsu'l-Hikem'i, peygamberlerin hayatlarından süzülüp gelen hikmet incilerinin dizildiği bir gerdanlıktır. Her bir peygamber, Hakk'ın bir isminin tam mazharı olarak, bize Vücûd'un, yani varlığın bir sırrını açar. Bu sırları anlamak, kendi içimizdeki yolculuğun haritasını çıkarmak demektir. Nefs-i Mülhime mertebesini, yani ilham kapısının aralandığı o hassas eşiği de Şeyhü'l-Ekber, doğrudan anlatmak yerine, bu mertebeye hiç uğramamış bir peygamberin, Hz. İsa'nın (a.s.) hâli üzerinden bize gösterir. Bazen bir şeyin ne olduğunu anlamanın en iyi yolu, onun olmadığı yeri seyretmektir.

Kelime-i Îseviyye'de, yani İsevî hikmetin anlatıldığı bölümde, İbn Arabî Hazretleri, Hz. İsa'nın babasız zuhûrunun sırlarına dalar. Bizler bir anadan ve bir babadan, yani iki kesif, iki maddî sudan halk ediliriz. Hz. İsa ise bir anadan ve Cebrail'in (a.s.) nefhinden, yani üflemesinden halk edilmiştir. Terzibaba Hazretleri, Şeyhü'l-Ekber'in bu işaretini şöyle şerh eder:

Fakat Hz. Cibril'in sûret-i beşeriyyesi gibi nefhı ve bu nefhın rutubetinde içinde yer alan su tevlid eden (hidrojen) ile su tevlid eden ekşilikler dahi, gerçek olmayan su unsurundan idiler. Yani Cebrail’in (a.s.) üflemiş olduğu su ilahi vehimden meydana gelen bir su idi. İşte bunun için cism-i İsâ, mâ'-i muhakkak ile mai mütevehhemden (vehm edilen sudan) meydana geldi.

Burada iki sudan bahsediliyor. Biri "mâ'-i muhakkak", yani Hz. Meryem'den gelen, bu şehâdet âlemine ait, somut ve gerçek su. Diğeri ise "mâ'-i mütevehhem", yani Cebrail'in (a.s.) üflemesiyle gelen, vehmedilen, hayal edilen su. Bu su, maddî bir su değildir; latîf, nûrânî bir özdür. Dolayısıyla Hz. İsa'nın (a.s.) mübarek bedeni, bir yönüyle kesif (yoğun) âleme, bir yönüyle de latîf (incelmiş) âleme aittir. Onun varlığında letafet, kesafete galiptir.

Bunun konumuz olan Nefs-i Mülhime ile ilgisi şudur: Nefsin alt mertebeleri olan Nefs-i Emmâre (kötülüğü şiddetle emreden nefs), Nefs-i Levvâme (kendini kınayan nefs) ve Nefs-i Mülhime (ilham alan nefs), insanın bu kesif, toprağa bağlı, babadan gelen beşerî yönüyle doğrudan ilişkilidir. Terzibaba Hazretleri bu sırrı şöyle açar:

Hani zaman zaman söylüyorduk ya İsa (a.s.) nefs-i emmaresi levamesi, mülhimesi yoktur, neden çünkü bunlar suret yani beşer insana babadan geçer, onun beşeri bir babası olmadığından nefsin birinci bölümü ona geçmedi (emmare, levame, mülhime) geçmedi. Cebrail’in (a.s.) nefh ettiği o nefa-ı ilahiyede ne özellikler varsa onlar geçti.

Nefsin bu ilk üç mertebesi, bizim beşerî mirasımızın, topraktan gelen fıtratımızın bir parçasıdır. Hz. İsa, bu mirası almadığı için, bu mertebeleri yaşamadan doğrudan daha üst bir saflıkta var olmuştur. O, bu yüzden dünyaya ve maddeye karşı bu kadar kayıtsızdır. Onun için "bırak ölüler ölülerini kaldırsınlar" demek kolaydır, çünkü onun ruhu, bu âlemin çekim kuvvetine bizim kadar tabi değildir.

İsa’nın (a.s.) iki tane dünya malı varmış, birisi sabun birisi de tark imiş, gezdiği yerlerde kullanıyormuş, bir gün bakmış birisi toprak ile ellerini yıkıyor, onu gördükten sonra sabuna da gerek yok demiş, onu atmış bir zaman bakmış birisi parmaklarını tarak gibi yapmış saçlarını düzeltiyor, tarağı da atmış, çünkü ruha mensup olduğundan maddeye bağlılığı yoktur.

Biz ise, bu mertebeleri yaşamakla, bu mertebelerin imtihanından geçmekle mükellefiz. Bu bizim kaderimiz, bizim sülûk yolumuzdur. Hz. İsa'nın bu hâli, bize Nefs-i Mülhime'nin ne kadar beşerî ve ne kadar tehlikeli bir arazi olduğunu hatırlatır. O, hem Rahmânî ilhamlara hem de nefsânî ve şeytanî vesveselere açık bir kapıdır. Bu kapıdan giren sâlik, bir ayağı çamurda, bir ayağı nurda gibidir.

Bu noktada, Füsûs'un bir başka hikmetine, Efendimiz'in (s.a.v.) mübarek bir sözüne bakmamız gerekir. Bu söz, Mülhime'deki o ikiliğin, o tehlikenin kaynağını bize gösterir.

Efendimizin “her kimseyle beraber bir şeytan doğar, ben benimle beraber doğan şeytanı islama getirdim ” buyurmaları nefs-i insaniyedeki vehme işarettir. Vehim kuvveti asla gururlanmadan uzaklaşmaz. İşte seyr-i sülukta mutlaka bunun aşılması gereklidir. Bunu da ancak nefis terbiyesi ile aşabilirsin... Mülhimede ilham ve vehim birlikte geliyor. Meleklerden gelen manevi bilgilerin açılımı dolayısıyla gerek akıl yapısı gerek gönül yapısı ve yapmış olduğu ibadetlerle kendine karşı tasarruflarla kendisinde açılım olmaya başlıyor, açılan pencerelerden ilhamlarda geliyor, bu mertebeyi yalnız başına aşması da mümkün değil.

Mülhime'nin sırrı ve imtihanı budur: İlham ile vehmin birlikte gelmesi. Sâlikin kalbine bir mana doğar; bu Rahmânî bir ilham mıdır, yoksa nefsânî bir kuruntu, bir vehim midir? Şeytan, insanın vehim kuvvetini kullanarak hakikati bulandırır. Efendimiz'in (s.a.v.) "şeytanımı Müslüman ettim" buyurması, bu vehim kuvvetini Hakk'ın hizmetine soktum, onu terbiye edip hakikati bulandıran bir düşman olmaktan çıkarıp, hakikati taşıyan bir hizmetkâr yaptım demektir. Bu, İnsân-ı Kâmil makamıdır.

Nefs-i Mülhime'deki sâlik ise tam bu savaşın ortasındadır. Gelen ilhamı vehimden, yani şeytanın fısıltısından ayırt edemez. Bu yüzden bu mertebe, bir Mürşid-i Kâmil'in rehberliği olmadan aşılamaz. Mürşid, sâlikin gördüğü rüyayı, yaşadığı hâli, kalbine doğan manayı tartar; o, vehim ile ilhamı ayırt edecek mîzâna, yani teraziye sahiptir.

Bu yolculuk nasıl bir düzlemde gerçekleşir? Şeyhü'l-Ekber, Kelime-i Mûseviyye'de, yani Mûsevî hikmette, ruhların aslını anlatırken bütün bu seyr-i sülûkun kevnî haritasını çizer.

İmdi ervâh-ı külliyye, küllü’l-küll olan rûh-ı Muhammedîden cevher-i nûrânî olarak âlem-i ervâhda zâhir olmuşlar... İmdi umûm-i âdemiyânda olan nüfûs-i cüz’iyye-i insânî, mizâclarının husûlünden sonra olup, evvelen mertebe-i hayvâniyyette zâhir olurlar. Eğer onların meyli tabîat tarafına olursa... ona “nefs-i emmâre” derler. Ve eğer terbiye olunursa “levvâme”, “mülhime”, “mutmainne”, “râzıye” ve “marzıyye” mertebelerini kat’edip kendi küllü ve kemâli cânibine terakkî eyler.

Her birimizin cüz'î ruhu (nefs-i cüz'iyye), aslî vatanı olan küllî ruha, o da bütün ruhların kaynağı olan Ruh-i Muhammedî'ye, yani Hakikat-i Muhammediyye'ye doğru bir yolculuktadır. Bu yolculuk, Emmâre'nin hayvaniyetinden başlar, terbiye ile Levvâme'ye, oradan da Mülhime'ye yükselir. Her mertebe, bir üst mertebeye çıkmak için aşılması gereken bir perdedir.

Bu perdeleri aşmak için Füsûs'un bir başka faslı, Kelime-i İshâkiyye, yani İshak Peygamber'e ait hikmet bölümü imdadımıza yetişir. Kur'ân-ı Kerîm'de anlatılan Hz. İbrahim'in oğlu İsmail'i (a.s.) kurban etme kıssası, sadece tarihî bir olay değil, seyr-i sülûkun ta kendisidir. Kesilmek istenen İsmail, sâlikin canıdır. Onu kurtaran "büyük kurban" (zebh-i azîm) olan koç ise, nefs-i hayvânînin kurban edilmesidir. Terzibaba Hazretleri bu sırrı şöyle açıklar:

وَفَدَيْنَاهُ بِذِبْحٍ عَظِيمٍ 37/107-Ona, bedel olarak çok büyük kurban verdik. O zebihi (kurban) azemetle, büyük bir kesiştir bu diyor çünkü dünyadan kendini kesmiş oluyorsun. Nefsinin o mertebesini kesmiş oluyorsun. Bunu geçmeden ilham mertebesine gelinmiyor. Onlar bizim en büyük perdemiz oluyor. Kesif alemden latif aleme geçiş denebilir, mülhimede latif aleme yaklaşılıyor.

Mülhime mertebesine, yani ilham âlemine, latîf âleme yaklaşabilmek için bir "kesme" ameliyesi şarttır. Kurban edilmesi gereken, Levvâme'nin ve Emmâre'nin hayvânî sıfatlarıdır. Hasedi, kibri, öfkeyi, doymak bilmez arzuları kurban etmeden, o mertebelerin bağından kendini "kesmeden" Mülhime'nin kapısı açılmaz. Bu, sâlikin kendi İsmail'ini kurban etmesidir. Ama Hakk, rahmetiyle, canımızı değil, canımıza perde olan sıfatlarımızı kurban etmemizi ister.

Bu kurban etme, bir yok etme değil; bir dönüştürmedir. Şeyhü'l-Ekber'in işaretini Terzibaba şöyle açar:

Çünkü koç insan-ı kamil için zebih olunduğu vakit insan-ı kamile gıda olup onun cemi eczasında sari ve hemen o olur. Yani insan yediği zaman koç insana dönüşür, insan-ı kamile dönüşür. Hayvan mertebesinden insan-ı kamil mertebesine intikal eder... Onu öldürdükten sonra yediğimizde, taam ettiğimizde yani nefs-i levvameyi insan-ı kamile döndürmüş oluyoruz. Gene varlığımızda ama o, o zaman bize intibak etmiş haliyle varlığımızdadır.

Kurban ettiğimiz o hayvânî nefsimiz yok olmuyor. Onun feyzi, gücü, hırsı, İnsân-ı Kâmil'in potasında eriyerek ona gıda oluyor, onun hizmetine giriyor. Öfke, celâl yolunda gayrete; şehvet, Hakk'a olan aşka; hırs, mânevî terakkiye olan iştiyaka dönüşüyor. Nefs-i Levvâme'nin pişmanlık feyzi, Mülhime'de Hakk'a yönelen bir güç hâline geliyor.

Özetle, Füsûsu'l-Hikem'in ışığında Nefs-i Mülhime'ye baktığımızda şunu görürüz:

  1. O, Hz. İsa'nın (a.s.) hâlinden anladığımız üzere, bizim toprağa bağlı beşerî fıtratımızın bir parçasıdır.
  2. O, Efendimiz'in (s.a.v.) işaret ettiği gibi, "ilham" ile "vehmin" karıştığı, şeytanın cirit attığı tehlikeli bir geçittir.
  3. O, Hz. İsmail'in (a.s.) kurban kıssasında gördüğümüz gibi, alt mertebelerdeki hayvânî sıfatları "kesmeden", yani kurban etmeden ulaşılamayacak bir makamdır.
  4. Ve o, bu kurban ameliyesiyle, alt nefsin feyzini yok etmek değil, onu dönüştürüp daha üst bir hakikatin hizmetine sunma sanatıdır.

Bu mertebe, sâlikin kendi başına yüzemeyeceği bir deryadır. Dalgaları hem Rahmânî hem şeytânîdir. Bu denizi geçmek için, rotayı bilen, dalgaları tanıyan bir Kaptan-ı Deryâ'ya, bir Mürşid-i Kâmil'e teslim olmak şarttır. Ancak o zaman, vehmin karanlığından sıyrılıp ilhamın aydınlığına, Nefs-i Mülhime'den Nefs-i Mutmainne'nin huzurlu limanına selâmetle varılabilir.

Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği

Nefs-i Mülhime’nin kapısına vardığımızda, artık nefsle yapılan cihadın şekli değişir. Burası, ilham rüzgârlarının da, vesvese fırtınalarının da estiği bir eşiktir. Bu eşiğin ardındaki sırları, bu zıtlıkların nasıl bir araya geldiğini anlamak için, sözü ariflerin sultanı Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri’nin hikmet pınarına, Terzibaba Necdet Ardıç Efendimiz'in sohbet meclisinin penceresinden bakarak dinlemek icap eder.

Tevhid ehli, yani Hakk’ı her şeyde bir ve tek olarak görenler, bu dünya hayatının bir rüyadan ibaret olduğunu zevk ederler. Bizler gece uykuda gördüğümüz rüyaları, sabah uyanınca nasıl tabir ediyorsak, onlar da bu dünya uykusundan “irâdî ölümle” uyanıp, âlemin hakikatini bir dış gözle seyreder ve tabir ederler. Bu, Cenâb-ı Hakk’ın “Her nefs ölümü tadacaktır” (Âl-i İmrân, 185) sırrının, sâlikin kendi varlığında, mertebe mertebe tecellî etmesidir.

Tevhid ehli ancak bu alemin hakikatini idrak ediyor, o zaman da ölmeden evvel ölmüş oluyor, nasıl ki gece gördüğümüz kısa rüyaları gündüz tabir ediyoruz, ölmeden evvel ölmüş kişiler de bu beşer anlayışı dünyanın dışına çıktıklarından dışarıdan bakarak bu alemin hakikatini görüp tabir edebiliyorlar. Yani ahiretteki ölümü beklemeden “külli nefsin zaikatül mevt” hükmünün içerisinde kendi varlıklarında ölümü tatmış oluyorlar, nefisler ölümü tadıyor, nefsin ölümü emmarede tadıyor, levvamede tadıyor, mülhimede tadıyor, her bir mertebede ölümü tadıyor hep o mertebenin istikametinde o mertebenin özelliği içerisinde tatmış oluyor. İşte bu tadış yukarıda dediğimiz zevk işte bu tadıştır. Tadış mutmainliği tadış huzuru diyelim ona. Ve de bu gülmeden gülenlerdi, yani yüzlerinde gülme ifadesi olmayan ruhen gülenler demektir. Ve Hakkın şuunatı, ve ahval-i zatiyesi yani Zat’i halleri latif manalardan ibaret olduğundan tahsis edilmiş ve şuhut edilmek için kesif ve yoğun bir görüntü ister. Binâenaleyh kesif cisimler ve anasırdan olan bu dünyânın suretlerinden ve eşkâlinden her birisi, bir şe'n-i ilâhîyi temsîl ve teşhîs eder. Yani gördüğümüz ne varsa ilahi bir şe’ni ortaya getirir, teşhis eder, ve temsil eder. İşte arif olan insan bu âlemde bir suret gördükde onu te'vîl edip ma'nâsına intikal eder . Yani herhangi bir şey görse onu tevil eder, manasına intikal eder. İnsân-ı câhil ise her bir sureti, hayvanın ot ve saman görmesi gibi görür; yani nefsine pay çıkararak görür. Ya'nî te'vîl edip ma'nâsına intikâl etmez .

Ölüm, tek bir anlık bir hadise değil, bir süreçtir. Nefs, her mertebede bir önceki hâline ölür ve yeni bir hâlde dirilir. Mülhime'deki sâlik, Levvâme'nin kınayan ve kınanan gelgitlerine ölmüştür. Lâkin bu ölüm, bir yok oluş değil, bir dönüşümdür. Arif, kâinattaki her bir suretin, her bir hadisenin, Zât-ı Mutlak’ın latîf bir mânâsının kesîf bir elbise giymiş hâli olduğunu bilir. O, surete takılmaz, suretin ardındaki mânâya, o ilâhî şe’ne intikal eder. Cahil ise, sadece sureti görür ve onu kendi nefsânî arzuları için bir malzeme addeder. Mülhime, arif ile cahil arasındaki bu yol ayrımının başladığı yerdir. Sâlik, gelen ilhamlarla suretin ardındaki mânâyı sezmeye başlar, ama vehmin aldatmacalarıyla tekrar surete takılıp kalma tehlikesiyle de yüz yüzedir.

Bu “ölmeden evvel ölme” hali, sâlikin iç âleminde bir dönüşüme yol açar. Bu, zıtların birliğinin, yani Cem makamının bir tecellîsidir. İnsanın varlığında iki temel kuvvet vardır: Biri topraktan, bedenden, fıtratın gereklerinden gelen ve onu aşağıya çeken kuvâ-yı tabîiyye (fıtrî kuvvetler); diğeri ise ruhtan, letâfetten, ilâhî nefhadan gelen ve onu yukarıya çeken kuvâ-yi rûhâniyye (ruhânî kuvvetler). Sülûkun başlarında bu iki kuvvet birbiriyle sürekli çatışma halindedir. Sülûk ilerledikçe, bu zıtlıklar bir dengeye kavuşur.

Ve böyle bir kimsenin kuvâ-yı tabîiyyesi, kuvâ-yi rûhâniyyesinde harab ve müstehlek olur. Kuvvayı tabiyyesi demek, nefsi esma-i ilahiyesinin ruhi esma-ı ilahiyesi altında ölmüş olması müstehlik olması, ruhaniyesinde mahf ve müstehlek olmasıdır. Maahâzâ halk arasında sûret-i cesedâniyyesi görülen olduğundan, yani ruhen latif ama halk onu cesed olarak gördüğünden ki İsa’nın (a.s.) görünüşü öyle idi, İlyas (a.s.) da öyle idi, belki İsa’nın (a.s.) göğsüne yumruk ile dokunsan arka tarafından çıkacaktı, çünkü latif tarafı kudsi ruh, ruh tarafını şöyle tarif edebiliriz yüz üzerinden belki sekseni latif ruh, on ya da yirmisi anne tarafından geçen bir kesafeti vardı sadece. Onda emmare, levvame, mülhime nefs falan bir şey yoktu. Neden, çünkü onu meydana getirecek doğum hali zaten yoktu. Onun doğumu da yani kaynağı da latif idi. Ruhani olduğuna işaret ayet-i kerimede de O’nu astıklarını zannettiler, asamadılar” diyor. Zaten ruhtu ruhu nasıl asacaklar ki, çarmıha gerdiler deniyor, nasıl gerecekler ki ruhun neyini gereceklerdir. Latif olanı kesif ceset gibi görüyorlar, neden, kendilerine kıyasen, kendileri gibi insan zannettiklerinden kendileri de asıldığı zaman öldüğünden bu kanaatta olduklarından öyle zannediyorlar. Bu cihetten kesafet ehli ile alışır üns ve anlaşırlar. İşte alem-i ecsamda yaşayan cesetler arasına da girer, kendisi latiftir ama görüntüsü ceset suretinde olduğundan cesed aleminde olan kimselerle arkadaşlık eder, ünsiyet eder, yani kendisinin letafeti ağır bastığı halde ama görüntüde de bir ceset hükmü olduğundan benzer olduğundan onların arasında gider, konuşur diyor.

Bu tenzih-teşbih dengesinde fıtrî kuvvetler yok olmaz, ruhânî kuvvetlerin içinde “harab ve müstehlek olur”, yani erir, onda fânî olur. Tıpkı bir damla mürekkebin denizde kaybolması gibi. Artık ayrı bir varlığı, ayrı bir iddiası kalmaz. Nefsin talepleri, ruhun muradına tâbi olur. Bu, Hz. İsa (a.s.) misalinde en latîf şekilde zuhûr etmiştir. O'nun varlığında kesâfet o kadar az, letâfet o kadar galiptir ki, halk O'nu kendileri gibi kesîf bir beden zannederken, hakikatte O, neredeyse tamamen ruhtur. Bu yüzden O'nu "asamazlar", çünkü ruh asılamaz. Kâmil insan da böyledir. Dışarıdan halk gibi görünür, onlarla yer, içer, konuşur ama iç âleminde fıtrî kuvvetleri, ruhânî kuvvetlerinin potasında erimiştir. Zıtlık ortadan kalkmış, birlik hâsıl olmuştur.

Bu birliğin sâlikin yolculuğuna yansıması ise şöyledir: Yolun başında nefs, sâliki geriye çeken bir engeldir. Lâkin terbiye edildikçe, en azından Mülhime mertebesine gelip de ilham almaya başladığında, artık bir düşman değil, bir hizmetkâr olma istidadı kazanır.

Ne zaman ki o motorun dişlilerini ileriye gidecek şekle döndürürüz ki Müslüman olması da o demektir, o zaman biz iki motor ile aynı yöne giden daha güçlü ve daha güvenli yol almış oluruz ve de hızımız da artmış olacaktır. Ama bu da onun emmare, levvame, mülhime mertebelerine kadar en az eğitilmesi lazımdır. Ondan sonra ancak Müslümanlığa doğru ayak atıyor, sonra Müslüman olmaya çalışıyor. Yani evvela mani olmasını önlemiş oluyoruz, ondan sonra da onu kendimize katıyoruz bize yardımcı güç oluyor, ama evvela geriye gidişini durdurmamız lazımdır. Zîrâ (S.a.v.) Efendimiz'in vücûd-ı unsûrîleri dahî bu tabîat aleminde mahlûk idi; Efendimizin unsuri vücutları yani toprak su, hava, ateşten olan vücutları budur, anasır vücutları dahi bu alemin varlıklarından mahluk idi. Kendisi hakikat-ı ilahiyenin zuhur mahalli olduğu halde mübarek vücutları mahluktu, binâenaleyh şeytanın mekanı üzerinde vâki' olmuş idi. Yani bütün insanlar yeryüzüne gelmiş idi. İşte bilin ki Muhammed ölmüştür dediği budur, Hazreti Ömer: “kim Muhammed öldü derse kellesini keserim” diyor, burada Hakikat-ı Muhammedinin ölmeyeceğini anlatmak istiyor. Hazreti Ebubekir; “bilin ki vücud-u unsuri ölmüştür” diyor. Ama Allah bakidir dediği Hakikat-i Muhammediye bakidir demek istiyor. Enbiyâ-yı izam hazarâtının tümü de elbette bu hükümde dâhildir. Şu kadar ki a'yân-ı sabitelerinde mündemiç olan hakiketlerin bu tabîat aleminde zahir olan vücutlarında îcâb ettirdiği hikmetler muktezâsı olmak üzere seyrü sülük ile bir andan diğer bir ana terakkî edip bu hüsrandan kurtulurlar. Her bir peygamber dahi bu peygamber hazaratının hepsi de tabi ki bu hükme dahildi. Yani bütün peygamberlerin bir kendilerine ait ruhaniyetleri vardı, bir de unsuri mahluk olan bu cesetleri vardı.

Terzibaba Efendimiz'in motor benzetmesi yerindedir. Nefs, ikinci bir motordur. Başta ters yöne çalışır, bizi geri çeker. Sülûk ile, zikir ile, riyâzat ile o motorun dişlilerini düzeltir, yönünü ileriye çeviririz. Bu, Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) "Ben şeytanımı Müslüman ettim" buyurmasının sırrıdır. Nefs, yani o fıtrî kuvvetler, artık ruhânî iradeye teslim olmuştur. Bu teslimiyetin ilk adımları da tam olarak Nefs-i Mülhime'de atılır. Artık sâlik, iki motorun gücüyle yol alır. Hızı da artar, güvenliği de. Bu, en kâmil şekliyle İnsân-ı Kâmil olan Peygamber Efendimiz'de ve O'nun izindeki enbiyâ ve evliyâullahta görülür. Onların da bir beşerî, unsûrî vücutları vardır; ancak o vücut, Hakikat-i Muhammediyye'nin nuruyla aydınlanmış, O'nun emrine girmiştir.

Ancak tam da bu "iki motorla gitme" potansiyelinin belirdiği Mülhime mertebesi, İblis'in en tehlikeli tuzaklarını kurduğu yerdir. Çünkü sâlikin kalbine hem Rahmânî ilhamlar, hem de şeytanî vesveseler gelmektedir ve bunları ayıracak furkan (ayırt etme yetisi) henüz tam olarak yerleşmemiştir. İblis'in en büyük silahı ise vehim kuvvetidir.

Zira vehim kuvveti bütün kuvvalara musallat olmakla beraber onlara nazaran kıymetsiz ve küçük bir şeydir. İnsanlığı hakikate vasıl olmaktan menetmektir. Kendisi aslında güçlü değil, öyle gösteriyor, insanlar da buna takılıyor. İblis kendilerine yerin ve semanın esrarı münkeşif olan ehli süluku bozmak için dalalete bırakmak için bazı eşyalar suretinde zahir olur. Dervişleri bozmak için türlü suretlere girer. Bulut gibi. Zati tecellilere de karışıp saliki bozar. Zati tecellileri tamamen bozamaz sadece karışır. Buralar vehim ile ilhamın karıştığı yerlerdir. Emmare, levmame, mülhime mertebelerindeki kişilere bu şekilde geliyor. Ancak Hz. Resül (s.a.v.) suretinde ve O’nun varisleri olan kamillerin suretlerinde temessül edemez, misallenemez, bürünemez. Zira Resül (s.a.v.) ve varisleri Hadi isminin mazharı İblis ise Mudil isminin mazharıdır. Tecelliyat-ı Zatiyeye karışması Zat-ı Uluhiyetin Hadi ve Mudil isimlerinin her ikisinde cami olmasındandır. Hakikat-i Muhammedi sadece hadi isminden kaynaklandığı için Mudil ismi oraya karışamıyor, ama Zati tecellide hem hadi hem mudil karışık olduğundan Zati tecelliye karışıyor, bozgunculuk yapıyor. İblis’in hakikati Mudil ismi olduğundan kalbinde hakikatleri anlaması mümkün olmadığından gerek kendisi gerekse ona tabi olanlar hadi isminin mazharı olarak ortaya çıkamaz, yani hakikat-i Muhammedi ve varislerinin şekline giremez. İnsanda Zati tecelli olduğundan bütün alemde ne kadar varlık oluşum özellikler varsa insanda hepsi mevcuttur. Dolayısıyla Hadi de bizde Mudil de bizdedir. Kahhar da bizde Darr da bizde Vehhab da bizde Müntakim de bizde Kerim de bizde Rahman da bizde Rahim de bizdedir.

Bu, büyük bir sırrı ve uyarıyı içerir. Vehim, hakikatte zayıf olduğu halde, kendini güçlü göstererek sâliki yoldan alıkoyar. Özellikle Mülhime'de, sâlikin kalbine gelen nurlu bir ilhamın arasına bir bulut gibi sızar, onu bulandırır. Hakikat ile hayali birbirine karıştırır. Hatta Zâtî tecellîlere bile karışmaya cüret eder. Çünkü Hüvviyet mertebesindeki Zât, bütün isimleri, dolayısıyla zıtları da (Hâdî-Mudill, Rahmân-Kahhâr) kendinde toplayandır. İnsan da bu Zât'ın tecellîgâhı olduğu için, bu zıt isimlerin hepsi onun varlığında potansiyel olarak mevcuttur. İblis'in hakikati, el-Mudill (Saptıran) isminin tecellîsi; Peygamber Efendimiz'in ve O'nun kâmil vârislerinin, yani mürşid-i kâmillerin hakikati ise el-Hâdî (Hidayet Eden) isminin tecellîsidir. Bu yüzden İblis, her kılığa girer ama asla bir mürşid-i kâmilin suretine bürünemez. Bu yolda bir rehberin elini tutmak, onun sohbetine ve suretine sığınmak, vehmin ve İblis'in hilelerine karşı en sağlam kaledir.

Mülhime sâlikinin yapacağı en mühim iş, kalbine gelen her ilhamı, her tecellîyi, her rüyayı hemen sahiplenmeyip, mürşidinin mihengine vurması, O'nun irfan süzgecinden geçirmesidir. Aksi takdirde, ilham aldığını zannederken, vehmin karanlık dehlizlerinde kaybolması an meselesidir. Zıtların birliği, ancak kâmil bir rehberin himayesinde, tenzih ve teşbih kanatlarını dengeli kullanarak aşılabilecek bir zirvedir.

Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Nefs-i Mülhime

Hazret-i Mevlânâ, hakikati bir koku gibi havaya salar; bir nağme gibi gönül teline dokundurur. Onun Mesnevî-i Şerîf’i, sülûk yolunun her bir durağını, her bir tehlikesini ve her bir müjdesini yaşayan, nefes alan hikâyelerle, temsillerle anlatır. Nefs-i Mülhime mertebesi de bu hikmetli dilin içinde, sâlikin en hassas, en aldatıcı ve en ümitvar duraklarından biri olarak işlenir. Bu mertebe, gecenin bitip şafağın söktüğü ama ortalığın henüz tam aydınlanmadığı bir alacakaranlık gibidir. Göz, bir şeyleri seçmeye başlar ama gördüklerinin ne olduğundan tam emin olamaz. Hazret-i Pîr, bu mertebeyi doğrudan tarif etmek yerine, onu yaşayan sâlikin hâlini, yanılgılarını ve muhtaç olduğu rehberliği gözler önüne seren tablolar çizer.

Mesnevî'nin dilinde Mülhime, hem Rahmânî ilhamın ilk fısıltılarının duyulduğu hem de şeytanî vesvesenin en ince hilelerle göründüğü bir berzahtır. Sâlik artık Nefs-i Levvâme'nin kaba pişmanlıklarından bir nebze sıyrılmış, içine doğan ince mânâlarla ümitlenmiştir. Fakat bu yeni ışık, aynı zamanda yeni gölgeler de yaratır. Yolcu, bu mertebede ayağının altındaki zeminin hem yumuşak hem de kaygan olduğunu hisseder.

Fücûr ve Takvâ Arasında Bir Araf: Mürşidin Lüzumu

Nefs-i Mülhime’nin en belirgin vasfı, ilhama açık olmasıdır. Ancak bu, berrak ve saf bir ilham değildir. Cenâb-ı Hakk’ın Şems Sûresi’nde "O nefse fücûrunu da takvâsını da ilham edene..." buyurduğu sır, bu mertebede tam olarak tecellî eder. Sâlikin kalbine hem hayrın hem de şerrin fısıltıları aynı anda ulaşır. Bu iki ses o kadar iç içedir ki, hangisinin Rahmân’dan hangisinin şeytandan geldiğini ayırt etmek, tecrübesiz bir kulak için neredeyse imkânsızdır. Hazret-i Mevlânâ, bu hâli, irfan hazinesini çalan ama kimliği meçhul bir hırsız temsiliyle anlatır:

Basar-ı basîreti kör olan bir sâlikten, hırsız mesâbesinde olan gaflet-i nefsâniyyesi metâ'-ı irfânı çaldığı vakit, o sâlik hâlinin noksanlığını görüp körce nâle eder, ne yapacağını bilemez. ... Bu beyitlerde, nefs-i mülhime (ilham alan nefis) mertebesinde olan sâlikin (Hakk Yolcusu) hâline işaret edilir. Çünkü bu mertebede olan sâlikin hırsız konumunda olan nefsi, fücûrunu (günahkârlığını) ve takvâsını (Allah'tan korkup sakınmasını) kendisine ilham eder. Nasıl ki ayet-i kerimede فَأَلْهُمَها فَجَورَهَا وَتَقْوَاهَا (Şems, 91/8) yani, "O nefis fücûru ve takvâyı ilhâm eder" buyurulur. Ve nefs-i mülhime mertebesinde olan sâlikin kalp gözü açılmış bir durumda değildir. İlerlemesi için insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) rehberliğine muhtaçtır.

Sâlikin basiret gözü henüz kördür. İçinden bir şeyler çalınmıştır; mânevî bir lezzeti, bir hâli kaybetmiştir ama hırsızın kim olduğunu bilmez. "Körce feryat eder." Bu, Mülhime’deki yolcunun tam hâlidir. Bir anlık bir zevk, bir ilham parıltısı yaşar, sonra o hâl kaybolur. Geriye bir boşluk ve bir feryat kalır. Hırsız, dışarıda bir düşman değildir; bizzat kendi nefsidir. Nefs, bu mertebede o kadar ustalaşmıştır ki, sâlike takvâ elbisesi giydirerek onu günaha, yani fücûra sürükleyebilir. Kibir, riya, kendini beğenme gibi en ince hastalıklar, ibadet ve zikir suretinde gizlenerek sâlikin kalbine bu mertebede sızar.

Bu yüzden, kalp gözü henüz açılmamış bu "kör" sâlik, bir gören göze, bir İnsân-ı Kâmil'e muhtaçtır. Mürşid, sâlikin feryadını duyan ve ona hırsızın kendi içinde olduğunu gösteren kişidir. Sadece göstermekle kalmaz, o hırsızı yakalamanın ve bağlamanın usûlünü de öğretir.

Bu ilhamların karışıklığı, Mesnevî şârihinin bir başka ifadesinde "kalp vahyi" olarak geçer. Bu, peygamberlere gelen vahiy değil, velîlerin ve sâliklerin kalbine doğan ilhamdır. Ancak bu ilhamın berraklığı, kişinin mertebesine göredir:

"Vahy", burada ilhâm ma'nâsınadır ve "ilhâm" bilcümle evliyâya vâki' olduğu gibi "nefs-i mülhime" maķāmında olan sâliklere de nefsin fücûru ve takvâsı ilhâm olunur.

Mülhime’deki sâlik, evliyâullahın sofrasından dökülen kırıntılarla tanışır. Fakat o, henüz sofranın sahibi değildir. Gelen ilhamın bir kısmı ziyafet, bir kısmı ise zehirdir. Bu ikisini ayıracak "zevk-i selîm" henüz tam oluşmamıştır. Bu yüzden bu mertebe, mürşidsiz geçilmesi en tehlikeli geçitlerden biridir. Sâlik, aldığı ilhamı kendi aklıyla yorumlamaya kalkarsa, nefs hırsızının tuzağına düşmesi an meselesidir.

Sülûkun Kıyametleri ve Mertebeler Arası İmtihanlar

Tasavvuf yolu, her virajı imtihanlarla dolu, sarp bir dağ yoluna tırmanmaya benzer. Her bir nefs mertebesi, aşılması gereken bir zirve, geçilmesi gereken bir imtihandır. Nefs-i Emmâre'nin şehvet çukurundan Nefs-i Levvâme'nin pişmanlık vadisine çıkmak bir imtihandır. Levvâme'nin ikiyüzlü salınımından Mülhime'nin ilham şafağına ulaşmak ise başka bir imtihandır. Hazret-i Mevlânâ'nın diliyle sülûk, korkakların, nefsini feda etme cesareti gösteremeyenlerin yolu değildir. Her mertebe, sâliki sınayan "şer ve şûr" ile, yani caydırıcı hayaller ve fitnelerle doludur:

Meselâ sâlik nefs-i emmâreden levvâmeye terakkî ettiği vakit türlü türlü imtihânlara ma'rûz kalır. Eğer bu imtihânlara tahammül ederse nefs-i mülhimeye terakkî eder ve orada da imtihânlara ma'rûz kalır. Eğer mukavemet edemezse yine nefs-i emmâreye sukūt eder.

Bu ifade, yolun ciddiyetini ortaya koyar. Yükselmek ne kadar zorsa, düşmek o kadar kolaydır. Mülhime mertebesine ulaşan bir sâlik, mânevî sarhoşlukla veya gelen ilhamların verdiği gururla imtihanı kaybederse, kendini bir anda en başa, Emmâre'nin karanlık zindanına düşmüş bulabilir. Bu imtihanlar, sâlikin samimiyetini ve direncini ölçmek içindir. Hak yolunda "cân oyunculuğu" ve "fedâ-yı nefs" esastır.

Bu ilerleyiş, Mesnevî'de daha derin bir temsil ile, "kıyametlerin kopuşu" olarak anlatılır. "Ölmeden evvel ölünüz" sırrının mertebelerdeki yansımasıdır bu. Bir üst mertebeye doğmak için, alt mertebenin ölmesi, yani onun hükmünün ve kimliğinin sâlik üzerinde son bulması gerekir.

...mütâbeat-ı Resûlullâh sâyesinde, nefsin her bir mertebesinin peyderpey kıyâmetleri kopar; ya'ni meselâ "nefs-i emmâre"nin kıyâmeti kopar, "nefs-i levvâme" dirilir; ve nefs-i levvâmenin kıyâmeti kopar, "nefs-i mülhime" hayât bulur; ve onun kıyâmeti kopar, "nefs-i mutmainne" dirilir...

Her mertebe, kendi içinde bir âlemdir. Sâlik, Nefs-i Levvâme'nin dünyasında yaşarken, onun kurallarına tabidir. Mürşidin rehberliğinde bu mertebenin imtihanlarını başarıyla verdiğinde, o dünyanın "kıyameti kopar". Artık o kimlik sâlik için bir "geçmiş" olur. Ve bu ölümün ardından, Nefs-i Mülhime'nin âlemi "dirilir", sâlik yeni bir hayata başlar. Bu yeni hayatın da kendine göre kuralları, imtihanları ve bir sonu vardır. Bu peş peşe gelen kıyametler ve dirilişler, sâlik en sonunda Mutmainne'nin huzur yurduna yerleşinceye kadar devam eder. Mülhime, bu dirilişler zincirinin en kritik halkalarından biridir.

Perdenin Ardı: Mülhime'nin Sembolleri ve Nihai Gaye

Hazret-i Mevlânâ, mânevî hâlleri anlatırken somut âlemden aldığı sembollerle konuşur. Sâlikin kalbine gelen düşünceler ve ilhamlar, yani havâtır, onun bulunduğu mertebenin bir aynasıdır. Kalp, bir radyo alıcısı gibidir; hangi istasyona ayarlıysa o nisbetteki yayını çeker.

Ma'lûm olsun ki, bu beyitlerde beyân buyrulan kelâm ve sual ve cevâb, kelâm-ı nefsîdir ki, onlar havâtırdan neş'et eder ve havâtır kalbe, âlem-i lâ-mekândan gelir; ve herkesin menâzil-i nefsâniyyeden menzili ne ise, o menzile münasib sûrette gelir. Meselâ nefs-i emmâre menzilinde olanlara hâtıra-i ma'siyet; ve nefs-i levvâme menzilinde olanlara kâh ma'siyet ve gâh tövbe; ve mülhime menzilinde olanlara aşk-ı Hak ve zevk-i ma'rifet gelir.

Mülhime'nin müjdesi buradadır. Sâlikin kalbine ilk defa, doğrudan "Hakk aşkı" ve "marifet zevki" ile ilgili havâtır gelmeye başlar. Bu, Nefs-i Emmâre'nin isyanından ve Nefs-i Levvâme'nin kısır döngüsünden sonra, çölde bir vaha bulmak gibidir. Ancak unutmamalı, bu vahada serap da vardır. Gelen bu ulvî düşünceler, henüz sâlikin malı değildir; ona bir lütuf olarak "gelir". Sâlik bunları sahiplenirse, "ben biliyorum, ben erdim" demeye başlarsa, işte o an düşüş başlar.

Bu mertebenin aldatıcılığı, bir başka güzel sembolle, "bulut" ve "sis" ile ifade edilir:

"Bulut"tan murâd, nefs-i emmâre ve "sis"ten murâd, nefs-i levvâme ve mülhimedir. Ya'ni, "Hak Teâlâ hazretleri lutuf ve inâyeti ile hem kesîf bulut mesâbesinde olan nefs-i emmâre ve hem de sis mesâbesinde bulunan nefs-i levvâme ve mülhimeye can nûrunu bağışlayıp, nefs-i mutmainne mertebesine getirir...

Emmâre, hakikat güneşini tamamen örten kara bir buluttur. Levvâme ve Mülhime ise bir "sis" gibidir. Sisli havada güneşin varlığı hissedilir, bir aydınlık vardır ama hiçbir şey net değildir. Etraftaki şekiller aldatıcıdır, mesafeler yanıltır. Mülhime'deki sâlik, işte bu sisin içinde yolunu bulmaya çalışan bir yolcudur. Işığı görür ama kaynağını tam seçemez. Bu sis, ancak Mutmainne mertebesine ulaşıldığında, yani güneş tam tepeye çıkıp bütün sisleri dağıttığında ortadan kalkar.

Bütün bu yolculuğun nihai hedefi, yedi katmanlı nefis mücadelesini aşıp, her türlü belirlenmişliğin ve ikiliğin ötesindeki lâ-taayyün (belirlenmemişlik) âlemine yükselmektir. Hazret-i Mevlânâ, bu yedi mertebeyi, kevnî âlemdeki yedi kat göğe benzetir.

Bu beyt-i şerîfde maksada vusûl için merâtib-i nefsiyyenin tamâmiyle kat'edilmesi lâzım geleceğine de işâret vardır; o merâtib-i nefsiyye de “emmâre, levvâme, mülhime, mutmainne, râzıye, marzıyye ve bakıye"dir. Ve yedi felek ta'bîriyle bu merâtibe işâret buyrulur.

Yolculuk, Mülhime'de bitmez. Orası sadece bir duraktır. Sâlik, bu yedi mertebenin her birini bir elbise gibi giyip çıkarır. Nihai gaye, bütün bu elbiselerden soyunup, beş duyunun ve yedi nefs mertebesinin kayıtlarından kurtulup, Zât'ın Ahadiyyet denizinde fânî olmaktır. Hazret-i Pîr'in Hüsâmeddin Çelebi'ye hitabındaki sır budur:

Senin medhini beşten ve yediden hariç söyliyeyim...

Gerçek övgü, beş duyunun ve yedi nefs mertebesinin ötesindeki âleme aittir. Nefs-i Mülhime, bu "yedi" basamağın üçüncüsüdür. Sâlike hem ümit verir hem de onu en ince imtihanlarla sınar. O, sâlikin artık bir çocuk olmadığını, ergenliğe adım attığını haber veren, sesi çatallı bir mertebedir. Bu sesi doğru terbiye edip olgunlaştırmak ise ancak kâmil bir mürşidin nefesiyle mümkün olur.

Mesnevî Ciltlerinden İzler

Ahmed Avni Konuk'un on üç ciltlik Mesnevî-i Şerîf şerhinde Nefs-i Mülhime kavramı, farklı ciltlerde ayrı yönleriyle işlenir. Hangi beytin hangi ciltte geçtiğini bilmek, okuyucuya bu deryada bir pusula sunar:

  • Cilt 3: "Mülhime, mutmainne, râziye, merzıyye, mertebelerini kat'edip sâfiye mertebesinde temekkünü için çok seneler terbiye olunması lazımdır. Nefis ancak mertebe-i sâfiyede temiz ve hazine-i Hakk'ın emini olur."

Esmâü'l-Hüsnâ Cilt 2, ilhâmın esmâ-i ilâhiyye ile bağını açar. Mesnevî-i Şerîf Şerhi Cilt 3, sülûkun tamâmında Mülhime'nin "henüz emniyetli olmayan" doğasını vurgular. Kıyâmet Sûresi Mülhime dahil her mertebenin kendi kıyâmetini olduğunu beyân eder.

Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme

Kavramlar Ağında Nefs-i Mülhime

Nefs-i Mülhime, tek başına bir ada değil, engin bir irfan okyanusunda nice kıymetli menzile ve mertebeye bağlı bir geçittir. Bu bağları anlamak, yolu ve yolcuyu anlamaktır.

  • Nefs-i Levvame: Mülhime’nin kapı komşusu, bir önceki menzilidir. Sâlik, Nefs-i Levvame’nin sürekli kınayan, bir sevinen bir dövünen ikircikli halinden yorulduğunda, daha saf bir arayışla Mülhime’nin eşiğine gelir. Levvâme’nin pişmanlık ateşi, Mülhime’nin ilham suyuna dönüşmek için yanar. Biri olmadan diğeri olmaz; biri tövbenin sancısı, diğeri ümidin ilk pırıltısıdır.

  • Tevbe: Levvâme mertebesinin ameli olan Tevbe, Mülhime’de bir hâle dönüşmeye başlar. Artık sadece işlenen bir günahtan pişmanlık değil, Hakk’tan bir an bile ayrı düşmenin getirdiği hicranla yapılan bir dönüş olur. Mülhime’deki sâlikin tövbesi, ilham ile aydınlanan bir yolda atılan daha kararlı adımların başlangıcıdır.

  • İlham: Mülhime mertebesinin hem hediyesi hem de imtihanıdır. Bu makamda kalp, Melekut âlemine bir pencere açar ve oradan fısıltılar duymaya başlar. İşte buna İlham deriz. Lâkin bu pencereden sadece Rahmânî esintiler değil, nefsânî ve şeytânî fırtınalar da sızabilir. Mülhime yolcusunun en büyük sanatı, bu iki sesi birbirinden ayırabilme sanatıdır.

  • Nefs-i Mutmeinne: Mülhime’nin ufkunda parlayan yıldız, varılması hedeflenen huzur limanıdır. Mülhime’nin fücur ve takva arasındaki gelgitleri, sâliki yorar ve olgunlaştırır. Bu imtihanı başarıyla veren nefs, ilhamların bulanıklığından kurtulup Hakk ile tatmin olmanın, O’nda mutmain ve sâkin kalmanın sırrına erer. Mülhime, Mutmeinne’ye giden köprüdür; dikenli ama sonunda gül bahçesine çıkan bir köprü.

  • Seyr-i Süluk: Bütün bu yolculuğun adıdır Seyr-i Süluk. Nefs-i Mülhime, bu uzun ve kutlu yolculuğun ne başı ne de sonudur; tam ortasında, en kritik kavşaklarından biridir. Sâlikin artık acemiliği üzerinden attığı ama henüz ustalığa da tam eremediği, ayağının en kolay kayabileceği duraktır. Seyr-i sülûkun başarısı, bu kavşağı bir mürşid rehberliğinde selametle geçmeye bağlıdır.

  • Tasavvuf: Tasavvuf, bu seyr-i sülûkun usûlünü, erkânını ve haritasını bize sunan ilmin adıdır. Nefs mertebeleri, bu ilmin insanı anlamak ve oldurmak için kullandığı en temel araçlardandır. Nefs-i Mülhime’yi anlamak, tasavvufun insan-ı kâmil yetiştirme gayesinin ne denli incelikli bir terbiye işi olduğunu idrak etmektir.

  • Melekut: Gözümüzün gördüğü bu mülk âleminin ardındaki bâtınî, lâtif âlemdir Melekut. Mülhime’deki sâlikin kalbine düşen Rahmânî ilhamlar, işte bu melekût âleminden gelen mesajlardır. Melekler ve rûhânî kuvvetler aracılığıyla gelen bu haberler, sâlike yolunu şaşırmaması için birer işarettir. Mülhime, mülk ile melekût arasında gidip gelen bir salıncağa benzer.

  • Kelime-i Tevhid: "Lâ ilâhe illallah", bu yolun azığı ve kılıcıdır. Mülhime’deki sâlik, kalbine gelen her ilhamı, her düşünceyi bu kılıçtan geçirir. "Allah’tan başka ilah, O’ndan başka hakiki güç ve kaynak yoktur" hakikati, gelen ilhamın nefsânî mi Rahmânî mi olduğunu ayırt etmede en sağlam ölçüdür. Kelime-i Tevhid zikri, kalbi sahte ilahlardan temizleyerek sadece Hakk’ın ilhamına açık hale getirir.

  • Tevhid: Yolun gayesi, varlığın sırrıdır Tevhid. Mülhime’de yaşanan ikilik, yani fücur ve takva, nefs ve ruh arasındaki çekişme, aslında Tevhid’e duyulan iştiyakın bir ifadesidir. Sâlik, bu zıtlıkları kendi içinde birlemeyi başardığında, yani nefsini ruhuna tâbi kıldığında, Tevhid hakikatinden bir damla tatmış olur. Mülhime’deki mücadele, kesretin (çokluğun) içinde Vahdet’i (birliği) bulma mücadelesidir.

  • İrfan: Kitaplardan öğrenilen kuru bilgi değil, yaşayarak, tadarak elde edilen doğrudan biliştir İrfan. Mülhime’de başlayan ilham pırıltıları, İrfan güneşinin ilk ışıklarıdır. Sâlik, aklının ve duyularının ötesinde bir kaynaktan bilgi almaya başladığını fark eder. Bu, hakikat ilminin, yani irfanın kapısının aralanmasıdır.

  • Hikmet: Her şeyi yerli yerine koyma sanatıdır Hikmet. Mülhime’deki sâlik, Rahmânî ilham ile şeytânî vesveseyi ayırt edebilmek için hikmete muhtaçtır. Bu hikmet, ya bir kâmil mürşidin sohbetinden ya da sâlikin kendi samimiyeti ve gayreti nispetinde kalbine ilka edilen bir nurdan gelir. Hikmet olmadan, ilham bir lütuf değil, bir fitne olabilir.

  • Fusûsu'l-Hikem: Şeyh-i Ekber İbn Arabî hazretlerinin bu ölümsüz eseri, Nefs-i Mülhime gibi tecrübî hallerin vücûdî ve kevnî temellerini açıklar. Fusûsu'l-Hikem, Mülhime’de yaşanan içsel çatışmanın, varlığın büyük dokusundaki tenzih-teşbih dengesinin, ruh ve nefs arasındaki ilişkinin küllî plandaki karşılığını gösteren bir ayna gibidir. O, bu tecrübeye hikmet gözüyle bakmamızı sağlar.

Kütüphanedeki Kaynaklar

Bu dijital kütüphanede, Nefs-i Mülhime kandilini üç büyük kaynaktan gelen yağ ile aydınlatmaya gayret ettik. Her biri, bu nazlı ve tehlikeli mertebenin farklı bir yönünü açığa vurdu.

Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri’nin Külliyatı, bu yolu bizzat yürüyen ve yürütmekte olan bir mürşidin canlı tecrübesini, sohbet sıcaklığını taşır. O’nun nazarında Nefs-i Mülhime, sülûk haritasının en hassas noktasıdır. Terzibaba, nefsin aslını doğrudan Peygamberî hakikate, "Allah evvelâ benim aklımı ve nefsimi halketti" sırrına bağlayarak işe başlar. Bu, nefse sadece aşağılanacak bir düşman olarak değil, aslına döndürülmesi gereken ilâhî bir emanet olarak bakmamızı sağlar. O’nun öğrettiği yedi kat bâtınî gök (nefs mertebeleri) ve beş haricî mertebe doktrini, sâlike nerede durduğunu ve nereye gittiğini gösteren bir pusula gibidir. Mülhime’nin, hem Rahmânî ilhamlara hem de nefsânî fısıltılara açık, iki kapılı bir han olduğunu ısrarla vurgular. Bu handa yolcunun tek başına kalmaması gerektiğini, bir mürşidin eline yapışmazsa ayağının kaymasının an meselesi olduğunu söyler. Levvâme’deki pişmanlık halinden Mülhime’deki ilham alma haline geçişi, bir irâde toparlanması, bir sıçrama olarak tarif eder. "İnek kesme" misaliyle, sülûkun ancak alt mertebelerin kurban edilmesiyle, yani tahakkukla, yaşayarak mümkün olacağını anlatır. Terzibaba’nın dili, yaşayan, soluk alan, sâliki elinden tutup yürüten bir dildir.

Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî’nin Füsûsu'l-Hikem’i ise meseleyi vücûdî bir derinliğe, hakikat ilminin zirvelerine taşır. Füsûs, Mülhime’deki sâlikin yaşadığı içsel dramın, âlemlerin dokusundaki büyük ilâhî işleyişin bir yansıması olduğunu gösterir. İsevî faslında, Hz. İsa’nın emmâre, levvâme, mülhime gibi mertebelerden münezzeh olarak zuhûrunu anlatırken, aslında bizlere nefsin bu mertebelerinin "muhakkak su" yani bedene ve dünyaya ait kesâfetten kaynaklandığını öğretir. Bu, Mülhime’deki mücadelenin, letâfetin kesâfete galebe çalma mücadelesi olduğunu anlamamızı sağlar. Peygamber Efendimiz’in "Ben şeytanımı Müslüman ettim" hadis-i şerifini, hakikate ulaşmayı engelleyen "vehim kuvvetinin" teslim alınması olarak yorumlar. Mülhime, işte bu vehim kuvvetinin hem en çok aldatmaya çalıştığ�� hem de teslim olmaya en çok yaklaştığı mertebedir. Şeyh-i Ekber’in dilinde Mülhime, sâlikin nefsini kendisine karşı çalışan bir engel olmaktan çıkarıp, ruhuyla aynı yöne giden "ikinci bir motora" dönüştürme potansiyelini taşıdığı yerdir. Bu, zıtların birliğine, yani Cem makamına doğru atılmış en mühim adımlardan biridir. Füsûs, tecrübenin hikmetini, olayın ardındaki ilâhî kanunu bize fısıldar.

Hazret-i Mevlânâ’nın Mesnevî-i Şerîf’i ise bu hakikatleri kalp diliyle, aşk ile, hikâyelerle anlatır. Mesnevî, Mülhime’deki sâlikin halini, iki arada bir derede kalmışlığını en dokunaklı şekilde tasvir eder. O, Mülhime’deki yolcunun kalp gözünün henüz tam açılmadığını, bu yüzden de bir kâmil mürşidin "gözüne sürme çekmesine" muhtaç olduğunu söyler. Fücur ve takva ilhamları arasında bocalayan sâlikin hali, Mesnevî’de bir o yana bir bu yana yalpalayan bir acemiye benzetilir. Hz. Mevlânâ, sülûkun her bir mertebesinin kendi "kıyametini" koparıp bir üst mertebede yeniden "dirilmek" olduğunu anlatarak, Mülhime’yi Levvâme’nin kıyameti ve Mutmeinne’nin doğum sancısı olarak resmeder. Bu, statik bir durak değil, sancılı bir dönüşümdür. Kalbe gelen düşüncelerin (havâtır), sâlikin bulunduğu mertebenin rengini taşıdığını belirtir. Emmâre’de günah, Levvâme’de pişmanlık, Mülhime’de ise hem günaha çeken hem de takvaya çağıran karmaşık, bulanık ilhamlar gelir. Mesnevî, Mülhime’nin teorisini değil, bizzat ateşini, sancısını ve ümidini terennüm eder; o, aklımıza değil, doğrudan ruhumuza konuşur.

Değerlendirme

Bu sohbetten çıkarılacak üç temel nokta şunlardır: Evvelâ, Nefs-i Mülhime, sülûk yolculuğunun en kritik ve en bereketli durağıdır. Zira burada sâlik, ilk defa kendi dar benliğinin dışından, ilâhî bir kaynaktan gelen fısıltıyı duyar; bu, ümidin ve tehlikenin Cem makamında buluşmasıdır. İkinci olarak, her üç büyük rehberin de farklı dillerle söylediği gibi, bu iki kapılı handa tek başına gecelemek, helâk olmaya davetiye çıkarmaktır; bir kâmil mürşidin rehberliği, ilhamı fitneden ayıran hikmet kılıcını sâlikin eline verir. Ve son olarak, Mülhime bir son değil, bir eşiktir; Levvâme’nin pişmanlık ateşinde yanan benliğin kıyameti ve Mutmeinne’nin huzur dolu sabahında yeniden dirilmenin müjdesidir. Bu mertebeyi tefekkür etmek, her birimize kendi içimizdeki ilham ve vesvese seslerini dinleme ve ayırt etme sorumluluğunu hatırlatır. Cenâb-ı Hakk, bizleri vesvesenin şerrinden koruyup ilhamının nuruyla yolumuzu aydınlatsın.

Bu makale, Terzibaba Irfan Mektebi Dijital Kutuphanesi Wiki-Enhanced RAG sistemi tarafindan 25 kaynak eserden sentezlenmistir.

Model: gemini-pro-augmented-mesnevi | Olusturulma: 11.06.2026