Zahir
İrfan mektebinde hakikatin dört yüzünden birine, Zâhir’e nazar kılacağız. Zâhir, her an gözümüzün önünde olsa da sırrı en çok perdelenenlerdendir. Cenâb-ı Hakk’ın bir ismidir; bâtının, o sonsuz iç âlemin, dışa vuran yüzü, kevn âlemine giydirilmiş elbisesidir. Görünen âlemin sadece kabuğuna takılıp kalmak değil, o kabuktan içeriye, öze giden yolu bulmak gerekir. Terzibaba İrfan Mektebi’nin usûlünde Zâhir, inkâr edilecek bir hayal değil, Bâtın’ı okuyacağımız ilahi bir kitaptır. Bu kitabın sayfalarını çevirerek, görünenin ardındaki görünmeyeni, duyanın ardındaki duyulmayanı sezmeye çalışacağız.
Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı
"Zahir" kelimesi, "dış", "görünen", "açıkta olan" mânâlarına gelir. İrfan yolcusu için bu kelime, basit bir sıfat olmaktan çıkıp, ilahi bir ismin tecellîsi hâline gelir. Cenâb-ı Hakk, Hadîd Sûresi’nde kendini dört isimle bize tanıtır: “Hüve’l-Evvelü ve’l-Âhiru ve’z-Zâhiru ve’l-Bâtınu” (O, Evvel’dir, Âhir’dir, Zâhir’dir ve Bâtın’dır). Zâhir, Hakk’ın kendisidir; âlemler, O’nun zâhir oluşunun sahnesidir. O, hem her şeyin ardındaki gizli hakikat olan Bâtın’dır, hem de bütün bu varlık sûretleriyle aşikâr olan Zâhir’dir.
Bu iki ismin, Zâhir ile Bâtın’ın arasını bulamayan, ya her gördüğünü Hakk sanıp teşbihe düşer ya da Hakk’ı bu âlemden tamamen uzaklaştırıp tenzihte kaybolur. Terzibaba Necdet Ardıç Efendimiz, bu Muhammedî mîzanı şöyle kurar:
Cenâb-ı Hakk sadece yerde değil “ ve’l Evvelû ve’l Ahîrû ve’z Zahîrû ve’l Batînû ” (57/3) hükmüyle bütün âlemde mevcud’tur. O’nun olmadığı bir yer zâten yoktur. Eğer O’nun olmadığı bir yer olmuş olsa, o zaman Hakk’ın tasarrufunun dışında bir yer olmuş olur ki, oraya bir başka İlâhın sâhip olması gerekir. ... Ancak baktığımız zaman şu tahta, şu cam bardak Allah mı, Rabb mı? değil tabi. Sadece burada Allah’ı müşâhede edersek bu da putperestliğin ta kendisi olur. Ancak Tenzîh mertebesiyle bu Allah değildir dersek, bunu da yanlış beyanış oluruz, o zaman buna ayrı bir kimlik vermemiz gerekecektir.
Bardak, Hakk değildir; ama Hakk’tan ayrı bir vücûda da sahip değildir. Bardak, Zâhir’dir; bardağın varlık bulmasını sağlayan o gizli Kudret ise Bâtın’dır. Sâlik, bardağa bakıp Bâtın olan Hayy ismini, Kuddûs ismini, Musavvir ismini okuyabilendir. Bu okuma, [tenzih ile teşbihin](/wiki/tenzih-teşbih dengesi) aynı anda yaşandığı bir idrak hâlidir. Bardağa “Hakk’tır” demek hatadır, “Hakk’tan ayrıdır” demek de hatadır. Doğrusu, “Hakk’ın Zâhir isminin bir tecellîsidir” demektir.
Bu Zâhir-Bâtın ilişkisi, en kâmil şekilde insanda kendini gösterir. Zâhirimiz olan bedenimiz ile bâtınımız olan ruhumuz nasıl birbirinden ayrılmaz bir bütün ise, âlem de Hakk’tan öylece ayrılmaz. Beden ruhun zâhiridir, ruh bedenin bâtınıdır. Ruh çekildiğinde bedenin bir hükmü kalmaz. Aynı şekilde, âlem Hakk’ın zâhiridir, Hakk da âlemin bâtınıdır.
Ve insanın sûretinin zâhiri, kendisini idâre edici olan rûhuna ve nefsine, kendi lisânı ile nasıl senâ gösterirse, aynı şekilde Allah Teâlâ da âlemin sûretini, Hakk'ın hamdi ile tesbih edici kıldı; velâkin biz onların tesbîhini idrâk etmeyiz. ... Ve insanın zâhiri bâtınından ve bâtını da zâhirinden ayrılmaz. Bunun gibi Hak da âlemin sûretinin bâtını ve âlemin sûreti, O'nun zâhiridir. Ve Hak bâtın oluşu yönüyle âlemin sûretinden aslâ ayrılmaz. Eğer ayrılmış olsa, insanın rûhu cesedinden ayrıldığı zaman, nasıl fânî olursa, âlemin sûreti de öylece fenâya gider.
İnsanın gülmesi, ağlaması, sevinci, hüznü hep zâhire vuran birer işarettir. Yüzümüz, kalbimizin aynasıdır. Kalpte ne varsa, eninde sonunda yüze yansır. Âlem de böyledir; o, Hakk’ın isim ve sıfatlarının yansıdığı, tecellî ettiği bir aynadır. Bu tecellî, bir tevhid silsilesi içinde, mertebe mertebe gerçekleşir. En bâtın olan Zât mertebesinden, en zâhir olan fiiller âlemine doğru bir tenezzül, bir iniş vardır.
Bu mertebeleri anlamak, Zâhir’in neyin zâhiri olduğunu anlamaktır. Terzibaba geleneğinde bu, Tevhid Mertebeleri olarak adlandırılır:
c- Tevhîd-i Zât: Vücûd Hakk’ındır. Bu makamda sâlik hissen, aklen ve hayalen gerek ef’âl, gerek sıfat ve gerek zât aynalarından vücûdu’llah’a bağlanıp, cümle eşyanın vücûd-ı Hakk olduğunu mülâhaza eder ve bu esnada istiğrak hâsıl olur. BEKÂBÎLLAH MERTEBELERİ a-Cem Makamı: Hakk’ı zâhir, halkı batın olarak müşahede etmek. Bu makamda, halk ayna olup, oradan Hak zâhir olur. b-Hazretü’l-cem Makamı: Halkı zâhir, Hakk’ı batın olarak müşahede etmek. Burada Hakk aynasından, halk zâhir olmuştur. c- Cem’u’l-cem Makamı: Kesret ve vahdeti cem’eden bir makamdır. Zâhir olsun, bâtın olsun etimle var olanın Hakk olarak müşahede edildiği yer diye ifade edilir.
Bu mertebeler birer hikemî basamaktır. Önce her şeyin aslı olan Zât’ı, sonra O’nun sıfatlarını, sonra da fiillerini idrak ederiz. Seyr-i sülûkun ilerleyen duraklarında ise bakış açısı değişir. [Cem makamında](/wiki/Cem makamı) sâlik, halkı (yaratılmışları) bir ayna olarak görür ve o aynadan Hakk’ın zâhir olduğunu müşahede eder. Bu, Zâhir’in ardındaki Bâtın’ı görme hâlidir. Daha ileri bir makam olan Hazretü’l-cem’de ise bu defa Hakk ayna olur, halk o aynadan zâhir olur. Artık gören göz, Hakk’ın gözü; görünen sûret, Hakk’ın ilmindeki kendi hakikatidir. Zâhir ile Bâtın’ın iç içe geçtiği, hangisinin ayna, hangisinin yansıyan olduğunun bile eridiği bir vahdet şuhûdudur bu.
Bu yolculukta kelimeler de birer rehber olur. Zâhirî mânâları, bâtınî hakikatlere açılan birer kapıdır. Terzibaba Necdet Ardıç Efendimiz, bu usûlün örneklerini "terzi" ve "terazi" kelimeleriyle sunar. Zâhirde terzi, kumaş biçip elbise dikendir. Terazi ise bir şeyler tarttığımız alettir. Ama bu kelimelerin bir de bâtını vardır.
İşte bu kelimelere bu anlam ve mâ’nâlar zâhiri olarak yüklenmiştir. Terzilik mesleğinin piri İdris (a.s.)’ın olduğu söylenir. Aslında yirmiden fazla mesleğin piridir. Dolayısı ile tüm mesleklerin ve zanaatların piri sayılır. ... İz-Efendi Babam Mülk sûresi 3. Âyet-i yorumunda Terazi hakkında şöyle diyor. ... “Gökleri yedi kat üzere halk eden O’dur” diye âyette belirtilen zâhir gökyüzüdür. “Yere göğe sığmam mü’min kulumun gönlüne sığarım” ifadesiyle hadis-i kudsîde belirtilen ise, insan gönlü olan bâtın gökyüzüdür. Zâhir gökyüzü yedi kat (tabaka) olduğu gibi, gönül gökyüzü de yedi tabakadır. Bunlar yedi nefis mertebeleridir.
Terzi, bâtındaki bir ilmi, bir kalıbı, zâhirdeki kumaşa işleyen sanatkârdır. Hakk da bir "Terzi" gibi, ilm-i ezelîsindeki [sabit hakikatleri](/wiki/a'yân-ı sâbite), yani varlıkların bâtınî özlerini, kevn kumaşına "Ol" emriyle dikmekte, onlara zâhir bir sûret giydirmektedir. Terazi ise sadece çarşı pazarın değil, bütün kâinatın mizanıdır. Âfâktaki yedi kat gök (zâhir), enfüsteki yedi nefis mertebesinin (bâtın) bir yansıması, bir terazisidir. Zâhirde ne varsa, bâtında onun bir karşılığı vardır. Bu, ilahi bir denge, şaşmaz bir ölçüdür.
Kur’ân-ı Kerîm’in kendisi dahi bu Zâhir-Bâtın sırrını içinde taşır. Sûrelerin isimleri bile zâhirî bir olaya işaret ederken, bâtınında derin mânâlar saklar. Bakara Sûresi, zâhirde bir inek hadisesinden dolayı bu ismi almıştır. Ama irfan ehli için bu kelime, bir davete dönüşür:
eğer “Bakara” kelimesini Türkçe anlamında düşündüğümüz zaman Bak-ara , yani bakın arayın, onun içinde kendinizi diyor ve baştan sona bizden bahsediyor yani insân’dan bahsediyor... bu Âyetin zâhir yönüdür, bâtın yönlerini şu anda açmak doğru olmaz.
İrfan mektebinin usûlü budur. Zâhir, bir emirdir: "Bak ve ara!" Aranacak olan, zâhirin perdesini aralayıp, ardındaki bâtını; sûretin içindeki mânâyı; harfin özündeki sırrı bulmaktır. Zâhir, hakikatin alfabesidir. Onu hecelemeyi öğrenen, Bâtın’ın sonsuz kitabını okumaya başlar. Zâhir, bir kapıdır. O kapıyı çalana, içeriden "Gir!" diyen bir ses mutlaka gelir.
Terzibaba'nın Nazarıyla Zahir: Aslı ve Mertebesi
Zâhir olanın, yani bu gördüğümüz, dokunduğumuz, işittiğimiz âlemin aslını, hakikatini, hangi mertebelerden süzülüp de bize göründüğünü Terzibaba Hazretleri’nin irfan pınarından anlamaya çalışalım. Zâhir, Bâtın’ın sırrını taşıyan bir mektuptur. Mektubun üzerindeki adresi okumak başkadır, zarfı açıp içindeki mânâyı okumak bambaşka bir hâldir.
İlâhî Tenezzül: Â'mâ'dan Mülk Âlemine Zuhûr
Bu gördüğümüz âlem, bu zâhirî suretler, yoktan var olmuş bir tesadüfler yığını değildir. Hakk’ın, kendi Zâtî gizliliğinden, isim ve sıfatlarının tecellî sahasına doğru bir tenezzülüdür, bir inişidir. Bu iniş, bir eksilme değil; bir açılma, bir zuhûra gelme arzusudur. Terzi Baba bu ilâhî seyrin haritasını şöyle çizer:
Sevgili Ozan: Atom bölümüne geçmeden evvel âlemlerin oluşumuna kısaca bir göz atmamız gerekecektir; şöyle ki: Â’ma - Zât’ul Baht Ahad - Ahadiyyet İlâh - Ulûhiyyet = Vahidiyyet → Zûlmet - karanlık Zât âlemi : → İlm-i ilâhi Rûh’u A’zâm Â’yân-ı sâbite Râhman - Râhmaniyyet → Rûh’ul Kuds : (Sıfat âlemi) : hayatın kaynağı, ilâhi ilmin belirlenmesi Rabb - Rûbubiyyet → Nûr’u ilâhi, (Esma âlemi) : aydınlanma lâtif varlıkların oluşumu Melik - Melikiyyet → Işık = gölge = zaman Mülk, şehadet âlemi , dünyalar Çoğalma = görünme Ortaya çıkma = zuhur Yukarıdaki şamada görüldüğü gibi, âlemler; “İlâhi Zât” ın, 1- 2 - Â’ma’dan → Ahadiyyete, 3 - oradan → Ulûhiyyet’e, 4 - oradan → Râhmaniyyet’e, 5 - oradan → Rûbubiyyet’e, 6 - oradan → Melikiyyet’e tenezzülüyle meydana gelmişlerdir. İşte bu meydana geliş ile; 1 - zûlmetten → rûh’a, 2 - rûh’tan → Nûr’a, 3 - Nûrdan → ışık ve gölgeye, 4 - atomlar vasıtasıyla da → maddeye ulaşılmıştır. Bu oluş zât-ı İlâhinin belirli seyr-i içerisinde “bâtın” dan zahire çıkmasıdır.
Varlığın büyük serüveni budur. En başta [Â'mâ](/wiki/ama) vardır; Zât’ın her türlü isim, sıfat ve taayyünden münezzeh olduğu, hakkında “ne altı ne üstü hava olan” denilen mutlak gayb, mutlak bâtın hâli. Orada ne halk ne de Hakk, ne zâhir ne de bâtın ayrımı vardır. Sonra bu Zât-ı Mutlak, kendi ilminde kendini bilmeyi murâd eder ve [Ahadiyyet](/wiki/hazarat-i-hamse) mertebesi belirir. Bu, Zât’ın kendisiyle, kendinde, yine kendisine olan birliğidir; henüz çokluk yoktur, sadece mutlak BİR vardır.
Bu BİR, kendi içindeki sonsuz potansiyelleri, yani isim ve sıfatları tafsilatıyla bilince, bu mertebeye [Ulûhiyyet](/wiki/uluhiyyet) veya [Vâhidiyyet](/wiki/hazarat-i-hamse) denir. Burası, bütün varlıkların hakikatlerinin, yani [A'yân-ı Sâbite](/wiki/ayan-i-sabite)’lerinin (sabit hakikatler) ilim planında belirdiği yerdir. Henüz zâhir âleminde kokuları bile yoktur ama ilm-i ilâhîde bütün programları, istidatları ile mevcutturlar. Terzi Babamızın "zûlmet - karanlık Zât âlemi" dediği yer burasıdır. Bu karanlık, yokluk karanlığı değil, Nûr’un şiddetinden idrak edilemeyen bir "lâtif zûlmet"tir.
Bu ilim planındaki hakikatler, "Ol!" emrinin nefesiyle, yani Nefes-i Rahmânî ile varlık sahasına doğru açılmaya başlar. Önce Rûh âlemi (Rahmâniyyet), sonra Esma âlemi (Rubûbiyyet) ve nihayetinde Melikiyyet mertebesiyle bu gördüğümüz Mülk ve Şehâdet âlemi, yani zâhir âlem zuhûra gelir. Zâhir, bu uzun ve mukaddes yolculuğun son durağı, Bâtın’ın en kesif, en somut elbisesidir. Zirâ Bâtın olan Hakk, Zâhir ismiyle bu âlemde görünür olmayı murâd etmiştir.
Bâtındaki Asıllar: Hakikat-i Muhammediyye ve A'yân-ı Sâbite
İlm-i ilâhîde varlıkların aslı, ilk taayyünü olan [Hakikat-i Muhammediyye](/wiki/hakikat-i-muhammedi)’dir. Cenâb-ı Hakk, Zâtî gayb âleminden ilk olarak bu hakikati taayyün ettirmiş, diğer bütün varlıkları da bu ilk nûrdan, bu küllî akıldan halk etmiştir. O, bütün âlemlerin çekirdeği, tohumudur.
(Biz seni göndermedik) İfadesinde evvelâ biz ve sen makamları vardır bu makamları yok saymak mümkün değildir. Biz, diyen, Zâtı ve sıtatları ile birlikte Zât-ı İlâhiyye’dir. Seni, diye ifade edilen ise o mertebede daha henüz halkiyyet olmadığı için muhatap olarak ilmi ma’nâda Hakikat-i Muhammedî, sıfat Ceberut makamı/mertebesidir ki, daha henüz ilmi İlâhiyyede bâtında Zât-ı İlâhiyyenin kendi bünyesinde Ahad olan “Tek” in bünyesinde ilmi olarak mevcuttur. İşte bu Ahad/teklik mertebesinde iç bünyede ilmi olarak bulunan, Hakikat-i Muhammedî sıfat Ceberut makamı/mertebesi , kendi bünyesindeki, “ seni” diye ifade edilen, daha henüz zuhura çıkmamış “ sen” dir.
"Seni göndermedik" buyruğundaki "sen", henüz zâhir âlemine beden elbisesi giydirilmemiş, ilm-i ilâhîde bir hakikat olarak var olan Nûr-ı Muhammedî'dir. O, bütün varlığın bâtınî aslıdır. Bu aslın altında, her bir varlığın kendine mahsus ilmi sureti, yani A'yân-ı Sâbite'si bulunur. Bunlar, Hakk'ın ilminde ezelden beri var olan, asla dış varlık kokusu almamış hakikatlerdir.
Burada “zûlmette halk ediliş” ten kasıd, bu mertebeyi ifade etmektedir. İlm-i İlâhi’de bütün varlıkların “a’yânı sabite” (sabit ayn’ları) yani özleri ve programları itibariyle belirlenişleridir.
Bu A'yân-ı Sâbite'ler, birer tohum gibidir. Her birinin içinde, zâhir âlemde ne olacağı, hangi özellikleri göstereceği, hangi fiilleri işleyeceği bir program olarak yazılıdır. Onlar, Hakk'tan kendi istidatlarının ve kabiliyetlerinin dilince zuhûra çıkmayı talep ederler.
Ezelî Programın Zuhûru: Kazâ ve Kader
Burada [kazâ](/wiki/kaza) ve [kader](/wiki/kader) sırrı karşımıza çıkar. Bu mesele, zâhir ehli arasında nice tartışmalara sebep olmuş, kimini cebre (zorunluluk), kimini de mutlak iradeye savurmuştur. İrfan ehli için mesele, zâhir ile bâtını birleştiren bir tevhid nazarıyla çözülür.
A’yân-ı Sâbiteler kendi programları nasıl ise o şekilde istihkaklarını talep edince, Cenâb-ı Hakk da ezeli ilminde onların istidatlarına göre bu taleplerini bir defada verdi ki, işte “kazâ” denilen hüküm budur. “Kader” ise, kazâ’nın zaman ile mikdar, mikdar âlem sahasına çıkmasıdır.
Kazâ, o bâtın âleminde, A'yân-ı Sâbite'nin istidadına uygun olarak Hakk'ın verdiği ezelî ve tek bir hükümdür. Bu, bütün filmin tek bir karede mevcut olması gibidir. Kader ise, o tek karelik filmin zaman perdesinde yavaş yavaş, sahne sahne, kare kare gösterilmesidir. Zâhir âlemde gördüğümüz her hadise, her fiil, o ezelî programın, o bâtınî talebin zamana ve mekâna bürünerek açığa çıkmasından ibarettir.
Bu durumda "Ben fiilimi işlemeye mecbur muyum, yoksa hür müyüm?" sorusu, mertebesiz bir bakışın sorusudur. Tevhid ehli bilir ki, kulun kendi başına bir varlığı yoktur ki fiili olsun. Fiil, Hakk'ındır. Kul, o fiilin zuhûr ettiği mahaldir, aynadır.
İşte bütün bunları bir araya getirip toplayan tevhid ilmi Arifler, irfan ehli olan kimseler kazâ ve kader hükümlerini birlikte zâhiri ve bâtını ile birlikte yaşayarak mutlak ma’nâ da kader ve kazâ hakikatini ortaya çıkarıp en güzel şekilde izah edenler olmaktadır. Diğerlerinin hepsinin boşlukları vardır, ve mutlak isabetleri olmamaktadır.
Ârif, bilir ki zâhirde gördüğü fiil, bâtındaki bir istidadın tecellîsidir. O, ne "her şeyi ben yapıyorum" diyerek Hakk'ı inkâr eder, ne de "ben bir hiçim, kuklayım" diyerek kendi halifelik sırrını ve sorumluluğunu yok sayar. O, fiilin Hakk'tan olduğunu bilir ama o fiilin kendi istidat aynasından yansıdığını da idrak eder. Bu, Muhammedî mîzanın ta kendisidir.
Zâhirin Şifreleri: Harflerin ve Sayıların Bâtını
İrfan ehli için zâhir âlem, sadece bir şekiller ve olaylar yığını değil, aynı zamanda ilâhî sırlarla dokunmuş bir kitap, bir şifreler hazinesidir. Kûr'ân-ı Kerîm nasıl ki bir zâhirî mânâ, bir de katman katman bâtınî mânâlar taşırsa, bu kevnî Kûr'ân olan âlem de öyledir. Terzi Babamızın sohbetleri, bu şifreleri çözme sanatının, yani [ebced](/wiki/ebced) ilminin ve harflerin bâtınına dalmanın örnekleriyle doludur. Zâhirdeki bir kelime veya sayı, bâtındaki derin hakikatlere kapı açar:
( - - ) “elif - lam - mim” in, zahir alemin koordinatları olduğunu ki, () “elif” → “ehadiyyet”, ( ) “lâm” → “lâhut”, ( ) “mim” → “Hakikat-i Muhammedi” dir ( - - ) “elif - mim - nun” ise, bâtın âlemimizin koordinatları olduğunu idrak etmemiz zor olmayacaktır. Onlar da, () “elif” → “ehadiyyet”, ( ) “mim” → “Hakikat-i Muhammedi” ( ) “nun” → “nûr-u ilâhi”dir
Bakara Sûresi'nin başındaki sırlı harfler, "Elif, Lâm, Mîm", zâhir âlemin kuruluş koordinatlarıdır: Mutlak Birliğin ([Ahadiyyet](/wiki/hazarat-i-hamse) - Elif) Ulûhiyyet âlemine ([Lâhut](/wiki/lahut) - Lâm) tenezzülüyle [Hakikat-i Muhammediyye](/wiki/hakikat-i-muhammedi)'nin (Mîm) belirmesi... "İman" kelimesini oluşturan "Elif, Mîm, Nûn" ise bâtın âleminin sırrıdır: Ahadiyyet'in (Elif) zuhuru olan Hakikat-i Muhammediyye'nin (Mîm), ancak İlâhî Nûr (Nûn) ile görünür olması... Her varlığın bâtınında bu "iman" hakikati, bu üç harfin sırrı gizlidir. Zâhirde iman etmek, bu bâtınî hakikati keşfetme yolculuğudur.
Babamızın sohbetlerinde "Duhan" kelimesinin harflerinden Hadîd Sûresi'nin sırlarına, "Ahmed" isminin sayısal değeri olan 53'ten Kâbe'nin kapılarına uzanan nice bâtınî yolculuk vardır. Bu, zâhirin asla bâtından kopuk olmadığının, her zâhirî harfin, kelimenin ve sayının, bâtın âlemindeki bir hakikate işaret eden bir parmak olduğunun delilidir.
Zâhir isminin tecellîsi olan bu âleme bakarken, sadece şekle ve surete takılıp kalmamalıyız. Her zerre, her yaprak, her olay, Bâtın olan Hakk'ın bir mektubu, bir mesajıdır. O mesajı okuyabilenlere "bâtın ehli", sadece zarfa bakıp geçene "zâhir ehli" derler.
Kişi bu hakikati bilse de, bilmese de bu böyledir. Zahiren bilen, “zahir ehli” ; bâtınen bilen “bâtın ehli” dir.
Bu idrak, bizi [tenzih](/wiki/tenzih) (Hakk'ı âlemden ayrı ve yüce görme) ve [teşbih](/wiki/tesbih-temsil)`` (Hakk'ı âlemde ve âleme benzer görme) kanatlarını birleştirmeye götürür. "Sübhanallah" derken O'nu her türlü noksanlıktan ve zâhirî suretten tenzih ederiz; "ve bihamdihi" derken ise, O'nun hamdinin ancak bu zâhir âlemdeki tecellîleriyle, bu suretler aynasında göründüğünü ikrar etmiş oluruz. Bu, cem makamı`nın zikridir.
Evet “Sübhanallâhi ve bihamdihi” her iki mâkâmı cem eden bir cümledir.
Terzi Baba irfanında zâhir, Bâtın olan Zât'ın, kendi güzelliğini ve kemâlini seyretmek için var ettiği bir ayna, ezelî ilimde mevcut olan hakikatlerin zaman ve mekân elbisesi giydiği bir sahnedir. Bu sahnedeki her şey, en gizli Bâtın'dan, yani Â'mâ'dan süzülerek gelmiştir. Her varlık, Hakikat-i Muhammediyye'nin bir parçası, A'yân-ı Sâbite'sinin bir zuhûrudur. Ve her an, Kazâ ve Kader sırrıyla, o bâtınî programın zâhirî bir açılımını yaşamaktadır. Ârifin işi, bu zâhir perdesini aralayarak ardındaki Bâtın'ı müşahede etmek ve nihayetinde Zâhir'in de Bâtın'ın da aynı Hakikat'in iki yüzü olduğunu idrak etmektir.
Terzibaba Geleneğinde Zahir'in Yaşanması
Zâhir’in ne olduğundan, Hakk’ın Zât’ının ve isimlerinin bu şehâdet âlemindeki görünüşü olduğundan bahsettik. Bâtın bir deniz ise zâhir o denizin yüzündeki dalgadır. Bâtın bir ağacın kökü ise zâhir o kökten beslenen daldır, yapraktır, meyvedir. Şimdi bu hakikatin, sâlikin hayatında, gündelik yaşantımızda nasıl bir karşılığı olduğuna bakalım. Hakikat, sadece bilinmek için değil, bulunmak ve olunmak içindir.
Hâl İlmi ve Kâl İlmi: Zâhirî Amelin Bâtınî Gayesi
Tasavvuf yolu, bir hâl yoludur. Sadece sözden, kitaptan, ezberden ibaret değildir. Terzi Baba Hazretleri bu sırrı şöyle ifade eder:
Hâl ilmi kâl ilmine benzemez. Ehli zâhir kâl ilmini öğrenince o ilmi bildiğini zanneder, oysa bir şey ancak tadıldığı zaman gerçekten bilinmiş olur. Aksi halde tabak içinde duran yemeğin gerçek tadı, yemeden anlaşılamaz. Yemeğin tarifini anlatmak bilimdir. Yemeği yapıp yemek ise tatbikatlı “ilimdir.”
Yemeğin tarifini bilmek başkadır, o yemeği yiyip doymak, tadını almak, o lezzetle hemhâl olmak bambaşkadır. Zâhirî şeriat ve ameller, o yemeğin tarifidir. Bâtınî hakikat ise o yemeğin kendisidir. Tarifsiz yemek yapılamayacağı gibi, yenilmeyen yemeğin de bir faydası olmaz. Bu yüzden, bâtına ulaşmak isteyen sâlik, zâhiri asla terk edemez. Zâhirî beden, bâtınî mânâların tecellî edeceği biricik mahaldir. Ruhun bineğidir. Bu bineğe iyi bakmak, onu terbiye etmek, onu hedefe doğru sürmek gerekir.
Sadece farz ibadetler bu yüce makamlara ulaşmaya yetmez. Farzlar, dinin direğidir, temelidir. Lâkin o temelin üzerine bir saray inşa etmek için daha fazlası gerekir. İşte buna tasavvufta kurb-u nevâfil, yani nafile ibadetlerle Hakk’a yakınlaşma denir. Bu, sadece fazladan kılınan namaz, tutulan oruç demek değildir. Bu, sâlikin bütün zâhirî hayatını, her nefesini, her adımını Hakk’a adamasıdır. Terzi Baba Hazretleri’nin işaret ettiği gibi, bu çalışma olmadan Hakk’ın sende fâil olması, senin aradan çekilip O’nun sendeki tasarrufunu seyretmen mümkün olmaz.
Buraya ulaşmak için ise bir hayli çalışma, ibâdetler, zikirler yâni nafile hükmünde olan çalışmalar gereklidir, yoksa sadece farzları yerine getirmek, buraya ulaşmaya yetmez. Farzlar tabi ki çok yüksek hallerdir, ancak des-teklenmesi gerekmektedir. Buna da (kurb’u nevâfil) denilmektedir, kişinin kendi iç bünyesinde oluşan, velâyet mertebesidir ki, dışa dönük değildir.
Bu zâhirî çalışmaların özü ise tefekkür’dür. Şuursuzca yapılan binlerce rekat namazdan, idrak ile yapılan bir anlık tefekkür çok daha kıymetlidir. Zira tefekkür, zâhirden bâtına açılan kapıdır.
İşte bakın şurada yarım saat, bir –iki saat geçirdiğimiz zaman içerisindeki kazancımız, emin olun 10 sene kişi hiç secdeden başını kaldırmadan, elinde tesbih olarak ibâdet etmiş olsa, buraya ulaşamaz. Mümkün değil. Yâni 10 sene hilâfsız yine az söylüyorum. Bir ömür boyu ibâdet etse yine bu tefekküre ulaşamaz. İşte onun için ne diyelim. Bazı kimselerle birlikte olmanın faydaları bu oluyor.
Bu yolda okunan Kur’ân-ı Kerîm, Füsûs, Mesnevî ve Terzi Baba külliyatı gibi irfan pınarları, kuru bir entelektüel çaba için değil, tefekkür için, kendini tanımak için okunur. Zâhirdeki harflerin ardındaki bâtınî mânâyı avlamak için okunur. Bu da ancak saf bir gönülle mümkündür.
Muhterem okuyucularım; yine bu kitabı da okumaya başlarken, nefs’in hevasından, zan ve hayalden, gafletten soyunmaya çalışarak, saf bir gönül ve Besmele ile okumaya başlamanızı tavsiye edeceğim; çünkü kafamız ve gönlümüz, vehim ve hayalin tesiri altında iken gerçek ma’nâ da bu ve benzeri kitaplardan yararlanmamız mümkün olamayacaktır.
Zâhirî amel bir tohumdur, tefekkür ve ihlas ise o tohumu sulayan sudur. Bu ikisi birleştiğinde, sâlikin gönül toprağında mârifet çiçekleri açmaya başlar.
Terzi ve Çırağı: Mürşid-i Kâmil'in Zâhirdeki Eli
Bu yol, tek başına yürünecek bir yol değildir. Zâhirde bir rehbere, bâtında bir feyz kaynağına ihtiyaç vardır. Bu rehber, Mürşid-i Kâmil’dir. O, yolun haritasını bilen, tehlikelerini tanıyan, sâlikin elinden tutup onu menzile ulaştıran bir kılavuzdur. Terzi Baba irfanında bu ilişki, “Terzi ve Çırağı” metaforuyla anlatılır. Sâlik, işlenmemiş bir kumaştır. Mürşid ise o kumaşı kesip biçerek, ona lâyık olan en güzel elbiseyi, yani Hakk’ın ahlâkıyla ahlaklanma libasını giydiren ustadır.
Bir gün bir gönül evladı, Terzi Baba Hazretleri’ne şöyle bir niyazda bulunur: “Dergâh-i İlâhinizin eşiğinde Terzi Çırağı Ellerinizden Hürmet ve Muhabbet ile öper.” Efendi Hazretleri’nin cevabı, bu yolun ciddiyetini ve adabını özetler:
Talebinle atölyemize bir eleman daha geldi... Lâtife bir tarafa bu anlayışta olman bizleri sevindirdi sağ olasın. Ancak belirli bir sürelerden sonra biz bazı kimselere tekrar ve daha ciddi olarak (VARMISIN) sorusunu sorarız eğer gerçekten samimi olarak evet bu yolda (VARIM) derse onu gerçek elemanlar listesine alırız yoksa namzet olarak durur gider. Taaki tekrar (VARIM) deyinceye kadar. Varım dedikten sonra hayatının belki bir numaralı işi bu yol ehli olmak olacaktır. Ancak hiç bir zaman zâhiri işlerini ve görevlerini de tabii ki aksatmadan yerine getirecektir.
“Var mısın?” sorusu, sâlikin zâhirî hayatını, bâtınî gayesine ne kadar adayabileceğinin sorgusudur. Bu yola giren, zâhirdeki işini gücünü, ailesini ihmal etmez; bilakis, bütün bu zâhirî meşgaleleri, Hakk’a hizmet ve kulluk vesilesi haline getirir. Mürşidin görevi, sâlike sadece zikir telkin etmek değil, aynı zamanda ona zâhirin ardındaki bâtını görmeyi öğretmektir. Bir müridinin müşahadesi üzerine Terzi Baba’nın bir dostunun verdiği cevap bu sırrı açar:
3 Sûret gösterildi ve denildi ki ; "görüneni değil, olanı tasdik et. İhmal etme, mutlaka tasdik et." Bu 3 Sûret; Sizin, Vedat beyin ve Ekrem beyin idi. Baş gözü, ne isim verilmiş ise ve de bize o isim bildirilmişse (Âdem'e isimleri öğrettik misâli ), gördüğümüz tasviri Necdet Beyefendi, Vedat Beyefendi, Ekrem Beyefendi olarak tarif eder, anlatırız.
Mürşid, çırağına zâhirdeki isimlerin ve suretlerin ötesine bakmayı öğretir. Görünen suret Necdet Efendi’dir, ama “olan” hakikat, o surette tecellî eden ilâhî hikmettir. Kur’ân-ı Kerîm’in zâhirî lafzı Arapçadır, ama onun bâtını, hakikati ilâhîdir. Bu bâtına nüfuz etmek için de irfan ehli bir mürşidin rehberliği şarttır.
Kûr’ân-ı Kerîm Allah-ın kelâmıdır ve zâhiri, beşerî Arap kavminin lisânı, bâtını ve hakikat-i ise, İlâh-î Arapça lisânı’dır. Ve bunu idrak etmek için de ayrıca İrfan ehli yanın da ayrı bir eğitim almak gerekmektedir.
Terzi, zâhirdeki kumaşı ölçer, biçer; Mürşid-i Kâmil de sâlikin zâhirî hallerine bakar, onun istidadını ölçer, ona kaldırabileceği kadar mânâ yükler. Zâhir, bu ilâhî terbiyenin tatbik edildiği yegâne sahadır.
Nefsin Seyri ve Zâhirî Edebin Koruyuculuğu
Seyr-i sülûk, yani mânevî yolculuk, nefsin mertebelerinde yapılan bir yolculuktur. Bu yolculuk, zâhirî bedende ve zâhirî âlemde gerçekleşir. Nefs, Emmâre (kötülüğü emreden) mertebesinden başlayarak Levvâme, Mülhime, Mutmainne, Râziye, Marziyye ve Kâmile/Sâfiye mertebelerine doğru bir tekâmül geçirir. Bu, bir nevi ölüm ve yeniden doğum sürecidir. Terzi Baba Hazretleri, bir insanın vefatından sonra okunan 7, 40 ve 52. gece dualarının ardındaki bâtınî sırrı açıklarken, aslında sâlikin seyr-i sülûktaki nefsanî ölümünü ve hakikat ile yeniden dirilişini de sembolik olarak anlatır:
Böylece, (7+40+52=99) eder ki bu (52) nci gece kendi bünyesinde esmâ-i İlâhiyyeyi de cem etmiş olmaktadır. Yani varlık (52) nci gecede zâhir ve bâtın tamamen göz önünden kalkmış, tam bir fenâfillâh hükmüne girmiştir... İşte (52) nci gecenin sabahında, güneş yeniden doğduğunda, yeni bir hayat ve Mir’ac yolculuğu da başlar, bu oluşumunda mahalli (53) üncü gündür... Böylece (52) gecede fenâfillâh hükmüne girmiş olarak, (53) sabahında yeni bir güne doğan ma’nâyı Nusretiyye bakabillâh olarak (53) ün, seyrinde devam etmektedir.
Fenâfillâh (Hakk’ta yok olmak), sâlikin kendi zâhirî ve nefsanî varlığının Hakk’ın varlığında erimesidir. Bakabillâh (Hakk ile var olmak) ise, bu yokluktan sonra Hakk’ın sıfatlarıyla bezenmiş olarak tekrar zâhir âlemine, halkın arasına dönmektir. Bu yolculuk çetindir ve tehlikelerle doludur. Sâliki bu yolda koruyacak olan en mühim zırh ise “edeb”dir.
Bu edebin en başında, kişinin kendine ve Hakk’a karşı dürüst olması gelir. Terzi Baba’nın sıkça hatırlattığı bir düstur vardır:
Eğer kulluk olarak paylaşmak gerekirse, eksiler bizim artılar Hakkındır. Cenâb-ı Hakk (c.c.) her birerlerimizi gerçek kulluğundan ayırmasın.
Sâlik, kendinde gördüğü her güzelliği, her mânevî açılımı Hakk’tan bilir, O’na şükreder. Her hatayı, her kusuru, her perdeli hâli ise kendi nefsinden bilir, istiğfar eder. Bu, en büyük zâhirî edeptir. Bir diğer tehlike ise hayal âlemine dalmaktır. Sâlik, yolculuğu sırasında bazı mânevî haller, keşifler yaşayabilir. Eğer bir mürşidin kontrolünde değilse, bu halleri kendinden bilip gurura kapılabilir veya bunları hakikatin kendisi zannedip orada takılıp kalabilir. Bu yüzden irfan yolu, “hayâli kırmayı” emreder.
Sözü dinleyip kırdınsa hayâlini, / Giy Esma-i ilahiyye elbiseni, / Takındırır marifetin tacıni, / Bak şeyhliğin anlasana hayâldir.
Zâhirî edebin bir diğer boyutu ise halka karşı muamelede ortaya çıkar. “Gönül yıkmak, Kâbe’yi yıkmaktan beterdir” sözü, bu yolun temel prensibidir. Çünkü her bir insanın zâhirî suretinin ardında, Hakk’ın bir sırrı gizlidir. Kimin ne olduğunu, hangi ilâhî ismin mazharı olduğunu bilemezsin.
Gönül yıkmamak lâzımdır. Kimde ne var bilinmez. Bir kudret hazinesi sahibine çatarsanız, dünyanız da ahiretiniz de elden gitti demektir.
Zâhirî şeriata ve edebe riayet, sâlikin hem kendini nefsanî tehlikelerden koruması hem de halk ile Hakk arasındaki o hassas dengeyi muhafaza etmesi için elzemdir. Zâhir, bâtına giden yolun hem kapısı hem de bekçisidir.
Zâhirde Tecellî: Âlemi ve Kendini Hakk ile Görmek
Bütün bu zâhirî ameller, riyazetler, mücahedeler ve edebe riayet neticesinde sâlikin gözündeki perdeler yavaş yavaş kalkmaya başlar. Artık zâhiri, bâtından ayrı bir şey olarak görmez. Zâhiri, bâtının aynası olarak, tecellîgâhı olarak görmeye başlar. Bu, bir şuhûd halidir. Kişi, peygamberlerin kıssalarını kitaplarda okumakla kalmaz, onların hallerini, ahlâkını kendi zâhirî varlığında yaşamaya, bulmaya başlar. Terzi Baba’nın “benzersin” diye biten şiiri, bu hâlin en canlı ifadesidir:
Tur-u Sina’ya bir gün çıktığında, / Tevrat’tan dokuz emri aldığında, / Tuvada da kendini bulduğunda, / İşte o zaman Mûsâ’ya (a.s.) benzersin... / Habibullah’ın izinden gidersen, / Nefsi benliğini yere serersen, / Hubbiyetini de idrak edersen / İşte o zaman Muhammed’e (a.s.) benzersin.
Bu, peygamber olmak demek değildir; onların mânevî miraslarına, hakikatlerine kendi varlığında vâris olmak demektir. Sâlik, kendi varlık Tur’unda kendi Rabb’iyle konuşan bir Mûsâ, nefs putlarını kıran bir İbrahim, Hakk’ın sevgisinde fâni olmuş bir Muhammed olur. Bu hâle eren kişi için artık kâinattaki hiçbir ses anlamsız değildir. Her varlığın zâhirdeki sesi, onun bâtındaki tesbihidir.
Rüzgarın uğuldaması onun bir tesbihidir. Yağmurun yere düştüğünde çıkardığı sesler onun tesbihidir. Her varlık Rabb-ı hasının tesbihini yapmaktadır. Leyleğin yuvasına geldiğinde çıkardığı lak, lak sesleri onların sesli tesbihleridir. Bu varlık perdesinden kurtulmuş olan keşif ehli, semi ruh ile onların nutuklarını işitirler.
Bu makamda sâlik, “Biz Allah içiniz ve O’na döneceğiz” (Bakara, 2/156) âyetinin sırrına erer. Bu söz, artık bir teselli cümlesi değil, bir hakikat beyanıdır. İrfan ehli, bu sözü şu idrakle söyler:
irfan ehli kendilerinde oluşan hayatın ve diğer oluşumların Allah’ın Esmâ-i İlâhiyelerinin zuhuru olduğunu bilerek düşünerek bu sözü söylerler, ve irfaniyetleri yönünden “muhakkak biz Allah içiniz, yani Allah’ın zuhur yerleriyiz” derler.
Yolculuğun kemâli budur. Zâhirî şeriat mumunu eline alıp yola çıkan sâlik, mürşidinin rehberliğinde nefs vadilerini aştıktan sonra, hakikat güneşinin doğduğu bir makama ulaşır. O makamda artık muma ihtiyaç kalmaz, çünkü her şey o güneşin nuruyla aydınlanmıştır. Zâhir, bâtının nuruyla parlamaktadır. Kişi, zâhirde halk ile, bâtında Hakk ile olur. Zâhirde bir kuldur, bâtında ise Hakk’ın tecellî ettiği bir ayna. Bu mertebe, İnsân-ı Kâmil mertebesidir. O, zâhiri ve bâtını, evveli ve âhiri kendinde birlemiştir.
Gerçek kimliğin ortaya çıkınca, / Zahir, bâtın, evvel, âhir bir olunca, / Bütün âlemde kendini bulunca, / İşte o zaman, o zaman işte, kendine, zatına, özüne, Rahmân’a benzersin.
Füsûsu'l-Hikem'de Zahir
Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri'nin Füsûsu'l-Hikem, yani "Hikmetlerin Yüzüktaşları" adlı eseri, bir kuyumcu atölyesi gibidir. Her peygamber, ilahi bir ismin tecellîsiyle yontulmuş, paha biçilmez bir yüzüktaşıdır. Her bir taşın üzerine de, o peygamberin meşrebinden süzülen eşsiz bir hikmet nakşedilmiştir. Vazifemiz, bu taşlardaki nakışları okumaya, Zâhir'in ardındaki Bâtın'a, suretin ardındaki mânâya ermeye gayret etmektir.
Füsûs, yirmi yedi peygamberin "kelime"sinde, yani onların varlıklarında saklı olan yirmi yedi ilahi hikmeti anlatır. Her bir "Fas" yani bölüm, bir peygamberin adıyla başlar ve ona has olan hikmetin kapısını aralar. Mesela Âdem Aleyhisselâm'ın kelimesinde [Hikmet-i İlâhiyye](/wiki/hikmet-i-ilahiyye) (İlahi Hikmet), Nûh Aleyhisselâm'ın kelimesinde [Hikmet-i Sübbûhiyye](/wiki/hikmet-i-subbuhiyye) (Tenzih Hikmeti), İbrâhim Aleyhisselâm'ın kelimesinde [Hikmet-i Müheyyemiyye](/wiki/hikmet-i-muheyyemiyye) (Aşkınlık ve Hayranlık Hikmeti), Yûsuf Aleyhisselâm'ın kelimesinde ise [Hikmet-i Nûriyye](/wiki/hikmet-i-nuriyye) (Nurani Hikmet) gizlidir. Bu yapı, zâhirde gördüğümüz peygamberler tarihinin, aslında Bâtın'da ilahi isimlerin ve hikmetlerin birer birer açığa çıkışının hikâyesi olduğunu öğretir.
Bütün bu Zâhir âleminin ve tecellîlerin var olma sebebini Şeyh-i Ekber, Âdem Fassı'nın başında verir. Bu, Zâhir ve Bâtın bahsinin temelidir.
Vaktâki Hak Sübhânehû ve Teâlâ kābil-i ta'dâd olmayan esmâ-i hüsnâsı haysiyetinden onların “ayn”larını görmek diledi; ve eğer diler isen, vücûd ile muttasıf olmasından nâșî emri hasreden kevn-i câ-mi'de kendi "ayn”ını görmekliği ve onunla kendi sırrı, kendine zâhir olmasını diledi dersin. Zîrâ bir şeyin kendi nefsine kendi nefsi ile rü'yeti, o şeye mir'ât gibi emr-i âharda kendi nefsine rü'yeti gibi değildir.
Cenâb-ı Hakk, kendi Zât'ında gizli olan sonsuz isimlerinin ve sıfatlarının güzelliğini, kemâlini görmek, daha doğrusu göstermek diledi. Kendi kendine bakmak başkadır, bir aynada kendine bakmak bambaşka. Ayna, insana göremediği bir açıdan onu gösterir. Bütün kâinat, Hakk'ın Zât'ına ve isimlerine tuttuğu bir aynadır. O, bu aynada kendi güzelliğini temaşa eder. Lâkin ayna, ilk başta cilâsız bir metal parçası gibidir.
Hâlbuki Hak Teâlâ âlemin küllîsini, kendisinde rûh olmayan tâmmü'l-hilka vücûd-i cesed olarak halketmiş idi. Binâenaleyh gayr-ı mücellâ bir âyîne gibi idi... fıakْتَضَى الأمرُ جَلَاءَ مرآة العالم، فكان آدم عينَ جَلاء تلك المرآة وروح تلك الصورة.
Âlem, ruhsuz bir beden, cilâsız bir ayna idi. Bu aynanın cilâlanması, parlatılması gerekti ki, tecellî tam ve net olsun. İşte o aynanın cilâsı ve o ruhsuz suretin ruhu, Âdem oldu. İnsan, özellikle de [İnsân-ı Kâmil](/wiki/insan-i-kamil), Hakk'ın isimlerinin bütününü kendinde toplayan "kevn-i câmi" yani toplayıcı varlık olduğu için, bu aynayı en mükemmel şekilde parlatan cilâdır. Zâhir âlemi, İnsan ile mânâsını bulur.
Bu Zâhir âleminin ortaya çıkışının da bir usûlü, bir mertebesi vardır. Hakk'ın Zât-ı Mutlak'ının gaybından, bu gördüğümüz şehâdet âlemine bir tenezzül, bir iniş söz konusudur. Bu inişin ilk mertebesine Şeyh-i Ekber, [Taayyün-i evvel](/wiki/taayyun-i-evvel) yani "ilk belirme" adını verir. Bu, Zât'ın kendi ilmindeki ilk tecellîsidir.
Bu mertebe, zât-ı lâ-taayyünün, taayyün sûretiyle zuhûr ettiği evvelki mertebe-i tenezzülüdür. Buna “taayyün-i evvel” ve “ilm-i mutlak” da derler.
Bu ilk belirme ile Zât'ın ilminde sonsuz istidatlar, potansiyeller belirir. Henüz dış âlemde vücûd bulmamış, sadece Hakk'ın ilminde sabit olan bu hakikatlere [A'yân-ı Sâbite](/wiki/ayan-i-sabite) (sabit özler/hakikatler) denir. Her bir zerrenin hakikati, ezelde Hakk'ın ilminde bir "ayn-ı sâbite"dir.
İlim mertebesinde müteayyin olan bu sûretlere, “a'yân-ı sâbite” derler; ve “hakāyık-ı ilâhiyye” de tabîr ederler. Zîrâ sıfât-ı ilâhiyyenin sûretleridir; ve mümkinâtın hakāyıkı ve istinâdgâhıdır.
Bu bâtınî hakikatler, bu a'yân-ı sâbite, Zâhir âlemine çıkmak için Hakk'tan talepte bulunur. Bu talepleri, "Rahmân" isminin bir tecellîsi olan ve [Nefes-i Rahmânî](/wiki/nefes-i-rahmani) denilen o ilahi nefes ile karşılanır. Bâtında, ilim mertebesinde olan, bu nefes ile Zâhir'de, şehâdet âleminde sûrete bürünür.
Bu mertebenin meydana gelmesi, sırf zâtta gizli ve erimiş olan bütün bağıntıların, yani sıfatların, yatkınlık diliyle ortaya çıkma gerekliliğinde bulunmalarından ve zâtın da onları kendi hapis yerleri olan ahadiyyet mertebesinden serbest bırakmak için nefes vermesinden kaynaklanır. İşte bu nefes verme ile o sıfatların suretleri ilâhî ilimde sabit olur.
Zâhir dediğimiz her ne varsa, Bâtın'daki bir hakikatin gölgesi, bir elbisesidir. Peygamberler de bu kaidenin zirvesidir. Onlar, ilahi isimlerin en kâmil mazharları, yani tecellî yerleridir. Her peygamber, Hakk'ın bir isminin Zâhir'deki en kâmil aynasıdır ve insanları o ismin hakikatine davet eder.
İmdi her bir nebî bir ism-i küllînin mazharıdır. Meselâ İsmail (a.s.)ın mazhar olduğu ism-i küllî “Aliyy” ve Sâlih (a.s.)ın ism-i küllîsi dahi “Fettâh" ism-i şerîfleridir. Her ne kadar enbiyâ-yı zîşân, insân-ı kâmil olmak i'tibariyle câmi'-i cemî'-i esmâ olan Allah ism-i câmiinin mazharı iseler de, bunlardaki ism-i küllî-i gālib, kendi Rabb-i hâssları olan ism-i şerîftir.
Her peygamberin bir "Rabb-i hâss"ı, yani onu terbiye eden özel bir ilahi ismi vardır. Onun bütün daveti, ahlâkı, mucizeleri, o ismin Zâhir'deki yansımasıdır. Mesela Nûh Aleyhisselâm'ın hikmetinin "Sübbûhiyye" (tenzih) olması bundandır. Kavmi, Zâhir'deki putlara, yani kesrete, çokluğa dalmış, her bir gücü ayrı bir ilah sanmıştır. Nûh Peygamber'in görevi, bu dağınıklıktan onları kurtarıp, her şeyin ardındaki Tek olan'a, Vâhid'e çağırmaktır. Yani Zâhir'in aldatıcılığından, Bâtın'ın birliğine davet eder.
risâletin en birinci hükmü, resûlün ümmetini tevhîd-i Hakk'a daveti ve şerîk ve nazîrden tenzîhidir. Zîrâ risâlet isneyniyet üzerinedir; ve bu keserât ve mukayyedâtın ahkâmına aldanıp her birisini bi-rer müstakil vücûd farzeden halkın gözlerini tevhîd-i Hakk'a açmak lâzımdır.
İbrâhim Aleyhisselâm ise "Halîlullah", yani Allah'ın dostudur. Onun hikmeti "Müheyyemiyye", yani aşkınlık ve hayranlıktır. O, Zâhir'deki her şeyde, yıldızlarda, ayda, güneşte sevgilisinin, yani Hakk'ın yüzünü arar. Sonunda anlar ki, O, ne batan ne de sönen, Zâhir'deki her suretin ardındaki Bâtın olandır. Onun aşkı o denli şiddetlidir ki, Zât'ı ile Hakk'ın Zât'ı iç içe geçer.
Ve “halîl” (خليل) muhibbin rûhu meyanında “tahallül” (تَخَلُّل) eden habibdir; ve “hullet” habîbde tahallül eden muhabbettir. Binâenaleyh İbrâhîm (a.s.) vücûd-ı Hakk'a mütehallil (مُتَخَلّل) ve vücûd-ı Hak dahi onda mütehallil olup şiddet-i heyemânından dolayı mâsivâ-yı Hak'tan i'râz edip Fâtır-ı semâvât ve arza müteveccih olduğundan Kelime-i İbrâhîmiyye “hikmet-i müheyyemiyye”ye mukārin kılındı.
Yûsuf Aleyhisselâm'ın hikmeti "Nûriyye"dir, nur ile ilgilidir. Çünkü o, Zâhir'deki olayların, rüyaların, suretlerin ardındaki Bâtınî mânâyı, yani misâl âleminin nurunu görebilme ilmine, "ilm-i ta'bir"e sahipti. O, Zâhir'deki kuyuya atılışın, Bâtın'da bir sultanlığa yükseliş olduğunu; Zâhir'deki yedi cılız ineğin, Bâtın'da yedi kıtlık yılına işaret ettiğini bilen bir nur idi.
“Hikmet-i nûriyye”nin Kelime-i Yûsufiyye'ye tahsîs olunmasındaki sebeb budur ki, âlem-i misâl, âlem-i nûrânî ve Yûsuf (a.s.)ın keşfi dahi “misâlî”dir; ve Yûsuf (a.s.)a, suver-i hayâliyye-i misâliyyenin keşfine müteallik olan saltanat-ı nûriyye-i ilmiyye zâhir oldu. O da alâ-vechi'l-ekmel "ilm-i ta'bîr"dir.
Mûsâ Aleyhisselâm'ın durumu ise, Zâhir ile Bâtın arasındaki ilişkiyi anlamak için derin bir ders barındırır. Onun meşrebi, Zâhir üzerinedir. Şeriatı, kuralları nettir. Bu yüzden onda "tenzih", yani Hakk'ı yaratılmışlardan ayrı ve yüce tutma hali galiptir. Firavun'un Zâhir'deki saltanatına karşı, Hakk'ın Zâhir'deki kudretinin bir tecellîsi olarak galip gelir.
Çünkü kendisinin zevki (manevî tecrübesi) ism-i Zâhir (Allah'ın görünen, açıkça beliren isimleri) üzerine olduğundan, yüce meşrebinde (manevî yolunda) tenzih (Allah'ı yaratılmışlara benzemekten uzak tutma) gâlipti.
Hakk Teâlâ, onun bu tek kanatla kalmasını istemedi. Ona Bâtın ilmini, teşbihin, yani Hakk'ı yarattıklarında görme zevkini de tattırmak için onu Hızır Aleyhisselâm ile bir araya getirdi. Hızır'ın yaptığı işlerin hepsi, Zâhirî şeriata aykırı görünürken, Bâtın'da derin bir hikmete dayanıyordu. Bu kıssa, Zâhir'in tek başına yeterli olmadığını, hakikatin kuşunun ancak tenzih ve teşbih, yani Zâhir ve Bâtın kanatlarıyla uçabileceğini öğretir.
Şeyh-i Ekber'in Füsûs'u, Zâhir'in bir serap değil, Bâtın'ın bir köprüsü olduğunu anlatır. Âlem, Hakk'ın isimlerinin Zâhir olduğu bir sahnedir. Peygamberler, bu sahnenin baş aktörleri, ilahi isimlerin en parlak aynalarıdır. Onların her biri, varlıklarıyla, yani "kelime"leriyle bize bir hikmet fısıldar. Bu fısıltıyı duyabilen kulak, Zâhir'de takılıp kalmaz; her surette o suretin sahibini, her tecellîde Mütecellî'yi görür. Böylece kesrette vahdeti, çoklukta Bir'i bulur.
Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği
İrfan yolunun yolcusu, zâhirin sırlarına daldıkça, yol kaçınılmaz olarak zıtların buluştuğu bir eşiğe gelir. Akılların durduğu, vehimlerin dağıldığı bu makama Cem makamı derler. Burası, her şeyin aslına döndüğü, çokluğun içinde Bir'in seyredildiği, Zâhir ile Bâtın'ın birbirine ayna olduğu yerdir. Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri, Füsûsu'l-Hikem'de bu sırrın perdelerini aralar.
Bu makamın idraki, iki kanatla uçmaya benzer: Biri tenzih, diğeri teşbih. Tenzih, Hakk'ı her türlü mahlûkattan, suretten, kayıttan tenzih etmek, O'nun hiçbir şeye benzemediğini bilmektir. "O'nun benzeri hiçbir şey yoktur" (Leyse kemislihi şey'un) ayeti bu kanadın gücüdür. Teşbih ise, Hakk'ın isim ve sıfatlarıyla âlemde tecellî ettiğini, her zerrede O'nun bir vechinin göründüğünü idrak etmektir. "...ve O, Semî'dir (işitendir), Basîr'dir (görendir)" (ve hüve's-semî'ul-basîr) ayeti de bu kanadın adıdır. Bu iki kanadı dengeleyemeyen, ya tenzih uçurumuna düşer de Hakk'ı âlemden soyutlayarak bir "âtıl" varlık zanneder; ya da teşbih batağına saplanır da Hakk'ı mahlûkata benzeterek O'nu sınırlar. Hakikat ise, bu ikisinin Muhammedî mîzanda birleşmesidir.
Şeyh-i Ekber, Süleyman (a.s.) Fass'ında bu dengenin nasıl kurulacağını şöyle anlatır:
İmdi ey dostum, Hakk'ı orada câhil olarak burada âlim olma; ve orada nefyederek burada isbât etme! Meğer ki sen, Hakk'ın kendi hakkında nefy ve isbât için dediği hîndeki âyet-i câmia gibi, O'nu, O'nun kendi nefsini isbât ettiği vech ile isbât edesin; ve O'nu, O'nun kendi nefsini nefyettiği vech ile ondan nefyedesin: لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ ]O'nun misli bir şey yoktur.] nefyetti وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ )Sura42/11) [Ve O Semî' ve Basîr'dir.] Bir sıfat ile isbât etti ki, hayvandan her sâmi' ve basîre âmmdır.
"Hakk'ı bir mazharda bilip diğerinde cahil olma" buyuruyor. Yani, O'nu sadece caminin kubbesinde arayıp da çarşının gürültüsünde, bir çiçeğin renginde, bir zalimin zulmünde O'nun Kahhâr isminin tecellîsinden gafil olma. Ayet-i kerime, aynı anda hem "O'nun misli yoktur" diyerek bütün suretlerden O'nu tenzih ediyor, hem de "O işitir ve görür" diyerek her işiten ve gören surette O'nun sıfatlarının tecellî ettiğini ispat ediyor. Ârif odur ki, bu iki hükmü aynı anda, birini diğerine feda etmeden kalbinde cem eder. O, her surete bakar ve "Bu, O değil" diyerek tenzih eder; sonra aynı surete tekrar bakar ve "Bu, O'ndan başkası da değil" diyerek tevhidi müşahede eder.
Bu zıtların birliği, varlığın dokusuna işlenmiştir. Her şey, ancak zıddıyla bilinir ve zıddıyla ortaya çıkar. Işık olmasa, karanlığın ne olduğunu bilemezdik. Şeyh-i Ekber, Yûsuf (a.s.) Fass'ında bu sırrı nur ve zulmet üzerinden açıklar. Vücûd-ı Mutlak, yani Hakk'ın Zât'ı, hakiki nurdur. Mümkinât, yani bütün bu gördüğümüz âlem ise, kendi başına bir varlığı olmayan, adem (yokluk) zulmetinde olan bir hakikattir.
Gerçek nur, mutlak varlık olan Hakk'ın varlığına aykırı değildir; ve mutlak varlık, onun zıddı olan "yokluk" ile akledilir. "Varlık" için nurluluk olduğu gibi "yokluk" için de karanlık vardır. Çünkü karanlık idrak olunmadığı gibi, yokluk için de aklen bir belirginleşme imkânsızdır. İşte bunun için âlem dediğimiz mümkün varlık, "karanlık" ile nitelendirilir. Zira "mümkün", varlık nuru ile aydınlanıp ortaya çıkmıştır; ve onun karanlığı yokluk yönündendir.
Âlemin aslı adem, yani yokluk zulmetidir. Hakk Teâlâ, kendi Vücûd nurundan bu karanlığa serpmeseydi, hiçbir şey zâhir olmaz, görünürlüğe çıkmazdı. Efendimiz (s.a.v.) de bu hakikate işaret eder:
İşte (S.a.v.) Efendimiz hazretlerinin : إِنَّ اللَّهَ خَلَقَ الْخَلْقَ فِي ظُلْمَةٍ ثُمَّ رَشَّ عَلَيْهِ مِنْ نُورِهِ فَظَهَرَ ya'ni “Tahkikan Allah Teâlâ hazretleri, halkı zulmette halkeyledi. Badehû onun üzerine nûru serpti, zâhir oldu" buyurmaları buna işarettir.
Zâhir olan her ne varsa, Vücûd nurunun adem zulmetine vurmasıyla belirmiştir. Zâhirî suretimiz, o ilahi nurun bir yansımasıdır. Aslımız ise o nur olmasa, bir hiçlik, bir karanlıktır. İşte zıtların birliği: Varlık ile yokluk, nur ile zulmet, Zâhir ile Bâtın, Hakk ile halk... Bunlar birbirine düşman değil, birbirini izhar eden, açığa çıkaran iki yüzüdür aynı Hakikat'in.
Bu idrakin zirvesi, en kesif zâhir perdesinin arkasında bile Bâtın'ı görebilmektir. Şeyh-i Ekber, Nûh (a.s.) Fass'ında aklı zorlayan, ancak Vahdet-i Vücûd meşrebinde anlaşılabilecek bir misal verir. Nûh kavminin putlara tapınmasını ele alırken, zâhirde şirk olan bu fiilin bâtınında nasıl bir hakikat yattığını gösterir. Zira Vücûd bir ise, her neye tapılırsa tapılsın, o tapınma eninde sonunda o Tek Vücûd'a yönelmiş olur. Puta tapanın hatası, Mutlak Vücûd'u o taştan, tahtadan ibaret surete hapsetmesidir.
“Mâdemki eşyâ vücûdun mezâhiridir, nihâyet put dahi o cümleden birisidir. Ey âkıl olan âdem! İyi düşün ki, put vücûd cihetinden bâtıl değildir. Bil ki, Hak Teâlâ onun hâlıkıdır... Eğer müslüman bilse idi ki, “put nedir?” Bilir idi ki, din put-perestliktedir; ve eğer müşrik puttan âgâh ola idi, dîninde dalâlete düşer mi idi? O, puttan ancak halk-ı zâhiri gördü. Bu sebeble şerîatta kâfır oldu. Eğer sen dahi, ondan Hakk-ı pinhânı görmez isen, şerîatta sana da müslüman demezler."
Bu sözler, şeriatın zâhirî hükmünü inkâr etmez. Elbette puta tapmak şirktir. Lâkin hikmet ehli, perdenin arkasına bakar. Müşrik, putun zâhirî suretine, yani "halk-ı zâhire" takılıp kalmıştır. Ârif ise, o suretin ardındaki "Hakk-ı pinhânı", yani gizli olan Hakikati görür. O bilir ki, o put dahi varlığını Hakk'tan almıştır ve Vücûd denizinde bir dalgadan ibarettir. Bu, Cem makamının en ileri idrakidir: Firavun'un "Ben sizin en yüce rabbinizim" demesinde bile, Hakk'ın "el-Mütekebbir" isminin tecellîsini seyretmektir. Firavun bu iddiada kendilik vehmiyle helâk olurken, ârif o sözde bile Hakk'ın saltanatını müşahede eder.
Bu yüce hakikatlerin sâlikin gündelik hayatına yansımasının en güzel örneği, namazda Kâbe'ye yönelmektir. Ârif bilir ki, Cenâb-ı Hakk bir mekâna sığmaz, bir yöne hasredilemez. "Ne yana dönerseniz, Allah'ın vechi oradadır" (fa-aynamā tuwallū fa-thamma wajhu-llāh) ayeti bu hakikati bildirir. Lâkin aynı ârif, namaz vakti geldiğinde büyük bir edeple Kâbe'ye döner. Çünkü bilir ki, şeriatın bu emri de Hakk'tandır.
Beyit: حاجی بره کعبه ومن طالب ديدار او خانه همی جويد ومن صاحب خانه Tercüme: "Hacının isteği Kâbe ve benimki O'nun dîdârı. O evin talibi olmuş, ben ise sahibinin."
Mîzan budur. Hacının Kâbe'ye yönelmesi zâhirî bir ameldir ve gereklidir. Ârifin kalbi ise Kâbe'nin Rabb'ine, yani "evin sahibine" yönelmiştir. O, Kâbe'ye dönerken Hakk'ı oraya hapsetmez, bilakis Kâbe'yi, Hakk'ın tecellî ettiği sayısız "vecih"ten, yönden biri olarak görür. Şeyh-i Ekber'in uyarısı manidardır:
Velâkin "O, yalnız buradadır" deme; belki idrak ettiğin şey indinde dur! Ve Mescid-i Harâm cânibine istikbâlde edebi lâzım kıl; ve eyniyyet-i hâssada vechin adem-i hasrı husûsunda edeb üzere ol!
"Hakk her yerdedir" hakikatini bilmek, "O halde Kâbe'ye dönmeme gerek yok" demeyi gerektirmez. Bu, edebe aykırıdır. Hakikati bil, ama şeriatın emrine de riayet et. Bâtının vüs'ati, zâhirin edebini ortadan kaldırmaz, aksine onu daha derin bir mânâ ile doldurur.
Bu idrak, kitap satırlarından öğrenilecek kuru bir bilgi değildir. Bu, bir hâldir, bir tecrübedir. Bu, zamanın ve mekânın ötesinde, ruhun kendi aslını hatırlamasıdır. Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri'ne sormuşlar: "Elestü bi-Rabbiküm hitabını hatırlar mısın?" O büyük velî cevap vermiş: "Üzerinden hiç gün geçmedi ki!"
Zîrâ ervâh-ı külliyye-i müdrike üzerinden zamân geçmez; zamâna tâbi’ olan ancak ecsâddır.
Bu, zâhirî bedenin zaman kaydından kurtulup, bâtınî ruhun zamansız hakikatiyle bir anlığına hemhâl olmasıdır. Bu hâle sözle, fikirle, hikmetle ulaşılamaz. Yol, "ben" zannettiğimiz bu vehmî varlığı aradan kaldırmaktır. Nefy-i vücûd olmadan, tevhîd-i zât bulunmaz.
Beyit: ز ممتنعاتباشد به سخن يافتنى خلاصۀ مخترعاتتوحيد ِ حق سرّى كه نيابى ز فصوص و لمعاترو نفى وجود كن كه درخود يابى Tercüme: “Ey kevn ü mekânın hulâsası olan insan! Tevhîd-i Hakk’ı söz ile bulmak mümteniâttandır. Git, vücûd-ı vehmîni nefy et ki, Fusûsu’l-Hikem’den ve Fahreddîn-i Irâkî’nin Kitâb-ı Lemaât’ından bulamadığın bir sırrı kendinde bulasın.”
Zâhirin perdesini aralamak, zıtların ardındaki birliği görmek, ancak bu "ben" putunu kırarak mümkündür. O put kırılınca, taptığın da, taptırdığın da, tapan da Bir'dir. Zâhir O'dur, Bâtın O'dur, Evvel O'dur, Âhir O'dur. Arada ne bir zıtlık kalır, ne bir ikilik. Yalnızca O...
Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Zahir
İrfan yolunun ulu sultanlarından Hz. Mevlânâ’nın dergâhına yüz sürelim. Şeyh-i Ekber Hazretleri’nin hikmet denizinde aklın gemilerini yüzdürdük, Terzibaba Efendimiz’in irfan mektebinde hâl ile yoğrulduk. Şimdi ise, o hikmet ve hâlin aşk ile raks ettiği, mânânın en güzel suretlere büründüğü Mesnevî-i Şerîf bostanına girelim. Hz. Pîr, Zâhir ile Bâtın’ın o incecik perdesini, bir elinde hikâye mumu, dilinde sevgi balı, gönülleri Zâhir’in suretinden Bâtın’ın hakikatine doğru bir seyrana çıkarır. Onun dilinde Zâhir, ne inkâr edilecek bir kabuk ne de aldanılacak son duraktır. O, Bâtın’dan haber getiren bir elçi, bir sırdaş, bir aynadır.
Zâhir, Bâtının Aynasıdır: Kök ve Yaprak
Hz. Pîr, en derin hakikatleri, toprağa basan ayağımızın altındaki ottan, yüzümüze vuran rüzgârdan misallerle anlatır. Zâhirin, yani bu gördüğümüz, dokunduğumuz âlemin ve kendi bedenimizin, içimizdeki âlemin bir yansıması, bir meyvesi olduğunu bize en sade dille fısıldar. Kalp bir kök ise, yüzümüz onun yaprağıdır.
"Cev" kelimesi, burada "orta" anlamındadır. Bu beyit, yukarıdaki beytin bir örneğidir. İnsanın kalbi köke ve yüzü yaprağa benzetilmiştir. Çünkü bir insanın kalbindeki üzüntü ve sevinç yüzünde belirir. Bunun için ayet-i kerimede يُعْرَفُ الْمُجْرِمُونَ بِسِيمَاهُمْ (Rahman, 55/41) yani "Suçlular yüzlerinden belli olur" buyrulmuştur. Çünkü suçlu bir adamın kalbindeki sıkıntıdan yüzü etkilenir. Meselâ kök sahibi olan nebâtâtın kökü toprak içinde gizlidir ve görünmez. Fakat onların sîmâları mesâbesinde olan yaprakları o nebâtâtın vasattaki dal- ları yeşildir.
Kök gizlidir, bâtındır. Kimse onu görmez. Ama yaprağın rengi, tazeliği yahut kuruluğu, o gizli kökün topraktan ne emdiğini, hangi suyu içtiğini zâhir eder, âleme ilan eder. Kalbimiz de böyledir. İçeride gizli olan niyet, haset, sevgi, iman, inkâr ne ise, er ya da geç yüzümüzde, sözümüzde, işimizde zâhir olur. Ayet-i kerimenin buyurduğu gibi, mücrimlerin sîmâsından, yani zâhirî alametlerinden tanınması bu sırdandır. Onların içlerindeki karanlık, yüzlerine bir gölge gibi düşer.
Bu hakikati Sultan Mahmud ve Ayaz kıssasında seyrederiz. Kıskanç beyler, Ayaz’ın odasında define sakladığını zannederler. Kendi içlerindeki hırs ve sû-i zan, onlara Ayaz’ın zâhirinde bir kusur aratır. Odaya girip umduklarını bulamayınca, utançlarından yüzleri kararır.
Nemmâmların boş torbalı ve utangan olarak Ayaz'ın odasından şâh tarafına geri dönmeleri enbiyâ (aleyhimü's-selâm) hakkında onların berâetini ve pâkliklerinin zuhûru vaktinde sû'-i zan sâhibleri gibi ki, "O günde yüzler çok beyaz ve çok yüzler kara olurlar." (Al-i İmrân, 3/106) Ve Hak Teâlâ'nın" Allah üzerine kizb eden kimseleri görürsün ki, onların yüzleri kara olur" (Zümer, 39/60) kavli beyânındadır.
Onların bâtınındaki iftira, zâhirlerinde "kara yüz" olarak tecelli etmiştir. Zâhir, bâtının şahididir. Hz. Süleyman’ın (a.s.) kıssasında, onun bâtınındaki küçücük bir kayma, zâhirde tacının eğrilmesine sebep olur.
Bu rüzgârın eğri esmesi vak'ası gibi, bir de tâc vak'ası zâhir oldu, Süleymân (a.s.)ın başına giydiği tâc, başından bir tarafa kayıp eğrildi. Bu hâli görünce, onun gündüzü gece gibi oldu. Ya'ni, tahayyür ve taaccüb edip, gönlüne gam karanlığı çöktü ve meserret aydınlığı kalbinden zâil oldu.
Peygamberin bâtınındaki en küçük bir dalgalanma, zâhirdeki en büyük saltanat sembolünü, tacını, eğriltir. Zâhirde gördüğümüz her çarpıklık, her sıkıntı, her darlık, dönüp bâtınımıza bakmamız için bir işarettir. Konya’daki tâcirin menkıbesi de bunu anlatır. Zâhirde ticareti bozulmuştur. Sebebini dışarıda arar. Ama Hz. Pîr ona bâtınını gösterir: Mağrib’de gördüğü bir velînin zâhirî görüntüsünden iğrenip gönlünü incitmiştir. Bâtında işlenen o küçük günah, zâhirde ticaretinin bereketini alıp götürmüştür. Başımıza gelen zâhirî sıkıntıları, dışarıda değil, kendi içimizde, kendi amellerimizde, kendi düşüncelerimizde aramalıyız. Zâhir, Hakk'ın bize kendi bâtınımızı okumamız için açtığı bir kitaptır.
Yolun Mumu ve Yürüyüşün Kendisi: Şeriat, Tarikat, Hakikat
Bu zâhir kitabını okuyup bâtın kökünü temizlemeye niyetlenen sâlik ne yapacak? Hz. Mevlânâ, bu yolculuğun da bir zâhiri ve bir bâtını olduğunu "mum" temsiliyle anlatır.
Onun beyânındadır ki, şerîat yol gösteren bir şem' gibidir. Bununla beraber bir şem' ele getirsen yola girilmiş olmaz ve bir iş yapılmış olmaz. Vaktâki yola geldin, senin gitmen tarîkattir. Vaktâki maksada eriştin, o hakîkattir. Bunun için "Eğer hakāyık zâhir olsaydı şerîatler bâtıl olurdu," demişlerdir.
Şeriat, yani dinin zâhirî hükümleri, yolumuzu aydınlatan bir mumdur. Onsuz zifiri karanlıkta kalırız. Lâkin mumu eline alıp evinde oturan, yol gitmiş sayılmaz. Mumu alıp yola düşmek, işte o "tarikat"tır. Zâhirî ameli, bâtınî bir niyet ve aşk ile işlemektir. O mumun ışığıyla menzile, yani Hakk’ın kendisine varınca, işte o da "hakikat"tir. Artık mumun ışığına değil, ışığın kaynağı olan Güneş'e varılmıştır.
Zâhir ilmiyle yetinenlerin, yani mumu elinde tutup yol yürümeyenlerin hâli ortaya çıkar. Onlar taklitte kalmış, tahkike erememişlerdir. Hz. Pîr, aklî delillerin ve zâhirî ilimlerin sultanı Fahreddin Râzî’yi anarken bu ince noktaya parmak basar. Onun aklını ve ilmini över ama Hakk’a vusûl için bunun yetmeyeceğini söyler.
پای چوبین سخت بی تمکین بود پای استدلالیان چوبین بود İstidlâlîlerin ayağı ağaçtan olur; ağaçtan ayak ise pek temkinsiz olur.
İstidlâl, yani sadece akıl yürütme ve zâhirî delillerle yol almaya çalışanların ayağı ağaçtandır. Kuru bilgiyle, ezberle, mantıkla yürürler. Bu ayakla bir yere kadar gidilir ama o ayak kaygandır, temkinsizdir, sâlikin kalbini mutmain etmez. Bu, taklitten tahkike geçememenin hâlidir. Zâhirî ilim, sâliki hakikate götüren bir Burak olması gerekirken, ayağına dolanan bir pranga hâline gelir.
Define arayan adamın kıssası da tam bu hâli anlatır. Adam, elinde bir define haritası, bir ruk'a (yazılı kâğıt) bulur. Bu, zâhirî bilgidir. Ama o bilgiyle defineyi bulamaz, aksine "hadsiz renc" ve zahmet görür. Sonunda kâğıdı, devrin en büyük zâhir âlimine götürür. O âlim de altı ay boyunca aklının bütün oklarını atar, mantık kıyasları yapar, en zeki talebelerini seferber eder.
Padişah altı ay ve ziyâde ok atardı ve kuyu kazar idi. ... Her nerede bir yayı katı ve çevik bir okçu var idiyse, ok verdi, attı. Her tarafta genç aradı.
Netice, sadece zihin karışıklığı, gam ve boş sözler olur.
Teşvîş ve gam ve tâmâtın gayri olmadı. Ankā gibi adı zahir ve zâtı yok.
Hakikat, o zâhirî bilgi ve akıl yürütmelerle bulunamayınca, Anka kuşu gibi "adı zâhir, kendi bâtın" kalır. Zâhir, bir haritadır. Haritaya bakıp "ben hazinenin üstündeyim" demek, kişiyi hazine sahibi yapmaz. O haritanın işaret ettiği yere kalb adımlarıyla yürümek, yani tarikat yoluna girmek, zâhiri bâtın ile canlandırmak gerekir.
Hakk'ın Sesi, Kulun Boğazında: Tecellînin Zâhirdeki Sırrı
Zâhir ile Bâtın’ın artık birbirine ayna olmakla kalmayıp, iç içe geçtiği, bir olduğu o yüce makamlara Hz. Mevlânâ’nın penceresinden bakalım. Bu, Cem makamı idrakidir.
Bunun en sarsıcı misali, Hz. Mûsâ ile Hızır’ın (a.s.) kıssasıdır. Hz. Mûsâ, bir şeriat peygamberidir. Onun elindeki terazi, zâhirdir. Gemiyi delmek, çocuğu öldürmek, duvarı bedava tamir etmek... Bunların hepsi zâhir şeriatına göre zulümdür, yanlıştır. Hz. Mûsâ, elindeki mumun ışığıyla baktığı için itiraz eder. Haklıdır. Lâkin Hz. Hızır, hakikatin kendisinden, yani Bâtın’dan emir almaktadır. Onun fiilleri zâhire değil, doğrudan Hakk’ın o anki muradına tâbidir.
Zîrâ birisi ehl-i şerîat ve dîğeri ehl-i hakîkat idi. Ve Hızır (a.s.) emr-i ilâhîyi telakkî ettiği vakit, Mûsâ (a.s.)'ın şerîati, o vak'aların hakâyıkı muvâcehesinde bâtıl olmuş idi; ve hiç şüphe yok ki Hak Teâlâ hazretleri emrini infâz husûsunda şerîatle mukayyed değildir.
Bu, "şeriat bâtıl oldu" demek, haşa, hükümsüz kaldı demek değildir. O an, o vak'a için, zâhirin perdesi aralanmış ve Bâtın’ın hükmü doğrudan tecelli etmiştir. Güneş doğunca mumun hükmü kalmaz. Bu, ehl-i hakikatin, yani maksada vasıl olmuş kâmillerin hâlidir. Onlar artık şeriat mumuyla değil, hakikat güneşinden aldıkları doğrudan ışıkla amel ederler.
Bu birliğin en ileri mertebesi ise, kulun zâhirinin, Hakk’ın tecelligâhı olmasıdır. Kulun ağzı, Hakk’ın konuştuğu yer olur. Kulun eli, Hakk’ın tuttuğu el olur.
Her ne kadar Allah'ın kulunun boğazından ise de, mutlak o ses, muhakkak şâhdan olur.
Bu, sâlikin nafile ibadetlerle Hakk’a yaklaşmasıyla başlayan bir aşk yolculuğunun neticesidir. Hadis-i kudsîde buyurulan sır, burada zâhir olur. Bu yakınlaşmanın iki kanadı vardır: kurb-i nevâfil (nafilelerle yakınlaşma) ve kurb-i ferâiz (farzlarla yakınlaşma).
"Kulum, ben onu sevinceye kadar, nafile ibadetlerle daima bana yaklaşır. Ben onu sevdiğim zaman, ben onun kulağı, gözü, dili ve eli olurum. Bu sebeple benimle işitir ve benimle görür ve benimle söyler ve benimle tutar” hadîs-i kudsîsinin anlamıdır. ... Bu mertebede Hak, abdin bâtını ve abd, Hakk'ın zâhiri olur. Ve diğerine “kurb-i ferâiz” derler. Bu mertebede de Hak abdin zâhiri ve abd, Hakk'ın bâtını olur.
Kurb-i nevâfil makamında kul, Hakk’ın zâhiri olur. Yani kulun bedeni, dili, eli, zâhirde görünür ama iş gören, söyleyen, duyan Bâtın’daki Hak’tır. Peygamberin veya velînin boğazından çıkan ses, işte bu sırra mebnîdir. Zâhirde kulun sesi, hakikatte Şâh’ın sesidir. Kurb-i ferâiz makamında ise bunun aksi olur; kul, Hakk’ın bâtını olur. Zâhirde görünen fiiller Hakk’a aittir.
Hz. Mevlânâ, Zâhir kavramını böyle katman katman açar. Onu ne Bâtın’dan kopuk bir aldanış ne de önemsiz bir kabuk olarak görür. Zâhir, Bâtın’ın dilidir, mektubudur, tecelligâhıdır. Kâh bir yaprak olur, kökün sırrını fısıldar. Kâh bir mum olur, karanlıkta yolumuzu aydınlatır. Kâh bir peygamberin boğazı olur, içinden Hakk’ın kelâmı duyulur. Mesele, zâhirde takılıp kalmak değil, zâhirin aynasından Bâtın’ın cemâlini seyretmektir.
Mesnevî Ciltlerinden İzler
Ahmed Avni Konuk'un on üç ciltlik Mesnevî-i Şerîf şerhinde Zahir kavramı, farklı ciltlerde ayrı yönleriyle işlenir. Hangi beytin hangi ciltte geçtiğini bilmek, okuyucuya bu deryada bir pusula sunar:
- Cilt 1: "İnsân-ı kâmilin vücûdu da neye benzer. Ney'in yedi deliği, insanın zâhirdeki yedi uzvuna işârettir; çünkü insanın fiilleri bu uzuvlardan ortaya çıkar."
- Cilt 2: "Doğrudan doğruya harf ve savtın dahli olmaksızın vâki' olur; veyâ ikilik perdesi arkasından zâhir olur; ve ikilik perdesi arkasından zuhûru budur ki: Yâ âlem-i misâlde mütemessil olan melek vâsıtasıyla olu..."
- Cilt 4: "Kaderden muhtecibdirler. Eğer öyle olmasa, da'vette kendilerine fütûr gelir. Ve nübüvvet ism-i Zâhir'e taalluk eder. Binâenaleyh Mûsâ (a.s.) bu suâli ile sırr-ı kadere vukūf taleb etmiştir."
- Cilt 9: "Senin gitmen tarîkattir. Vakta ki maksada eriştin, o hakîkattir. Bunun için Eğer hakāyık zâhir olsaydı şeriatler bâtıl olurdu, demişlerdir."
- Cilt 12: "Sultân'dan murâd, burada şeyhülislâm ve müftî gibi ulemâ-i zâhireden birisidir. Zîrâ bu gibi ulemâ ekseriyâ ehl-i hakîkate muârız olup musallat olmuşlardır."
- Cilt 13: "Âkıbet bu İmriü'l-Kays'a bir hâl zâhir oldu ki, gece yarısı mülkten ve evlâddan kaçtı ve kendisini bir eski libâsta gizledi; ve iklimden münezz..."
Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme
Kavramlar Ağında Zahir
İrfan mektebinde hiçbir kavram tek başına, yetim bırakılmaz. Her biri, birbiriyle iç içe geçmiş, birbirine ayna tutan bir hakikatler dokusunun parçasıdır. Zâhir bahsi de bu dokudan ayrı düşünülemez.
-
Bâtın: Zâhir’in yoldaşı, sırdaşı, can evidir. Zâhir, Cenâb-ı Hakk’ın “Zâhir” isminin tecellîsiyle âlemlerde görünür olan yüzüdür; Bâtın ise “Bâtın” isminin tecellîsiyle bu görünenin ardındaki görünmez, ilâhî hakikatidir. Biri olmadan diğeri mânâsını bulmaz. Zâhir bir deniz ise, Bâtın o denizin derinliğidir. Onlar ayrı iki şey değil, aynı Vücûd’un iki yüzüdür. Salikin yolculuğu, Zâhir’de Bâtın’ı seyretme, Bâtın’ın nuruyla Zâhir’i aydınlatma sanatıdır.
-
Cennet ve Cehennem: Bu iki hal, sadece ölümden sonra gidilecek mekânlar değildir. Onlar, insanın Zâhir’de yaptıklarıyla Bâtın’ında, yani iç dünyasında her an yaşadığı hallerdir. İnsan, zâhirî âzâlarıyla Hakk’ın rızasına uygun işler yaptığında, bâtınında bir cennet bahçesi yeşertir. Gafletle, isyanla, kalp kırmakla meşgul olduğunda ise, o zâhirî fiiller, bâtınını bir ateş çukuruna çevirir. Zâhir, amellerin tarlası; Bâtın ise o tarlada biten cennetin veya cehennemin ta kendisidir.
-
Tecelli: Eğer Zâhir bir ayna ise, Tecelli o aynada beliren surettir. Bütün bu gördüğümüz âlem, dağlar, denizler, insanlar, bitkiler, her ne varsa, Hakk’ın isim ve sıfatlarının birer tecellîsidir. Cenâb-ı Hakk, Zât’ının güzelliğini ve kemâlini seyretmek için bu zâhir âlemini bir ayna gibi halk etmiş, sonra da o aynada Kendi isimleriyle tecellî buyurmuştur. Zâhir, tecellînin sahnesidir. Bu sahneyi perdesiz seyredebilen arifler için her zerre, Hakk’tan haber veren bir elçiye dönüşür.
-
Hz. Muhammed (s.a.v.): O, Zâhir ile Bâtın’ın en kâmil şekilde birleştiği, cem olduğu mübarek varlıktır. Zâhirde getirdiği Şeriat, Bâtın’daki Hakikat’in beşerî hayata en mükemmel şekilde yansıtılmış hâlidir. O’nun zâhirî hayatı, sözleri, fiilleri, ahlâkı, Bâtın’daki ilâhî nura açılan bir kapıdır. Hakikat-i Muhammediyye, bütün varlığın zâhire çıkmadan evvelki bâtınî özü, ilk taayyünüdür. Bu yüzden bütün peygamberler ve velîler, O’nun nurundan bir parça taşır. Zâhir’i anlamak, O’nun Sünneti’ne uymakla; Bâtın’ı anlamak ise O’nun hakikatinin denizine dalmakla mümkündür.
-
Hakikat: Hakikat, ulaşılacak nihaî hedeftir ve Bâtın ile eş anlamlıdır. Zâhir ise o hedefe giden yol ve o hedefin işaretidir. Tasavvuf yolu, zâhirin kabuğunda hakikatin özünü seyretme edebidir. Arif, şeriatı (zâhiri) bir kenara atmaz; aksine şeriat mumunu eline alarak hakikat yolunda ilerler. Zâhir, hakikatin perdesi olduğu gibi aynı zamanda onun delilidir. Mesele perdeyi yırtmak değil, perdedeki nakıştan Nakkaş’ı okuyabilmektir.
-
Mesnevi-i Şerif: Hazret-i Mevlânâ’nın bu ölümsüz eseri, Zâhir ile Bâtın arasındaki köprünün nasıl geçileceğini anlatan bir kılavuzdur. Mesnevi-i Şerif, zâhirde hikâyeler, masallar, fıkralar anlatır gibi görünür. Lakin her bir hikâye, bâtınî bir hakikati taşıyan birer zarf gibidir. O, Zâhir’in dilini kullanarak Bâtın’ın sırlarını fısıldar. Musa ile Hızır kıssasında olduğu gibi, zâhirin aklıyla anlaşılamayan bâtınî hikmetleri, kalp kulağı açık olanlara beyan eder. Bu yüzden Mesnevî, “hakikat dükkânı”dır; zâhirde mallar sergilenir, ama maksat bâtındaki cevherleri satmaktır.
-
Şeriat: Şeriat, hakikat yolunun zâhirî disiplinidir. O, Cenâb-ı Hakk’ın zâhir âlemdeki düzeninin ve kulluk edebinin çerçevesidir. Bâtın’a yolculuk iddiasında olup da Zâhir’in bu temel kuralını, yani şeriatı hiçe sayan, yolunu şaşırır. Şeriat bir gemi, hakikat bir denizdir. Gemisiz denize açılmak boğulmakla son bulur. Şeriat, sâlikin nefsini terbiye eden, onu aşırılıklardan koruyan ilâhî bir mîzandır. Zâhirde şeriata uymayanın, Bâtın’da hakikate ulaştım demesi, temelsiz bir bina inşa etmeye benzer.
Kütüphanedeki Kaynaklar
Zâhir kavramı, Terzibaba İrfan Mektebi kütüphanesinin üç temel direği olan Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri’nin külliyatında, Şeyh-i Ekber İbn Arabî’nin Füsûsu’l-Hikem’inde ve Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin Mesnevî-i Şerîf’inde farklı, fakat birbirini tamamlayan veçhelerle ele alınır. Her bir kaynak, sâlikin idrak mertebesine göre Zâhir’in farklı bir katmanını açar.
Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri’nin sohbetlerinde Zâhir, en başta bir “Terzi”nin elinden çıkmış kusursuz bir elbise gibi ele alınır. Zâhirin kökeni, varlığın en latîf hâli olan Hazret-i Âmâ’dan başlayıp Ahadiyyet, Vâhidiyyet ve Ulûhiyyet mertebelerinden geçerek bu şehâdet âlemine inişiyle, yani ilâhî tenezzül ile açıklanır. Terzibaba’nın üslubunda Zâhir, sadece bir dış görünüş değil, ezeldeki ilâhî ilmin (a'yân-ı sâbitenin) zaman ve mekân perdesinde görünür kılınmasıdır. Kader ve kazâ sırrı, bu noktada Zâhir ile Bâtın’ın buluştuğu yer olarak anlatılır. Ayrıca, zikir, tefekkür, mürşid-mürid ilişkisi gibi ameli yönler ön plandadır. Zâhirî bedenle yapılan ibadetlerin, nefs mertebelerinde yol alarak bâtınî hallere nasıl kapı araladığı, bizzat “Terzi Çırağı”nın tecrübeleri ve şiirleriyle, yaşanmış bir hakikat olarak sunulur. Zâhirî edebe riayet, bu geleneğin temel taşıdır.
Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri’nin Füsûsu’l-Hikem’inde ise Zâhir, daha çok bir hikmet ve irfan meselesi olarak, vücûd mertebeleri itibariyle incelenir. Füsûs’a göre bütün bu zâhir âlem, Hakk’ın Kendi Zât’ını ve isimlerinin hükmünü görmek için halk ettiği bir aynadan ibarettir. Zâhir, Bâtın olan Hakk’ın tecellîgâhıdır. Şeyh-i Ekber, bu ilişkiyi “tenzih” ve “teşbih” kanatları arasında kurduğu Muhammedî mîzan ile açıklar. Âyet-i kerimedeki “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur” (Leyse kemislihi şey’un) ifadesi tenzih ile Zât’ın aşkınlığını, “O, işitendir, görendir” (ve hüve’s-semî’ul-basîr) ifadesi ise teşbih ile âlemdeki her surette O’nun tecellî ettiğini anlatır. Zâhir’in idraki, bu iki zıt gibi görünen hakikati cem makamında birleştirebilmektir. Füsûs, Zâhir’i, her bir peygamberin getirdiği kelimede saklı olan ilâhî hikmetler (İlâhiyye, Sübbûhiyye, Nûriyye gibi) üzerinden okuyarak, Zâhir’in ardındaki Bâtınî şifreleri çözer.
Hazret-i Mevlânâ’nın Mesnevî-i Şerîf’i ise bu derin hikmetleri, kalplere dokunan bir sevgi ve aşk diliyle sunar. Mesnevî, Zâhir’i, Bâtın’ın anlaşılması için bir vasıta, bir misal olarak kullanır. Şeriatı (Zâhir’i) “karanlıkta yolu aydınlatan bir mum”a benzetir; mum olmadan ilerlemenin mümkün olmadığını, fakat amacın muma takılıp kalmak değil, onun ışığında yolu bulmak olduğunu öğretir. Mûsâ ile Hızır kıssası, Mesnevî’de Zâhir ile Bâtın arasındaki gerilimin ve tamamlayıcılığın en güçlü alegorisidir. Mûsâ, zâhirî şeriatın temsilcisiyken; Hızır, her an yeni bir şe’nde (işte ve tecellîde) olan Hakk’ın bâtınî ilminin temsilcisidir. Mesnevî, bu kıssa üzerinden bize, zâhirin aklıyla anlaşılamayacak nice bâtınî sır olduğunu, bunlara ancak teslimiyet ve kalp gözüyle vâkıf olunabileceğini anlatır. Zâhirî suretlerin, ilâhî mânâlar için birer elbise olduğunu “kök ve yaprak” gibi basit ama derin metaforlarla zihinlere ve kalplere nakşeder.
Değerlendirme
Zâhir kavramına dair bu üç büyük kaynaktan süzülen irfan, bize tek ve vazgeçilmez bir ders verir: Zâhir, Bâtın’dan kaçış yeri değil, Bâtın’a varış kapısıdır. Yolculuk, bu görünen âlemden (Zâhir’den) soyutlanıp görünmeyen bir âleme (Bâtın’a) gitmek değildir; asıl yolculuk, bu Zâhir âlemin içinde, her an ve her zerrede Bâtın olan Hakk’ın yüzünü seyredebilmektir. Bu seyir, Füsûs’un hikemî derinliğiyle akla, Mesnevî’nin aşk dolu diliyle kalbe ve Terzibaba geleneğinin ameli disipliniyle bedene aynı anda hitap ettiğinde kemâle erer.
Sâlik için Zâhir, ne terk edilecek bir zindan, ne de takılıp kalınacak bir puttur. O, üzerine ilâhî mânâların işlendiği Rabbani bir kumaştır. Terzibaba’nın çırağı olup bu kumaşı edeple kesip biçmeyi, İbn Arabî’nin talebesi olup üzerindeki nakışların sırrını okumayı ve Mevlânâ’nın dostu olup o nakışların güzelliğiyle mest olmayı başaran kimse, Zâhir’de Bâtın’ı bulmuş, dünyada cenneti yaşamış demektir. Zâhir, arif için Hakk’ın mektubu, cahil için ise boş bir kâğıttır. Mesele, okumayı bilmektedir.
Cenâb-ı Hakk, bizleri zâhirî amellerimizi bâtınî idrakle süsleyen, zâhirde edebi, bâtında şuhûdu yaşayan, O’nun rızası istikametinde bir ömür süren sâdık kullarından eylesin. Âmin.