İçeriğe atla
Vahidiyyet
8524 kelime | 139 kaynak

Vahidiyyet

Hakk yolunda yürüyen sâlik için en mühim meselelerden biri, varlığın mertebelerini ve bu mertebeler arasındaki ince farkları idrak etmektir. Bu idrak, aklın kuru bilgisiyle değil, kalbin nuruyla hasıl olur. Vahidiyyet, bu mertebeler silsilesinin en temel duraklarından biridir. Vahidiyyet, Zât-ı Mutlak’ın bilinmezlik ve isimsizlik perdesi olan Ahadiyyet’ten, kendi isim ve sıfatlarını topluca seyrettiği ilk tecellî ufkudur. Âlemlerin ve insanın hakikatinin tohumlarının atıldığı, çokluğun birliğe, birliğin de çokluğa kapı araladığı bir mertebedir. Terzibaba İrfan Mektebi’nde Vahidiyyet, sâlikin kendi vücûdunun ve kâinatın aslını idrak etmesi için anahtar bir duraktır. Ahad’ın sırrından Vahid’in birliğine tenezzül eden Hakk’ın bu seyrini anlamak, varlığın bütün sır perdelerini aralamak demektir.

Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı

Vahidiyyet kelimesi, Arapça “v-h-d” kökünden gelir ve “bir” mânâsındaki Vahid isminden türemiştir. Bu mertebe, Cenâb-ı Hakk’ın varlık âlemlerini halk etme muradıyla ilk tecellî ettiği, isim ve sıfatlarının potansiyel olarak değil, artık fiil olarak bir arada, toplu bir halde bulunduğu ilk bilinirlik sahasıdır. Bu, Zât’ın mutlak gaybından (âmâ) çıkıp, kendi kendine açıldığı, kendi güzelliğini ve sonsuz potansiyelini seyrettiği ilk ayna gibidir.

Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri, bu sıralamayı şöyle özetler:

Tecelli ve Zuhurda Vücûd Mertebeleri A’maiyyet. Ahadiyyet. Vahidiyyet. Vahidiyyet, bir sahadır Uluhiyyet-ilâhlık ve Rahmaniyyet orada zuhura gelmektedir. Ulûhiyyet Rahmaniyyet. Rububiyyet. Melikiyyet. İnsaniyyet. Olarak ifade edilmişlerdir.

Vahidiyyet, Zât’ın hiçbir sıfatla ve isimle kayıtlı olmadığı, mutlak birlik ve teklikte bulunduğu Ahadiyyet mertebesinden sonraki ilk duraktır. Burası artık bir "saha"dır; yani isimlerin ve sıfatların belireceği, Uluhiyyet ve Rahmaniyyet tecellîlerinin başlayacağı bir tecellîgâhtır. Ahadiyyet’te hiçbir şey için bir zuhûr yokken, Vahidiyyet, çokluğun tohumlarını içinde barındıran BİR’liktir.

Ahad ile Vahid arasındaki ince farkı kavramak, Vahidiyyet’in sırrını anlamanın anahtarıdır. Ahad, “tek” demektir. Kendisinden başkası olmayan, sayıya gelmeyen, bölünmeyen, eşi ve benzeri bulunmayan mutlak tekliktir. Vahid ise “bir” demektir. Bir, sayıların başlangıcıdır; kendisinden sonra iki, üç ve sonsuz adetler gelir. Yani Vahid, içinde potansiyel olarak çokluğu barındıran bir birliktir. Terzibaba Hazretleri bu mühim farkı bir sohbetinde şöyle açıklar:

ahad tek vahit birdir birin birileri var bir çoğalabiliyor ama tek çoğalmıyor tek tek sadece tektir bir ikincisi olmuyor o yüzden oraya da bir derler ama bir değil tektir orası Ahad tek manasınadır vahit birdir İşte o bire tekteki ne varsa o bire aktarılmış oluyor, bu aktarım sahası sıfat mertebesi hakikati insaniye burası gerçek İnsan-ı Kamil burası...

Ahadiyyet’in mutlak ve bölünmez Tek’liğinde gizli olan bütün ilâhî hakikatler, isimler ve sıfatlar, Vahidiyyet sahasına bir bütün olarak "aktarılır". Bu aktarım, Zât’ta bir değişme veya bölünme meydana getirmez. Bu, aslî hakikatin bir kopyasının çıkarılması gibidir. Terzibaba Hazretleri’nin kullandığı mühendis misali bu durumu çok güzel aydınlatır:

biz ona şöyle diyelim kopya edildiğinde ahadiyyet mertebesi kendi aleminde yine batının da kendi hakikatin de kalmakta kopyası olan bu alemler faaliyete geçmekte nasıl mühendisler bir orijinal plan yaparlar mühürlüdür o dosyada durur onun bir kopyası verilir ustaların eline o kopya üzerinde dış fiziki çalışmalar surer.

Ahadiyyet, o mühürlü, dokunulmaz orijinal plandır. Vahidiyyet ise o plandan çıkarılan ve âlemlerin inşasında kullanılacak olan ilk kopyadır. Bu kopya, aslına tamamen sadıktır ama artık üzerinde çalışılabilen, tafsilata açılabilecek olan bir sahadır. Bu "kopya"nın kendisi, Hakikat-i Muhammediyye veya küllî mânâda İnsân-ı Kâmil olarak da isimlendirilir.

Bu irfanî kavrayış, varlığın başlangıcını anlamaya çalışan diğer yaklaşımlardan kökten ayrılır. Günümüzün akl-ı cüz’e dayalı ilmî bakışı, varlığı parçadan bütüne, sondan başa doğru anlamlandırmaya çalışır. Bir patlamadan, bir toz bulutundan yola çıkarak kâinatın ve insanın nasıl oluştuğunu izah etmeye gayret eder. Terzibaba Hazretleri bu yaklaşımın acziyetini şöyle ifade eder:

Bu anlayış bing bang , aklı cüz ile yani küçücük akıllarıyla, yerden yukarıya, sondan başa doğru açıklanmaya çalışılmaktadır ki, hiçbir aslı katiyyen yoktur. Batı küçük aklıyla çözemediği bu konuyu ihtimaller üzerine bir evren oluştuğunu açıklamaya çalışıyor. Ama mantıki hiçbir dayanağı yoktur.

Hikmet yolu ise tam tersi bir istikamet izler. Baştan sona, Asl'dan fer'e (kaynaktan dala) doğru bakar. Önce Vahidiyyet’teki o toplu hakikati, o ilâhî planı idrak eder, sonra âlemlerin bu plandan nasıl birer birer zuhûra geldiğini seyreder. Bu bakış açısına göre kâinat, İnsân-ı Kâmil hakikatinin açılımından ibarettir. Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri’nin o meşhur misalini Terzibaba Hazretleri şöyle nakleder:

Muhittin Arabi Hazretleri onu güzel bir şekilde tarif etmiş eğer mümkün olsa bu alemi içine alacak bir havan yani dövme mahalli olsa birileri de onu dövse dövse dövse nasıl ki havanda dövülenin özü çıkıyorsa veya mayi hale geliyorsa yani daha kolay kullanılacak hale geliyorsa dövüldükten sonra ortada kalacak hulasa yani öz Insandır İnsan-ı Kamildir diyor.

Bütün kevnî varlık, bütün galaksiler, yıldızlar, sistemler bir havanda dövülse, geriye kalacak olan öz, İnsân-ı Kâmil’in hakikatidir. Çünkü kâinat, o hakikatin tafsilatı, yani detaylı anlatımıdır. Vahidiyyet mertebesi, işte bu özün, bu küllî hakikatin ilk belirdiği, Zât’ın kendi ilmindeki bu en büyük ismini seyrettiği yerdir.

Bu mertebenin bir diğer ismi de "ilâhî lâtif zûlmet"tir. Bu ifade ilk bakışta bir çelişki gibi görünebilir. Hem isimlerin belirdiği bir aydınlanma sahası diyoruz, hem de "karanlık" olarak niteliyoruz. Bu, tenzih ile teşbihin Cem makamında buluştuğu ince bir sırdır. Buradaki karanlık, yokluğun veya cehaletin kesif karanlığı değil; aklın ve idrakin erişemeyeceği, nurunun şiddetinden dolayı idrak edilemeyen lâtif bir perdedir.

İlâhi anlamdaki “lâtif” “zûlmet” “karanlık” kendisinde olan şey’in bilinemeyişi yönüyledir. “Zât-ı Mutlak” ın bu halde dışa dönük hiçbir tecellisi yoktur. Sadece kendisinden kendisinedir. Mutlak cehl, mechullük, mechuliyyettir. “Â’mâ’iyyet”, “Ahâdiyyet” ve “Vahidiyyet” mertebeleri “ilâhi lâtif zûlmet” ifadesiyle belirtilir ve bu hüküm buralarda geçerlidir.

Ahadiyyet ve Vahidiyyet, bizim sınırlı idrakimize göre bir "zûlmet"tir, çünkü orası Zât’ın sahasıdır ve mahlûk için oraya doğrudan bir yol yoktur. Bu, Zât’ın mutlak gaybından, bilinen âlemlere doğru olan Tenezzül’ünün ilk adımıdır. Bu sebeple Vahidiyyet, Zât’ın hem kendisini örttüğü (zûlmet) hem de ilk defa açığa vurduğu (tecellî) bir berzah, bir eşiktir. Bütün isimlerin ve sıfatların zuhûra gelme potansiyelini taşıdığı bu mertebe, aynı zamanda Zât’ın ilk ismini aldığı yerdir.

Eğer Cenâb-ı Hakk'ın, Zât-ı Mutlak denilen yerde ismi olmadığı için bir şey bahsedilemiyor. İsim aldığı yer Vahidiyet sahası, Vahidiyet Mertebesi. Orada Zât-ı Mutlak'ın ismi Allah ismini alıyor.

Zât’ın mutlak isimsizliğinden, bütün isimleri kendinde toplayan "Allah" isminin tecellî ettiği bu ilk sahne Vahidiyyet'tir. Bu yüzden Vahidiyyet’i anlamak, hem Hakk’ın kendine tenezzülünü, hem de kâinatın ve insanın o tecellîden nasıl pay aldığını anlamanın ilk ve en temel adımıdır.

Terzibaba'nın Nazarıyla Vahidiyyet: Aslı ve Mertebesi

Vahidiyyet, Cenâb-ı Hakk’ın “Ben gizli bir hazine idim, bilinmekliğimi sevdim” muradının ilk tecellî sahasıdır. O, ne Ahadiyyet’in mutlak gaybındaki idrak ötesi tekliğidir, ne de kesret âleminin gözle görülür çokluğudur. Vahidiyyet, Bir’in içinde bütün çokluğu toplayan, bütün isim ve sıfatların, bütün hakikatlerin icmâlî olarak, yani bir çekirdek misali toplu halde bulunduğu ilk belirlenim sahasıdır.

Bu mertebeyi anlamak, varlığın nasıl “yok”luktan zuhûra geldiğini değil, Zât’ın hangi tenezzül ile kendini kendine açtığını idrak etmektir. Zira hakikat ehli bilir ki, Hakk’ın karşısında bir “yok”luk zaten mevcut değildir. Bütün mesele, perdenin hangi usûl ile kalktığını, Nûr’un hangi mertebeden sonra görünür olduğunu anlamaktır. Vahidiyyet, o ilk perdenin aralandığı, Zât’ın sıfat denizinin dalgalanmaya başladığı yerdir. Terzi Baba Hazretleri’nin sohbetlerinde bu mertebe, adeta bir anahtar gibi kullanılır. Çünkü Vahidiyyet anlaşılmadan ne Hakikat-i Muhammediyye’nin ne de Uluhiyyet sırrının kapısı aralanır. O, Ahadiyyet’in bâtınından zâhirine bir tenezzül, bir kopya, bir açılımdır.

Ahadiyyet'in Sırrından Vahidiyyet'in Zuhûruna: "Kopya" ve Tenezzül

Cenâb-ı Hakk’ın Zât’ı, akılların idrakinden, hayallerin tasavvurundan münezzehtir. O, “Âmâ” denilen, hakkında hiçbir hükmün verilemeyeceği bir gaybiyyet halindedir. Bu halden ilk tenezzül, Ahadiyyet mertebesidir. Ahadiyyet, Zât’ın sırf tekliğidir. Orada ne isim, ne sıfat, ne de bir başkası vardır. Orası, “Allah âlemlerden ganîdir” hakikatinin tecellî ettiği, mutlak tenzih makamıdır.

Bu mutlak tenzih ve gayb âleminden âlemlerin zuhûrunda “muhabbet” sırrı devreye girer. Cenâb-ı Hakk, o meşhur Hadîs-i Kudsî’de buyurur ki:

“Küntü kenzen mahfiyyen” Ben gizli bir hazine idim, bakın Allah’ın kendisi söylüyor, “Ben gizli bir hazine idim” ancak bu hazinenin dışarıya çıkmasını istedim diye bazıları yorumlar, ama “Ahbibtü” ben bunu sevdim diyor. İşte Cenab-ı Hakk’ın buradaki hubbiyeti ile alemleri halk etmesi Ahadiyet mertebesinden Vahadiyet mertebesine geçerken yapılmış olan kopya bu “Ahbübtü” den geçiyor. “Ben kendimin açığa çıkmasını sevdim” ve kendinde ne varsa o Vahidiyet mertebesinde Uluhiyet sahasına hepsini kopyalıyor.

“Ahbibtü”, yani “sevdim” kelimesi, bütün varlık mertebelerinin açılımını sağlayan ilâhî bir şifredir. Bu sevgi, bu bilinme muradı, Ahadiyyet’in bâtınında gizli olan bütün hakikatlerin, Vahidiyyet sahasına bir “kopya” olarak aktarılmasına sebep olmuştur. Bu kopya, Terzi Baba Hazretleri'nin ifadesiyle iki elin birbirine tam oturması gibidir:

Peygamber efendimizin iki halini iyi bilmemiz lazımdır, birisi Hakikat-ı Muhammediye diye tabir ettiğimiz İlahi ilimde olan Ahadiyet mertebesinin ilmi suretler olarak Vahidiyet mertebesine aktarılması faaliyeti o saha Hakikat-ı Muhammediyedir. İşte bahsedilen ilim oradaki ilimdir. Bu ilim de Allah’ın ilminin tam karşılığı olan bizim elimiz gibi bakın. Tam iki elin kopyası aynen ortaya çıkmaktadır, batında kalmakta yani Ahadiyet mertebesi olarak bunun batınında kalmakta Vahidiyet mertebesi olarak da burada zuhura çıkmakta ama burada ne varsa orada da aynisi vardır.

Ahadiyyet’te bâtın olan ne varsa, Vahidiyyet’te zâhir olmaya yönelmiştir. Biri asıl, diğeri onun tam ve eksiksiz bir suretidir. Bu “kopya” sayesinde, hakkında hiçbir şey söylenemeyen, sadece tenzih edilebilen Zât-ı Mutlak, artık teşbih edilebilir, yani misallerle anlatılabilir bir kimliğe bürünmüştür. Çünkü Vahidiyyet, isimlerin ve sıfatların, yani Allah’ı bize tarif edecek olan bütün o güzel isimlerin (Esmâü'l-Hüsnâ) toplu olarak belirdiği ilk sahadır. Artık O’na Rahmân, Kahhâr, Evvel, Âhir diyebiliriz. Bu isimler Ahadiyyet’te Zât ile birdi, ayırt edilemezdi. Vahidiyyet’te ise birer ilmi suret olarak belirginleştiler. Bu, tenzihten teşbihe geçişin ilk adımıdır.

asli olarak ilm-i ilahiye Ahadiyet mertebesinde kalsa idi hep tenzihte kalacaktı. Tenzihte kalan bir şeyin de ötelerde olmasından dolayı bilinmesi mümkün olmayacaktı. Ama Ahadiyet’ten Vahadiyet mertebesine kopyalandığı zaman teşbih başladı kıyaslama başladı, çünkü burada elimizde bir ölçü oldu, bu asıl var ama buna ulaşmak mümkün değildir...

Sâlikin yolculuğu da bu sırdan bir pay almaktır. Kendi varlığının hakikatinin, o ilâhî ilimdeki aslının bir kopyası olduğunu idrak etmek, tenzih ile teşbih arasında Muhammedî mîzanı kurmaktır.

Uluhiyyet Mertebesi ve Hakikat-i Muhammediyye'nin Zuhûr Mahalli

Vahidiyyet mertebesini konuşurken, onunla adeta eş anlamlı kullanılan bir başka temel kavramdan bahsetmek gerekir: Uluhiyyet mertebesi. Terzi Baba Hazretleri bu iki kavramın aynı mertebenin ifadesi olduğunu defaatle vurgular.

Peki Ahadiyet ile Vahadiyet arasında ne fark oldu, Vahidiyet mertebesi aynı zamanda Uluhiyet mertebesidir. Allah’lık mertebesidir, işte Ahadiyet mertebesi Allah’lık mertebesini ortaya çıkardı.

“Uluhiyyet”, İlâhlık demektir. İlâh, kendisine ibadet edilen, yönelinen varlık demektir. Zât-ı Mutlak’ın kendisine yönelecek, O’nu bilecek bir “gayrı” ile, yani âlemler ile bir ilişki kurma iradesi gösterdiği ilk mertebe burasıdır. Ahadiyyet’te bir “başkası” olmadığından orada Uluhiyyet’ten bahsedilemez. Uluhiyyet, çokluğa hükmeden Bir’in makamıdır. Bu yüzden Vahidiyyet, “Allah’lık mertebesi”dir ve bütün âlemleri kuşatır.

Yüce zatın, zuhur yerlerinin en yükseği, ULUHİYET zuhurunun meydana geldiği yerdir… Çünkü o: Zuhur yerlerinin her birini, kapsamına alır; kuşatır… Bu vasıf onda vardır… Yani, uluhiyet mertebesi bütün âlemi kuşatmış. İster Rububiyet, ister Rahmaniyet olsun, ister ondan aşağıdaki Esmalar olsun, ister Melikiyet olsun, hepsini uluhiyet kuşatmıştır diyor.

Bu kuşatıcılık, Vahidiyyet mertebesinin bütün varlığa yaşam hakkı tanımasının da sırrıdır. Zira Uluhiyyet, bütün isimleri ve onların zıtlarını da içinde barındırır. Sadece Cemâl’i değil, Celâl’i de; sadece Rahmân’ı değil, Kahhâr’ı da… Bu mertebe, putperestin de, mü’minin de İlâhı olan Allah’ın mertebesidir. Çünkü hepsinin varlık hakkı, bu mertebedeki ilmi suretlerinden gelir.

Ahadiyyet'in sırrını bu Uluhiyyet ve Vahidiyyet sahasına taşıyan vasıta, bütün kevnî hakikatlerin özü olan Hakikat-i Muhammediyye'dir. O, Zât’ın ilmindeki hakikatlerin Vahidiyyet sahasına aktarılmasını sağlayan küllî akıl, ilâhî bir programdır.

Vahidiyet mertebesinde Hakikat-ı Muhammedi olarak programlandı bu alemler. Muhammedi hakikatler diye... Bütün bu alemler Hakikat-i Muhammedi’den başka bir şey değildir. Bu alemlerde ikinci aldığı isim budur.

Fâtiha Sûresi’nin tefekküründe Terzi Baba Hazretleri bunu “Akl-ı Kül” ve “Nefs-i Kül” ilişkisiyle açıklar. Ahadiyyet, tesir eden “Akl-ı Kül” (Küllî Akıl) ise, Vahidiyyet ve Hakikat-i Muhammediyye, o tesiri kabul eden, işleyen ve kendinden sonrakine aktaran “Nefs-i Kül” (Küllî Nefs) gibidir.

Akl-ı kül Ahadiyyet, Hakikat-i ilâhiyye Akl mertebesi etken, Nefs-i kül ise Vahidiyyet, Hakikat-i Muhammediyye mertebesidir.

Vahidiyyet, Hakikat-i Muhammediyye’nin zuhûr ettiği ilk mahal, bütün âlemlerin programının yazıldığı ilâhî bir levhadır. Hz. Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) beşerî varlığından çok önce, bütün varlığın hakikati olarak bu mertebede mevcuttur. “Sen olmasaydın, âlemleri halk etmezdim” sırrı, işte bu mertebedeki önceliğine işarettir.

Vahidiyyet'in İç Yapısı: Hüvviyet, İnniyet ve Çokluğun Kaynağı Olması

Ahad (tek), sayıları kabul etmeyen, bölünemeyen, parçalanamayan mutlak bir teklik iken; Vahid (bir), kendisinden bütün sayıların (yani çokluğun) çıktığı asıldır. Bütün sayılar “bir”in tekrarından ibarettir. Vahidiyyet, bu mânâda çokluğun üretildiği ilâhî bir zemindir. Terzi Baba Hazretleri bunu bir misalle anlatır:

Vahidiyet çokluğun üretildiği saha ve kaynağıdır. Şimdi burada ilk olarak belirginleşen İlâhlık mertebesidir... Ne diyelim? Çiftliği diyelim. Çiftlik derken isneyniyyet, ikilik manasında değil. Hani çiftlikte bir tarafa buğday ekiliyor, bir tarafa arpa ekliyor. Yani çiftlikte zemin olarak birçok ürün üretiliyor. Vahidiyet çokluğun üretildiği saha ve kaynağıdır.

Bu bereketli “çiftlik”te, yani Vahidiyyet sahasında, Ahadiyyet’te gizli olan iki temel veche belirginleşir: Hüvviyet ve İnniyet. Bunlar, Zât’ın iki temel yönü gibidir. Biri dışa, diğeri içe dönüktür.

Ahadiyyet, zâtın “hüvviyyet” ve “inniyyet” iyle ilk zuhurudur. “Hüvviyyet ”i, beytinin ve âlemlerin kaynağı. “İnniyet” i, “Hakikat-i Muhammedi” ve insânın kaynağıdır.

Bu iki kaynak, Vahidiyyet mertebesinde faaliyete geçer. Hüvviyet, Hakk’ın “Hû” (O) ismine işaret eden, âlemlerin kaynağı olan dışa dönük vechesidir. Hz. Musa’ya Tûr Dağı’nda “Muhakkak ki Ben, âlemlerin Rabbi olan Allah’ım” (Kasas, 30) diye seslenen, bu Hüvviyet vechesidir. “Nereye dönerseniz Allah’ın vechi oradadır” (Bakara, 115) âyeti de bu Hüvviyet’in bütün âlemleri kuşatan genişliğini anlatır.

İnniyet ise, “İnnî” (Ben) sırrına işaret eden, Zât’ın kendi hakikatinin, İnsân-ı Kâmil’in ve Kur’ân’ın kaynağı olan içe dönük vechesidir.

Bu iki ana kaynak, Vahidiyyet mertebesinde birleşerek bütün bir oluşumu başlatır. Bu mertebe kendi içinde de katmanlı bir yapıya sahiptir. Terzi Baba Hazretleri, bu yapıyı şöyle özetler:

Uluhiyet, Vahidiyet, Rahmaniyet bir bölümün kendi içindeki bölümleridir. Ama bir mertebenin kendi içindeki bölümleridir. İşte Vahidiyet mertebesi bütün bunları toplamış bu mertebenin amiri de Uluhiyet.

Vahidiyyet, kendi içinde Uluhiyyet’i (İlâhî âmiriyet), Vahidiyyet’i (bütün bu unsurların tek şey olduğunun ifadesi) ve Rahmâniyyet’i (Hayat, İlim, İrade gibi Subûtî Sıfatların Nefes-i Rahmânî ile zuhura çıktığı saha) barındıran zengin bir mertebedir. Besmele-i Şerif’in sırrı da bir bakıma buradadır: Allah (Uluhiyyet), Rahmân (Rahmâniyyet) ve Rahîm (Rubûbiyyet ve fiiller âlemine uzanan rahmet) isimleriyle faaliyete geçen “Bir” olan Allah.

Terzibaba Geleneğinde Vahidiyyet'in Yaşanması

Bu ilimler sadece akılla bilinecek, deftere yazılacak kuru malumatlar değildir. Tasavvuf, bir hâl ilmidir; kal ile değil, hâl ile yaşanır. Vahidiyyet hakikatini anlamak bir şeydir, o hakikatin içinde "yaşar olmak", o hakikat ile "var olmak" bambaşka bir şeydir. Yol, yolda olanla, yolda yürüyenle mânâ kazanır. Vahidiyyet, arşta asılı bir levha değil, âşığın kalbinde yanan bir ateştir.

İdrak Binâsını İkilikten Tekliğe Taşımak

Sâlikin bütün mânevî yolculuğu, özünde tek bir gayeye hizmet eder: idrak binasını yeniden inşa etmek. Bizler, dünyaya gözümüzü açtığımızda, her şeyi ayrı ayrı, birbirinden kopuk, kendi başına var zannederiz. Sen "sen"sin, ben "ben"im. Ağaç ağaçtır, taş taştır. Bu, eşyanın zâhirine, dış yüzüne takılıp kalmış bir görüştür. Terzibaba Hazretleri'nin işaret ettiği gibi, bu görüş "ikilik" üzerine kurulu bir idrak binasıdır.

Aradaki fark yine duygusallıkta olacaktır ve hâdiseye biraz daha yakın olarak, hikâye tarzı ile bakılacaktır. Yine idrak binâ’sı “ikilik ” üzere kuruludur. Hakikat mertebesi itibariyle baktığımız da, Sultan-Hükümdar- Padişâh’ın sarayı. Zâhiren (anasır-ı Erbaa) “dört unsur” (toprak, su, ateş, hava) dan meydana getirilen, Vücûd’u Âdemdir. Salonu ise Âdem’in gönlü’dür. İdrak binâ’sı “teklik” Vâhidiyyet üzere kuruludur.

Sülûkun ilk adımı, bu ikilik binasının temelindeki çatlağı fark etmektir. Her şeyi iki gören, Halik ile mahluku, sebep ile sonucu, seven ile sevileni birbirinden keskin hatlarla ayıran bu görüş, aslında bir vehim perdesidir. Fâtiha Sûresi şerhinde bu vehmin kaynağına işaret edilir:

İblis, Mudil isminin en kemalli zuhuru olan bir ruhdur. Vahidiyyet mertebesinden sonra zuhura gelen mertebe-i ervah varlıkların zuhur kaynağı olduğundan ikiliğin başladığı yerdir. İdlâl şaşırtmak demektir, bir vücûdun ayrı ayrı görülmesi şirk, şirk ise dalâlettir. Ve bu tarz görüş vehim kuvvetinin özelliğidir. Bu kuvvet mudil isminin mazharı olup iblisin hakikatidir.

Sâlikin cihadı, bu "vehim kuvveti" iledir. İkilik, yani şirkin en gizli hali, Vahidiyyet'ten sonraki mertebelerde, yani kesretin başladığı yerde zuhur eden bir şaşırmacadır. Varlığın özünde Tek olan Vücûd'u, ayrı ayrı, çok görmek, İblis'in hakikati olan "Mudil" isminin, yani şaşırtanın bir tecellisidir.

Yolculuk, bu ikilik zindanından çıkıp "teklik" yani Vahidiyyet üzere kurulmuş yeni bir idrak sarayına yerleşmektir. Bu saraya yerleşen için artık kâinatta tesadüf yoktur. Her şey, her hadise, her zerre, o Tek Varlık'tan haber veren bir mektup, bir işarettir. Terzibaba Hazretleri'nin en basit, en gündelik hadiselerden nasıl mârifet incileri çıkardığına şahit oluruz. Bu, Vahidiyyet idrakine sahip bir nazarın bakışıdır.

Araba, tarikat mertebesi yani Esmâ mertebesi ma’nâlanmasıdır. “Yıldız-Necm” Efendi Babamın 53 numaralı sıra sûresidir. Selâm Efendi Babamın Rabbi hassı olduğuna göre Abdüsselâm’da nokta zuhur mahalli, dünya âleminde Necdet kisvesi ile görünmesidir. Abdüselâm isminin altında bulunan balaban Kebap Eskişehir 26 şifresi ile Museviyet Esmâ-i İlâhiyye Ke-Kün ve Bap ile Celâl ve Cemâl kapılarıdır. Balaban o yöreye ait İskender gibi yoğurt, salça ve pide ile köfte ve kuşbaşı ilavesi ile yapılan bir et yemeğidir. Kurb’an bayramına işarettir. Bal; Marifet, Aba; Elbise; Ne-Nun; Nur ve Nar’dır… Bal, Ab-Su ile Bal ırmağı, marifet ırmağıdır. An; Zaman yani An ile olma kemâli Hakk ile olma hâlidir. Alta bulunan Oto –Yıkama ile yani temizlik, tenzih ile bütün bu teşbih edilenlerinde mutlak tenzihinde olmasıdır.

Bir araba, bir kebapçı tabelası, bir şehir... İkilik gözüyle bakan için bunlar sadece maddi nesnelerdir. Ama idrak binasını Vahidiyyet üzerine kurmuş bir arif için, bütün bu kesret âlemi, Esmâ-i İlâhiyye'nin tecellî ettiği bir aynalar mozaiğidir. Her bir isim, her bir olay, her bir şekil, O'ndan bir haber taşır. "Balaban Kebap" tabelası, kurbana, marifete, Nur'a ve Nar'a açılan bir kapı olur. En alttaki "Oto-Yıkama" ise bütün bu teşbihlerin, yani benzetmelerin sonunda mutlaka bir tenzihe, yani Hakk'ı her türlü suretten münezzeh bilme gerekliliğine işaret eder. İşte bu, zıtların birliğidir; teşbih içinde tenzihi, kesret içinde vahdeti yaşama sanatıdır. Sâlikin hedefi, bu nazara ermektir.

Zikir Hâlesi: Ahadiyyet'ten Vahidiyyet'e Akan Feyz

Bu idrak binasının harcı zikirdir, çimentosu mürşid himmetidir. Özellikle toplu halde yapılan halka zikri ve devran, Vahidiyyet hakikatinin bir suretten hakikate, bir temsilden tecrübeye dönüştüğü en mübarek mekteplerden biridir.

Zikir halkası, kâinatın küçültülmüş bir modelidir. Her şeyin nasıl Zât'ın bilinmezliğinden (Âmâ) çıkıp Ahadiyyet'in sırrından geçerek Vahidiyyet'te isim ve sıfatlara büründüğünü, sonra da kesret âlemine yayıldığını anlamak için zikir meclisinin işleyişine bakmak yeterlidir.

Vahdet-i Zat’iyenin yani Zat’i vahdetin zuhuru olan AHâdiyet-i Zat’iye baplı olan Feyz-i Akdes, yani en mukaddes feyiz, Mukaddes Feyze tecellisinin suretini mürşid evvela yalnız olarak “fe’lem enne hü la ilahe illallah” diyerek zikre başlamasıyla gösterir. İşte O’nun bulunduğu mertebe AHâdiyet mertebesidir. Feyz-i Akdes Feyz-i Mukaddes’e akmaktadır. Feyz-i Akdes ; en mukaddes feyiz demektir, burası AHâdiyyet mertebesidir. Lâ taayyün/zuhuru olmayan mertebedir. Feyz-i Mukaddes de, bildiğimiz mukaddes feyiz yani Feyz-i Akdes, Zat’tan sıfatına Vahidiyetine zuhur ettiğinde feyz, Feyz-i Mukaddes; ismini almaktadır. Burası da “Taayyünü evvel/ilk tecelli” sahasıdır.

Mürşid-i Kâmil, zikre tek başına başlar. Bu tek başına başlangıç, Lâ taayyün, yani hiçbir belirlenimin olmadığı Ahadiyyet mertebesinin bir suretidir. O anda akan feyiz, en mukaddes feyiz olan Feyz-i Akdes'tir. Bu, Zât'ın Zât'a tecellisidir; henüz kesret yoktur, ikilik yoktur. Sonra mürşidin "La ilahe illallah" nidasına dervişler iştirak eder. İşte o an, o tek olan feyiz, halkaya yayılır ve "Feyz-i Mukaddes" adını alır. Bu, Ahadiyyet'in bâtınından Vahidiyyet'in zâhirine geçiştir. Tek olan kaynak, şimdi isimler ve sıfatlar (dervişler) aynasında çoğalmış gibi görünür. Zikir halkasındaki her bir derviş, Vahidiyyet deryasındaki ilahi isimlerden birinin mazharı olur.

Bu sırra akıl erdirmek zordur. Bu yüzden Hakk, "Rahmân'ı haberi olan birisinden sor" buyurur. Vahidiyyet, kitaptan okunmaz; Vahidiyyet'in tecelligâhı olmuş bir Mürşid-i Kâmil'in gönlünden içilir.

“Rahmân’ı haberi olan birisinden sor” Bu Âyet-i Kerîme’de “fes’el” (sual et, sor veya araştır) ifadesi çok dikkat çekicidir. ... Rahmân: Mertebeler itibariyle, “A’maiyyet”, “Ahadiyyet”, “Ulûhiyyet” ve “Vahidiyyet” ten sonra gelen mertebenin adıdır. Rahmâniyyet: İsimlerin ve Sıfatların gerçek yüzleri ile meydana gelişinden ibarettir, diye izah olunmuş-tur.

Mürşid, işte o "haberi olan" kişidir. Sâliki elinden tutup, Ahadiyyet'in Feyz-i Akdes'ini Vahidiyyet'in Feyz-i Mukaddes'ine dönüştüren zikir halkasına dahil eder. Onu, kendi cüz'i varlığından kurtarıp, küllî varlığın bir parçası, Vahidiyyet denizinin bir dalgası olduğunu tecrübe ettirir.

Devranın Sırrı: Vücûdun Miracı ve Birliğin Suretleri

Terzibaba geleneğinde zikir ve devran, Vahidiyyet sırrının adım adım, hâl hâl yaşandığı bir mânevî miraç yolculuğudur. Her hareket, her duruş, her nefes, vücûd mertebelerindeki bir hakikate işaret eder. Zikir esnasında yerde otururken ayağa kalkmak, sadece bir pozisyon değişikliği değildir.

Ruhun haline tabi olarak, daha evvelce cesedin haline tabi olarak yerde oturuyorken ruhun haline tabi olarak ayağa kalk diyor yükseliyor, kişi miraç ehli oluyor. Ayağa kalkmak demek kendi nefsani varlığından, her türlü senin varlığından sıyrılıp Hak ile Hakk olup Hakk’a cezbelenmek halidir, ayağa kalkmak. Miraç uruç yükselme halidir. Beşeriyetinden sıyrılma hali ve bu cezbelenmenin misalidir.

Ayağa kalkmak, sâlikin toprak gibi kesif olan bedeninin ve nefsanî varlığının çekiminden kurtulup, ruhunun hafifliğine ve yükselişine tâbi olmasıdır. Bu, beşeriyet kaydından sıyrılıp, Vahidiyyet'in engin semasına doğru bir urûç niyetidir. Bu yükselişten sonra devran başlar ve bu devranın her bir aşaması, birliğin farklı bir tecellisini gösterir.

Sonra halvetiye devranı usulinde el ele tutmadan hem devran hem zikre başlanıp bir kere sağa bir kere sola darb-ı zikir ile zikir ile vurdurarak devam edilir. ... Bu da Makam-ı Vahidiyet sıfatının suretidir. Vahidiyet makamının suretidir, ayakta el ele tutunmadan zikretmek.

İlk başta dervişler, el ele tutuşmadan, kendi etraflarında dönerler. Her biri tek başınadır ama hepsi aynı halkanın içindedir. Bu, Vahidiyyet mertebesinin ilk suretidir. Bu mertebede isimler ve sıfatlar belirmiştir, birbirinden ayrı gibi görünürler (dervişler ayrı ayrı döner), ama hepsi tek bir Vücûd'un (halkanın) içindedir ve O'nunla kaimdir.

sonra el ele tutulduğu halde devran edilir ki, Vahidiyetin AHâdiyetle, el ele halka şeklinde tutunarak dönmek. Vahdet-i Zat’iyenin bağlantısına işarettir.

Sonraki aşamada dervişler el ele tutuşur. Bu, Vahidiyyet'in, yani çokluk gibi görünen isimlerin, aslında kökleri itibariyle Ahadiyyet'in mutlak birliğine nasıl bağlı olduğunu gösterir. Ayrı gibi görünen parmaklar, kollar vasıtasıyla tek bir bedene nasıl bağlıysa, ayrı gibi görünen dervişler de el ele tutuşarak tek bir halka, tek bir vücut olurlar. Bu, Vahidiyyet'in bâtını olan Ahadiyyet ile bağını kurma hâlidir.

Tecrübenin zirvesi ise omuz omuza verilen devrandır:

Sonra Vahidiyet sıfatının mertebeleri tamam olur, tecellisini göstermek için kolları omuzlara koymak ile Vahidiyet tecellisinin Vahidiyet sıfatının mertebeleri tamam olur ve bunun tecellisini göstermek için yani birlik sıfatı tamam olur, onun tecellisi kolları omuzlara koymak ... kişi bir elini arkasına bir elini yanındakinin omuzuna o da onun omuzuna o da onun omuzuna, böylece herkes bir tek olmuş Vahid olmuş, buda buna işarettir.

Bu makamda artık "ben" ve "sen" kalmaz. Herkesin kolu, bir diğerinin omuzundadır. Halka, tek bir bedene dönüşür. Kimin kolu kimin omuzunda belli değildir. Bu, Vahidiyyet tecellisinin kemâle erdiği, dervişlerin cüz'i varlıklarının Fenâfillah'a ererek o "tek vücut" içinde eridiği Cem makamı'nın bir suretidir. "Herkes bir tek olmuş, Vahid olmuş." Zikrin ve devranın gayesi, bu hâli sâlikin kalbine ve ruhuna nakşetmektir. Artık bu tecrübeden sonra sâlik, halkadan çıksa bile, bütün kâinatın da böyle omuz omuza vermiş, tek bir Vücûd'un devranı içinde olduğunu müşahede etmeye başlar.

Edebin Bâtını: Vahidiyyet'i Vücutta ve Harfte Okumak

Vahidiyyet idraki sâlikin kalbine yerleşince, artık onun için hiçbir şey anlamsız ve yüzeysel değildir. En basit edep kurallarının, en sıradan görünen fiziksel özelliklerin bile derin, bâtınî mânâları olduğu ayan olur. Mesela, erkeğin sakalı, bu nazarla bakıldığında, ilahi mertebelerin bir yansıması haline gelir.

İşte erkeklerin er yani Hakîkati Muhammediyye'nin, aklı küllün zuhuru er kimselerin vechinde zuhura geldiğinden onu da perdelemek gerektiğinden, aşikâre çıkarmamak gerektiğinden, erkeklere sakal sünnet demişler. Bıyıklar sıfâtı subûtiye ve sıfâtı zâtiyedir. Sakallar da esmâ-i İlâhiyenin zuhurudur. Ve bu esmâ zâtımıza perde olmaktadır. Yani erkeklerin sakal ve bıyık bırakması zâtlarını esmâ ve sıfâtlarla perdelemiştir. Cemâl-i İlâhiyyeyi, sıfât ve esmâ tecellileriyle zâti cemâlini perdelemektir.

Sakal, sadece bir kıl yığını değil, Vahidiyyet mertebesinde zuhur eden Esmâ-i İlâhiyye'nin bir perdesidir. Yüz, Zât'ın tecelli ettiği bir ayna ise, sakal o Zâtî Cemâl'i doğrudan müşahede etmenin yakıcılığından koruyan, onu sıfat ve isimler perdesiyle örten bir rahmettir. Tıpkı Vahidiyyet'in, Ahadiyyet'in sırrını kesret suretleriyle perdeleyerek bizim idrakimize sunması gibi. Bu idrakle sakal bırakan, sadece bir sünneti ihya etmez; aynı zamanda kâinatın en büyük sırrını, Zât'ın sıfatlarla, Ahadiyyet'in Vahidiyyet ile perdelenişini kendi yüzünde taşır.

Bu sır, sadece bedende değil, harflerde de gizlidir. Kâinat nasıl "Kün" (Ol) emriyle var olduysa, harfler de hakikatlerin taşıyıcılarıdır.

Âlem de devr eden Ahadiyyet “elif-i” (vücüb – vacib) Vahidiyyet “mim-i” (imkân’dır.) Ve bu mim O elif-in Aynası’dır. Ve sûret-i âlem-e sûret-i Âdem kaynak olmuş ve sûret-i Âdemiyyenin dahi en kemalli sûret-i, sûret-i Muhammediyye’den istifade etmesiyle olup, imkân “mim-i” ile Ahadiyyet “elif’i” ni (cem) etmiş-toplamıştır ki; biri cem-i biri fark-ı ve biri zâhiri ve biri mazharı yani zuhur yeridir.

Ahadiyyet, dik ve tek olan "Elif" gibidir; kendi başına, başlangıçsız ve sonsuz. Vahidiyyet ise, o Elif'in önüne gelip ona ayna tutan "Mim" harfi gibidir. "Mim", Elif'in suretini yansıtır, O'nun gizli olan hakikatini görünür kılar. İnsân-ı Kâmil, özellikle de onun en kâmil zuhuru olan Hakikat-i Muhammediyye, işte bu "Elif" ile "Mim"i kendi varlığında birleştiren, yani Ahadiyyet'in sırrını Vahidiyyet'in aynasında tecelli ettiren varlıktır. O, hem fark (isimlerin ve sıfatların ayrı görünmesi) hem de cem (hepsinin tek bir Zât'a ait olduğunun bilinmesi) makamıdır.

Vahidiyyet'in Terzibaba geleneğindeki yaşanışı, hayatın her anını ve her zerresini bir mârifet dersine dönüştürmektir. İkilik üzerine kurulu köhne idrak binasını yıkıp, yerine Vahidiyyet'in teklik temeli üzerine yeni bir saray inşa etmektir. Bu inşaatın amelesi sâlik, ustası mürşid, harcı zikir, planı ise kâinat kitabının ta kendisidir. Bu saray bir kere inşa oldu mu, artık sâlik için her yer zikir halkası, her an devran, her ses "La ilahe illallah" nidası olur. Baktığı her yüzde, duyduğu her seste, tattığı her lokmada Vahid olan Hakk'ın tecellisinden başka bir şey görmez, duymaz ve bilmez olur.

Füsûsu'l-Hikem'de Vahidiyyet

Varlık bahsini anlamak için, Cenâb-ı Hakk'ın kendi Zât'ından âlemlere doğru olan tenezzülâtını, yani mertebe mertebe açılışını bilmek icap eder. En tepede, hakkında hiçbir kelam edilemeyen, hiçbir sıfat ve ismin kuşatamadığı, mutlak gayb olan Zât mertebesi, yani Âmâ veya Zât-ı Sırf vardır. Orası, "hiçbir şeyin olmadığı" değil, her şeyin kendisinde henüz belirlenmediği, sırf bir karanlık, bir zûlmettir.

Bu mutlak gayb perdesinden ilk açılım, Ahadiyyet mertebesidir. Burası, Zât'ın kendisini "Tek" olarak bilmesidir. Henüz isimler, sıfatlar, çokluk yoktur. Sadece mutlak, bölünemez, parçalanamaz, tekrarlanamaz bir Teklik. Fakat bu Teklik'te, bilinmeyi murad eden bir sevgi (hubb) gizlidir. Bu sevgiyle, Zât-ı Mutlak, kendi sonsuz potansiyellerini seyretmek için bir mertebeye daha tenezzül eder. Bu mertebenin adı, Vahidiyyet'tir.

Vahidiyyet, Füsûs hikmetinin temel taşlarından biridir. O, taayyün-i evvel yani "ilk belirlenim" olarak isimlendirilir. Zât'ın bilinmezliğinden (lâ-taayyün) çıkıp, kendi isim ve sıfatlarıyla belirlendiği (taayyün) ilk duraktır.

Onun bir tecellisi yani Vahadiyet mertebesinin Ahadiyyet mertebesiyle arasındaki fark, ancak taayyünsüzlük ile taayyünden ibarettir. Yani ahadiyet mertebesi la taayyün mertebesi vahidiyet mertebesi ise taayyün-ü evveldir. Yani ilmi manada programların yapıldığı ve belirginleştiği mertebedir.

Ahadiyyet mertebesi, belirlenimsizlik, taayyünsüzlük halidir. Orada Zât, henüz isim ve sıfatlarını birbirinden ayırmamıştır. Vahidiyyet ise, bu isim ve sıfatların toplu halde, yani icmâlen, ama birbirinden ayrı ayrı potansiyeller olarak bilindiği ilk sahadır. Tıpkı bir çekirdeğin içinde ağacın tamamının—dallarının, yapraklarının, meyvelerinin—toplu halde bulunması gibi. Vahidiyyet, kâinat ağacının bütün programının Cenâb-ı Hakk'ın ilminde belirlendiği ilk mertebedir.

Bu ilk açılım, bu ilk tecelli, öyle mukaddes, öyle Zât'a has bir iştir ki, ona Feyz-i Akdes (En Kutsal Feyiz) denilmiştir. Bu feyiz, Zât'ın dışarıya, bir başkasına değil, yine kendi kendisine olan tecellisidir.

Bu tenfis Zat’ın kendisinde yine kendisine kendi zatıyla vaki olan tecellisinden ibarettir. Yani vâhidiyet âleminde bu özellik kendi Zât’ından kendi Zât’ına kendisiyle olmaktadır. Bunlar ef’âl âlemi oluşmadığından ancak ilimde oluşan hadiselerdir. Bu tecelliye “FEYZ-I AKDES” denir. Yani çok mukaddes olan feyzdir.

Burada henüz dış âlem, bildiğimiz varlıklar, melekler, insanlar halk edilmemiştir. Bütün bu hadise, Hakk'ın kendi ilmindedir. Zât, kendi isim ve sıfatlarının suretlerini kendi ilminde seyreder. Bu ilim suretlerine, yani her bir varlığın Hakk'ın ilminde ezelden beri var olan hakikatine, a'yân-ı sâbite (sabit aynalar/hakikatler) denir. Bizlerin, sizlerin, bütün kâinatın aslı, kökü, programı bu a'yân-ı sâbitedir. Ve bu a'yân-ı sâbitenin belirdiği ilk yer, Vahidiyyet mertebesidir.

Bu mertebenin bir diğer ismi de Uluhiyyet, yani İlahlık mertebesidir. Çünkü İlah, kendisine ibadet edilen, isimleriyle ve sıfatlarıyla tecelli eden demektir. Ahadiyyet mertebesinde isimler ve sıfatlar henüz belirginleşmediği için orada bir "İlah"tan bahsedilemez. Ancak Vahidiyyet'te, bütün isimler toplu halde zuhur edince, bu isimlerin tamamını kendinde toplayan Allah ismi de tecelli eder.

Vahidiyet olarak isimlendirilmesi bil cümle esmanın Allah isminin küllisi tahtında birleşmelerinden neşet etmiştir. Allah cami isim bütün isimler de vahidiyet mertebesinden zuhura çıkmaya başladığından İlah, Uluhiyet, Allah ile ifade edilen mertebe burasıdır, vahidiyet mertebesidir. İşte Allah ismi ahadiyet mertebesinde geçerli olmuyor, Â’ma mertebesinde de geçerli olmuyor.

Biz "Allah" dediğimizde, aslında O'nun bütün isim ve sıfatlarını kendinde toplayan Vahidiyyet mertebesine, Uluhiyyet hakikatine seslenmiş oluyoruz. Bu yüzden "Allah" ismi, İsm-i Câmi, yani toplayıcı isimdir.

Ahad, "tek" demektir. Vahid ise "bir". Beşerî dilde ikisi de aynı gibi görünse de, hakikat ilminde aralarında dağlar kadar fark vardır.

“Ahad” tek manasınadır, yani sayısal olarak “Ahad” da bir “Vahid” de bir deniyorsa da “Ahad” bir değil, “tek”tir. “Vahid” bir’dir. “Vahid” in tekrarı olmakta, yani “bir”in birleri olmakta, ama “tek”in “tek”i olamamaktadır. “Tek” sadece kendisinde oluşandır, yani “ahadiyet” mertebesi itibariyle tek, vahidiyet mertebesi itibariyle kesrete çoğula dönüşüyor.

Ahad, yani Ahadiyyet mertebesi, mutlak tenzihtir. O, "Lâ ilâhe illâ Hû" sırrıdır. İkincisi, benzeri, tekrarı yoktur. Ama Vahid, yani "bir", bütün sayıların ve çokluğun (kesret) aslıdır. İki, üç, milyon... hepsi "bir"in tekrarından ibarettir. "Bir" olmasaydı, diğer sayılar da olmazdı. Bu yüzden arifler der ki:

Malum olsun ki vahidin vahidiyeti bir mefhumdur ki onda asla kesret yoktur... Vahid adet değildir. Yani bir diyoruz ama adet değildir. Adet olması için onun bir ikincisi olması gereklidir... Belki o vahidiyet adetlerin kaynağı ve mazharı yani zuhur yeridir mazharıdır, özüdür. Bütün adetler, sayılar vahiden zuhur eder...

Vahid, sayısal bir "bir" değil, sayıların kendisinden fışkırdığı kaynaktır. Bu sebeple Vahidiyyet mertebesine "Maden-i Kesret" yani "Çokluğun Madeni" de denir. Bütün bu gördüğümüz âlemlerin, farklı farklı suretlerin, varlıkların kaynağı, Vahidiyyet denizinin dalgalanmasıdır.

Bu mertebenin bir diğer latif ismi de Hakikat-i Muhammediyye (Muhammedî Hakikat) ve Hakikat-i İnsaniyye (İnsanî Hakikat)'dir. Bu, insanın aslının nereye dayandığını gösterir.

Şöyle bilinsin ki vücût hakikati insaniye olan mertebe-i vahidiyet (vahidiyet mertebesinin ismi hakikati insaniyedir.) ahadiyet mertebesinden sonra ilk tecellidir vahidiyet mertebesi. Uluhiyet, insan-ı kamil, İlah, O mertebelerin diğer adıdır.

İnsân-ı Kâmil, yani kâmil insan, hakikati itibariyle Vahidiyyet mertebesindendir. Âlemler, Hakk'ın isimlerinin birer aynasıdır; kimi bir ismi, kimi birkaç ismi yansıtır. Ama İnsan-ı Kâmil, "Allah" isminin, yani bütün isimleri kendinde toplayan Vahidiyyet mertebesinin tam aynasıdır. Bu yüzden Füsûs'un ilk faslı "Âdem Kelimesindeki İlâhî Hikmet" ile başlar. Çünkü Âdem, bu topluluğun, bu "cem" sıfatının ilk zuhur yeridir. İnsanın aslı, kökü, Cenâb-ı Hakk'ın bütün isimlerini kendinde toplayan bu birlik mertebesidir.

Vahidiyyet'te ilim halinde bulunan bu isimler ve hakikatlerin şehadet âleminde zuhuru, Nefes-i Rahmânî (Rahmân'ın Nefesi) sırrı ile olur.

İşte Cenab-ı Hakk bütün bu vahidiyet sahasının bir ismi de uluhiyet mertebesi yani ilahlık mertebesi bir ismi Hakikat-i Muhammediye, diğer ismi de O’nun tecellisini meydana getiren rahmaniyet mertebesidir. İşte burada bütün esma-i ilahiye faaliyet sahasına geçebilmesi için isim ve sıfatlarını sonsuz olan na mütenahi fezaya Huu… diyerek Rahman nefes-i Rahmani olarak bütün bu isim ve sıfatlarını fezaya yaymış vaziyette o zaman.

İsimler, Vahidiyyet mertebesinde, kendi hakikatlerinin zuhurunu talep ederler. Şâfî ismi şifa vermek, Rezzak ismi rızıklandırmak, Kahhâr ismi kahretmek ister. Bu potansiyel "sıkıntıyı" Cenâb-ı Hakk, Rahmân ismiyle, bir nefes gibi bütün varlık imkânına yayarak giderir. Bu nefes, a'yân-ı sâbite denilen o ilmi suretlere birer "vücûd-ı zıllî" (gölge varlık) verir ve onları dış âlemde görünür kılar. Bütün kâinat, bu Rahmânî Nefes'in dalgalanmasından ibarettir.

Bu mertebelerin birbiriyle olan ilişkisi, o nurlu zincir şöyledir:

Cenab-ı Hakk Zat aleminden bir coştu yani amaiyetten bir coştu ahadiyet mertebesini, ahadiyet denizini meydana getirdi, ahadiyet denizi bir dalgalandı bir coştu kendinden vahidiyet denizini yani sıfat denizini ortaya getirdi. Sıfat denizi bir dalgalandı bir coştu, esma mertebesini esma denizini meydana getirdi. Esma denizi de coştu, kendisinden Ef’al mertebesini meydana getirdi. Dolayısıyla bunlar Cenab-ı Hakk’ın tenezzülatı, tenezzülatı, tenezzülatından başka bir şey değildir.

Lakin bu "tenezzül", yani iniş, mekânsal bir iniş değildir. Yüksekten aşağıya düşmek gibi anlaşılmasın. Bu, bir "zuhura çıkış", bir "açığa çıkış"tır. Sırdaki hakikatin görünür hale gelmesidir.

Füsûs'un bize öğrettiği Vahidiyyet hakikati budur: O, Zât'ın mutlak bilinmezliğinden âlemlerin çokluğuna geçişteki ilk ve en önemli köprüdür. O, bütün isim ve sıfatların toplandığı Uluhiyyet sahasıdır. O, sayıların değil, sayıların kaynağı olan "Bir"in mertebesidir. Ve en nihayetinde o, İnsan-ı Kâmil'in ve Hakikat-i Muhammediyye'nin aslıdır. Bu hakikati tefekkür etmek, insanın kendi varlığının ne kadar yüce bir köke dayandığını anlaması demektir.

Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği

Vahidiyyet denizi, zıtların birbiriyle harp ettiği değil, aynı kaynaktan doğduklarını anladıkları bir Cem makamı, bir vuslat meydanıdır. Şeyhü'l-Ekber Hazretleri’nin hikmet pınarından beslenen Terzibaba Necdet Ardıç Efendimiz, bu meydanın sırlarını bize sohbet diliyle açar.

Bu idrak yolculuğu bir terakki, bir yükseliş işidir. Evvela insan, “her şey Hakk’tandır” der. Bu, kesreti (çokluğu) kabul edip kaynağını bir bilmektir. Lâkin irfan sahibi, burada durmaz. O, bir adım daha atar ve der ki:

Ama kendi irfan ehli arkadaşları ile buluştuğu zaman “her şey O’dur” der, orada mahsur olmaz. Bunun için Hz. Şey (r.a.) başta Halik ve mahluk hep aynı vahidedendir, buyurduktan sonra yani Halik ve mahluk tek varlıktandır, tek varlıktır, sonra bu manadan terakkiye işareten yani bu manadan yükselmeye işaret edilerek “hayır belki o aynı vahidedir” hep aynı vahidedendir derken bu sefer hep aynısıdır diyor. Yani her şey Hakktandır derken hayır her şey Hakktır hakikatte ise diyor.

Bu “hayır, belki o aynı vahidedir” sözü, Vahidiyyet kapısının anahtarıdır. Halik ve mahluk, yaratan ve yaratılan, iki ayrı varlık değil, aynı hakikat-i vahide’nin, yani tek ve biricik hakikatin iki farklı yüzü, iki farklı tecellisidir. Taayyünler, yani belirginleşip görünür olmaları cihetiyle çokturlar; fakat hakikatleri itibarıyla “aynı vahide”dirler, yani o tek olanın ta kendisidirler. Tıpkı sayısız adedin, “bir”den başka bir şey olmaması gibi. Bütün sayılar, “bir”in tekrarından ibarettir; hakikatte ise sadece “bir” vardır.

Bu birliği görmemize engel olan, bizzat bakanın kendisidir. Kendi müstakil varlığını, kendi “ben”liğini araya koyan kimse için birlik müşahedesi mümkün olmaz. Sen “ben” dediğin an, O’nun karşısına ikinci bir varlık koymuş olursun ki, bu da Ahadiyyet sırrını perdeler.

Ve eğer sen O'na O'nunla ve seninle nazar edersen, yine "ahadiyyet" zail olur. Zîrâ "nazartehû"daki "tâ" zamiri, manzûrun "ayn"ı değildir. İmdi "nazır" ve "manzûr" olan iki emrin iktizâ eylediği nisbetin vücûdu lâbüddür. Böyle olunca "ahadiyyet" zail olur.

"Nazartehû" yani "sen O'na baktın" dediğinde, bakan bir "sen" (tâ), bakılan bir "O" (hû) vardır. Bu ikilik, bakan ile bakılan arasındaki ayrılık, Ahadiyyet’in, yani mutlak birliğin zail olmasına, perdelenmesine sebep olur. Çözüm, bakanın aradan çekilmesidir. Sâlikin müşahedesi, aslında Hakk’ın kendi Zât’ını yine kendisiyle, sâlikin varlığı aynasından müşahede etmesinden ibaret hâle gelmelidir. Bu hâle istiğrak, yani tam bir gark olma, yok olma hâli denir.

Misâl:Hâl-i istiğrâkta bulunan bir âdemden hiçbir eser ve tecellî zâhir olmaz; ve bu hâl içinde onda ne ilim, ne sem’, ne basar, ne irâde, ne de kudret zâhir değildir. Bunların cümlesi o kimsenin vücûdunda müstehlek ve mütelâşîdir. Bu hâl-i istiğrâktan hâl-i âgâhîye geldikde, bu ta’dâd olunan sıfatlarıyla muttasıf olur.

İstiğrak hâlindeki ârif, kendi iradesinden, ilminden, görmesinden soyunmuştur. Bütün sıfatları, Hakk’ın Vücûdunda erimiş, yok olmuştur. O aradan çekilince, gören de O’dur, görünen de O. Vahidiyyet tecrübesi, bu ikilik perdesinin kalktığı andır. Bu hâle ermeyen, varlıklara kendi başına bir vücut atfeder ki, bu en büyük haksızlıktır. Çünkü onlara ait olmayan bir sıfatı, ilahlığa mahsus olan “var olma” sıfatını onlara vermiş olur.

Günümüzde “Zahir” esmasının zuhuru olan bütün bu varlıklara birer asli varlık vermekle daha çok haksızlık etmiş oluyoruz. O zaman onları biz ilah yapmış oluyoruz. Ayrıca da iftira etmiş oluyoruz. Onlar kabul etmiyorlar ama biz zorla sen ilahsın diye ona bunu vermek suretiyle kimlik veriyoruz.

Bu haksızlıktan kurtulmanın yolu, âlemi bir ayna olarak görmektir. Bütün âlem, Hakk’ın isim ve sıfatlarının tecelli ettiği bir aynadır. Lâkin bu aynalar içinde bir tanesi vardır ki, o diğerlerine benzemez. O ayna, İnsan-ı Kâmil’dir. Âlemde Hakk isim ve sıfatlarını seyrederken, İnsan-ı Kâmil’de bizzat Zât’ını seyreder. Çünkü İnsan-ı Kâmil, Vahidiyyet mertebesinin, yani Hakikat-i Muhammediyye’nin bu şehadet âlemindeki zuhur yeridir.

Âlemde isimlerini ve sıfatlarını seyreden Cenâb-ı Hakk (c.c.) insanda ise zâtını seyretmektedir. ... hakikat-ı İnsaniye olan mertebe-i vahidiyetten yani vahidiyet mertebesinin diğer bir ismi de “Hakikat-ı İnsaniye”dir.

Nasıl ki bir çekirdek, koskoca bir ağacın bütün programını, dallarını, yapraklarını, meyvelerini kendi içinde gizlerse, Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimizin o mübarek varlığı da bütün âlemleri içinde toplayan Hakikat-i Muhammediyye’nin, yani Vahidiyyet mertebesinin çekirdeğidir.

İşte bu Hz. Muhammed hakikat-ı Muhammediyenin çekirdeğidir. Yani Hz. Muhammed ismindeki o mahalde o zuhurda o mübarek yerde o hazrette hakikat-i Muhammedi gizlidir. Nasıl ki bir çekirdeğin içerisinde koskocaman bir ağaç gizli ise Efendimiz (s.a.v.) de o mübarek varlığın...

Bu Vahidiyyet hakikati, kendi vehim ve hayallerimizden ördüğümüz kesret perdesini ancak celâl ile yıkar. Cenâb-ı Hakk, Vahid ismini çoğu zaman Kahhâr ismiyle birlikte zikreder. Bu, boşuna değildir. Kahhâr ismi, ezici, kahredici gücüyle ortaya çıkar, Hakk’tan gayrı ne kadar hayalî varlık, ne kadar vehim varsa hepsini silip süpürür. Batıl gidince, geriye sadece Hak, yani Vahid olan kalır.

Nitekim Hak Teâlâ hazretleri لِمَنِ الْمُلْكُ الْيَوْمَ لِلَّهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّارِ (Mü'-min, 40/16) buyurur. Yani bugün mülk kimindir, yine kendisi cevap verir, Kahhar ve Vahid olan Allah’ındır. İşte Kahhar esmasıyla Vahid esmasının bir arada ifade edilmesinin sebebi budur. Kahhar geldiği zaman arkasından zaten Vahid geliyor. Yani Vahidin şanı Kahhardan geliyor. Kahhar, kahr ediyor, hayal ve vehmi hani “Hak geldi batıl gitti” işte batılın gitmesi Kahhara bağlıdır, batıl gittiği zaman da ortada Vahid kalmaktadır.

Bu büyük hakikati idrak eden ârif, bir mîzan, bir denge üzere durmalıdır. Bu denge, tenzih ile teşbihin dengesidir. Tenzih, Hakk’ı her türlü eksiklikten, mahlukata benzemekten uzak tutmaktır. Teşbih ise O’nun her şeyde ve her yerdeki tecellisini görmektir. Sadece tenzih edip “O, hiçbir şeye benzemez, O şurada değildir, burada değildir” diyen kimse, câhilce bir edepsizlik içindedir. Çünkü Hakk’ı tecellilerinden soyutlayarak, kendi aklının dar kalıplarına hapsetmeye çalışır. Bu, güya O’nu yüceltirken, aslında O’nun sıfatlarını O’ndan koparmaktır.

İmdi tenzih eden kimse ya câhildir, veyahut sû'-i edeb sahibidir. ... mü'min olan ve şerâyi' ile kail bulunan kimse, tenzih edip tenzih indinde tevakkuf ettikde ve bundan gayri görmedikde, muhakkak edebe isâet eder; ve Hakk'ı ve resulleri tekzîb eyler. Halbuki onun şuuru yoktur.

Öte yandan, sadece teşbih yapıp her gördüğü surette takılıp kalmak da perdedir. Hakiki irfan, bu iki kanadı birlikte kullanmaktır. Kur’ân-ı Kerîm’in başındaki “Elif, Lâm, Mîm” harfleri, bu sırrın bir anahtarı gibidir.

“Elif, Lam, Mim” harflerinde; Elif; ahadiyet mertebesidir. Lam; lahut, uluhiyet mertebesi, ilahlık, vahidiyet mertebesidir. Elif ahadiyet mertebesi, tenzih edilen mertebedir. ... Lam; lahut alemidir, vahidiyet mertebesidir, İlahlık mertebesidir. Varlığın başladığı teşbih mertebesidir.

Elif harfinin dik duruşu, Zât’ın tenzihini, hiçbir şeye benzemezliğini, tekliğini simgeler. Lâm harfi ise, Vahidiyyet mertebesidir; o Elif hakikatinin isimler ve sıfatlar âlemine tenezzül ederek teşbih sahasına, yani görünürlüğe inmesidir. Ârif, Elif’in tenzihini bilir ama Lâm’ın teşbihinde yaşar. O, Vahidiyyet’in “aynı vahide” olduğunu bilir ama bu sırrı her önüne gelene açmaz. Ehliyle “her şey O’dur” diye sohbet eder, avamın yanında ise “her şey O’ndandır” diyerek şeriatın edebini korur.

Füsûs’un derinliklerinde parlayan Vahidiyyet incisi budur: Zıtların savaş meydanı değil, vuslat bahçesi olduğunu anlamak. Halik ile mahlukun, tenzih ile teşbihin, birlik ile çokluğun aynı hakikatin farklı yüzleri olduğunu idrak etmek ve bu idrakin edebiyle yaşamaktır.

Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Vahidiyyet

Hakikat ilmi, kuru harflerle, akıl terazisiyle tartılan tanımlarla idrak edilmez. O, bir hâl ilmidir. Gönülden gönüle akan bir ırmaktır. Bu ırmağın en coşkun, en derin kollarından biri de Hazret-i Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin Mesnevî-i Şerîf'idir. Şeyh-i Ekber İbn Arabî hazretlerinin hikemî bir üslupla, mertebeler halinde beyan ettiği vücûd hakikatlerini, Hazret-i Pîr, hikâyelerin, temsillerin ve şiirin kanatlarına bindirerek anlatır. O, hakikati bir ders gibi anlatmaz, bir koku gibi hissettirir, bir nağme gibi duyurur.

Mesnevî bir şerh kitabıdır; kâinat kitabının, Kur'ân-ı Kerîm'in ve İnsân-ı Kâmil'in hakikatinin şerhidir. Vahidiyyet de bu kitabın en mühim bahislerinden biridir.

Ezel Mertebesi: İsimlerin Ayırt Edildiği Tecellîgâh

Tasavvuf büyükleri, varlığın mertebelerini anlatırken lafızların dar kalıplarına sığmayan hakikatleri ifade etmek için bazı ıstılahlar, yani özel terimler kullanmışlardır. Hazret-i Mevlânâ ve onun izinden giden şârihler, bu konuda ince bir ayrım yaparlar. Onlara göre bir "Ezel-i âzâl" vardır, bir de "Ezel". Bu iki tabir, aynı anlama gelmez. Biri, diğerinin bâtınıdır.

Muhakkıkîn indinde bir "ezel" ve bir de "ezel-i âzâl" vardır. Ezel-i âzâl mertebe-i vahdettir. Bu mertebede esmâ ve sıfât-ı ilâhiyye müttehid olup, birbirinden mütemeyyiz değildir. Ve ezel, mertebe-i vâhidiyyettir ki, ebede kadar olan ahvâl hakkında işâret olduğundan, ezelden ileri olan ezel-i âzâle taalluku hasebiyle başı ve ibtidâsı yoktur; ve ebede mukārin ve onunla beraber olduğu için ayağı ve nihâyeti de yoktur.

"Ezel-i âzâl" dedikleri, Vahdet mertebesidir. Orada ne isim vardır ne sıfat, ne de bunların birbirinden ayrılığı. Her şey, Zât'ın mutlak birliğinde erimiş, kaybolmuştur. Tıpkı bir tohumun içinde ağacın gövdesinin, dallarının, yapraklarının ve meyvelerinin potansiyel olarak, birbirinden farksız bir halde bulunması gibi.

"Ezel" dedikleri ise, bizim konumuz olan Vahidiyyet mertebesidir. Burası, o tohumun çatlayıp içindeki bütün kabiliyetlerin ilim planında açığa çıktığı yerdir. Artık gövde gövde olarak, dal dal olarak, yaprak yaprak olarak bilinir. İlâhî isimler ve sıfatlar, Vahdet'in o birleşik hâlinden çıkıp, her biri kendi hususiyetiyle, kendi hükmüyle "temeyyüz eder", yani birbirinden ayırt edilir. El-Hâdî (hidayet veren) isminin hakikati, el-Mudill (dalalete düşüren) isminin hakikatinden; Er-Rahmân isminin tecellisi, El-Kahhâr isminin tecellisinden bu mertebede ayrılır.

Bu mertebe, Hakk'ın kendi Zât'ında gizli olan sonsuz kemâlâtını, isim ve sıfatlarının suretleri halinde tafsilatıyla bildiği "ikinci taayyün" sahasıdır. Taayyün-i evvel Vahdet ise, taayyün-i sânî, yani ikinci belirlenim Vahidiyyet'tir.

İkincisi, "mertebe-i vâhidiyyet"e ve "taayyün-i sânî'ye tenezzülünden sonra kendinde mündemiç olan bilcümle sıfatının ve esmâsının sûretleri yekdiğerinden müte-meyyiz olarak ilm-i ilâhîde peyda olduklarından, her birinin iktizâ-yı zâtīleri olan kābiliyyet ve isti'dâdâtı ne ise inkişaf eder. Ve bu kābiliyyet ve isti'dâdât ba'de'l-inkişaf, Hakk'ın tafsîlen ma'lûmu olurlar. İşte Hakk'ın bunlara taalluk eden ilmi, onların ma'lûmiyyetlerinden sonra olduğundan, "ilim ma'lûma tâ-bi'dir" denildiği vakit, ilm-i sıfatî ve esmâî anlaşılmalıdır.

Zât'ın kendi Zât'ını bilmesi kadîmdir, hiçbir şeye tâbi değildir. Ama isimlerinin ve sıfatlarının suretlerini, yani bizlerin ve bütün kâinatın hakikatleri olan A'yân-ı Sâbite'yi bilmesi, o suretlerin bu Vahidiyyet mertebesinde belirginleşmesinden sonradır. Bu sebeple arifler, "İlim malûma tâbidir" derken, işte bu Vahidiyyet mertebesindeki tafsilatlı ilmi kastederler. Cenâb-ı Hakk, senin ve benim ne yapacağımızı, hangi isminin tecellisine ayna olacağımızı, bizim o ilimdeki sabit hakikatimizin kabiliyeti ne ise, ona göre bilir. Bu, bir mecburiyet değil, ilmin malûmun hakikatine uymasıdır.

Vahdet Denizi ve Varlık Dalgaları: Suretler Âleminin Kaynağı

Hazret-i Mevlânâ, bu yüksek hikemî bahisleri aklın anlayacağı seviyeye indirmek için eşsiz temsiller kullanır. Vahidiyyet mertebesinde birbirinden ayrılan ilâhî isimlerin, kesret âleminde, yani bu gördüğümüz çokluk dünyasında nasıl varlık suretlerine büründüğünü anlatırken, deniz ve dalga misalini verir.

Bu beyt-i şerîf, yukarıdaki beyt-i şerîfin misâl-i hissî ile tavzîhidir. Ya'ni onların sûret-i müteayyineleri denizin dalgaları gibidir. Deniz bir olduğu halde dalgaları müteaddiddir. Dalgalar rüzgârdan hâsıl olduğu gibi, suver-i müteayyine dahi vücud-ı hakîkî denizinin esmâ-i muhtelife rüzgârlarıyla müteharrik olup dalgalanmasından ibaret olur.

Vücûd-ı Hakîkî, yani Mutlak Varlık, tek bir denizdir. Vahidiyyet mertebesinde birbirinden ayrılan ilâhî isimler (esmâ-i muhtelife) ise, o denizi dalgalandıran rüzgârlardır. Bizler, yani bütün varlıklar, o denizin yüzünde beliren sayısız dalgalarız (suver-i müteayyine). Her dalga, diğerinden ayrı bir şekil, ayrı bir suret gibi görünür. Ama hakikatte her bir dalga, denizin kendisinden başka bir şey midir? Rüzgâr dindiğinde, dalga yine denize karışmaz mı? Kesretin (çokluğun) içindeki Vahdet'in (birliğin) sırrı budur. Bütün bu görünen farklı suretler, tek bir Vücûd denizinin, farklı isimler rüzgârıyla dalgalanmasından ibarettir.

Hazret-i Pîr'in şârihleri, bu manayı daha da zenginleştiren başka semboller de bulurlar Mesnevî'de. Vahidiyyet, bazen bir bahçeye benzetilir:

Zîrâ rahmânî ve melekî olan havâtırın menba'ı ism-i Hâdî; ve nefsânî ve şeytânî olan havâtırın menba'ı ism-i Mudill'dir. Ve rahmâniyyet ve melekiyyet ve nefsâniyyet ve şeytâniyyet bu sıfatların suver-i ilmiyyeleri olup, her biri bu bâğ-ı vâhidiyyetin meyveleridir.

Vahidiyyet birliği, öyle bir bahçedir ki, hem Hâdî isminin hidayet meyveleri, hem de Mudill isminin dalalet meyveleri o bahçede yetişir. Zıt gibi görünen her şey, aslında aynı bahçenin, yani Vahidiyyet mertebesinin ürünleridir. Bu, zıtların birliğinin, yani Cem makamı'nın bir ifadesidir. İyilik de, kötülük de, hidayet de, dalalet de kendi kaynakları olan isimlere dayanır ve bu isimlerin hepsi Vahidiyyet bahçesinde bir aradadır.

Bu mertebe, aynı zamanda bir "sabah vakti" gibidir. Gece karanlığında her şeyin bir olduğu Ahadiyyet gaybından sonra, Vahidiyyet sabahı ile eşyanın hakikatleri, yani A'yân-ı Sâbiteleri birbirinden ayrışır, belirginleşir.

“Sabah vakti"nden murâd hakāyık-ı eşyânın yekdîğerinden temeyyüz ettiği “vâhidiyyet” ve "ilm-i ilâhî" mertebesidir. "Zaîn"den ya'nî "müsafir"den murâd, o hakāyıkın vücûd-i hakîkînin merâtibinde nüzûl ve urûc seferleridir.

Her birimizin hakikati, o "sabah vakti"nde yola çıkan bir "misafir" gibidir. Vahidiyyet mertebesinden ruh, misal ve şehadet âlemlerine doğru bir yolculuğa çıkar. Bu yolculuk, iniş (nüzûl) ve tekrar aslına dönüş (urûc) seferidir. Hak Teâlâ, kendi varlık mertebelerinde sefer eden bu misafirden gafil olur mu hiç? Onun nereye ineceğini, nereye çıkacağını, hangi ismin hükmüyle yol alacağını en iyi bilen O'dur.

Hakîkat-i İnsaniyye ve Akl-ı Küll: Vahidiyyet Sırrının Taşıyıcısı

Bütün bu kevnî hakikatlerin insan ile ilgisi, tasavvufun ve irfanın en can alıcı noktasıdır. Kâinatta ne varsa, onun bir özeti, bir nüsha-i kübrâsı insanda mevcuttur. Vahidiyyet mertebesi de insandan ayrı, uzakta bir yer değildir. O, bizzat insanın hakikatinin ta kendisidir.

"Mâhiyyat”dan murâd, a'yân-ı sâbitedir ki, bu mertebeye Vücûd-ı mutlakın "mertebe-i vâhidiyyet"i ve "hakîkat-i insaniyye" derler.

Bütün eşyanın ilimdeki suretlerinin, yani A'yân-ı Sâbite'nin bulunduğu Vahidiyyet mertebesine, aynı zamanda Hakikat-i İnsaniyye, yani "insan hakikati" denir. Çünkü insan, bütün ilâhî isimleri kendinde toplayan yegâne varlıktır. Diğer varlıklar sadece bir veya birkaç ismin tecelligâhı iken, İnsân-ı Kâmil, "Allah" ism-i câmiinin, yani bütün isimleri kuşatan ismin mazharıdır. Bu yüzden Vahidiyyet, insanın hakikatidir; insan, Vahidiyyet'in yeryüzündeki suretidir.

Bu sırrı, Hazret-i Mevlânâ Akl-ı Küll (Küllî Akıl) kavramıyla daha da açar. Akl-ı Küll, Hakikat-i Muhammediyye'dir. O, Ahadiyyet'in mutlak birliği ile Vahidiyyet'in isimler çokluğu arasında bir berzahtır, bir köprüdür.

"Akl-ı küll", vücûd-ı mutlakın mertebe-i vahdetidir ve taayyün-i evvel mertebesidir. Buna hakîkat-ı muhammediyye dahi derler. Bu mertebe, ahadiyyet ile vâhidiyyet arasında berzahdır.

Bu Küllî Akıl, Ahadiyyet'in saf nurunu alır ve Vahidiyyet mertebesinde isimler ve sıfatlar elbisesine, yani "hil'at"ına büründürür.

Ve "hil'at"dan murâd, vücudun mertebe-i vahdetden, mertebe-i vâhidiyyete ve taayyün-i evvelden, taayyün-i sânî mertebesine tenezzülüdür ki, bu "hakîkat-ı muhammediyye" ve "akl-ı küll" mertebesi, mertebe-i vahdete tenezzülünde esmâ ve sıfât-ı ilâhiyye sûretleri olan a'yân-ı sâbite libaslarıyla mütelebbis oldu ve bu hil'atlara büründü...

Bu yüzden İnsân-ı Kâmil, "akl-ı küllün timsâl-i mücessemi", yani Küllî Akl'ın cisimleşmiş bir örneğidir. O, Vahidiyyet mertebesindeki bütün o ilâhî isimlerin elbiselerini giyinmiş, onların sırrını taşıyan canlı bir hakikattir. Peygamberlerin ve kâmil velîlerin bâtını görmesi, eşyanın ardındaki hakikati müşahede etmesi, bu Vahidiyyet nuruyla, bu Küllî Akıl'la olan bağlarındandır.

"Gizli sûret"den murâd, "mertebe-i vâhidiyyet"dir ki, bu mertebede sıfât-ı ilâhiyyenin suver-i ilmiyyesi olan a'yân-ı sâbite tekevvün eder. ... Yani, gizli suret ve alın nuru olan sabit hakikatler âlemi, peygamberlerin (a.s.) gözünü uzak görüşlü yapmış ve onlar bu mertebeden vahdet (birlik) ve ahadiyyet (teklik) mertebesini müşahede etmişlerdir.

Vahidiyyet, peygamberlerin ve ariflerin gözüne takılan bir nurdur ki, o nurla bu kesret âlemine bakarken, kesretin ardındaki Vahdet'i, yani birliği görürler. Dalgalara bakıp denizi, meyvelere bakıp bahçeyi, suretlere bakıp o suretlerin kaynağı olan ilâhî isimleri müşahede ederler. Hazret-i Mevlânâ'nın Mesnevî'si, Vahidiyyet gibi yüksek bir hakikati, deniz, dalga, bahçe, meyve, sabah vakti, misafir gibi canlı ve latif misallerle gönlümüze nakşeder. O, bize der ki: "Bu çokluk seni aldatmasın. Bütün bu görünen suretler, tek bir denizin dalgalarıdır. Bütün bu zıtlıklar, tek bir bahçenin meyveleridir. Senin kendi hakikatin de o bahçenin, o denizin ta kendisidir. Gözünü suretten Sîret'e, çokluktan Bir'e çevirirsen, sen de o peygamberlerin gördüğü 'gizli suret'i görür, o 'alın nuru' ile aydınlanırsın."

Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme

Kavramlar Ağında Vahidiyyet

Hakikat ilminin kapısından giren sâlik, kavramları birbiriyle örülmüş bir ağ gibi görmelidir. Her bir ilmek, diğerine bağlıdır; birini çektiğinde hepsi titreşir. Vahidiyyet de bu ağın tam merkezinde, nice hakikatin düğümlendiği bir menzildir. Onu anlamak için etrafındaki diğer durakları da görmek gerekir.

Her şeyden evvel, Vahidiyyet’in hemen öncesindeki sır perdesini, yani Ahadiyyet mertebesini bilmek icap eder. Ahadiyyet, Zât-ı Mutlak’ın hiçbir isim, sıfat ve taayyün ile kayıtlanmadığı, kendi kendine olduğu mutlak teklik ve bilinmezlik makamıdır. Orada ne isim vardır ne resim. Vahidiyyet ise, bu sır denizinden zuhûra meyleden ilk tecellîdir. Ahadiyyet bâtın ise, Vahidiyyet onun zâhiridir. Biri “hiçbir şey olmayan” Bir, diğeri “her şey olan” Bir’dir.

Bu zuhûr edişin, bu perdenin aralanmasının adına Taayyün denir. Taayyün, “belirlenim” demektir; mutlak olanın kayıt altına girmesidir. Vahidiyyet, Zât’ın ilk taayyünüdür (taayyün-i evvel). Cenâb-ı Hakk’ın, kendi Zât’ını kendi isim ve sıfatları ile toplu olarak bildiği ilk irfan sahasıdır. Ahadiyyet’in isimsizliğinden, Vahidiyyet’in isimler âlemine bu ilk iniş, sevgiyle ve bilinme muradıyla gerçekleşen bir tenezzüldür.

Vahidiyyet mertebesinin hangi âlem olduğu sorusu, bizi Uluhiyyet kavramına götürür. Uluhiyyet, “ilahlık” mertebesidir ki, bütün ilahi isimlerin hükümlerinin geçerli olduğu sahadır. Hakk, ancak bu mertebede Rezzak’tır, Şâfî’dir, Hâdî’dir. Ahadiyyet mertebesinde ise bu isimlerin muhatabı olan bir varlık olmadığından, bu isimler henüz bâtındadır. Dolayısıyla Vahidiyyet, Uluhiyyet mertebesinin ta kendisidir. Hakk’ın bütün isimleriyle birlikte bulunduğu, ilahlığının tecellî ettiği ilk birlik âlemidir.

Bu birlik âleminin muhtevası Esma'ül Hüsna ile doludur. Vahidiyyet, bütün ilahi isimlerin ayrı ayrı değil, bir bütün hâlinde, icmâlen bulunduğu bir hazinedir. Tıpkı bir çekirdeğin içinde ağacın bütün dallarının, yapraklarının ve meyvelerinin gizli olması gibi, Vahidiyyet mertebesinde de bütün kevnî hakikatler, Esma’ül Hüsna’nın potansiyel gücü olarak mevcuttur. Her bir isim, âlemde zuhûr edecek bir varlığın kaynağıdır.

Bu kaynakta, ilahi ilimde mevcut olan varlıkların ezelî hakikatlerine A'yan-ı Sabite denir. Bunlar, henüz dış âlemde suret bulmamış, Cenâb-ı Hakk’ın ilminde sabit olan “şey”lerdir. Vahidiyyet mertebesi, A’yân-ı Sâbite’nin, yani bütün mahlûkatın hakikatlerinin ilahi ilimde belirdiği yerdir. Hakk, bu aynalarda kendi isimlerinin tecellîsini seyreder. Bu yüzden denir ki, A’yân-ı Sâbite, yaratılmışlık kokusu koklamamıştır. Onlar, Vahidiyyet denizinin ilmî dalgalarıdır.

Sâlik, Vahidiyyet’i anlamak; Ahadiyyet’in Gayb’ından Taayyün ile Uluhiyyet sahasına inişi, bu sahanın Esma’ül Hüsna ile dolu olduğunu ve bu isimlerin de A’yân-ı Sâbite denilen ezelî hakikatlere kaynaklık ettiğini bilmektir. Bu, varlığın vücûdî yolculuğunun ilk ve en temel adımıdır.

Kütüphanedeki Kaynaklar

Bu kütüphanenin temelini atan ve sohbetleriyle nice gönle irfan tohumu eken Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri, Vahidiyyet hakikatini sâlikin seyr-i sülûkunun merkezine yerleştirir. O’nun dilinde Vahidiyyet, soyut bir hikmet konusu değil, zikirle, devranla ve mürşid nazarıyla tecrübe edilen canlı bir hâldir. Terzibaba, sâlikin “idrak binasını” ikilikten kurtarıp bu “teklik esası” üzerine yeniden inşa etmesi gerektiğini vurgular. Halka zikrini ve devranı, kâinatın Vahidiyyet merkezi etrafındaki dönüşünün bir yansıması, sâliklerin de bu küllî ahenk içindeki yerlerini bulma çabası olarak şerh eder. O’na göre mürşid, müridini kuru bilgiden kurtarıp doğrudan doğruya bu birliğin kaynağı olan “Feyz-i Akdes”e bağlayan, haberi olan kimsedir. Vahidiyyet’in sırrı, kitap satırlarında değil, bu feyzin aktığı ariflerin sinesinde saklıdır.

Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri ise Füsûsu’l-Hikem’de, Vahidiyyet’in vücût mertebeleri arasındaki yerini ve hikemî temelini en ince ayrıntılarıyla ortaya koyar. O, Vahidiyyet’i “taayyün-i evvel” (ilk belirlenim) olarak isimlendirir ve Zât’ın kendi isim ve sıfatlarını topluca bildiği ilk irfan mertebesi olduğunu belirtir. Bu mertebedeki tecellîye, Zât’ın kendinden yine kendine açılması manasında “Feyz-i Akdes” adını verir. Şeyh-i Ekber, Ahad ile Vahid arasındaki farkı net bir şekilde çizer: Ahad, sayı kabul etmeyen mutlak teklik iken, Vahid, bütün sayıların ve çokluğun kendisinden çıktığı asıldır. Vahidiyyet, Hakk’ın “âlemlerden ganî” olduğu Ahadiyyet tenzihinden, isim ve sıfatlarıyla tecellî ettiği Uluhiyyet teşbihine geçtiği Muhammedî mîzandır. Bu idrak, Halik ile mahlukun aynı hakikatten ibaret olduğunu anlamak, yani Cem makamıdır. Bu sırrı taşıyan İnsan-ı Kâmil ise, Vahidiyyet sırrının tecellî ettiği en parlak ayna olur.

Hazret-i Mevlânâ ise Mesnevî-i Şerîf’inde bu yüce hakikati, âşıkların ve ariflerin gönlüne hitap eden bir dille, misaller ve hikâyelerle dokur. O, Vahidiyyet’i tek bir denizin (Vücud-ı Hakîkî), ilahi isimlerin rüzgârıyla dalgalanarak sayısız suretler ve şekiller göstermesine benzetir. Her bir dalga ayrı bir varlık gibi görünse de, hepsi aynı denizin suyundan ibarettir. Mevlânâ, bu mertebeyi bazen “bâğ-ı vâhidiyyet” (birlik bahçesi) olarak tasvir eder; bütün varlıklar bu bahçenin farklı renk ve kokudaki çiçekleri, meyveleridir. O’nun dilinde Vahidiyyet, Ezel’de isimlerin birbirinden temyiz edildiği, yani seçilip ayrıldığı, ancak henüz kesret âlemine dökülmediği bir “sûret-i hafiyye” (gizli suret) âlemidir. Mesnevî, aklı hayran bırakan bu vücûdî sırları, bir çocuğun bile anlayabileceği bir şefkat ve sevgi diliyle anlatarak, Vahidiyyet idrakini kalbî bir zevk hâline getirir.

Değerlendirme

Bu üç büyük deniz, Vahidiyyet ummanına bu şekilde akar. Vahidiyyet yalnızca varlığın nasıl zuhûr ettiğini anlatan bir başlangıç noktası değildir; aynı zamanda sâlikin mânevî yolculuğunun da hem hedefi hem de usûlüdür. Bütün seyr-i sülûk, kesrette dağılmış olan idraki toplayıp Vahidiyyet’in birliğinde cem etmekten ibarettir.

Bu bahiste anlaşılan en mühim sırlardan biri, Vahidiyyet’in, tenzih ile teşbihin, yani Hakk’ın mutlak aşkınlığı ile âlemdeki görünürlüğünün düğümlendiği yer olmasıdır. O, ne sadece soyut bir Birlik’tir ne de sadece dağınık bir çokluktur; bilakis, Çokluğun içindeki Birlik’tir. Bu Muhammedî mîzanı kuramayan, ya tenzihte kalarak Hakk’ı âlemden dışlar ya da teşbihte boğularak kesret içinde kaybolur.

Nihayetinde, Vahidiyyet’in ne olduğunu bilmek başkadır, o birliğin içinde eriyip “Vahid” isminin tecellîsine mazhar olmak başkadır. Kütüphanemizdeki bu eserler, sana birinci adımı, yani bilmeyi sunar. İkinci adım olan bulmak ve olmak ise, bir Mürşid-i Kâmil’in himmetinde, zikir ve sohbetle atılacak bir adımdır. Cenâb-ı Hakk, cümlemizi bilenlerden değil, bulanlardan ve olanlardan eylesin.

Bu makale, Terzibaba Irfan Mektebi Dijital Kutuphanesi Wiki-Enhanced RAG sistemi tarafindan 139 kaynak eserden sentezlenmistir.

Model: gemini-2.5-pro | Olusturulma: 28.05.2026