Nefs-i Radiyye
Gönül yolculuğunda bir menzil vardır ki, sâlikin dili susar, kalbi konuşmaya başlar. O menzile varan can, artık “neden” ve “niçin” pazarında müşteri olmaz; başına gelen her hâle, lütfa da kahrına da aynı tebessümle, aynı teslimiyetle “eyvallah” der. Bu makam, Cenâb-ı Hakk’tan gelen her şeye kayıtsız şartsız razı olan nefsin, yani Nefs-i Radiyye’nin makamıdır. Bu mertebe, nefs mertebelerinin yedili tasnifinde beşinci basamağı teşkil eder ve sâlikin Hakk ile olan muamelesinin bambaşka bir seviyeye taşındığı, imtihanın seyre, şikâyetin şükre dönüştüğü mübarek bir duraktır. Terzibaba İrfan Mektebi’nde bu menzil, yalnızca bir bilgi olarak değil, yaşanması ve tadılması gereken bir hâl olarak anlatılır. Zira irfan, bilmekten ziyade olmaktır.
Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı
Nefs-i Radiyye, Arapça “rıdâ” kökünden gelir ki, bu da “razı olmak, hoşnut olmak, kabullenmek” demektir. Istılah olarak ise, kulun, Rabbi’nin kendisi hakkındaki bütün takdir ve tecellîlerinden tam bir gönül hoşnutluğu duyması, O’ndan bütünüyle razı olması hâlidir. Bu yolculuk, Cenâb-ı Hakk’ın Şems Sûresi’nde üzerine yemin ettiği nefs tezkiyesinin, yani arınma ve yücelme sürecinin en mühim duraklarındandır.
Ayet: Şems Suresi, 7-8. Ayetler وَنَفْسٍ وَمَا سَوَّاهَا - فَأَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَتَقْوَاهَا Okunuşu: "Ve nefsin ve mâ sevvâhâ. Fe elhemehâ fucûrahâ ve takvâhâ." Anlamı: "Nefse ve onu (en güzel biçimde) düzenleyene, sonra da ona hem kötülüğünü (fücurunu) hem de takvasını (ondan sakınmayı) ilham edene yemin olsun ki."
Bütün seyr-i sülûk, yani mânevî yolculuk, Hakk’ın nefse ilham ettiği bu iki potansiyel arasında yapılan bir tercihten ibarettir. Sâlik, fücurundan, yani isyan ve kötülüğe meylinden yüz çevirip takvasını, yani Hakk’a karşı sorumluluk şuurunu besledikçe nefs mertebelerinde yukarı doğru yol alır. Bu yolculuğun haritası, irfan mektebinde yedi durak olarak çizilmiştir:
Nefsin bu hallerinin daha iyi bilinmesi ve tanınması için onun yedi hali ve tavrı bulunmakta dır. Ve buna da 7 Nefs Mertebeleri ismi verilmiştir. Bunlar; 1. Nefs-i Emmâre, Nefs-i Levvâme, Nefs-i Mülhime, Nefs-i Mutmeinne, Nefs-i Râdıye, Nefs-i Mârdiyye. Nefsi-i Safiye Diye isimlendirilmiştir. ... Nefs yedi tane değil bir tanedir ve onun yedi temel hali vardır.
Nefs aslında birdir, lakin hâlleri, tavırları, boyandığı renkler farklıdır. Kötülüğü emreden Emmâre zindanından başlayan yolculuk, kendini kınayan Levvâme’den, ilhamlara açılan Mülhime’den ve nihayet huzura eren Mutmeinne’den geçerek Radiyye kapısına dayanır. Bu kapı, Kur’ân-ı Kerîm’de Fecr Sûresi’nde ilâhî bir davetle aralanır:
Ayet: Fecr Suresi, 27-28. Ayetler يَا أَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ - ارْجِعِي إِلَى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَرْضِيَّةً Okunuşu: "Yâ eyyetuhe'n-nefsu'l-mutme'inneh. İrci'î ilâ rabbiki râdiyeten mardiyyeh." Anlamı: "Ey huzura ermiş (mutmain) nefs! Sen O'ndan razı, O da senden razı olarak Rabbine dön!"
Bu ilâhî nida, yolculuğun artık kişisel bir çabadan çıkıp Hakk’a doğru bir vuslat seferine dönüştüğünün müjdesidir. Cenâb-ı Hakk, Mutmeinne mertebesinde sükûn bulan kuluna, “Şimdi de benden razı olarak (Radiyye) ve benim de senden razı olduğum (Mardiyye) bir hâlde Bana dön” buyurmaktadır. Bu, sâlikin artık Hakk’ın fiillerine, esmâsına, sıfatlarına ve hükümlerine karşı zerre miktar itirazının kalmadığı bir teslimiyetin adıdır. Bu teslimiyetin misallerinden biri, Bakara kıssasında gizlidir. İsrailoğullarından kesmeleri istenen ineğin vasıfları, bir sâlikin kalbinin ve nefsinin ulaşması gereken hâllere işarettir. O ineğin “sapsarı” ve “hiç alacası olmayan” bir renkte olması istenmişti. Terzibaba Hazretleri bu işareti şöyle şerh eder:
“salma, hiç alacası yok,” Zâhiren bakara’ya bakınca tamamen sarı karışık hiçbir başka rengi yok olacak, beden bakarasının da böyle olması gerekmektedir. Nefs-i râdiyye de olan sâlik’in de işte böyle gönlü Hakk’tan tam bir razı olmuş olarak hayatını sürdürmüş olmasıdır, eğer bir parça “neden niçin” gibi soruları olursa sarı rengi başka nefs renkleriyle karışmış olur. Bu da istenmemektir.
Radiyye makamının rengi sarıdır ve bu sarılık, saf, katışıksız bir rızayı temsil eder. Eğer sâlikin gönlünde zerre kadar bir “neden böyle oldu?” veya “keşke şöyle olmasaydı” şüphesi, yani başka bir renkten bir leke bulunursa, o sarılık bozulur, saflığını yitirir. Rıza, tam bir boyun eğiş, tam bir gönül hoşluğudur. Bu hâle eren kul için artık dünya bir imtihan meydanı değil, bir temaşa sahnesidir. Her hadise, Hakk’ın bir tecellîsidir ve her tecellî güzeldir.
Bu dünyada erişilen her mânevî mertebe, ahiret hayatının da temelini oluşturur. Bu, bir ceza veya mükâfat denklemi değil, bir idrak ve şuur devamlılığıdır. Kişi burada hangi şuur seviyesinde ise, öte âlemde de o şuurla var olacaktır.
Demek ki dünyadaki mertebemiz ne ise ahiretteki mertebemizde aynen öyle olacak, eksi mertebeler de böyle, artı mertebeler de böyle, onun için cennetin sekiz mertebe olduğu biliniyor ya, bunların sekizincisi Zât cenneti yani kâmil insânların cenneti diyelim yani gerçek kulların cenneti, “ Ya eyyetühen Nefsül Mutmainneh; İrci'ıy ila Rabbiki radıyeten mardıyyeten; Fedhuliy fiy 'ıbadİY;” (Fecr 89/27.28.29. Âyetler) yani “Ey mutmainne, râdiyye, mardiyye nefse ulaşmış kimse Benim kullarımın arasına gir”, bakın özel hitap var burada ve bu özel hitap mutmainne mertebesinden başlıyor... “ Benim has kullarımın arasına gir, Benim cennetime gir, onlarla birlikte” diyor, acaba Allahu Teala hazretlerinin kendi indinde olan özel cenneti nedir?
Bu özel hitap, genel bir çağrı olan “ey insanlar” hitabından farklıdır. Burada Rabb, kulunu hususi olarak muhatap almaktadır. Bu muhataplığa erebilmek için kulun, Mutmeinne, Radiyye ve Mardiyye basamaklarından geçerek “yakîn” ehli olması, yani şüpheden arınmış bir idrake kavuşması gerekir. Dünyada nefsini bu mertebelerde terbiye eden kimse, ahirette de Hakk’ın “has kullarım” dediği zümreye dâhil olur ve O’nun özel cennetine girer. Bu cennet, bildiğimiz bahçelerden, ırmaklardan öte, bir idrak ve müşahede cennetidir; Hakk’ın yakınlığının ve rızasının tadıldığı bir vuslat makamıdır. Dolayısıyla Nefs-i Radiyye’ye ulaşma gayreti, sadece bu dünya hayatını güzelleştirmekle kalmaz, ebedî saadetin de kapısını aralar. Terzibaba Hazretleri’nin İrfan Mektebi adlı eserinde bu yolculuk, sâlikin eline verilen bir seyr defteri gibi, adım adım işlenmiştir.
İRFAN MEKTEBİ, HAKK YOLU’nun seyr defteri ve şerhi: BİRİNCİ KISIM: Yedi tur- (yedi tavır.) “ Sırât-ı müstakiym” ……….. 13 Birinci, bölüm: Nefs-i Emmâre…………………………………………………………………… 14 İkinci, bölüm: Nefs-i Levvâme………………………………………………………………….. 19 Üçüncü, bölüm: Nefs-i Mülhime. (Nâsuh hikâyesi)……………………………………… 23 Dördüncü, bülüm: Nefs-i Mutmeinne. (İbrâhim (a.s.) mın kuş hikâyesi)………. 28 Beşinci, bölüm: Nefs-i Râdiyye. (İbrâhim (a.s.) mın koç hikâyesi, özet)…. 35
Her nefs mertebesi bir peygamber kıssasıyla sembolize edilmiştir. Nefs-i Radiyye’nin İbrahim Aleyhisselâm’ın, oğlu İsmail’i kurban etme emrine tam teslimiyeti ve neticesinde gönderilen “koç” hadisesiyle anlatılması tesadüf değildir. Bu, en sevdiğinden bile Hakk uğruna vazgeçebilme rızasının ve bu rızanın sonunda gelen ilâhî lütfun en kâmil örneğidir. Radiyye makamı, sâlikin kendi “İsmail’ini”, yani en değerli varlığını, nefsini Hakk’a kurban etmeye razı olduğu ve karşılığında Hakk’ın sonsuz rahmet ve ikramına mazhar olduğu bir kurbiyet ve teslimiyet menzilidir.
Terzibaba'nın Nazarıyla Nefs-i Radiyye: Aslı ve Mertebesi
Nefs-i Radiyye makamını anlamak, sadece bir hâli anlamak değildir. Bu, Cenâb-ı Hakk’ın âlemleri ve insanı halk edişindeki büyük haritanın içinde nerede durduğumuzu bilmektir. Terzibaba İrfan Mektebi’nde meselelere sadece ahlâkî bir güzellik olarak bakılmaz; her bir mertebenin vücûdî temelini, yani varlık ağacındaki yerini, kökünü ve dalını anlamaya gayret edilir. Nefs-i Radiyye’nin de sadece ne olduğundan değil, nereden gelip nereye gittiğinden bahsederek hakikatini aralamak gerekir.
Nefsin Hakikati ve Zuhûrdaki Yeri
“Nefs” kelimesi, çoğu zaman kulağa menfi bir tını ile gelir ve akla hemen kötülüğü emreden Nefs-i Emmâre’yi getirir. Bu doğru, ancak eksiktir. Nefsin aslına, onun zuhûrdaki kökenine baktığımızda, bambaşka bir manzarayla karşılaşırız. Efendimiz (s.a.v.) bir Hadîs-i şeriflerinde bu sırra işaret buyurmuşlardır:
“Evvelü ma hâlâkallahu akli vennefsi” Hadîs-i şerif. “Allah (c.c.) evvelâ benim aklımı ve nefs’imi halketti” Efendimiz (s.a.v.) belirtilen bütün mertebelerin öncesi ve öncüsü olduğu gibi “nefs” mertebesinin de öncüsü olduğunu bu Hadîs-i şeriflerinde belirtmişlerdir. Sadece bu Hadis-i şerif dahi “nefs” in ne derece mühim bir hakikat olduğunu anlatmaya yeterlidir diye düşünüyorum.
Bu rivayet, irfan yolunun temel taşlarından biridir. Anlıyoruz ki Nefs, varlık sahnesine sonradan dahil olmuş arızî bir şey değil, Cenâb-ı Hakk'ın ilk tecellîlerinden olan Akl-ı Küll (küllî akıl) ile birlikte zuhûra gelen aslî bir hakikattir. O, Nefs-i Küll’dür, yani bütün nefslerin kendisinden pay aldığı o büyük, kevnî hakikattir. Bu demektir ki, Emmâre’den Sâfiye’ye kadar saydığımız bütün nefs mertebeleri, bu aslî hakikatin farklı taayyünleri, yani perdeleniş veya cilâlanış dereceleridir.
Öyleyse sâlikin yolculuğu, nefsini yok etme mücadelesi değil, onu aslî hakikatine, o ilk halk edildiği nûrânî ve saf hâline geri döndürme, yani tezkiye (arındırma) çabasıdır. Nefs, düşmanımız değil, bize emanet edilen ve işlenmesi gereken en kıymetli cevherdir. Kömürün içinde elmas nasıl saklıysa, Nefs-i Emmâre’nin karanlığında da Nefs-i Sâfiye’nin nuru öyle saklıdır. Yolculuk, bu cevheri ortaya çıkarma sanatıdır. Radiyye makamı da bu sanatın en maharetli icra edildiği menzillerden biridir.
Seyr-i Sülûk Haritası: Yedi Nefs ve Beş Hazret
Nefs, terbiye edilecek ve mertebe atlatılacak bir cevher olduğuna göre, bu yolculuğun bir haritası, bir usûlü olmalıdır. Ârifler, bu haritayı Kur'ân ve Sünnet ışığında, kendi mânevî tecrübeleriyle detaylandırmışlardır. Terzibaba mektebinin de temelini teşkil eden bu harita, iki ana eksen üzerine kuruludur: Dikey eksen olan enfüsî (içsel) yolculuk, yani yedi nefs mertebesi ve yatay eksen olan âfâkî (dışsal, kevnî) idrak, yani beş Hazret mertebesi.
Ârifler bireysel olarak Hakk yolunun seyr-ü seferinde “nefs” -i “yedi” mertebeye ayırmışlardır. YEDİ NEFİS MERTEBESİ 1. Nefs-i emmâre, Nefs-i levvâme, Nefs-i mülhime, Nefs-i mutmeinne, Nefs-i Râdıye, Nefs-i mârdiyye. Nefs-i sâfiye, diye isimlendirmişlerdir. Bu mertebelerden sonra Hakk’a Mi’râc etmek için beş Hazret mertebesi daha vardır... Hakk’a varmak ister isen. Gönül yolun tutman gerek. Üzerinden varlık yükün. Hemen çözüp atman gerek. Bir de kâmil yere varıp. Evvel elin tutman gerek. Yedi deniz beş deryayı. Kanat açıp geçmen gerek. Diye belirtilen, yedi deniz “nefs” mertebeleri, beş derya ise, “Hazarât-ı Hamse” dir.
Bu manzumede geçen "yedi deniz", sâlikin kendi içinde aşması gereken yedi nefs mertebesidir. "Beş derya" ise Hazarât-ı Hamse olarak bilinen beş vücûdî idrak seviyesidir: Tevhid-i Ef'âl (fiillerin birliği), Tevhid-i Esmâ (isimlerin birliği), Tevhid-i Sıfât (sıfatların birliği), Tevhid-i Zât (Zât'ın birliği) ve hepsini cem eden İnsân-ı Kâmil mertebesi.
Nefs-i Radiyye, bu haritada "yedi denizin" beşincisidir. Sâlik, Emmâre'nin isyanından, Levvâme'nin pişmanlığından, Mülhime'nin ilham karmaşasından ve Mutmeinne'nin sükûnetinden geçerek bu rıza sahiline ulaşır. Artık dalgalar durulmuş, deniz sakinleşmiştir. Bu mertebe, genellikle Tevhid-i Ef'âl ve Tevhid-i Esmâ idraklerinin iyice yerleştiği, sâlikin başına gelen her hadisede Fâil-i Mutlak olan Hakk'ın fiilini ve esmâsının tecellîsini görmeye başladığı bir idrak düzeyine karşılık gelir. Terzibaba Hazretleri'nin külliyatında bu mertebeler, harflerin sırlarıyla, ebced hesaplarıyla o kadar ince dokunmuştur ki, her bir nefs mertebesinin, ilâhî isimlerle ve vücût mertebesi itibariyle nasıl bir ilişki içinde olduğu detaylıca şerh edilir. Bu haritayı bilmek, sâlike hangi vadide olduğunu, hangi imtihanlarla karşılaşabileceğini ve bir sonraki menzile nasıl ulaşacağını gösteren bir pusula gibidir.
Radiyye Bineği ve Hakikatinin Sembolleri
Hakikat ilmi, sadece soyut tanımlarla ilerlemez. Kıssalarda, sembollerde ve peygamberlerin hayatlarındaki hadiselerde kendi sırrını açar. Nefs-i Radiyye’nin ne olduğunu anlamak için, onun Kur’ân’da işaret edilen sembolik anlatımlarına bakmak gerekir. Bu sembollerden en önemlilerinden biri, Salih Peygamber'in devesidir.
Âdemiyyet’ten başlayan seyr-ü sülûk yolculuğu “salâh-sâlihlik” vadisine geldiği zaman o vâdiden geçmek için oraya uygun bir vâsıta lâzımdır bu vâsıta ise belirtildiği üzere “deve”dir... Kendilerini Hakk’a götürecek olan nefs-i râdiyye devesi, bineği idi, ancak bunu anlayamadılar. Suyu bir gün devenin bir gün kendilerinin kullanması onlara (nefs-i emmâreye) zor geldi, bu sebeple deveyi kestiler. Yâni kendilerine verilen ilâhî emâneti taşıyamadılar.
Buradaki deve, sıradan bir hayvan değildir. O, "Nâkat-Allâh", yani Allah'ın devesidir. Sâlihlik vadisine, yani mânevî kemâlât yolculuğuna girmiş bir sâlikin, onu Hakk’a taşıyacak olan bineğidir. Bu binek, Nefs-i Radiyye’dir. Çünkü Radiyye, her şeye razı olan, sabreden, şikâyet etmeyen nefs demektir. Tıpkı çölün zorlu şartlarına sabreden, yükünü şikâyetsiz taşıyan bir deve gibi. Kavminin o deveyi kesmesi, aslında kendi Nefs-i Emmâre’lerinin, Radiyye’nin getirdiği ilâhî düzene (suyun bir gün deveye, bir gün onlara olması) tahammül edememesidir. Sâlikin içindeki Emmâre de böyledir; zikrin, ibadetin, riyâzatın getirdiği disipline isyan eder ve o nurlu bineği, o Radiyye hâlini kesip atmak ister.
Bir diğer mühim sembol ise, Bakara Sûresi’nde geçen ve kesilmesi emredilen sığırdır. Bu kıssa, zâhirde birbiriyle çelişkili gibi duran iki mertebeyi bir araya getirmesiyle tam bir Cem makamı dersidir.
Zuhurat’ta bakara türü hayvanların kesildiği mertebe (nefs-i levvâme) mertebesi’dir, rengi itibari ile ise yukarıda da belirtildiği gibi, (nefs-i râdiyye) dir, denmişti. O halde bahsedilen bakara da iki mertebe vardır. Biri içi, eti yenen hayvanlığı itibari ile, (nefs-i levvâme,) diğeri ise, dışı rengi itibari ile (nefs-i râdiyye) mertebesidir. Bu bakara Kesilipte içi altınla doldurulduğunda içi de (nefs-i levvâme) likten kurtulup. İçi dışı (nefs-i râdiyye) mertebesine dönüşecektir.
Bakara'nın (sığırın) kesilmesi, sâlikin kendi hayvanî nefsini, yani kınayan, sürekli pişmanlık içinde gidip gelen Nefs-i Levvâme’sini kurban etmesine işarettir. Bu, bir arınma ameliyesidir. Fakat aynı sığırın vasfı sorulduğunda, "Rengi bakanlara sürûr veren (neşe veren) sapsarı bir sığırdır" (Bakara 2:69) buyrulur. Sarı renk ise Nefs-i Radiyye’nin rengidir. Zıtların birliği budur. Kurban edilen Levvâme'dir, fakat o kurbanın vasfında, ulaşılacak olan Radiyye'nin müjdesi vardır. Sâlik, Levvâme’sini kestiğinde, yani o hayvanî benliği aradan çektiğinde, Cenâb-ı Hakk onun içini Radiyye’nin altınıyla, yani Rıza’nın nuruyla doldurur. Artık içi de dışı da Radiyye olur. Bu, aynı zamanda bir ressamın hayvan resimleri çizmesi gibi, Hayy isminin bir tecellîsidir. Hayvan, hayatiyetin, canlılığın sembolüdür ve bu tecellînin kemâli Radiyye-Mardiyye mertebelerinde yaşanır. Fiilin fâili Hakk olduğunda, sâlik sadece o ilâhî iradenin tecellî ettiği bir ayna olur.
Rıza'nın İki Yüzü: Nefs Mertebesi ve Ulûhiyet Mertebesi
Burada çok ince bir ayrım yapmak gerekir. Tasavvuf, kılı kırk yaran bir ilimdir; kelimelerin ve makamların hakkını vermek, edebin bir parçasıdır. "Rıza" kelimesi hem sâlikin yolculuğundaki bir nefs mertebesi (Radiyye) için kullanılır, hem de Cenâb-ı Hakk'ın kullarından razı olması anlamında, Ulûhiyet mertebesine ait bir sıfat olarak zikredilir. Bu ikisi aynı şey değildir.
Allah onlardan razı olmuş; onlar da O’ndan razı olmuşlardır. Burada bahesile razı ve merziye nefis mertebeleri içinde geçen nefsi radiyye ve mardiyye değil. Uluhiyet mertebesinden razılık ve marziyyedir.
Terzibaba Hazretleri’nin bu uyarısı çok mühimdir. Tevbe Sûresi’nde geçen "radıyallahu anhum ve radû anhu" (Allah onlardan razı oldu, onlar da Allah'tan razı oldular) ayetindeki rıza, nefs mertebelerinin ötesinde, Zâtî bir tecellînin sonucudur. Bu, varılacak olan nihai hedeftir. Nefs-i Radiyye ise, o hedefe giden yolda kazanılan bir hâl, bir ahlâktır. Biri sebep, diğeri netice gibidir. Sâlikin yaşadığı rıza hali, Ulûhiyet mertebesindeki o büyük rızayı celbeder:
Hani râdıye merdıyye nefs mertebeleri var ya, ordan geçerken oradaki mertebenin anlayışı yani Cenâb-ı Hakk’ın o kişiye vermiş olduğu, zor hallere razı olmak o mertebenin halidir. Başımıza hastalık geldi, ya rabbi razıyım senden ne yapalım bunu sen verdin bunda rahmet vardır, diye artı düşüncelerle olduğunda, o zaman Cenâb-ı Hakk o kulundan imtihanları böyle güzellikle karşıladı diye râzı olmaktadır.
Radiyye makamının sırrı ve imtihanı buradadır. Bu makamdaki sâlik, sadece nimetlere değil, kahır gibi görünen imtihanlara da rıza gösterir. Başına bir hastalık, bir darlık, bir musibet geldiğinde, "Neden ben?" diye isyan etmez. Bilir ki, gelen, Gönderen'dendir. O fiilin ardındaki Fâil'i, o tecellînin ardındaki Esmâ'yı müşahede eder. "Ya Rabbi, bu Senden geldiğine göre başım üstüne. Bunda benim bilmediğim bir hikmet, bir rahmet vardır" teslimiyetini gösterir. Bu, körü körüne bir katlanma değil, derin bir irfanın ve sevginin neticesidir. Kul, Hakk'ın fiillerinden bu şekilde razı olduğunda, Hakk da o kulun bu güzel ahlâkından, bu teslimiyetinden razı olur. Kulun rızası, Hakk’ın rızasını çeker. Peygamberlerin ve velilerin en çetin imtihanlardan geçirilmesinin bir hikmeti de budur; onlar, bu rıza ahlâkının en kâmil örneklerini sergileyerek, ümmetlerine yol göstermişlerdir.
Nefs-i Radiyye, sadece pasif bir memnuniyet hâli değil, aktif bir müşahede, teslimiyet ve sevgi makamıdır. O, varlığın aslî hakikatlerinden olan Nefs-i Küll'ün, sâlikin varlığında yeniden parlamaya başladığı, Hakk'ın fiillerinin ve isimlerinin perdesiz seyredildiği nurlu bir menzildir. Bu menzile ulaşan sâlik, artık olayların değil, hakikatin içinde yaşamaya başlar. Onun için her şey, sevgiliden gelen bir mektup gibidir; bazen müjdeli, bazen imtihanlı, ama her zaman O'ndan olduğu için kıymetlidir.
Terzibaba Geleneğinde Nefs-i Radiyye'in Yaşanması
İrfan mektebinin kapısından içeri girip nefs mertebelerinin sırlarına kulak kesildiğinde, karşımıza çıkan her bir makamın sadece bir bilgi durağı değil, bizzat yaşanması, tadılması gereken bir hâl olduğunu anlarız. Nefs-i Radiyye de böyledir. O, kitaptan okunan bir tarif değil, sâlikin gönlünde filizlenen bir rıza çiçeğidir. Bu mertebe, Cenâb-ı Hakk'ın takdirine karşı "neden" ve "niçin" demeyi unutturan, lütfu da kahrı da aynı tebessümle karşılamayı öğreten bir teslimiyet mektebidir. Bu mektebin dersleri, sâlikin gündelik hayatında, zikrinde, fikrinde, edebiyle yaşanır.
Nefs Bakarasını Kurban Etmek: Levvâme'den Radiyye'ye Yükseliş
Seyr-i sülûk, yani mânevî yolculuk, bir kurban merasimiyle başlar ve bu merasim, yol boyunca farklı suretlerde devam eder. Kurban edilecek olan, dışarıdaki bir hayvan değil, bizzat sâlikin kendi içindeki hayvani sıfatlardır. Yolun başındaki sâlik, kendini sürekli kınayan, bir pişman olup bir günaha dönen Nefs-i Levvâme mertebesindedir. Bu mertebe, Kur'ân-ı Kerîm'de Benî İsrâîl kıssasında işaret edilen "bakara"ya, yani ineğe benzer. Sâlikin ilk ve en mühim vazifesi, bu "nefs bakarası"nı boğazlamaktır.
Bu boğazlama, nefsin arzu ve isteklerini Hakk'ın emri karşısında yok etmektir. Bu, çetin bir iştir. Nitekim Cenâb-ı Hakk, Benî İsrâîl için "az kalsın yapmayacaklardı" buyurur. Çünkü insanın alışkanlıklarından, şartlanmışlıklarından, kısacası nefsinden vazgeçmesi zordur. Terzibaba Hazretleri bu çetin imtihanı ve sonrasındaki ilâhî lütfu şöyle şerh eder:
İşte bir sâlik’te levvâme mertebesinde olan nefsini kesip Hakk’a kûrb’ân ettikten sonra Cenâb-ı Hakk’ta onu derisi dolusu altınla doldurup mülhime, mutmeinne ve râdiyye mertebelerine doğru yoluna devam ettirir.
Sâlik, Levvâme ineğini kurban ettiğinde, Cenâb-ı Hakk o boşalan varlığı ziyan etmez. O varlığın içini "altınla" doldurur. Bu altın, ilhamdır, itminandır ve en nihayetinde rızadır. Nefs-i Radiyye'nin renginin "sarı" olması, altının rengiyle aynıdır. Demek ki Levvâme'nin kurban edilmesiyle boşalan kalp, Radiyye'nin nuruyla, yani rıza altınıyla dolar. Dışı hayvan sureti olan nefs, içi Hakk rızasıyla dolu bir hazineye dönüşür.
Ancak bu kurbanı sâlik kendi başına kesemez. Nefs, aldatıcıdır. Kişi, nefsini kestiğini zannederken aslında onu daha da besleyebilir. Bu noktada, bir Mürşid-i Kâmil'in, bir "Ârif"in rehberliği şarttır. Tıpkı Hz. Musa'nın (a.s.) kavmine rehberlik etmesi gibi:
Bu iş ancak bir Ârif tarafından yönlendirilerek tatbik ettirilebilir, işte Mûsâ (a.s.) da onların Ârif bir (Rasûl) leri idi buzağıyı kendi yok etti, bakarayı ise kavmine tavsiyeleri ile tanıttı, buldurdu ve yok ettirdi. İşte bizde de Kûrb’ân bayramının hakikati, nefs bakarası’nın Kâmil bir mürşit-Ârif’in telkin ve sâlik’in kendi irade gücünü oluşturmasıyla, zâhir de inek-bakara’sını bâtın da ise nefsi levvâme bakarasını kûrb’ân ettirmesi dir.
Mürşid, sâlikin kalbindeki Sâmirî'nin yaptığı altın buzağıyı, yani sahte ilâhları, dünyevi sevgileri yakıp yok eder. Sonra da ona asıl kurban etmesi gereken nefs bakarasını tarif eder. Mürşidin telkini ve sâlikin gayreti birleşince, o zorlu kurban kesilir ve Mülhime, Mutmeinne ve Radiyye kapıları bir bir açılır. Gerçek kurban bayramı, o gün yaşanır.
Beden Gemisinin Gönül Seferi: Emmâre Limanından Rıza Boğazına
Terzibaba Hazretleri, bu çetin yolculuğu bir deniz seyahati benzetmesiyle anlatır. Sâlikin bedeni bir gemi, nefs mertebeleri ise uğranacak limanlar ve geçilecek boğazlardır. Bu gemi, rastgele yola çıkmaz. Yakıtı "Kelime-i Tevhid"dir ve rotası Hakk'a doğrudur.
Kara deniz, “Nefsi Emare ” limanından, “ Demiral ” emri ile “ Demir-al ’arak “Nefsi levvame ” limanına doğru, yola çıkacak olan beden gemisi Kelime-i tevhid yakıtı ile gönül seferine çıkmış olmaktadır. Böylece “Nefs-i Mülhime ” limanın da bir müddet demir atıp, o sahalarıda idrak ettikten sonra tekrar “ demir-al ’arak” “ İslâmbol ” boğaz-berzahı’ndan geçerek “ Marmara ” denizine, zahiren, Muhammediyyet ve rahmaniyyet denizine girerek “Nefs-i Mutmeinne ” Tekirdağ limanına uğradıktan sonra, oradan da yola çıkarak, Çanakkale “Nefs-i Radiye ” boğaz’ından “ Çanak ’tan” işkembe çorbası’da içerek, razı olarak, geçtikten sonra nihayet “ Ak ” denize ulaşılmış olunacaktır.
Bu seyahatin her durağı bir mânevî hâle işarettir. Yolculuk, kötülüğü emreden nefsin karanlık sularından, yani Nefs-i Emmâre'nin "Kara Deniz"inden başlar. "Demir almak" emriyle, yani mürşidin "yürü" demesiyle sefere çıkılır. Gemi, Levvâme ve Mülhime limanlarına uğrayıp gerekli tecrübeleri kazandıktan sonra, Nefs-i Mutmeinne'nin huzurlu sularına, "Marmara Denizi"ne varır.
Asıl imtihan ve güzellik "Çanakkale Boğazı"nda, yani Nefs-i Radiyye mertebesinde kendini gösterir. Terzibaba'nın buradaki latifesi mânidardır: "Çanak'tan işkembe çorbası içerek, razı olarak geçmek." Bu, hem zahirî hem bâtınî bir manzaradır. "Çanak" kelimesi, hem boğazın coğrafi şekline hem de sâlikin her geleni kabul ettiği teslimiyet çanağına işarettir. O çanağa ne konulursa, sâlik ondan razıdır. İşkembeden gelen bir çorbayı bile şikâyetsiz içmek, kahrı lütuf bilmenin, en basit ve halk dilindeki ifadesidir. Bu boğazı "razı olarak" geçen sâlik, artık arınmışlığın, saflığın "Ak Deniz"ine, yani Nefs-i Merdiyye ve Nefs-i Safiyye makamlarına yelken açar.
Rızanın Ahlâkı: "Neden ve Niçin" Sorularını Terk Etmek
Nefs-i Radiyye boğazından geçen, o rıza çanağından içen sâlikin ahlâkı, sorgulamayı terk etmesidir. Kalbinden "neden böyle oldu?", "niçin başıma bu geldi?" gibi itiraz fısıltıları silinmiştir. Çünkü o artık bilir ki, her ne oluyorsa, Fâil-i Mutlak olan Hakk'tan gelir ve O'ndan gelen her şeyde bir hikmet ve bir güzellik vardır. Bu hâlin saflığı o kadar hassastır ki, en küçük bir şüphe onu bulandırır.
Nefs-i râdiyye de olan sâlik’in de işte böyle gönlü Hakk’tan tam bir razı olmuş olarak hayatını sürdürmüş olmasıdır, eğer bir parça “neden niçin” gibi soruları olursa sarı rengi başka nefs renkleriyle karışmış olur. Bu da istenmemektir.
Bu makamın rengi saf sarıdır. Altın gibi, güneş gibi parlaktır. Bakanlara sürur, yani sevinç ve huzur verir. Ama içine Levvâme'nin mavisi, Emmâre'nin siyahlığı gibi başka bir nefs renginden zerre kadar karışsa, o parlaklık kaybolur, renk bulanıklaşır. Bu yüzden Radiyye sâliki, büyük bir cehd, yani gayret içindedir. Tevekkül, sabır, teslimiyet ve rıza onun ahlâkı olmuştur.
Bu mertebenin zikri "Yâ Hayy"dır. Bu isim, sâlike yeni bir hayat, taptaze bir dirilik bahşeder. Bu ilâhî destekle sâlik, zorlu imtihanlar karşısında ayakta durur.
Cenab’ı Hakk burada HAY ismi ile yeni bir hayat verdiği kuluna böylece, yeni güçler de vermiş olur. Bu güçlerin yardımıyla sâlik, önüne çıkan engelleri daha kolay geçebilir.
Bu makamın yaşantısı, Kur'ân-ı Kerîm'deki şu emirlerle çerçevelenmiştir:
Ey iman edenler sabır ve namazla yardım dileyin. ALLAH’u Teâlâ muhakkak ki sabredenlerle beraberdir. (Bakara, 2/153)
Sabır, rızanın eyleme dökülmüş hâlidir. Namaz ise, bu rıza hâlini besleyen, kulun Rabbiyle buluştuğu en özel andır. Sâlik, sabır ve namazla Hakk'tan yardım dileyerek Radiyye makamında sebat etmeye çalışır. Bu, tek taraflı bir çaba değildir. Kul Rabb'ini andıkça, Rabb'i de onu anar.
Beni zikredin, ben de sizi zikredeyim. Bana şükredin nankörlük etmeyin. (Bakara, 2/152)
Zikir, rızanın dilidir. Şükür ise, rızanın kalpteki meyvesidir. Radiyye sâliki, başına gelen her hâl için Rabb'ini zikreder ve şükreder. Böylece ilâhî anışa mazhar olur ve nankörlükten, yani rızasızlıktan korunur.
"Allah Onlardan Razı Oldu": Rıza Makamının Nihai Tecellîsi
Sâlikin yolculuğu, onun Hakk'tan razı olmasıyla bitmez. Bu, madalyonun sadece bir yüzüdür. Asıl gaye, Hakk'ın da kulundan razı olmasıdır. Kulun rızası, yani Radiyye mertebesi, Hakk'ın rızasına, yani Merdiyye mertebesine bir davetiyedir. Bu karşılıklı rıza hâli, Kur'ân-ı Kerîm'de en güzel ifadesini bulur:
Allah onlardan razı oldu, onlar da Allah'tan razı oldular. (Mâide, 5/119)
Terzibaba Hazretleri, bu âyetin sadece bir defa yaşanan bir an olmadığını, seyr-i sülûkun her mertebesinde tekrar tekrar tecellî eden bir hakikat olduğunu vurgular:
Hani bir âyette de vardı, “radıyallahu anha ve radıanh” işte bu âyetin tahakkuku, bu âyetin hakîkatini yaşadıktan sonra... bir mertebe yok ki, bir defa bu rızalık meydana gelsin. Nefsi râdıye, mardıye hepsi bunların rıza mertebeleridir. Taa sonuna gidinceye kadar. Hatta ömrünün sonuna gidinceye kadar bu rıda mertebesi devam etmektedir.
Rıza, varılan bir durak değil, üzerinde yürünen bir yoldur. Radiyye'de başlar, Merdiyye'de derinleşir ve Safiyye'de kemâle erer. Her mertebede kul, Rabb'inden biraz daha razı olur; Rabb'i de kulundan biraz daha razı olur. Bu, son nefese kadar devam eden bir sevgi ve hoşnutluk alışverişidir.
Bu ilâhî davet, Fecr Sûresi'nde yankılanır. Mutmainne makamına ulaşan nefse seslenilir:
Ey Nefs-i Mutmeinneye eren kişi, sen ondan râzı o da senden merzi olarak Rabb’ı na dön. Benim kullarımın arasına ve benim cennetime gir. (Fecr, 89/27-30)
Radiyye ve Merdiyye mertebeleri, bu ilâhî çağrıya "Lebbeyk" (Buyur Rabb'im) diyebilme sanatıdır. Kul, "râzı olarak" Rabb'ine döner; Rabb'i de onu "razı olunmuş" (merzi) bir kul olarak karşılar. Artık o, sıradan biri değildir. Hakk'ın has kulları arasına girmiş ve O'nun rıza cennetine dâhil olmuştur. Nefs-i Radiyye, sadece bir kavram değil, sâlikin varlığında tahakkuk eden, yaşanan, tadılan bir hakikattir. O, nefsini kurban etmenin, gönül denizlerinde sefere çıkmanın, "neden" demeyi unutmanın ve nihayetinde Rabb'i ile karşılıklı bir rıza ikliminde buluşmanın adıdır.
Füsûsu'l-Hikem'de Nefs-i Radiyye
İrfan denizinin en derin gavvâslarından, Şeyhü'l-Ekber Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri'nin Füsûsu'l-Hikem okyanusuna dalıp, Nefs-i Radiyye'nin incisini aramak gerekir. Şeyhü'l-Ekber, hakikatleri peygamberlerin kalplerine inen hikmet "fass"ları, yani mücevher yuvaları içinde, bir koku gibi, bir renk gibi hissettirir. Füsûs'ta "İşte Nefs-i Radiyye budur" diye bir başlık bulunmaz. Lâkin bu mertebe, Füsûs'un dokusuna, peygamberlerin hâllerine sinmiş, onların yaşadığı teslimiyetin ve rızanın ta kendisi olarak karşımıza çıkar.
Şeyhü'l-Ekber'in öğrettiği en temel usûl, her şeyin Hakk'ın tecellîsi olduğunu bilmektir. Âlem, O'nun isimlerinin ve sıfatlarının bir aynasıdır. Sâlikin yolculuğu da bu aynadaki kendi suretini, yani Hakk'ın ona verdiği istidadı keşfetme ve parlatma serüvenidir. Nefs mertebeleri, bu aynanın saflık dereceleridir. Emmâre'de ayna paslı ve tozludur, sureti ters ve çirkin gösterir. Radiyye'ye gelindiğinde ise ayna büyük ölçüde saflaşmış, artık sureti değil, suretin Sahibini yansıtmaya başlamıştır.
Füsûs'ta Nefs-i Radiyye'nin en billur aksi, hiç şüphesiz İbrahim (a.s.) ve İsmail (a.s.) kıssasında parıldar. Şeyhü'l-Ekber, İbrahimî Kelime'deki hikmeti "Hikmet-i Müheymiyye" yani her şeyi kuşatan, koruyup gözeten ilâhî sevginin hikmeti olarak açıklar. İbrahim (a.s.), Halîlullah'tır; Hakk'ın en yakın dostu. Dostluk makamı, rıza makamının temelidir. Dost, dostundan gelene "neden" diye sormaz. Dostun her fiilinde bir güzellik, bir hikmet arar.
Bu dostluk imtihanların en büyüğüyle sınanır: Cenâb-ı Hakk, Halîl'ine rüyasında oğlunu kurban etmesini emreder. Rüya, berzah âleminin, yani misal âleminin bir tecellîsidir. İbrahim (a.s.), bu tecellînin Hakk'tan geldiğini bilir ve tereddüt etmez. Bu, Nefs-i Radiyye'nin teslimiyetidir. O, "Rabbim neden en sevdiğimi istiyorsun?" diye sormaz. Çünkü bilir ki, her şey zaten O'nundur ve mülkün sahibi, mülkünde dilediği gibi tasarruf eder. Bu idrak, sâliki "benim" ve "bana ait" vehminden kurtaran Tevhid-i Ef'âl zevkidir. Fiillerin Fâili'nin bir olduğunu görmektir.
Kıssanın daha da derin bir katmanı, İsmail'in (a.s.) cevabıdır. Babası durumu ona açtığında, o genç yaşında, canının pazarlığını yapmaz. "Babacığım, emrolunduğun şeyi yap. İnşallah beni sabredenlerden bulacaksın" (Saffat, 37:102) der. Bu, Nefs-i Radiyye'nin ta kendisidir. Babasının fiilinde Hakk'ın emrini gören, kendi canını Hakk'ın iradesine bir an bile düşünmeden teslim eden bir rıza hâli. Burada iki Radiyye nefsi konuşur: Biri emri getiren, diğeri emre boyun eğen. İkisi de Hakk'ın iradesinde birleşmiştir.
Şeyhü'l-Ekber bu hadiseyi yorumlarken, kurban edilenin aslında İbrahim'in (a.s.) kalbindeki "oğul sevgisi" olduğunu, yani Hakk'tan gayrısına olan en kuvvetli bağ olduğunu işaret eder. Sâlik için "İsmail", onun nefsidir, en kıymetli varlığıdır. Onu Hakk yolunda kurban etmeye, yani onun iradesini Hakk'ın iradesinde yok etmeye hazır olduğunda, o an Radiyye mertebesine adım atar. Ve Cenâb-ı Hakk, hiçbir nefsi zayi etmez. Nasıl ki İsmail'in yerine "büyük bir kurbanlık" (fidyâ'un 'azîm) olan koçu gönderdiyse, sâlikin kurban ettiği nefs-i emmâresinin yerine de, semavî bir binek, Rıza ile yol alan yeni bir varlık bahşeder. Bu, nefs-i hayvânînin, nefs-i insânî ve rabbânîye dönüşümüdür.
Bu dönüşüm, Füsûs'un temel direklerinden olan tenzih-teşbih dengesi ile de yakından ilgilidir. Yolun başındaki sâlik, katı bir tenzih içindedir. "Hakk, hiçbir şeye benzemez" der ve âlemden, olaylardan kendini soyutlamaya çalışır. Bu, gerekli bir adımdır ama eksiktir. Nefs-i Radiyye'deki sâlik ise, Muhammedî bir mîzan ile tenzih ve teşbihi birleştirir. Hakk'ın Zât'ı itibariyle hiçbir şeye benzemediğini (tenzih) bilir, fakat aynı zamanda bütün âlemin O'nun isimlerinin tecellîsi olduğunu (teşbih) zevk eder. Bu yüzden başına gelen her hadisede, "Bu, Rabbimdendir" der. Gelen lütufsa, Cemâl isminin bir tecellîsidir, şükreder. Gelen kahırsa, Celâl isminin bir tecellîsidir, sabreder. Ama onun sabrı, acıya katlanmak değil, fiilin ardındaki Fâil'i gördüğü için rıza göstermektir. Bu, acıyı bal eyleyen sırdır. O, "Neden ben?" diye sormaz, çünkü "ben" dediği şeyin zaten Hakk'ın iradesiyle kaim olduğunu bilir. Bu, Şeyhü'l-Ekber'in sıkça vurguladığı, varlığın Hakk'a olan ezelî ve ebedî fakrını, yani muhtaçlığını idrak etmektir.
Füsûs'un bir diğer anahtarı da, her peygamberin hikmetinin, İnsân-ı Kâmil olan Efendimiz'de (s.a.v.) kemâlini bulmasıdır. Nefs-i Radiyye de, "Ey mutmain olmuş nefs! O'ndan razı olarak ve O'nu razı etmiş olarak Rabbine dön!" (Fecr, 89:27-28) hitabının bir tecellîsidir. Bu hitabın en kâmil muhatabı, Resûlullah Efendimiz'dir. Onun bütün hayatı, bir rıza ve teslimiyet anıtıdır. Taif'te taşlandığında dahi beddua etmeyip, "Allah'ım, kavmimi hidayete erdir, çünkü onlar bilmiyorlar" diye dua etmesi, Radiyye makamının zirvesidir. O, kendisine eziyet edenlerin fiilinde, Hakk'ın hikmetini görmekte, onların cehaletine kendi rahmetiyle karşılık vermektedir.
Bu makamdaki sâlik, Şeyhü'l-Ekber'in diliyle, Hakk'ın kendisindeki tecellîsine bir ayna olur. Hakk, kulunun gözüyle görür, diliyle konuşur. Ama bu, kulun ilahlaştığı anlamına gelmez. Bu, kulun iradesinin, Hakk'ın iradesi içinde eridiği, kendi sıfatlarının Hakk'ın sıfatlarının gölgesinde kaldığı bir Cem makamı hâlidir. Kul, 'abdiyetinin, yani kulluğunun şuurundadır ve en büyük lezzeti bu kullukta bulur. "Rabbine dön" emrindeki "Rab" kelimesi, bu ilişkiyi perçinler. Terbiye eden ve terbiye olan arasındaki bağ, en yüksek vuslat anında bile ortadan kalkmaz. Nefs-i Radiyye, Rabbinin terbiye ediciliğinden sonuna kadar razı olan nefistir.
Dolayısıyla, Füsûs'a baktığımızda Nefs-i Radiyye'yi;
- İbrahimî bir teslimiyet olarak görürüz: En sevdiğini, yani kendi nefsini, Hakk yolunda kurban etmeye hazır olmak.
- İsmailî bir rıza olarak görürüz: Hakk'ın iradesinin tecellî ettiği her şeye "emrolunduğun gibi yap" diyebilmek.
- Muhammedî bir denge olarak görürüz: Tenzih ile teşbihi birleştirip, her hadisede Hakk'ın elini ve hikmetini görmek.
- Kâmil bir 'abdiyet (kulluk) olarak görürüz: Varlığının en büyük şerefinin, Hakk'a ait olmak ve O'nun iradesine tabi olmak olduğunu zevk etmek.
Şeyhü'l-Ekber, bize varlığın bir Nefes-i Rahmânî ile, yani Rahmân'ın nefesiyle zuhûra geldiğini öğretir. Bu nefes, ezelde, ilm-i ilâhîde bulunan hakikatlerimizi, yani A'yân-ı Sâbite'mizi dış âlemde görünür kılmıştır. Nefs-i Radiyye'deki sâlik, bu büyük resmin farkına varır. Kendi varlığının, başına gelenlerin, kâinattaki her zerre hareketinin, o tek Nefes'in bir dalgalanması olduğunu idrak eder. Bu idrakle birlikte "neden" ve "niçin" soruları sükût bulur. Geriye sadece sonsuz bir sükûnet, derin bir huzur ve her an, her nefeste tecellî eden Sevgili'den razı olmanın getirdiği tatlı bir tebessüm kalır.
Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği
Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri'nin hikmet pınarından Nefs-i Radiyye'nin vücûdî köklerine, onun Hakk ile olan ahdine ve teslimiyetin ne mânâya geldiğine bir pencere aralanabilir. Füsûsu'l-Hikem'in ruhunda gizlenen en büyük derslerden biri, zıtların birliğidir. Nefs-i Radiyye, bu birliğin sâlikin kalbinde yaşandığı, müşahede edildiği ve artık bir hâl olduğu makamın adıdır.
Bu mertebenin asıl idraki, zıtların birliğinde, yani Cem makamı'nda gizlidir. Hakikat yolcusu, seyrinin başında Hakk'ı tenzih eder; O'nu yaratılmış her şeyden ayrı, yüce, münezzeh ve benzersiz bilir. Bu, imanın temelidir. "O'nun benzeri hiçbir şey yoktur" (Şûrâ, 42:11) ayetinin gölgesinde yürür. Yolculuk ilerledikçe sâlik, "Nereye dönerseniz Allah'ın yüzü oradadır" (Bakara, 2:115) sırrıyla tanışır. Bir bakar ki her zerrede O'nun bir esmâ'sı parlamakta, her hadisede O'nun fiili işlemekte, her yüzde O'nun bir tecellîsi görünmektedir. Bu da teşbihtir.
Şeyh-i Ekber'in en mühim öğretilerinden biri, hakikatin bu iki kanatla, yani tenzih-teşbih dengesi ile idrak edileceğidir. Sadece tenzihte kalan, Hakk'ı o kadar uzağa koyar ki, kendi varlığında O'nu bulamaz. Sadece teşbihte kalan ise, her şeyi Hakk zannetme tehlikesiyle yüzleşir. Biri körleşir, diğeri şaşılaşır.
Nefs-i Radiyye sahibi, bu iki kanadı Muhammedî bir mîzan ile dengeleyip birlikte çırpan bahtiyardır. O, Hakk'ı hem her şeyden münezzeh (tenzih) hem de her şeyde zâhir (teşbih) olarak aynı anda idrak eder. Bu, akıl için imkânsız görünen, lakin kalb için en tabiî olan bir müşahededir. Bu müşahedeyle "Rıza" hâli doğar. Çünkü sâlik artık bilir ve yaşar ki, kendisine gelen lütuf da kahr da birdir. Güzellik de çirkinlik de, sıhhat de hastalık da, bolluk da darlık da aynı Kaynak'tan gelen farklı tecellîlerdir. Hepsi, o Zât'ın farklı isimlerinin zuhûrudur.
Levvâme mertebesindeki nefsin "Neden bu benim başıma geldi?" feryadı, Mülhime'deki "Acaba bunda ne hikmet var?" arayışı, Mutmainne'deki sabır ve sükûnet, Radiyye'de bambaşka bir mertebeye geçer. Artık ne bir feryat, ne de bir arayış vardır. Sadece tam bir teslimiyet, tam bir rıza... "Hoştur bana Senden gelen, ya gonca gül yahut diken..." sözü, bu makamın dilidir. Dikenin de aynı elden geldiğini bilmek, dikendeki batışı değil, o eli hissetmektir rıza. Bu, dikenin acısını hissetmemek değil, acının içinde dahi Sevgili'nin muradını hissetmektir.
Bu birlik, Ârifin kalbinde yaşanır. Şeyh-i Ekber, Füsûs'ta arifin kalbinin "dönüşen" (takallüb eden) ve her hâli kabul eden bir yapıda olduğunu işaret eder. Kalp, bir tecellîye takılıp kalmaz. Tıpkı cilalanmış bir ayna gibi, üzerine ne yansırsa yansısın, kendi özünü kaybetmez. Üzerine Cemâl tecellîsi vurunca parlar, sevinir; Celâl tecellîsi vurunca kararır gibi olur, hüzünlenir. Lakin Radiyye makamındaki sâlikin kalbi, bilir ki bu yansımaların hepsi geçicidir ve hepsi aynı Güneş'in ışıklarıdır. O, artık yansımaların oyununa kapılmaz; yansıtanın kim olduğunu bilir ve O'ndan razı olur. Kalbi, Hakk'ın bütün esmâsının tecellî edebileceği bir Kâbe hâline gelmiştir. Orada hem kurban kesilir (Celâl), hem bayram edilir (Cemâl).
Bu makamın sırrını anlamak için Celâl ve Cemâl esmâlarının işleyişini tefekkür etmek gerekir. Cenâb-ı Hakk'ın Celâl tecellîsi, sâliki yakar, eritir, "ben"liğini yok eder. Cemâl tecellîsi ise, o küllerden sâliki yeniden var eder, ona Hakk ile var olmanın lezzetini tattırır. Seyr-i sülûkun ilk basamaklarındaki kişi, sürekli Cemâl tecellîsi ister, Celâl'den kaçar. Nefs-i Radiyye ise, Celâl'in de en az Cemâl kadar büyük bir rahmet olduğunu idrak etmiştir. Bilir ki altın, ateşte saflaşır. Bilir ki yok edilmeden var olunmaz. Bu yüzden o, Hakk'ın Celâl'inden de razıdır, Cemâl'inden de. Çünkü bilir ki Celâl, Cemâl'in hatırına tokat atar; o tokat bir uyarıdır, bir davettir, bir arındırmadır. O tokatta bile bir şefkat gizlidir. Bu sırra eren için artık "iyi" ve "kötü" diye bilinen kevnî zıtlıklar, Hakk'ın Tevhid denizindeki dalgalarından ibaret kalır.
Füsûs'un derinliklerinde işaret edilen İnsân-ı Kâmil, bu Cem makamının yaşayan timsalidir. O, varlık ağacının meyvesidir ve bütün zıtlıkları kendi vücudunda birlemiştir. Hem Hakk'ın kulu (tenzih), hem de Hakk'ın ahlâkıyla ahlaklanmış halifesidir (teşbih). Nefs-i Radiyye'ye ulaşan sâlik de bu kâmil insanın ahlâkından bir pay alır. Artık o, hadiselerin esiri değil, hadiselerdeki hikmetin şahididir. O, kaderden şikâyet etmez, zira kaderin, Hakk'ın ilmindeki A'yân-ı Sâbite'nin, yani varlıkların ezelî hakikatlerinin zuhûra çıkışından başka bir şey olmadığını idrak etmeye başlamıştır. Ve her bir hakikatin zuhûru, Hakk'ın muradıdır. Hakk'ın muradına razı olmaktan daha üstün bir makam olabilir mi?
Füsûs'un hikmet diliyle Nefs-i Radiyye, sâlikin kâinat kitabını okumaya başladığı makamdır. Bu kitap, zıtlıklarla yazılmıştır: gece ve gündüz, hayat ve ölüm, varlık ve yokluk. Bu zıtlıkların arkasındaki birliği göremeyen, sadece hecelerle oyalanır. Ama Radiyye ehli, o zıtlıkların oluşturduğu kelimelerin ardındaki mânâyı, yani Hakk'ın Hüvviyet'ini okur. Ve okuduğu her harften, her kelimeden, her cümleden razı olur. Çünkü bilir ki, Kitab'ı yazan da O'dur, okuyan da O'dur, okunan da O'dur. Bu idrakle gelen rıza, sâlikin gönlünü arş-ı Rahmân'a çevirir.
Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Nefs-i Radiyye
Aşkın ve hikmetin sultanı Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri'nin deryâ misali Mesnevî-i Şerîf'ine daldığımızda, nefsin mertebelerini anlatan tasnif edilmiş bir usûl bulmayı beklemeyiz. O, bir hekim gibi konuşur; teşhisi koyar, ilacı verir ama bunu bir hikâyenin, bir meselin, bir feryâdın içine gizleyerek yapar. Onun mektebinde nefs-i emmâre, kavgacı bir eşeğe benzer; nefs-i levvâme, pişmanlık duyan bir günahkâra; nefs-i mutmainne ise sükûna ermiş bir denize. Hakk’tan gelen her şeye tam bir gönül hoşluğu ile “eyvallah” diyen Nefs-i Radiyye ise, Mesnevî'de aşkın ve teslimiyetin diliyle anlatılır.
Kazana Düşen Nohudun Teslimiyeti: Rızâ Hâlinin Temsili
Hazret-i Pîr, Mesnevî'sinde bir tencerenin içinde kaynayan nohut tanelerinden bahseder. Bu hikâye, sâlikin seyr-i sülûktaki terbiye sürecinin en güzel anlatımlarından biridir. Tencerenin altındaki ateş yanar, su kaynamaya başlar. Nohut taneleri, suyun içinde bir o yana bir bu yana savrulur, dipten yüzeye fırlar ve adeta feryat ederler: "Ey ev sahibi kadın! Bizi neden böyle ateşe attın, neden kaynatıyorsun? Madem parayla satın aldın, neden bu eziyeti reva görüyorsun?"
Bu feryat, ham nefsin, henüz terbiye görmemiş canın sesidir. Başına gelen belânın, sıkıntının, imtihanın hikmetini anlayamayan, "Neden ben? Bu niçin başıma geldi?" diye isyan eden Nefs-i Emmâre'nin veya Levvâme'nin çığlığıdır bu. Oysa terbiye eden, yani tencereyi kaynatan ev sahibi kadın (ki o, Hakk'ın terbiye edici sıfatlarının veya kâmil bir mürşidin temsilidir), nohuda şöyle seslenir:
"Ey nohut! Kaynamaktan şikâyet etme. Ben sana eziyet etmek için değil, lezzet bulasın, tatlanasın diye kaynatıyorum. Bu ateş ve bu su, senin içindeki hamlığı, çiğliği alacak. Seni öyle bir hâle getirecek ki cana can katan bir gıda olacaksın, bir sultanın sofrasına layık hâle geleceksin. Bu kaynama, senin için bir yok oluş değil, bir diriliştir. Hamlıktan kurtulup 'var' olmaktır."
Nefs-i Radiyye'nin sırrı bu cevapta gizlidir. Radiyye makamına ulaşan sâlik, artık tencerede kaynayan ama şikâyet etmeyen, bilakis o kaynayışın kendisini nasıl bir nimete dönüştüreceğini idrak eden nohut tanesi gibidir. O bilir ki, başına gelen her imtihan, her sıkıntı, her "kaynama" hâli, Cenâb-ı Hakk'ın onu terbiye etmek, içindeki hamlığı almak, onu daha yüksek bir mertebeye, Kendi rızasına ve vuslatına hazırlamak için yaktığı bir ateş-i aşktır.
Artık "neden" ve "niçin" soruları bitmiştir. Çünkü sâlik, kaynatanın kim olduğunu ve ne maksatla kaynattığını bilir. Ateşin yakıcılığında lütfun sıcaklığını, belânın içinde ihsanın gizlendiğini görür. Her hadise, onun için Hakk’tan gelen bir mektuptur ve o, bu mektubu tam bir rıza ile okur. O, tencerenin içindeki her bir savruluşun, aslında kendisini Vuslat sofrasına hazırlayan bir raks olduğunu anlamıştır. Artık acı yoktur, sadece terbiye vardır. Şikâyet yoktur, sadece şükür ve rıza vardır. Bu, belâyı nimete çeviren kimyadır.
Hz. İbrahim'in Koçu ve İsmail'in Teslimiyeti: "Neden?" Sorusunun Bittiği Yer
Mevlânâ'nın eserlerinde sıkça atıfta bulunduğu peygamber kıssaları, sâlikin mânevî yolculuğundaki hâllerin birer timsalidir. Hz. İbrahim'in (a.s.) oğlu İsmail'i (a.s.) kurban etme emriyle imtihan edilmesi ve bu imtihanın neticesinde bir koçun gönderilmesi hadisesi, Nefs-i Radiyye'nin zirve noktasını, en kâmil teslimiyet hâlini gözler önüne serer.
Bir babanın, canından çok sevdiği, yıllarca beklediği evladını kurban etme emri alması karşısında akıl durur. Fakat Hz. İbrahim, Halîlullah'tır, yani Allah'ın dostudur. Dost, dosttan gelen her şeye razıdır. O, emrin zahirî dehşetine değil, emri verenin kim olduğuna bakar.
Daha da ötesi, babası durumu kendisine açtığında Hz. İsmail'in cevabıdır ki Nefs-i Radiyye'nin ne demek olduğunu bize ders verir: "Babacığım, emrolunduğun şeyi yap. İnşallah beni sabredenlerden bulacaksın." (Saffat, 37:102). Bu cümle, rıza makamının manifestosudur. İsmail, "Neden ben?", "Bu haksızlık değil mi?" diye sormaz. Çünkü o, babasının bir heves uğruna değil, bir ilahî emirle hareket ettiğini bilir. O, babasının bıçağını değil, o bıçağı tutan elin tâbi olduğu Kudret Elini görür. O, kurban edilmekte olanın kendi bedeni değil, kendi iradesi, kendi "benliği" olduğunu idrak eder.
Nefs-i Radiyye'ye ermiş sâlik de böyledir. Hakk’tan gelen emir, ister bir lütuf suretinde gelsin, isterse bir kahır ve bela suretinde; sâlikin kalbinde zerre kadar tereddüt olmaz. O, en sevdiği "İsmail"ini, yani en çok bağlandığı dünyevi varlığını, makamını, malını, hatta kendi canını bile Hakk yolunda kurban etmekten çekinmez. Çünkü bilir ki, asıl kurban edilen şey, onun Hakk’ın iradesi karşısındaki kendi cüz'î iradesidir.
Bu tam teslimiyetin, bu kâmil rızanın sonunda Cenâb-ı Hakk, İsmail'in yerine bir koç gönderir. Sen, benim rızam için en sevdiğinden vazgeçmeye razı olduğun an, Ben sana hem sevdiğini bağışlarım hem de senin bu teslimiyetini kabul ettiğimin bir nişanesi olarak başka bir kapı açarım. Sâlik, ne zaman ki "benim arzum" demekten vazgeçip "Senin muradın" demeye başlar, o zaman belâlar rahmete, imtihanlar ikrama dönüşür. Bıçak kesmez olur. Ateş yakmaz olur. Çünkü sâlik, hadiselerin failinin sebepler olmadığını, her şeyin ardındaki tek Fail'in Hakk olduğunu Tevhid nazarıyla görmüştür. Bu görüş, rıza makamının en büyük meyvesidir.
Ney'in Feryâdındaki Sır: Ayrılıktan Vuslata Rızâ
Mesnevî-i Şerîf'in hemen başında bizi karşılayan ney metaforu, belki de Nefs-i Radiyye'nin en ince ve en derin hâlini anlatır. Ney, "Dinle!" diye başlar söze. Neyden dinlediğimiz, aslında kendi vatanı olan kamışlıktan koparılışının hikâyesidir. O, aslından, yani Ahadiyet kamışlığından ayrı düşmüştür. İçindeki perdeler, yani onu o yapan bireysel özellikleri, dünyevi bağları ateşle dağlanmış, oyulmuş, boşaltılmıştır. Artık o, bomboş bir borudur.
Bu hâl, zahiren bakıldığında bir ıstırap, bir ayrılık (firkat) acısıdır. Nitekim ney, feryat ettiğini, inlediğini söyler. Fakat bu feryat, bir isyan feryadı değildir. Bu, bir şikâyet değil, bir iştiyak, bir özlem feryadıdır. Ney, kamışlıktan koparıldığına, içinin oyulduğuna razıdır. Çünkü bilir ki, ancak bu ayrılık ve bu "boşaltılma" sayesinde bir üstadın dudağına değebilir ve içinden geçen ilahî nefesi bir sese, bir nağmeye dönüştürebilir. Eğer kamışlığında kalsaydı, sıradan bir kamış olacaktı. Eğer içi dolu olsaydı, içinden nefes geçmeyecek ve dilsiz kalacaktı.
Nefs-i Radiyye makamındaki sâlik de bu ney gibidir. O, dünya hayatının aslında bir ayrılık yurdu olduğunu bilir. Vatan-ı aslîden ayrı düşmenin hüznünü derinden hisseder. Fakat bu hüzne de razıdır. Çünkü bilir ki, bu ayrılık imtihanı, onun Cenâb-ı Hakk'ın bir "enstrümanı" olması için gereklidir. Sâlikin içindeki "ben, benim" diyen perdeler, riyazet ve mücahede ateşiyle yakılıp yok edildiğinde, o artık bomboş bir ney hâline gelir. O zaman, Hakk'ın Nefes-i Rahmânî'si onun varlığından tecelli etmeye başlar. Onun sözü, Hakk'ın sözü olur. Onun bakışı, Hakk'ın nazarı olur. Onun işi, Hakk'ın fiili olur.
Ney'in feryadı, acı bir feryat değil, aşk dolu bir feryattır. Tıpkı Radiyye makamındaki sâlikin çektiği zikir, döktüğü gözyaşı gibi... Bunlar, bir şikâyet değil, vuslata duyulan özlemin ve bu özleme bile razı olmanın en tatlı ifadesidir. O, kendi hiçliğini, kendi boşluğunu idrak etmiş ve bu hiçlikten razı olmuştur. Çünkü bilir ki, varlık ancak bu hiçlik kabında tecelli eder. O, kendi iradesinden tamamen soyunmuş, Hakk'ın iradesine bir ayna olmuştur. Bu ayna olma hâli, bu ilahî nefese bir kanal olma hâli, Nefs-i Radiyye'nin en kâmil, en latif tecellisidir. Mevlânâ, bize ney'in diliyle, razı olmuş bir nefsin nasıl hem ayrılığın acısını çekip hem de bu acıdan sonsuz bir lezzet duyabildiğinin sırrını fısıldar. Bu, zıtların birliğinin, yani tenzih ile teşbihin [cem olduğu](/wiki/Cem makamı) bir hâldir. Sâlik, hem kul olmanın getirdiği ayrılığı yaşar hem de Hakk'ın tecelligâhı olmanın getirdiği vuslat neşesini... Ve o, her iki hâle de tam bir gönül hoşluğu ile "Evet" der.
Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme
Kavramlar Ağında Nefs-i Radiyye
Nefs-i Radiyye makamı, tek başına bir ada değildir; Tasavvuf okyanusunda diğer adalarla, akıntılarla ve menzillerle bağlı, bütüncül bir haritanın parçasıdır. Bu haritayı okumak, Radiyye'nin nerede durduğunu ve nereye baktığını anlamakla mümkündür.
Bu makam, kendisinden sonraki mertebe olan Nefs-i Merdiyye'nin hem sebebi hem de zeminidir. Radiyye, kulun Hakk'tan bütünüyle razı olma hâli ise, Merdiyye de bu rızaya karşılık Hakk'ın kulundan razı olmasıdır. Biri olmadan diğeri tam olmaz. Kulun teslimiyet oku olan Radiyye, Hakk'ın rıza hedefine vardığında, o hedeften yansıyan nur Merdiyye olur. Bu, Fecr Sûresi'nde geçen "Sen O'ndan razı, O da senden razı olarak Rabbine dön" hitabının sırrıdır.
Bu makam, tasavvuf yolculuğunun kendisi olan Seyr-i Süluk'un en mühim duraklarından biridir. Emmâre'nin isyanından, Levvâme'nin pişmanlığından ve Mülhime'nin ilham sarhoşluğundan geçen sâlik, Nefs-i Mutmeinne'de bulduğu huzurun meyvesini Radiyye'de toplar. Mutmeinne, imanın kalpte kök salmasıyla gelen bir sükûnet ise, Radiyye bu sükûnetin eyleme ve her hâle yansımasıdır. Mutmeinne hâlindeki sâlik, fırtınanın dineceğine inanır; Radiyye hâlindeki sâlik ise fırtınanın kendisinin de Rahmet'in bir tecellîsi olduğunu idrak edip o fırtınayla dans eder. Rıza, sükûnetin ötesinde bir sevinçtir.
Bütün bu mertebeler ve yolculuklar, Tasavvuf ilminin çatısı altında anlam kazanır. Tasavvuf, bu yolculuğun usûlünü, erkânını ve hedeflerini ortaya koyan ilmin adıdır. Nefs-i Radiyye'yi, sadece psikolojik bir "razı olma hâli" olarak görmek, onu basite indirgemek olur. Tasavvuf, bu hâlin hangi [Tevhid](/wiki/Tevhid-i Ef'âl) mertebesine denk geldiğini, sâlikin bu makamda hangi zikirle meşgul olacağını, hangi İlâhî isimlerin tecellîsi altında olduğunu ve ne gibi imtihanlarla karşılaşacağını bildirir. Yani Tasavvuf, Radiyye makamının hem haritasını çizer hem de o makama ulaşmanın ve orada kalabilmenin edebini öğretir.
Son olarak, bu makamın en kâmil örneği, İbn Arabî Hazretleri'nin işaret ettiği İsmail Fassı'nda gizlidir. İsmail Aleyhisselâm'ın, babasının gördüğü rüyaya, yani İlâhî emre karşı "Babacığım, emrolunduğun şeyi yap. İnşâallah beni sabredenlerden bulacaksın" demesi, Nefs-i Radiyye'nin zirvesidir. Burada "neden, niçin" yoktur; sadece mutlak bir teslimiyet ve gelen hükme karşı tam bir rıza vardır. Bu teslimiyet, körü körüne bir itaat değil, emrin geldiği Kaynağ'a duyulan sonsuz sevgi ve güvenin bir neticesidir. İsmail'in teslimiyeti, Radiyye'nin ne olduğunu anlamak isteyen her sâlik için en parlak aynadır.
Kütüphanedeki Kaynaklar
Terzibaba İrfan Mektebi Dijital Kütüphanesi'nin üç temel direği olan Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri'nin külliyatı, İbn Arabî Hazretleri'nin Füsûsu'l-Hikem'i ve Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri'nin Mesnevî-i Şerîf'i, Nefs-i Radiyye kavramını üç farklı ama birbirini tamamlayan pencereden aydınlatır.
Terzibaba Hazretleri'nin sohbetlerinde Nefs-i Radiyye, sâlikin bizzat tecrübe edeceği, seyr-i sülûkun içinde canlı bir durak olarak ele alınır. O, bu makamı "beden gemisinin gönül seferi" metaforuyla anlatarak, yolcunun Emmâre limanından ayrılıp bu menzile nasıl ulaşacağını adım adım gösterir. Salih Peygamber'in devesini "Radiyye bineği" olarak tevil etmesi, bu makamın sâliki doğrudan Hakk'a ulaştıran bir vâsıta olduğunu vurgular. Terzibaba'nın üslubunda Radiyye, soyut bir hikmet ilkesi değil, "neden, niçin" demeyi bırakan, başına gelen her hadiseyi "Hoştur bana Senden gelen" diyerek karşılayan bir dervişin gündelik hâlidir. Onun anlatımında bu makam, sâlikin nefsini kurban edip, tam bir teslimiyet zırhını kuşanmasıyla yaşanır.
Şeyh-i Ekber İbn Arabî'nin Füsûsu'l-Hikem'inde ise konu, sâlikin tecrübesinden ziyade, meselenin vücûdî hakikatine, yani varlığın temelindeki işleyişe bağlanır. Özellikle İsmail Fassı'nda Radiyye, ahlâkî bir erdem olmanın ötesinde, İlâhî İrade'nin kevnî (âlemlerdeki) tecellîsine kulun tam bir muvafakat göstermesidir. İsmail'in teslimiyeti, onun kendi [sabit hakikatinin](/wiki/A'yân-ı Sâbite) (a'yân-ı sâbite) gereğidir. O, bu teslimiyeti göstermek için halk edilmiştir. Dolayısıyla onun rızası, kendi hakikatinin farkına varıp ona uygun davranmasıdır. İbn Arabî nazarında rıza, kulun iradesinin Hakk'ın iradesi içinde erimesi değil, kendi hakikatinin zaten Hakk'ın ilminde ne ise o olduğunu idrak ederek, bu bilgiyle mutmain olmasıdır. Bu, tenzih ile teşbihin, yani Hakk'ın mutlak aşkınlığı ile âlemdeki görünürlüğünün en hassas dengelerinden birini kuran Muhammedî bir mîzandır.
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin Mesnevî-i Şerîf'inde ise Nefs-i Radiyye, aşkın ve muhabbetin diliyle anlatılır. Mevlânâ için rıza, kuru bir teslimiyet veya hikemî bir idrakten evvel, âşığın mâşuktan gelen her şeye "lütuf" gözüyle bakmasıdır. O, bunu anlatmak için sayısız hikâye kullanır: hastanın, canını acıtsa da neşter vuran hekime duyduğu güven; çocuğun, kendisini döven öğretmeninin aslında iyiliğini istediğini bilmesi gibi. Mesnevî'de rıza, akılla ulaşılan bir sonuç değil, aşkla varılan bir hâldir. Sâlik, Cenâb-ı Hakk'ı o kadar çok sever ki, O'ndan gelen kahrın da lütfun da aynı sevgi kaynağından geldiğini bilir ve ikisini de aynı sevinçle karşılar. Mevlânâ'ya göre, "Neden?" sorusunu öldüren şey akıl yürütme değil, kalbi dolduran aşktır.
Değerlendirme
Nefs-i Radiyye, sâlikin seyr-i sülûk yolculuğunda ulaştığı bir zirve değil, yeni bir ufka açılan bir yayladır. Terzibaba Hazretleri'nin pratik ve yol gösteren üslubuyla bu yaylaya nasıl çıkılacağını, İbn Arabî Hazretleri'nin hikemî diliyle o yaylanın varlık haritasındaki yerini ve Mevlânâ Hazretleri'nin aşk dolu beyanlarıyla o yaylada hangi gönül hâliyle oturulacağını öğreniriz. Bu üç büyük nazar, birleştiğinde ortaya şu hakikat çıkar: Rıza, pasif bir kabulleniş değil, İlâhî fiillerin tecellîsini sevgi ve idrakle seyretme sanatıdır. Bu makam, kulun iradesini yok etmesi değil, iradesini Küllî İrade'nin akışına teslim ederek gerçek özgürlüğe kavuşmasıdır. Karşına çıkan her hadise, bu rıza makamını talim ettirmek için birer derstir. O dersi "niçin" diye sorgulamak yerine, "nasıl" daha iyi bir talebe olurum diye niyaz etmek, Radiyye kapısının anahtarıdır. Cenâb-ı Hakk bizleri de bu rıza ahlâkıyla ahlâklanmayı, O'ndan razı olan ve O'nun da kendilerinden razı olduğu kullar zümresine ilhak olmayı nasip eylesin. Amin.