Taayyün
Taayyün, tasavvuf yolunun yolcusu için sadece bir terim değil, kâinat kitabını doğru okumanın, gördüğü her şeyde Göremediği’ni müşahede etmenin usûlüdür. Cenâb-ı Hakk’ın mutlak ve bilinemez Zât’ından, bu gördüğümüz, duyduğumuz, dokunduğumuz kesif âleme inişinin, daha doğrusu tenezzül edişinin hikmetini taayyün bahsinde ararız. Vahdet denizinin nasıl olup da sayısız dalgalar halinde göründüğünü, O’nun Birliği’ne halel gelmeden bu çokluğun nasıl var olduğunu anlamak, taayyün mertebelerini idrak etmekle mümkündür.
Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı
Taayyün, Arapça “ayn” kökünden gelir. “Ayn” hem göz demektir, hem pınar, hem de bir şeyin kendisi, zâtı. Taayyün etmek ise, bir şeyin belirginleşmesi, tâyin edilmesi, hususiyet kazanarak ortaya çıkmasıdır. Lügatteki bu mânâ, irfan mektebinde derinleşerek, Mutlak olanın bir mertebede bir suret ve sıfatla kendini göstermesi, bir kayıt ile mukayyet olması hâlini ifade eden bir ıstılah olur. Bu, yoktan var edilme değil, gizli olanın aşikâr olması, potansiyel olanın fiile çıkmasıdır.
Taayyünlerden, yani bütün bu belirlenimlerden önce ne olduğu sorusunun cevabı, beşerî idrakin sustuğu bir makamdır. O makam, Zât-ı Mutlak’ın kendi kendine olduğu, hiçbir sıfat, isim, resim ve şekil ile kayıtlı olmadığı, mutlak gayb âlemidir. Terzibaba Hazretleri’nin ifadesiyle bu, tam bir tenzih ve istiğna, yani hiçbir şeye muhtaç olmama hâlidir.
Evet, yukarıda sayılan isimlerin hepsi, aynı mertebenin ismidir... Ve bu itibarla, bu makamda hazret-i Hak, tam bir izzet ve alemlerden istiğna ile anılır. Hakikatte bu makamda, ne makam, ne mertebe, ne isim, ne resim, ne sıfat, ne sıfatlanan vardır!.. Ancak bu durumun idrak edilebilmesi için tabirlere de lüzum var... Zira, bu mertebede Zat, tam bir tenzihdedir. Henüz esma ve sıfat dairesine tenezzül etmemiştir. Bütün isimlerin ve resimlerin Zat-ı Hakda, yoklukda olduğu makamdır. Kur’anı Keriym Ankebut Suresi 29. sure 6. ayette; “innallahe leğaniyyün ‘ani’l alemiyne” “Muhakkak ki Allah alemlerden ganîdir...” Kur’anı Keriym İnsan suresi 76. sure1. ayette; “hel eta alel insani hıynün mineddehri lem yekün şey’en mezkuren” “İnsan üzerinden bir zaman geçmedimi ki, o zaman insan anılan bir şey değildi!..” (...) Hadîs-i şeriflerde. “Küntü kenzen mahfiyyen...” “gizli hazine idim” “kanallahu ve lem yekun meahu şey’a!..” “Allah vardı ve O’nunla beraber bir şey yok idi!..” Buyrulmuştur... İşte yukarıdaki ayet ve hadîsler bu makamı ifade etmektedirer... Ancak, arif-i billah katında her anda öyledir. Nitekim Hazreti Ali kerremallahu veçhe hazretleri, “Allah var idi...” hadisini duyunca; “El an kema kan!..” “Bu anda da o andaki gibidir!..” Diyerek, adeta anlatılmak istenen sırrı açıklar mahiyette konuşmuş meseleyi “geçmiş” zaman dan çıkartarak, “geniş” zaman içinde, ifade ederek, anlıyamıyanlara yeni bir idrak sahası açmıştır.
Ahadiyet (mutlak birlik) veya Amaiyet (idrak ötesi körlük/duman) dediğimiz bu mertebe, Zât’ın kendi Hüvviyet’inde olduğu, “O’nunla beraber hiçbir şeyin olmadığı” bir hâldir. “İnsan anılan bir şey değildi” âyeti de bu taayyün öncesi hâle işarettir. Fakat bu, tarihin bir döneminde olmuş bitmiş bir şey değildir. Hz. Ali’nin ikazı meselenin düğümünü çözer: “El an kema kan!” yani “O, şu anda da o andaki gibidir!” Bu demektir ki, Cenâb-ı Hakk, bütün bu taayyünler ve tecellîler içinde iken dahi, Zât’ı itibariyle o mutlak tenzih ve istiğna hâlinden bir an bile ayrılmaz. Bu, zıtların birliğidir; hem âlemlerde aşikâr olmak hem de âlemlerden ganî olmak.
Bu mutlak tenzih makamından kesif ve kayıtlı âleme geçiş, ilk taayyün ile başlar. Bu ilk taayyün, Hakikat-i Muhammediye’dir. O, Zât denizinden ilk ayrışan, ilk belirlenen hakikattir. Fakat bu belirlenme, bizim anladığımız gibi bir cisim veya şekil değildir. O, bütün varlığın kendisinden zuhûra geleceği küllî akıl, ilâhî kalem, nûrânî bir hakikattir. Terzibaba Hazretleri bu inceliği şöyle izah eder:
Zira Hakikat-ı insaniye olan hakikat-ı Muhammediye lataayyun olan yani taayyunsuz olan zuhuru olmayan tayin olunmamış, program olarak ortaya çıkmamış olan o mertebe Zat-ı Ahadiyenin, ahadiyet mertebesinin mertebe-i taayyuna tenezzülüdür. Eğer Zat-ı Mutlak libas-ı Taayyuna bürünüp Zat-ı Mutlak taayyün elbisesine bürünüp mukayyed olmasa idi yani kayıda girmese idi, taayyün ile taayyunsuzluk arasında bir fark da birinin kayıtsız olması yani sınırlerinin çizilmemesi, diğerinin ise sınırlerının çizilmesidir. Taayyün kayıda girmek demektir. Ağaç, kuş, gezegenler, galaksiler, bütün sistemler Cenab-ı Hakk’ın o isim ile kayda girmesidir.
Hakikat-i Muhammediye’ye hem “lâ taayyün” (taayyün etmemiş) denmesi, hem de onun ilk taayyün olduğunun söylenmesi bir çelişki değildir. O, Zât’ın mutlak gaybından ilk çıkıştır, bu yönüyle bir taayyündür. Fakat kendisinden sonra gelecek olan bütün âlemlerin tohumu, icmâli (özeti) olduğu için, o âlemlere nispetle henüz açılmamış, tafsilata girmemiş, yani “lâ taayyün” hâlindedir. O, Zât ile âlem arasında bir berzahtır. O olmasaydı, Zât-ı Mutlak o “taayyün libası”na bürünmeseydi, bu gördüğümüz hiçbir şey varlık sahnesine çıkamazdı. Taayyün, Hakk’ın “kayda girmesi”dir. Bir ressamın zihnindeki mutlak resim fikrinin, tuvale bir çizgi olarak düşmesi gibidir. O ilk çizgi, hem resmin başlangıcıdır hem de henüz resmin kendisi değildir. Bu ilk taayyünün yeryüzündeki en kâmil mazharı, İnsân-ı Kâmil’dir.
Bu tenezzül süreci, ilâhî isimlerin ve sıfatların kendi güzelliklerini ve hükümlerini görmek istemesiyle devam eder. Zât’ta potansiyel olarak, ilim mertebesinde mevcut olan bu hakikatlere A'yân-ı Sâbite denir. Bunlar, eşyanın Cenâb-ı Hakk’ın ilm-i ezelîsindeki sabit, değişmez hakikatleridir. Henüz dış âlemde bir vücut kokusu koklamamış, sadece ilimde mevcut olan “sabit programlar”dır.
A’yân-ı Sâbite: Sâbit aynlar demek olup, Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın zâti varlığının gereklerindendir. Cenâb-ı Hakk (c.c.)’ın bütün isimlerinin sûretleri ve ilim mertebesinde olan bir taayyün olup “İlâh-î hakîkatler” olarakta ifâde edilmektedir. (...) Bi’l-kuvve: Yabancı bir kelime olmasına rağmen “potansiyel” kelimesiyle ifâde edilen bu hâl, a’yânı sâbitelerin Cenâb-ı Hakk (c.c.)’ın varlığında bi’l-kuvve mevcût olmaları hâlidir. (...) Yokluk: Cenâb-ı Hakk (c.c.)’ın varlığında potansiyel olarak bulunan bu a’yânı sâbiteler henüz açığa çıkmadıkları için yokluk üzeredirler. Bu yokluk izâfi yokluktur yoksa mutlak yoklukta ezelen ve ebeden hiçbir hareket olmaz. Örneğin bir çekirdeğin içinde bulunan ağaç izafi yoklukta ve o çekirdeğin içinde potansiyel olarak mevcuttur.
Her birimizin, her bir zerrenin, Hakk’ın ilminde bir “ayn-ı sâbite”si vardır. Bu dünyadaki varlığımız, o ilimdeki hakikatimizin dışa vurumu, o potansiyelin fiile çıkmasıdır; çekirdekteki ağaç misali gibi. Ağaç, çekirdeğin içinde fiilen yoktur, bu mânâda “yok”tur. Ama potansiyel olarak, program olarak bütün ağaç o çekirdeğin içindedir. Bu yokluğa “izâfî yokluk” denir. A’yân-ı Sâbite de Hakk’ın ilminde bu şekilde mevcuttur. Taayyün, bu ilimdeki suretlerin, Nefes-i Rahmânî ile dış âlemde görünür kılınmasıdır.
Madem her şey O’nun taayyünü, o halde O’nu nasıl bileceğiz? Mutlak Zât’ı idrak imkânsız ise, bize kalan nedir? Cevap, taayyünün iki yönlü tabiatında gizlidir: Tenzih ve Teşbih. Zât’ı itibariyle O’nu tenzih ederiz, O hiçbir şeye benzemez. Ama taayyünleri, yani tecellîleri itibariyle O’nu teşbih ederiz, çünkü âlemde O’ndan başka bir şey yoktur.
Zira mertebe-i ıtlakta yani mutlakıyet mertebesinde amaiyet hakikatinde Ahadiyet hakikatinde oraların ne olduğu bilinmiyor. Hakk’ı kendi hakikatı veçhiyle bilmek mümkün değildir. Kendini ancak yine kendi bilir. (...) İnsan idraki ne kadar yüksek olursa olsun ve istersen "Hakk'ı bilmek mümkündür" deyip, onun ma'rifetini isbât edebilirsin. Çünkü vücûd-i insanî ile sâir mevcudat yani insan ve diğer varlıkların tümü Hakk'ın onların suretlerinde taayyün, tayin edilmiş, programlanmış ve takayyüdünden, meydana gelen kayıtlanmasından zuhura gelmiştir. (...) Cenab-ı Hakk Zât’ı mutlak olarak yukarıda bahsedilen ıtlak mertebesinde bilinmesi mümkün değil, ancak Zat’ı mukayyet olarak bilinmesi de mümkün ve bu da çok açık ve aşikar zaten bütün âlemde gizlenmesi ne de hiç gerek yok zaten gizli değildir. Ancak bizim gözlerimiz şeyiyetle perdelendiği için Rabbımızı görmekten geri kalıyoruz, Rabbımızı ancak teşbih yönünden bilmemiz mümkündür, mutlak tenzih yönünden bilmemiz mümkün değildir. Ve vücûd-i latîf-i Hak Hakk’ın latif olan vücudu onların eşkâl ve suretlerinde kesif hale gelmiştir.
Hakk’ı mutlak mânâda, Zât’ı itibariyle bilmek imkânsızdır. Bu, tenzih kapısıdır. Fakat O’nu mukayyet olarak, yani âlemdeki suretleriyle, taayyünleriyle bilmek mümkündür ve hatta bu, apaçıktır. Bu da teşbih kapısıdır. Bütün varlık, Hakk’ın o surette “taayyün” ve “takayyüd” etmesinden, yani belirlenip o kayıt altına girmesinden ibarettir. O’nun latîf vücudu, bu âlemin suretlerinde kesifleşmiş, yoğunlaşarak görünür hâle gelmiştir. Perde, O’nun gizliliğinden değil, bizim gözümüzdeki “şeyiyet” yani eşyayı O’ndan ayrı ve kendi başına var görme gafletinden kaynaklanır. Taayyün sırrını anlayan sâlik, baktığı her yüzde O’nun bir isminin tecellîsini, duyduğu her seste O’nun bir hitabını müşahede etmeye başlar. Böylece kâinat, Hakk’ın kendini anlattığı bir kitap hâline gelir.
Terzibaba'nın Nazarıyla Taayyün: Aslı ve Mertebesi
Taayyün, "belirlenme, açığa çıkma, bir sûret ve şekil kazanma" demektir. Bu lügat mânâsının ardında, âlemlerin nasıl var olduğu ve Hakk'ın Zât'ı ile bu gördüğümüz çokluğun ilişkisi gibi en derin hikmet sorularının cevabı gizlidir.
Cenâb-ı Hakk'ın Zât-ı Mutlak'ı, yani O'nun hiçbir sıfat, isim veya şekil ile kayıtlanmamış mutlak Varlığı, her türlü idrakin ötesindedir. O, "lâ taayyün" yani "belirlenmemişlik" mertebesindedir. Orası, sırf tenzih, mutlak gayb âlemidir. Bu idrak edilemez, sınırsız Zât'tan bu gördüğümüz sayısız, sınırlı ve belirli varlıklar, yani taayyünler nasıl zuhûr etmiştir? Bu sorunun cevabı, Terzibaba İrfan Mektebi'nin penceresinden şöyle görünür.
Zât'ın Tecellisi Değil, Esmâ'nın Zuhûr Talebi
İlk ve en temel mesele şudur: Tecelli eden, yani açığa çıkan, Zât'ın kendisi değildir. Zât, tecelliden ve zuhurdan münezzehtir. O, kendi Zâtî hakikati itibariyle değişmez. Öyleyse bu kâinat nasıl meydana geldi? Cevap, Zât'ta potansiyel olarak, "bil-kuvve" mevcut olan sonsuz isimlerin ve sıfatların kendi hakikatlerini ve kemâllerini izhar etme, yani gösterme talebinde gizlidir.
Terzi Baba Necdet Ardıç Hazretleri'nin sohbetlerinde bu sır şöyle dile gelir:
Fakat potansiyel olarak zâtında mevcût olan sıfat ve isimler, öylece mahbûs kalamaz; açığa çıkmak isterler. Nitekim, kendisinde ressâmlık sıfatı bulunan bir adam, hayâtının sonuna kadar bir tablo çizmeyi düşünmeyebilir mi? İçinde dâimâ o sıfâtın istekleri vardır. Ve o sı- fat, bir tablo çiz ki, senin "ressâm" ismin açığa çıksın der durur. Bunun gibi Hakk'ın sonsuz sıfâtları ve isimleri de kemâllerinin açığa çıkması için bu mertebede istekte bulunurlar.
"Ressam" ismi, bir resim yapılmadıkça sadece bir ihtimaldir. O ismin hakikati, ancak bir tuval üzerinde renklerle buluştuğunda, yani taayyün ettiğinde açığa çıkar. Benzer şekilde, Hakk'ın El-Musavvir (Sûret Veren), El-Hâlık (Halk Eden), Er-Rezzâk (Rızık Veren) gibi isimleri, kendi mânâlarını gösterecekleri bir "âlem" tuvali olmaksızın gizli bir hazine gibi kalırdı. Bu, Hakk'ın bir şeye muhtaç olması demek değildir. Bilakis, bu isimlerin kendi fıtratı, kendi hakikatleri zuhûru gerektirir. Bu talebe "isti'dâd lisanı" yani kabiliyet diliyle yapılan bir dua da denilir.
Yine bir başka sohbetinde bu hakikat şöyle vurgulanır:
Bi'l-farz zât-ı yani eğer şöyle kabul edilirse Zât-ı ahadiyyette mündemiç ve bi'l-kuvve mevcûd sıfât ve esmâ bulunmasa, zât zâtiyyeti üzere kalır ve ondan ebeden tecellî vâki' olmaz idi. O zaman ne bizler olurduk ne bu kevn, mükevvenat olurdu, hiçbir şey olmazdı... Fakat onda bi'l-kuvve sonsuz sıfât ve sonsuz esmâ bulunduğundan ve bunlar isti'dâd lisanıyla batıni âlemde zuhur taleb ettiklerinden, zât-ı sırf, la taayyün mertebesinden taayyünsüzlük (zahir olmama) mertebesinden ilim mertebesine tenezzül ederek...
Taayyünler âlemi, Zât'ın kendi Zât'ından çıkıp başkalaşması değil, Zât'ta gizli olan mânâların, isimlerin ve sıfatların kendi kendilerini seyretme ve seyrettirme arzusunun bir neticesidir. Zuhûr, Zât'ın değil, sıfatların ve isimlerin tecellisidir. Bu inceliği kavramak, tevhid yolunun en temel adımlarından biridir.
Tenezzülün Mertebeleri: Varlığın Katmanlı Dokusu
Bu zuhûr, "tenezzül" yani bir iniş olarak anlatılır. Lakin bu, mekânsal bir iniş değil, mutlak birlikten ve basitlikten, kayıtlı çokluğa ve tafsilata doğru bir açılımdır. Bu açılımı daha iyi anlamak için arifler, varlığı katmanlara ayırarak izah etmişlerdir. Bunlardan en meşhuru, "Hazarât-ı Hamse" yani Beş İlahi Hazret tasnifidir.
Terzi Baba Hazretleri'nin külliyatında bu mertebeler şöyle sıralanır:
- Gayb-ı Mutlak (Lâ Taayyün) Alemi: Burası Zât'ın mutlak gayb olduğu, hiçbir isim, sıfat ve şeklin bulunmadığı mertebedir. Buraya "Âmâ" veya "Lâhut" âlemi de denir.
- Ceberut Alemi (İlk Taayyün): Zât'ın, kendisindeki bütün isim ve sıfatları toplu ve öz olarak bildiği ilk belirlenme sahasıdır. Buna "Vahdet" veya "Hakikat-i Muhammediyye" mertebesi de denir.
- Melekût Alemi (İkinci Taayyün): İlk taayyünde toplu halde bulunan mânâların, ilim mertebesinde ayrı ayrı sûretler kazandığı yerdir. Buna "Vahidiyet", "Misal Alemi" veya "Emr Alemi" denir. Her bir varlığın hakikati olan A'yân-ı Sâbite burada belirir.
- Mülk ve Şehâdet Alemi: İlmi sûretlerin, yani a'yân-ı sâbitenin dış dünyada, hislerimizle algıladığımız somut varlıklar olarak zuhûr ettiği âlemdir. İçinde yaşadığımız bu âlem, "Nasut Alemi" olarak da bilinir.
- İnsan-ı Kâmil: Bütün bu mertebeleri kendinde toplayan, hem Hakk'ın hem halkın hakikatini bilen ve yaşayan kâmil insandır. O, bu dört deryayı birleştiren "Câmi' Hazret"tir.
Bu mertebeler, iç içe geçmiş soğan zarları gibidir; birbirinden ayrı ve kopuk değildir. Her alt mertebe, bir üst mertebenin daha kesif (yoğun) ve kayıtlı bir zuhurudur. Bu tasnif, aklımızın bu derin meseleyi bir nebze olsun kavraması için sunulmuş bir haritadır.
Bu katmanlı yapı, bazen daha sade bir şekilde "Vücûdun Üç Mertebesi" olarak da ifade edilir:
Vücud-u Mutlaktır. Daha evvel de bahsedilmişti, üç mertebesi vardı bu vücudun, birincisi Vücûd-u Mutlak, Vücûd-u İzafi, Vücûd-u Şuhudi dediğimiz mevcut olan vücut Vücûd-u şuhudi, müşahede edilen vücuttur. Bunu meydana getiren lâtif vücûd Vücûd-u İzâfi, bütün bunları meydana getiren de Vücûd-u Mutlaktır.
- Vücûd-u Mutlak: Her türlü kayıttan münezzeh olan, tek ve hakiki Varlık, yani Hakk'ın Varlığıdır. Bu, Lâ Taayyün mertebesine karşılık gelir.
- Vücûd-u İzafi: Mutlak Varlığın isim ve sıfatlarla taayyün ederek belirdiği, Melekût ve Ceberut gibi latif, gaybî âlemlerdir. Varlıkları Mutlak Varlığa nispetle vardır, kendi başlarına kaim değildirler.
- Vücûd-u Şuhudi: Hislerimizle müşahede ettiğimiz bu somut, fiziksel âlemdir. O da varlığını Vücud-u İzafi'ye, o da Vücud-u Mutlak'a borçludur.
Her şey tek bir Vücûd'un farklı mertebelerdeki zuhurundan ibarettir. Çokluk, o tek Vücûd'un taayyünleridir.
İlk ve İkinci Taayyün: Vahdet ve Vahidiyet'in Sırrı
Tenezzül mertebelerinin en can alıcı noktası, mutlak gayb olan Lâ Taayyün'den çıkışın ilk iki adımıdır. Bu adımlar, bütün varlık âleminin temelini oluşturur.
İlk Taayyün (Taayyün-ü Evvel): Buna Vahdet mertebesi denir. Bu, Zât'ın kendi Zât'ını, kendinde gizli olan bütün isim ve sıfatlarla birlikte, ama henüz tafsilata girmeden, "toplu olarak" (icmâlen) bilmesidir. Bu mertebe, bütün isimleri ve hakikatleri kendinde topladığı için "Allah" ism-i câmi'inin tecelli ettiği yerdir.
Bu mertebe, taayyün etmemiş zâtın, taayyün sûretiyle açığa çıktığı ilk tenezzül mertebesidir. Buna “ilk taayyün” ve “mutlak ilim” de derler. Çünkü bu mertebede zâtın şuuru ve vicdanı bilinen ve gayriyyet kaydı olmaksızın mutlaktır. Buna “hakiki vahdet” mertebesi de derler. Çünkü bu “ilk taayyün” nefsinin ismidir ki, “vahidden ancak vahid çıkar” demektir. Bu mertebede sayma ve adetler ve çokluk ve fertler yoktur.
Henüz "sen" ve "ben" yoktur. Sadece, bütün çokluğu potansiyel olarak içinde barındıran mutlak ve hakiki Birlik vardır. Bu, çekirdeğin içindeki ağaç gibidir; bütün dallar, yapraklar ve meyveler o çekirdekte "bir" olarak mevcuttur.
İkinci Taayyün (Taayyün-ü Sânî): Buna Vahidiyet mertebesi denir. Vahdet mertebesinde toplu halde bulunan isimler ve sıfatlar, bu mertebede kendi istidat ve kabiliyetlerine göre "ayrışmaya" ve tafsilatıyla bilinmeye başlar. Her bir ismin ilmi sûreti, diğerinden farklı olarak belirir. İşte bu ilmi sûretlere "A'yân-ı Sâbite" yani "sabit hakikatler" denir.
Vücûd, ilk taayyün mertebesinde isimlerini ve sıfatlarını öz olarak bilmekle beraber, bu isimler ve sıfatlarının icab ettirdiği bütünsel ve parçasal ma’nâların hepsinin sûretleri, bu ikinci taayyün mertebesinde ayrılırlar. Mevcut eşya hakikatlerinden ibaret olan bu sûretlerden her birinin gerek kendi zatına ve gerek kendi zatının benzerine asla şuuru yoktur. Çünkü onların vücûdları ve farklı oluşları ilmidir... Sufi deyiminde her bir ilmi sûrete “ayn-ı sâbite” ve bütün olarak “a’yân-ı sâbite” derler.
Senin, benim, her bir zerrenin, her bir galaksinin ezelî hakikati, yani "ayn-ı sâbite"si, Hakk'ın ilminde bu mertebede belirmiştir. Ancak bu varlıklar henüz dış dünyada zuhûr etmemiştir. Onlar "harici vücûd kokusunu koklamamışlardır." Varlıkları sadece ilmidir. Dış âlemde gördüğümüz her şey, bu ilmi hakikatlerin birer gölgesi, birer yansımasıdır.
Bütün Taayyünlerin Kaynağı: Hakikat-i Muhammediyye
Bu ilk taayyün, bu bütün âlemlerin programını içinde barındıran ilk zuhur, irfan geleneğinde Hakikat-i Muhammediyye adını alır. Bu, Hz. Muhammed Mustafa'nın (s.a.v.) beşerî sûretinin ötesindeki ezelî ve küllî hakikatidir. O, Zât-ı Mutlak'ın lâ taayyün mertebesinden, taayyünler âlemine ilk tenezzülüdür.
Hakikat-i Muhammediyye denilen bu program a’yân-ı sâbite “bi’lcümle taayyünatın evvelidir.” Bu âlemlerde görünen görünmeyen bütün geçmişler ve gelecekler bizler de dahil bütün âlemlerde ne varsa tayyünatın evvelidir. Bunların bütün kaynağı Hakikat-i Muhammediyye’dir.
Bu, şu demektir: Bütün varlıkların hakikatleri olan a'yân-ı sâbiteler, ilk olarak Hakikat-i Muhammediyye'de toplu olarak belirmiştir. O, bütün isimleri kendinde toplayan "İsm-i Âzam" mazharıdır. Diğer bütün peygamberler, veliler ve tüm varlıklar, o küllî hakikatin birer cüz'ü, birer detayı gibidir.
Onun ilk zuhuru Hakikat-i Muhammediyyedir. Bütün âlemlerin programı oraya verilmiştir. Zira Zât-ı Ahadiyye hasebiyle tecelliden müstağnidir... Hakikat-i Muhammedi de bu tecellilerin evvelidir. Toplu olarak zuhurda olanın evvelidir.
Bu yüzden Efendimiz (s.a.v.) "Âdem su ile toprak arasındayken ben peygamberdim" buyurmuştur. Bu, onun beşerî varlığından önce, ezelde var olan küllî hakikatine bir işarettir. O hakikat, bütün taayyünlerin başlangıcı, çekirdeği ve ruhudur. Âlem, o hakikatin tafsilatıyla açılmış halidir.
Bu sırrı anladığımızda, kâinattaki her bir varlığın, her bir taayyünün neden Hakk'ın bir dili, bir kelimesi olduğunu da anlarız. Çünkü hepsi, aynı kaynaktan, aynı ilahi isimlerin tecellisinden zuhûr etmiştir. Her zerre, kendi istidat lisanıyla o ismi zikreder. Her yaprağın hışırtısı, her suyun şırıltısı, o tek Vücûd'un farklı taayyünlerle kendini anlatmasından başka bir şey değildir.
Ve âlem sûretlerinin hepsi Hakk'ın mutlak vücûdunun tenezzülü ile, isimlerinden dolayı taayyününden ibâret olmakla, bunların hep- sinde zâhir olan Hak'tır. Ve âlemin sûretleri Hakk'ın zâhiridir. Bundan dolayı Hakk‟ın sıfatları bu görünme yerlerinde onların istîdâdları ve taayyünlerinin gerekleri yönü ile zâhir olur. Ve onlardan kelâmın çıkışı da, hallerinin gerekle- rine göredir. Ve bu sûretlerin hepsinden kelâm edici olan Hak olduğundan, her birisi, ayrı ayrı Hakk'ın birer lisânıdır.
Taayyün hakikati, varlığın, mutlak gaybdan şehâdet âlemine, birlikten çokluğa doğru ilahi bir aşk ve hikmetle açılışının hikâyesidir. Bu hikâyeyi anlayan sâlik, baktığı her şeyde, her bir taayyünde, o taayyünün ardındaki İlahi İsmi ve o ismin de ardındaki mutlak Vücûd'u müşahede etmeye başlar. Böylece çoklukta birliği, kesrette vahdeti bulur.
Terzibaba Geleneğinde Taayyün'in Yaşanması
İrfan, sadece bilmekle değil, olmakla kemâle erer. Kitaplardaki bilgi, sâlikin kalbinde bir hâle dönüşmedikçe, kuru bir lafızdan ibaret kalır. Bu taayyün hakikatinin sülûk yolunda nasıl yaşandığını, bir sâlikin gönül dünyasında nasıl bir tecrübeye dönüştüğünü, mürşidlerin nefesinden süzülen hikmetlerle anlamaya gayret edelim.
Kalp Gözüyle Âlemi Okumak: Taayyünâtın Perdesini Aralamak
Bizler dünyaya baş gözümüz açık, kalp gözümüz kapalı geliriz. Baş gözü, kesreti, yani çokluğu görür. Evi, ağacı, kuşu, taşı görür ve her birine bir isim verir. Bu isimler, bu taayyünler, zamanla hakikatin kendisi zannedilir ve asıl cemâle perde olur. Gözümüzü açtığımızda gördüğümüz her şey, Zâhir isminin bir tecellîsidir, Hakk’ın cemâlinin bir suretidir. Lâkin bu cemâli seyredecek olan, baştaki göz değil, gönüldeki gözdür. Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri, bu hâli şöyle özetler:
Ama kalp gözümüz açık değilse sadece baş gözümüz açıksa o sadece kevni görür, halk edilmişleri görür, halk edilmişteki hakikati basiretimiz görür. Eğer gözün varsa, o cemâlimizi meydana koyduk. Ama biz şartlanmışız bu evdir, kuştur, kıştır, yazdır, yoldur, arabadır diye şartlanmışız meydanda olan bu cemale bunlar perde olmaktadırlar. Eğer gözün yoksa, yani kalp gözün açılmamışsa öyle bil ki, körün önüne bir gevher vaz' ettik. (...) Vâkıâ bütün bu esmadan ibaret olan taayyünâtı izhâr ettik. Yani bütün isimlerden meydana gelen bu varlığı Zahir ismiyle zuhura getirdik. Fakat sen şaşı olma! Yani bir olan bu âlemi iki olarak görme yani bir Allah var bir de bu tabiat var diye şaşı olupta bu âlemi iki görme. Müsemmâ birden gayri değildir.
Sâlikin yolculuğu, bu şaşılığı giderme yolculuğudur. Zikirle, tefekkürle, mürşid nazarıyla kalbin üzerindeki paslar silindikçe, gözdeki perde kalkar. Artık sâlik, baktığı her taayyünde, o taayyünün isminin ardındaki Müsemmâ’yı, yani ismin sahibini müşahede etmeye başlar. Bu, bir “Allah var, bir de âlem var” ikiliğinden, “Allah’tan başka mevcut yok” tevhid idrakine geçiştir.
Bu idrak derinleştikçe, sâlik sadece görmekle kalmaz, işitmeye de başlar. Cansız zannettiği varlıkların, dağın, taşın, nebatın zikrini, tesbihini duyar. Çünkü her taayyün, kendi varlık diliyle, kendi istidadıyla Hakk’ı tesbih ve hamd etmektedir. Bizim kendi kayıtlı ve taayyün etmiş vücûdumuz, bu küllî zikre karşı bir sağırlık perdesi oluşturur.
Şimdi âlemlerin sûretlerinin hepsi Hakk'ın lisanları olduğundan onlar (Fâtiha, 1/1) “El hamdu lillâhi rabbil âlemîn” yânî "Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allâh'a mahsûstur" dediler. Ve senânın sonuçları Allâh'a dönücürür. Şu halde hâmid yâni hamd eden ve mahmûd yâni hamd edilen Hak olmuş olur. Çünkü bu sûretlerde taayyün etmiş olup hamd eden Hak'tır ve sûretlerin hepsinin rûhu olmakla mahmûd olan yâni hamd edilen yine Hâk'tır. (...) Velâkin, bizim kayıtlı ve taayyün etmiş vücûdumuz perde olduğundan, onların tesbîhlerini idrâk edemiyoruz.
Sülûk, bu perde olan kendi taayyününü aradan çekme sanatıdır. Sâlik, kendi varlığının bir taayyünden ibaret olduğunu, bu taayyünün de Hakk’ın bir lisanı olduğunu idrak ettikçe, diğer lisanları da anlamaya başlar. Bütün kâinat, onun için konuşan, zikreden, sırlarını fısıldayan canlı bir kitaba dönüşür.
Mürşid-i Kâmil'in Eli: Zâtî Tecellînin Taayyünü ve Sâlikin Teslimiyeti
Bu çetin yolda sâlik tek başına değildir. Taayyünler denizinde yolunu kaybetmemesi için bir rehbere, bir pusulaya ihtiyacı vardır. O rehber, mürşid-i kâmildir. Mürşid-i kâmil, sadece yolu tarif eden bir öğretmen değil, bizzat yolun kendisini kendi varlığında gösteren canlı bir örnektir. O, Hakikat-i Muhammediyye’nin kendi zamanındaki bir taayyünü, bir zuhur mahallidir. Bu sebeple mürşidin elini öpmenin ardında derin bir sır yatar. Bu, bir şahsın elini öpmekten öte, o şahısta tecelli eden Zâtî hakikate bir biattır.
“Ârif ve kâmil bir mürşid zâtî tecellinin mazharı olan Kâbe’nin taayyünü menzilesindedir. Böyle bir şeyhin de eli hacrü’l-esved mesabesinde olduğundan mürşidlerin sağ eli öpülür.”
Nasıl ki Kâbe, yeryüzünde Hakk’ın bir beyti, bir taayyünü olarak bütün yönleri kendine toplar ve ona yönelenler aslında o taş ve duvarda tecelli eden Zât’a yönelmiş olurlarsa, Mürşid-i Kâmil de yaşayan bir Kâbe gibidir. Onun eli, Kâbe’deki Hacerü’l-Esved misalidir. O ele dokunmak, o eli öpmek, sâlikin kendi beşerî taayyününden sıyrılarak, mürşidinin şahsında tecelli eden Muhammedî nûra, o nûrun da aslı olan Zâtî hakikate teslimiyetini ve bağlılığını simgeler.
Sâlik, mürşidinin sohbetinde, nazarında, hallerinde kendi eksikliğini görür. Mürşid, sâlike tutulmuş bir ayna gibidir. Sâlik o aynada hem nefsânî taayyünlerinin çirkinliğini görür, hem de ulaşması gereken kâmil insan taayyününün güzelliğini seyreder. Bu ayna, sâlikin kendi sınırlı taayyününden, yani nefsinden, sıfatlarından, bağlarından kurtulup Mutlak Vücûd ile kâim olması için bir davettir.
Fenâ ve Bakâ Makamları: Kendi Taayyününün Sınırlarını Aşmak
Sülûkün gayesi, sâlikin kendi vehmî benliğinden, yani sınırlı ve kayıtlı taayyününden kurtulup Hakk’ta yok olması (fenâfillah) ve sonra O’nunla var olmasıdır (bakâbillah). Bu, taayyün idrakinin zirvesidir. Sâlik, önce kesret pazarında, yani çokluk âleminde kendini kaybeder. Her bir taayyün onu kendine çeker, benliğini dağıtır. Bu hâl, Hz. Yakub’un, kesret olan Kenan ilinde, vahdetin simgesi olan Yusuf’u kaybetmesine benzer.
Yitirdim Yusuf ’u Ken‘ân ilinde Bulundu Yusuf, Ken‘ân bulunmaz Yusuf vahdet, Kenân kesrettir. Vahdeti kesret pazarında kaybedince ben de kayboldum. Ne zaman ki vahdeti buldum ne kesret ne de pazar kaldı. İşte o vakit Yusuf ben oldum.
Sâlik, mürşid rehberliğinde kendi içine yaptığı yolculukta, kaybettiği Yusuf’u, yani kendi hakikatini bulduğunda, artık dışarıdaki kesret pazarı ve onun aldatıcı taayyünleri hükmünü yitirir. Kenan (çokluk) bulunmaz olur, çünkü her şey Yusuf’un (birliğin) cemâlinde erimiştir. Bu fenâ makamıdır. Sâlik, kendi “ben” dediği taayyünün, aslında Zât kandilini örten bir fânustan ibaret olduğunu anlar.
Ben ve sen zâtın ârızi sûretleriyiz; Varlık kandilinin fânuslarıyız.
Bu fânus aradan kalktığında, sâlik Bakâbillâh ile yeni bir hayata başlar. Artık kendi bedeni, kendi varlığı, ilahi tecellilerin zuhur ettiği bir “beden ülkesi” hâline gelir. Bu, zevkî bir dille, o ülkede Mehdî’nin zuhur etmesi, Hz. İsa’nın onun arkasında namaza durması gibi bâtınî hallerle ifade edilir. Bu, sâlikin kendi taayyününün, artık ilahi iradenin tam bir yansıtıcısı, Zât’ın kemâliyle zuhur ettiği bir İnsân-ı Kâmil aynası hâline gelmesidir.
Kemaliyle zuhuru ve tecellîsi ancak İnsân-ı Kâmilin "ayn"ındadır. Ve buna işâreten Hz. Mevlâna Celâleddîn-i Rûmî (r.a.) buyururlar: Beyt: Tercüme ve izahı: Adem'in bu heykel-i kesifi ve zahiri nikâb ve hicâbdır. Yani Âdem (a.s.) başta insanın kesif heykeli ve taayyünü, onun zahirdeki varlığı örtü ve perdedir. Yoksa biz İnsân-ı Kâmil olduğumuzdan bütün secdelerin kıblesiyiz. Neden? Çünkü kendisinde ilahi latif hakikat varlığında mevcut olduğundan. Zîrâ mazhar-ı Zât'ız.
Artık o sâlik, kendi taayyününün bir perde değil, Zât’ın zuhur ettiği bir mahal (mazhar) olduğunu idrak eder ve secdelerin kıblesi hâline gelir.
Amelin ve Teslimiyetin Mîzânı: Kaza ve Kaderin Taayyünündeki Sır
Taayyün idraki, sâlikin kaza ve kader gibi en çetin meselelere bakışını da kökten değiştirir. Câhil, başına gelen bir musibette ya isyan eder ya da körü körüne bir teslimiyetle pasif kalır. Ârif ise, kaza ve kaderin taayyünündeki sırrı bilir ve ona göre hareket eder. Kaza, Hakk’ın küllî hükmüdür; kader ise bu hükmün, varlığın ezeli hakikati olan a'yân-ı sâbiteye uygun olarak zaman ve mekânda taayyün etmesidir.
Kader kazâ’nın bir sonraki taayyünü olduğu ifade edilir. Allah bir şeyin kazâsı’nı kendi bilgisine uygun olarak belirler. Bu bilgi, muhatabı olan nesnenin en ince ayrıntısına uyar. Bu nesne a’yân-ı sâbite’dir. Vaktin taayyünü a’yân-ı sâbitenin bir parçasıdır. Bu anlamda kaderin kendisini de a’yân-ı sâbite belirler.
Sâlikin teslimiyeti, bu küllî hüküm olan kazayadır. O bilir ki Hakk’ın her hükmü, yerli yerindedir ve hikmetten hâlî değildir. Lâkin bu teslimiyet, kazanın bir sureti olarak âlemde taayyün etmiş olan “makzî”ye, yani kaza olunmuş şeye (hastalık, fakirlik, elem gibi) razı olmayı gerektirmez. Sülûkün en ince adaplarından biri burada ortaya çıkar:
Zira burada "kaza" ve "makzî" ayrımı esastır: Kaza : Hakk’ın küllî hükmüdür; O'nun a'yân-ı sâbitedeki ilmine tâbi olan fiilî sıfatıdır. Kazaya rıza farzdır. Makzî (Kaza Olunan): O küllî hükmün, âlemde taayyün etmiş “sureti"dir. Hastalık, elem, günah veya küfür birer "makzî"dir. Kul, kazaya razı olmakla mükelleftir; ancak makzîye (örneğin hastalığın verdiği eleme veya bir günah fiiline) razı olmakla emrolunmamıştır.
Hz. Eyyub’un duası bu sırra en güzel örnektir. O, hastalığa sabrederken Rabbine dua etmekten geri durmamıştır. Çünkü ârif bilir ki, kendi suretinde zuhur eden bir elem, o surette mütecelli olan Hakk’a bir nevi “ezâ” hükmündedir. Sâlikin bu elemin kalkması için dua etmesi, kendi nefsini düşünmekten öte, Hakk’ı kendi suretindeki bu ezadan kurtarmak için yaptığı ilahi bir fiildir. Bu, sebeplere takılmadan, teveccühü daima Sebeplerin Müsebbibi’ne yönelterek yapılan bir kulluktur. Bu, kaderin sırrına vâkıf olanın teslimiyet ile ameli birleştirdiği Muhammedî mîzandır.
Harflerin ve Sayıların Dilinden Taayyün: Bâtınî Bir Okuma
Kalp gözü açılan sâlik, sadece eşyanın tesbihini duymakla kalmaz, aynı zamanda harflerin ve sayıların ardındaki bâtınî âlemi de okumaya başlar. Onun için harfler, seslerin kalıbı; sayılar ise hakikatlerin şifreleridir. Her bir harf, her bir sayı, ilahi bir ismin veya bir mertebenin taayyünüdür. Terzibaba geleneğinde bu bâtınî okuma, özellikle ebced ilmi üzerinden sıklıkla yapılır ve sâlikin tefekkürünü derinleştiren bir vasıta olur. En temel misal, Zât’ın taayyün sırrını içinde barındıran “Ahad” ve “Ahmed” kelimeleridir.
Bilindiği bu sayı Hazreti Muhammedin şifresidir. (أَحَد) “Ahad ”ın ortasına bir taayyün (م) “Mim” girdiği zaman bu (أَحمَد) “Ahmed” olur.
Mutlak Birlik olan Ahad (أَحَد), bir “Mim” (م) harfinin, yani Muhammedî taayyünün araya girmesiyle Ahmed (أَحمَد) olur. Bu “Mim”, hem Hakikat-i Muhammediyye’nin kendisidir, hem de bütün taayyünâtın sırrını taşıyan bir semboldür. Bu, Zât-ı Mutlak’ın, kendi Zâtî sevgisinden dolayı, Zât’ına ayna kıldığı ilk taayyün olan Ahmed ismiyle kendini göstermesinin harflerdeki ifadesidir.
Sâlik, bu nazarla Kur’an’a, kâinata ve hatta kendi yaşadığı olaylara baktığında, her yerde bu ilahi şifreleri görmeye başlar. Bir sûrenin âyet sayısı, nüzul sırası, ismindeki harflerin sayısal değeri, onun için tesadüf değil, ilahi bir tertibin işaretleridir. Efendi Hazretlerinin bir müridinin rüyasını tabir ederken buyurduğu gibi:
bu balığın (ن) “Nun” olduğunu ve bu balığın benden başka bir şey olmadığını ve mürekkebi ile benim kazâ olunmuş kaderimi yazdığını...
Bu, aklın sınırlarını aşan, zevkî ve keşfî bir idraktır. Sâlikin kendi taayyünü, kaderi, yaşadığı her an, bu büyük ilahi metnin bir parçası hâline gelir. Artık hayat, kör tesadüflerin bir oyunu değil, her harfi, her noktası mânâ dolu, okunmayı bekleyen bir kitap olur. Taayyünü yaşamak budur: Kendi varlığını ve bütün âlemi, Hakk’ın kendini yazdığı, kendini okuduğu ve kendini seyrettiği bir kitap olarak idrak etmek ve bu idrakle nefes alıp vermektir.
Füsûsu'l-Hikem'de Taayyün
İrfan yolculuğumuzda durağımız, Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri’nin Füsûsu’l-Hikem deryasıdır. Bu deryada “taayyün” incisini arayacağız. Füsûs, her bir peygamberin kelimesine, yani hakikatine yüklenmiş bir hikmetin fass’ı, yani yüzük kaşıdır. Taayyün bahsini anlamak için Füsûs’a müracaat etmek, menbaına gitmek gibidir. Zira varlığın nasıl “belirgin” hâle geldiğini, Mutlak Gayb’dan nasıl zuhûr ettiğini Şeyh-i Ekber’den daha vuzuha kavuşturan pek azdır. Sohbetimiz, Terzibaba Necdet Ardıç Efendimiz'in irfan mektebinde bu büyük esere yaptığı şerhler ve izahlar ışığında ilerleyecektir.
Bu bahisler kimilerine ağır gelebilir; akıl, sınırlarına geldiğinde yorulabilir. Lâkin kalp, nasibi varsa, bu sohbetten hissesini alır.
Hakikat-i Muhammediyye: İlk Taayyün ve Hikmet-i Ferdiyye
Füsûsu’l-Hikem’in son fass’ı, Kelime-i Muhammediyye’de bulunan “Hikmet-i Ferdiyye”dir. Taayyün bahsinin anahtarı da buradadır. Çünkü bütün taayyünlerin ilki, aslı, menbaı odur. Terzibaba Efendimiz, bu fasstaki hikmeti şöyle izah eder:
Hikmet-i Ferdiyyenin kelime-i Muhammediyyeye tahsisindeki sebep budur ki: Hakikat-i Muhammediyye bil cümle taayyünatın evvelidir. Ve kâffe-i mevcudatın a’yân-ı sabitelerini ve hakayıkını müştemildir. Onun fevkinde hiçbir isim ve sıfat ve nat/övgü, ile mevsuf/vasıf ve mevsum/isim ve men’ud/övgü olmayan “zat-ı sırf” vardırki cem-i tayyunattan münezzehtir.
“Ferdiyye”, teklik demektir. Terzibaba Hazretleri’nin buyurduğu gibi, “ferdiyet; bütün birleri toplamış bir tek ma’nâsındadır.” Yani İnsan-ı Kâmil’in, hususen de onun zirvesi olan Peygamber Efendimiz’in hakikatinin, bütün çokluğu kendi birliğinde cem eden biricikliği ifade eder.
Bu hikmetin Muhammed kelimesine tahsis edilmesi şundandır: Hakikat-i Muhammediyye, yani Efendimiz’in beşerî suretinin ardındaki ezelî ve ebedî hakikati, bütün “taayyünâtın evvelidir”. Taayyün, belirginleşme, bir surete bürünme demektir. Demek ki varlık âleminde zuhûr eden her ne varsa, hepsinin ilk belirdiği kaynak, ilk programlandığı yer Hakikat-i Muhammediyye’dir.
Hakikat-i Muhammediye denilen bu program ayan-ı sabite O’na ait ayan-ı sabite bil cümle taayyünatın evvelidir. Yani bu âlemlerde görünen görünmeyen ne varsa bütün bu alemler geçmişler bizler dahil gelecekler dahil bütün alemlerde ne varsa taayyünatın evvelidir yani bütün onların kaynağı Hakikat-i Muhammedi’dir.
Bu yüzden, bu hakikat bütün varlıkların A'yân-ı Sâbite’lerini, yani onların Hakk’ın ilminde bulunan ezelî özlerini ve hakikatlerini içinde toplar. O, bütün kevnî (âfâkî) ve insanî hakikatlerin [Cem makamı](/wiki/cem-makami)dır.
Zât-ı Mutlak'ın Tecellîden Müstağni Oluşu ve Esmâ'nın Talebi
Bu taayyün süreci nasıl başlar? Eğer Hakikat-i Muhammediyye ilk taayyün ise, onun da üstünde ne vardır? Arifler, bu sorunun cevabını büyük bir edeple verirler: O’nun fevkinde, hiçbir isim ve sıfatla kayıt altına alınamayan, mutlak gayb olan Zât-ı Sırf vardır. Burası, aklın ve idrakin durduğu yerdir. "Allah'ın Zât'ını tefekkür etmeyiniz" hadis-i şerifi bu mertebeye işarettir.
Zât-ı Mutlak, kendi Zât’ı itibariyle tecellîden, yani zuhûra çıkmaktan müstağnidir; buna ihtiyacı yoktur. Öyleyse bu kâinat, bu taayyünler neden zuhûr etmiştir? Cevap, Füsûs’un derinliklerinde gizlidir:
Zîrâ zât-ı ahadiyye, zâtiyeti hasebiyle tecellîden müstağnîdir. Binâenaleyh onun vücûd-ı mutlakı zâtiyeti hasebiyle aslâ tecellî etmez. Onun tecellîsi ancak onda bilkuvve mevcûd olan sıfât ve esmâ îcâbıdır. Bilfarz zât-ı ahadiyyette mündemic ve bilkuvve mevcûd sıfât ve esmâ bulunmasa, zât zâtiyeti üzere kalır ve ondan ebeden tecellî vâki' olmaz idi.
Tecellî, Zât’ın kendisinden değil, Zât’ta “bilkuvve”, yani potansiyel olarak mevcut olan sonsuz isimlerin ve sıfatların bir gereğidir. Bu isimler ve sıfatlar, kendi güzelliklerini, kendi güçlerini, kendi kemallerini görmek ve göstermek isterler. Adeta birer istidat lisanıyla Zât’tan zuhûr talep ederler. Bu talepler, Zât’ta bir “sevgi” meyli, bir “rahmet” tenezzülü doğurur. İşte bu, “Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi sevdim” kudsî hadisinin sırrıdır. Bilinmek isteyen, hazinenin kendisi değil, içindeki cevherlerdir, yani Esmâ-i Hüsnâ’dır.
Vücûd Mertebeleri ve Nefes-i Rahmânî'nin Sırrı
Bu ilâhî sevgi ve talep üzerine, Zât-ı Sırf, lâ-taayyün (belirsizlik) mertebesinden bir alt mertebeye tenezzül eder. Bu tenezzül, bir hakikatin farklı bir düzeyde açılmasıdır. Şeyh-i Ekber, bu süreci altı temel mertebe ile izah eder. Bunlar ayrı ayrı odacıklar değil, iç içe geçmiş hakikat katmanlarıdır.
Malûm olsun ki Zât’ı ilâhiyenin külliyeti, tamamı itibarıyla altı mertebesi vardır. (...) Ancak bu mertebeler birbirinden ayrı ayrı müstakil şeyler değil, bir şeyin içinde olan, bir binanın altı katı gibi. Onları ayrı mertebe gibi değil bütünün içinde düşünmeliyiz.
Bu mertebelerin ilki, Zât’ın hiçbir kayıt kabul etmediği, tefekkürün imkânsız olduğu Ahadiyet veya “Lâ Taayyün” mertebesidir. Buraya “Âmâ” (karanlık bulut) da denmiştir. İkinci mertebe ise, Esmâ’nın talebiyle Zât’ın kendi ilmine tecelli ettiği “Vâhidiyyet” mertebesidir. İşte burası, Hakikat-i Muhammediyye’nin ve A’yân-ı Sâbite’nin belirdiği yerdir.
Bu mertebeye, mertebe-i vâhidiyyet ve mertebe-i sıfat ve esma ve "Hakîkat-i Muhammediyye" derler. Bakın vahidiyet mertebesi ilm-i ilahide ahadiyet mertebesinin tecellisi olan isim ve sıfatlarının zuhura çıktığı yerdir. İlmi manada zuhura çıktığı yerdir. İşte Vahidiyet mertebesinin diğer ismi Hakikat-i Muhammediyedir.
Bu geçişi sağlayan ilâhî fiile Nefes-i Rahmânî denir. Tıpkı insanın nefes alıp verirken içindeki harfleri ve kelimeleri sese büründürmesi gibi, Cenâb-ı Hakk da bu Rahmânî nefes ile, kendi ilminde potansiyel olarak var olan A’yân-ı Sâbite’yi, yani varlıkların hakikatlerini, o “içerideki sıkıntıdan” (kerb) kurtarıp varlık sahasına çıkarır.
İşte bu yokluktaki nisbet ve açık hakikatleri, nefes-i rahmanı ile batındaki darlıktan yani yokluktaki sıkıntıdan kurtulup her birisinin sureti, yani her bir ismin sureti zati istidat ve kabiliyet gereğince, vücûdda zahir olur.
Bu nefes, önce Ruhlar Âlemi’ni (Ervaḥ), sonra Misal Âlemi’ni, en sonunda da bizim içinde yaşadığımız bu Şehâdet Âlemi’ni zuhûra getirir. Her bir varlık, bu tenezzül esnasında her mertebeden bir libas giyerek, letafetten kesafete doğru iner. Böylece, hardal tanesinden galaksilere kadar her şey, o tek Vücûd’un farklı mertebelerdeki taayyünlerinden ibaret olur.
Âdem ve Havva: Akl-ı Küll ve Nefs-i Küll'ün Taayyünü
Füsûs, bu kevnî süreci anlatırken sembolik bir dil de kullanır. Âdem ve Havva kıssası, bu dilin en güzel örneklerindendir. Bu kıssa, sadece tarihsel bir hadise değil, aynı zamanda her an devam eden vücûdî bir hakikatin ifadesidir. Şeyh-i Ekber’in izahıyla Âdem, Akl-ı Küll’ün (Küllî Akıl), Havva ise Nefs-i Küll’ün (Küllî Nefis) bir suretidir.
Âdem akl-ı küll, havva nefs-i küll, Âdem olan aklı küllün solundan meydana geldi, Havva validemiz. (...) Bu muhtelif olan varlıklar, renkler hepsi de aklı küll ile nefsi küllün izdivacından meydana geldi. Bu taayyünat içinde pek çok etken ve edilgen suretler zuhura geldi.
Akl-ı Küll, fâil (etken) olan ilâhî prensiptir. Nefs-i Küll ise münfail (edilgen, kabul edici) olan prensiptir. Tıpkı kalemin kâğıda tesir etmesi gibi, Akl-ı Küll, Nefs-i Küll’e tesir eder ve bu “izdivaçtan” bütün varlıklar, yani taayyünler doğar. Bütün bu kesret, yani çokluk âlemi, bu iki küllî hakikatin birleşmesinin bir meyvesidir.
Böylece Füsûsu’l-Hikem’de taayyün, Hakk’ın Zât mertebesindeki mutlak birliğinden, kendi isim ve sıfatlarının hakikatlerini izhar etme muradıyla, Rahmânî bir nefesle, Hakikat-i Muhammediyye prizmasından geçerek, Akl-ı Küll ve Nefs-i Küll vasıtasıyla mertebe mertebe âlemlere yayılmasıdır. Bu öyle bir yayılmadır ki, her bir zerre, hem O’nun bir taayyünü olması cihetiyle O’dur (aynıyet), hem de kendi taayyününün sınırlılığı itibariyle O’ndan başkasıdır (gayriyet).
Şu halde biz alem hakkında hakikati yönünden Hakk’tır, taayyünü yönünden Hak değildir, zuhur yönünden Hak değildir. Keza suret hasebiyle sensin, hakikat hasebiyle değilsin deriz. Ayniyeti itibarıyla Hakk’ız, gayriyeti itibarıyla da gayrıyız.
Bu ince sırrı idrak edebilenler için Füsûs, sadece bir kitap değil, kâinatın ve insanın varoluş şifrelerini çözen bir hikmet anahtarı olur. Sâlik, bu anahtarla kendi taayyününün hakikatini anlar; nereden geldiğini, nereye gittiğini ve bu varlık sahnesindeki yerinin ne olduğunu idrak etmeye başlar.
Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği
Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri’nin Füsûsu’l-Hikem deryası, zıtların birbiriyle harp ettiği değil, birbirini tamamladığı bir Cem makamıdır. Taayyün bahsini, yani Mutlak Varlığın belirli suretlerde görünür kılınmasını anlamak, ancak bu zıtların birliğinin hikmetine ermekle mümkündür. Akıl, “Hem O’dur, hem O değildir” cümlesini bir çelişki olarak görür. Kalp ise, “Evet, öyledir” der ve huzur bulur.
Bu kapıdan giren sâlikin ilk öğrendiği ders, iki kanatla uçması gerektiğidir: tenzih ve teşbih. Tenzih, Hakk’ı her türlü suretten, kayıttan ve yaratılmışlıktan uzak tutmaktır. Teşbih ise, O’nu her surette görmek, her tecellîde bilmektir. Sadece tenzih eden, Hakk’ı ulaşılmaz bir soyutluğa hapseder. Sadece teşbih eden ise, her gördüğünü Hakk zannederek şirke düşme tehlikesiyle yüzleşir. Kâmil ârif, bu iki kanadı Muhammedî mîzanda dengeleyen kişidir. Terzibaba’mızın Füsûs şerhinde buyurduğu gibi, bu denge, vücûdun mertebelerini bilmekle kurulur:
Hakk Zat’ı bakımından eşyadan münezzehtir, ancak taayyün bakımından münezzeh değildir. İşte biz Cenab-ı Hakkı tenzih ettiğimiz zaman Zat-ı Mutlak yönüyle tenzih etmemiz gerekiyor. Zat-ı Mukayyed yönüyle tenzih ettiğimiz zaman çok yanlış iş yapmış oluyoruz. O’nu sınırlamış oluyoruz, O’nun zuhuruna perde ve mani olmuş oluyoruz. Hakk Zat’ı bakımından eşyanın aynıdır, fakat taayyün bakımından gayridir. Yani eşyanın hakikati özü bakımından eşyanın aynıdır. Ama taayyünü bakımından aynı değildir... “Sen o değilsin belki sen O’sun.” Yani sen suretin olarak o değilsin ama siretin olarak, özün olarak, için olarak, hakikatin olarak ondan gayrısı da değilsin.
Bütün sır bu cümlede gizlidir: “Sen o değilsin, belki sen O’sun.” Sen, bu et kemik bedeninle, bu fani isminle, yani taayyününle O değilsin. Bu, işin tenzih yönüdür. Lakin senin varlığın, hakikatin, seni ayakta tutan Vücûd, O’ndan başkası da değildir. Bu da işin teşbih yönüdür. Buz, buhar mıdır? Hayır. Peki, buz buhardan başka bir şey midir? Yine hayır; aslı, hakikati sudur.
Buz buharın aynı değildir, gayrı dahi değildir, böylece biz buz hakkında kendi hakikati yönünden buhardır, taayyünü yönünden de buhar değildir deriz. Mademki Hakk çokluğa camidir, şu halde Hakk evveldir ve evvelin zıddı mukabil olan “Ahir”dir. Keza Hakk “Zahir”dir, zahirin zıddı ve mukabili olan “Batın”dır aynı zamanda.
Bu zıtların bir araya geldiği yer sâlikin kalpidir. Kalp, sadece göğüs kafesimizdeki et parçası değildir. O, İbn Arabî Hazretleri’nin de işaret ettiği gibi, “manevi şuurun mahalli” olan bir idrak merkezidir. Hakikatler oraya tecellî eder, sırlar orada çözülür.
İzutsu İbn-i Arabi’nin beyanlarına dayanarak kalbin insan bedenindeki biyolojik organ olmadığını, manevi şuurun mahali bir manevi organ olduğunu bu manevi organ sayesinde his ötesi ve aklı aşan gerçeklere ait görünüşlerin keşf olduğunu beyanektedir.
Nitekim bir kudsî hadiste Cenâb-ı Hakk, “Ben yere göğe sığmam, mü’min kulumun kalbine sığarım” buyurur. Mutlak olan, sınırlı bir kalbe nasıl sığar? Şeyh-i Ekber’in Muhammedî Fass’ta getirdiği bir başka incelik burada devreye girer: “İtikad İlahı” ve “Mutlak İlah” ayrımı. Herkesin kalbinde, kendi inancına ve istidadına göre bir Hakk tasavvuru vardır. Hakk, o kuluna o inancı suretinde tecellî eder. İşte kalbe sığan, kulun kendi itikadının belirlediği bu tecellîdir. Mutlak İlah ise hiçbir yere sığmaz, çünkü O zaten her şeyin ve her yerin hakikatidir.
eğer i'tikād-ı hâs ile takyîd ederse, o kimseye onun i'tikād-ı mukayyedi sûretinde tecellî eyler. فإِلهُ المُعتَقَدَاتِ تَأْخُذُهُ الحُدُودُ، وهو الإلهُ الَّذي وَسِعَه قَلبُ عَبدِهِ، فَإِنَّ الإِلهَ المُطلَقَ لا يَسَعُه شَيءٌ، لأنه عين الأشياء وعَينُ نفسه...
Kâmil insan, kalbini bütün itikatların ötesinde bir genişliğe ulaştırır, onu her türlü tecellîyi kabul edecek bir ayna saflığına kavuşturur. O bilir ki suyun rengi, kabının rengidir.
Sâlik, kendi taayyününün, yani bu “ben” dediği varlığın hakikatini Fenâfillah makamında idrak eder. Fenâ, yok olmak değildir; aslına dönmektir. Sâlikin, kendi izâfî varlığının, Vücûd-ı Mutlak karşısında bir vehimden ibaret olduğunu anlamasıdır. Bu, taayyün perdelerinin bir bir kalkmasıdır.
Fenafillah makamı genel olarak bu alemde, mutlak vücudun varlığından yani yüzünden çehresinden taayyünatın kalkmasıdır... Zîrâ îcâbât-ı taayyünât olan bu benlik ve bizlik perdeleri, o hakîkat-ı mutlakanın hicâb-ı cemâli perdesidir... Bu taayyün, vahdet-i ıtlâkinın yani mutlak vahdetin tecellîsiyle ortadan kalkınca, gayriyyet perdeleri de aradan yükselmiş olur; ve bu mertebede olan kimsenin nazarında taayyünâtın, vehimden ibaret olan gayriyyet-i ârızıyyesi zail olur.
Bu perde kalktığında, ortada tasarruf sahibi olarak Hakk’tan başkası kalmaz. Sâlik, fiillerin Fâil’ini, sıfatların Mevsûf’unu, vücûdun Mevcûd’unu müşahede eder. İşte o an, Hallâc-ı Mansur’un “Ene’l-Hak” demesinin sırrının anlaşıldığı andır. O söz, beşerî bir “ben”in kibriyle değil, kendi benliğinin fâniliğini idrak edip Varlıkta sadece Bâkî olanı görmenin vecdiyle söylenmiştir. O makamda, söyleyen de söyleten de Bir’dir.
Ve böyle bir kimse ortada, Hakk'ın vücûdundan gayrı tasarruf isnâd edebilecek bir vücûd göremez... Bu mertebede istersen "Bu vücûd Hak'tır" de, istersen "Ben Hakk'ım" de! İkisi de birdir. Nitekim Gülşen-î Râz'da buyrulur: “Hüda’dan gayr mevcud yoktur el-Hak. Dilersen Hak de, istersen Ene'l-Hak"
Bu idrak, sâliki kader sırrına da vâkıf kılar. Kişi anlar ki başına gelenler veya kendisinden sâdır olan fiiller, aslında ezelde, kendi A'yân-ı Sâbitesinin, yani ilm-i ilâhîdeki hakikatinin istidadı ne ise onun bir zuhûrudur. Hakk, kimseye zulmetmez; herkes kendi hakikatinin talebini bu âlemde bulur. Bu sırra eren kimse, artık fiiller karşısında sarsılmaz.
HakTeala bir kimseyi kendi ayan-ı sabitesinin ahvaline muttali kılınca yani kendi ayan-ı sabitesinin özelliklerini ona bildirince bu keşif sahibi o inayeti bilir... Ama bu kaderin gerçek halini bilen kimse kendinden ne tür fiil çıkarsa çıksın ne üzülür, ne de sevinir. Neden? Çünkü kendisi, kendi değildir.
Bu, panteizm (hulûl) değildir. Şeyh-i Ekber, bu hataya düşmememiz için bizi uyarır. Suretler, yani taayyünler Hak değildir. İbrahim, İbrahim’dir; Hak değildir. Ama İbrahim’in varlığı, Hakk’ın varlığındandır. Vücûd birdir, o da Hakk’ın Vücûdudur. Suretler ise o tek Vücûdun farklı mertebelerdeki tecellîleridir.
Böyle olunca, eşhâsın sûretlerine “Hak” ıtlâkı câiz değildir. Fakat vücûd bir olduğu için, “sûretin vücuduna" "Hak” ıtlak olunabilir. Onun için Şeyh (r.a.) “İbrâhîm'in sûretinin vücû- duna Hakk'ın tahallülü" tarzında beyân-ı hakîkat buyurmuştur.
Füsûs, bizi bir yandan “Her ne yana dönersen Vechullah karşındadır” diyerek teşbihe, diğer yandan “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur” ayetinin sırrıyla tenzihe çağırır. Fenâ makamında bu taayyün perdesi yırtılır, sâlik kendi hiçliğini idrak eder. Ardından gelen Bakâbillah makamında ise, Hakk ile bâkî olarak, bu zıtların birliğini yaşayan, cem makamının mazharı olan İnsân-ı Kâmil olur.
Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Taayyün
Akıl, hakikatin kapısında bekleyen bir muhafızdır. Lâkin aşk, o kapıdan içeri destursuz girer. İbn Arabî Hazretleri’nin hikmet deryasında yüzenler, varlığın mertebelerini, taayyün basamaklarını birer ilim haritası gibi seyrederler. Hazret-i Mevlânâ ise, o haritanın götürdüğü menzilleri birer gül bahçesi gibi önümüze serer. O, “taayyün şudur” demez; bir hikâye anlatır, bir misal getirir ve sâlikin kalbine o hakikatin tohumunu eker. Mesnevî-i Şerîf, aklın anladığını kalbin tatması için yazılmış bir şerhtir.
İnsân-ı Kâmil: Dostun Sesi, Kandilin Işığı, Sultanın Sırdaşı
Mutlak Vücûd olan Cenâb-ı Hakk, taayyün perdeleriyle zuhûr ederken, bu perdelerin en şeffafı, en lâtifi İnsân-ı Kâmil’dir. O, Hakk’ın kevn (oluş) âlemindeki dilidir, gözüdür, elidir. Gaflet içindeki insanlık, kendi beden postunun altında, hayvaniyet mertebesinde yok olup gitmişken, onu insanlık mertebesine geri çağıran bir ses vardır. İşte o ses, dostun sesidir.
"Ey fenâ (yokluk), sizi post altında yok etmiş olan kimseler; yokluktan, dostun sesinden geri dönünüz! "Fenâ"dan kasıt, fani olan taayyünât (belirginleşmeler) âlemidir. "Post"tan kasıt, âlemdeki belirginleşmelerden birer parça olan insan bedenleridir. "Yok etmek"ten kasıt, insanlık mertebesinde gerçekleşemeyip hayvanlık derecesinde kalmaktır. "Yokluktan geri dönmek"ten kasıt, hayvanlık mertebesinden insanlık mertebesine gelmektir. Çünkü insan suretinde iken, hayvanlıkta kalmak, yok olmaktır. Ve bu dereceden insanlığa gelmek geri dönmektir. "Dostun sesi"nden kasıt, insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) sözleri ve davetidir; çünkü insân-ı kâmilin dili, Hakk'ın dilidir. Nitekim hadîs-i şerîfte ان الله يقول الحق على لسان عبده yani “Muhakkak Yüce Allah kulunun dili üzerinde söyler" buyrulur.
Hazret-i Pîr, taayyünler âleminin, yani bu fani suretler dünyasının, insanı nasıl kendi hakikatinden uzaklaştırdığını bir "post" misaliyle anlatır. İnsan, kendi cismaniyetinin, yani taayyününün esiri olduğunda, insanlık mertebesinden düşer. Bu bir "yok olmak"tır. Bu yokluktan hakiki insanlığa dönüş ise ancak "dostun sesi" ile olur. Bu ses, İnsân-ı Kâmil’in davetidir. Zira onun dili, kendi nefsinden değil, Hakk’tan söyler. O, Hakk’ın bu kesif âlemde konuşan taayyünüdür.
Bu kâmil insan, sadece bir ses değil, aynı zamanda bir ışıktır. O, Hakk’ın nurunun parladığı bir kandilliktir, bir "Mişkât"tır. Feyz-i ilâhî, onun kalbinden âleme dağılır.
"Bir an senin kandilliğinden her nereye parlarsam, âlem ehlinin zorlukları orada çözüldü. "Mişkât" (kandillik), duvar içinde kandil veya lamba koydukları yere denir. Bundan kastedilen, bütün ilahi isim ve sıfatların tecelli yeri olan insân-ı kâmilin şerefli kalbidir. Ve bu şerefli zât, âlemde zamanın biricik varlığı olup, hakikat-i Muhammediyye'yi taşır. Bütün âlem ehline ilahi feyizler, onun şerefli kalbinden dağıtılır. Ona "kutbu'l-aktâb" (kutbun kutbu) da derler."
İnsân-ı Kâmil’in kalbi, bir taayyündür, ama öyle bir taayyündür ki, diğer bütün taayyünlerin karanlığını aydınlatır. Zira o, feyz-i mukaddesin, yani Hakk’ın ilmindeki hakikatleri (a’yân-ı sâbite) bu görünen âleme çıkaran ilâhî feyzin vasıtasıdır.
Hazret-i Mevlânâ, bu sırrı Sultan Mahmud ve kölesi Ayaz kıssasıyla daha da ete kemiğe büründürür. Sultan, Hakk’ı; Ayaz ise abd-i mahz, yani sırf kulluk mertebesindeki İnsân-ı Kâmil’i temsil eder. Zâhirde aralarında efendi-köle ilişkisi, yani bir gayriyet (başkacalık) vardır. Ama bâtında, hakikatte bir ayniyet (özdeşlik) bulunur.
"Yukarıda açıklandığı üzere "şah"tan kasıt Hak; ve "Ayaz"dan kasıt, sadece kul olan insân-ı kâmildir... Hak ile sadece kul arasında, şekil ve belirginleşme açısından farklılık, hakikat açısından ise aynılık ve birlik sabittir... Bu sebeple bu şerefli beyit, zahirde Sultan Mahmud tarafından ve batında Hak tarafından olur."
Bu, taayyün sırrının en can alıcı noktasıdır. Hak (Şah) ile kul (Ayaz) arasında sûret ve taayyün itibariyle bir başkalık vardır. Fakat hakikat itibariyle aralarında birlik vardır. Sultan, Ayaz’ın diliyle konuşur, Ayaz’a yapılan bir hakaret, Sultan’a yapılmış sayılır. Bu, ayniyet ve gayriyet ilkesinin, yani hem bir hem ayrı olmanın en güzel misalidir. İnsân-ı Kâmil, Hakk’ın bu âlemdeki taayyünüdür ama Hak değildir; Hakk’ın gayrısıdır ama O’ndan ayrı da değildir.
Damlanın Yolculuğu: Kesâfetten Letâfete, Taayyünden Vahdete
Sâlikin yolculuğu, kendi ferdî varlığının, yani taayyününün sırrını çözme yolculuğudur. Hazret-i Pîr, bu yolculuğu anlatmak için en çok su, damla ve okyanus misalini kullanır. Her birimiz, Vahdet okyanusundan ayrılmış birer damla gibiyiz. Bu kesâfet (yoğunluk) âlemine düşünce, kirlendik, bulandık.
“Ben bu yoğunluk (maddî âlem) âleminden kirlendim, pis ve murdar oldum. Geldiğim lâtiflik âlemine yükseldim. Ondan sonra tekrar bu belirginleşme âlemine temiz ve berrak olarak geldim. Kirli olan elbiseyi çıkardım ve gerçek padişah tarafından temiz hil'at (özel elbise) ve elbise aldım. Yine bu yoğunluk âlemine ve toprak tarafına geldim!”
Suyun bu seyr-i sülûku durumu ne güzel anlatır! Damla, toprağa düşer, kirlenir (bu, nefsin arzularıyla kirlenen ruhtur). Sonra güneşin hararetiyle (aşk ateşiyle) buharlaşır, yükselir (letâfet âlemine urûc eder). Orada saflaşır, arınır ve tekrar yağmur olup yeryüzüne döner. Ama bu dönüş, ilk geliş gibi değildir. Artık o, mârifet ve saflık elbisesiyle dönmüştür. Bu, fenâdan sonra bekâya ermenin, yani kendi cüz'î varlığını Hakk'ın varlığında yok ettikten sonra yine O'nunla var olmanın halidir.
Bu yolculuk, damlanın kendi taayyününden, yani damlalık bilincinden korkmasıyla başlar. Damla, denize karışırsa "benliğinin" yok olacağından korkar.
"Damla, kendi şahsiyetini ve belirginliğini kaybedeceği düşüncesiyle havadan ve topraktan korkar. Havadan korkar, çünkü havanın damlanın yoğunluğunu yutması söz konusudur; ve topraktan korkar, çünkü toprak damlayı kendi zerrecikleri arasına çeker, neticede damlanın şahsiyeti kaybolur."
Bu, sâlikin "ene" (ben) davasının, kendi vehmî varlığına tutunma çabasının ta kendisidir. Oysa asıl kurtuluş, bu cüz'î ve fani taayyünü, küllî ve bâki olan Vahdet denizine teslim etmekle mümkündür.
"O damla, kendi aslı olan denize sıçradığı zaman, güneşin sıcaklığından, havadan ve topraktan kurtuldu. Onun görünen varlığı denizde kayboldu; fakat onun özü masum ve yeri sağlam ve iyidir."
Damlanın zâhirdeki şekli, taayyünü denizde kaybolur. Artık "şu damla" diye onu göstermek mümkün değildir. Fakat bu bir yok oluş değil, hakiki varlığa kavuşmaktır. Damlanın zâtı, yani hakikati, denizin kendisi olmuştur. Kendi cüz'î varlığının (taayyününün) hapishanesinden kurtulmuş, Vahdet'in sonsuz hürriyetine kavuşmuştur.
Vücudun Mertebeleri ve Hükümleri: Ayniyet ve Gayriyetin Mîzânı
Mesnevî'nin dili, zâhirde çelişkili gibi görünen hakikatleri bir araya getirme sanatıdır. Bazen Hakk'ı her şeyden münezzeh (tenzih) anlatır, bazen de her şeyde tecellî eden (teşbih) olarak gösterir. Bu, kâmil mârifetin iki kanadıdır. Bu Cem makamı idraki, taayyün meselesinin en derin sırrını barındırır: ayniyet ve gayriyet. Hak ile mahlûk ne tam olarak aynıdır, ne de tam olarak ayrıdır.
"Şah der ki: "Mademki bu sözü söyledin, çabuk benim aile sahibi olduğumu ispat et!"... Yaratılmışlar bu anlam itibarıyla Hak'ın ailesi olmadığı gibi, Hak da onların bakıcısı değildir. Zira yukarıda açıklandığı üzere, Hak ile yaratılmışlar arasında her yönden ayniyet (özdeşlik) olmadığı gibi, her yönden gayriyet (başkalık) dahi mevcut değildir."
Bu nasıl bir sırdır? Bir yanda her şey O'nun tecellîsi, O'nun "ıyâli" (bakmakla yükümlü olduğu ailesi); diğer yanda ise O, doğurmamış ve doğurulmamıştır. Bu, vücûdun her mertebesinin ayrı bir hükmü olduğu hakikatine dayanır. Taayyün cihetiyle, yani bu âlemdeki belirlenmiş suretler itibarıyla, her şey Hak'tan gayrıdır. Bir ağaç, Hak değildir. Bu, gayriyet cihetidir ve şeriatın temelidir. Ama hakikat cihetiyle, o ağacın da vücûdu, Hakk'ın Vücûdu'ndan ariyetten başka bir şey değildir. Bu da ayniyet cihetidir. Kâmil odur ki, bu iki nazarı birleştirir.
Peygamberler ve velîler, bu iki nazarı en kâmil şekilde yaşayanlardır. Hz. Davud (a.s.) kıssasında bu hâl ne güzel anlatılır. O, velâyet yönüyle coşup vahdet sırlarını ifşa etmeye başlayınca, perdenin arkasından bir el onun yakasını çeker:
"Şimdi onun yakasını arkasından birisi çekti ki, onun birliğinde şüphe etmem. Dâvud (a.s.) ilâhî sırları (esrâr-ı ilâhiyye) açığa vurup, mutlak birlik makamından bahsederek, insanların geçim akıllarının (akl-ı maaş) yanmasını isterken, onun velâyet elbisesinin yakasını, beşerî taayyününün (insan olmanın belirginleşmesi) perdesinin arkasından birisi çekip, nübüvvet hükümlerine (ahkâm-ı nübüvvet) yöneltti..."
Bu "yakayı çeken el", Hakk'ın kendisidir. Bu, peygamberin kendi beşerî taayyününün, yani peygamberlik vazifelerinin ve şeriat hükümlerinin gereğidir. Bu, vahdet sarhoşluğundan (sekr) uyanıp kulluk ayıklığına (sahv) dönmektir. Çünkü "vücudun her mertebesinin bir hükmü olduğundan bu hususta şerîati ta'tîl eden kimseler zındıktırlar." Hallâc-ı Mansur "Ene'l-Hak" derken bu vahdet tecellîsinin galebesiyle, kendi taayyününü o an için müşahededen kaldırmıştır. Bu hâlin hükmü başkadır, şeriatın hükmü başkadır. Kâmil, her mertebenin hakkını verir.
"Arif, altıdan ve beşten ferd oldu. Tavla oyununun bu altısından beşinden sakınmıştır. O, beş histen ve altı yönden kurtuldu. Onun hepsinin ötesinden seni haberdar etti."
Hazret-i Mevlânâ, taayyün perdesini yırtıp atmayı değil, o perdenin ardındaki Cemâl'i seyretmeyi öğretir. Yol, perdeleri inkâr etmek değil, her perdenin hangi ismin tecellîsi olduğunu bilmektir. Yol, damlalığı bırakıp okyanus olmaktır. Ve bütün bu yol, aşk ile yürünür. Zira zâhidin bir ayda aldığı yolu, âşık bir anda alır; çünkü ârifin seyri, her dem "şâhın tahtına", yani Vahdet mertebesinedir.
Mesnevî Ciltlerinden İzler
Ahmed Avni Konuk'un on üç ciltlik Mesnevî-i Şerîf şerhinde Taayyün kavramı, farklı ciltlerde ayrı yönleriyle işlenir. Hangi beytin hangi ciltte geçtiğini bilmek, okuyucuya bu deryada bir pusula sunar:
- Cilt 1: "Hz. Mevlânâ buyurdu ki: 'Bundan sonra — Allah şifâ versin duâsı — sizin olsun; âşıkla mâşûk arasında bir kıl gömlekte[n başka şey kalmadı]…'"
- Cilt 2: "Fenâ'dan murâd, fâni olan taayyünât âlemidir. 'Post'dan murâd taayyünât-ı âlemden birer cüz' olan ecsâd-ı beşeriyyedir. 'Yok etmek'ten [murâd, kendi vehmî varlığını terk etmektir]…"
- Cilt 10: "Hak ile abd-i mahz arasında sûret ve taayyün itibariyle gayriyet, hakikat itibariyle ise ayniyet ve ittihad vardır. Bu sebeple ehl-i sûret olan nefsânî kimseler, ins[an-ı kâmilin sırrını anlamazlar]…"
- Cilt 13: "[Mahlûk dedi ki:] 'Benim zâtımın gayrı olan eşyânın benden zuhûr ederek müstakıllen bir vücûdu olduğuna hükmettin, bu sûrette bu eşyâ benden doğmuş olan benim ıyâlim olmuş olur; çabuk benim ıyâl sâhibi olduğumu isbât et[…]'"
Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme
Kavramlar Ağında Taayyün
Bir kavramı anlamak, onu komşularıyla birlikte tanımaktan geçer. "Taayyün" de böyledir; o, Vücûd denizinin bir dalgasıdır ve diğer dalgalarla birlikte anılmayınca sırrı perdelenir.
Taayyün, Tecelli fiilinin bir neticesidir. Tecelli, Zât-ı Mutlak'ın kendi güzelliğini seyretmek için isim ve sıfatları aracılığıyla zuhûra gelme arzusudur; bir "ışımadır". Taayyün ise o ışığın belirdiği, şekil ve sûret kazandığı her bir "yer"dir. Biri fiil, diğeri o fiilin eseridir.
Bu zuhûr yolculuğu, her türlü taayyünün ötesindeki mertebeden başlar: A'maiyyet ve Ahadiyyet makamından. A'maiyyet, idrakin ve ismin olmadığı, Zât'ın kendi Kendine olduğu mutlak gayb hâlidir. Ahadiyyet ise, bu gaybî hâlin "Birlik" olarak ilk idrakidir; ancak bu, içinde çokluğu barındırmayan, saf, basit, bölünmez Bir'liktir. Taayyün, bu lâ-taayyün (belirlenimsizlik) okyanusundan zuhûr eden ilk belirlenimdir.
Bu ilk adım, bu ilk taayyün, Hakîkat-i Muhammediyye'dir. O, bütün âlemlerin kendisinden açıldığı nur, bütün hakikatlerin tohumu ve Zât ile sıfatlar arasındaki ilk berzahtır. Cenâb-ı Hakk, Ahadiyyet gaybından ilk olarak bu hakikat ile taayyün etmiştir. Bu yüzden Mertebe-i Muhammediyye, bütün mertebeleri kuşatan en yüce makamdır.
Taayyünün ikinci büyük adımı ise Vahidiyyet mertebesidir. Ahadiyyet'te gizli olan ilâhî isimlerin ve sıfatların tafsilatıyla açığa çıktığı mertebe burasıdır. Bu mertebede, Cenâb-ı Hakk'ın ilminde ezelden beri mevcut olan bütün varlıkların hakikatleri, yani A'yan-ı Sabite belirginleşir. Onlar, dış dünyada henüz bir vücût kokusu koklamamış, sadece Hakk'ın ilminde "bilinir" olan hakikatlerdir. Dış âlemdeki her taayyün, o sabit özün bir gölgesidir.
Bu taayyünler silsilesi, Vahdet-i Vücud hikmetinin temelini oluşturur. Vahdet-i Vücud, varlığın bir olduğunu, görünen bütün bu çokluğun (kesretin) aslında Tek Vücûd'un farklı taayyünlerinden ibaret olduğunu anlatır. Su birdir, ama bardakta başka, sürahide başka, nehirde başka taayyün eder. Vahdet-i Vücûd, bu farklı taayyünlerin ardındaki "suyun birliğini" görme sanatıdır.
Bu iniş yolculuğunda taayyünler, farklı âlemlerde farklı kisvelere bürünür. Ceberut âlemi, ilâhî isimlerin ve kudretin tecellî ettiği saf ruhlar âlemidir. Alem-i Misal ise, mânâların sûretlere büründüğü, rüyaların ve keşiflerin gerçekleştiği latîf bir âlemdir. Bu âlemler, taayyünün farklı yoğunluk ve letafetteki duraklarıdır.
Taayyün tek başına bir taş değil, bir binanın temel taşıdır. Onu anladığında, Ahadiyyet'in sırrını, Vahdet'in neşesini, A'yân-ı Sâbite'nin hikmetini ve Vahdet-i Vücûd'un enginliğini de anlamaya başlarsın. Her bir taayyün, seni aslına, yani taayyün etmemiş olana çağıran bir davetiyedir.
Kütüphanedeki Kaynaklar
Bu kütüphanenin temelini teşkil eden üç büyük pınar, "taayyün" sırrını üç farklı dilden, ama aynı hakikate işaret ederek anlatır.
Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri'nin sohbet ve eserlerinde taayyün, bir mürşidin sâlikine elinden tutup anlattığı, yaşanılır bir hakikat olarak karşımıza çıkar. Onun dilinde en temel düstur şudur: Zât asla tecellî etmez, O her türlü taayyünden münezzehtir. Tecellî eden ve taayyünleri oluşturan, O'nun isimleri ve sıfatlarıdır. Varlığın "Mutlak Vücûd", "İzâfî Vücûd" ve "Şuhûdî Vücûd" olarak üç mertebede incelenmesi, taayyünün nasıl idrak edileceğini gösteren bir haritadır. Terzibaba için taayyün, kader ve kaza sırrına teslimiyetin, mürşidin elinde fenâ bulmanın ve kendi cüz'î varlığının bir vehim olduğunu idrak etmenin anahtarıdır.
Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri'nin Füsûsu'l-Hikem'inde ise taayyün, hikemî bir dille, varlığın en derin yapısını çözen bir anahtar olarak sunulur. Şeyh-i Ekber, özellikle Muhammedî Fass'ta geçen "Hikmet-i Ferdiyye" ile Hakîkat-i Muhammediyye'nin nasıl ilk taayyün olduğunu izah eder. Ona göre bu zuhûr, Zât'ın bir ihtiyacından değil, Zât'ta potansiyel olarak bulunan ilâhî isimlerin kendi güzelliklerini görmek istemelerinden kaynaklanır. Nefes-i Rahmânî kavramı, bu sürecin nasıl işlediğini anlatan en güzel misallerden biridir. Tıpkı insanın nefesinin, içindeki harfleri sese dönüştürmesi gibi, Rahmân'ın Nefesi de A'yan-ı Sabite'yi ilim mertebesinden haricî vücûda çıkarır. Füsûs'taki dil, aklı hayrette bırakan, ancak kalbi mârifetle dolduran, tenzih ve teşbihi Muhammedî bir mîzanda birleştiren bir dildir.
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri'nin Mesnevî-i Şerîf'inde ise taayyün, akla değil, doğrudan gönle konuşan bir aşk ve vecd diliyle anlatılır. Mevlânâ, damlanın (cüz'î varlık, ferdî taayyün) okyanusa (Vahdet denizi) olan hasretini anlatır. Ney'in feryadı, kendi aslî vatanı olan kamışlıktan ayrı düşen ruhun feryadıdır. İnsân-ı Kâmil, yani Hakk'ın en kâmil taayyünü, bazen "dostun sesi", bazen ilâhî nurun yansıdığı bir "Mişkât" (kandillik), bazen de padişahın sırrına mahrem olan köle "Ayaz" olur. Onun metodunda "aynıyet ve gayriyet" (birlik ve başkalık) ilkesi merkezdedir: Dalga, sudan başka bir şey (gayrı) değildir, ama suyun kendisi (aynı) de değildir. Mesnevî, taayyün hakikatini hikâyelerin, sembollerin ve aşkın kanatlarında dolaştırarak ruhlara içirir.
Bu üç kaynak, biri hâl, biri kâl, biri de aşk diliyle, sâliki kendi taayyününün sırrını çözmeye ve o sırrın içinde gizli olan Vahdet'e ermeye davet eder.
Değerlendirme
Taayyün kavramı, varlığın nasıl olup da hem "Bir" hem de "çok" olabildiğinin irfânî izahıdır. O, Zât-ı Mutlak'ın bilinmezlik karanlığından, isim ve sıfatlarının aydınlığına tenezzül edişinin her bir adımıdır. Bu meseleyi kavramak, kâinat kitabını doğru okumanın ilk şartıdır. Zira her bir varlık, her bir olay, her bir an, Hakk'ın bir başka taayyünü, bir başka yüzle kendini göstermesidir.
Sâlik için bu bilgi, kuru bir nazariyat değil, seyr-i sülûkun ta kendisidir. Yolculuk, kendi sınırlı taayyünümüzün (benliğimizin) kayıtlarından kurtulup, varlığımızın aslının Mutlak Vücûd olduğunu müşahede etme yolculuğudur. Bu idrak, kişiyi "ben" ve "O" ikiliğinden kurtarıp, her şeyde O'nu gören bir nazar kazandırır. Taayyünün ne olduğunu anlamak, insanın kendini bilmesidir. Kendini bilen ise, Rabbini bilir.