İçeriğe atla
Tîn 5Cüz 30 · Sayfa 597

Tîn Sûresi 5. Âyet

التين

Sohbete sor

Śumme radednâhu esfele sâfilîn(e)

Sonra onu, aşağıların aşağısına indirdik.

Beled, Şems, Leyl, Duhâ ve İnşirâh Sûreleri

Terzibaba - Necdet Ardıç

Tefsirlerde “esfeli sâfilin” olarak en aşağı yer ibaresi kullanılır zahiren doğrudur ancak bu kadar büyük bir değerde halkedilen bir varlığın bu kadar basit bir şekilde izah edilmesi kabul edilemez.

Halife olarak halkedilen bir varlık kendi fiilleri ile kendini aşağılatırsa ayrı konudur. Ancak insânın halife oluşu yönüyle bu Âyet-i Kerîme’nin ifâdesi “kemâlât yönüyle en son ulaşılan nokta” demektir. Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın tenezzül mertebelerinin en uç noktasıdır.

Cenâb-ı Hakk (c.c) bu ifâde ile insânı taltif etmiş olmaktadır. Meleklerin sıfât mertesinde programları yapılmakta ve esmâ mertebesinde zuhura gelmektedirler oysa insân ahadiyyet mertebesinden kaynağını alarak en uç

nokta olarak belirtilen esfeli sâfiline kadar seyahâtini devam ettirmektedir ki âlemlerin en büyük seyyahıdır. Bu aşamadan sonra bizlerdeki tecelliler bâtın âlemine doğru geriye dönüş seferine başlamaktadır.

Evliyâullah tarafından hazreti şehadet ismi verilen bu âlemde insân ne kazanıyorsa kazanmaktadır ki, bu nedenle basit mânâda aşağı bir yer değil, yücelerin, yücelerinin buluştuğu bir yerdir. İnsân ile Kûr’ân’ın, kulu ile Rabbının buluştuğu yerdir.

Bu âlemde likâ hükmünü yani Allah’a ulaşma hükmünü yerine getiremeyen kimsenin âhirette Allah’a ulaşması sadece ham hayaldir, ancak iyi halleri ile cennet girer o ayrı bir konudur.

Bizim vaktimiz, kendimizi tanıma yolunda olmalıdır, ahirette cennet ve cehennemden başka zâten yaşanacak başka bir mahâl yoktur, Cenâb-ı Hakk (c.c) bizi nereye koyarsa oraya râzı olacağız.

Esfeli sâfiline ulaşılmadıkça Rabbı ile buluşma mümkün değildir. Ve bu hâl ise tecelli-i külli ile tenezzül mertebesidir.


Muhabbetin, likâ’nın tenezzülü (Tenezzül: nâzil olma, idrâke gelme, anlaşılmasının hafifletilip, kolaylaştırılması)

(Hazret-i şahadet), Ef’âl âlem’ine

1-Allah’ın tenezzülü

2-Kûr’ân’ın tenezzülü

3-İnsân-ı kâmil’in tenezzülü

4-Zâtı’nın tenezzülü

5-Mânâların tenezzülü

6-Sıfatlarının tenezzülü

7-Rûh’un tenezzülü

8-Esmâların tenezzülü

9-meleklerin tenezzülü

10-nefsin tenezzülü

11-mertebelerin tenezzülü

12-fiillerin tenezzülü

13-Âdemin tenezzülü

14-peygamberlerin tenezzülü

15-kitapların tenezzülü

16-hakikat-ı Muhammedinin tenezzülü. Ve diğerleri.

Bu kadar muhteşem bir oluşumun bir araya getirilmesi tabii ki orasını (Hz. şehadet) yapar, ki; içinde, zâhiri ve bâtını yaşadığımız bu yerdir. Kendinin kolayca müşahede edilmesi için, bu tenezzülleri yaptı. Sende artık nefsinden tenezzül edip lütfet de Rabb’ın sana da ulaşsın. Rabb’ın yanında, ama sen ondan uzaktasın. Bu varlık içinde, yokluk niye?.

Namaz Sûreleri (Cilt 1)

Terzibaba - Necdet Ardıç

Tefsirlerde “esfeli sâfilin” olarak “en aşağı yer” ibaresi kullanılır, zâhiren doğrudur, ancak bu kadar büyük bir değerde halkedilen bir varlığın, bu kadar basit bir şekilde izah edilmesi kabul edilemez.

Halife olarak halkedilen bir varlık, kendi fiilleri ile kendini aşağılatırsa, ayrı konudur. Ancak insânın halife oluşu yönüyle bu Âyet-i Kerîme’nin ifâdesi kemâlât yönüyle “en son ulaşılan nokta” demektir. Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın tenezzül mertebelerinin en uç noktasıdır.

Cenâb-ı Hakk (c.c) bu ifâde ile insânı taltif etmiş olmaktadır. Meleklerin sıfât mertesinde programları yapılmakta, ve esmâ mertebesinde zuhura gelmektedirler, oysa insân, ahadiyyet mertebesinden kaynağını alarak, en uç nokta, olarak belirtilen “esfeli sâfiline” kadar seyahâtini devam ettirmektedir ki, âlemlerin en büyük seyyahıdır. Bu aşamadan sonra, bizlerdeki tecelliler bâtın âlemine doğru geriye dönüş seferine başlamaktadır.

Evliyâullah tarafından, “hazreti şehadet” ismi verilen bu âlemde, insân ne kazanıyorsa bu âlemde kazan-maktadır ki, bu nedenle basit mânâda aşağı bir yer değil, yücelerin, yücelerinin buluştuğu bir yerdir. İnsân ile Kûr’ân’ın, kulu ile Rabbının buluştuğu yerdir.

Bu âlemde “likâ” hükmünü, yani Allah’a ulaşma

hükmünü yerine getiremeyen kimsenin, âhirette Allah’a ulaşması, sadece ham hayaldir, ancak iyi halleri ile cenne-te girer o ayrı bir konudur.

Bizim vaktimizi kullanmamız, kendimizi tanıma yolunda olmalıdır, ahirette cennet ve cehennemden başka zâten yaşanacak başka bir mahâl yoktur, Cenâb-ı Hakk (c.c) bizi nereye koyarsa oraya râzı olacağız.

Esfeli sâfiline ulaşılmadıkça Rabbı ile buluşma mümkün değildir. Ve bu hâl ise tecelli-i külli ile tenezzül mertebe-sidir.


Muhabbetin, likâ’nın tenezzülü (Tenezzül: nâzil olma, idrâke gelme, anlaşılmasının hafifletilip, kolaylaştırılması)

(Hazret-i şahadet), Ef’âl âlem’ine

1-Allah’ın tenezzülü

2-Kûr’ân’ın tenezzülü

3-İnsân-ı kâmil’in tenezzülü

4-Zâtı’nın tenezzülü

5-Mânâların tenezzülü

6-Sıfatlarının tenezzülü

7-Rûh’un tenezzülü

8-Esmâların tenezzülü

9-meleklerin tenezzülü

10-nefsin tenezzülü

11-mertebelerin tenezzülü

12-fiillerin tenezzülü

13-Âdemin tenezzülü

14-peygamberlerin tenezzülü

15-kitapların tenezzülü

16-hakikat-ı Muhammedinin tenezzülü. Ve diğerleri.

Bu kadar muhteşem bir oluşumun bir araya getirilmesi tabî ki orasını (Hz. şehadet) yapar, ki; içinde, zâhiri ve bâtını yaşadığımız bu yerdir. Kendinin kolayca müşahede edilmesi için, bu tenezzülleri yaptı. Sende artık nefsinden tenezzül edip lütfet de Rabb’ın sana da ulaşsın. Rabb’ın yanında, ama sen ondan uzaktasın. Bu varlık içinde ki, yokluk niye?.


İkinci yorum Summe redednâhu esfele sâfilîn.(5) İşte biz onu, bu güzel haller içerisinde, halkettikten sonra, yine “” geldi. Biz geldi bakın. Summe, sonra “reded” hu biz onu reddettik. Nereye? “esfele sâfilîn.” esfele sâfilîn’den murat. Kitâplar, tefsirler, tercümeler, buna “aşağının aşağısı, bayalığın bayalığı” diye, yâni bundan daha çukur, daha aşağılık bir yer yok, daha kötü bir yer yok. En aşağıya gönderdik, diye genel olarak ifâdesi vardır. Zâhiren bu da doğrudur, ama biz onu öyle düşünmeyiz. Çünkü gerçekten, çok muhterem ve muazzam halkedilen bir varlığın, böyle basit bir şekilde izâhı böyle pek, kolay kolay kabul edilemez.

Çünkü halife olarak halkedilmiş bir varlık, çok aşağılk olması pek öyle düşünülemez, ama demin dediğimiz gibi, kendi fiilleri îtibariyle, kendi kendini aşağılatırsa ayrı konudur. Ama peki o zaman buraya ne diyeceğiz, diyeceğimiz şey şu, aşağıların aşağısı demek, tenezzül îtibariyle son en son ulaşılan kemâl nokta demektir. “Esfele sâfilîn” süfliyyet diye belirtilen tecellinin sonu demektir. Buda yerme değil taltiftir. Eğer kıymetini

bilebilirsek. Şimdi, diyelim ki senin bir sahan var burada, bir merkezden çıkan malzemeyi alıyorsun. Sana tanınan sınırın sonuna kadar naklediyorsun.

İşte o senin esfele sâfilînindir. Yâni ulaşabildiğin en son ucudur. Bu da senin için kemâldir. Yâni sahanın genişlemesidir. Diyelim ki kırk kilometre karede sana yer verilmiştir. Oraya kadar gidersin diğerine elli kilometre, diğerine yüz kilometre verilmiştir. İşte Türkiye’yi tanımak için Edirne’den Ardahan’a kadar yolculuk yapman gerekiyor. Efendim İstanbul’dan Ankara’ya gittim de ben Türkiye’yi tanıdım. Tabî yine Türkiye’yi tanımışsındır ama, kemâliyle değil. Esfeline ulaşamamışsındır. İşte Cenâb-ı Hakk’ın bu kelime ile esfele sâfilîne reddettik-gönderdik, âyetiyle onu taltif etmiş oluyor.

Yâni onu insânı, bizi taltif etmiş, yâni şereflendirmiş oluyor. Yerme değildir, burada. Ama yerme olarak anlarsan yerme olarak anlarsın. Ama o işte zâhirdeki basit ifâdesi aşağıların aşağısı demektir, tenezzülün uç noktası demektir, nüzül olma yâni seyahatin ucu demek. Bakın diğer mahlûkatın seyahati nereye kadar? Yâni varediliş kaynağı ile, ulaşması lâzım gelen yer neresidir? Gelelim bizden sonra olan hayvanlar mertebesi, esfele sâfilînine. Hayvanlar dünyada halkediliyor.

Sahaları, dünyada gezebildikleri kadardır. Ahiretleri mânâ âlemleri, aya çıktı göğe çıktı. Aydan geldi gökten geldi gibi bir halleri yoktur. Dünyada varolup rûhlarıyla bedenleriyle birlikte dünyada yaşıyorlar. Bu kadar kısa bir yolculukları vardır. İnsanla arasındaki farka bakın. Meleklere bakalım. Meleklerin sıfât mertebesinde progra-mı yapılıyor. Esma mertebesinde zuhura geliyorlar. Bakın seyahatleri o kadar. Cinler aynı yerdeler, aynı kısımdalar. Ama insân ahadiyet mertebesinden kaynağını alıyor. En uçtaki, esfele sâfilîn diye belirtilen seyahatin, sonuna kadar gidebiliyor. İşte insân bu âlemlerde en büyük seyyahtır. Bütün varlıkalardan daha fazla yol katediyor.

Yâni en başlangıçtan en sona kadar seyahati vardır.

En başa Alâ-i İlliyyin, en sona da esfele sâfilîn diyorlar. Ve bu esfele sâfilîn, diye belirtilen yer aslında, buluşma mahâlli “lika” Rabbıyla buluşma mahâllidir. İşte, bu mahâl esfele sâfilîn diye belirtilen yerdir. Buraya ulaşmayan kişinin, Rabbıyla buluşması mümkün değildir. Burası ayrıca ef’âl âlemidir, ve buna Evliyaullah buranın ismine Hazreti Şehâdet dediler. Zâhir ehlinin esfeli sâfilîn dediği yere bakın, Evliyaullah Hazreti Şehâdet diyor. Yâni hazret olan, mübarek olan şehâdet mertebesi, ve biz ne kazanıyorsak bu mertebede kazanıyoruz.

Müslümanlığımızı da burada, kendi varlığımızı da burada kazanıyoruz, ilim tahsil yeride onun için burasıdır, o kadar basit bir mânâda basit bir yer değildir, burası yücelerin yücelerinin buluştuğu yerdir. Yüceliklerin buluştuğu yerdir burası. İnsan ile Kûr’ân’ın buluştuğu. Kulu ile Rabbının buluştuğu yerdir, onun tahakkuk yeri burasıdır. Ve buranın bir ismi de Mescidil Aksadır. Her ne kadar Kudus’teki camiye, ibadet yerine Mescidil Aksa deniliyorsa da, Mescidil Aksa ifâdesi Dünya’nın tamamını kapsamına alıyor. Mescidi Aksa ne demektir.? En uzak mescid. Yâni merkeze en uzak mescid mânâsınadır. O günkü dünyada belirgin olarak ibadet yeri Kâbe-i Muazzama, ve ondan sonra yapılan Mescidil Aksa. Aksa demek, en uzak. Bir hayli uzak. İşte burası Kâ’be-i Muazzama hükmünde olan, Allah’ın zâtından en uzak mesafede olan mescid, bu dünyanın tamamı. Yâni bu dünyanın tamamı Mescid-il Aksadır.

Orada ki mescidi Aksa, bir simge olarak orada durmaktadır. Ve bu Mescid-il Aksanın içerisindeki bir merkezde olan, Kâ’be-i Muazzama yâni zât tecellisi olan Kâ’be-i Muazzama. İşte bunların hepsi bu âlemdedir. Böyle olan bir âlemin esfel olması, safilin olması aşağıların aşağısı, kötülerin kötüsü olması mümkün değildir. Ama öyle anlayan öyle anlasın. Onlara da kimsenin diyecek bir

şeyi yoktur. Ne varsa bu âlemde vardır. Bu âlemde “likâ” yâni mülâki Hakka ulaşma hükmünü başaramayan kimsenin, ahirette Allah’a ulaşması hayâl mi hayâldir. O kadar bir ham hayâldir. Ama cennete girer mi o kimse iyi halleriyle? Girer. O konu da ayrıdır.

Biz cennet cehennem münakaşasını yahut sorununu yapacak insânlar değiliz. Cenâb-ı Hakk dilerse cennetine koyar, dilerse cehennemine koyar. Onun bileceği iştir. Cehennemine koydu da aman ya Rabbi ben ne yaptım da beni cehennemine koydun diyecek bir şeyimiz de yoktur. Cennetine koyarsa da, Ya Rabbi ben cennetlik bir amel yapmadım ki beni buraya nasıl koydun diye, söyleyecek bir sözümüzde yoktur. Tabii ki ahrette de, nasıl dünyada bir mekânda yaşanıyor ise. Ahirette de iki tür mekân vardır. İnsânların bir kısmı o türde, bir kısmı bu türde. Yâni bir kısmı cehennem ehli, bir kısmı cennet ehli olarak yaşayacaktır. O kimse nereye gidecekse aslında zâten o da belli olmuş vaziyettedir.

Efendimiz (s.a.v) bir gün iki elinde birşey tutuyormuş gibi göstererek diyor ki; bu elimde iki kitâp var. Bunun birinde cennetlikler, birinde cehennemlikler yazılı. Kim bunun içerisinde ise, bunlar cennete bunlar cehenneme gidecektir. Ya Resulallah bunlar belli mi? Diye sorulduğun da, Bellidir diye ifade edilmiştir. Bunlar daha baştan bilinmiş, kimin nereye gideceği biliniyor.

Ancak burada aklımıza bir soru gelebilir, bunlar baştan biliniyor ise, o zaman hesap kitap, cennet ve cehenneme neden ihtiç duyulsun?

El cevap. Bunların baştan bilinmesi İlmi İlâhiye gereğidir. Cenâb-ı Hakk Alîm ismi ile bütün geçmiş ve geleceği bildiğinden daha henüz yaşanmamış sahaların kula bağlı yaşamlarının hür iradeleri ile daha baştan nasıl yaşanacağını bildiği için, bunları tesbit etmiş olmaktadır.

Şu kimseler cehenneme, şu kimseler cennete gidecek diye Allah (c.c.) kendi bunları ayırmamıştır. Eğer bu ayrımları Allah (c.c.) yapmıştır kulun bunda dahli yoktur kul bu mahallere ister istemez gitmek mecburiyetindedir, der isek o zaman biz farkında olmadan “cebriye” fırkasının anlayışı üzere rabbımıza suç isnad etmiş oluruz. Buda çok yanlış bir değerlendirme olur ve ehli sünnet itikadına aykırı bir değerlendirme olur. Bunun tesbiti kulun yapaca-ğı fiillerine göredir çünkü kul yaptığından mes’uldür, bu yüzden mükâfat ve mücazat gerçektir ve kula bağlıdır. Cenâb-ı Hakk kulunun ne yapacağını bildiği için bunların ayırımını daha baştan yapmakta, ancak bu ayırım kendi ilminde kalmakta, hesap kitaptan sonra da bireyler bu hali bilmektedirler.

Ama biz bunların araştırmasında vakit geçirecek halimiz yoktur. Bizim vaktimiz sınırlıdır bunu kendimizi tanıma yolunda olmaya harcamalıyız. “Summe redednâhu” işte bütün bu güzel haller içerisinde biz onu esfeli safiline, bu genişlikteki bu güzellikteki bu değerdeki yere konuk olarak gönderdik.

Yanması, kötülükler içerisinde, o curuf içerisinde, kirlilikler içerisinde kalması babında değil, burada belirtilen. Ama o tür insânlar da yok mu? Aşağıların aşağısı, yâni bayağılıkların bayağısını yaşayan insânlar yok mu? Var. Ama buradaki gerçek mânâ o değildir. Cenâb-ı Hakkın, o bir zeytine, bir incire yemin ettiği gibi, Esfeli safilin hükmü altında ulaşılan en kemâlli yer mânâsında ve en uzak menzili ifade etmektedir. Onun için biz seyyahız. İnsanoğlu yâni âlemlerin en büyük seyya-hıdır.

Ma’nâ âleminden zât âleminden gelip, sıfât âlemine nakil olunup, sıfat âleminden esmâ âlemine nakil olunup, Esma âleminden hayâl âleminden de dünya âleminde de zuhura çıktık. İşte onun için de esfele safilin, seyrin en sonu en kemâllisidir. Bundan daha başka tecelli hali

yoktur, bu tecelli bundan sonra geriye çekilmekte. Yâni bâtın âlemine geriye dönüş seferimiz başlamaktadır.

Her birerlerimizin dünyaya geldiğimiz günden sonra hemen zâten sefer başlıyor. Sefer hazırlığı başlıyor. Dünyaya gelmemiz için çok uzun süreler geçti, o yollardan ma’nâ âleminden zuhura çıkıncaya kadar çok süreler geçti. Burada kalacağımız sürede çok kısa bir sûre bununda herbirerlerimiz yarısından fazlasını katettik çok az bir süremiz kaldı geriye iade edilmemiz için berzaha, geldiğimiz berzaha dönmemiz için. Rabbımıza ne kadar şükretsek azdır. Kendi hakîkatini bizlere açıyor. İşte Summe redednâhu esfele sâfilîn. Biz o esfeli sâfilîn denen en uzak yere en kemâlli şekilde, bütün techizatı ile birlikte gönderdiğimiz insana selâm olsun.

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(10)