İçeriğe atla
Ahadiyyet
8503 kelime | 25 kaynak

Ahadiyyet

Bu sohbette, varlık ağacının en derin köküne, bütün isimlerin ve sıfatların ötesindeki Mutlak Birliğe, yani Ahadiyyet mertebesine bir pencere aralayacağız. Ahadiyyet, Cenâb-ı Hakk’ın Zât-ı Mutlak’ının, henüz hiçbir tecellî ile kendini göstermediği, hiçbir nispet ve kayıt kabul etmediği, "O'ndan başka hiçbir şeyin olmadığı" hâlidir. Terzibaba İrfan Mektebi’nde bu kavram, varlığın sırrını açan anahtar, sâlikin seyr-i sülûkunda ulaşmayı arzuladığı nihai vuslat ufkudur. Bu sohbet, o yüce hakikatin kalbe dokunması için bir davettir.

Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı

Ahadiyyet, Arapça’da “bir” demek olan “Ahad” kelimesinden gelir. Fakat bu, sayıların başındaki “bir” değildir. O, sayı saymaya başlamadan önceki, kendisinden başka ikincisi tasavvur dahi edilemeyen, bölünmez, parçalanmaz, mutlak Tek’liktir. Kur’ân-ı Kerîm’in İhlâs Sûresi’nde bize öğrettiği gibi, “De ki: O, Allah’tır, Ahad’dır.” Bu Ahad ismi, Zât’ın bütün sıfat, isim, fiil ve tecellîlerden münezzeh, her türlü çokluk fikrinden arınmış, kendi kendine kâim olan Hüvviyetine işaret eder.

Bu Mutlak Birliğin en güzel sembolü, harflerin atası olan “Elif”tir. Elif, dimdik duruşuyla, başka hiçbir harfe ihtiyaç duymadan tek başına bir mânâ taşımasıyla Ahadiyyet’in remzidir. Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri, Elif’in bu sırrına şöyle işaret eder:

(Elif) Nüzül’de-“lâfızda Kûr’ân-ı Keriym’in” ilk harfidir. (Elif) Kûr’ân-ı Keriym-i okumaya başlarken“lâfızda” ilk harftir. (Elif) Besmeleden sonra, “Fatiha’nın” ilk harfidir. (Elif) Fatihadan sonra, “Bakara Sûresi’nin” ilk harfidir. (Elif) “Ahad” ın, ilk harfidir. (Elif) “Allah”ın, ilk harfidir. (Elif) “Âdem”in, ilk harfidir. (Elif) “İnsân”ın, ilk harfidir. (Elif) “İmân”ın, ilk harfidir. (Elif) “İkân”ın, ilk harfidir. (Elif) “İlim”in, ilk harfidir. (Elif) “Câmi”nin minaresi’dir’ki oradan İlâhi davet yapılır. (Elif) “İnsân”ın kendisidir’ki (13) ün tüm mertebelerden zuhurudur. Ve diğerleri. (Elif) hakkında birkaç mertebeden de bahsedelim. El elifü, zuhuru a’ma-iyyetün. (Elif) a’ma-iyyetin zuhurudur. El elifü, hakikat’ül Ahadiyyet’ün. (Elif) ahadiyyet’in hakikati’dir.

Elif sadece bir harf değil, bir hakikatin kendisidir. Bütün varoluşun başlangıcı olan Ahadiyyet’in hakikatidir. Nasıl ki bütün harfler Elif’in farklı şekillerde bükülmesinden, eğilmesinden ibaretse, bütün varlık da o Ahad olan Zât’ın farklı mertebelerde zuhûrundan ibarettir. “Ahad” kelimesinin baş harfi odur, Zât’a delâlet eden “Allah” lafzının baş harfi odur. Varlığın özü ve gayesi olan “İnsân”ın ve onun sahip olması gereken “İlim” ve “İmân”ın da baş harfi odur. Bu, her şeyin başlangıcının da, varacağı sonucun da o Tek’lik hakikatine bağlı olduğunu gösteren ilahi bir mühürdür. Elif, A'mâ (mutlak gayb, bilinmezlik) perdesinden ilk zuhûrdur ve Ahadiyyet’in hakikatinin ta kendisidir.

Bu irfanî bakış, varlığın zuhûrunu, bugünün insanının anlamakta zorlandığı bir bütünlük içinde sunar. Modern ilmin, kâinatın başlangıcını açıklamaya çalıştığı “big bang” gibi teoriler, Terzibaba Hazretleri’nin ifadesiyle, sondan başa doğru, yerden göğe bakarak yapılan cüz’î akıl yürütmeleridir. Hakikat ilmi ise, başlangıçtan, yani Hakk’tan halka doğru bir inişin (tenezzül) bilgisini verir.

Onun meydana getirdiği âlemlerin yapısını ancak kendi bilir. Önerdiği bildirim açıktır. Bu anlayış bing bang , aklı cüz ile yani küçücük akıllarıyla, yerden yukarıya, sondan başa doğru açıklanmaya çalışılmaktadır ki, hiçbir aslı katiyyen yoktur. Batı küçük aklıyla çözemediği bu konuyu ihtimaller üzerine bir evren oluştuğunu açıklamaya çalışıyor. Ama mantıki hiçbir dayanağı yoktur.

Tasavvuf, bir hikmet yoludur. O, kâinatın nasıl halk edildiğini, ihtimaller üzerine kurulu teorilerle değil, Zât-ı Mutlak’ın kendi varlığını izhar etme muradıyla başlayan tecellîler silsilesiyle açıklar. Bu silsilenin en tepesinde, her şeyin ötesinde ve öncesinde, mutlak gayb olan A'mâ mertebesi bulunur. Oradan ilk taayyün (belirme, açığa çıkma) Ahadiyyet mertebesidir. Sonra Vahidiyyet (isim ve sıfatların belirdiği birlik), Ulûhiyyet, Rahmaniyet, Rububiyet gibi mertebeler gelir. Terzibaba Hazretleri, bu vücûd mertebelerini şöyle sıralar:

Tecelli ve Zuhurda Vücûd Mertebeleri A’maiyyet. Ahadiyyet. Vahidiyyet. Vahidiyyet, bir sahadır Uluhiyyet-ilâhlık ve Rahmaniyyet orada zuhura gelmektedir. Ulûhiyyet Rahmaniyyet. Rububiyyet. Melikiyyet. İnsaniyyet. Olarak ifade edilmişlerdir.

Bu, varlığın bütüncül haritasıdır. Ahadiyyet, bu haritanın zirvesi, bütün yolların çıktığı ve yine bütün yolların döneceği Tek’lik kapısıdır. Bu sistem, parçalanmış akılların ürettiği ve sürekli değişen teorilerin aksine, kendi içinde tutarlı ve sağlam bir temel üzerine kurulmuştur. Onun kaynağı, beşerî akıl değil, ilahi keşiftir.

Bu yolculuk, sadece kevnî bir başlangıç ve son hikâyesi değildir. Aynı zamanda her bir varlığın ve özellikle insanın kendi hakikatine yapacağı yolculuğun da ta kendisidir. Her şey aslına rücû edecektir. Bu dönüşün sırrı ise Hakikat-i Muhammediyye’de gizlidir. Bütün varlık, O’nun nurundan halk edilmiş ve yine O’nun hakikatinin potasında aslına dönecektir.

O halde kim ne türlü yazı yazarsa ve hesap yaparsa yapsın hepsi (Elif, bir ve on üç) ün konturolu altındadır. Bu gün isteyen kabul isteyen red eder , belirli bir süre bu kabul ve redde izin verilmiştir ancak vakti ma’lûm (bilinen kıyamet vakti) geldiğinde her şey aslına dönecek Hakikat-i muhammed-înin hükmü bütün varlık ve İnsânların üzerinde hükmünü yürütücektir.

Bu ifadeler, her şeyin bir gün o Mutlak Birliğin hükmü altına gireceğini, bütün izafî ayrılıkların ve ikiliklerin ortadan kalkacağını müjdeler. Bu, sadece âlemin sonunda gerçekleşecek büyük bir olay değil, aynı zamanda sâlikin nefsinde, “ölmeden evvel ölerek” tecrübe ettiği bir haldir. İnkâr ve kabul perdesi kalktığında, geriye sadece Elif’in, yani Ahadiyyet’in mutlak hâkimiyeti kalır.

Terzibaba İrfan Mektebi’nde bu hakikatler, bazen harflerin ve sayıların sırrıyla, bazen de “Selâm”, “İcadiye”, “Palalı Ahmed” gibi özel ıstılahlarla ifade edilir. Bu terimler, o yola ait olanlara mânâ kapılarını açan birer anahtar gibidir. Örneğin, “Selâm” ismi, Terzibaba Hazretleri’ne Cenâb-ı Hakk tarafından verilen özel bir esmâ olarak zikredilir ve onunla ilgili derinlikli açılımlar yapılır.

Terzi Babamıza Cenâb-ı Hakk tarafından verilen özel esmâdır. Bu konuda geniş bilgi için (91) Biismi Selâm kitabına müracaat edilebilir.

Yine “İcadiye” kelimesi, bir şeyi icat etme, halk etme, yani ilahi hakikatlerin zuhura çıkması, bir bakıma mânevî doğum hali olarak açıklanır. Bütün bu özel dil, Ahadiyyet gibi yüce bir hakikatin, sâlikin hayatında nasıl somut bir tecrübeye dönüşeceğinin usûlünü ve erkânını öğretir. Bu, Ahadiyyet bilgisinin sadece zihinsel bir tasdikten ibaret kalmaması, aksine kâlbe inip hâl olması için kurulmuş bir irfan sofrasıdır. Bu sofradan nasibi olanlar, Elif’in sırrını kendi varlıklarında okumaya, Ahad’ın tecellîsini kendi özlerinde bulmaya başlarlar.

Terzibaba'nın Nazarıyla Ahadiyyet: Aslı ve Mertebesi

Ahadiyyet, akılların idrakte, dillerin anlatmakta acze düştüğü bir mertebedir. Zira Ahadiyyet, bütün isimlerin, sıfatların, şekillerin ve suretlerin ötesinde, Zât-ı Mutlak’ın kendi kendine olan, bölünmez, parçalanmaz, sayıya gelmez mutlak tekliğidir. O, varlık zincirinin başı değil, zincirin kendisinin varlık sebebidir. Bu hakikati anlamak, bir ilim öğrenmekten ziyade, bir hâle bürünmektir.

Zât-ı Mutlak'ın İlk Tenezzülü: A'mâ'dan Ahadiyyet'e

Her şeyden evvel, bizim idrakimizin kavrayamadığı bir mutlak bilinmezlik hâli vardı. Tasavvuf ehli bu mertebeye A'mâ (körlük, mutlak gayb) der. Ne isim, ne sıfat, ne yer, ne yön, ne de zaman… Zât-ı Mutlak, kendi “gizli hazine”liğinde, kendinden kendine bir hâl üzereydi. Hadîs-i kudsîde buyurulan “Ben gizli bir hazine idim, bilinmekliğimi sevdim (istedim)” sırrı, bu A'mâ mertebesinden zuhûr âlemine doğru olan ilâhî iştiyakı haber verir.

Bu bilinme arzusu, ilk tenezzülü, yani Zât’ın kendi mertebesinden bir alt mertebeye nurunu salmasını gerektirdi. Bu ilk tenezzül, Ahadiyyet mertebesidir.

"Kelime-i Tevhid"in doğuşu Mukaddes Zât, henüz bu âlemler yok iken "A'mâiyyetinden" (mutlak gayb mertebesi) "Ahadiyyetine" (Allah'ın birliği mertebesi) tenezzül ettiğinde iki vasfı ortaya çıktı. Biri, hüvviyeti, ki alemlerin ana kaynağıdır. İkincisi inniyeti, ki Kur’an ve İnsan’ın ana kaynağıdır.

A'mâ’nın mutlak gaybından, ilk şuurlanma hali olan Ahadiyyet’e inildiğinde, Zât’ta iki temel vasıf zuhur ediyor: Hüvviyet ve İnniyet. Hüviyet, Zât’ın “O’luk” vasfıdır; dışa dönük yüzüdür, bütün kevnî âlemlerin kaynağını teşkil eder. İnniyet ise Zât’ın “Ben’lik” vasfıdır; içe dönük yüzüdür, Hakikat-i Muhammediyye’nin, yani İnsân-ı Kâmil’in ve onun sözlü ifadesi olan Kur’an’ın kaynağıdır. Daha hiçbir şey halk edilmemişken, varlığın bütün potansiyeli – hem kâinat hem insan – bu ilk tenezzül olan Ahadiyyet’te iki kutup olarak belirmiştir.

Ahadiyyet mertebesi, Zât’ın tecellî etmediği, fakat tecellî etme potansiyelini taşıdığı bir yerdir. Burada isimler ve sıfatlar henüz fiile çıkmamış, kuvve halinde, yani potansiyel olarak mevcuttur.

Zât-ı Mutlak’da kuvvede mevcud olan henüz fiile çıkmamış sıfat ve esmâ icabıdır. Yani sıfatlarının ve isimlerinin tecellisi vardır. Zâtının tecellisi yoktur. Zâtının tecellisi diye bir şey de söz konusu değildir. Şöyle kabul edilirse eğer, Zât-ı Ahadiyyette mündemiç ve mevcud sıfat ve esma olmasa Zat zatiyeti üzere kalır ve ondan ebedi tecelli vaki olmaz idi. O zaman ne bizler olur idik ne de bu mükevvenât olurdu.

Sır burada gizlidir. Zât’ın kendisi asla tecellî etmez, O her türlü kayıttan münezzehtir. Tecellî eden, O’nun Zât’ında potansiyel olarak bulunan sonsuz isim ve sıfatlarıdır. Ahadiyyet, bu isim ve sıfatların birbiriyle kaynaştığı, henüz ayrışmadığı, Kahhar ile Rahman’ın, Zâhir ile Bâtın’ın aynı olduğu, zıtların birliğini (cem makamı) yaşadığı bir ilim denizidir. Bu deniz dalgalanmaya başladığında, yani bu isimler zuhur talep ettiğinde, Ahadiyyet mertebesinden bir alt mertebe olan Vahidiyyet mertebesine tenezzül gerçekleşir ve isimler âlemi teker teker belirmeye başlar. Lâkin Ahadiyyet, bu ayrışmanın olmadığı, mutlak birliğin hüküm sürdüğü yerdir.

Ahadiyyet, sırf zâttan ibarettir. Orada sıfatlar için bir zuhur yoktur... Ahadiyyet, yüce zâtın tecellisinden ibarettir. Orada ne isimlerin, ne de sıfatların sözü geçer. Burası mücerred zâta ait bir isimdir... Hiçbir şekilde mahlûk için oraya yol yoktur. Çünkü bu hal gör��lmez “zûlmet” âleminden, “tecelli nûrlarına” doğru, zâtın “ilk tenezzülü” dür.

Bu mertebeye mahlûkun yolu yoktur, çünkü mahlûk, isimlerin ve sıfatların bir terkibidir. Mahlûkat âlemi, Ahadiyyet’ten sonra gelen Vahidiyyet ve daha alt mertebelerin eseridir. Ahadiyyet’e ancak “yok olarak” varılır ki, bu da seyr-i sülûkun en nihai hedefidir.

Ahad'ın Ahmed ile Perdelenmesi ve Kelime-i Tevhid'in Sırrı

Ahad, kendini Ahmed ile perdelemiştir.

Ahad olan O İlâhi Zât, gönlüne bir ( م ) (mim) yer-leştirdi, zuhur ismine ( احمد ) (Ahmed) dedi ve (Ahad) ı Ahmed ile gizledi. Ahmed’i “Mahmud” ile Mahmud’ u “Hamd” ile Hamd’ ı da “ Muhammed” ile gizledi ve aynı şekilde bunları da yine, “Muhammed” ile açığa çıkardı ve bütün bunları (Mustafa) ile seçti.

Arapça harflerle bakıldığında Ahad (احد) kelimesi ile Ahmed (احمد) kelimesi arasındaki tek fark, bir (م) “mim” harfidir. Ahad, o mutlak, isimsiz, sıfatsız Tek’tir. Cenâb-ı Hakk, bilinmekliğini murad edince, kendi Ahadiyyet’ine bir “mim” perdesi çekmiş ve ilk taayyün (belirme), ilk zuhûr olan Hakikat-i Muhammediyye, yani Ahmed olarak belirmiştir. “Mim”, mahlûkatın, Muhammedî hakikatin, kesretin sembolüdür. O “mim” olmasaydı, Ahadiyyet’in nuru karşısında her şey yanar, yok olur, hiçbir varlık O’nu idrak edemezdi. Perde, hem gizleyen hem de gösterendir. Ahad, Ahmed perdesinin arkasında gizlenmiş, ama aynı zamanda sadece Ahmed ile, yani Hakikat-i Muhammediyye aynasından seyredilebilir olmuştur.

Bu perdelenme ve açığa çıkma süreci, Kelime-i Tevhid’in kendisinde özetlenmiştir. “Lâ ilâhe illâllah”, sadece bir inanç beyanı değil, bütün bir varlık sisteminin formülüdür.

Kelime-i Tevhid, Ahadiyet'in (Allah'ın birliği ve tekliği) kendini toplu olarak bütün mertebeleri ile açıklamasıdır. Kelime-i Tevhid, Yüce Zât'ın kendi kendini, kendinde kendine açıklamasıdır.

“Lâ ilâhe” (hiçbir ilah yoktur) derken, Ahad’ın dışındaki bütün taayyünleri, isim ve sıfatları, mahlûkatı reddeder, onların kendi başına bir varlığı olmadığını ilan ederiz. Bu, kesret âleminin bir serap olduğunu idrak etmektir. Sonra “illâllah” (ancak Allah vardır) diyerek, o reddettiğimiz her şeyin ardındaki tek ve Hakk-ı Mutlak olan Ahad’ı ispat ederiz. Kelime-i Tevhid, Ahad’ın Ahmed ile başlayan tenezzülünü, sonra da sâlikin bu âlemlerden sıyrılarak tekrar Ahadiyyet’e doğru yapacağı urûc (yükseliş) yolculuğunun en kısa ve en özlü ifadesidir.

Harflerin ve Sayıların Dilinden Ahadiyyet: Elif, Mim ve 13 Hakikati

Terzibaba mektebinin irfan dilinde harfler ve sayılar, ilâhî hakikatleri taşıyan ve ehil olmayanlardan gizleyen birer semboldür. Bu semboller âleminde Ahadiyyet hakikatinin en temel şifreleri gizlidir.

Evvelâ şunu kısaca belirtelim ki; ( ا ) (Elif) in aslı olan (13) yani (bir ve on üç) her harf ve rakkam da mevcuttur, ve onların aslıdır. (Elif) in varlığı bâtında Ahadiyyet, zâhirde ise noktadır... Âlemlerin aslı olan (Ahadiyyet’ül ayn) bütün âlemlerde her zerrede ve âlemin bütün fertlerinde (ayn’ı) ile mevcuttur. Onun olmadığı bir varlık! Varlık, olamaz.

Bu ifadeler, irfan gözüyle bakıldığında, kâinatın sırrını fısıldar. Elif (ا), bütün harflerin aslıdır. Dimdik duruşuyla Vahid’i, yani Bir’i temsil eder. Fakat onun bâtınî, yani içsel değeri, Terzibaba Hazretleri’nin ifadesiyle 13’tür. Çünkü ebced hesabında “Ahad” (احد) kelimesinin sayısal değeri 1 (elif) + 8 (ha) + 4 (dal) = 13 eder. Her Elif, her Bir, kendi özünde, kendi bâtınında Ahad’ın, yani 13’ün sırrını taşımaktadır. Bütün varlık Elif’ten, yani Bir’den çıktığına göre, her zerrede Ahadiyyet’in bu 13 mührü mevcuttur.

Burada, Ahad ile Vahid arasındaki farkı da idrak etmek gerekir. İkisi de “bir” demektir ama aralarında mertebe farkı vardır.

Şurasını çok iyi bilmemiz lâzımdır, “Allah” diye vasıflandırılan o ma’nâ mertebe olarak Vâhidiyet mertebesinin hakikatidir... Mertebe itibarıyla “AHAD” Yani teklerin tekidir. Her bir tek, tektir, tekin bir ikincisi yoktur. “VAHİD” bir’dir, “AHAD” Tek’tir. Ahad ile Vahid, yan yana ifade edildiğinde, “tek’bir” denir.

Vahid, sayı dizisinin başlangıcı olan “bir”dir. İkiye, üçe kapı aralar; yani kendisinden sonra çokluğun gelmesini mümkün kılar. Vahidiyyet mertebesi de bu yüzden isimlerin ve sıfatların teker teker zuhur ettiği, çokluğun başladığı mertebedir. Fakat Ahad, sayı dizisine dahil olmayan, bölünemeyen, ikincisi olmayan mutlak “Tek”tir. O, bütün sayıların ve bütün varlıkların kendisinden zuhur ettiği ama kendisinin onlardan münezzeh olduğu asıldır.

19 sayısının sırrını açarken Terzibaba Hazretleri şöyle buyurur: 19’daki 1, “Hakk’ın birliğini, ‘Ahadiyyet’ mertebesini”, 0 ise “o’nun aynasını yani bu âlemleri ifade ediyor.” Varlık, 1 olan Ahad’ın, 0 olan hiçlik aynasındaki tecellîsinden ibarettir. Gerçekte var olan sadece 1’dir.

Bu sembolik dil, Kur’an’ın ve kâinatın şifrelerini çözen bir anahtar gibidir. Örneğin Hakikat-i Muhammediyye’nin sayısı 12, Mûseviyyet mertebesinin sayısı 9, Ahadiyyet’in sayısı 13’tür. Bu sayılar, mertebeler arasındaki ilişkiyi, hangisinin hangisini kuşattığını, hangisinin hangisinden zuhur ettiğini anlatır.

Görüldüğü gibi açık olarak (9_12_13_14) sayıları meydana gelmektedir, bunlardan (9) Mûseviyyet-i, (12) Hakikat-i Muhammediyye yi. (13) Hakikat-i Ahadiyyet’ül Ahmediyye yi, (14) ise bütün mertebelerde faaliyette olan Nûr-u Muhammediyye yi ifade etmektedir diyebiliriz.

Bütün peygamberlerin getirdiği hakikatler, farklı mertebelerden de olsa, aynı Ahadiyyet pınarından akan sulardır. Ve bütün bu suların toplandığı okyanus, Hakikat-i Ahadiyyet’ül Ahmediyye, yani hem Ahad’ın sırrını hem de Ahmed’in zuhurunu kendinde toplayan en kâmil mertebedir.

Ahadiyyet, varlığın başlangıcı değil, varlığın kendisidir. O, A'mâ'nın mutlak gaybından ilk tenezzül, bütün isim ve sıfatların potansiyel olarak bulunduğu, zıtların birleştiği mutlak Birlik denizidir. Bu deniz, Ahmed’in “mim”i ile dalgalanmış, kesret âlemi olarak görünmüştür. Kelime-i Tevhid bu iniş ve çıkışın parolası, harfler ve sayılar ise bu ilâhî mimarinin şifreleridir. Her birimiz, kendi varlığımızda bu Ahadiyyet mührünü, bu 13 sırrını taşırız. Mesele, üzerimizdeki kesret perdelerini, sahte benlik elbiselerini bir bir çıkarıp, kendi özümüzdeki o mutlak Tek’e, Ahad’a vâsıl olabilmektir.

Terzibaba Geleneğinde Ahadiyyet'in Yaşanması

İrfan yolu, sadece bilmekle değil, olmakla, bulmakla, o hakikati kendi vücûd ikliminde yaşamakla tamamlanır. Ahadiyyet bilgisi, kütüphanelerde tozlanacak bir malumat değil, sâlikin canında yeşerecek, onu fenâdan bekâya taşıyacak bir dirilik pınarıdır. O yüce hakikatin sâlikin seyr-i sülûkunda, yani mânevî yolculuğunda nasıl bir karşılık bulduğuna, nasıl yaşandığına, o Zât deryasına dalmak isteyen âşığın hangi vasıtalara tutunması gerektiğine nazar edeceğiz. Zira bilgi, hâle dönüşmedikçe yüktür. Ahadiyyet, bir makam olarak en tepede durur, lakin ona giden yol, sâlikin attığı her bir adımdan, aldığı her bir nefesten, kıldığı her bir rekât namazdan geçer. Yolun kendisi, menzilin sırlarını içinde taşır.

Hakikati Nefsinde Tesis Etmek: Ahadiyyet'e Giden Yolun Ameli

Yolun en temel esası, öğrenilen her hakikati, bilinen her mertebeyi kişinin kendi bünyesinde, kendi nefsinde tesis etmesidir. Tasavvuf, bir nazariye (teori) mektebi değil, bir tatbikat, bir amel sahasıdır. Mertebeleri ezberlemek âlimliktir; o mertebeleri kendi varlığında bir bir açmak, fethetmek ise ârifliktir. Terzi Baba Hazretleri’nin işaret ettiği gibi, bu fetihler tamamlanmadan hakiki ümmet olmak mümkün değildir.

İşte bu mertebeler kişinin bünyesinde tesis edilmedikçe ne kadar âlim, ne kadar zâhid olunsun başkalarının Nefs-i Emmâresinin kötü sıfâtlarının kaldırılmasında sonuç vermez. İnsân-ı Kâmil, sağına Akl-ı küllün şeriatin, şehâdetin müşâhadesini, önüne Târîkat/ Esmâ ve Velâyet ve en önüne Furkan/Sıfât, Hakîkat mertebelerini alarak Cem etmiş ve Ef’âl, Esmâ ve Sıfât cümle ismi Şerifin Câmi Allah (c.c.) ismi şerifinin zuhûr mahalli olmuştur. (...) Bu kırk mertebeyi bünyesinde toplayan zuhûr mahalli, bünyesi ve kabına göre tüm mertebelere de câmi olur.

Mesele sadece bilmek değil, o mertebelerin zuhur mahalli olmaktır. Sâlik, kendi varlığını ilahi isimlerin ve sıfatların tecelli edeceği arı-duru bir ayna haline getirmeye çalışır. Bu, bir nevi bâtınî mimarlıktır. Kişi, gönül Kâbe’sini inşa eder ve oradaki putları, yani vehimlerini, hayallerini, benlik iddialarını bir bir kırar. Bu putları kırmak için de Marifet mertebesinin nezaretine, Hakikat mertebesinin idrakine ihtiyaç vardır. Bu da ancak bir İnsân-ı Kâmil’in, bir Mürşid-i Kâmil’in rehberliğinde mümkündür. O, bu mertebeleri kendi bünyesinde cem etmiş, tamamlamış olandır. Sâlik, O’nun aynasında kendi hakikatini seyreder ve kendi gönül Kâbe’sindeki putları nasıl kıracağını öğrenir.

Bu yolda ilerlerken sâlik, bir vakit gelir anlar ki, Hz. Âdem’in cennetten çıkışı, Hz. Mûsâ’nın kavmiyle mücadelesi, geçmişte kalmış birer hikâye değildir. Her biri, kendi nefsinde her an cereyan eden birer hâldir.

‘‘bir kimse katletmiştiniz’’ Burada eylem çoğul kullanılmış. Yani her birimiz bu fiili kendi bünyemizde yapmışız. Hz. Âdem cennette Allah’a eş koşmaz bir durumdayken, kendine benlik yükleyip nefsine zulm etmiş ve cennetten kovulmuştu ya, işte Âdemiyyet de dünya ya insân-î tarafını katletmiş olarak gelir. Bu noktada şu Âyet aklımıza geliyor. “Sümme radednahu esfele safilîn,” (Tîn Sûresi -5. Âyet) Esfeli safilîne reddedilen insan on sekiz bin âlemin boyası ile boyanmış, hakikatinden perdelenmiş, haddi aşan, asi, necis halde dünyaya gözlerini açar. Bu veya şu kişide değil, her birimizde bu fiil yaşanmakta. Şimdi; ‘‘katletmiş olduğumuz’’ insani tarafımızı, yani hakikatimizi kazanmak yine bu dünyada gerçekleşmekte.

Yolculuk budur: Esfel-i sâfilîne, yani aşağıların en aşağısına düşmüş olan o hakikati, o katledilmiş insani tarafı yeniden diriltmektir. Bu diriliş, mertebeleri bir bir geçerek, her mertebenin hakkını vererek, adeta bâtınî bir mi’râc ile aslına dönmektir. Bu yolculuğun sonunda, bâtınî bir doğumla “Veled-i Kâlb” yani Kalp Çocuğu zuhur eder. Bu, sâlikin kendi nefsanî varlığından sıyrılıp, hakikat ile yeniden doğmasıdır. Bu doğum, mertebeleri cem ederek, Akl-ı küll (küllî akıl) ve Nefs-i Küll (küllî nefs) hakikatlerine ulaştıktan sonra gerçekleşir. Bu, Hakk’tan halka “Bismillahirrahmânirrahîm” sırrıyla dönmektir.

Mürşid'in Eli, Hakk'ın Elidir: Biat ve Teslimiyetin Sırrı

Ahadiyyet gibi idraki zor, sırrı derin bir hakikate giden yol, tek başına yürünecek bir yol değildir. Bu yolda yolcunun elinden tutacak, ona hem rehber hem de koruyucu olacak bir Kâmil Mürşid’e ihtiyaç vardır. Sâlikin mürşidine olan bağı sadece bir sevgi ve saygı bağı değil, zâhiri ve bâtıni bir “biat” bağıdır. Bu biat, sâlikin kendi iradesini, Mürşid’in iradesinde yok etmesi, O’nun aracılığıyla Hakk’ın iradesine teslim olmasıdır. Terzi Baba geleneğinde biat, mertebe atlamanın, bir sonraki mânevî durağa geçebilmenin olmazsa olmaz ruhsatıdır.

(Bu hususta geniş bilgi 13 ve hakikat-i İlâhiyye kitabımızda verilmiştir, oraya bakılabilir.) “Biat” Âyet-i Kerîmesi’nin Sûre içindeki sayısı (10) dur. (10) ise “fenâfillâh” İseviyyet mertebesi’dir. O halde seyr-i sülûk’ta İseviyyet mertebesinden, Muhammediyyet mertebesine geçebilmek için mutlaka bu mertebenin (biat)ı na ihtiyaç vardır ve bu biat o mertebeye geçmeye ruhsattır, başka da yolu yoktur. Bu “biat” ın zâhir ve bâtın iki yönlü olması kemâlinin gereğidir. “Biat” kelimesinin Lügat manâsı, ( Kabul ve tasdik) hükmün de’dir. “Biat” eden kimsenin evvelâ (11) inci, Hazret-i Muhammed (s.a.v.) mertebesi’nedir. Bu hâl kemâle erdiğinde, (12) kinci, Hakikat-i Muhammed-î mertebesinedir. Bu da kemâle erdiğinde, (13) üncü, Ahadiyyet’ül Ahmediyye mertebesine dir.

Biat bir el sıkışmadan ibaret değildir. O, sâlikin varlığını adım adım daha yüce hakikatlere açmasının anahtarıdır. İseviyyet mertebesinde Fenâfillah (Allah’ta yok olma) hâlini yaşayan sâlik, Muhammediyyet mertebesine ancak bu biat ile geçebilir. Biat ettikçe yükselir; önce Efendimiz’in (s.a.v) şeriatına ve sünnetine, sonra O’nun küllî hakikati olan Hakikat-i Muhammediyye’ye, nihayetinde ise bu hakikatin de menbaı olan Ahadiyyet’ül Ahmediyye’ye, yani ‘Ahmed’in ‘Ahad’ ile bir olduğu o sır noktasına vasıl olur. Ayet-i Kerime’de “Allah’ın eli, onların ellerinin üstündedir” buyrulması bu sırra işarettir. Mürşid’in eli, Hakk’ın kudret elinin bu âlemdeki tecellisidir. Sâlik o ele tutunarak, kendi cüz’i varlığından kurtulup küllî varlığa yükselir.

Bu teslimiyet, sâlikin bütün varlığını kaplar. Öyle ki, Mürşid’in sohbetinde bulunmak, onun cemâlini müşahede etmek, Zâtî bir tecelliye, İlahi Cemâl’e açılan bir kapı olur.

Diğer gece görülen zuhûrâtta Efendi Babam ile sohbete gitmem ve Cemâl Cem’i müşâhade ise, sohbette ki Cemâl’e dikkat idi. Burada bir nokta da Arabalı vapurun, Arabalar ile mertebeleri Cem etmesi ve yol ehline yardımcı olunmasıydı. [12] Efendi Babam İhsânın karşılığı, İhsân değil mi derken burayı açıyordu. Şimdilik her ne kadar göremiyor- san, O’nu görüyormuş gibi ibadet etmek müşâhade yani Zât-i tecelli olan Cemâl-i İlâhi kapılarını açıyordu.

Teslimiyetin meyvesi budur: Mürşid’in şahsında, Hakk’ın cemâlini müşahede etmeye başlamak. “İhsan, O’nu görüyormuş gibi ibadet etmendir” hadis-i şerifinin canlı bir tefsiri yaşanır. Artık her sohbet bir mi’râc, her bakış bir vuslat olur. Arabalı vapurun mertebeleri cem etmesi gibi, Mürşid de müridlerini kendi mânevî himayesi altında toplayarak, onları mertebeler denizinde güvenle karşıya geçirir.

Seyr-i Sülûkun Erkânı: Zikir, Namaz ve Mertebelerin Edebi

Bu kutlu yolculukta sâlikin azığı zikir, burağı (bineği) ise namaz başta olmak üzere ibadetleridir. Ancak bu yolda en az azık kadar mühim olan bir şey daha vardır: Edep. Her mertebenin bir kapısı, o kapıdan geçmenin bir adabı, bir usûlü vardır. Vakti gelmeden, izni verilmeden bir üst mertebeye göz dikmek, o mertebeye ve o mertebenin sahibine karşı hürmetsizliktir.

İşte merâtibi İlâhiyeden her hangi bir mertebeye izin- siz girilirse o mertebe o kişiden incinmekte ve utanmak- tadır. O mertebenin hâli ve idrâki yoksa hayâli ve vehimi ile hürmetsizlik edilmekte ve hakikatîne saygısızlık yapılmaktadır. Yol ehli kişi vakti gelince o mertebenin dersi verileceğini ve o mertebeye alınacağını bilmeli ve bu konu da sabır ve gayretle çalışmalarına devâm etmelidir.

Mertebelerin dahi bir canı, bir hassasiyeti vardır. Sâlik, aceleci davranıp kendi vehmiyle bir makama ulaşmaya çalıştığında, aslında o makamın hakikatini incitir. Edep, haddini bilmektir. Sabırla, gayretle kendi dersine, kendi zikrine devam etmektir. Mürşidi ona neyi layık gördüyse onunla meşgul olmaktır. Bilmelidir ki, vakti geldiğinde o kapı zaten açılacaktır. Eûzü-Besmele çekmenin dahi bir edebi, bir sırrı vardır. Okumaya başlamadan evvel çekilen Eûzü, “Zâtımla müşahede ettiğim hakikatlerin mertebe-i Ahadiyyete ait olduğunu anladım ve bu anlayıştan düşmekten Ulûhiyyet zâtına sığınırım” demektir. Baştaki ‘Elif’ Ahadiyyet’e, sığınmaya işarettir. Besmele’nin başındaki ‘Be’ ise Risâlet’e, yani o kaynaktan gelen bilginin Peygamberî yolla bize ulaştığına işarettir. Bu edebe riayet eden, mânâ âleminin kapılarını aralar.

Namaz ise bu yolculuğun mi’râcıdır. Özellikle Fenâfillah ve Bekabillah (Allah ile var olma) gibi ileri haller, namazdaki derinleşmeyle yaşanır. Terzi Baba Hazretleri, bu halleri sayılarla remzederek anlatır:

Derece olan İmam ve arkasında ona uyanlar Fenâfillah hükmü ile 10 sayısal değerini oluşturmaktadırlar… 28. Derece olan Ferdiyyet hükmü ile yalnız kılınan Bekabillah namazı ise burada 11. Mertebe olmaktadır… Bu aynı zamanda “Samed” Samediyet ile kimseye ihtiyacı olmamaktadır. Kişi kendi başına namaz kılmaktadır. (...) Ve üçüncü olan Müşahade nûru olan Namaz ki (13) 1 üzerinde olan 3 Ferdi Selase ile (Tevhid) Ahadiyyetir.

İmama uyan cemaatin hâli, iradesini imamın iradesine tabi kıldığı için Fenâfillah’a (10) işarettir. Kişinin tek başına, Samediyet sırrıyla, kimseye muhtaç olmadan kıldığı namaz Bekabillah’a (11) işarettir. Nihayetinde namaz, sâlik için bir müşahede nuruna dönüştüğünde, bu (13) sayısıyla ifade edilen Ahadiyyet hakikatine ulaşır. Artık o namazda Hakk ile Hakk olan bir kul vardır. İhlas Suresi’nde buyrulduğu gibi, O Allah Ahad’dır; yani sayıya gelmeyen, bölünemeyen, tekrarı olmayan mutlak Tek’tir. Sâlikin namazı, bu Tekliğin içinde kendi varlığını yok ettiği bir tecrübeye dönüşür.

Hayatı Ayet Olarak Okumak: Zevkî İdrak ve Müşâhede Makamı

Yolculuğunda ilerleyen sâlik için artık hiçbir şey tesadüfî değildir. Kâinattaki her zerre, yaşadığı her hadise, karşısına çıkan her rakam ve her harf, Hakk’tan gelen birer mesaj, okunmayı bekleyen birer ayettir. Mürşid-i Kâmil, müridine bu ayetleri nasıl okuyacağını öğretir. Özellikle Terzi Baba yolunda 19, 53, 13 gibi sayılar, mânevî hakikatleri ve mertebeleri ifade eden birer şifre, birer anahtar hâlini alır.

(1) Ahadiyet… (95 ) Kabe’nin 95 numaralı “Stare” yanı “Yıldız” kapısıdır ki bu da “Necm” dir. Necm’de bilindiği gibi “53.” Suredir. 9+5= 14 tür. (14) Nuru- Muhammedi dir. (...) (13) Hakikat’ül Ahadiyyet’ül Ahmediye ve Hz. Muhammed’in şifre sayısıdır. (8) Tevhid-i Efal, Sekiz Cennet ve Yolumuzun Şifresidir. (19) İnsan-ı Kamil’in şifre sayısıdır. (53) Terzi Baba Necdet ARDIÇ’a mana âleminden verilen şifre sayısıdır.

Bu sayılar, kâinat kitabının ebced hesabıdır. Sâlik, bu şifreleri Mürşidinin talimiyle çözdükçe, etrafındaki her şeyin nasıl bir bütünlük ve ahenk içinde Ahadiyyet hakikatini işaret ettiğini görmeye başlar. Bir mağazada klimanın 26’yı göstermesi, kronometrenin 26’da durması, duvardaki saatin 24 olması gibi sıradan olaylar, arif için birer zuhurat penceresi olur. O, bu sayılardan (26+26+24=76) İnsan Suresi’ne, oradan (7+6=13) Hakikat’ül Ahadiyyet’ül Ahmediye’ye ulaşır. Anlar ki en büyük keramet, Zât tecellisinin insanda olduğunu, insanın zâhirde halk, bâtında Hakk olduğunu idrak etmektir.

Bu bakış açısına ulaşan kişi için artık iyi-kötü, olumlu-olumsuz ayrımı da izafîleşir. Her hadisenin merkezinde Hakk’ın fiilini, ismini, sıfatını ve nihayetinde Zât’ını müşahede etmeye başlar.

Karşımıza çıkan her türlü eksi-kötü hadiseye merkezinde’dir, diyebilirmiyiz.? Merkezindedir. Kuranı Keriym Fussulet SURESİ (41/53) ”Senurihim Ayatina fil afaki ve fi enfüsihim hatta yetebeyyene lehüm ennehul Hakk’u” mealen “yakında onlara ufuklarda ve kendi nefislerinde olan ayetlerimizi göstereceğiz, taki onlar için O’nun Hakk olduğu ortaya çıksın ”. Beşer iradesi ve izafi şartlanmalarla yaşayan kimselerde eksik bakış zuhur eder, lâkin nefsini tanıma yoluna girmiş beşeriyetiyle değilde Hakkın dileği bakışla bakmayı yaşantı haline getirmiş Halife, gerçek insan olma yolunda mesafe kat etmiş kişilerde, izafiyet düşer ve her oluşumun Hakk olduğu ortaya çıkar.

Ahadiyyet’in yaşanması budur. O, sadece bir inanç değil, bir bakış, bir görüş, bir şuhûd (görerek bilme) hâlidir. Bu makama eren için her şey merkezindedir, çünkü her merkezin merkezinde ‘Hû’ vardır. Fiiller, isimler, sıfatlar âfâkta (dış dünyada) görünse de, Zât gönüldedir ve Merkez’dir. Yolcu, bu idrake ulaştığında anlar ki, Kelime-i Tevhid’deki ‘lâ’ (yok) diye nefyettiği, aslında kendisinden başka bir şey değildir.

Kelime-i Tevhid ’te ( لا ) (lâ) yok (lâm-elif) varmış (lâ) ise bizim heva ve heves’ imiz, ve tevhid-i hakiki’den cehlimiz imiş. Aslında; (lâ) olan, yok olan, bizmişiz, bizim hevamız imiş. Kelime-i tevhid-in nehiy bölümü dahi ispat imiş, İki yönü de ispat, ispat imiş, nehiy ve ispat değilmiş. Daha daha, aslında ıspatlanacak da, bir şey yok imiş çünkü ıspatlama ikilik gerektirir, iki yok ’ki ispatlama gereksin.

Bu, tevhidin en zevkî (tecrübî) idraklerinden biridir. Varlıkta Hakk’tan gayrı bir şey olmadığını, ‘yok’ denilenin sadece kendi vehmimiz, kendi benlik iddiamız olduğunu anlamaktır. Bu anlayışla sâlik, “Senin vücûdun bir günahtır ki, ona diğer bir günah kıyâs olunmaz” sırrınca, kendi benlik günahından arınmak için mücahede eder ve nihayetinde her şeyin merkezi olan o Ahadiyyet deryasına dalarak, kendi varlığını O’nda yok eder. Yolculuk, O’ndan başlamış, yine O’nda son bulmuştur. Fasıla sadece bir vehimden ibarettir.

Füsûsu'l-Hikem'de Ahadiyyet

Terzibaba İrfan Mektebi’nin bu sohbet halkasında, evvelki bahiste anlatmaya gayret ettiğimiz Ahadiyyet sırrının kapısını bu defa Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri'nin hikmet pınarından içerek aralayacağız. Füsûsu'l-Hikem, yani Hikmetlerin Özleri, her bir peygamberin meşrebinde parlayan bir ilâhî hikmeti bizlere açar. Usûlümüz, bu hikmetleri yine bu toprağın irfanıyla, Terzibaba Necdet Ardıç Efendimiz'in şerhleri ve izahları ışığında anlamak ve anlatmaktır.

İbn Arabî Hazretleri'nin nazarında Ahadiyyet, varlık mertebelerinin zirvesi, bütün sıfat ve isimlerin, bütün nispet ve taayyünlerin ötesindeki mutlak Zât makamıdır. Bu öyle bir mertebedir ki, hakkında "vardır" demek dahi bir kayıt olur. Akıl oraya yol bulamaz, dil onu tarif edemez, hayal onu kuşatamaz.

Bilinmeli ki, ahadiyyet mertebesinde ne isim ne de resim (şekil) yoktur. Bu mertebeye verilen "mutlak varlık" ismi, zihinlere anlatmak için konulmuş özel bir terimden ibarettir.

Cenâb-ı Hakk'ın Zât-ı Mutlak'ı, bizim bildiğimiz, anladığımız, isimlendirdiğimiz her şeyden münezzehtir. O, "Allah" ism-i şerîfinin dahi işaret ettiği ulûhiyet mertebesinin ötesindedir. Çünkü "Allah" ismi, bütün ilâhî isimleri kendinde toplayan İsm-i Câmi'dir ve isimlerin olduğu yerde bir kesret, bir çokluk iması vardır. Ahadiyyet ise, her türlü çokluğun, hatta "birlik" kavramının dahi ötesinde, saf ve mutlak teklik halidir.

Fakat İlahi ahadiyette (birlik) kimse için bir makam yoktur. Çünkü biri için O'ndan bir şey vardır; ve diğeri için de O'ndan bir şey vardır, denilemez; çünkü O, parçalanmayı kabul etmez. Şimdi O'nun ahadiyeti, potansiyel olarak bulunan bütün isimlerin toplamıdır.

Nasıl olur da bu mutlak, isimsiz, sıfatsız birlik, bu gördüğümüz kesret âleminin kaynağı olur? Şeyh-i Ekber bu sırrı, "tenezzül" ve "tecellî" kavramlarıyla açıklar. Ahadiyyet Zâtı, bir zaman içinde değil, bir an içinde, bir vücûdî gereklilikle kendi Zâtî sevgisinden ötürü bilinmeyi murad etmiştir. Bu murad ile, Zât-ı Ahadiyyet, ilk taayyün olan "Taayyün-i Evvel" veya "Vahdet" mertebesine tenezzül eder. Bu, Zât'ın kendi ilminde, kendinde gizli olan bütün isim ve sıfatları, bütün hakikatleri toptan bilmesi halidir. Bu mertebeye "Hakikat-i Muhammediyye" de denir.

Bu mertebe zât-ı bahtın istiğrâk-ı cemâlîsinden, mertebe-i âgâhîye tenezzülünden ibârettir. Bu tenezzül vücûdun iktizâ-yı zâtîsidir. Onun bu mertebe-i âgâhîsine “mertebe-i ulûhiyyet” denir. Vücûd bu mertebede kendisindeki sıfât ve esmâyı alâ-tarîki’l-ihâta mücmelen bilir.

Ahadiyyet bir okyanus ise, Vahdet o okyanusun kendi varlığının farkına varmasıdır. Henüz dalgalar yoktur, ama dalga olma potansiyeli okyanusun ilminde mevcuttur. Bu mertebede "Allah" ismi zuhur eder. Çünkü "Allah" ismi, Zât itibarıyla Ahad'dır, tektir; fakat kendinde bütün esmâyı (isimleri) ve sıfatları topladığı için Küll'dür, bütündür.

Yani "Allah" diye adlandırılan varlığın zâtında hiçbir şekilde çokluk yoktur. Aksine o varlık, zât itibarıyla tektir; ve ahadiyet zâtı, tecelliden (ortaya çıkmaktan) uzaktır; çünkü âlemlerden münezzehtir (ihtiyaçsızdır). Ve bu zât için sonsuz veçheler (yönler) vardır ki, esmâ (isimler) ve sıfatları gerektiren ilâhlık, o veçheleri toplar. Şimdi ilâhî hazret (Allah'ın yüce varlığı), bütün sıfatlar ve isimlerle beraber zâttan ibaret olduğundan, esmâ ve sıfatlara göre küllî bir toplamdır.

Bu hakikati daha iyi anlamak için Şeyh-i Ekber'in kullandığı ve Terzibaba Hazretleri'nin şerhlerinde sıkça yer verdiği bir misal vardır: Çekirdek misali. Bir ağacın çekirdeği, kendi içinde tek ve basittir. Onda dal, yaprak, çiçek, meyve diye bir ayrım yoktur. Ama o çekirdeğin içinde, bütün bir ağaç, bütün teferruatıyla "bilkuvve", yani potansiyel olarak mevcuttur. Ahadiyyet mertebesi, o çekirdeğin saf, bölünmemiş halidir. Bütün esmâ ve sıfatlar, bütün âlemler o mertebede "icmâlen", yani toptan ve ayrışmamış bir halde bulunur.

Misâl: Bir çekirdeğin içinde dallarıyla, yapraklarıyla, çiçekleriyle, meyveleriyle beraber bir ağaç vardır. Fakat bu ağaç kuvvededir, henüz fiile çıkmamıştır; ve icmâldedir, henüz tafsîle gelmemiştir. Ve çekirdek içinde mündemic olan bu ağaç, o çekirdeğin “ayn”ıdır; ve onun dalları, yaprakları ve çiçekleri ve meyveleri birbirinden mümtâz değildir. Çekirdeğin zâtı ahadiyet üzeredir; fakat kendisinde bilkuvve mündemic olan ağacın ve teferruâtının... kâffesinin mecmûudur.

Bu kesret âlemi, yani bizim içinde yaşadığımız bu dünya nedir? Füsûs hikmetine göre âlem, Hakk'ın bir gölgesidir. Gölgenin kendi başına bir varlığı yoktur; o, ışığın ve ışığı kesen bir cismin varlığına bağlıdır. Hakk, varlık güneşidir. Âlem ise, Hakk'ın kendi isimlerinin suretleri olan A'yân-ı Sâbite (sabit hakikatler) üzerine vurmasıyla zuhur eden bir gölgedir. Gölge, hem kendisini var eden cisme benzer, hem de ondan başkadır. Bu, tenzih ile teşbihin, yani Hakk'ı her şeyden münezzeh görme ile her şeyde görmenin Cem makamı'dır.

İmdi o, O'dur; O'nun gayri değildir. Böyle olunca senin idrâk ettiğin her bir şey, a'yân-ı mumkinâtta olan vücûd-i Hak'tır. İmdi hüviyyet-i Hak haysiyyetinden o, O'nun vücûdudur. Ve kendisinde olan suverin ihtilâfı yani suretlerin ihtilafı haysiyyetinden o, a'yân-ı mümkinâttır... İmdi onun gölge olmasının ahadiyyeti haysiyyetinden o, Hak'tır. Zîrâ Hak, vücûd-i Vâhid ve Ahad'dir. Ve suverin kesreti yani suretlerin çokluğu haysiyyetinden yani oluşumundan, özelliğinden o, âlemdir. İmdi benim sana îzâh eylediğim şeyi anlayanlardan ve tahakkuk edenlerden ol!

Bu gölge misali, bize âlemin hakikatine dair derin bir sır fısıldar: "Âlem mütevehhemdir," yani vehim ve hayalden ibarettir; onun hakiki bir vücûdu yoktur. Hakiki Vücûd, yalnızca Hakk'ın Vücûdu'dur. Bizim "var" sandığımız bu âlem, o Vücûd'un farklı suretlerdeki tecellîsinden başka bir şey değildir. Bu, "Vahdet-i Vücûd" (varlığın birliği) mektebinin temel taşıdır.

Bu hikmetin bir diğer katmanı ise, her bir varlığın Hakk ile olan özel ve doğrudan ilişkisidir. Madem ki âlem, ilâhî isimlerin tecellîsidir, o halde her bir varlık, bir veya daha fazla ismin mazharı, yani tecellî yeridir. Şeyh-i Ekber, bu noktada "Rabb-ı has" yani "özel Rab" kavramını gündeme getirir. Her ne kadar bütün âlemlerin Rabbi Allah olsa da (Rabb'ül-âlemîn), her bir zerre, her bir insan, kendi isti'dadı ve hakikati gereği, ilâhî isimlerden birine veya birkaçına daha özel olarak bağlıdır. İşte o varlığı terbiye eden, onu kemâline ulaştıran, onun Rabb-ı has'sıdır.

Binâenaleyh her bir “isim” bir Rab’dir. Bu surette rabbı olan (kul) dahî çok olur. İşte Hûd (a.s.) bu Rablara bağlı zuhurlarda çok olan kesireyi bi taraf edip bir rubûbiyyet müşahede etmiş idi. Yani ilk defa bu hakikati O kendisi müşahede etmiş. Bu alemdeki bütün Rabların aslında tek bir Rabba bağlı olduğunu müşahede etmiş idi.

Bir sanatçının Alîm (Bilen) ismi onda daha baskın tecellî ederken, bir askerde Kahhâr (Kahreden) veya Cebbâr (Güçlü) ismi öne çıkabilir. Herkes, kendi "ayn-ı sâbite"sinin, yani ilâhî ilimdeki ezelî hakikatinin gerektirdiği isimlerin terbiyesi altındadır. Bu, âlemdeki sonsuz çeşitliliğin ve her varlığın kendi yolunda "sırat-ı müstakim" üzere oluşunun sırrıdır.

Son olarak, bu zuhûr edişin işleyişine dair Füsûs'ta işaret edilen bir başka hikmet vardır: "Ferdiyyet-i Selâsiyye", yani üçlü birlik. Bir şeyin var olması için üç unsur gereklidir: o şeyi var edecek bir Zât, onu var etme İradesi ve bu iradeyi fiile geçiren Kelâm ("Kün!" yani "Ol!" emri).

Binâenaleyh bir şeyin vücut verilmesi için "zât", "irâde" 've "kavl" olmalıdır.

Fakat bu üçlülük, Zât'ın birliğine halel getirmez. Bunlar üç ayrı varlık değil, Tek olan Vücûd'un faaliyet mekanizmasının üç yüzüdür. Terzibaba Hazretleri'nin işaret ettiği gibi, bu, "Bir'in üç şekliyle faaliyete geçmesidir." Zât, İrade ve Kelâm, aslında yine Bir'dir. Bu da, kesretin içinde vahdeti, çokluğun ardındaki tekliği görmenin bir başka kapısıdır.

Şeyh-i Ekber'in Füsûs'ta açtığı pencereden Ahadiyyet sırrına baktığımızda gördüğümüz manzara budur. Zât'ın mutlak gaybından, isimlerin ve sıfatların tecellîsiyle Vahdet'e, oradan da Vâhidiyyet mertebesi ve kesret âlemlerine uzanan bir tenezzül... Ama bu tenezzül, bir ayrılma değil, Zât'ın kendi içinde, kendi suretleriyle, kendi gölgeleriyle bir aşk oyunu oynamasıdır. Sâlike düşen, bu gölgelere takılıp kalmak yerine, gölgenin Sahibini bulmak, kesrette vahdeti müşahede etmek ve nihayetinde kendi varlığının da o Vücûd denizinde bir damla olduğunu idrak etmektir.

Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği

Bir önceki sohbetimizde İbn Arabî Hazretleri'nin Füsûs'undaki Ahadiyyet bahsine bir giriş yapmıştık. Şimdi, o bilginin derinliklerine, zıt gibi görünenlerin hakikatte nasıl bir ve beraber olduğuna, bu birliğin sâlikin hayatına nasıl yansıdığına Füsûs'un ve onun büyük şârihi Terzibaba'nın ışığında bakalım. Bu, aklın sınırlarının zorlandığı, kalbin idrakinin devreye girdiği bir Cem makamı sohbetidir.

Marifeti, yani Hakk’ı bilme ilmi artan bir ârifin hâli nice olur? Ârif, bildikçe susar. Gücü yettiğince değil, Hakk’ın murâdınca hareket eder. Kendi iradesini, Hakk’ın iradesi okyanusunda bir damla misali yok eder. Çünkü o, tasarruf eden ile tasarruf edilenin aynı Vücûd olduğunu müşahede etmeye başlamıştır.

Ama Hakkın tasarrufuna tabi olduğundan bu gücü istemedi, taleb etmedi. İşte kim ki bu ilmi bilmezse o tasarruf gösterir diyor. Kişi kendisi tasarruf etmez, olacaksa bile ona mani olur kendisi. Zîrâ ârif-billâhın ma'rifeti ne kadar âlî olursa, himmetle tasarrufu dahî o nisbette eksilir. İlmi hakikati yükseldiği derecede kendi tasarrufu azalır. ... Diğer vecih dahî, mutasarrıf ile mutasarrafun-fihin ahadiyyetidir. Binâenaleyh üzerine himmeti irsal edecek kimseyi görmez; imdi bu, onu men' eder.

Bu, sâlikin seyrinde ulaştığı öyle bir makamdır ki, karşısında bir "başkası" görmez olur. Kime himmet edecek, kime gücünü gösterecektir? Her yüzde Hakk’ın vechini, her fiilde Hakk’ın fiilini görmeye başlayınca, ortada kendisinden gayrı bir fâil kalmaz. Bu, abdiyet makamından ubudiyet makamına, yani kendi varlığı fânî olup Hakk’ın kendisiyle iş yaptığı kulun makamına geçiştir. Artık tasarruf edecek bir "ben" yoktur.

Bu idrak, Kutsal Metin'i okuma biçimimizi de kökünden değiştirir. Çoğumuz Kur’ân-ı Kerîm’i okurken, kıssaları binlerce yıl evvel yaşanmış bitmiş hadiseler olarak dinleriz. Hâlbuki irfan ehli bilir ki, Kur’ân her an tazedir ve her kıssa, şu an, burada, bizzat bizim nefsimizde cereyan etmektedir.

Şimdi, ey fıtrî idrâk sâhibi! Kur’ân-ı Kerîm geçmişteki Âdem ve Havvâ’dan değil, bizim her günkü hallerimizden bahsediyor. Biz ise bu olayları geçmişe çevirmekle, kendi hâlimizden gaflet ediyoruz. Oysa bu korkutma karşısında onların nefisleri vehmin ayartması ile rûhlarını kendilerine meylettirerek o lânetlenmiş ağacın mahsûlü olan tabîat karanlığına el uzatırlar. Bundan dolayı onların taşkınlıkları büyük olur, yani vahdet yönünden perdelenmeleri artar.

Yasak ağaç, bizim tabiat karanlığımız, heva ve hevesimizdir. O ağaca el uzatan Âdem, her birimiziz. Bu hakikati unutup, suçu "geçmişteki Âdem'e" atmak, kendi hâlimizden gafil olmaktır. Ârif, bu gafletten uyanandır. Kendi cennetini de, kendi sürgününü de, kendi Firavun'unu da, kendi Musa'sını da nefsinde tanıyan ve mücadelesini bu alanda verendir.

Peki, bu mücadele nedir? Dışarıda gördüğümüz çekişmeler, kavgalar, anlaşmazlıklar hakikatte nedir? Tevhid muktezası, yani birliğin gereği, burada en çarpıcı şekilde karşımıza çıkar. Şeyh-i Ekber ve onun izindeki Terzibaba bize der ki: Hakikatte nizâ, yani çekişme yoktur. O, sadece bakanın gözündeki perdeden kaynaklanan izafî bir durumdur. Her varlık, her insan, kendi hakikati ne ise onu icra etmektedir.

Ya'nî arif şuhûd-ı ahadiyyet makamında görür ki, kendisine çekişen kimse, hakikatinden dışarıya çıkmamıştır. O ilm-i ilâhîde ayn-ı sabitesinin sübûtu hâlinde ve mertebe-i ilimde ademi hâlinde, onun hakikati ne ise, yine o hakikat üzerinde sabittir. Binâenaleyh ona çekişen kimse, niza' etmekle kendi hakikati üzerinde sabit kadem olur. Ve kendi­sine âit sırât-ı müstakim üzerinde yürür. ... Şu halde çekişenden zuhur eden şeye "niza"' tesmiyesi, nâsın gözlerindeki perdenin peyda ettiği arazî bir şeydir; yoksa hakikatte niza' yoktur.

Sana düşmanlık eden, aslında kendi ezelî hakikatini, yani ilm-i ilâhîdeki ayn-ı sâbite'sini, sabit özünü zuhura çıkarmaktadır. Onun yolu, sana göre eğri olsa da, kendi Rabb-i has'sı, yani kendisini terbiye eden özel İlâhî İsim cihetinden dosdoğrudur. Herkes kendi programını oynamaktadır. Ârif ise bu manzaraya baktığında, bütün bu farklı yolların, farklı isimlerin tecellîleri olduğunu ve hepsinin eninde sonunda "Allah" ism-i câmiine aktığını bilir. Bu yüzden kimseye kızmaz, kimseyi değiştirmeye kalkmaz. Sadece seyreder ve her tecellîde Hakk’ın bir başka vechini müşahede eder.

Bu müşahedeye ulaşmanın yolu, sâliki kendi varlığının hakikatine götürür. Bu beden, bu hisler, bu düşünceler... Bunlar biz miyiz? Tasavvuf der ki: Hayır. Bunlar, hakikatinin büründüğü elbiselerdir. Hakikatin ise, “ölmeden evvel ölerek” anlaşılır. Yani, bu fânî elbiseleri daha ölmeden, iradî olarak üzerinden çıkarmakla, nefsini fenâfillah ile yok etmekle... İşte o zaman sâlik anlar ki:

Zîrâ senin vücûdun ve nefsin ayn-ı sabitenin suretidir. Ve ayn-ı sabiten ahadiyyet-i zâtiyye âynasında zahir olan bir ismin gölgesidir; ve ism-i hâssın dahi zâtiyye şe’nlerden den bir şe'ndir; ve şe’nler ise zâtın aynıdır. Binâenaleyh zât, senin hakikatindir.

Bu gördüğün beden ve nefs, senin ezeldeki sabit hakikatinin bir suretidir. O sabit hakikatin, Zât-ı Ahadiyyet aynasında görünen bir İlâhî İsmin gölgesidir. O isim de Zât'ın bir şe'ni, bir yönüdür. Ve şe'n, Zât'ın gayrısı değildir. Öyleyse, zincirin en başına döndüğümüzde, senin hakikatinin Zât'tan başka bir şey olmadığını görürsün. Korkma, ölmekle yok olmayacaksın. Sadece bu kaba elbiseyi çıkarıp, gittiğin mertebeye uygun daha lâtif bir elbise giyeceksin.

Peki, bu zıtlıklar, bu çeşitlilik nereden geliyor? Çünkü baktığımız aynalar farklı. İlâhî İsimlerin her biri bir ayna gibidir. Rezzâk aynasına bakarsın, rızkı görürsün. Şâfî aynasına bakarsın, şifayı görürsün. Her ayna, Vâhid olan Hakk’ın vechini kendi rengine boyayarak, kendi kabiliyetince gösterir.

Ya'nî yukarıda zikrolunan âynalar misâlinde, şekilleri değişik kılan âynalara nazardan vaz geç de, her bir sureti aslîsi halinden reddeden bir âynaya bak ! Ve senin o nazarın Hakk'ın zâtiyyeti cihetinden olan nazarındır. Zîrâ değişik suretler olarak gösteren âynalar, esmâ-i ilâhiyye âynalarıdır; ve herbir sureti aslî halinde gösteren bir âyna dahi, ahadiyyet-i zâtiyye âynasıdır.

Yolun sırrı buradadır. Nazarını, yani bakışını, bu renkli, alacalı esmâ aynalarından çekip; renksiz, saf, berrak olan Ahadiyyet aynasına çevirmek... O aynada bütün suretler, bütün zıtlıklar erir, aslı olan Vahdet'e, Birliğe kavuşur.

Bu hikmeti anlamanın meyvesi nedir? İç huzuru. Nefse verilen en büyük rahatlık.

Öyle ise nâs üzere hüccet-i bâliğa sabittir. Binâenaleyh her kim bu hikmeti anlar ve onu kendi / nefsinde takrir eyler ve onu kendisi için meşhûd kılarsa, kendinin gayrına taalluktan nefsine rahat verir; ve ona hayır ve şerrin ancak kendinden geldiğini bilir.

Kişi, bu idraka vardığında, artık başkalarını suçlamaktan vazgeçer. Başına gelen "hayrın" da, "şerrin" de, aslında kendi hakikatinin, kendi ezelî programının bir açılımı olduğunu bilir. Dışarıda bir düşman aramaktan kurtulur. Bütün meseleyi kendi içinde bulur ve çözer. Bu, insanı başkalarına bağımlılıktan kurtaran en büyük özgürlüktür. Bilir ki öven de, yeren de, o tecellî anında kendi hakikatlerini sergilemektedirler. O ise sadece Hakk'ın aynası olmaya, her ne gelirse O'ndan bilip "Hoştur bana Senden gelen, ya gonca gül yahut diken" demeye talip olur.

Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Ahadiyyet

Hikmet sofrasında, kimi zaman tat, İbn Arabî Hazretleri'nin sunduğu gibi, aklın sınırlarını zorlayan keskin bir şaraptır. Kimi zaman ise, Hazret-i Mevlânâ'nın sunduğu gibi, bir hikâyenin içine gizlenmiş, kalbe aniden doğan bir bal şerbetidir. İkisi de aynı sarhoşluğu, Hakk sarhoşluğunu verir; fakat yolları başkadır.

Önceki sohbetlerimizde Ahadiyyet mertebesinin Zât-ı Mutlak'ın hiçbir isim ve sıfatla kayıtlanmadığı o mutlak Birlik makamı olduğunu konuştuk. Şimdi ise, o akıl almaz hakikatin, aşkın ve şiirin dilinde nasıl terennüm edildiğini görmek için Mesnevî-i Şerîf'in kapısını çalacağız. Hazret-i Pîr, Ahadiyyet’i tanımlamaz; onu bir denizin dalgasında, bir güneşin ışığında, bir mürşidin eteğinde hissettirir. O, bize Ahadiyyet’i öğretmez; o denize nasıl dalınacağını fısıldar.

Sayıya Girmeyen Bir: Deniz ve Dalga Temsilleri

Matematik ilminin "bir"i vardır, bir de hakikat ilminin "Bir"i. İlki, kendinden sonra ikiyi, üçü getiren, sayı dizisinin başlangıcıdır. İkincisi ise, bütün sayıları var eden ama kendisi sayıya girmeyen, eşi ve benzeri olmayan, bölünmeyen, mutlak "Bir"dir, yani Ahad'dır. Hazret-i Mevlânâ, bu ince ayrımı şöyle dile getirir:

O ki çiftsiz ve âletsizdir, birdir; sayıda şüphe vardır ve o bir, şüphesiz bir olandır. O hakiki varlık ki, onun varlığı çiftten ve âletten meydana gelmiş değildir, o hakiki birlik ile birdir ve o kendisinden sonra 2 gelen 1 değildir. Çünkü sayıda şüphe vardır. Yani sayının varlığında hakiki bir sabitlik yoktur. Örneğin 2 sayısı, birin iki defa tekrarlanmasından meydana gelir. Eğer 1 çıkarılır veya eklenirse ikilik kalmaz... Hâlbuki o hakiki Bir, sayı olmadığından, o ahadiyyet mertebesinin bozulma ihtimali yoktur, sabitliği şüphesizdir.

Bu, Tenzih makamının en saf ifadesidir. Hakk, sayısal birliğin ötesindedir. Çokluk, yani kesret âlemi, O'nun varlığına bir şey eklemez, yokluğu da bir şey eksiltmez. Sayılar, hakikatte birer vehimdir; hepsi, o şüphesiz "Bir"in tekrarından ibarettir.

Peki, bu şüphesiz Bir olan Vücûd-ı Hakîkî, nasıl olur da bu kadar çok ve çeşitli surette görünür? Hazret-i Pîr, bu sırrı deniz ve dalga temsiliyle kalbimize yaklaştırır:

Bu beyt-i şerîf, yukarıdaki beyt-i şerîfin misâl-i hissî ile tavzîhidir. Ya'ni onların sûret-i müteayyineleri denizin dalgaları gibidir. Deniz bir olduğu halde dalgaları müteaddiddir. Dalgalar rüzgârdan hâsıl olduğu gibi, suver-i müteayyine dahi vücud-ı hakîkî denizinin esmâ-i muhtelife rüzgârlarıyla müteharrik olup dalgalanmasından ibaret olur.

Deniz birdir, ama dalgalar sayısızdır. Dalgaların her biri ayrı bir şekil gibi görünse de, hakikatleri denizden başka bir şey değildir. Bu âlemdeki bütün varlıklar, o tek Vücûd-ı Hakîkî denizinin dalgaları gibidir. Onları harekete geçiren rüzgâr ise, Cenâb-ı Hakk'ın Esmâ-i İlâhiyye tecellileridir. Kimi dalga "Cemîl" isminin rüzgârıyla nazlı nazlı salınır, kimi "Kahhâr" isminin fırtınasıyla haşinleşir. Ama hepsi, özünde aynı su, aynı denizdir. Çokluk, dalgaların yüzeyindedir; birlik ise denizin derinliğinde.

Ahmed'in Ahad'da Eriyip Handân Olması: Vuslatın Müjdesi

Sâlikin seyr-i sülûku, dalga olduğunun vehminden kurtulup, denizin kendisi olduğunu idrak etme yolculuğudur. Bu yolculuğun en kâmil örneği, Hazret-i Muhammed Mustafa'dır (s.a.v.). O'nun ismi "Ahmed"dir, Hakk'ın Zât ismi ise "Ahad". Arap harfleriyle "Ahmed" ile "Ahad" arasında sadece bir "mîm" harfi vardır. O "mîm", mahlûkiyetin perdesidir. O perde kalktığında, geriye sadece Ahad kalır.

Ta ki Ahmed'in, Ahad'la olan cân-ı paki gibi, senin canın ebede kadar handan kalsın. Sen insân-ı kâmile (Allah'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) teslim olduğun zaman, Ahmed (a.s.) Efendimiz'in temiz ruhu nasıl ahadiyyet (Allah'ın birliği) denizinde batmış ise, senin canın da sonsuza dek bâki kalarak neşeli olur.

Ahadiyyet denizinde boğulmak, yok olmak bir son değil, ebedî bir neşe (handan kalmak) ve sonsuz bir diriliştir (Bekabillah). Bu, "ben"liğin fânî varlığından kurtulup, Hakk'ın Bâkî varlığıyla var olmaktır. Ahmed'in Ahad'da yok olması, bir kayboluş değil, aslî vatanına kavuşmasıdır. Bu vuslat, sâlik için de mümkündür. Yolu ise, bir "insân-ı kâmil"e teslim olmaktan geçer. Çünkü o Zât-ı Ahadiyyet güneşine doğrudan bakılamaz; gözler kamaşır. O güneşe ancak bir rehberin gölgesinde, onun terbiyesinde yol alınarak varılır.

Gölgeden Güneşe: İnsan-ı Kâmil'in Rehberliği

Ahadiyyet, Zât'ın gayb perdesidir. O perdeye izinsiz, hazırlıksız, rehbersiz yaklaşılmaz. Sâliki o menzile hazırlayacak, yolun tehlikelerinden koruyacak olan, devrin İnsan-ı Kâmil'idir. O, Zât güneşinin yakıcılığını sâlik için tatlı bir melteme çeviren ilahi bir gölgedir. Hazret-i Pîr, bu hakikati Şems-i Tebrîzî'nin şahsında şöyle somutlaştırır:

Git, gölgeden bir güneşi bul! Tebrizli Şah Şems'in eteğini bul! İlahi gölge olan insân-ı kâmil'in (Allah'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) delaletiyle (yol göstermesiyle) Zât-ı ahadî (Allah'ın biricik özü) güneşini bul! Eğer bu zamanda insân-ı kâmil kimdir diyecek olursan; Şah Şemseddîn-i Tebrîzî hazretlerinin eteğine sıkıca yapış; o seni Zât-ı ahadiyyete (Allah'ın biricik özüne) götürmeye delil olur.

Buradaki "gölge" ifadesi, bir noksanlık belirtmez. Aksine, bir lütuf ve himaye işaretidir. Nasıl ki kavurucu çölde bir gölgelik hayat demekse, mâneviyat yolunda da İnsan-ı Kâmil'in gölgesi, sâlikin helâk olmamasını sağlayan bir rahmettir. Mürşidin eteğine yapışmak, onun sohbetiyle, nazarıyla, himmetiyle pişmektir. Bu pişiştir ki, sâlikin ham varlığını, o Güneş'e dayanacak hâle getirir.

Varlıktan Boşalıp Aşkla Dolmak: Makam-ı İttihad ve Fenâ-i Mutlak

Mürşidin rehberliğinde ilerleyen sâlik, riyâzat ve mücâhede potasında eriyerek kendi izâfî varlığından, vehmî benliğinden soyunmaya başlar. Bu, bir boşalma hâlidir. Kap boşalınca, sahibi onu ne ile doldurmak isterse, onunla dolar. Sâlik, kendi heva ve hevesini boşalttıkça, o boşluğu ilahi aşk ve ilahi irade doldurur. Bu hâle "makam-ı ittihad" derler. Bu, iki ayrı şeyin birleşmesi değil, zaten bir olanın üzerindeki ayrılık perdesinin kalkmasıdır.

Yani, canı Hak'ka bağlı olan âşık kendi varlığından boşaldı ve onun izafî varlığı gerçek dost olan Hak'kın aşkıyla doldu. Bu sebeple böyle bir âşığın fani bedeni, Hak aşkıyla dolu bir kap gibidir. Ve كل اناء يترشح بما فيه yani "Her kap içinde bulunan maddeyi dışına sızdırır" atasözü gereğince, bütün hallerinde bu bedenden Hakk'ın varlığı ve sıfatı sızar. Ehl-i hakikat bu makāma “makām-ı ittihad" derler.

Bu makamda sâlik, kendi nefsini bir bakır gibi görür; mürşidin kimyası ve Hakk'ın yardımıyla o bakır, altına dönüşür. Artık onun iradesi kalmaz, Hakk'ın iradesi onun üzerinden tecelli eder. "Attığın zaman sen atmadın, ancak Allah attı" (Enfâl, 8/17) sırrı zuhûr eder. Bu, "kābil-i sıfât-ı ahadiyyet olmuş bulunur" hâlidir; yani Ahadiyyet sıfatlarını kabule liyakat kazanmaktır. Artık o ayna, pasından arınmıştır ve kendisine ne gösterilirse onu yansıtır. Bu, Fenâfillah denizinde boğulmak, mutlaklık okyanusunda kaybolmaktır.

Çokluk Perdesinde Birlik Şuhûdu: Rüya ve Hakikat

Bu makama eren, dünyadan elini eteğini çeker mi? Hayır. Asıl marifet, o makamdan sonra başlar. Sûfîlerin en yüce şuhûdlarından, yani müşahedelerinden biri, bu çokluk (kesret) âleminde, o mutlak Birliği (Ahadiyyet) görmektir.

Sûfîler (Allah ruhlarını kutsasın) bu şuhûda "kesrette (çoklukta) ahadiyyet (birlik) şuhûdu" derler. Hz. Risâlet-penâh (s.a.v.) peygamberliğinden sonra bu şuhûdda idiler.

Bu, hem denizi hem de dalgayı aynı anda görmektir. Dalganın dalgalığını inkâr etmeden, onun denizden gayrı olmadığını bilmektir. Bu, halk içinde Hakk ile olmaktır. Bu makamın sahibi için artık bu dünya, hakikatin kendisi değil, o hakikatin bir rüyası, bir gölgesidir.

Istılâhât-ı sûfiyyede mertebe-i ahadiyyete “ezel-i âzâl” ve mertebe-i vâhidiyyete de “ezel” derler... Ve “fitne denizi”nden murâd, bu âlem-i taayyünât ve âlem-i keserâttır ki, hakîkatte rü’yâdır. Nitekim hadîs-i şerîfte كَحُلْمِ النَّائِمِ الدُّنْيَا ya’ni “Dünyâ uyuyan kimsenin rü’yâsıdır” buyrulur...

Bu "rüya" tabiri, âlemi değersiz kılmak için değil, onun hakiki yerini bildirmek içindir. Rüya, uyanana kadardır. Hakiki uyanış, "ölmeden önce ölmek" ve bu kesret rüyasının ardındaki Ahadiyyet hakikatine uyanmaktır. Bu noktada, en derin sırlardan biri daha aralanır. Ahadiyyet mertebesinde, Zât'ın kendinden kendine olduğu o mutlak Birlik'te, "Rab" ve "kul" (merbûb) ayrımı dahi yoktur. Çünkü bir ilişkinin olması için iki taraf gerekir. Ahadiyyet'te ise ikilik yoktur.

Ben mertebe-i ahadiyyette halkın fenâsını mûcib olan kahr ve celâl muktezâsıyla, hiçbir kimsenin Rabbi değilim, ya'ni benim ahadiyyetimin kahrı, cümleyi hiç yapmıştır ve hiçbir kimseyi arsa-i vücûdda bırakmamıştır ki onun rabbi olayım.

Bu, tenzihin zirvesidir. Rablik sıfatı, ancak kulun varlığıyla anlam kazanan izafî bir sıfattır. Kulun olmadığı yerde Rablik de tecelli etmez. Ahadiyyet, tüm bu izafiyetlerin, ilişkilerin ve çoklukların ötesindeki mutlak, sessiz, kayıtsız ve şartsız Birlik okyanusudur. Vahidiyyet mertebesinde ise bu okyanus dalgalanır, isimler ve sıfatlar belirir, Rab-kul ilişkisi kurulur ve kesret âlemi bir rüya gibi zuhûr eder.

Hazret-i Mevlânâ, Ahadiyyet gibi akılları hayrete düşüren bir hakikati, bir âşığın diliyle, bir annenin şefkatiyle, bir rehberin hikmetiyle kalbimize sunmuştur. O, bize formüller değil, temsiller verdi. Tarifler değil, tatlar sundu. Çünkü bilir ki, hakikat akılla bilinmez, ancak aşkla yaşanır.

Mesnevî Ciltlerinden İzler

Ahmed Avni Konuk'un on üç ciltlik Mesnevî-i Şerîf şerhinde Ahadiyyet kavramı, farklı ciltlerde ayrı yönleriyle işlenir. Hangi beytin hangi ciltte geçtiğini bilmek, okuyucuya bu deryada bir pusula sunar:

Mesnevî-i Şerîf Şerhi Cilt 3 — Ahmed Avni Konuk, Zülkarneyn ve Kehf kıssası bağlamında bekâ-yı Hakk meselesi içinde Ahadiyyete dair bahisleri açar.

Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme

Kavramlar Ağında Ahadiyyet

Bu uzun sohbette gördük ki, Ahadiyyet hakikati, tek başına duran bir kaleden ziyade, etrafındaki yollarla, geçitlerle ve menzillerle anlam kazanan bir zirvedir. O zirveye çıkan veya o zirveden inen her bir yol, bir başka irfanî kavram ile aydınlanır.

Her şeyden evvel A'maiyyet mertebesi gelir ki, burası "kör karanlık" olarak tabir edilen, Zât'ın henüz Kendine bile "Ben" demediği, hiçbir nispetin ve idrakin olmadığı mutlak gayb hâlidir. Ahadiyyet, bu A'mâ bulutundan Zât'ın Kendini Kendine "Bir" olarak ilk sezmesidir.

Zât'ın bu mutlak, ilişkisiz ve tarifsiz "O" oluşuna ise Hüvviyet deriz. Ahadiyyet, bu Hüvviyet'in, yani Zât'ın gaybî kimliğinin, "Birlik" vasfıyla ilk defa kendi içinde belirmesidir.

Ahadiyyet'ten bir sonraki tenezzül, yani ilk belirlenme (Taayyün) ise Vahidiyyet mertebesidir. Ahadiyyet'te isimler ve sıfatlar Zât'ta gizli, potansiyel hâlde iken; Vahidiyyet'te bu isimler ve sıfatlar, ilmî suretler olarak Zât'ın ilminde belirginleşir. Ahadiyyet "şüphesiz Bir" ise, Vahidiyyet "içinde bütün sayıları barındıran Bir"dir.

Bu ilk taayyün, yani Ahadiyyet'ten Vahidiyyet'e geçiş, Hakîkat-i Muhammediyye olarak isimlendirilen nur ile gerçekleşir. O, Zât'ın kendi güzelliğini seyretmek için baktığı ilk ve en parlak ayna, Ahadiyyet gaybından âlemlere uzanan berzahtır. "Ahad" isminin ortasına gelen bir "mim" harfiyle "Ahmed" olması, bu sırra işarettir.

Bütün bu zuhûr süreci, Hakk'ın varlıkları ortaya çıkarma arzusunun bir ifadesi olan Nefes-i Rahmani ile mümkündür. Bu nefes, Ahadiyyet'in sessizliğinden çıkarak, Vahidiyyet'teki ilmî suretleri, yani eşyanın hakikatlerini dış âlemde görünür kılar.

Ahadiyyet mertebesinde bir "rab" ve "merbub" (terbiye edilen) ilişkisi yoktur. Ne zaman ki Vahidiyyet'te isimler belirir ve bu isimler tecelli edecekleri bir mahal arar, işte o zaman Uluhiyyet mertebesi ortaya çıkar. Uluhiyyet, "ilahlık" mertebesidir ve bir "mabud" (kendisine ibadet edilen) ve "âbid" (ibadet eden) ikiliğini gerektirir.

Sâlikin, yani hakikat yolcusunun bütün bu mertebeleri bilip, kesretten (çokluktan) Vahdet'e (birliğe) doğru yaptığı seyrin adı ise Tevhid'dir. Tevhid, "birlemek" demektir. Sâlik, varlıkta Hakk'tan başka bir şey olmadığını idrak ederek, zihnini ve kalbini şirkten temizler ve nihayetinde her şeyin kaynağı olan Ahadiyyet sırrına ulaşmayı hedefler. Bu idrakin en kâmil ifadesi Vahdet-i Vücud meşrebinde "varlık birdir, o da Hakk'ın varlığıdır" şeklinde dile getirilir.

Bütün bu ilahi mertebelerin tamamı, beşerî ve cismanî olanın zıddı olan Lahut âlemi içinde yer alır. Ahadiyyet, bu Lahut âleminin en yüce, en erişilmez ve en içkin noktasıdır.

Bu yolda sâlike verilen en kestirme ders ise Kur'an-ı Kerim'in bir emriyle özetlenir: Kulillâhi Sümme Zerhüm - "De ki: 'Allah.' Sonra bırak onları kendi daldıkları bataklıkta oynayadursunlar." Bu, aklı ve kalbi bütün mâsivâdan (Allah'tan gayrı her şeyden) arındırıp, zikri ve fikri sadece Hakk'a hasretmenin, böylece çokluk perdelerini yırtarak Ahadiyyet'in nuruna vasıl olmanın en özlü formülüdür.

Kütüphanedeki Kaynaklar

Bu mühim kavramı incelerken üç büyük denize daldık, üç irfan pınarından içtik. Her biri, Ahadiyyet hakikatini kendi meşrebinin rengiyle boyayarak bizlere sundu.

Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri'nin sohbet ve eserlerinde Ahadiyyet, bir hikmet dersinden öte, sâlikin nefsinde tesis etmesi gereken yaşayan bir hâl olarak karşımıza çıktı. O'nun dilinde Ahadiyyet, "Ahad"ın "Ahmed" ile perdelendiği, harflerin ve sayıların ebced sırlarıyla konuştuğu, mürşidin elinden tutmadan aşılamayacak bir sarp yokuştur. Terzibaba Hazretleri, Kelime-i Tevhid'in bu mertebelerin toplu bir anahtarı olduğunu, "lâ" demenin aslında kendi vehmine "hayır" demek olduğunu ve bu bilginin ancak "Veled-i Kalb"in doğumuyla zevk edilebileceğini bizlere öğretti. O'nun üslubu, doğrudan kalbe hitap eden, sâliki amele ve edebe teşvik eden, pratik ve tecrübeye dayalı bir üsluptur.

Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri'nin Füsûsu'l-Hikem'inde ise Ahadiyyet, ilahi mertebeler sisteminin en tepesindeki, sarsılmaz temel taşı olarak, son derece incelikli bir hikmet diliyle işlenir. Şeyh-i Ekber, Ahadiyyet'i hiçbir isim, sıfat ve nispetin bulunmadığı mutlak Zât mertebesi olarak tanımlar. O'nun taayyün-i evvel, A'yân-ı Sâbite gibi kavramları, varlığın bu mutlak Birlik'ten nasıl bir düzen ve ilimle tenezzül ettiğini açıklar. Füsûs'ta Ahadiyyet, "Allah" isminin bâtını, yani Zâtî yönüdür. Bu, son derece ilmî, düzenli ve akla bir çerçeve sunan, "niçin" ve "nasıl" sorularına cevap veren bir yaklaşımdır. Âlemin, Hakk'ın gölgesi olduğu misaliyle, varlığın vücûdî temelini Ahadiyyet'e dayandırır.

Hazret-i Mevlânâ'nın Mesnevî-i Şerîf'inde ise Ahadiyyet, akılla idrak edilen bir mertebeden çok, aşk ile yanılan kalbin ulaştığı bir vuslat makamıdır. Mesnevî'de Ahadiyyet, içine girilip kaybolunacak bir "vahdet denizi"dir. Hazret-i Pîr, bu hakikati deniz-dalga, güneş-ışık, maşuk-âşık gibi sembollerle, hikâyelerle ve coşkun bir şiir diliyle anlatır. O'nun için "Ahmed"in "Ahad" ile birliği, kuru bir bilgi değil, âşığın ebedî neşesi ve bayramıdır. İnsan-ı Kâmil (Şems gibi), sâliki bu Ahadiyyet güneşine ulaştıran bir rehber, bir "gölge"dir. Mevlânâ'nın yolu, bilmekten ziyade "olmak", aklı kurban edip aşkla yanarak fenâ-i mutlak'a ermektir.

Böylece bu üç kaynak, Ahadiyyet'e giden yolda sâlikin üç kanadı olmuştur: Terzibaba'nın rehberliğinde Edeb ve Amel, İbn Arabî'nin ilmiyle Hikmet ve Marifet, Mevlânâ'nın aşkıyla Zevk ve Hâl.

Değerlendirme

Sohbetimizin sonuna gelirken şunu idrak etmeliyiz ki, Ahadiyyet uzak bir gökteki erişilmez bir yıldız değildir. O, her şeyin aslı, kaynağı ve hakikatidir; "size şah damarınızdan daha yakın" olanın en derûnî sırrıdır. Bu sırra ermenin yolu, bu üç büyük pınarın işaret ettiği gibi, çok katmanlı bir yolculuktur. Sâlik, bir yandan Terzibaba geleneğinin gösterdiği gibi bir Mürşid-i Kâmil'in elini edeple tutmalı, diğer yandan İbn Arabî'nin açtığı pencereden varlığın ilmî yapısını tefekkür etmeli ve nihayetinde Mevlânâ'nın öğrettiği gibi bütün bu bilgiyi kalbinde bir aşk ateşine dönüştürmelidir. Zira marifet bilgisi amele, amel ise ilahi aşka dönüşmediği müddetçe, sâlikin ayağı yolda kalır. Ahadiyyet'e dair konuşmak O'nu bilmek değil, O'na susamaktır; asıl maksat ise o susuzlukla yola revân olmaktır.

Bu makale, Terzibaba Irfan Mektebi Dijital Kutuphanesi Wiki-Enhanced RAG sistemi tarafindan 25 kaynak eserden sentezlenmistir.

Model: gemini-pro-augmented-mesnevi | Olusturulma: 11.06.2026