İçeriğe atla
Sabır
9804 kelime | 25 kaynak

Sabır

Sabır denilince akla ilk gelen, dişini sıkıp beklemek, çaresizliğe katlanmak olmasın. Tasavvuf yolunda sabır, pasif bir bekleyiş değil, aktif bir müşahede, bir idrak hâlidir. O, acı bir ilacı yutup şifayı bekleme sanatıdır. Sâlikin, yani hakikat yolcusunun azık torbasındaki en kıymetli ekmek, karanlık gecelerde yolunu aydınlatan kandildir. Terzibaba İrfan Mektebi’nin ocağında pişen her lokmada, sabrın o hem yakan hem de olgunlaştıran ateşi vardır. Zira Hakk’a giden yolun kapıları, ancak sabır anahtarıyla açılır.

Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı

Sabır kelimesinin aslı, Arapça’da tadı buruk, acı bir bitkinin adıdır. Bu bile bize ilk dersi verir: Sabır, başlangıçta nefse ağır ve acı gelir. Lâkin o bitkinin özünde şifa saklıdır. Sabır, tadı acı, fakat sonucu tatlı ve şifalı bir manevi hâldir.

Bu bitki, acılığına rağmen şifa verici özelliklere sahiptir. Bu da, sabrın: Tadı acıdır, yutkunması zordur, ancak sonucu (şifası) hayırlı olduğunu bize anlatır. Râgıb el-İsfehânî'nin el-Müfredât fî Garîbi'l Kur'ân eserinde; Terim olarak Sabır: Nefsi, aklın ve şeriatın gerektirdiği hususlar üzerinde veya onların nefsi hapsetmeyi gerektirdikleri hususlara karşı hapsetmektir (tutmaktır). (Secde Sûresi)

Sabrın ıstılahî mânâsı, yani irfan dilindeki karşılığı, “hapsetmek”tir. Neyi hapsetmek? Nefs’i. Nerede hapsetmek? Aklın ve şeriatın çizdiği sınırlarda. Şeriat mertebesinde bu, kişiyi günaha düşmekten alıkoyan bir irade gücüdür. Musibet anında feryat etmemek, sızlanmamak, dili şikâyetten tutmaktır. Savaşta korkaklıktan, sırlarda gevezelikten, bunaltan felaketlerde daralmaktan nefsi koruyan hep sabrın farklı yüzleridir. Her mertebede sabrın bir başka adı, bir başka tecellisi vardır.

Dünya bir imtihan yurdudur ve bu yurtta zahmetsiz rahmet olmaz. Cenâb-ı Hakk, kuluna zorluklar verir ki, o zorluklar içinde kulun istidadı, hakikati ortaya çıksın.

Bir de sabır var, eskilerimiz “Sabreden zafere erer” demişlerdir, tabi ki bu hayatta hiçbir şey kolay değildir, her birerlerimizin sadece bizim değil batılıların ve doğuluların da sistem bu çünkü dünya cennet değil ama bazıların zahirde daha zengin yaşıyorlarmış gibi güya batılıların şunlar bunlar geliyor ama onların da kendilerine göre iç bünyelerinde büyük çekişmeler vardır. Ne büyük zahmetleri var, doğuluların zaten bizlerin halleri meydandadır, işte Cenab-ı Hakk bu sabır hükmünü insanlara vermemiş olsaydı bu yaşantılara dayanmamız çok zor olacaktı. (Sohbet Arası Sohbetler CD 13, 2003)

Bu zorluklara dayanma gücünü veren, yine Hakk’ın kendi isimlerinden birinin tecellisidir: es-Sabûr. Esmâ-i Hüsnâ’nın sıralanışında bir hikmet vardır. En sona doğru gelen isimler, yolun sonundaki kemâlâtı işaret eder.

Bakın Esma-ı hüsnada hepimizin bildiği gibi Varisu, Reşidus Sabur, bakın son Esma-ı ilahiye “Sabır” ismidir. Reşid kemale erdirmek ve Sabır, işte varis olmak istiyorsan rüşte ermek istiyorsan o zaman sabırla hareket edeceksin, demektir, Esma-ı Hüsna sıralanması da boşu boşuna değildir. En sona kalan en sonda olan ile en başta olanların anlaşılması daha kolay olur, çünkü göze batarlar, işte sabır esmasının sona alınması bizim dikkatimizi çekiyor, “ey kullarım, ey abd larım size ben belki zorluklar veriyorum ama bunların yanında bazı kolaylıklar da veriyorum.” (Sohbet Arası Sohbetler CD 13, 2003)

Reşid isminin tecellisiyle rüşde erip manevi kemâle ulaşmak ve Varis isminin tecellisiyle ilahi mirasa konmak, ancak es-Sabûr isminin gölgesinde mümkündür. Çalışmadan imtihanı geçemeyen bir öğrenci gibi, sâlik de sabırla gayret göstermeden, nefsini terbiye etmeden manevi derecelere ulaşamaz.

Bu noktada sabır, kevnî bir zorunluluk, vücûdî bir duruş hâlini alır. Çünkü her şey, Cenâb-ı Hakk’ın mutlak iradesi ve kudreti altındadır. Gök gürültüsünden insanın kalbine düşen bir düşünceye kadar her şey O’nun hükmüyle cereyan eder. İnsanın cüz’î iradesi, O’nun küllî iradesi içinde bir alana sahiptir. Bu hakikati idrak eden kimse için sabır, bir mecburiyet değil, bir teslimiyet ve rıza makamına yükselir.

Eşʿarî kelâmî yaklaşımı, Allah’ın mutlak kudretine ve iradesinin her şey üzerindeki hâkimiyetine vurgu yapar. İnsan iradesini Allah’ın iradesine bağlı bir varlık alanı olarak görür ve her şeyin Allah’ın iradesine bağlı olarak gerçekleştiğini savunurlar. Bu çerçevede Râd Sûresi , Allah’ın her şeye egemen olduğunu; insanın akıl ve iradesinin ise Allah’ın mutlak iradesiyle çevrili bulunduğunu gösteren âyetler içerir. (Ra'd Sûresi)

Başa gelen bir hadiseyi, bir musibeti sadece dışarıdan gelen kör bir tesadüf olarak gören kimse isyan eder, feryat eder. Ama hadiselerin ardındaki failin Hakk olduğunu bilen, her olayın O’nun bir mektubu olduğunu anlayan kişi, sabırla o mektubu okumaya, hikmetini çözmeye çalışır. Bu, baş gözüyle değil, kalp gözüyle bakmayı gerektirir.

Görenle görmeyen bir olmaz. Akıl sahipleri, Allah’ın ayetlerini hem dış dünyada hem kalplerinde temaşa edenlerdir. Hakikati görebilmek için göz değil, kalp gerekir; çünkü kalp Allah’ın nurunun aynasıdır. • Hakikat ve Bâtıl Bâtıl, köpük gibi kaybolur; hakikat ise kalıcıdır. Her şeyin üzerinde duran gerçek, Allah’ın kudretidir. Hak, bâtılı eritir; Allah’ın nuruyla sabit olan hiçbir şey yok olmaz. (Ra'd Sûresi)

Sabır, kalbi bir ayna gibi cilalar. Feryat, şikâyet, isyan gibi tozlar ortadan kalkınca, o ayna Hakk’ın nur’unu yansıtmaya başlar. O zaman sâlik, hadiselerin ardındaki ilahi düzeni, bâtılın nasıl bir köpük gibi dağılıp gittiğini, Hakikatin ise nasıl sarsılmaz bir şekilde ayakta kaldığını müşahede eder. Kur’ân-ı Kerîm, baştan sona bu hak ile bâtıl mücadelesinin anlatımıdır. Peygamberler, bu mücadelenin en ön saflarında sabır ve teslimiyetin en güzel örnekleri olarak dururlar.

Sâd sûresi, İslâm inancının temel esasları olan tevhîd, nübüvvet ve âhiret merkezinde hidayete daveti işler. Hakikati reddedenlerin itirazlarını, bunlara verilen cevapları, geçmiş kavimlerin helâki ve peygamberlerin örnekliğinde hak ile bâtıl arasındaki mücadeleyi anlatır. Sûrede Hz. Dâvud, Hz. Süleyman ve Hz. Eyyûb başta olmak üzere birçok peygamberin sabır ve teslimiyetleri zikredilerek, dünya imtihanlarının hakikate ulaştırıcı yönü hatırlatılır. (Sâd Sûresi)

Sabır kelimesi Kur’ân’da sadece müminlere ait bir sıfat olarak geçmez. Kâfirler de kendi bâtıl davaları uğruna sabır gösterirler. Mekke’nin ileri gelenleri, Tevhid çağrısı karşısında birbirlerine şöyle seslenmişlerdir:

İçlerinden ileri gelenleri harekete geçip şöyle dediler: “Gidin, ilâhlarınıza tapmaya sabırla devam edin. İşte (sizden) istenen şey budur.” (Sâd Sûresi)

Bu, sabrın tek başına bir erdem olmadığını, neye ve kime karşı gösterildiğinin asıl belirleyici olduğunu öğretir. Bâtıla karşı gösterilen sabır, inat ve körlükten ibarettir. Hakikat uğruna, Allah rızası için gösterilen sabır ise kulu Rabbine yaklaştıran bir buraktır.

Sabrın zıddı, acelecilik ve feryat olduğu gibi, aynı zamanda ümitsizliktir. Ümitsizlik, Hakk’ın rahmet kapısını kendi üzerine kapatmaktır. Bu, bir nevi küfür hâlidir; zira Allah’ın rahmetinden ve kudretinden şüphe etmektir. İnsan, darlık anında Rabbini hatırlar, bollukta ise kolayca unutur. Oysa kâmil mümin, darlıkta sabırla, bollukta şükürle dengede durmayı bilendir.

“Allah’ın rahmetinden ancak kafirlerin ümit kesecekleri” Yusuf suresi, 87. Ayette belirtilmiştir. Aslında ümitsizlik her insanda olur. Zorluklar karşısında çaresiz kalabilir. Ama kafirler bu hali sürekliliğe çevirdikleri için kınanmışlardır. (...) Bu ve sonraki ayet darlıkta ve bolluktaki hallerimizi resmetmektedir. Darlık imtihanıdır, bolluk sorumluluğu…birine sabır diğerine şükür gerek! (Hûd Sûresi)

Sabır her belaya, kazaya, zulme karşı bir kalkandır. Lâkin her yerde ve her zaman sabretmek makbul değildir. Bazı anlar vardır ki, orada sabır değil, hamle gerekir. Bu durum, bir Cem makamı ve tenzih-teşbih dengesi idrakini gerektirir.

Sabri isimliler kazaya belaya zulme her şeye sabır etmelidir ama aşk ve ilim hususunda sabır olmaz hamle lazımdır. Durgun sular kokar hareket ister ta ki denize mülaki olup antiseptik oluncaya kadar... (Sohbet Arası Sohbetler CD 9, 2002)

Bu, Muhammedî mîzanın en güzel tecellilerindendir. İlahi aşk ve hakikat ilmi yolunda durmak, beklemek, “sabretmek” olmaz. O yolda sâlik, denize kavuşmak için durmaksızın akan bir nehir gibi olmalıdır. Belaya sabır, ama vuslata iştiyak ve gayret. Bu iki kanat, dervişi menzil-i maksûduna ulaştırır. Sabır, nefsin hapishanesi; aşk ise ruhun kanadıdır. Biriyle durulur, diğeriyle uçulur.

Terzibaba'nın Nazarıyla Sabır: Aslı ve Mertebesi

Sabrın Hakikati ve İmtihan Sırrı

Sabır, çoğu zaman bir musibet karşısında gösterilen metanet olarak anlaşılır. Bu doğrudur, ama eksiktir. Sabrın hakikati, kulun kendi özünü, yani Cenâb-ı Hakk'ın ilminde sâbit olan hakikatini (ayn-ı sâbite) seyretmesi için ilâhî bir işlemden geçmesidir. Bu işleme "ibtilâ" yani imtihan denir. İmtihan, Hakk'ın kulunu tanıması için değildir; O zaten her şeyi bilir. İmtihan, kulun kendini tanıması, o ezelî hakikatin bu kevnî âlemde bir fiil ve sıfat olarak zuhûr etmesi içindir. Tıpkı altının saflığını anlamak için ateşe tutulması gibi, kulun hakikati de ibtilâ potasında ortaya çıkar.

Terzi Baba Hazretleri, bu sırrı Mü'minûn Sûresi tefekküründe şöyle açar:

" İn kunnâ le mubtelîn " ( Biz gerçekten (kullarımızı) imtihân etmekteyiz ): "İbtilâ", "imtihân, deneme" demektir; bir şeyin iç yüzünü, özünü ortaya çıkarmak için onu işlemden geçirmek anlamına gelir; tıpkı altının saflığını anlamak için onu ateşe tutmak gibi. Her insânın ilm-i ilâhî'de bir özü ve hakîkati (ayn-ı sâbi-tesi) vardır. Kiminde "Sabûr" isminin, kiminde ise "Cebbâr" isminin hükmü baskındır. "İbtilâ", bu hakîkatlerin, imtihânlar vasıtasıyla fiiliyata dönüşmesi, zuhûr etmesi, müşâhedeye gelmesi sürecidir. Nitekim, Muhammed Sûresi 47/31 âyetinde şöyle buyrulur: " Ve le nebluvennekum hattâ na’lemel mucâhidîne minkum ves sâbirîne " ( Andolsun sizi imtihân edeceğiz. Tâ ki içinizden mücâhidleri ve sabr-u sebât edenleri bilelim .) Tûfan, bir imtihândı. Bu imtihân, Nûh kavminin fıtratında gizli olan "küfür ve inat" hakîkatini fiiliyata çıkardı. Aynı za-manda Nûh (a.s.)'ın fıtratındaki "sabır ve teslîmiyet" hakîka-tini de ortaya çıkardı. Dolayısıyla "Biz imtihân etmekteyiz" ifâdesinin bâtınî ma'nâsı şudur: " Biz, her bir varlığın ilmimizdeki sâbit hakîkati ne ise, onu dış dünyâda bir fiil olarak açığa çıkarırız. " Bu açığa çıkarma işlemine "imtihân" denir. İmtihân, Allâh'ın kulunu tanıması için değil, kulun kendi hakîkatini bilmesi ve bu hakîkatin âlemde bir sûret olarak belirmesi ve şâhit olunması içindir.

Başa gelen her hadise, her zorluk, her imtihan, aslında bizim ezeldeki hakikatimizin bir fotoğrafıdır. Kimimizin [ayn-ı sâbitesi](/wiki/A'yân-ı Sâbite) "Sabûr" isminin mazharıdır; o, imtihan ateşinde yanarken sabırla bezenir, sabırla güzelleşir ve sabırla kemâle erer. Kimininki "Cebbâr"dır, o da kendi hakikatini zuhûra çıkarır. O halde sabır, bir imtihan karşısında edilgen bir bekleyiş değil, kulun kendi hakikatini fiiliyata dökme ameliyesidir.

İmtihan, sadece musibetle değil, nimetle de olur. Hatta imtihanların çoğu insanlar arası ilişkilerden doğar. Hûd Sûresi tefekküründe bu inceliğe şöyle işaret edilir:

” “Hanginiz daha güzel amel yapacaksınız diye sizi imtihan meydanına çıkarmak için” Hak Teala, Eşyanın halk ediliş amacını insanların amellerinin açığa çıkması olarak belirlemiştir. Çünkü Allah’ın ilmi iki kısımdır: Bir kısmı, levh’tedir ve eşyanın varlığından öncedir. Bir kısmı ise, mahlukat mazharlarının varlığından ve deneme, sınama anlamında beladan sonradır. Burada bu kısım ilimden bahsediliyor. “ Herkes Allah’ın kulu olduğunu dava ederler; imtihan-ı İlahi vaki olduğu vakit, hakikatte kimin kulu olduğu meydana çıkar .” A. Avni Konuk İmtihan Allah-insan ilişkisinin yorumunda en önemli kavramdır. Haktan gelen ve yönünü Allah’a dönmüş kalplere giren ibtiladır. “Bu da geçer ya Hu” sözüne aşinayızdır. Sabır, teslimiyet, razılık, rıza kelimelerini peygamber kıssalarında görürüz. İki hayat arasında sıkıntı, korku, açlık, kıtlık gibi musibetlerle deneniriz. Aynı zamanda varlık ve bollukla da… Bela: Kulun hakikatinin ibtila ile ortaya çıkmasıdır. Peygamberimiz (sav) “Belası en çetin ve zor olanlar önce nebiler, sonra veliler, sonra derece derece onlara en çok benzeyenlerdir. Biz peygamberler zümresi, belası en ağır ve şiddetli olan kimseleriz.” Buyurmuştur. Sınanma musibet olursa sabır, nimet olursa şükürle karşılık verilir. İmtihanın çoğu insanlarla olan ilişkiden doğar. Riya, kibir, ucub, yalan, su-i zan, gıybet ile aldanma sebepleridir. Ne ile imtihan olduğumuzu bilmek için uyanıklık şarttır. Tasavvufun hedefi de imtihan karşısında başarılı olacak insan yetiştirmektir.

Sâlik, başına gelen her hadiseyi, karşılaştığı her insanı, kalbine doğan her duyguyu bir imtihan vesilesi bilmelidir. "Bu olayda benim hangi hakikatim zuhûra çıkmak istiyor?", "Bu sıkıntı, bendeki hangi ismin tecellî sancısıdır?" diye tefekkür etmelidir. Bu tefekkür, sabrın kendisinden daha derin bir sabırdır. Bu, Hakk'ın fiillerini seyretme sabrıdır.

Varlığın Kökü Olarak Hakikat-i Muhammediyye ve Sabrın Aslı

Her şeyin bir aslı, bir kökeni olduğu gibi, sabrın da bir aslı vardır. Tasavvuf ilminde bütün mevcûdâtın aslı, varlığın başlangıç noktası [Hakikat-i Muhammediyye](/wiki/hakikat-i-muhammedi)'dir. Cenâb-ı Hakk, Zât-ı Mutlak iken, sevilmeyi ve bilinmeyi murad etmiş, bu muhabbetle ilk olarak Hakikat-i Muhammediyye'yi taayyün ettirmiştir. Bütün âlemler, bu hakikatten bir ağacın dalları gibi zuhûra gelmiştir. Dolayısıyla, sabır da dâhil olmak üzere her ne varsa, kökünü bu Nûr-u Evvel'de, bu Akl-ı Küll'de bulur.

Terzibaba Hazretleri, Ra'd Sûresi üzerine sohbetlerinde bu hakikati o kendine has üslubuyla şöyle dile getirir:

«” (Küntü nebiyyen ve Âdeme beynel mâi vettıyni) “Âdem su ile balçık arasında iken ben Peygamberdim” Görüldüğü gibi her mertebenin öncülüğü hakikat-i Muhammediyye’ye aittir. Özetlersek: Hakikat-i Muhammed-î olmasaydı, yani Ahad’ın gönlünde, bağrında, kucağında ki; ( م ) “mim” i olmasaydı bu âlemler olmazdı ve bu âlemler O’nun varlığı ile var olunca onlara her mertebede rahmet olarak gönderildi. Aslında rahmet-i olmayan hiçbir şey yoktur. Rahmet ve zah-met, iki zıt gibi olan mânâlar ise de ikisininde başlarında bulunan (R) ve (Z) harflerini kaldırdığımızda her ikiside (AHMED) okunur ki; asılları O’dur. Yani zahmet dediğimiz şeyin başından (Z) i zeval-i kaldırdığımızda (AHMED) olur ve (AHMED) e bağlıdır ve neticesi rahmettir. Biraz sabır gerektirir. Çünkü bu âlemin hususiyyeti, nimet ile nikmet ’in “sıkıntı ile rahat” bir arada yaşanmasıdır. Allah evvelâ kalem-i halketti ki, Hakikat-i Muhammed-î dir. Yine evvelâ O’nun Rûhunu halketti ki, Rûh-u Â’zam’dır. Yine evvelâ O’nun aklını ve nefsini halketti ki, akl-ı kül ve nefs-i kül’dür. Yine evvelâ O’nun nurunu halketti ki, nûr-u ilâhi’dir. Âdem su ile balçık arasında iken O peygamber’di, ilk ve son Peygamber de O’dur. İşte görüldüğü gibi, (kalem, rûh, akıl, nefs, nûr, mertebelerinin ve Peygamberlik mertebelerinin, yani bütün mertebelerin öncüsü; mertebe-i Hakikat-i Muhammed-î dir...»

"Ahad" (احد) ile "Ahmed" (احمد) arasında bir "mim" (م) farkı vardır. O "mim", Hakikat-i Muhammediyye'dir, muhabbettir, varlık perdesidir. O "mim" olmasaydı, [Ahadiyet](/wiki/hazarat-i-hamse)'in mutlak birliği içinde her şey gizli kalacaktı. Varlık, o "mim" perdesinden zuhûr etmiştir.

Sohbette "rahmet" ve "zahmet" kelimelerinin aslına işaret ediliyor. İkisi de "Ahmed"e bağlanıyor. Yani, bize zahmet gibi görünen, canımızı yakan, sabrımızı zorlayan her ne varsa, onun da aslı Rahmeten li'l-Âlemîn olan zâtın hakikatindendir. Zahmetin başındaki "z" harfi zâildir, geçicidir. O perde kalktığında geriye kalan, rahmetin ta kendisidir. Bu geçiş için, bu zâhirdeki zahmetin bâtınındaki rahmete dönüşmesi için "Biraz sabır gerektirir."

Sabır, zahmetin rahmete dönüşmesini beklerkenki hâlin adıdır. Sabır, zahmetin içindeki gizli Ahmed'i, yani rahmet aslını görme çabasının adıdır. Bu, [Cem makamı](/wiki/cem-makami) idrakidir; zıt gibi görünenlerin aynı kökten geldiğini bilme hâlidir. Bu âlemin özelliği, nimet ile nikmetin, rahat ile sıkıntının iç içe olmasıdır. Sabır, bu iki yüzü de aynı Vech'in tecellîsi olarak görme sanatıdır.

Sabrın Sayısal Şifresi: On Üç (13) Hakikati

Terzibaba İrfan Mektebi'nde, harflerin ve sayıların sadece birer işaret olmadığı, onların da âlemler gibi Hakk'ın birer tecellîsi olduğu öğretilir. Harfler, âlemin yapı taşlarıdır; sayılar ise o yapının gizli nizamını, ilâhî oranlarını fısıldar. Bu usûle "cifr" veya "ebced ilmi" denir. Bu, bir falcılık değil, varlığın dokusundaki matematiksel ve hikemî uyumu tefekkür etme yoludur.

Bu nazarla bakıldığında, "sabır" kelimesinin de tesadüfen var olmadığını, onun da ilâhî bir nizam içinde diğer hakikatlerle nasıl bir bağ kurduğunu görürüz. Bu bağın anahtar sayısı ise "13"dür. Neden 13? Çünkü "Ahad" (احد) isminin sayısal değeri 13'tür (Elif=1, Ha=8, Dal=4). Bu, Zât'ın mutlak birliğine, Hüvviyet gaybına işaret eden en temel sayıdır. Her şey O'ndan zuhûr ettiği için, hakikat mertebesinde her şeyin yolu bir şekilde "Ahad"a, yani 13'e çıkar.

Hazret, Ra'd Sûresi tefekküründe bu sır perdesini hayret verici bir şekilde aralar:

«( صبر ) (Sabr) sayısal değeri (292) dir, (2+9+2=13) sabır da oraya bağlanmaktadır. ( بصر ) (El basar) Allah’ın sıfatı’dır, (2+90+200=292) toplarsak (2+9+2=13) görüldüğü gibi o da (13) tür. ( جَهَنَّمُ ) (Cehennem) sayısal değeri (148) dir, toplarsak (1+4+8=13) tür ki, orası da (13) e bağlıdır. ( عَيْنِ ) (Göz) sayısal değeri (130) yani o da (13) tür. Onun la görür. ( مرشد ) (Mürşid) sayı değerleri (544) tür, toplarsak (5+ 4+4=13) tür. O nunla irşad eder. ( شهيد ) (Şehiyd) “şehid-şahid” olma, müşahede etme, sa-yısal değeri (319) dur. (3+1+9=13) aslı aslını müşahede etmektedir. ( قلب ) (Kalb) toplam sayı değeri (132) dir, (13,2) on üç ile zâhir bâtın dönmektedir. ( اسلام ) (İslâm) sayı değerleri o nun da (132) dir, (13,2) o da zâhiriyle bâtınıyle orayı anlatmaktadır... ( جعل ) (Ceâl) “kılma-dileme-tesir etme” gibi anlamlara gel-mektedir. Muradını kimseye hesap vermeden yerine getirmesidir. Sayısal değeri (103) tür, aradan sıfırı kaldırırsak, netice gene (13) tür ki, bir işi kılmak ve dilemek Ona aittir.»

Sabır (صبر) ile Basar (بصر), yani görmek, basiret, aynı sayısal değere (292) ve aynı kök değere (13) sahip. Bu ne demek? Sabır, bir körlük, bir görmezden gelme hali değildir. Bilakis sabır, hakiki bir görme halidir. Olayların zâhirine takılıp kalmadan, ardındaki hikmeti, fail-i mutlak olan Hakk'ı görme basiretidir. Sabreden, gören; gören de sabredendir.

Mürşid (مرشد) de 13'e bağlı. Çünkü Mürşid, seni kendi nefsinden, kendi vehimlerinden kurtarıp Ahad'a ulaştıran rehberdir. O, 13'ün hakikatini kendi varlığında gerçekleştirmiş olan [İnsân-ı Kâmil](/wiki/insan-i-kamil)'dir. Kalb (قلب) de 13'e bağlı. Çünkü kalp, tecellîgâh-ı ilâhîdir; Hakk'ın nazar ettiği yerdir. O kalbin istikrarı, Ahad'a dönük olmasıyla mümkündür. Ve Cehennem (جهنم) bile 13'e bağlı. Çünkü cehennem, yokluk değildir. O da Hakk'ın Kahhâr ve Cebbâr gibi celâlî isimlerinin bir tecellî mahâllidir. O da "Ahad" olanın mülkündedir, O'nun iradesinden bağımsız değildir.

Secde Sûresi tefekküründe ise bu sayısal bağ, kelimenin harflerinin mânâsıyla daha da derinleştirilir:

Kur’ân-ı Kerîm’de Sabır kelimesi 103 ayette geçmektedir ve ortadaki sıfırı kaldırdığımızda da sabır halinin de 13 ile bağlantısı görülmekte dir. "Sabır" (صَبْر), Arapça ص-ب-ر (Sâd-Be-Râ) kökünden gelen bir mastardır. Sâd ص: Sıfatı İlahiye – Sıdk – Saadet Be ب : Birliktelik ( ile ) Râ ر : Rahmaniyet Mertebesi Sabır kelimesinin içinde bu mertebeleri de barındırdığını ifade edebiliriz, yani Sabır ile bu mertebelerin faaliyete geçeceği bize anlatılıyor.

Sabır, Sıfat-ı İlahiye ile (ص), birliktelik (ب) halinde Rahmaniyet mertebesine (ر) ulaşma ameliyesidir. Yani sabır, kulun kendi başına yaptığı bir eylem değil, Hakk'ın sıfatlarıyla, O'nunla beraber kalarak Rahman tecellîsine mazhar olma yoludur. Bu da bizi, "Allah sabredenlerle beraberdir" (Bakara, 153) âyetinin sırrına götürür.

İlm-i Hakk'a Teslimiyet: Seyr-i Sülûkta Sabrın Yeri

Tüm bu hakikatler, sâlikin, yani hakikat yolcusunun hayatında nasıl bir karşılık bulur? [Seyr-i sülûk](/wiki/seyr-i-suluk) denen mânevî yolculuk, başı sonu belli, durakları tâyin edilmiş bir seferdir. Bu seferin haritası, ezelde ilm-i ilâhîde çizilmiştir. Kulun bu âlemdeki yolculuğu, o ezelî haritanın adım adım fiiliyata dökülmesinden ibarettir. Bu noktada en büyük yanılgı, acelecilik veya gecikme telaşıdır. İşte sabır, tam da bu noktada sâlikin en mühim azığı olur.

Terzibaba Hazretleri, Mü'minûn Sûresi'ndeki bir âyetten yola çıkarak bu teslimiyet ahlâkını şöyle izah eder:

Zîrâ ilm-i Hakk, malûma tâbîdir ve malûmun gayri vâki olmaz. İlm-i ilahîde ne ise, vukuunda da o olur. Bu sebeple hiçbir ümmet, kendisi için takdîr olunan vakitten evvel helâk olmaz ve o vakitten sonraya da kalamaz. Bu değişmez ilâhî yasa, nasıl ki milletlerin toplumsal hayâtında geçerliyse, aynı şekilde bireyin mânevî yolculuğunda (seyr-i sülûk) da geçerlidir. Âyeti enfüsî olarak yorumlarsak: Sâlikin seyrinde karşılaştığı her mertebenin bir başlangıcı bir de eceli (sonu) vardır. Bu vakitlerin takdîri Hakk'a (ve O'nun Zâti zuhûr mahalli olan Mürşîd-i Kâmil'e) âittir, O'nun kudretine, ilmine ve hikmetine bağlıdır. Dolayısıyla sâlike düşen, sabırsızlıkla bir hâlin bitmesini veya aceleyle bir sonraki derse geçmeyi istemek değil, tam bir teslîmiyyet ve tevekkül hâlinde olup, içinde bulunduğu mertebenin hakkını vererek mevcut derslerine odaklanmaktır.

"İlm-i Hakk, malûma tâbîdir." Bu, İbn Arabî mektebinin en temel düsturlarındandır. Yani, Cenâb-ı Hakk, senin ne yapacağını bildiği için öyle takdir etmez; senin ezeldeki hakikatin (malûm) ne ise, O'nun ilmi ona uygun şekilde tecellî eder ve kaderin de o şekilde zuhûra çıkar. O halde sâlike düşen, "Neden bu hâl bitmiyor?", "Ne zaman bir sonraki makama geçeceğim?" diye çırpınmak değildir. Bu, kaderle çekişmektir, ilâhî ilme itirazdır. Sâlike düşen, bulunduğu dersin, bulunduğu hâlin hakkını vermektir. Eğer hâli kabz (sıkıntı) ise, o kabzın içinde Hakk'ı tefekkür etmektir. Eğer hâli bast (genişlik) ise, o genişlik içinde şükrü eda etmektir. Her mertebenin bir eceli vardır ve o eceli takdir eden Hakk'tır. İşte bu idrakle beklemek, sabrın ta kendisidir ve bu sabır, ibadettir.

Nitekim sâlikin yolculuğunun başlangıcı da buna benzer. Bakara kıssasındaki "salma" yani ehlileşmemiş, boyunduruk altına girmemiş sığıra benzetilir. O vahşi nefsin terbiye edilmesi, bir mürşidin elinde yoğrulması, zulümden ve cehaletten kurtulup zelîl, yani teslim olması gerekir. Bu süreç, sabır olmadan yürümez.

Bir mürşidin eline, yoluna gelmiş mürid önceleri vahşi ve zâlimdir. Esmâlarının gereğini, Hakk’a yönelik tarafını zuhura çıkaramadığı için. Bu Allah’ın yaratışına aykırıdır. Hepimiz doğduğumuzda Müslüman’ız. Allah’a tam teslimiz yaşantımızdaki değişikler işleyiş bizi zulüm ehli yapıyor. Varlıkların yaradılışlarına uygun davranmak adalettir. Davranmamak zulümdür. Zâlimlikten ve câhillikten kurtulmanın yolu zelûl olmaktır.

Sabır, o vahşilikten zelîl olmaya giden yolun adıdır. Sabır, nefsin boyunduruğuna değil, Hakk'ın iradesine boyun eğme sanatıdır. Ve bu sanatı öğrenenler için Cenâb-ı Hakk'ın vaadi kesindir: "Şüphe yok ki, Allah sabredenlerle beraberdir." Bu beraberlik, O'nun ilminde, iradesinde ve tecellîlerinde fânî olmaktan, O'nunla bakıp O'nunla işitmekten başka nedir ki?

Terzibaba Geleneğinde Sabır'in Yaşanması

Sülûk Yolu: Nefsi Sabır ile Pişirmek

Tasavvuf yolu, bir hâl eğitimidir. Bu eğitimin en temel derslerinden biri sabırdır ve bu ders, teorik anlatımlarla değil, bizzat hayatın içinde, hizmetle, riyâzatla, çileyle verilir. Mürşid-i kâmiller, sâlikin ham nefsini pişirmek için onu sabır potasına atarlar. Bu, bir cezalandırma değil, bir cilalama, bir arındırma ameliyesidir.

Eski zamanlarda mürşitler dervişleri sabıra alıştırmak için mesela bir yıl helaları süpürmek bir yıl hasta ve yaralıları tedavi etmek, bir yıl bulaşık yıkamak bir yıl sokaklarda arabalara ve insanlara mani olabilecek taşları yol ortasından kenara atmak bir sene dergahta kahvecilik yapmak odunculuk yapmak vb şeyler gibi çeşitli çileler verirlerdi.

Bu hizmetler, dışarıdan bakıldığında sıradan ve hatta aşağı görünen işlerdir. Lâkin hakikatte her biri, nefsin en büyük putu olan "benlik" ve "kibir" zindanını yıkmaya yönelik birer maniveladır. Helâ temizleyen derviş, sadece kiri pası değil, kibrini, "ben bu işleri yapacak adam mıyım?" diyen enâniyetini de temizler. Hasta bakarken, kendi acziyetini ve Hakk'ın Şâfî isminin tecellîsini müşahede eder. Bulaşık yıkarken, gönül aynasını kirleten vesveseleri, boş emelleri de yıkayıp attığını hisseder. Bu hizmetlerin her biri, sâlike "ben" demenin ne kadar boş olduğunu, asıl şerefin hizmette ve kullukta olduğunu sabırla öğretir. Altın, kıymetinden bir şey kaybetmez; bilakis bu hizmetler, dervişin altın gibi olan hakikatinin üzerindeki toprağı, pası temizleyen birer mihenk taşıdır.

Bu sabır eğitimi sadece dergâhın duvarları arasında kalmaz. Seyr-i sülûk (manevi yolculuk) yolcusu için bütün âlem bir dergâh, bütün insanlar birer muallimdir. Sülûkun temel erkânından olan uzlet anil-enam, yani insanların ezasından uzak durmak ve onlara katlanmak da sabrın en çetin sınavlarından biridir.

İnsanların Ezasından Uzak Durma ve Onlara Katlanma ( Uzlet anil-enam ): Bu ilke, hem insanlardan uzaklaşarak onlarla gereksiz teması kesmeyi (uzlet) hem de mecburi durumlarda onlardan gelebilecek sıkıntılara sabır göstermeyi (tahammül) içerir.

Bu ilke, iki kanatlı bir kuşa benzer. Bir kanadı, lüzumsuz konuşmalardan, boş meclislerden, gıybet ve malâyânîden uzak durarak kendini korumaktır. Diğer kanadı ise, hayatın içine karışmak zorunda olduğunda, insanlardan gelen her türlü eza ve cefaya, tenkit ve iftiraya, anlayışsızlığa sabırla mukabele etmektir. Bu ikinci kanat, sâlikin nefs mücadelesinin en zorlu cephesidir. Zira burada düşman dışarıda değil, içeridedir. Sana eziyet eden kişiye karşı içinde kabaran öfke, intikam, nefret duygularıdır asıl düşman. Onlara sabretmek, o duyguları Hakk’ın rızası için yutabilmek, ateşi suyla söndürmektir. Ârif bilir ki, karşısındaki insan sadece bir perdedir, bir surettir. Asıl fâil, asıl hareket ettiren Hakk’tır. O hâdise üzerinden Hakk, sana bir şey öğretmekte, bir hâlini terbiye etmektedir. Bu idrakle gelen sabır, artık bir tahammül değil, bir müşahede zevkine dönüşür.

Musibetin Kalbinde Hakk'ı Müşahede: Sabr-ı Cemîl

Sabır, en çok da musibet anında, belâ ve imtihan ateşinin ortasında kendini gösterir. Bu, sadece dişini sıkıp beklemek değildir. Bu, hadisenin ardındaki hikmeti görmeye çalışmak, fâilin Hakk olduğunu bilip O'nun takdirine rıza göstermektir. Terzibaba geleneğinde sabır, yaşanmış hayat hikâyeleriyle, somut misallerle anlatılır. Zira en büyük ders, yaşanmış olan derstir. Sabri Bey’in hikâyesi, bu hakikatin canlı bir timsalidir:

Gerçekten de sabırlı bir insandı hanımı daha evvelki sohbette mektupta bahsettiği gibi hasta oldu yedi sene hanımını tekerlekli iskemlede kendi besledi kendi yedirdi kendi içirdi çok ileri derecede kemik erimesi vardı yürüyemiyordu tekerlekli sandalyede idi, evden ayrılmadı yemeğini kendi pişirdi evini kendi süpürdü bütün ev işi ne varsa kendi yaptı, babası Sabri ismini koymuş ama hayatında da onun müsemması zuhur etti, yani “Sabri” isminin hakikati zuhur etti üstünde.

Gönül ehli anlar ki, burada anlatılan, sadece fedakâr bir eşin hikâyesi değildir. Bu, bir esmâ tecellîsinin, bir ismin müsemmasına dönüşmesinin destanıdır. Babasının ilham ile koyduğu "Sabri" ismi, onun kader programı, sırat-ı müstakîmi olmuştur. Yedi yıl süren bu meşakkatli hizmet, onun için bir yük değil, "es-Sabûr" isminin kendi varlığında zuhura çıkması için bir rahmet kapısı olmuştur. O, bu hizmetle sadece eşine değil, kendi hakikatine de hizmet etmiştir. Sabrı, bir fiil olarak yaşamış, sabrın kendisi olmuştur.

Bu hâle ulaşan dervişin lügatinde şikâyet kelimesi yoktur. Çünkü şikâyet, Fâil’i görememekten, hadiseleri sebeplere bağlamaktan kaynaklanan bir perdelilik hâlidir. Bakâbillâh (Hakk ile var olma) hâlinde olan kişi için ise her şey Hakk’tandır ve Hakk’adır.

Musibet geldiğinde Hakk’ı halka şikâyet etmemek için dilini ve gönlünü kontrol altında tutmak için sabırlı olması gerekmekte dir.

Hakk’ı halka şikâyet etmek, manevi bir iflastır. Bu, denizi bir damlaya şikâyet etmekten daha büyük bir akılsızlıktır. Ârif, musibet anında dilini de gönlünü de mühürler. Çünkü bilir ki, o hadise, onun terbiye ve tekâmülü için özel olarak gönderilmiş ilahi bir mektuptur. Şikâyet etmek, o mektubu okumadan yırtıp atmaktır. Sabretmek ise, mektubun içindeki gizli mesajı, hikmeti okumak için bir tefekkür ve sükûnet anı yaratmaktır.

Bu, Hz. Yakub’un (a.s.) o meşhur tavrıdır. Evlatları, Yûsuf’un (a.s.) kanlı gömleğini getirip yalanlarını söylediklerinde, o bir baba olarak acının en derinini yaşarken, bir peygamber basiretiyle şöyle demiştir:

Size nefsiniz belki bir işi güzel gösterdi. Artık güzel bir sabr! Ve ancak Allah Teâlâ'dır, sizin şu söylediklerinize karşı kendisinden yardım istenilecek zat.

"Fesabrun cemîl", yani güzel sabır budur. Nedir sabrı güzel kılan? İsyanın, feryadın, suçlamanın olmamasıdır. Hz. Yakub, hadisenin zâhirindeki beşerî hileyi ("nefsiniz size...") görmüş, ama orada takılıp kalmamıştır. Nazarını hemen mutlak fâile, Hakk’a çevirmiş ve O’nun takdirine teslim olmuştur. Güzel sabır, acıyı hissetmemek değil, acının içinde boğulmamak, acının ötesindeki rahmet ve hikmet elini görebilmektir. "Bu işte bir hayır vardır" teslimiyetidir. Derviş için her kayıp, her zorluk, bir Yûsuf’un kuyuya atılması gibidir. Güzel bir sabırla beklerse, o kuyunun sonunda Mısır’a sultan olacağını, yani kendi varlık ülkesinin sultanı, hakikatinin efendisi olacağını bilir.

Mürşid Kapısı: İlim ve Fütûhat için Bekleyiş

Nefs terbiyesinde ve musibetlere karşı gösterilen sabır kadar, mürşid kapısında bekleyişin sabrı da bir başkadır. Sâlik, mürşide ilim, hikmet, manevi feyz almak için gelir. Fakat kâmil mürşid, ona istediğini hemen vermez. Önce istemeyi, beklemeyi, sabretmeyi öğretir. Zira vaktinden önce verilen ilim, faydadan çok zarar getirir; sâlikte kibre, ucuba sebep olur. Nusret Baba Hazretleri'nin şu sözü, bu kapıdaki sabrın anahtarıdır:

Nüsret babam öyle derdi “Oğlum ilim istiyorsan cehil kapısından gireceksin” derdi yani kendinin cehlini kabul edip o kapıdan gireceksin ki sana ilim versinler. Alim kapısından girersen sana bir şey vermezler ben biliyorum diyorsun biliyorsan bize neden geldin derler...

"Cehil kapısı", "ben bir şey bilmiyorum" deme makamıdır. Bu, nefse en ağır gelen kapılardan biridir. İnsan, bildikleriyle övünmeye, kendini ispat etmeye meyillidir. Mürşid ise sâlikten, bildiği her şeyi kapının dışında bırakmasını, zihnini bir sünger gibi boşaltmasını ister. Sabır, işte bu boşlukta beklemektir. Sorularına hemen cevap alamamak, merak ettiğin sırların sana açılmaması, bazen yıllarca sadece hizmetle meşgul olup tek bir kelime irfan sohbeti duyamamak... Bütün bunlar, sâliki sabırla demler. Tıpkı bir bardağın dolması için önce boş olması gerektiği gibi, sâlikin de manevi feyz ile dolması için önce kendi bilgi ve zanlarından boşalması gerekir. Bu boşalma süreci, sabırla yürünür.

Ancak bu, tembel bir bekleyiş, miskin bir oturuş değildir. Burada tenzih ile teşbihin birliği, yani bir Cem makamı zuhur eder. Bir yanda belâya, kazaya, imtihana karşı sonuna kadar sabretmek esasken, diğer yanda Hakk’ı talep etme konusunda sabırsız olmak, bir an bile durmamak gerekir.

Sabri isimliler kazâya, belâya, mihnete, zulme her şeye sabır etmelidir. Ama aşk ve ilim husûsunda sabır olmaz hamle lâzım.

Bu, Muhammedî mîzan üzere olmaktır. Başına gelene sabret, ama Hakk’a olan iştiyakında, O’nun ilmini ve aşkını talep etmede atılgan ol. Durgun sular kokar. Dervişin gönlü, Hakk’a doğru akan bir nehir gibi olmalıdır. Bu "hamle", mürşide karşı bir edepsizlik, bir acelecilik değil, içteki talebin, aşk ateşinin canlılığının bir ifadesidir. Sâlik, dışarıdan bakıldığında en basit hizmeti sabırla yaparken, içinde O’na vuslat etmek için yanan bir ateş taşır. İşte bu ateş, onun yolunu aydınlatır ve mürşidin dikkatini çeker. Mürşid, sâlikin bu samimi talebini ve sabırlı bekleyişini gördüğünde, zamanı gelince feyz musluklarını açar.

Dua ve İbadette Sabır: Acele Şeytandandır

Sabrın yaşandığı en önemli alanlardan biri de kulun Hakk ile olan doğrudan münasebeti, yani dua ve ibadet anıdır. İnsan fıtratı acelecidir; istediğinin hemen olmasını, ektiğini anında biçmeyi arzular. Oysa Cenâb-ı Hakk, kullarını bu konuda da sabırla terbiye eder. Bakara Sûresi’ndeki şu ayet, yolun haritasını çizer:

Veste'ıynu BisSabri vesSalati, ve inneha lekebiyratün illâ alelhaşi'ıyn; * Sabrederek ve namaz kılarak (Allah’tan) yardım dileyin. Şüphesiz namaz, Allah’a derinden saygı duyanlardan başkasına ağır gelir.

Hakk’tan bir yardım dilenecekse, bunun iki şartı vardır: Sabır ve salât (namaz/dua). Salât, kulun Hakk’a yönelişidir, talebini arzetmesidir. Sabır ise, o talebin kabul edileceğine dair tam bir güvenle, acele etmeden, sızlanmadan bekleme hâlidir. Aceleyle, sabırsızca yapılan bir dua, hedefini bulmayan bir ok gibidir. Çünkü acelecilik, "benim istediğim zamanda ve şekilde olsun" diyen nefsin sesidir. Sabır ise, "Ya Rabbi, sen ne zaman ve nasıl dilersen öyle olsun, senin takdirin en güzelidir" diyen teslimiyetin sesidir. Bu teslimiyet hâli, yani huşu (derin saygı), duanın kabulünün en önemli şartıdır. Huşu olmadan kılınan namaz, sabır olmadan edilen dua, ruhtan mahrum bir ceset gibidir.

Kulun en büyük talebi, likâullah, yani Rabbine kavuşmaktır. Bu yüce talep, elbette bir gecede gerçekleşmez. Ayet, bu büyük hedefe ulaşmak isteyenlere, "namazına devam edeceksin ve bunu sabırla bekleyeceksin" diye yol gösterir. Bu bekleyiş, bir çocuğun boyunun uzamasını beklemesi gibidir. O, her gün ne kadar uzadığını ölçmez, ama yemeye, içmeye, hayatını sürdürmeye devam eder ve zamanı gelince kemâle erer. Sâlik de zikrine, fikrine, hizmetine, ibadetine sabırla devam eder. Her gün "ne kazandım, hangi makama ulaştım?" diye nefsini hesaba çekip acele etmez.

...binâenaleyh kul, bu isti’dâd-ı mec'ûlünün meydana çıkasını gözetleyerek, nefsini ceza’ ve feza’dan habs etmek ve sabr etmek lâzımdır.

Her kulda, Hakk’ın ona bahşettiği gizli bir potansiyel, bir isti'dâd vardır. Sülûk yolculuğu, bu potansiyelin ortaya çıkması, tohumun ağaç olması sürecidir. Sâlike düşen, bu sürecin fıtrî akışına güvenmek, feryat ve sızlanmadan nefsini hapsetmek, yani sabretmektir. Acelecilik, tohumu vaktinden önce topraktan çıkarmaya çalışmaktır ki bu, onu öldürmek demektir. Peygamber Efendimiz’in buyurduğu gibi, "Acele şeytandan, teenni (ağır ve düşünerek davranma) Rahmân’dandır." Sabır, Rahmânî bir ahlâktır. O, olayların ve tecellîlerin Cenâb-ı Hakk'ın ilim ve hikmetiyle, tam zamanında ve en mükemmel şekilde zuhura gelmesine izin vermektir.

Füsûsu'l-Hikem'de Sabır

Füsûsu'l-Hikem, her bir nebînin kelimesinde, yani onlarda açığa çıkan ilahi hakikatte, kâinatın bir sırrını bizlere fısıldar. Sabır denildiğinde ise Füsûs'un kapısı, doğrudan “Kelime-i Eyyûbiyye”ye, yani Hz. Eyyûb’un hakikatine açılır. Bu fassa verilen isim, daha en başından bize yol gösterir: “Hikmet-i Gaybiyye”, yani “Gizli Hikmet”. Sabır, zâhirde göründüğü gibi sadece dişi sıkmak, acıya katlanmak değil; perdenin ardındaki gizli bir hikmete, gaybî bir işleyişe vâkıf olmanın adıdır.

Şeyh-i Ekber, sabrın bu gaybî mertebesini Hz. Eyyûb’un kıssası üzerinden şerh eder. Hz. Eyyûb’un imtihanı, yani vücuduna isabet eden hastalık, bir “belâ”dır. Lâkin bu belâ, tesadüfî veya sebepsiz değildir. Nereden geldiği sorusunun cevabı, meselenin kalbidir: Gaybden. Şifası nereden gelir? O da gaybden.

فَصُ حِكْمَةٍ غَيْبِيَّةٍ فِي كَلِمَةٍ أَيُّوبِيَّةٍ [BU FASS KELİME-İ EYYÛBİYYE'DE MÜNDEMİC OLAN HİKMET-İ GAYBİYYE BEYÂNINDADIR] Ma'lûm olsun ki, Eyyûb (a.s.)ın ayn-ı sabite-i gaybîsi iktizâsınca, bu âlem-i şehâdette vücûdunda zâhir olan marazın zevâli için Hak Teâlâ أُرْكُض بِرِجْلِكَ هَذَا مُغْتَسَلٌ بَارِ��ٌ وَشَرَابٌ (Sâd, 38/42) [Ayağınla yere vur, bu muğtesel- dir; ya'ni soğuk sudur.] buyurdu; ve onun için cânib-i gaybdan soğuk su izhâr eyledi; ve bu soğuk su vâsıtasıyla onun vücûdundaki harâret-i zâide tenâkus ederek mizâcı mertebe-i i'tidâle geldi. Binâenaleyh belânın ibtidâ cânib-i gaybdan nüzûlü ve badehû sabır ve mücâhedesine mukābil, yine cânib-i gaybdan ma'-i bâridin zuhûru, “hikmet-i gaybiyye”nin Kelime-i Eyyübiyye'ye tahsîsine sebeb oldu.

Bu ifadeler, sabrın vücûdî temelini ortaya koyar. Her birimizin ilm-i ilâhîde bir hakikati, bir [A'yân-ı Sâbite](/wiki/ayan-i-sabite)si vardır. Bu şehâdet âleminde başımıza gelen her hâl, o gaybî hakikatin bir gereği, bir iktizâsıdır. Hz. Eyyûb’un marazı, onun ayn-ı sâbitesinin şehâdet âlemindeki bir zuhûrudur. Hastalığın getirdiği “harâret-i zâide”, yani aşırı sıcaklık, aslında nefsin ve vücudun belâ ateşinde yanışını temsil eder. Şifâ ise yine gaybden gelen bir emirle, “Ayağını yere vur!” ve yerden fışkıran “soğuk su” ile gelir. Bu soğuk su, Hakk’ın rahmetinin, sekînetinin ve şifâsının tecellîsidir. Belânın ateşi gaybden, rahmetin suyu da gaybdendir. Sâlikin sabrı, bu iki tecellî arasında, ikisinin de aynı kaynaktan, yani Hakk’ın ilminden ve iradesinden geldiğini bilerek beklemektir. Belâ, kulun hakikatinin ortaya çıkması için bir imtihan; şifâ ise o imtihana sabırla mukabele etmenin ilahi bir lütfudur. Bu yüzden Eyyûb kelimesi, “Hikmet-i Gaybiyye” ile anılır olmuştur.

Şeyh-i Ekber, bu hikmetin sadece Hz. Eyyûb’a mahsus olmadığını, aslında her varlıkta, her “kelime-i ilâhiyye”de mevcut olduğunu da ekler. Zira Hakk’ın [Hüvviyet](/wiki/huvviyet)i her şeyi kuşatmıştır. Lâkin bu gizli hikmetin en şiddetli, en net, en ibretlik zuhûru Hz. Eyyûb’da gerçekleştiği için, bu fass ona tahsis edilmiştir.

Bu kıssanın bir diğer mertebesi ise, onun sadece geçmişte yaşanmış bir hadise olmamasıdır. Hz. Eyyûb’un hayatı, Ümmet-i Muhammed için hâl ile yazılmış, yaşayan bir kitaptır.

Bilinmeli ki, kesinlikle Yüce Allah'ın Eyyûb'daki sırrı ki, Hak onu bize ibret ve hâlî yazılı bir kitap kıldı; onda olan şeyi bilmek için, bu Muhammed ümmeti onu okur. Böyle olunca onun sahibine ulaşır; onun için bir şereftir. Ya'ni Allah Teâlâ hazretlerinin Eyyûb (a.s.)a vazʼettiği sırr-ı ibtilâ, bizle- re ibret olması ve hurûf ve zurûf ile yazılmış bir kitâb değil, hâlen yazılmış bir kitâb olarak zuhûr etmesi içindir. Çünkü Hak Teâlâ Eyyûb (a.s.)ı ibtidâ belâya giriftâr etti; ve sonra da onun bu belâya sabretmesine karşı necât verdi. Binâenaleyh Eyyûb (a.s.)ın vücûd-ı saâdeti bir kitâb oldu ki, onun yazıları, ibtilâsının ahvâli ve sabır ve tahammülünün ahkâmıdır.

Hz. Eyyûb’un bedeni, mürekkebi acı, harfleri sabır olan bir kitaba dönüşmüştür. Bizler, yani Ümmet-i Muhammed, bu kitabı kendi hayatımızda okuruz. Başımıza bir belâ geldiğinde, bir imtihana dûçâr olduğumuzda, biz de o kitabın bir okuyucusu oluruz. Eğer o imtihana Eyyûbî bir sabırla mukabele edersek, kitabın sonundaki “necât” (kurtuluş) ve “şifâ” sayfasına biz de ulaşırız. Bu okuma, bir zihin faaliyeti değil, bir hâl tecrübesidir. Bu tecrübe ile kul, Hz. Eyyûb’un makamına Lâhik olur, onun tattığı “zevk”ten bir hisse alır. Bu, Muhammediyet makamının bir lütfudur. Zira [Hakikat-i Muhammediyye](/wiki/hakikat-i-muhammedi), bütün peygamberlerin hakikatlerini kendinde cem eden “Ümm-ül Kitap” gibidir. Bu ümmet de, bütün kavimlerin tecrübelerinden ders çıkaran, onların yaşadıklarını daha yüksek bir şuurla yeniden değerlendiren “Ümmet-i Merhûme”dir.

Sabrın bir diğer yüzü, bilginin mertebeleri karşısındaki duruşumuzda ortaya çıkar. Füsûs, bu konuyu Hz. Musa ile Hz. Hızır’ın meşhur kıssası üzerinden ele alır. Bu kıssa, sabrın sadece belâya karşı değil, aynı zamanda aklımızın ve zâhirî bilgimizin sınırlarını aşan hadiseler karşısında da ne kadar elzem olduğunu gösterir.

Hz. Musa, bir Nebî ve şeriat sahibidir. Onun vazifesi, Hakk’ın emir ve yasaklarını insanlara tebliğ etmek, zâhirî ahkâmı tesis etmektir. Hz. Hızır ise, ilm-i ledün sahibi bir velîdir. Onun ilmi, eşyanın bâtınından, kaderin sırrından haber verir. Biri [ism-i Zâhir](/wiki/ism-i-zahir)in, diğeri [ism-i Bâtın](/wiki/ism-i-batin)ın mazharıdır. Bu iki büyük zatın yolculuğu, aslında iki farklı bilgi sisteminin karşılaşmasıdır.

Malum olsun ki Musa (a.s.) gibi ulul azm bir nebinin sabırsızlığı ve Hızırın ilmine ıttıla edememesi yani nüfuz edememesi yüce şanına noksanlık vermez. Zira Nebi ahkam-ı zahire ve şeriatı zahirenin gereğine tabidir. Yani şeriat ahkamının gereğine tabidir. Ona gayrı olan ahvale sabır ve tahammül edemez. Tebliğe memur olan bu Zat-ı Şerif tebliğ emrinde kendilerine fütur gelmemesi için sırrı kaderden perdelidirler.

Hz. Musa’nın sabırsızlığı bir kusur değil, makamının gereğidir. O, zâhirde bir çocuğun haksız yere öldürülmesine, bir geminin sebepsiz yere delinmesine şeriatın koruyucusu olarak sessiz kalamazdı. Eğer kalsaydı, kendi peygamberlik vazifesine halel getirmiş olurdu. Nebî, halkın gözünde adaletin ve hukukun temsilcisidir. Onun, [sırr-ı kader](/wiki/sirr-i-kader)e tamamen vâkıf olması, tebliğ görevini yapmasına engel olurdu. Zira her şeyin ilahi plandaki yerini bilseydi, kime “yap” kime “yapma” diyebilirdi? Bu yüzden Cenâb-ı Hakk, nebîlerini bu sırdan, en azından tebliğ vazifeleri devam ettiği müddetçe perdeler.

Her iki sistemin de yani Zahir, Batın sistemin de korunmasının mutlak gerektiği meydana çıkmıştır. Birinin tesiriyle diğer bir hükmün yerinden kaldırılamayacağı ortaya çıkmıştır.

Kıssanın biz sâliklere en büyük dersi buradadır. Ne zâhir (şeriat) terk edilebilir, ne de bâtın (hakikat) inkâr edilebilir. Sâlik, Hz. Musa’nın şeriatına sımsıkı sarılmakla mükelleftir. Aynı zamanda, başına gelen ve hikmetini anlayamadığı hadiselerde bir Hızır ilminin, bir bâtınî hükmün işlediğini bilerek sabretmelidir. Bu, iki kanatla uçmak gibidir. Biri olmadan diğeriyle menzile varılmaz. Şeriat kanadı olmadan hakikat iddiası zındıklığa, hakikat kanadı olmadan şeriatta kalmak ise yobazlığa ve kabukta takılıp kalmaya götürür. Hz. Musa’nın üç hadiseye sabredememesi, bizim önümüzde binlerce hadiseye sabretmemiz için bir ikazdır.

Bu sabır yolculuğunun menzili nedir? Sadece belâdan kurtulmak mı? Hayır. Sabır, bir dönüşüm aracıdır. Sâlikin nefsini terbiye edip ruhunu parlatan bir iksirdir. Füsûs geleneğinde bu dönüşüm, Hz. Yusuf kıssasıyla sembolize edilir.

Zaten O Yusuf’un başlangıcı da siccinde hepsi siccindedir. İşte kardeşleri kuyuya atıyorlar ya işte oradan bir kervan geçecek de o Yusuf’u çıkarsın. Oradan da Mısır’a sultan olsun bu beden mısırına bu beden mülküne. Kurtuluşu da rüyadan bu maneviyat bilgisinden oluyor.

Hz. Yusuf’un kardeşleri tarafından atıldığı kuyu, sâlikin [seyr-i sülûk](/wiki/seyr-i-suluk) yolculuğunda girdiği çile ve uzlet halidir; nefsin karanlık ve dar zindanıdır. O kuyuda tek başına kalmaya, unutulmaya, haksızlığa uğramaya sabretmek gerekir. Lâkin o kuyu, aynı zamanda bir kurtuluşun da başlangıcıdır. O kuyudan bir “kervan” geçer ve sâliki oradan çıkarır. Bu kervan, mürşidin himmeti, ilahi bir yardım veya bir tecellî olabilir. Kuyudan çıkan Yusuf, köle olarak satılır, iftiraya uğrar, zindana atılır. Her bir merhale, ayrı bir sabır imtihanıdır. Bu imtihanların sonunda ise, “Mısır’a sultan” olur. Bu, sâlikin kendi varlık ülkesine, yani “beden mısırına” sultan olmasıdır. Artık nefs onun emrine girmiş, şehvet ve gazap gibi güçler onun adil yönetimi altına alınmıştır. Bu saltanat, sabırla kazanılmıştır. Kuyunun karanlığına sabredemeyen, sarayın aydınlığına ulaşamaz.

Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği

Sabrın bâtınına, hakikatine, yani zıtların birleştiği o yüce makama doğru bir seyre çıkalım. Zira İbn Arabî Hazretleri'nin ilmi, her şeyi aslına döndüren bir kimya ilmidir. O, bize sabrın dahi bir gün "sabır" olmaktan çıkıp, bizzat Hakk'ın kendisi olduğunu müjdeler.

Bu yolculuğun ilk durağı, aklın sınırlarının zorlandığı, ancak kalbin teslimiyetle huzur bulduğu bir menzildir: Tevhid muktezası, yani zıtların birliği. İnsan, kendi daracık âleminde rızayı ve gazabı, lütfu ve kahrı, yakınlığı ve uzaklığı birbirinden ayrı, hatta birbiriyle savaşan iki kutup gibi görür. Hâlbuki hakikat âleminde, bütün bu zıtlıklar aynı Zât'ın farklı tecellîlerinden ibarettir. Şeyh-i Ekber bu sırrı şöyle fısıldar:

Hakk'ın rızâ ve gazab ile ve sıfât-ı mütekâbile ile ittisâfı vardır .

Ve bu meseleyi daha da açarak, aklın durduğu noktada imanın kanatlandığı o ufku gösterir:

Hakk gazab ile razı olduğu zaman rıza ile vasıflanmış olur.

Bu, "Hakk'ın gazabı aslında rızasıdır" demek değildir. Bu, gazabın tecellî ettiği anda dahi, o tecellînin ardındaki mutlak iradenin kendisinden razı olduğu hakikatini görmektir. Sel tecellîsi, bir köy için gazap gibi görünür. Ama suyun kendisi için bu, fıtratının gereğini yerine getirmektir; o, bu akışından razıdır. Hakk'ın fiilleri de böyledir. O'nun her fiili, kendi Zât'ının bir gereğidir ve her fiil, o an için en kâmil olanıdır. Kulun başına gelen bir musibet, kulun nefsine "gazap" gibi gelirken, o hadisenin bizzat kendisi, Vücûd-ı Mutlak'ın o andaki "rıza" hâlidir. Sabır, işte bu iki bakış arasındaki köprüdür. Kul, kendi cüz'î nazarında hissettiği acıya, Hakk'ın küllî nazarındaki rızasını bilerek katlanır. Bu, belâya rıza göstermek değil, belâyı gönderenin hükmüne rıza göstermektir. Nitekim Ahmed Avni Konuk Hazretleri'nin şerhinde vurguladığı gibi, "Rıza kazayadır, makziye değil." Yani rıza, hükmün kendisine, hükmedenin iradesinedir; hükmün neticesi olan acıya, hastalığa değil.

Bu idrak mertebesine yükselen sâlik için artık "uzaklık" ve "yakınlık" gibi izafî kavramlar da mânâsını yitirir. Çünkü bilir ki, her şey O'nunladır ve O'ndandır. Uzaklık sandığı şey, aslında Hakk'ın "el-Bâtın" isminin bir tecellîsi; yakınlık sandığı şey ise "ez-Zâhir" isminin bir tecellîsidir. Her ikisi de O'nun isimleridir ve O'ndan ayrı değildir.

Kurb ile bu'd, iki emr-i izafîdir.

Bu iki izafî emrin ardındaki mutlak hakikati gören için sabır, artık bir "katlanma" değil, bir "müşahede" hâline gelir.

Bu müşahede derinleştikçe, sâlik öyle bir noktaya gelir ki, "sabır" kelimesinin kendisi bile aradan çekilir. Çünkü sabır, iki ayrı şeyin varlığını ima eder: sabreden bir "ben" ve sabredilen bir "olay". Hâlbuki Cem makamı denilen birlik ufkunda, ortada ne ayrı bir "ben" kalır, ne de benden ayrı bir "olay". Her şey, tek bir Vücûd'un, yani Hakk'ın kendi kendine olan tecellîleridir. Terzibaba Hazretleri'nin sohbetlerinde bu sır, en yalın hâliyle şöyle dile gelir:

Aslında bu alemde belirli bir mertebeye geldikten sonra sabır diye bir şey yoktur. Çünkü “Sabır” Hakk’ın ismidir. Bakın esma-i hüsna’nın en sonuna koymuşlar sıralamada. “Sabır” Hakk’a mahsustur, insana mahsus değildir.

Kulun sabrı, fânî olanın Bâkî olana yaptığı bir yolculuktur. Yolculuk bitip vuslat gerçekleştiğinde, yani kul kendi vehmî varlığından fânî olup Hakk ile bekā bulduğunda, ortada sabredecek bir "kul" kalmaz. Geriye sadece Hakk'ın kendi ismi olan es-Sabûr kalır. Sâlikin sabrı, es-Sabûr isminin kendi hakikatine dönme arzusundan başka bir şey değildir. Bizim sabretmemiz, o ilâhî ismin bizdeki bir yansıması, bir gölgesidir. Gölge, aslına kavuşunca aradan kalkar. Hakikate eren için ne tokat atan vardır, ne tokat yiyen; sadece Hakk'ın Celâl ve Cemâl sıfatlarının bir anlık zuhûru vardır.

Bu bakış açısıyla âleme nazar ettiğimizde, bütün kâinatın mânâsı değişir. Her bir hadise, her bir zerre, bize bir şeyler anlatan canlı bir harfe, bir kelimeye dönüşür. İşte Şeyh-i Ekber'in "Kur'ân-ı fiilî" dediği sır budur.

Zîrâ hey'et-i mecmûa-i âlem Kur'ân-ı fiilîdir. Yani bütün bu alemin her şeyi fiilen Kur’an’dır.

Âlem, fiile dökülmüş, yaşanmakta olan Kur'an'dır. Mushaf'taki ayetler mürekkepten, kâinattaki ayetler ise hadiselerden, varlıklardan, hâllerden müteşekkildir. Bir deprem, "el-Kahhâr" isminin; bir bahar, "el-Muhyî" isminin; bir hastalık, "eş-Şâfî" ismini çağıran "ed-Dârr" isminin birer ayetidir. Sabır, işte bu fiilî Kur'an'ı okuma, anlama ve teslim olma sanatıdır. İtiraz etmek, Hakk'ın ayetine itiraz etmektir. Şikâyet etmek, "Yâ Rabbi, bu ayeti neden böyle indirdin?" demektir ki, bu en büyük edepsizliktir. Edep ise, her ayetin ardındaki Kâtib'i bilmek ve O'nun hikmetine boyun eğmektir.

Bizim iç dünyamız, o ilâhî isimlerin en yoğun tecellî ettiği yerdir. İçimizde hissettiğimiz o tarifsiz sıkıntılar, sabrımızı zorlayan o daralmalar, aslında nedir? Terzibaba Hazretleri, bu sırlı kapıyı bize şöyle aralar:

Biz bunu beşeri manada biraz yakınlaşmak için düşünelim, bazen yapmak istediğimiz şeyler oluyor da yapamıyoruz, bu bizde bir sıkıntı meydana getiriyor, bir ressam resmini yapmak istiyor, tuval bulamıyor... Neden böyledir çünkü içindeki ressamlık “Musavvir” esması dışarı çıkmak istiyor, yani kendini göstermek istiyor. Her esma-i ilahiye kendisinin neşr edilmesini ister.

İçimizdeki o sabırsızlık, o bir an önce olsun bitiverme arzusu, sadece nefsânî bir acelecilik değildir. O, bizde emanet duran bir ilâhî ismin, meselâ Musavvir (Tasvir Eden, Şekil Veren) isminin veya Kahhar (Kahreden) isminin kendini gösterme, fiile çıkma arzusudur. Birine kızdığımızda içimizde kabaran öfke, Kahhâr isminin tecellî arzusudur. Sabır, akl-ı selim ile o ismin taşkınlığını dizginleyip, "Dur bakalım, şimdi senin vaktin değil, şimdi 'el-Halîm' (yumuşak huylu) isminin vaktidir" diyebilme irfanıdır. Sabretmek, ilâhî isimlerin gayesizce ve yıkıcı bir şekilde değil, hikmetle ve yerli yerince zuhûr etmesine izin vermektir. Bu, bir bastırma değil, bir yönetme sanatıdır.

Bu sanatın en ileri mertebesinde, sabır, âşığın bütün varlığını dönüştüren bir iksir hâline gelir. Sabır ateşiyle pişen kulun kesif bedeni, latif bir hâl alır. Tıpkı gökyüzünün rengine bürünüp görünmez olan bir bulut gibi, âşığın teni de sabırla mücâhede ettikçe "tenlik" vasfını yitirir, ruhânî bir letafet kazanır. Artık o beden, hakikate perde olmaz; bilakis hakikati yansıtan şeffaf bir ayna olur. Mesnevî şârihinin Füsûs'tan ilhamla söylediği gibi:

İşte âşıkın cismi mücâhedâta ve riyâzâta ve beliyyât-ı ilâhiyyeye sabır ile böyle latîf olur... Artık onun cismi değişmiştir. Ondan renk ve bûy, ya'ni evsâf-ı cismâniyye gidip nûr-i mahz olmuştur; ve kendi sıfatından fânî olup Hakk'ın sıfatıyla bekā bulmuştur.

Sabrın en büyük meyvesi budur: Fânî sıfatlardan arınıp Bâkî olanın sıfatlarıyla bezenmek. Bu, "ben sabrettim" demenin bittiği, "es-Sabûr" isminin tecellîsinin başladığı yerdir.

Bu birlik nazarı kemâle erdiğinde, sâlik artık âlemde "aşağı" veya "yukarı", "kötü" veya "iyi" görmez olur. Her şeyin, el-Hayy (Diri, Hayat Sahibi) olan Hakk'ın bir tecellîsi olduğunu müşahede eder. "Hayvan" kelimesi bile onun lügatinde artık hakaret değil, "Hayy" isminden gelen hayat sahibi mübarek bir varlık anlamına bürünür.

Hayvan dediğimiz zaman biz süfli bir şey zannediyoruz, burada o mana değildir, yani birisi cahil yaşayan bir varlık, “Hay” hayat sahibi demektir, halbuki en kötü dediğimiz hayvan dahi hayat sahibi mübarek bir varlıktır.

Taşın secdesini, bitkinin kıyamını, hayvanın rükûsunu ve insanın tahiyyatını tek bir ilâhî namazın farklı rükünleri olarak gören arif için, sabredilecek ne kalır ki? Her şey yerli yerindedir. Her varlık, kendi istidadının gereği olan zikri ve ibadeti yapmakta, o muazzam senfonide kendi notasını seslendirmektedir. Sabır, bu ilâhî senfoniyi duymamızı engelleyen kendi nefsimizin gürültüsünü kısmaktır. Gürültü kesildiğinde, geriye sadece uyum, teslimiyet ve sonsuz bir huzur kalır. O an, sabır görevini tamamlamış ve âşığı, maşukunun vuslat deryasında yok etmiştir.

Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Sabır

Hazret-i Pîr Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin hikmet deryâsı olan Mesnevî-i Şerîf’ine daldığımızda, sabır bahsini bir ilke, bir ahlâk yahut bir tavsiye olarak değil, âlemin ve insanın varoluş dokusuna işlenmiş kevnî bir yasa olarak buluruz. O, sabrı kuru bir bekleyiş yahut acıya katlanma olarak anlatmaz. O’nun dilinde sabır, vuslatın anahtarı, ruhun kanadı, belânın rahmete dönüşme sırrı ve kâmil insanın en belirgin vasıflarından biridir. Mesnevî, baştan sona, sabrın ne olduğunu anlatmaktan ziyade, sabrın ne iş gördüğünü, sâlikin yolunda onu nasıl bir burâka dönüştürdüğünü hikâyeler ve temsillerle sezdirir.

Sabır, Sürûrun Anahtarıdır: Mücâhede Yolu ve Vuslat Müjdesi

Tasavvuf yoluna giren sâlikin azık torbasına ilk koyması gereken erzak, sabırdır. Zira bu yol, nefsin arzularının, aceleciliğinin ve sızlanmalarının tam zıddı istikametinde ilerler. Hazret-i Mevlânâ, bu hakikati bir düstur hâlinde defalarca tekrar eder: “Sabır, sürurun, yani sevincin ve ferahlığın anahtarıdır.” Bu sadece bir teselli cümlesi değil, yolun işleyişini bildiren bir usûl kaidesidir. Kapalı kapıları açan, kilitleri çözen sihirli anahtar, sabrın ta kendisidir.

Nitekim bu büyük eserin yazılmasına vesile olan Hüsameddîn Çelebi’ye hitab ederken bile bu sırrı fısıldar:

"Bu kervanı hacca kadar güzel çek; ey sevincin anahtarı olan sabrın emîri! ... Bu Mesnevî-i Şerîf'in beyitler zincirini, yatkınlığının amacı olan zât Kâbe'sine kadar güzel çek ve içinden onun bir an evvel tamamlanmasını isteme ve bu hususta acele etme; zîrâ hadîs-i şerifte الصبر مفتاح الفرج yani "Sabır sevincin anahtarıdır" buyurulmuştur. Ey sevincin anahtarı olan sabrın yöneticisi Hüsâmeddîn'im!"

Burada sabır, sadece eserin tamamlanması için değil, sâlikin kendi hakikatinin Kâbe’sine, yani Zât mertebesine ulaşması için de şart koşulur. Acelecilik, vuslatı geciktirir. Yolun kendisi, sabırla yürünmektir. Yolun sonundaki ferahlık (sürûr), ancak bu anahtarla açılacak bir kapının ardındadır.

Bu anahtar, kalp gözümüzün üzerindeki perdeleri yakıp yok eden bir iksirdir. Zâhirî gözlerle görülen bu kesâfet âlemi, hakikati görmeye bir perde olabilir. Bu perdeden kurtulup mânâyı müşahede etmek isteyenler için sabır, bir mücâhede (nefis ile mücadele) ilacıdır.

Eğer sen kör isen, kör olana teklif yoktur; ve eğer değil isen, git ki sabır sevincin anahtarıdır. ... Ve eğer hakikat talep edeni isen, git Hakk yoluna girip, mücâhede (nefisle mücadele) zorluklarına sabret! Çünkü sabır sevincin anahtarıdır, yani sabır ile muradına erip sevinirsin.

Hakikat yolcusu değilsen, bu dünyanın geçici görüntüleriyle avunursun; sana teklif yoktur. Fakat eğer tâlib isen, eğer sende bir arayış sancısı varsa, bil ki yolun mücâhede yoludur ve bu yolun azığı sabırdır. Sabır, sadece zorluklara katlanmak değildir; o, bir ilaçtır. Nitekim Hazret-i Pîr devam eder:

Sabrın ilacı hem gözün perdelerini yakar, hem de sadrı şerh eder.

Sabır, kalp gözünü örten perdeleri, yani zâhirî duyuların ve nefsanî isteklerin hükmünü yakar, ortadan kaldırır. Nasıl ki güneş doğunca yıldızlar görünmez olursa, kalp gözünün güneşi olan hakikat nuru tecellî ettiğinde de duyuların yıldızları sönükleşir. Bu sabır ilacı, aynı zamanda “sadrı şerh eder”, yani göğsü genişletir. Artık sâlik, dünyanın sıcağından soğuğundan, halkın övgü ve yergisinden etkilenmez; içinde bir genişlik, bir ferahlık bulur. Bu, sabır anahtarının açtığı ilk kapıdır: içsel hürriyet ve genişlik.

Bu yolculuk, canını ortaya koymayı gerektiren çetin bir yoldur. Zafer, vuslat, ma’rifet kadehinden içmek, bedelsiz değildir. O bedel, nefsin hazlarından vazgeçmek ve bu yoldaki meşakkatlere sabretmektir.

Ey oğul, bu kadeh için can ver! Cihadsız ve sabırsız zafer ne vakit olur? ... Bu marifet ve aşk şarabını içmek için hayvani ruhun hazlarını terk et ve fani olan bu canı feda etmeye niyetlen! Çünkü mücâhedesiz (nefisle mücadeleler) ve riyâzâtsız (nefsî perhizler) ve bu zorluklara sabretmeksizin nefis ve şeytan düşmanlarına zafer ve üstün gelmek mümkün olur mu?

Sabır, bu mücâhedenin tam ortasında duran komutan gibidir. Nefis ve şeytanla yapılan savaşta ordunun dağılmamasını sağlayan, metaneti ve direnci ayakta tutan odur. Sabır olmadığında, en küçük bir zorlukta ordu dağılır, sâlik yolda kalır. Sabır, öylesine bir kuvvettir ki, sâlikin ruhuna kanat olur ve onu bu sûretler âleminin üzerine çıkarır.

Vaktāki sabrın kılavuzluğu sana kanat olur, cân arş ve kürsünün ucuna yukarı gider. ... Mustafa'yı gör! Vaktâki onun sabrı Burak oldu, onu tabakaların yukarısına çekti.

Efendimiz’in (s.a.v) Mi’râc mucizesindeki Burak ne ise, sâlikin mânevî yükselişindeki Burak da odur: sabır. Taif’te taşlanırken beddua etmeyip “Rabbim, onlar bilmiyorlar” diye dua etme sabrı, Mekke’de her türlü eziyete katlanma sabrı, işte o sabır, onu göklerin ötesine taşıyan Burak olmuştur. Demek ki sabır, sâliki sadece dünyevî sıkıntılardan ferahlığa çıkarmakla kalmaz, onu varlığın en yüce mertebelerine ulaştıracak bir kanat, bir binektir.

Belâ ve Musibet: Rahmetle Gelen Cilâ

Nefsin en çok zorlandığı, sabrın en çok gerektiği anlar, belâ ve musibet zamanlarıdır. İnsan fıtratı, acıdan, dertten, kayıptan kaçar. Fakat irfan yolunda bunlar, kaçılacak şeyler değil, rahmet kapılarıdır. Mesnevî, bu hakikati peygamber kıssaları üzerinden öyle güzel anlatır ki, sâlikin belâya bakışı değişir. Belâ, artık bir ceza değil, bir cilâ olur.

Görmez misin, Nemrut'un ateşi İbrahim (a.s.)a cila vermektedir ve onun hâl ve ilerlemesinde kalbinin aynasının saflığı geldi. ... Nuhilerin cevr-i küfrü ve Nuh'un sabrı, Nuh'un âyîne-i ruhunun saykalı oldu.

Nemrud’un ateşi, zâhirde yakmak ve yok etmek içindi. Fakat hakikatte o ateş, Hz. İbrahim’in kalp aynasını parlatmaktan, onun teslimiyetini ve dostluğunu (halîliyyet) ortaya çıkarmaktan başka bir işe yaramadı. Ateşin ortasında “Hasbunallah ve ni’mel vekîl” (Allah bize yeter, O ne güzel vekildir) diyebilme sabrı, ateşi gül bahçesine çeviren sırrın kendisidir. Aynı şekilde, Hz. Nuh’un, kavminin bin yıla yakın süren eziyetine, alaylarına ve inkârlarına sabretmesi, onun ruh aynasını cilalamış, mânevî derecesini yükseltmiştir.

Sâlikin başına gelen sıkıntılar, düşmanların eziyetleri, hayatın zorlukları, aslında onun kalp aynasındaki pası, tozu temizleyen birer zımpara, birer cilâdır. Dışarıdan bakınca eziyet gibi görünen şey, içeriden bakınca bir terbiye ve arınma sürecidir. Hazret-i Pîr, bu sırrı bir hadîs-i şerîf ile perçinler:

Cennet bizim mekrûhlarımız ile örtüldü; cehennem bizim şehvetlerimizden örtüldü! ... "Mekârih"ten kasıt, nefsin hoş görmediği şeylerdir ki, onlar musibetlere sabır, açlık, fakirlik, riyâzât (nefsî perhizler), ibadetler, kâfirlerle savaş, sadaka vermek, zekât vermek ve benzeri şeylerdir.

Cennet, yani Hakk’a vuslat ve ebedî saadet, nefsin hoşlanmadığı şeylerin ardına gizlenmiştir. Nefis, rahatı, konforu, keyfi sever. Sabretmekten, aç kalmaktan, malını vermekten, zorlu ibadetlerden hoşlanmaz. Ama Cennet’in yolu tam da bu “mekruh” görünen, nefse ağır gelen şeylerden geçer. Cehennem, yani Hakk’tan ayrı düşme ve ebedî azap ise, nefsin arzuladığı, peşinden koştuğu şehvetlerin ardına gizlenmiştir. Sâlik, bu ilâhî denklemi anladığında, musibete sabretmenin aslında Cennet’e giden yolun dikenlerini temizlemek olduğunu idrak eder.

Hattâ bu idrak o kadar derinleşir ki, musibet bir rahmet hazinesine dönüşür. Hakk’tan gelen her şeyin bir lütuf olduğu anlaşılır. Öyle bir lütuf ki, o lütfa sabırla mukabele edene Cenâb-ı Hakk, mahşer gününde hesap sormaya hicap eder.

"Kullarımdan bir kuluma bedeninde veya malında veya çocuğunda bir musibet yöneltsem, o kulum o musibeti güzel bir sabırla karşılarsa, ben onun için mizan kurup defterini açmaya utanırım."

Bir kul, başına gelen belâya, hastalığa, evlat acısına, mal kaybına isyan etmeden, şikâyet etmeden, “Bu da Rabbimdendir, bunda da bir hikmet vardır” diyerek güzel bir sabırla ([sabr-ı cemîl](/wiki/sabr-i-cemil)) mukabele ettiğinde, Cenâb-ı Hakk o kulu için hesap defteri açmaktan, amellerini tartmaktan hayâ ettiğini bildiriyor. Bu, sabrın, kulu doğrudan doğruya Hakk’ın rahmetine ve affına mazhar kıldığının en büyük müjdesidir. Dert, günahları silen, dereceleri yükselten bir rahmet yağmuruna dönüşür. Bu yüzden arifler, belâ gelince değil, gelmeyince endişelenirler; “Acaba Rabbim bizi unuttu mu?” diye hüzünlenirler.

Sabrın Ahlâkı: Kanaat, Şükür ve Halkın Ezâsına Tahammül

Sabır, sadece büyük musibetler karşısında gösterilen bir metanet değildir. O, gündelik hayatın her anına yayılan, sâlikin ahlâkını şekillendiren bir melekedir. İnsanlarla ilişkilerden rızık meselesine, her alanda sabrın farklı bir tecellîsi vardır.

Bunların başında, halkın ezâsına, kötü huylu insanların zahmetine sabretmek gelir. Bu, peygamberlerin sünnetidir. İnsanları irşad etmeye çalışan her hakikat yolcusu, mutlaka cahillerin ve nefsine uyanların eziyetiyle karşılaşır. O noktada sabır, en büyük ahlâkî erdem olarak ortaya çıkar.

"Tâ ki, "Sabır sevincin anahtarıdır" düsturundan dolayı gülücü ve hoş olarak zahmet yükünü çekesin! ... Çünkü peygamberler alçakların eziyetini çok görmüşlerdir. Böyle yılanlardan çok kıvranmışlardır."

Kötü huyluların zahmetini güler yüzle ve hoşlukla çekebilmek, nefis için en zor işlerden biridir. Ama peygamberler ve onların vârisi olan evliyâullah, bu yoldan geçmiştir. İnsanların eziyetine sabretmek, onların kötülüğüne iyilikle mukabele etmek, sâliki peygamber ahlâkıyla ahlâklandırır. Bu, kuru bir tahammül değil, Hakk’ın “Halîm” (yumuşak huylu, aceleyle cezalandırmayan) isminin kulda tecellî etmesidir.

Sabrın en yakın dostu ve kardeşi ise [kanaat](/wiki/kanaat) (elindekine razı olma) ahlâkıdır. Kanaati olmayan, sabredemez. Çünkü nefis, dâimâ daha fazlasını ister, elinde olmayanın peşinde koşar ve bu hırs, insanı sabırsızlığa, şikâyete ve isyana sürükler. Mesnevî’de anlatılan bir hikâyede, kanaatkâr bir kocanın, hırslı ve şikâyetçi karısına verdiği nasihatler, sabır ile kanaat arasındaki bu sıkı bağı gözler önüne serer.

Ben kanâat tarafına gönlü metîn olarak giderim; sen niçin şenâat tarafına gidersin? ... Ey zevcem, ben sabır ve kanâatı ihtiyâr ettim; eğer sen benim eşim isen, senin dahi bu sıfatlar ile muttasıf olman lâzımdır, tâ ki umûr-ı dünyeviyye-miz salah içinde hâsıl olsun.

Koca, kanaat yolunu seçmiştir; kadın ise şenâat, yani çirkinlik, hırs ve şikâyet yolundadır. Hayat gemisinin yürümesi için iki küreğin de aynı yöne çekilmesi gerekir. Biri sabır ve kanaat küreğini çekerken, diğeri hırs ve şikâyet küreğini çekerse, o gemi kendi etrafında dönüp durur, bir arpa boyu yol alamaz. Hanenin huzuru da, sâlikin yolunun selameti de sabır ve kanaat sıfatlarının birleşmesine bağlıdır. [Fakr](/wiki/fakr) (Hakk’a muhtaçlığını bilme) haline sabretmek, en büyük zenginliktir. Zira Yüce Allah’ın izzeti, bu tür bir fakr hâlinin içindedir. Kendini halktan müstağni görüp, ihtiyacını sadece Hakk kapısına arz eden kimse, zâhiren fakir olsa da, bâtınen en izzetli insandır.

Nihayetinde sabır, en yüksek mertebede, Hakk’ın taksimine tam bir [rıza](/wiki/riza) ve şükür göstermektir. Sâlik anlar ki, kâinatta olan biten her şey, hayır ve şer, O’nun takdiri ve kazâsıdır. Taksim eden O ise, şikâyet etmek, O’nun taksimini beğenmemek olur ki, bu bir nevi küfrân-ı nimettir, nimeti inkâr etmektir. Bu idrak makamına eren ârifin dilinden dökülen sözler şöyledir:

” Hayır ve şer, ilâhî kazânın (Allah'ın küllî hükmü) gerektirmesinden olduğu için, hakîkî dost olan Yüce Allah'a hem hayırda hem de şerde şükrederim. ... “Mâdemki kısmet edici odur şikâyet küfür geldi, sabır lâzımdır. Sabır, sılanın anahtarıdır.”

Bu, Cem makamı idrakidir. Hayrı da şerri de aynı kaynaktan, yani mutlak Dost’tan bilmek ve her ikisine de şükretmek… Çünkü bilir ki, şer gibi görünenin içinde nice hayırlar gizlidir. Ve bilir ki, Dost’tan gelen hiçbir şey, hakikatte kötü olamaz. Dost’u (Hakk’ı), düşmana (halka, nefse) şikâyet etmek ise akıl kârı değildir. Bu makamda artık sabretmek bile bir ağırlık olmaktan çıkar. Çünkü ortada şikâyet edilecek bir “ben”, şikâyet edilecek bir “şey” kalmamıştır. Sadece O’nun tecellîlerini müşahede ve her tecellîye “Lebbeyk” (Buyur Rabbim) diyen bir teslimiyet vardır.

Mesnevî Ciltlerinden İzler

Ahmed Avni Konuk'un on üç ciltlik Mesnevî-i Şerîf şerhinde Sabır kavramı, farklı ciltlerde ayrı yönleriyle işlenir. Hangi beytin hangi ciltte geçtiğini bilmek, okuyucuya bu deryada bir pusula sunar:

  • Cilt 5: "Şedâid ve âlâm olmaksızın bulunamaz. Sabır lâzımdır; ferahın kapalı olan kapıları, sabır anahtarı olmaksızın açılamaz."
  • Cilt 7: "Bir an evvel itmâmını isteme ve bu hususda acele etme; zîrâ hadîs-i şerîfde 'Sabır, sürûrun anahtarıdır' buyurulmuştur. Ey sürûrun anahtarı olan sabrın mutasarrıfı Hüsâmeddîn'im!"
  • Cilt 9: "Binâenaleyh teennî ve sabır ve râhat tutar. Gözü tok ve îsâr edici ve pâk-cibdir. 'Şikîb', sabır ve râhat ve sükûnet demektir."
  • Cilt 10: "Bu kadar zaman güft ü gûyu tecrübe ettik, bir müddet de sabır ve sükûnu tecrübe edelim!"
  • Cilt 11: "Onun takrîri hakkında hikâyedir ki, 'işin zahmetine sabır ve yârin firâkına sabırdan ehvendir!'"
  • Cilt 12: "Diğer peygamberlerin münkirlerden çektikleri cefâlar ile onların sabırları tefsir kitâblarında tafsîl olunmuştur. Ezcümle, Server-i enbiyâ Efendimiz'i müşrikler yaraladıkları hâlde o hazret sabretti."
  • Cilt 13: "Sabrın uzamasından sonra o büyüğün: 'Ben gittim, elveda! Kendimi şâha arz ederim!' diye sabırsız olması: 'Yâ ayağım beni maksûduma nâil eder, yâhud kalbim gibi başımı da oraya bırakırım.'"

Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme

Kavramlar Ağında Sabır

Sabır, irfan yolculuğunun merkezinde duran bir direk gibidir; diğer bütün makamlar ve haller ya ona dayanır ya da ondan beslenir. Bu kavramlar ağı, sabrın tek başına bir erdem değil, manevi bir dokunun ayrılmaz bir parçası olduğunu gösterir.

Sabır ile teslimiyet arasındaki bağ, kulun iradesini Hakk’ın iradesine nasıl bağladığının sırrını taşır. Sabır, teslimiyetin zorluk anındaki tecellisidir; edilgen bir bekleyiş değil, Hakk’ın hükmünün en güzel olduğuna imanın getirdiği aktif bir duruştur. Tevekkül ise bu bağın meyvesidir; her şeyi bilen ve en güzel şekilde yapan bir Vekil’e işini bırakan kimse, O’nun işleyişine sabretme gücünü kendinde bulur. Sabır, tevekkülün sağlam bir zemine basıp basmadığının mihenk taşıdır. Bu hal, sâliki rızâ makamına hazırlar. Rızâ, gelen lütfa da kahra da aynı nazarla bakabilme, verenin Elini görebilme halidir ki, bu da ancak çileye sabırla pişmiş bir kalpte çiçek açar. Sabır, rızâ bahçesinin kapısıdır.

Yolun kendisi bir mücâhede, yani nefse karşı bir cihattır. Bu savaşın en keskin kılıcı ve en sağlam kalkanı sabırdır. Nefsin bitmek bilmeyen isteklerine, şeytanın vesveselerine ve dünyanın aldatıcı parıltısına karşı duruş, sabırla mümkündür. Bu duruştaki devamlılığa istikāmet denir. İstikamet, bir anlık bir kahramanlık değil, yol boyunca sabırla atılan adımların toplamıdır. Eğilmeden, bükülmeden, yoldan çıkmadan dosdoğru yürüyebilmek, sabır azığını hiç eksik etmemeyi gerektirir.

Bu yolculuğun sonunda ise şükür makamı vardır. Sâlik, sabrettiği her imtihanın aslında kendisini arındıran, pişiren ve Rabbine yaklaştıran bir rahmet olduğunu gördüğünde, belanın kendisine dahi şükretmeye başlar. Sabır ve şükür, kulun iki kanadı gibidir; biriyle zorlukları aşar, diğeriyle nimetlerin semasında uçar. Bu yolculuğun en kâmil örneği ise Hz. Yusuf (a.s.) kıssasında tecessüm eder. Kuyuya atılmaya sabrı, köleliğe sabrı, iftiraya ve zindana sabrı, onu Mısır’a sultan yapan ilahi bir terbiye sürecidir. Onun hayatı, sabrın sonunda zafer ve selamet olduğunun canlı bir delilidir.

Kütüphanedeki Kaynaklar

Bu dijital kütüphanede sabır kavramı, üç temel kaynağın ışığında, katman katman açılan bir gül misali ele alınmıştır. Her kaynak, sabrın farklı bir yüzünü aydınlatarak sâlike bütüncül bir bakış sunar.

Terzibaba Necdet Ardıç Efendi Hazretleri’nin sohbetleri ve eserleri, sabrı doğrudan doğruya varlık mertebeleri ve sâlikin manevi yolculuğundaki pratik karşılıkları ile ele alır. Terzibaba’nın dilinde sabır, kulun [ayn-ı sâbitesi](/wiki/A'yân-ı Sâbite)nde, yani ilahi ilimdeki hakikatinde gizli olan potansiyelin, imtihanlar yoluyla fiiliyata çıkma sürecinin adıdır. O, sabrı; Hakk’ın ilminin şaşmaz bir düzenle tecelli etmesi, kaderin hem tek tek fertler hem de bütün bir toplum için işleyen bir yasa olması bağlamında açıklar. Sabır, bu ilahi senaryoya razı olup kendi rolünü en güzel şekilde oynamaktır. Ayrıca, hasta bir yakına yıllarca hizmet etmek gibi yaşanmış, somut örnekler üzerinden sabrın, ezaya katlanmanın ve mürşidin “cehil kapısından gir” gibi görünen öğütlerine beklemenin nasıl bir arınma vesilesi olduğunu gösterir. Terzibaba’nın yaklaşımı, sabrı en yüksek vücûdî hakikatlerden, sokağın ve hanenin içindeki en somut ahlâka indiren bir köprüdür.

İbn Arabî Hazretleri’nin Füsûsu'l-Hikem’i ise konuya hikemî bir derinlik kazandırır. Özellikle “Eyyûb Kelimesi”ndeki “Gizli Hikmet” (Hikmet-i Gaybiyye) bahsinde sabır, sadece bir ahlak ilkesi olmaktan çıkar, Hakk’ın tecellilerini anlamada bir anahtar haline gelir. Şeyh-i Ekber’in nazarında Hz. Eyyûb’un çektiği çile, Muhammed ümmeti için yazılmış “hâl ile bir kitap”tır. Belanın gaybden gelip şifanın da yine gaybden bir “soğuk su” ile gelmesi, sabredilen şeyin ardındaki ilahi ve görünmez işleyişe işarettir. Hz. Musa’nın, Hz. Hızır’ın [ilm-i ledün](/wiki/ilm-i ledün) kaynaklı fiillerine sabredememesi üzerinden zâhir (şeriat) ve bâtın (hakikat) ilimleri arasındaki farkı ortaya koyar. Füsûs, sabrı, Hakk’ın rıza ve gazap gibi zıt isimlerinin birliğinin idrak edildiği [Cem makamı](/wiki/Cem makamı)nın bir gereği olarak sunar.

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri’nin Mesnevî-i Şerîf’i ise bu derin hakikatleri gönle indirecek kıssalar, misaller ve şiirsel bir dille sunar. Mevlânâ’nın dilinde sabır, “sürurun”, yani sevincin ve ferahlığın anahtarıdır. O, sabrı Nemrud’un ateşinin ortasında Hz. İbrahim için bir gül bahçesine dönüşmesi gibi peygamber kıssalarıyla somutlaştırır. Musibetlerin ve dertlerin, aslında günahları temizleyen ve ruhu cilalayan birer rahmet sabunu olduğunu anlatır. Gözün, pencereden sızan nura ilk anda dayanamaması gibi latif benzetmelerle, ruhun ilahi tecelliye olan hasretini ve bu vuslata ermek için geçmesi gereken sabır imtihanlarını dile getirir. Mesnevî, sabrın acılığını bal eyleyen, onu bir yük olarak değil, bir kanat olarak gösteren şefkatli bir rehberdir.

Değerlendirme

Bu üç büyük irfan pınarından süzülenlere bakınca anlıyoruz ki sabır, pasif bir katlanma, çaresiz bir bekleyiş değildir. Bilakis o, Hakk’ın her fiilinde bir hikmet ve rahmet olduğunu bilerek, hadiselerin akışına kalbini ve aklını teslim ederek ilahi terbiyeye iştirak etmektir. Sabır, bir mücâhede halidir; sâlikin, kendi vehimlerine, korkularına ve aceleciliğine karşı Hakk’ın sarsılmaz düzenine sığınarak verdiği bir savaştır.

Sabrın asıl gayesi, sâliki dönüştürmektir. O, kulun ham altınını Eyyûb’un (a.s.) ateşiyle potada eriten, cürufundan ayıran ve saf cevherini ortaya çıkaran bir kimya ilmidir. Bu süreçte kalp gözü açılır, zâhirde görünen kahrın ardındaki lütuf müşahede edilir.

Nihayetinde yol, sabır makamını da aşarak, sabredilecek bir şeyin kalmadığı rızâ ufkuna varır. Sâlik artık “ben sabrediyorum” iddiasından dahi vazgeçer ve her şeyin “es-Sabûr” olan Hakk’ın tecellisi olduğunu görür. Sabır bir merdivendir; basamakları acı olabilir, ama vardırdığı yer, Hakk’ın her hükmünden razı olmanın sonsuz huzurudur. Cenâb-ı Hakk, bizleri sabrın hakikatine âşinâ kılsın; es-Sabûr isminin tecellîsine mazhar olan, sabrı güzel kılan ve o sabrın sonunda selâmete eren kullarından eylesin. Amin.

Bu makale, Terzibaba Irfan Mektebi Dijital Kutuphanesi Wiki-Enhanced RAG sistemi tarafindan 25 kaynak eserden sentezlenmistir.

Model: gemini-pro-augmented-mesnevi | Olusturulma: 11.06.2026