Sırât
Sırât, âhiret ahvâli denince akla ilk gelen, Cehennem’in üzerine kurulmuş, kıldan ince, kılıçtan keskin bir köprüdür. Ancak Sırât, sadece bir korku unsuru veya imtihan geçidi değil, Terzibaba İrfan Mektebi’nin penceresinden bakıldığında bu âlemdeki, bu andaki ve bizzat varlığımızdaki bir karşılıktır. Hakikat ehli için Sırât, yalnızca yarın geçilecek bir köprü değil, bugün üzerinde yürünen bir hâl, bir ahlâk, bir şuur çizgisidir. O, Hakk’a giden yolların en doğrusu, en müstakîmi, yani Sırât-ı Mustakîm’dir. Bu köprüyü anlamak, hayatı anlamaktır. Bu köprüden geçmek, kendini bilmek, Rabbini bilmektir.
Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı
Sırât kelimesinin Arapça kökeninde “geniş, açık, dosdoğru ve pürüzsüz yol” anlamı yatar. Kur’ân-ı Kerîm’de geçen ve her mü’minin Fâtiha Sûresi’nde niyâz ettiği “Sırât-ı Mustakîm”, işte bu dosdoğru yoldur. O, eğriliği, sapması, aldatmacası olmayan, yolcuyu dosdoğru hedefe ulaştıran ana yoldur. Diğer yollar (tarîk, sebîl) bu ana yola çıkan patikalar gibidir, ama Sırât, hedefin kendisinden bir iz taşır.
Hadîs-i şeriflerde ise bu yolun âhiretteki tecellîsi, “kıldan ince, kılıçtan keskin” olarak tasvir edilir. Bu iki benzetme, Sırât’ın sadece fiziksel bir köprü olmadığını, varlığın iki temel ilkesini birleştiren bir Muhammedî mîzan olduğunu fısıldar.
Kıldan ince olması, yolun letâfetini, inceliğini, bâtınî ve ruhânî yönünü işaret eder. Kıl, en küçük bir esintiden etkilenir. Sırât’ın bu inceliği, sâlikin niyetindeki hassasiyeti, kalbindeki saflığı ve ihlâsındaki dikkati temsil eder. Bu yolda zerre kadar şirk, riya, kibir ve gaflete yer yoktur. Her düşüncenin, niyetin ve bakışın hesaba katıldığı, en gizli kalp amellerinin yolun seyrini belirlediği bir inceliktir bu. Bu, Hakk’ın teşbih yönünün, yani her şeydeki tecellîsini görme, O’nun Nefes-i Rahmânî’sinin her zerredeki akışını hissetme sanatıdır. Bu inceliği yakalayamayan, yani kalbini arındıramayan için yol görünmez olur, ayakları kayar. Bu, yolun sevgi, merhamet, hikmet ve irfan kanadıdır.
Kılıçtan keskin olması, yolun celâlini, heybetini, zâhirî ve şer’î yönünü anlatır. Kılıç, hakkı bâtıldan, helâli haramdan net bir çizgiyle ayırır. Sırât’ın bu keskinliği, şeriatın hudutlarını, ilâhî emir ve yasakların kesinliğini temsil eder. Bu yolda keyfî yorumlara yer yoktur. Kılıcın keskinliği, Hakk’ın tenzih yönünün, yani O’nun hiçbir şeye benzemezliğinin ve mutlak hükümranlığının bir ifadesidir. Bu keskinlik, adaletin, disiplinin ve ilâhî sınırlara riayetin sembolüdür. Bu hudutları çiğneyen, ilâhî emrin keskinliğine riayet etmeyen, kılıcın gazabına uğrar ve yoldan düşer. Bu, yolun adalet, güç, prensip ve şeriat kanadıdır.
Sırât-ı Mustakîm, bu iki zıt gibi görünen vasfın mükemmel birliğidir. O, ne sadece ruhânî bir incelikten ibaret bir hayal âlemidir, ne de sadece katı kurallardan oluşan ruhsuz bir sistemdir. Hem kıldan ince bir sevgi ve hikmet yoludur, hem de kılıçtan keskin bir adalet ve teslimiyet köprüsüdür. Bu iki kanatla uçamayan, bu iki ilkeyi varlığında birleştiremeyen kimse, Sırât üzerinde dengede duramaz. Kimisi kılıcın keskinliğine takılıp katı bir dindarlığa sapar, kalbin inceliğini ve merhameti unutur. Kimisi de kıldan ince olma iddiasıyla şeriatın keskin hudutlarını hiçe sayar, sorumsuz bir gevşekliğe düşer.
Hakikat yolcusu ise, bu ikisinin birleştiği Cem makamı’nda yürüyen kişidir. O, şeriatın kılıcıyla nefsini keserken, kalbinin kıldan ince hassasiyetiyle her zerrede Hakk’ın tecellîsini seyreder. Bu denge, bu mîzan, İnsân-ı Kâmil’in, yani Hazret-i Muhammed Mustafa’nın (s.a.v) ahlâkıdır. O, Sırât-ı Mustakîm’in yaşayan ve yürüyen hâlidir. Ona uymak, Sırât’ı dünyada yürümeye başlamaktır.
Sırât, sadece âhirette kurulacak bir yapı değildir; varlığın dokusuna işlenmiş ilâhî bir kanundur. Zât-ı Mutlak’ın, kendi Zât’ından yine kendi Zât’ına olan tecellî seyrinin adıdır. Bütün âlemler bu ilâhî seyrin içinde, bu Sırât üzerinde hareket ederler. Hayat yolculuğumuz, yaptığımız her seçim, attığımız her adım, bu enfüsî (içsel) Sırât üzerindeki yürüyüşümüzdür. Her an bir yol ayrımındayız: ya nefsin ve heveslerin karanlık vadilerine sapacağız ya da kıldan ince, kılıçtan keskin o dosdoğru yolda, yani fıtratımızın istikametinde kalacağız.
Bu köprü, bu dünyada amellerin malzemesi, niyetlerin harcı ve iradenin mimarlığıyla kurulur. Her doğru söz, o köprüye konmuş sağlam bir taştır. Her ihlâslı amel, o köprüyü aydınlatan bir kandildir. Her samimi tövbe, o köprünün yıkılan bir yerini onarmaktır. Her gaflet anı ve günah ise o köprünün üzerinde ayağı kaydıracak bir çakıl taşıdır. Âhiretteki Sırât, bu dünyada inşa ettiğimiz köprünün bir yansımasından başka bir şey olmayacaktır. Orada herkes, kendi kurduğu köprüden, kendi yaktığı ışıkla geçecektir.
Bu yüzden irfan ehli Sırât’tan korkmaz; onu bir rehber, bir ölçü, bir mîzan olarak görür. Her anını Sırât şuuruyla yaşar. “Acaba bu sözüm, bu işim, bu niyetim Sırât-ı Mustakîm üzerinde midir?” diye kendini tartar. Bu şuurla yaşamak, Sırât’ı daha bu dünyadayken cennete çevirmektir.
Terzibaba'nın Nazarıyla Sırât: Aslı ve Mertebesi
Sırât kelimesi zihinleri hemen âhirete, Cehennem üzerine kurulmuş köprüye götürür. Bu, işin zâhir yüzüdür ve haktır. Lâkin irfan yolcusu bilir ki, bu âlemde zâhir olan her ne varsa, onun bir de bâtını, bir de hakikati vardır. Âhiretteki o büyük Sırât köprüsü, aslında bu dünyada, tam da şu an yürüdüğümüz yolun bir tecellîsidir. O köprüden geçişin selâmeti, bu dünyada hangi “yol” üzere olduğumuza bağlıdır.
Terzibaba Necdet Ardıç Efendimiz’in sohbetlerinde Sırât, tek bir mertebeye hapsedilmiş bir hadise değil; vücûd mertebelerinin tamamına yayılmış, iniş (nüzûl) ve çıkış (urûc) seyrinin ta kendisi olan yaşayan bir hakikattir. Sırât, Zât-ı Mutlak’tan ef’âl âlemine inişin de, ef’âl âleminden gerisin geriye Zât’a yükselişin de adıdır. O, Hakk’ın kuluna uzattığı ve kulun da Hakk’a yürüdüğü yoldur.
Sırât'ın Çift Yönlü Hakikati: Sırât-ı Müstakîm ve Sırâtullah
Yol birdir ama görünüşü ve yürüyüşü iki türlüdür. Terzibaba Hazretleri, Yâsîn Sûresi’nin tefekküründe bu iki yönü izah eder. Birisi bu dünya hayatını, şeriatın caddesinde yürümeyi ifade eden yatay bir yoldur. Diğeri ise, bâtın âlemine, hakikatlerin derûnuna doğru yapılan dikey bir tırmanıştır.
Hakîkati Muhammedîyye’nin doğruluğunda dosdoğru bir istîkâmet üzere ki bunun da iki yönü vardır; Birincisi , (sırât-ı mustekîm.) İkincisi, (sırâtullah’tır.) (Sırât-ı mustekîm.) Doğru yol, kişinin zâhiri âlemde İslâmi kurallara göre isimler düzeyinde, fiziki mânâ da ameli sâlih üzere yaşantısını sürdürmesi’dir. Bu yol cennet yoludur. Gayretli olanları ise (sırâtullah’a) ulaştırır. (Sırâtullah.) İse, Allah’ın Zât-î ve Mi’râc yoludur. Biri yatay gidiş diğeri ise dikey çıkıştır. Mi’râc gecesi Efendimizin “Mescid’il Haramdan, Mecid’il Aksâ” ya gidişi (Sırât-ı mustekîm.) “ Mecid’il Aksâ”dan göklere çıkması” ise (Sırâtullah) tır.
Bu ayrım, yolun haritasını önümüze serer. Sırât-ı Müstakîm, Fâtiha’da Rabbimizden talep ettiğimiz, Cenâb-ı Hakk’ın emir ve yasaklarına uymak, ibadetleri yerine getirmek ve güzel ahlâk ile bezenmektir. Bu, dünya hayatı içinde, şeriatın sınırları dâhilinde hareket edilen “yatay gidiş”tir. Bu yolda sâlik, Nefs-i Emmâre’nin çukurundan Nefs-i Mutmainne’nin huzuruna doğru yolculuk yapar. Bu yolun sonu, vaat edilen cennettir. Bu, İslâm’ın zâhir kalesidir ve bu kaleye sığınmayan, içindeki hazinelere ulaşamaz.
Ancak Sırât-ı Müstakîm’de samimiyetle ve gayretle yürüyen sâlikin önünde yeni bir kapı açılır: Sırâtullah. Bu, Allah’ın yolu, Hakk’ın Zât’ına doğru yapılan “dikey çıkış”tır. Bu, tarîkat ve şeriat zemininden, hakikat ve mârifet göğüne yükseliştir. Bu yolda Hazârat-ı Hamse, yani Beş İlâhî Hazret tahsil edilir. Bu, Mescid-i Aksâ’dan Sidretü’l-Müntehâ’ya, oradan da “kâbe kavseyn” makamına yükselen Mi'rac’ın sırrıdır.
Sırât-ı Müstakîm, Efendimiz’in (s.a.v.) İsrâ yolculuğu gibi, kesret âleminde Hakk’ın hükümlerine uygun yol almaktır. Sırâtullah ise, Mi’râc’ı gibi, kesretten vahdete, halktan Hakk’a doğru bir yükseliştir. Şeriatsız hakikat, zeminsiz bina gibidir; hakikatsiz şeriat ise ruhsuz ceset gibidir. Bu iki yol, sâlikin iki kanadıdır. Terzibaba irfanı, bu iki yolu birbirinden ayırmaz, birini diğerinin hem zemini hem de neticesi olarak gösterir. Meryem Sûresi üzerine sohbetlerinde bu hakikati teyit ederler:
Sırât-ı Mustakîm fizîkî mânâda doğru hareket ederek hayatı bu sistem içerisinde geçirmektir ve isrâ mertebesidir, Sırâtullah ise mârifetullah bilgileriyle mi’raca çıkmaktır.
Bu dünya hayatı bir İsrâ gecesidir. Bu gecede Sırât-ı Müstakîm üzere yürüyenler, kalplerini mârifetullah bilgileriyle aydınlatarak kendi Mi’râc’larına, yani Sırâtullah’a yükselme imkânı bulurlar.
Yolun Mertebeleri: Seyr-i Sülûk Olarak Sırât
Sırât, soyut bir çizgi değil, yaşanan bir tecrübedir. Terzibaba Hazretleri’nin irfan mektebinde Sırât, sâlikin seyr-i sülûk’unun ta kendisidir. Her mertebe atlayışı, Sırât köprüsünde bir adım daha ilerlemesidir. Bu ilerleyiş, bir “fetih”tir.
Gerçek fetih te iki türlü olmaktadır. Birisi Ahadiyyet mertebesinden ef’âl mertebesine kadar olan bütün tecellileri her mertebenin gereği olarak zuhura çıkarıp açmak (nüzül-iniş fethi) yukarıda ifade etmeye çalıştığımız yönüdür. Diğeri ise (urûc-yükseliş fethi) dir ki, gerçek bir Hakk yolcusunun, irfan ehlinin kontrolunda mertebe, mertebe, meratibi ilâhiyye yi seyr-i sülûk yaparak Mi’râc etmesidir. Her geçtiği ders ve dersin ifade ettiği manâ ve saha kendisine (feth) olunmakta-açılmakta’dır.
Sırât, sâlikin urûc fethidir, yükseliş yolculuğudur. Sâlik, bir mürşid-i kâmilin rehberliğinde yola çıktığında, aslında Sırât üzerinde yürümeye başlamıştır. Nefs-i Emmâre’den sıyrılıp Levvâme’ye geçtiğinde bir kapı fethetmiştir. Mülhime’den Mutmainne’ye vasıl olduğunda bir kale daha düşmüştür. Her bir peygamberin temsil ettiği vücût mertebesi ve ahlâk, sâlik için fethedilmesi gereken birer menzildir.
Kâ’be-i Muazzama da, tam kapısının karşısında duran Makâm-ı İbrâhîm’in içinde olan İbrâhim aleyhisselâmın ayak izlerini takib ederek yürümek zâhi-ren İbrâhimiyyet mertebesinin feth idir. Yine zâhiren Hayber kalesinin fethi, Mûseviyyet mertebesinin fethi dir. Yine zâhiren Kûds-ü Şerifin fethi İseviyyyet mertebesinin fethi dir. Ve yine Kâ’be-i Muazzamanın fethi dahi Muhammediyyet mertebesinin fethidir... İşte ancak kişi bu fetihler tamam olunca Hakikat-i Muhammed-î ümmeti olunabilinmektedir, aksi halde, cesed-î Muhammed-î, ümmet-i olarak kalma ihtimalimiz vardır.
Sırât yolculuğu, Hz. Âdem’den başlayıp Hakikat-i Muhammediyye’de son bulan bir peygamberler yolculuğudur. Sâlik, seyrinde İbrâhimî teslimiyeti, Mûsevî şeriat ve celâli, Îsevî ruhaniyeti ve merhameti kendi varlığında fetheder. Her bir peygamberin yolu, Sırât’ın bir parçasıdır. Hz. İbrahim’in (a.s.) babasına dediği gibi:
Ey babacığım, muhakkak ki bana, sana gelmeyen bir ilim gelmiştir! Öyleyse bana tâbî ol. Seni, Sırâtı Seviye'ye (düzgün, seviyeli, Allah'a ulaştıran yola) hidâyet edeyim (ulaştırayım).
Burada geçen “Sırâtı Seviyye” ifadesi, Sırât-ı Müstakîm’in bir başka veçhesidir. Bu yol, ifrat ve tefritten uzak, tenzih ile teşbihin dengede olduğu, her mertebenin hakkını veren Muhammedî mîzan yoludur. Bu fetihleri tamamlayan sâlik, Sırât’ın sonuna, yani Hakikat-i Muhammedî’ye vasıl olur. Artık o, sadece görünüşte değil, hakikatte de Hz. Muhammed (s.a.v.) ümmeti olmuştur.
Sırât'ın Bâtınî Boyutu: Sır ve Harflerin İlmi
Sırât’ın bir zâhiri olduğu gibi, bir de bâtını, bir de sırrı vardır. Terzibaba Hazretleri, kelimelerin ve harflerin derûnuna dalarak, bu sır perdesini aralar. Sırât kelimesi, “Sır” ve “at” hecelerinden de okunabilir; “Sırrı at, sırrı aş, sırrın ötesine geç” gibi bir mana fısıldar.
Devamındaki (صر) “Sr-Sır”; (صِرَاطٍاللّه) Sırâtullah’tır. Peki, bu sır nasıl aktarılmıştır. Kapalı ortamda Sevr (ثور) ’in vekil velayet (ثر) yine Allah (c.c.) sırrı aktarılmış ve tefekkür edilerek (و) “Vav” Vahidiyyet ile Sırrı velâyet açılması sağlanmıştır. (كوثر) "Kevser" deki (ثر) yani senin başındaki ( كونْ ) Kün “Ol” dur. Efendi Babamın bilinen bir ismi Servet’tir… İşte bu kişinin gizli hazinesi olan Sır’dır… İşte bunun için Ser verip Sır vermemel lazımdır.
Sırât kelimesinin kökündeki Sır, bizi doğrudan Sırâtullah’a, yani Allah’ın Zâtî yoluna bağlar. Bu yol, velâyet sırrının taşındığı yoldur. Bu sır, sâlikin kalbinde tefekkürle, Vâhidiyyet tecellîsiyle, yani her şeyde Hakk’ın birliğini müşahede etme haliyle açılır. Bu, kişinin kendi “Servet”ine, yani Hakk’ın ona emanet ettiği gizli hazineye, kendi hakikatine ulaşmasıdır.
Bu sırrın izlerini harflerin şeklinde de görür arifler. Yâsîn Sûresi’nin başındaki “Yâ” ( ى ) harfi, Sırât’ın kendisinin bir resmidir.
( ى ) (ye) harfi, diğer harfler gibi, harf cemâat ailesinin baş buğu olan “Elif” in, kendi hakikati üzere kendine dönüş, sırâtının-yolunun çizelgesini kıvrılarak yol güzergâh-ı olarak işaretlemiştir. Bu da “Elif” in (ye) de ki, rahmetidir. Böylece başta tek iken zuhurda “noktalar-kimlikler” olarak iki olan tek’in yeniden aynı yol-mertebelerden geçerek aslına “bir” e dönebilmesi için “yakıyn” hükmüne bir rahmettir.
Elif, dimdik duruşuyla Ahadiyyet’i, mutlak birliği ve Zât’ın Hüvviyet’ini temsil eder. Bu Elif, âlemler olarak zuhûr etmek için eğilmiş, kıvrılmış ve “Ye” ( ى ) harfinin şeklini almıştır. “Ye” harfi, hem alfabenin sonu hem de bu iniş ve tekrar çıkış yolculuğunun, yani Sırât’ın tamamının bir krokisidir. Vahdet’ten kesrete iniş ve kesretten tekrar Vahdet’e dönüş yolunun haritasıdır. Sırât, bu ilâhî sevginin ve rahmetin tecellî ettiği yoldan başka bir şey değildir.
Kulluk ve İdrak Yolu Olarak Sırât
Sırât’ın bütün mertebeleri ve bâtınî boyutları tek bir gayeye hizmet eder: Hakk’a hakkıyla kulluk etmek. Cenâb-ı Hakk, Kur’ân-ı Kerîm’de bu yolu doğrudan kulluğa bağlamıştır.
وَأَنِ اعْبُدُونِي هَذَا صِرَاطٌ مُسْتَقِيمٌ ( Ve eni’budûnî, hâzâ sırâtun mustekîm. ) (36/61) “Ve bana ibâdet edin. Bu Sıratı Mustakîm-’dir.”
Sırât-ı Müstakîm, “Bana ibadet edin” emrinin yaşandığı haldir. Lâkin bu ibadet, gafletle yapılan bir hareketler silsilesi değil, idrak ile yapılan bir ibadettir.
Bizler yaptığımız ibâdetler esnasında aklımızda, gönlümüzde Hakk’ın dışında bir muhabbetimiz var ise işte o yaptığımız ibâdet o anda, neyi düşünüyor isek ona olmaktadır. Belki niyetimiz hâlistir ve fiziken kıbleye de dönmüşüzdür ancak tatbikatta değerlendirme eksikliği olmaktadır bu durumda.
Kişi namazda iken bedeni kıblede ama aklı ve gönlü dünyevî bir dâvâda ise, onun ibadeti o anda muhabbet beslediği şeyedir. Sırât-ı Müstakîm’de yürümek, bedeni olduğu kadar kalbi ve aklı da kıbleye, yani Hakk’a döndürmektir.
Bu yolda en büyük tehlike, başkalarının tecrübeleriyle avunup kendi yolculuğunu unutmaktır. Nusret Baba’nın (r.a.) Terzibaba Efendimiz’e uyarısı, Sırât yolcusunun kulağına küpe olmalıdır:
Nusret Babam daha ne kadar bu dedikodularla uğraşacaksın. Rabb-in sana ne söyledi, bana onu söyle dedi Necdet Babam eyvah dedim.
Sırât, kişisel bir yoldur. Başkasının Mi’râc’ı ile göklere çıkılmaz. Herkes kendi Sırât’ını, Rabb’inin ona ne söylediğini bizzat tecrübe ederek yürümek zorundadır. İşte o zaman Sırât, kıyâmette geçilecek bir köprü olmaktan çıkar; bu dünyada, her an, her nefeste Hakk’a ulaştıran bir vuslat yolu, bir Mi’râc olur.
Terzibaba Geleneğinde Sırât'in Yaşanması
Sırât, sadece âhirette karşımıza çıkacak bir köprü değil, Hakk’ın varlığındaki o ince, o keskin, o tek yoldur. O, Hakk’ın hem Zâtıyla her şeyden münezzeh oluşunun (tenzih) hem de sıfatlarıyla her şeyde tecellî edişinin (teşbih) birleştiği o Muhammedî mîzan üzre kurulu bir hakikattir. Tasavvuf, bilineni yaşama, ilmi hâle dönüştürme sanatıdır. Terzibaba mektebinin usûlü de hakikati, sâlikin gündelik hayatının bir parçası kılmaktır. Sırât’ı âfâkta aramak yerine, onu enfüste, kendi iç âlemimizde bulmak ve üzerinden geçmektir.
Sırât köprüsü, kıldan ince, kılıçtan keskîndir. Bu tarif, bir irfan dersidir. Kıldan ince olması, şeriatın ve edebin inceliklerine riâyet etmenin lüzumunu anlatır. Kılıçtan keskin olması ise, hak ile bâtılı, tevhîd ile şirki birbirinden ayıran hakikatin kesinliğini gösterir. Bu köprüden geçiş, ilim ile amelin, korku (havf) ile umudun (recâ), celâl ile cemâlin dengesiyle yürünecek bir yoldur. Bu yürüme eylemine tasavvufta “sülûk” denir. Sâlik, her anı, her nefesi ile bu köprünün üzerindedir.
Sırât'ı Âna İndirmek: Her Adımda Mîzan
Sıradan insan için Sırât, gelecekteki bir geçittir. Sâlik için ise Sırât, şimdiki zamanda, tam da bu anda ayaklarının altındadır. Attığı her adım, söylediği her söz, kalbinden geçirdiği her niyet, bu köprü üzerinde bir harekettir.
Helâl lokma ile haram lokma arasında bir tercih anı, Sırât üzerinde olmaktır. Kıldan ince bir yol ayrımındasınız. Nefsinizin arzusu harama çekerken, vicdanınızın sesi helâle dâvet eder. Bu ikisi arasında kuracağınız denge, o anki Sırât imtihanınızdır. Kılıçtan keskin bir kararla helâli seçtiğinizde, Sırât üzerinde bir adım ileri atmış olursunuz. Kötü bir söze öfkeyle karşılık vermek ile sabredip affetmek arasında kaldığınızda, yine Sırât üzerindesiniz. Öfke, cehennemî bir ateştir; sabır ve af ise Rahmânî bir esintidir. O keskin anda vereceğiniz karar, Sırât'taki istikametinizi belirler.
Terzibaba irfanında dünya hayatı, âhiretin bizzat yaşandığı bir aynadır. Âhiretteki Cennet ve Cehennem, bu dünyada kalbimizde ve amellerimizde inşa ettiklerimizin sonucudur. Bu dünyada istikamet üzere, yani Sırât-ı Müstakîm’de yürüyenler, orada da Sırât’ı kolayca geçerler, çünkü ayakları yola âşinâdır. Bu dünyada sürekli ifrat ve tefrit arasında sarsılanlar ise, orada da o kıldan ince köprüde dengede durmakta zorlanacaklardır. Sâlik, her anını bir mahkeme gibi yaşar. Her seçim, bir tartıdır. Bu şuur hâline “yakîn” denir. Yakîn arttıkça, Sırât üzerindeki yürüyüş de o kadar emin ve süratli olur.
Mürşid-i Kâmil: Sırât Üzerindeki Nûr
Bu zifiri karanlıkta, bu kıldan ince, kılıçtan keskin köprüde yolumuzu nasıl bulacağız? Bu noktada, sülûk hayatının kalbi olan mürşid-i kâmil hakikati devreye girer. Mürşid, Sırât’ı sizin yerinize geçen değil, Sırât üzerinde size ışık tutan, yolu gösteren zâttır. O, Nûr-ı Muhammedî’nin o asırdaki taşıyıcısı, o nurun kandilidir.
Müridin mürşidine olan teslimiyeti, bir hastanın hekime olan güveni gibidir. Mürşid, sâlikin manevî hastalıklarını, kalbindeki eğrilikleri en iyi görendir. Bazen öyle bir söz söyler, öyle bir vazife verir ki, müridin nefsi bundan hiç hoşlanmaz. İşte o an, Sırât’ın kılıçtan keskin yüzüyle karşılaşma anıdır. Müridin benliği, nefsi bu keskin bıçakla kesilip atılacaktır. Eğer mürid, nefsini dinleyip direnirse, köprüden kendi benliğinin karanlık çukuruna düşer. Eğer teslim olursa, nefsinden bir parçayı feda etmenin hafifliğiyle yoluna devam eder.
Mürşid, müridin aynasıdır. Mürid, o aynada kendi çarpıklıklarını, Sırât’tan ne kadar saptığını görür. Mürşidin sohbeti, o yoldaki işaret levhalarıdır. Verdiği zikir, o yolda ilerlemek için gerekli olan azıktır. Gösterdiği edep, o kıldan ince yolda dengede durmanın usûlüdür. Peygamber Efendimiz (s.a.v.), Sırât’tan geçerken müminlerin parolasının, "Rabbi sellim, sellim!" (Yâ Rabbi, selâmet ver!) duası olacağını buyurur. Mürşide olan bağlılık, sâlikin kalbinde bu duayı sürekli canlı tutan bir vesiledir. Çünkü sâlik bilir ki, kendi aklıyla, kendi gücüyle bu köprüyü geçmesi mümkün değildir. Mürşid, bu ilahî yardımın tecellî ettiği kapıdır.
Nefs Mertebelerinde Sırât'ı Geçmek
Sırât köprüsünden geçiş, sâlikin içinde bulunduğu nefs mertebesine göre farklılık arz eder. Sülûk, bir nefs terbiyesi yolculuğu olduğuna göre, Sırât’ı geçmek de nefsin basamaklarını tırmanmaktır.
Nefs-i Emmâre: Bu mertebedeki kişi için Sırât, neredeyse görünmezdir. O, şehvetin, öfkenin, kibrin içinde yüzmektedir. Yolu, nefsinin onu sürüklediği geniş ve çukurlu bir arazidir.
Nefs-i Levvâme: Sülûke yeni adım atmış sâlikin hâli budur. Köprüyü görmeye başlamıştır. Bir tövbe ile köprüye adım atar, fakat nefsi onu geri çeker. Bir günah işler, düşer. Sonra pişman olur, kendini kınar, yeniden tövbe edip kalkar. Yürüyüşü, sürekli bir düşüp kalkma mücadelesidir.
Nefs-i Mülhime: Sâlik sebat gösterdikçe, kalbine ilahî ilhamlar gelmeye başlar. Köprü daha belirgindir. Mürşidin nuru ve kalbine doğan ilhamlar sayesinde yolu daha net görür. Bu mertebede sâlik, gelen ilhamların Rahmânî mi yoksa şeytanî mi olduğunu ayırt etme imtihanıyla karşı karşıyadır. Mürşidinin mihengine başvurmadan amel etmeye kalkarsa, tehlikeli bir düşüş yaşayabilir.
Nefs-i Mutmainne: Bu mertebe, sâlikin köprü üzerinde dengesini bulduğu makamdır. Kalp, Allah’ın zikriyle huzura ermiştir. Sırât, artık korkulan bir yer değil, vuslata giden aydınlık bir yoldur. Sâlik, bu makamda ifrat ve tefritten kurtulmuş, Muhammedî mîzanı hayatında kurmuştur. Kıldan ince edep kuralları bir zarafet, kılıçtan keskin hakikat ise bir adalet kılıcı olmuştur.
Daha ileri mertebeler olan Râdiye, Mardiyye ve Sâfiye makamlarında ise yol ve yolcu bir olmaya başlar. Zira İnsân-ı Kâmil, kendisi Sırât-ı Müstakîm’in yaşayan bir timsali, Hakk ile halk arasında kurulmuş bir köprü, bir Cisr-i Medd (uzatılmış köprü) hâline gelir.
Zikir ve Edep: Sırât'ın İki Kanadı
Bu çetin yolculukta sâliki ayakta tutacak iki temel azık vardır: Zikir ve Edep. Bunlar, Sâlikin Sırât üzerindeki iki kanadı gibidir.
Zikir (Allah'ı Anmak): Zikir, Sırât üzerindeki yürüyüşün motor gücüdür. Kalbin sürekli Hakk’ı anması, sâlikin dikkatini menzilde tutmasını sağlar. Gözü, tıpkı ipte yürüyen bir cambaz gibi, karşıdaki hedefte, yani Hakk’ın rızasındadır. Kalp, zikrin nuruyla aydınlandığında, Sırât da aydınlanır. Mürşidin telkin ettiği usûl dairesindeki zikir, sâlikin adımlarını sabit kılar.
Edep (Güzel Ahlâk ve Usûl): Eğer zikir yürüyüşün gücü ise, edep de o yürüyüşün dengesidir. Edep, "kıldan ince" olan o yolu görme ve üzerinde sapmadan yürüme sanatıdır. Tasavvufta edep, varlığın her zerresine Hakk’ın bir tecellîsi gözüyle bakıp ona göre muamele etmektir. Edebi terk eden, haddini aşmış olur. Haddini aşan ise Sırât’ın sınırlarının dışına taşar.
Bu iki kanat, yani zikir ve edep, birlikte çalışır. Zikir, sâlike bir aşk ve şevk kanadı verir. Edep ise bir havf ve haşyet kanadı verir, onu dengede tutar. Bu, tenzih-teşbih dengesinin sâlikin hayatındaki en somut tezahürüdür. Aşk ile coşarken, edep ile haddini bilmek; işte Muhammedî yol, işte Sırât-ı Müstakîm budur.
Sırât köprüsü, niyetlerimizden, amellerimizden, ahlâkımızdan örülmüştür. Her an, her nefes o köprüdeyiz. Ya istikamet üzere yürüyüp selâmete ereriz, ya da ayağımız kayar, kendi hazırladığımız ateşe düşeriz.
Füsûsu'l-Hikem'de Sırât
Şeyh-i Ekber Muhyiddîn İbn Arabî Hazretleri’nin hikmet deryasında, zâhirde bildiğimiz nice kavramın bâtınî manaları serilir. Onun nazarında Sırât, sadece yarın geçilecek bir köprü değil, her an ve her zerrede mevcut olan, Hakk’ın âlemle olan ilişkisinin ta kendisidir.
Bu sırrın anahtarını Hûd Aleyhisselâm’ın lisanından, Füsûsu'l-Hikem'in Hûd Fassı’nda verir. Bu fas, "Hikmet-i Ahadiyye" yani Birlik Hikmeti'ni konu edinir ve Sırât'ın Vahdet ile olan ayrılmaz bağını fısıldar. Hûd Peygamber'in kavmine söylediği şu söz, Şeyh-i Ekber'in şerhinin temelini oluşturur:
مَامِنْ دَاۤبَّةٍ اِلا هُوَ اَخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا اِنَّ رَبِّى عَلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ Ya’nî “Hiçbir hayat sahibi yoktur ki Hakk onun alnını alıcıdır. Benim Rabb’im muhakkak sırât-ı müstakîm üzeredir”. (Hûd, 11/56)
Ayet, "Benim Rabb'im sırât-ı müstakîm üzeredir" buyuruyor. Bu, Sırât'ın, kulun yürüdüğü bir yoldan evvel, Hakk’ın bizzat kendisinin üzerinde olduğu bir yol, bir işleyiş, bir sünnetullah olduğunu gösterir. O yol, Hakk’ın varlıkta tecellî etme, her şeyi varlıkta tutma ve yönetme yoludur. Bütün mahlûkat, perçeminden yakalanmıştır ve bu yol üzerinde tutulmaktadır.
Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri, Ahmed Avni Konuk şerhini şerh ederken bu noktayı şöyle açar:
Ma’ lûm olsun ki, sırat-ı mustakim târık-ı vahdettir; yani vahdet yoludur ve Allah Teala Hazretleri vâhid olduğundan, bu târık-ı vahdet, Hakk’a çıkan yolların en yakınıdır.
Sırât'ın ilk ve en temel manası budur: O, kesretten Vahdet'e giden değil, bizzat Vahdet'in kendisinden zuhûr eden ve her şeyi o Vahdet'e bağlı kılan yoldur.
Peki, bu yol nasıl "kıldan ince, kılıçtan keskin" olur? Şeyh-i Ekber, bu noktada Rabb-i Hâss meselesini devreye sokar. Her mevcûd, Cenâb-ı Hakk'ın bir isminin mazharıdır. O isim, o mevcûdun hususî Rabbi, yani terbiye edicisidir. Her ismin de kendine mahsus bir sırât-ı müstakîmi, yani dosdoğru bir yolu vardır.
Meselâ Dârr isminin yolu, Nâfı’ isminin yoluna nisbeten doğru olmaz. Yani zorda bırakan bir isim nafi, kolaylaştıran menfaat sağlayan ismin yolunda değildir. Ve mü’min kâfiri, kâfir dahî mü’mini, eğri yolda görür. Görmezse zaten o haline sadık olmaz. O en içten samimi olarak mü’minin doğru yolda olmadığını görmektedir. Çünkü ona göre doğru olan kendi yoludur.
"Kıldan incelik" ve "kılıçtan keskinlik" burada zuhûr eder. Dârr (zarar veren) isminin mazharının yolu, kendi hakikati icabı zarar vermektir. Nâfi' (fayda veren) isminin mazharının yolu ise fayda vermektir. Fakat Dârr'ın gözünden bakınca Nâfi'nin yolu, Nâfi'nin gözünden bakınca da Dârr'ın yolu "eğri" görünür. Herkes kendi A'yân-ı Sâbite'sinin, yani kendi ilâhî hakikatinin gereğini yaşar ve kendi Rabb-i Hâss'ının yolunu "doğru" kabul eder. Bu, fark makamının bakışıdır.
Fakat bu yolların hepsi, isimlerin sahibi olan Müsemmâ-i Allah'a, yani Zât-ı Ulûhiyyet'e çıkar.
İmdi ne kadar esmâ-i ilâhiyye varsa, müsemmanın ahadiyyeti i’tibâriyle yani o zuhura gelenlerin tekliği itibariyle hepsi müsemmâ-i Allah’a vâsıl olur. Bu surette cemî’-i esmanın yollarını cami’ olan doğru yol (sırât-ı müstakim), “Allah” ismiyle müsemmâ olan zât-ı ulûhiyyete mahsustur.
Bu, Cem makamı'nın, yani birliği görme mertebesinin idrakidir. Her bir ismin kendine özel "sırât-ı müstakîm"i, daha üst bir mertebeden bakıldığında, bütün isimleri kendinde toplayan İsm-i Câmi olan "Allah" isminin büyük ve tek Sırât-ı Müstakîm'inin bir parçasıdır. Bu büyük yolu, zıtları birleştiren, her isimde Hakk'ın tecellîsini gören Muhammedî meşrep sahibi İnsân-ı Kâmil yürüyebilir.
Bu hakikati anladıktan sonra, İsmâil Fassı'ndaki Sırât imâları aydınlanır. Şeyh-i Ekber, bir insanın bâtınının sözünden ve sesinden anlaşılabileceğini anlatır. Çatlak bir testinin sesi, sağlam olanın sesinden farklıdır. Ses, testinin içindeki hâli haber verir.
İşte bunun gibi bâtını fâsid olan kimseden dahi sadâ gelir ki, o kimseyi tarîf eder. Bu hâl, kendisini fiil tasrîf eden masdara benzer... Fiil masdarı nasıl ki mâzî, muzâri', fâil, mef'ûl vesâire sîgalarla tasrîf ederse, sadâ dahi çatlakla çatlak olmayanı öylece tasrîf eder... وَاللَّهُ يَدْعُوا إِلَى دَارِ السَّلَامِ وَيَهْدِي مَنْ يَشَاءُ إِلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ [Allah Teâlâ selâmet yurduna dâvet eder ve dilediğini sırât-ı müstakîme hidâyet buyurur. (Yûnus, 10/25)]
Allah, Selâmet Yurdu'na (Dâru's-Selâm) çağırır ve dilediğini Sırât-ı Müstakîm'e iletir. Bu hidayet, kulun bâtınının zâhirine tam olarak uyması, sesinin çatlak çıkmaması, fiilinin aslî hakikatine uygun olmasıdır. Bu olduğunda kul, kendi Rabb-i Hâss'ının sırâtında dosdoğru yürümüş ve selâmete ermiş olur.
Ve saîd Rabb'i indinde marzî olan kimsedir. Halbuki hazret-i vücû- diyyede, Rabb'i indinde marzî olmayan kimse yoktur. Zîrâ o Rab, onun üzerine rubûbiyetini ibkā eder. Böyle olunca o kimse, Rabb'i indinde marzîdir. Marzî ise saîddir.
Kâfir, kendi Rabb-i Hâss'ı olan el-Mudill (saptıran) isminin tecellîsine mazhar olmakla o isim katında "marzî"dir. Mü'min de el-Hâdî (hidayet veren) isminin tecellîsine mazhar olmakla o isim katında "marzî"dir. Herkes, kendi hakikatinin gereğini yerine getirdiği için, kendi aslî yolunda yürümektedir.
Peki, peygamberlerin davetinin manası nedir? Nûh Fassı'nda bu sorunun cevabını buluruz. Dâvet, bir varlığın aslî hakikatini, yani Rabb-i Hâss'ını değiştirmeye yönelik değildir.
Hayır! Bir mazhar, kendi hakîkati olan Rabb-i hâssın rubûbiyetinden ihrâc olunup diğer bir hakîkate da'vet olunmak muhâldir. Çünkü وَلَنْ تَجِدَ لِسُنَّةِ اللَّهِ تَبْدِيلًا )Ahzab 33/62) [Sen Allah Teâlâ'nın sünnetini tebdîl olur bulmazsın.] âyet-i kerîmesi mûcibince hakāyık-ı ilâhiyyenin tebdîl ve tağyîri mümkin değildir.
Dâvet, varlığın bu dünyaya gelirken üzerine ârız olan kesif, hayvânî ve celâl sıfatlarından arınıp; daha latif, daha geniş ve rahmete daha yakın olan cemâl sıfatlarına ve isimlerine yönelmesi içindir.
İşte enbiyânın daveti ism-i Celâl'in terbiyesinden ism-i Cemâl'in terbiyesinedir.
Peygamberin daveti, kişiyi aslını değiştirmeye değil, üzerine sonradan sinen celâlî ve sıkıcı sıfatları terk edip, kendi aslî hakikati olan cemâlî ve geniş sıfatına dönmeye çağırmaktır. Bu, Sırât'ın üzerinde, celâlî bir çukura düşmekten kurtulup, yolun cemâlî ve ferah olan seyrine devam etmektir.
Şeyh-i Ekber'in hikmet nazarında Sırât, zâhirdeki korkutucu bir köprüden, bâtındaki kuşatıcı bir Vahdet ilkesine, bir Tevhid muktezası'na dönüşür. O, Hakk'ın her bir zerreyi perçeminden tutarak kendi hakikatine doğru yürüttüğü ilâhî sevk yolunun adıdır. Onu geçmek, bu sırrı anlamakla, bu seyre teslim olmakla mümkündür.
Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği
Füsûs’un bize sunduğu hikmet ufkunda Sırât, en temelde zıtların birliği hakikatiyle anlaşılır. Sırât’ın "kıldan ince, kılıçtan keskin" olması, tam da bu birliğin en hassas, en keskin ifadesidir.
Sırât, tenzih ile teşbih arasındaki o ince yoldur. Tenzih, Cenâb-ı Hakk’ı her türlü noksanlıktan, yaratılmışlık alâmetinden uzak tutmak, O’nun hiçbir şeye benzemediğini ikrar etmektir. "Leyse ke-mislihî şey’un" (O’nun benzeri hiçbir şey yoktur) âyeti, tenzihin temelidir. Teşbih ise, Hakk’ın, Kendi güzel isimlerinin tecellîleri ile âlemlerde göründüğünü, her zerrede O’nun bir isminin hükmünün cereyan ettiğini müşahede etmektir. "Ve huve meakum eyne mâ kuntum" (Nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir) âyeti de teşbihin kapısını aralar.
Yalnızca tenzihte kalan, Hakk’ı o kadar uzağa koyar ki, âlemle O’nun bağını koparır. Bu, Sırât’ın bir kenarına düşmektir. Yalnızca teşbihte kalan ise, tecellî ile tecellî edeni karıştırma tehlikesiyle yüzleşir. Bu da Sırât’ın diğer kenarındaki uçurumdur.
Sırât-ı Mustakîm, bu iki uçurumun ortasından geçen o "kıldan ince" yoldur. Muhammedî mîzan da denen bu hassas denge, hem "Leyse ke-mislihî şey’un" diyerek Hakk’ı tenzih etmek, hem de "Ve huve meakum" diyerek O’nun her anki varlığını idrak etmektir. İbn Arabî Hazretleri’nin hikmeti, bu iki hakikati bir araya getirmesindedir. O der ki: "Hakk hem O'dur, hem O değildir." Tecellîsi itibariyle "O"dur, Zâtı itibariyle "O değildir".
Sırât’ın "kılıçtan keskin" olması da buradadır. Bu denge o kadar hassastır ki, en ufak bir nefsânî eğilim, insanı ya tenzihin soğukluğuna ya da teşbihin taşkınlığına düşürebilir. Kılıç nasıl ki bir şeyi tam ortasından net bir şekilde ayırır, Sırât da hak ile bâtılı birbirinden öyle keskin bir şekilde ayırır.
Bu zıtların birliği meselesi, İbn Arabî Hazretleri’nin öğretisinde Cem makamı olarak bilinir. Bu makam, dağınık ve zıt gibi duran hakikatleri tek bir kaynakta, Vücûd-ı Mutlak'ta birleşmiş olarak görme makamıdır. Fark makamında sâlik, geceyi ve gündüzü, hayrı ve şerri ayrı ayrı görür. Cem makamına yükselen ârif ise, bütün bu zıtlıkların aynı Zât’ın farklı isimlerinin tecellîleri olduğunu idrak eder. Celâl de O’ndandır, Cemâl de O’ndandır. Sırât, işte bu Cem makamının sâlikin kalbindeki izdüşümüdür. Kıldan ince olması, bu makamın ne kadar lâtif bir idrak gerektirdiğini anlatır. Bu yolda yürüyen, bir yandan Hakk’ın Celâl tecellîsinin heybetinden titrerken, diğer yandan Cemâl tecellîsinin rahmetine sığınır. Bir kanadıyla korku (havf), diğer kanadıyla ümit (recâ) ile uçar.
Füsûs’un öğrettiği Sırât, âhirette kurulacak köprünün hakikatini bu dünyada, kendi içimizde bulmaktır. O köprü, bizim kalbimizde, şuurumuzda kuruludur. Altından akan ateş, kendi nefsâniyetimizin, benlik iddiamızın ateşidir. Sırât'ı geçmek, bu ateşin üzerinden, ona düşmeden, "ben" zannettiğimiz her şeyi geride bırakarak geçmektir. Sırât’ın keskinliği, "ben" diyen her şeyi kesip atmasındandır. O yolda "ben" ve "sen" yoktur; sadece Hakk’a giden yol vardır. İbn Arabî Hazretleri, "Yol, yolcu ve yolun hedefi birdir" der. Sâlik, Hakk’ın Sırât isminin tecellîsiyle, yine Hakk olan hedefe doğru yürür.
Sırât, Zâhir ile Bâtın'ın birleştiği yerdir. Âlem, Hakk'ın Zâhir isminin tecellîsidir; Hakk'ın Hüvviyet'i ise Bâtın'dır. Sâlik, Zâhir olan bu âlemde yaşarken, her an Bâtın'a giden yolu, yani Sırât'ı arar. Bu yol, âleme bakıp Âlemlerin Rabbi'ni görme sanatıdır. Füsûs’un derinliğinde Sırât, sadece bir geçit değil, bir varoluş hâlidir. O, zıtlıklar denizinde boğulmadan, tevhîd gemisiyle seyretmektir.
Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Sırât
Belh'in sultanı, aşkın ve vecdin pîri Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri, hakikati hikâyelerin, temsillerin ipek duvağı ardına gizler. Mesnevî'de Sırât, âhirete ertelenmiş bir köprü değil, tam da şu an, bu dünya hayatında, her nefeste üzerinde yürüdüğümüz bir hakikattir. O, Sırât'ı âfâktan (dış dünyadan) enfüse (iç âleme) çeker. Köprüyü cehennemin değil, kendi varlığımızın üzerine kurar.
Mesnevî'nin Dili: Hikâyenin İçindeki Hakikat
Hazret-i Mevlânâ için her şey, Hakk'ın bir tecellîsidir ve her tecellî, bir perdenin ardındaki asıl Yüz'e işarettir. O, Sırât gibi çetin bir meseleyi anlatırken, korku tabloları çizmek yerine, sâlikin kendi iç yolculuğunu resmeder. Onun nazarında Sırât, şeriatın emir ve yasakları, tarîkatın edep ve erkânı, hakikatin ise tecellîleridir. Bu yolda yürümek, Sırât'tan geçmektir.
Mesnevî'deki meşhur fil hikâyesinde, karanlık bir ahırdaki file dokunan insanlar, onu farklı şekillerde tarif ederler. Herkes kendi tecrübesi kadar konuşur. Sırât da böyledir. Herkesin Sırât'ı, kendi ahlâkının, amellerinin ve idrakinin tecellîsidir. Hazret-i Pîr, bize bir ayna tutar ve "Bu köprü sensin. Malzemesi senin sıfatların, harcı senin amellerin, genişliği veya darlığı senin gönlünün hâlidir" der. Onun dilinde Sırât, insanın kendi hakikatiyle yüzleştiği ve bu hayatta kurulmuş bir imtihan meydanıdır. Her seçimle Sırât'ımızın bir tuğlasını ya nûr ile ya da nâr (ateş) ile öreriz.
Aşk'ın Kılıcı, Vuslat'ın Kılı: Sırât'ı Dünya Hayatında Geçmek
Hadis-i şerifteki "kıldan ince, kılıçtan keskin" ifadesini Hazret-i Mevlânâ bir aşk dersine dönüştürür. Onun nazarında Sırât'ın kılıçtan keskin olması, Aşk'ın kılıcının keskinliğidir. Aşk, bir cerrahın neşteri gibi, Hakk'tan gayrı ne varsa kesip atar. Bu, Nefs için ölüm demektir. İşte Sırât'ın keskinliği budur: sahte benliğinden, dünyaya ait köklerinden ayrılmanın acısıdır. Kim bu kılıca teslim olur, "ben"ini bu uğurda kurban ederse, Sırât'ı selametle geçer. Kim nefsine yapışırsa, o keskinlikte helâk olur.
"Kıldan ince" olması ise, vuslat yolunun, Hakk ile olan vuslat bağının inceliğine işarettir. Bu bağ, samimiyet, ihlas ve edepten ibarettir. En ufak bir gaflet, en küçük bir riya bu kıldan ince ipi koparmaya yeter. Sâlik, bir ip cambazı gibi, bu incecik yolun üzerinde yürür. Gözünü hedeften, yani Hakk'tan ayırdığı an dengesini kaybeder. Aşağısı, kendi vehimlerinin, vesveselerinin alev alev yandığı vadidir.
Mesnevî baştan sona bu dengeyi anlatır. Bir yanda dünyaya ve nefsine dair her şeyi kesip atan Aşk'ın celâl kılıcı, diğer yanda ise Hakk'a giden ve en ufak bir dikkatsizliği affetmeyen cemâlin kıldan ince yolu... Bu, ne tam bir korku (havf), ne de tam bir ümit (recâ); ikisinin dengede olduğu, Muhammedî mîzan üzere bir yürüyüştür.
Gönül Aynasında Sırât'ın Yansıması: Herkes Kendi Köprüsünü Kurar
Hazret-i Pîr'in hikmetinde, dış âlem iç âlemin bir yansımasıdır. Âhiretteki Sırât köprüsü de bu dünyadaki ahlâkımızın ve amellerimizin somutlaşmış bir hâlinden başka bir şey değildir. Mevlânâ adeta şöyle fısıldar: "Ey yolcu! Yarın üzerinden geçeceğin köprüyü bugün kendi ellerinle inşa ediyorsun."
Eğer bir ömür boyu kalbin kinle, hasetle, öfkeyle doluysa, Sırât'ın da ateşten ve dikenlerden olur. Çünkü o ateş ve dikenler, zaten senin içinde taşıdıklarındır. Eğer hayatını hileyle, aldatmayla geçirdiysen, Sırât'ın da kaygan ve karanlık olur. Çünkü sen zaten bu dünyada o kaygan ve karanlık yolda yürüyordun.
Fakat kalbin şefkatle, merhametle, sevgiyle doluysa; amellerin adalet ve doğruluk üzerine kuruluysa, Sırât'ın da nûrdan, geniş ve selametli bir yol olur. Çünkü sen bu dünyada zaten o Sırât-ı Mustakîm üzerinde yürümenin talimini yapmışsındır. Herkes ektiğini biçer, herkes kendi kurduğu köprüden geçer. Sırât, senin varlığının, ahlâkının röntgenidir.
Muhammedî Mîzan ve Sırât-ı Mustakîm
Sırât kavramının en derin manası, onun Sırât-ı Mustakîm, yani "dosdoğru yol" ile olan bağıdır. Hazret-i Mevlânâ için Sırât, bu dosdoğru yolun ta kendisidir. Bu yol, ifrat ve tefrit arasında, yani aşırılıkların ortasında duran dengedir. Tasavvuf dilinde bu, tenzih ile teşbih arasındaki dengedir.
Sadece tenzihte kalırsan, Hakk'ı hayatından soyutlarsın. Sadece teşbihte kalırsan, yaratılmışı Zât'ın yerine koyma tehlikesine düşersin. Sırât-ı Mustakîm, bu iki aşırılığın tam ortasındaki kıldan ince yoldur. Bu, İnsân-ı Kâmil'in, yani Hazret-i Muhammed Mustafa'nın (s.a.v) yoludur. O, hem "Ben de sizin gibi bir beşerim" diyerek teşbih kapısını aralamış, hem de "Bana vahyolunur" diyerek tenzih sırrını korumuştur.
Hazret-i Mevlânâ'nın Sırât'ı, işte bu Muhammedî mîzanı hayata geçirmektir. Hem bu dünyada bir insan olarak yaşayacaksın (teşbih); hem de bütün bunları yaparken kalbinin bir an bile Hakk'tan gafil olmayacak, her şeyin O'ndan olduğunu bileceksin (tenzih). Bu iki kanatla uçmaktır Sırât'ı geçmek. Bu denge, zıtların birliğinin yaşandığı Cem makamının bir tecellîsidir.
Mesnevî okyanusunda Sırât, âhirete ait bir korku unsuru değil, bu dünya hayatının her anına yayılmış bir irfan dersidir. O, senin kendi ahlâkındır, kendi vicdanındır, kendi seçimlerindir. O, Aşk'ın seni saflığa ulaştıran keskin neşteri ve Hakk'a bağlayan kıldan ince sadakat ipindir.
Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme
Kavramlar Ağında Sırât
Bir kavramı anlamak, onu komşularıyla tanımaktan geçer. Sırât, büyük bir hakikatler ağının ortasında, diğerleriyle konuşan, onlardan mânâ alan ve onlara mânâ katan bir duraktır.
Sırât ve Kıyamet: Kıyamet, her şeyin hakikatiyle "ayağa kalktığı" gündür. O büyük kalkışta, herkesin önünde Cehennem üzerine kurulmuş o köprü belirir. Sırât, Kıyamet'in en çetin imtihanıdır.
Sırât ve Ahiret: Ahiret, bu dünya hayatının neticesinin görüleceği "sonraki" yurttur. Sırât, bu dünya yurdundan Ahiret yurdunun menzillerine (Cennet veya Cehennem) geçişi sağlayan son ve kesin kapıdır.
Sırât ve Tasavvuf: Tasavvuf ehli için Sırât, gelecekte kurulacak bir köprüden ibaret değildir. Tasavvuf, o köprüyü şimdiden, bu dünyada, her an geçme talimidir. Sâlikin nefs-i emmâre ile Rûh arasında yürüdüğü ince yol, Sırât'ın ta kendisidir.
Sırât ve Hikmet: Hikmet, eşyanın ardındaki hakikati görme nurudur. Sırât kıldan ince, kılıçtan keskindir ve altı zifiri karanlıktır. O karanlıkta yolu aydınlatacak tek ışık, bu dünyada kalbe yerleşen hikmet ve irfan nurudur.
Sırât ve Haşr: Haşr, bütün mahlûkatın hesap için bir araya toplanmasıdır. Haşr, bir "toplanma" ise, Sırât bir "ayrışma"dır. Mahşerin kalabalığı, Sırât'ın yalnız ve kişisel yolculuğunda dağılır; herkes kendi ameliyle baş başa kalır.
Sırât ve Mîzân: Mîzân, amellerin tartıldığı ilâhî terazidir. Bu terazide neyin ağır geldiği, kişinin Sırât'tan nasıl geçeceğini doğrudan belirler. İman ve salih amel kefesi ağır basanlar, Sırât'ı şimşek gibi geçerler. Mîzân, Sırât'tan geçişin vizesidir.
Sırât ve Hazarât-ı Hamse: Hazarat-ı Hamse, yani Beş İlâhî Hazret, Vücûd'un mertebelerini anlatır. Sırât-ı Mustakîm, bu mertebeler arasında iniş ve çıkışı sağlayan ana eksendir. Bu dünyada Sırât-ı Mustakîm'de yürümek, varlığın bu ana eksenine uyum sağlamaktır.
Sırât ve İstikāmet: İstikāmet, "dosdoğru olmak" demektir. Fatiha'da her gün istediğimiz "Sırât-ı Mustakîm", yani "istikamet üzre olan yol"dur. Bu dünyada sözünde, özünde, amelinde istikāmet sahibi olan kişi, zaten Sırât üzeredir. İstikamet, bu dünyada yaşanan Sırât'tır.
Kütüphanedeki Kaynaklar
Bu kütüphanenin temelini oluşturan üç büyük irfan pınarı, Sırât kavramına kendi meşreplerince ışık tutarlar.
Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri'nin sohbetlerinde Sırât, ahirete ertelenmiş bir korku unsuru olmaktan çıkar, sâlikin "an"ının gerçeği hâline gelir. Onun öğretisinde Sırât, her nefeste yaşanan bir istikamet imtihanıdır.
Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri'nin Füsûsu'l-Hikem'inde mesele, vücûdî bir temel üzerine oturtulur. Sırât, zıtların birliğinin (cem'ul-addâd) tecellî ettiği en hassas yerdir. Füsûs'un bakışıyla Sırât, sadece bir yol değil, varlığın kendi yapısındaki temel bir gerilim ve denge hattıdır.
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri'nin Mesnevî-i Şerîf'inde Sırât, hikâyelerin diliyle, insanın iç dünyasındaki bir drama olarak canlandırılır. Onun dilinde Sırât, dışarıda bir nesne değil, insanın kendi içsel niteliklerinin ahirette somutlaşmış bir hâlidir. Herkes kendi karakterinin Sırât'ından geçer.
Değerlendirme
Sırât kavramı ele alınırken üç temel hakikat öne çıkar. Birincisi, Terzibaba Hazretleri'nin vurguladığı gibi, Sırât geleceğe ait bir hadise değil, "şimdi ve burada" yaşanan bir istikamet yolculuğudur. İkincisi, Şeyh-i Ekber'in irfanıyla anlaşıldığı üzere, bu yolun "kıldan ince, kılıçtan keskin" olması, Tevhid'in hassas dengesini, yani tenzih ve teşbih arasındaki Muhammedî mîzanı koruma zaruretini anlatır. Üçüncüsü, Mevlânâ Hazretleri'nin hatırlattığı gibi, o köprüden geçişimizi belirleyecek olan, bu dünyada kazandığımız huylarımız, yani kendi içsel varlığımızdır. O gün herkes, kendi ahlâkının ve amelinin döşediği yolda yürüyecektir. Sırât, korkulacak bir engel değil, her an dikkatle üzerinde yürümemiz gereken bir irfan ve istikamet pusulasıdır. Cenâb-ı Hakk, bizleri bu dünyada Sırât-ı Müstakîm’den ayırmasın ki, âhirette de Sırât’ı şimşek hızıyla geçenlerden olalım.