Biat
Biat, zâhirde bir mürşidin elini tutmaktan ibaret gibi görünse de, hakikatte kulun, kendi varlığını Hakk’ın iradesine satması, O’nun yolunda yürümeye ahdetmesidir. Bu, kuru bir el sıkışma değil, bir kalp alışverişidir. Sâlikin, yani yola giren canın, kendi cüz’î iradesini, İnsân-ı Kâmil suretinde tecellî eden küllî iradeye teslim etme sözüdür. Bu söz, ezelde, “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sualine “Evet, Rabbimizsin!” diye verdiğimiz cevabın bu şehâdet âlemindeki bir yansıması, bir hatırlanması, bir tazelenmesidir. Terzibaba İrfan Mektebi’nde biat, seyr-i sülûkun, yani mânevî yolculuğun olmazsa olmaz anahtarı olarak görülür. O, sadece bir tarikata giriş merasimi değil, aynı zamanda varlık mertebeleri arasında yolculuk yapabilmenin ilâhî bir izni, bir ruhsatıdır.
Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı
Biat, kökünü ilâhî kelâmdan alan, temeli Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ve Ashâb-ı Kirâm’ın uygulamasına dayanan kutlu bir ahittir. Bu ahdin en açık delili, Kur’ân-ı Kerîm’de, Fetih Sûresi’nde karşımıza çıkar. Cenâb-ı Hakk, Peygamberine el verenlerin hakikatte Kime el verdiğini şöyle beyan eder:
إِنَّ الَّذِينَ يُبَايِعُونَكَ إِنَّمَا يُبَايِعُونَ اللَّهُ يَدُ اللَّهِ فَوْقَ أَيْدِيهِمْ فَمَنْ نَكَثَ فَإِنَّمَا يَنْكُثُ عَلَى نَفْسِهِ وَمَنْ أَوْفَى بِمَا عَاهَدَ عَلَيْهُ اللَّهَ فَسَيُؤْتِيهِ أَجْرًا عَظِيمًا “Şüphe yok, sana bîy'at edenler, muhakkak ki, Allah'a bîy'at ederler. Allah'ın eli, onların ellerinin üstündedir. Artık kim -ahdini- bozarsa kendi aleyhine bozmuş olur ve her kim de Allah ile üzerine sözleşmede bulunduğu şeyi yerine getirirse ona da -Allah Teâlâ- büyük bir mükâfat verecektir.”
Bu âyet-i kerîme, biat hadisesinin kalbidir. “Sana biat edenler, Allah’a biat ederler” hükmü, aradaki vasıtayı ortadan kaldıran, doğrudan bir Tevhid dersidir. Mürşidin eli, Hakk’ın kudret elinin bu âlemdeki bir tecellîgâhı, bir mazharı olur. “Allah’ın eli, onların ellerinin üstündedir” ifadesi, bu ahdin şahidinin ve kabul edicisinin bizzat Zât-ı Mutlak olduğunu gösterir. Bu, Hakk’ın tenzih (her şeyden münezzeh ve aşkın oluşu) ile teşbih (mahlûkatına benzeyişi ve yakınlığı) sıfatlarının birleştiği, akılları hayrette bırakan bir Cem makamı sahnesidir. O el, artık beşerî bir el olmaktan çıkar, ilâhî bir bağın kurulduğu bir düğüm noktasına dönüşür. Ahdini bozanın kendi aleyhine bozmuş olması da, bu sözün ne kadar ciddî bir mesuliyet yüklediğini hatırlatır.
Tasavvuf yolunda biat, sadece bir başlangıç değil, aynı zamanda yolculuğun belirli duraklarında yenilenen bir ruhsattır. Terzibaba Hazretleri, bu inceliğe işaretle biatın seyr-i sülûktaki vazgeçilmez yerini şöyle izah eder:
O halde seyr-i sülûk’ta İseviyyet mertebesinden, Muhammediyyet mertebesine geçebilmek için mutlaka bu mertebenin (biat)ı na ihtiyaç vardır ve bu biat o mertebeye geçmeye ruhsattır, başka da yolu yoktur.
Sâlikin yolculuğunda ulaştığı fenâfillâh (Hakk’ta fânî olma) hâli ki buna İseviyyet mertebesi de denir, yolun sonu değildir. Bu, bir yok oluştur. Asıl kemâl, bu yokluktan sonra Hakk ile var olma, yani bekâbillah mertebesine, Muhammediyyet makamına dönmektir. Bu geçiş, bu terakki, yeni bir izin, yeni bir “ruhsat” gerektirir. Biat, sâlike bu yeni mertebenin kapısını açan anahtardır. Biat, yalnızca yola girerken değil, yolun içinde de mânevî dereceleri atlamak için lüzumlu bir ameliyedir.
Terzibaba Hazretleri, kelimenin lügat ve ıstılah mânâsını birleştirerek şöyle buyurur:
“Biat” kelimesinin Lügat manâsı, ( Kabul ve tasdik) hükmün de’dir.
Bu “kabul ve tasdik”, mürşidin şahsında tecellî eden irşad yetkisini, onun rehberliğini ve getirdiği usûl ve erkânı kabul etmektir. Bu, nefsin heveslerinden vazgeçip, Hakk’ın iradesine tâbi olmayı tasdik etmektir. Zâhirde bir insanın elini tutarsın, ama bâtında bu, ezeldeki ahdi yenilemektir. Bu kabul ve tasdik, sâlikin mertebelerdeki yükselişinin de basamaklarını oluşturur. Kişi, bu biatla evvela Hazret-i Muhammed (s.a.v.) mertebesine, oradan Hakikat-i Muhammediyye mertebesine ve nihayetinde Ahadiyet’ül Ahmediyye mertebesine doğru bir yolculuğa niyet etmiş olur.
Bu ahit, tarihin bir anında yaşanmış ve bitmiş bir olay değildir. O, kıyamete kadar sürecek canlı bir hakikattir. Hudeybiye’de, ağacın altında (Şecere-i Rıdvan) gerçekleşen biat hadisesi, bu işin aslını bize gösteren en muhteşem tablodur. Terzibaba Hazretleri, bu sahneyi şöyle şerh eder:
İşte, “Biat-ı Rıdvan” denilen bu hadise de, bu üç mertebeyi bir arada görmekteyiz. Biri, “Yedullah” Allah-ın eli, diğeri, “yed-i Rasûlüllah” Hz. Rasûlüllah’ın eli, diğeri ise, “yed-i abd” sahâbî’nin, yani kulun elidir. Bu üç el, yani bu üç mertebe bu hadise de içtima etmiş, yani birleşmiştir. Her ne kadar bu mertebeler bir birinden ayrı imiş gibi ise de aslında “tek bir” olan (Ahadiyyet) mertebesinin zuhur halinde faaliyyet-şeenliğini ifade etmektedir.
Ulûhiyyet (Hakk’ın Zâtı), Risâlet (Peygamberlik hakikati) ve Abdiyyet (kulluk hakikati) o tek bir anda, bir el tutuşmada birleşmiştir. Ayrı gibi görünen bu üç mertebe, aslında Tek olan’ın, Hüvviyet’in farklı tecellîlerinden ibarettir. Bu, biatın sadece bir kul ile başka bir kul arasında değil; kul, Resûl ve Hakk arasında üçlü bir ahit olduğunu gösterir. Bu yüzden mürşide verilen söz, doğrudan Allah'a verilmiş söz hükmündedir.
Bu kutlu gelenek, Peygamber Efendimiz’den günümüze, altın bir zincir olan silsile yoluyla ulaşmıştır. Her bir halka, bir önceki halkadan aldığı feyzi ve irşad yetkisini bir sonrakine bu biat merasimiyle devreder. Bizim yolumuz olan Halvetiyye’nin Uşşâkıyye kolu da bu silsilenin bir parçasıdır. Pîrimiz Hasan Hüsâmeddin Uşşâkî Hazretleri’nin kendisi de bu yola biatla girmiştir.
O, bu şehirde Ahmed Semerkandî hazretlerine biat edip, onun vefatından sonra da şeyhlik postuna oturmuştur.
Aynı şekilde, bu geleneğin günümüzdeki taşıyıcısı Terzibaba Necdet Ardıç Efendi Hazretleri de bu mânevî ocağa biatla dâhil olmuştur:
Necdet Efendi, “Efendi Baba”ya biat edip tasavvuf dünyası ile erken yaşta tanışmıştır.
Biat, bu irfan mektebinin hem kapısı hem de yolun kendisidir. O, kesintisiz bir nehir gibi akan mânevî feyzin bir elden diğerine, bir gönülden diğerine aktarılma usûlüdür. Sâlik için biat, kendi başına çıkamayacağı sarp bir yokuşa, tecrübeli bir kılavuzun elinden tutarak çıkmaya niyet etmektir. O el, Allah’ın ipidir; ona tutunan, yolunu şaşırmaktan ve tehlikelerden emin olur.
Terzibaba'nın Nazarıyla Biat: Aslı ve Mertebesi
Biat, sadece el tutuşup söz vermenin zâhirî şekline değil, bu amelin ardındaki kevnî, vücûdî hakikate, onun varlık mertebelerindeki aslına işaret eder. Zira her amelin bir sureti, bir de hakikati vardır. Biat, sadece bir tarikata intisap etmek değil, varlığın kendi kaynağına, aslına rücû etme niyetinin bir mührüdür.
Bu el tutuşmanın, bu sözleşmenin hakikati, varlığın nasıl zuhûr ettiğini idrak etmekle anlaşılır. Çünkü biat, varlığın Mutlak Gayb Hazinesi'nden âlemler olarak tenezzül edişinin (iniş) tersine, bir "urûc" yani yükseliş yolculuğunun başlangıç kapısıdır. O kapının anahtarı ise, velâyet sırrını taşıyan İnsân-ı Kâmil'in elindedir.
Varlığın Üç Mertebesi ve Biat Ahdinin Kevnî Kökü
Her şey, birbiriyle irtibatlıdır. Zerre, küreye bağlıdır; kul, Rabb'ine bağlıdır. Biat, zâhirde iki insanın eli arasında gerçekleşir. Bâtında ise, üç temel mertebenin birbiriyle olan kopmaz bağının bir tecellisidir: Ulûhiyyet, Risâlet ve Abdiyyet.
Terzibaba Hazretleri, Feth Sûresi tefsirinde bu üçlü yapının, biat âyetindeki "el" sembolüyle nasıl iç içe geçtiğini şöyle izah eder:
Belirtilen üç mertebenin nasıl birbirlerini tamamladığı da ifade edilmektedir. Bu mertebelerden biri olmazsa bâtın’ın zâhire çıkması mümkün değildir. O halde de tebliğin imkânı yoktur. Ulûhiyyet mertebesinden Risâlet mertebesine “inzâl” olan, inen, “hakayık” hakikatler, oradan da abdiyyet mertebesine “inzâl” olurlar. İşte bu abdiyyet metebesi bütün bu hakikatleri idrak edecek şekilde varedilmiştir. Ancak bir kısmı da bunları inkâr derecesinde gaflet ehli olmuşlardır. Yukarıda bahsedilen üç elin aslında bir hakikatin üç mertebesinden olan zuhurunu ifade etmektedir. Ancak burada ki, “abd-kul” dan murat, (abdühû) olan velâyet mertebesidir. Yukarıda bahsedilen “biat” ta, ki, eller, zâhiren et kemik elleri ifade ediyorken gerçekte ise bu mertebeleri ifade etmektedirler. Benzeyişleri tutma yönündendir.
Cenâb-ı Hakk, kendi bâtın hazinelerini, yani hakikatleri, zâhire çıkarmayı murad etti. Bu muradın ilk tecellîgâhı, Risâlet mertebesi, yani Hakikat-i Muhammediyye'dir. Hakikatler, Ulûhiyyet semâsından Risâlet ufkuna "inzâl" eder, yani iner. Sonra o hakikatler, Risâlet mertebesinden de Abdiyyet (kulluk) mertebesine, yani bizlerin idrak sahasına iner.
Biat, bu iniş zincirinin bir halkasıdır. Müridin eli, mürşidin elindedir. Mürşidin eli, velâyet sırrıyla Risâlet mertebesine, Peygamber Efendimiz'in (s.a.v) eline bağlıdır. Onun eli ise, "yedullahi fevka eydîhim" (Allah'ın eli onların ellerinin üzerindedir) sırrınca, Ulûhiyyet mertebesine, yani doğrudan Hakk'a uzanır. O halde sâlik, mürşide el verirken, aslında bu üçlü mertebeye birden el vermekte, bu kevnî zincire kendini dahil etmektedir. El, bir "tutma" fiilidir. Sâlik, bu biat ile, Ulûhiyyet'ten inen hakikat ipine sımsıkı tutunmuş olur. Mürşidin eli, etten kemikten bir el olmanın ötesinde, bu üç mertebeyi birbirine bağlayan bir "berzah", bir köprüdür.
Zuhûr ve Tecellî: Varlığın Perde Arkası
Tasavvuf ehli, "yaratma" kelimesini kullanmaktan imtina ederler. Çünkü "yaratma", yoktan bir şeyi var etmek gibi bir mânâ taşır ki, bu Hakk'ın ilminde olmayan bir şeyin sonradan ortaya çıktığı vehmini doğurur. Hâlbuki O'nun ilminden hariç hiçbir şey yoktur. Âlemler, O'nun ilminde ezelden beri mevcut olan hakikatlerin, yani [A'yân-ı Sâbite](/wiki/ayan-i-sabite)'nin dışa yansıması, zuhûr etmesidir. Tıpkı bir ağacın tohumda gizli olması gibi, bütün kâinat da Hakk'ın ilminde gizliydi ve "Kün!" (Ol!) emriyle perdeden dışarı çıktı.
Terzibaba Hazretleri bu inceliği şöyle vurgular:
Yukarıdan beri izah etmeğe çalıştığımız husus bu âlemde, “yaratma” nın değil “zuhur” ve “tecelli” nin olduğu-ğudur. Bu kelimeyi metinlerde var olduğu için yeri geldikçe parantez içerisinde yanına, “zuhur” ve “tecelli” kelimelerini ilâve ederek kullanmaktayız.
Bu zuhûr, bir tenezzül, yani mertebe mertebe iniş ile gerçekleşir. Mutlak Gayb olan [Zât](/wiki/vahdet-i-vucud), kendini isimleri ve sıfatlarıyla tanıtmayı murad edince, bir dizi tecellî ile âlemleri meydana getirmiştir. Bu iniş yolculuğunu Terzibaba Hazretleri bir şema ile gözümüzün önüne serer:
Â’ma - Zât’ul Baht Ahad - Ahadiyyet İlâh - Ulûhiyyet = Vahidiyyet → Zûlmet - karanlık Zât âlemi : → İlm-i ilâhi Rûh’u A’zâm Â’yân-ı sâbite Râhman - Râhmaniyyet → Rûh’ul Kuds : (Sıfat âlemi) : hayatın kaynağı, ilâhi ilmin belirlenmesi Rabb - Rûbubiyyet → Nûr’u ilâhi, (Esma âlemi) : aydınlanma lâtif varlıkların oluşumu Melik - Melikiyyet → Işık = gölge = zaman Mülk, şehadet âlemi , dünyalar Çoğalma = görünme Ortaya çıkma = zuhur
Bu şema, biatın neden bir "yükseliş" ahdi olduğunun haritasıdır. Bizler, en sondaki Melikiyyet, yani mülk ve şehâdet âleminde yaşıyoruz. Kesâfetin, yoğunluğun, perdelerin en kalın olduğu yer burasıdır. Biat ederek bir mürşidin elinden tutmak, bu tenezzül merdivenlerinden geriye doğru, aslımıza doğru bir tırmanışa niyet etmektir. Mülk âleminden Rubûbiyyet'e, oradan Rahmâniyyet'e ve nihayet [Vâhidiyyet](/wiki/hazarat-i-hamse) (İlâhî isim ve sıfatların birliği) ve [Ahadiyyet](/wiki/hazarat-i-hamse) (Zât'ın mutlak tekliği) ufkuna doğru bir seyr-i sülûka başlamaktır. Mürşid, bu yolda bize rehberlik eden, her mertebenin geçidini ve âdâbını bize öğretendir.
Varlığın başlangıcında ise, ilk zuhûr, ilk taayyün olan Akl-ı Evvel ve onun bâtını olan Hakikat-i Muhammediyye vardır. Efendimiz'in (s.a.v) "Allah'ın ilk halk ettiği şey benim aklım ve nefsimdir" hadîs-i şerifi bu sırra işaret eder. Buradaki "akıl", Akl-ı Evvel'dir; "nefs" ise o şeyin zâtı demek olan Hakikat-i Muhammediyye'dir. Bütün varlık, bu ilk nurdan, bu ilk hakikatten dallanıp budaklanmıştır. Dolayısıyla biat, en derûnî mânâsıyla, fer'in (dalın) aslına, yani Hakikat-i Muhammediyye'ye bağlanma ahdidir.
Kevnin Üç Esası: Zât, İrâde, Kavil
Herhangi bir şeyin varlık sahasına çıkması için hangi şartlar gerekir? Terzibaba Hazretleri, hikmet pınarından bizlere "ferdiyet-i selâsiyye" yani "üçlü birlik" ilkesini sunar. Bu, hem Hakk tarafında hem de halk edilen (zuhûra gelen) tarafında geçerli olan üçlü bir temeldir.
Yani bütün bu âlemlerin varlığı ferdiyet-i selâsiyye, yani üç esas üzere olmuştur... hakk tarafından kevnin üç esasıdır. Yani evvelâ bir “zât” olacak şart olacak zâtın bir “irâde”si olacak ve bu irâdeninde zuhura çıkması için “kavl”i sözü “kün” olacak, o halde zât tarafından yani âmir fâil kaynak, tarafından bu üç hususun olması gerekmektedir, ezberlersek eğer “zât, irâde kavil” bütün âlemlerde gördüğümüz her şey’in oluşması, en küçüğünden en büyüğüne kadar...
Bir şeyin olması için;
- Zât: O şeyi var edecek bir Fâil, bir kaynak olmalıdır. Bu, Zât-ı Mutlak olan Hakk'tır.
- İrâde: O Zât'ın, o şeyi var etmeyi dilemesi, murad etmesi gerekir.
- Kavil (Söz): O iradenin fiile dökülmesi için bir emir, bir "Kün!" (Ol!) sözü gerekir.
Bu üçü olmadan hiçbir şey zuhûr etmez. Fakat bu yeterli değildir. Bir de bu emre muhatap olanın, yani var olacak "şey"in bu emri alıp kabul edecek bir kabiliyeti olmalıdır. Bu da üçlü bir yapıdadır: O şeyin ilm-i ilâhîdeki hakikati (şey'iyyeti), emri duyması (istimâ) ve emre boyun eğmesi (imtisâl).
Biat, işte bu "istimâ" ve "imtisâl"in kul planındaki en kâmil tezâhürüdür. Sâlik, mürşidin şahsında velâyet sırrına el vererek der ki: "Ya Rabbi! Senin iradene, emrine ve terbiyene dair mürşidimin dilinden zuhûr edecek her 'Kün!' emrini duymaya (istimâ) ve ona boyun eğmeye (imtisâl) hazırım." Artık sâlikin kendi cüz'î iradesi, mürşidin küllî iradesinde fâni olmaya başlar. Tıpkı Nahl Sûresi'nde işaret edildiği gibi, bir mertebeden sonra kulun dilemesi kalmaz: "Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz." Biat, bu makama giden yolun kapısıdır.
Nefsin Dört Kuşu ve Ruhun Yükselişi
Biat eden sâlik, büyük bir söz vermiştir. Bu söz, nefsini tezkiye edip ruhunu aslına erdirmektir. Bu yolculuk, çetin bir mücadeledir. Çünkü insan, tabiatı icabı dünyaya, süse, kine, şehvete meyyaldir. Bu mekiller, sâlikin yolunu kesen haramiler gibidir. Kur'ân-ı Kerîm, Hz. İbrahim'in (a.s.) kıssasında, bu mücadelenin nasıl yapılacağını bize sembolik bir dille anlatır. Hz. İbrahim, imanda yakîne, yani müşahede ile tatmin olmaya ulaşmak istediğinde, Cenâb-ı Hakk ona dört kuşu alıp kendisine alıştırmasını, sonra onları parçalayıp farklı dağlara koymasını ve ardından çağırmasını emreder.
Terzibaba Hazretleri, bu dört kuşun, insanın nefsânî tabiatlarını temsil ettiğini buyurur:
Cenâb-ı Hakk’ın bu dört kuş-u tecrübe için belirtmesi tabii ki birçok hikmete bağlıdır. Bu kuşların üçü ( Nefs-i Emmâre) yi biri ise (Nefs-i Levvâme) yi ifade etmektedir. Tavus; süs ve zineti, dünya ya bağlılığı, gösterişi. Horoz; gazab ve hücum kuvvetini. Karga; düşük adi tabiatı. Güvercin; heva ve hevesi, ifade etmektedir. İşte bu hadise kişilerde, genelde var olan bu tabiatların öldürülmesinin gerekliliğini açık olarak ifade etmektedir.
Biat eden sâlikin ilk vazifesi budur! Mürşidinin rehberliğinde kendi içindeki bu dört kuşu tanıması, onları eğitmesi ("kendine alıştır"), yani kontrol altına alması ve nihayetinde onları "parçalayıp öldürmesi" gerekir.
- Tavus: Kibir, gösteriş, kendini beğenme. Sâlik, hizmet ve hiçlik ile bu tavusun başını ezer.
- Horoz: Gazap, öfke, her çöplükte ötme (benlik davası). Sabır, hilm ve sükût ile bu horozun ibiğini yolar.
- Karga: Hırs, tama, geleceğe dair bitmez tükenmez kuruntular (vesvese). Tevekkül ve kanaat ile bu karganın sesini keser.
- Güvercin: Hevâ ve heves, gelip geçici sevgiler, Hakk'a dayanmayan her türlü arzu. Zikir ve ilâhî aşk ile bu güvercinin kanatlarını kırar.
Bu nefsânî sıfatlar öldürülmeden, ruhun yükselişi mümkün değildir. Ruh, bu bedende, bu nefs kafesinde hapistir. Tıpkı Nahl Sûresi'nde belirtilen o mucize gibi:
“Muhakkak koyun ve inek gibi hayvânât-ı ehliyyede sizin için ibret vardır ki, size onların karnında ve içlerinde kan ve gübre arasından, içenlerin boğazından kolayca kayıp giden hâlis sütü içiririz.”
Bedenimiz, kan ve fers (pislik) dolu bir hayvana benzer. Ruhumuz ise o kan ve pislik arasından süzülüp çıkan "hâlis süt" gibidir. Biat ve ardından gelen riyâzet ve mücahede, işte bu süzme işlemidir. Nefsin karanlık ve kesif tabiatından, Rûh-u Sultânî'nin saf, latîf hakikatini damıtmaktır.
Bu ruhun da mertebeleri vardır. Varlığa hayat veren [Nefes-i Rahmânî](/wiki/nefes-i-rahmani), en latîf mertebede [Rûh'u A'zam](/wiki/ruhu-azam) ve [Rûh'ul Kuds](/wiki/ruhullah) olarak tecelli eder ki, bunlar mahlûk değildir. Oradan tenezzül ederek insana üflenen [Rûh-u Sultânî](/wiki/ruh-u-sultani), sonra hayvânî, nebâtî ve mâdenî ruh olarak en kesif tabakalara kadar iner. Sâlikin biat ile başlattığı yolculuk, bu inişin tersine bir çıkıştır: Mâdenî katı kalbini yumuşatıp nebâtî bir yeşermeye, oradan hayvânî içgüdülerini aşıp Rûh-u İnsânî'ye, nihayet Rûh-u Sultânî'nin kendi tahtına oturmasına vesile olmaktır.
Biat, böylesine derin, böylesine kevnî bir ahittir. O, sadece bir zümreye katılma merasimi değil, varlığın en alt mertebesinden en üst mertebesine doğru bir "urûc" niyetinin ilanıdır. O, nefsin dört vahşi kuşunu İbrahim (a.s) gibi kurban edip, ruhun hakikatini Hakk'ın çağrısına koşan bir teslimiyetle diriltme sözüdür. O, Zât, irâde ve kavil üçlüsüne, duyma ve boyun eğme ile mukabele etme andıdır.
Terzibaba Geleneğinde Biat'in Yaşanması
Biat kapısından girmek, bir el tutmak, bir söze "eyvallah" demek, zâhirde bir anlık hadisedir. Hakikatte ise biat, bir an değil, bir ömürdür. O el tutuş, zamanı ve mekânı delen, ezelde verilmiş bir sözün bu şehâdet âleminde tazelenmesidir. Biat, bir yolculuğun bittiği değil, asıl yolculuğun başladığı yerdir. O kapıdan giren sâlik için artık her şey, o ahdin içinde ve o ahde göre şekillenir.
Terzibaba İrfan Mektebi’nde biat, kuru bir âdet, şeklî bir formalite değildir. O, yaşayan, nefes alan, sâliki her an yoğuran, pişiren ve dönüştüren bir ateştir. Bu ateşin harareti, mürşid ile mürid arasındaki o hassas ve bir o kadar da bereketli münasebette kendini gösterir. Yol, bu münasebetin adabıyla, imtihanlarıyla ve lütuflarıyla döşenmiştir.
Mürşid-Mürid İlişkisi: İmtihan ve Edep Sahnesi
Seyr-i sülûk, yani mânevî yolculuk, pürüzsüz bir otobanda ilerlemek gibi değildir. Bilakis, sarp yokuşları, keskin virajları, beklenmedik imtihanları olan bir patikadır. Biat, bu patikaya girmek için alınan bir izindir ve mürşid, bu yolda hem rehber hem de imtihan edicidir. Sâlikin en büyük imtihanı, çoğu zaman mürşidinin eliyle gelir. Nefsin aceleciliği, sabırsızlığı ve "ben bilirim" iddiası, en çok bu ilişkide sınanır.
Terzibaba Hazretleri’nin külliyatında bu hâlin canlı misallerini görürüz. Bazen sâlik adayı büyük bir aşk ve şevkle gelir, gece gündüz telefonlarla, mesajlarla mürşidi meşgul eder, bir an evvel biat edip yolun sırlarına vâkıf olmak ister. Bu, nefsin hamlığından ve aceleciliğinden kaynaklanan bir hâldir.
“Hâdisenin seyri aşağıdaki mail-ler’le takip edilebilir. Ayrıca çok sık aralıklarla açtığı telefonlar ve zamanlı zamansız çektiği mesajları da oluyordu, büyük bir sabır ve gayretle çok dar olan vakitlerimde hepsini cevaplamağa çalışıyordum. Bu arada şiddetle biat etmek istiyordu bu isteğini de yerine getirdikten sonra derslerine başladı.”
Mürşid, bu şiddetli talebi görür, sabırla mukabele eder ve sâlikin isteğini yerine getirip biatını kabul eder. Ancak yolculuk yeni başlamıştır. Asıl imtihan, biattan sonradır. Mürşid, sâlikin nefsini terbiye etmek için ona sınırlar koyar, onu kısıtlar. Sâlikin her sorusuna anında cevap vermez, her talebini hemen karşılamaz. İşte bu noktada nefis isyan eder, daralır, sıkılır. Çünkü o, alışkanlıklarının, rahatının ve kontrol etme arzusunun elinden alınmasına tahammül edemez.
“Sana cevap vermeğe çalışmaktan adeta başka işlerime bakamaz oldum bu yüzden bir miktar kısıtlanman gerekiyordu gene anlamadın en sonun da görüşmeni haftada bire indirdim. Yukarıda yazdıklarım sana küçük bir eğitim ve küçücük bir imtihan idi ne yazık ki rahata alışmış nefsin bunu değerlendiremedi. “Levvameden geçemedim” diye kendini şiddetle levm ediyordun, işte halini gör nerede imişsin.”
Sâlik, nefsini kınayan mertebede, yani Nefs-i Levvâme’de olduğunu düşünür. Kendini kınaması, ona mânevî bir iş yapıyor gibi gelir. Hâlbuki asıl imtihan, mürşidin koyduğu "haftada bir mail" sınırına riayet edip edemeyeceğidir. Nefis, bu basit edep imtihanını geçemeyince, sâlikin kendi hakkındaki bütün zanları yıkılır. Mürşid, bir ayna gibi ona gerçek yerini gösterir: "İşte halini gör nerede imişsin."
Bu imtihanlar, sâlikin sabrını, teslimiyetini ve en önemlisi edebini ölçer. Yolun iki temel düsturu vardır. Birincisi, "edebinle gelene git denmez." Kapı, samimiyetle ve edeple çalındığında asla kapanmaz. İkincisi ise, "tutarsan tutulursun." Bu, biat ahdinin sırrıdır. Sâlik, mürşidin elini, yani onun gösterdiği yolu, adabı ve hizmeti sımsıkı tutarsa, aslında Hakk’ın ipine sarılmış olur ve o ip onu asla bırakmaz. Ama o ipi gevşetir, kendi başına hareket etmeye kalkarsa, tutunacak bir dalı kalmaz.
“Bir terim vardır, şöyledir "tutarsan tutulursun" tersi ise "tutmazsan tutulmazsın" karar senindir biz sırtımıza aldığımız yükü yolda bırakmayız, sırtımıza aldığımız yükün de uz durup dengemizi bozmaması için sırtımızda tepinmemesi gerekmektedir. Bir yola çıkılmışsa o yolun da bir adabı vardır.”
Biat, bu karşılıklı ahde dayalı, edep ve teslimiyet üzerine kurulu, imtihanlarla dolu bir eğitim sürecinin başlangıcıdır. Mürşidin her tavrı, her sözü, hatta her sükûtu, sâlik için bir derstir. Kimi bu dersi alır, nefsini yontar, yoluna devam eder. Kimi ise nefsine yenik düşer, imtihanı kaybeder ve geldiği gibi gider. Terzibaba Hazretleri’nin tabiriyle, bütün bu uğraşmaya "değmez" imiş dedirtir. Lâkin kapı her zaman açıktır; nefsini yenip edeple dönene "niye geldin" denmez.
Zuhûrât, Rüya ve Mânevî Talim
Biat edip yola giren sâlikin hayatı artık iki katmanlıdır. Bir zâhirî hayatı vardır, bir de bâtınî âlemde devam eden bir seyri. Bu bâtınî seyrin en önemli haber kaynakları, rüyalar ve zuhûratlardır. Sâlikin mânevî âlemde yaşadıkları, karşılaştığı engeller, kendisine sunulan lütuflar, rüya ve zuhûrat denilen mânevî tecrübelerle ona gösterilir. Ancak bu gösterilenlerin tabiri, yorumlanması, ham bir mâlûmatın irfanî bir bilgiye ve yaşantıya dönüşmesi, ancak kâmil bir mürşidin rehberliğiyle mümkündür.
Bir sâlikin gördüğü zuhûratta mürşidinin ona elini uzatması, sıradan bir rüya değildir. O el, biat ahdinin yenilenmesi, mânevî yardımın ve talimin devam ettiğinin müjdesidir.
“Uzattığınız sağ eliniz çok büyüktü. Sağ elin büyük olması, Akl-ı küll olan sağdan gelen yardım kapasitesinin geniş olması ve biat hakikatinin yenilenmesi içindir. Diz çöküp, saygıyla uzattığınız elinizi öpüyorum. Bu eli öpmek sahibine şeksiz şüphesiz biat etmek ve onu olduğu varlığı ile kabul etmektir. Diz çökmek benliğini bir tarafa bırakıp oraya tabi olmaktır.”
Burada rüyadaki her bir sembol, yolun bir hakikatine işaret eder. Mürşidin büyük sağ eli, Akl-ı Küll’den, yani küllî şuurdan gelen yardımın genişliğini simgeler. Sâlikin diz çöküp o eli öpmesi, biat anındaki teslimiyetin ve benliği terk edişin bir tekrarıdır. Bu tür zuhûratlar, sâlike yolculuğunun doğru istikamette gittiğini, mürşidinin himmet ve tasarrufunun üzerinde olduğunu hatırlatır. Mürşid, bu rüyayı tabir ederken aslında sâlike bir ders vermekte, ona hâlini ve makamını bildirmektedir: "Zuhuratınız güzel, zâten işimiz hep talim etmek."
Bazen de rüyalar, sâlikin yola ne kadar hazır olduğunu, istidadının ne mertebede olduğunu gösteren birer imtihan gibidir. Ayakkabı sembolü, bu konuda çok mânidardır. Ayakkabı, sâlikin seyr-i sülûktaki yürüyüşünü, yani istidadını ve kabiliyetini temsil eder.
“Sembolik olarak eğer bir kimseye siz ayakkabı verirseniz o kimse size biat etmiş oluyordu biat etmeye hak kazanmış oluyordu. ... Bende ayağımı uzattım. Ve oldukça mahcup ve sıkılmıştım çünkü benim gibi bir adam ayakta duruyor siz ise benim ayağımı inceliyordunuz. Ayağım kirliydi ancak bu necaset seklinde değil üzerine ıslak çakıl ve kumun yapışması seklinde olana bir kirlilikti, siz ayağımı kısa bir sure inceledikten sonra ayakkabıyı getirin dediniz. O sırada içime hasıl oldu ki siz ayağın üzerindeki kire değil sekline yapısına bakıyorsunuz. Ve ayakkabıyı getirin dedikten sonra elinizde küçük bir çakı vardı ayağıma sapladınız kan akması olmadı ancak biraz derin bir saplama idi.”
Bu zuhûrat, biatın ve mânevî eğitimin nasıl işlediğini katman katman açar. Mürşid, sâlikin ayağının kirine, yani dünyevî meşguliyetlerine ve küçük günahlarına değil, ayağın yapısına, yani onun fıtratına, istidadına bakar. Yol yürümeye uygun bir yapı varsa, kirin bir önemi yoktur; o, suyla, yani tövbe ve zikirle temizlenir. Mürşidin "ayakkabıyı getirin" demesi, sâlikin biata ve yola kabul edildiğinin mührüdür. Ardından gelen "çakı saplama" hadisesi ise, mânevî bir operasyondur. Zâhirde kan akıtmayan, acı vermeyen bu müdahale, sâlikin bâtınında bir damarı açmak, ona yeni bir idrak kapısı aralamak içindir. Bu, mürşidin sâlik üzerindeki cerrahlığıdır. O, sâlikin mânevî bünyesindeki hastalıkları, tıkanıklıkları böyle ince müdahalelerle tedavi eder.
Böylece biat, sadece bir el sıkışma değil; rüyalarda ve zuhûratlarda devam eden, semboller ve işaretlerle sâliki eğiten, dönüştüren ve onu kendi hakikatine adım adım yaklaştıran canlı bir talim sürecine dönüşür.
Yolun Sembolleri ve Amelî Düsturları
Terzibaba geleneğinde biatın yaşanması, sadece mürşid-mürid ilişkisi veya bâtınî tecrübelerle sınırlı değildir. Bu yolun, sâlikin günlük hayatına yansıyan, ona her an biat ahdini hatırlatan sembolleri ve amelî düsturları da vardır. Bu semboller, yolun hafızasını taşır ve sâliki köklerine, yolun büyüklerine ve nihayetinde Hz. Peygamber'e (s.a.v.) bağlar.
Bunlardan biri, Ardıç ağacı sembolüdür. Bu sembol, Hudeybiye'de, bir ağacın altında yapılan Rıdvan Biatı'na uzanan derin bir köke sahiptir. O ağacın altı, sahabenin Allah Resûlü'ne canları pahasına bağlılık yemini ettiği mübarek bir mekândır. Terzibaba yolunda da mürşidin mânevî şahsiyeti, gölgesinde sâliklerin toplandığı, ona biat ederek feyz aldığı o kutlu ağaca benzetilir.
“Hz. Rasulullah (s.a.v.) efendimiz, Hudeybiyede bir ağacın altında sahabeyi Kiram ile Rıdvan biadı gerçekleştirdiler. Onun nurlu yolunun velâyet ismi olan Terzi Babamın Ardıç ağacının altında bizlerde ona biat ettik. Allah (c.c.) yolumuzdan döndürmesin. Amin.”
Biat eden sâlik, bu sembolle birlikte kendini sadece bir şahsa değil, o şahsın temsil ettiği Peygamberî bir geleneğe bağlamış olur. "Ardıç ağacı olarak bir yere dikilebilmek," sâlikin de bir gün başkalarına gölge olacak, meyve verecek bir olgunluğa erişmesi temennisidir.
Bir diğer önemli sembol ise Neccâr oğulları'dır. "Neccâr," marangoz demektir. Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri'nin hayatında marangozluk mesleğinin bir yeri olması ve Medine'de Hz. Peygamber'e (s.a.v.) kucak açan, ona ilk hicret yurdunu sağlayan kabilenin "Neccâr Oğulları" (marangozun oğulları) olması arasında latif bir bağ kurulur.
“Kısaca özetlemek gerekir ise, bir bakıma, İzmirli kardeşlerimiz “Neccâr oğulları”dır. Bu şehir de gönül medinesidir. Ensâr olmalarının haricinde, hicret öncesi akabe biatlarını gerçekleştirmeleri, Terzi Babamı misafir edişleri, İslâmın hakikat ve marifet mertebelerinin anlaşılıp yaygınlaşmasında görev almaları, bunlara vesile olmaları sebebiyle “Neccâr” ismiyle ilgili olabileceği yönünde bir kanaatimiz oluştu.”
Bu yorum, biat eden sâliklere tarihsel ve mânevî bir kimlik kazandırır. Onlar, sadece bir mürşide tabi olmakla kalmaz, aynı zamanda Resûlullah'ın "dayılarım" dediği o mübarek topluluğun mânevî mirasına ortak olurlar. "Neccâr" ismi, ham ağacı yontup ona şekil veren usta gibi, mürşidin de sâlikin ham nefsini yontup onu "insan" olma yolunda şekillendirmesini hatırlatır. Biat, bu mânevî marangozun tezgâhına girmeye razı olmaktır.
Bu sembollerin yanı sıra, yolun amelî bir düsturu, günlük bir pratiği vardır: Mülk Sûresi'nin her gün okunması. Bu, sıradan bir vird değildir. Sûrenin ismi olan "Mülk" (sahiplik, egemenlik) ve Terzibaba Hazretleri'nin isminin ebced hesabıyla olan bağlantısı, bu pratiğe derin bir biat mânâsı yükler.
“Mülk sûresi her gün terzi baba yolunun ihvanlarınca okunur. ... Kısaca elinizdeki mülk ifadesi…elini tutup biat ettiğiniz terzi baba sizin için ne büyük servettir…. Mâlesef bu servete uzanan eller hep sınırlı kalmıştır. Terzi Babaya biat (sözleşme) edenler nefislerini verme karşılığında onun servet ismiyle alış verişe başlarlar.”
Biat, sâlikin kendi üzerindeki mülkiyet iddiasından vazgeçip, nefs mülkünü Hakk'a teslim etme sözleşmesidir. Mürşid, bu alışverişte aracıdır, bir şahittir. Her gün Mülk Sûresi'ni okuyan sâlik, aslında her gün bu ahdini tazeler. "Tebârekellezî biyedihil mulk" (Mülk elinde olan ne yücedir) âyetini okurken, kendi nefs mülkünün de asıl Sahibini hatırlar ve biat anındaki teslimiyetini yeniden yaşar. Bu günlük amel, biatı bir defalık bir olay olmaktan çıkarır, onu her güne yayılan, yaşayan ve yaşatan bir idrak hâline getirir.
Terzibaba geleneğinde biat, bir İnsân-ı Kâmil’in elinde, onun rehberliğinde yaşanan, imtihanlarla, edeple, rüyalarla, sembollerle ve günlük amellerle örülmüş dinamik bir süreçtir. Sâlik, bu süreçte sadece bir tarikata girmiş olmaz; kendi hakikatini keşfedeceği, nefsini yontacağı ve nihayetinde "Ardıç ağacı" gibi başkalarına faydalı olacağı bir irfan mektebinin talebesi olur. Yol meşakkatli, imtihanlar çetindir. Lâkin o ilk gün tutulan ele sadık kalana, yolun adabına riayet edene, vaat edilen lütuf ve feyiz de bir o kadar büyüktür.
Füsûsu'l-Hikem'de Biat
Tasavvuf yolunun kapısı olan biat bahsine, hikmetin zirvesi sayılan Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri’nin Füsûsu'l-Hikem’i penceresinden bakmak, o kapının ardındaki sırları bir nebze aralamak demektir. Şeyh-i Ekber, biatı bir el sıkışma merasiminin çok ötesinde, bir hilâfet ve otorite meselesi olarak ele alır. O, işin zâhirdeki resminden ziyade, o resmi mümkün kılan bâtınî hakikatin, yani mânevî otoritenin kaynağının ne olduğunu sorar. Bir mürşide neden el verilir? O el, gücünü ve meşruiyetini nereden alır? Füsûs, bu soruların cevabını, varlığın en derin işleyişinde arar.
Bu bahsi anlamak için önce, zâhir ile bâtın arasındaki ince çizgiyi fark etmek gerekir. Biat, zâhirde bir insana, bir mürşide yapılır. Lâkin hakikatinde o biat, o mürşidin şahsında tecelli eden ilâhî hükme ve iradeyedir. Mürşidin eli, Hakk’ın elinin üzerinde tecelli ettiği bir ayna olur. Bu noktada, akla mukadder bir sual gelir ki, Şeyh-i Ekber de bu suali Dâvûd kelimesindeki hikmette ele alır:
Çünkü nefs-i emirde ancak Allah'ın hükmü geçerlidir. Çünkü âlemde meydana gelen iş, ilâhî meşiyetin hükmü üzeredir. Her ne kadar şer'in takriri meşiyetten meydana geldiyse de, belirlenmiş şer' hükmü üzere değildir. Ve bunun için özellikle şer'in takriri geçerli oldu. Çünkü meşiyet için, şer' hakkında ancak takrir vardır; şer'in getirdiği şeyle amel yoktur. Ya'ni birisi itiraz edip dese ki: "Bir asırda ehl-i keşf evliyânın taaddüdü görülüyor. Bunlar hükmü Allah'dan ahzettiklerine göre, her biri bir halîfe- dir. Ya'ni zâhirde "halîfe-i Resûlullah", bâtında "halîfetullah"dır. Halbuki (S.a.v.) Efendimiz: “İki halîfeye bîat olunduğu vakit onlardan birini katle- diniz!" buyuruyor. Bu zevâtın zamân-ı vâhid içinde taaddüd edip icrâ-yı hilâfetleri nasıl olur?"
Bu sual, yolun en temel direklerinden birini sarsmaya yöneliktir. Eğer her velî, hükmü doğrudan Hakk’tan alan bir "halîfetullah" ise ve bir asırda birden çok velî bulunuyorsa, bu durum Efendimiz'in (s.a.v) "İki halifeye biat edildiğinde birini katledin" hadîs-i şerîfi ile nasıl bağdaşır? Bu, zâhirî akıl için bir açmazdır. Lakin irfan ehli bilir ki, her hüküm kendi mertebesinde geçerlidir. Hz. Şeyh, bu düğümü şöyle çözer:
Bu hadîs-i şerîf sâhib-i seyf olan hilâfet-i zâhire erbâbı hakkındadır. Zîrâ sâhib-i seyf olan iki halîfe zuhûr ettiği vakit, aralarında ihtilâf zuhûrundan dolayı, beyne'n-nâs sefk-i dimâ' vâki' olur; ve ibâdullâhın rahatı münselib olup memleket umûru fesâda varır.
Demek ki, Efendimiz’in (s.a.v) işaret ettiği hilâfet, dünyevî ve siyasî otoriteyi temsil eden, kılıç sahibi ([sâhib-i seyf](/wiki/sahib-i-seyf)) halifelik makamıdır. Bir memlekette iki sultan, iki padişah olmaz; olursa fitne çıkar, kan dökülür, nizam bozulur. Bu, mülk âleminin, yani zâhirin kanunudur.
Fakat velîlerin hilâfeti başkadır. Onlar "halîfetullah"tır; bâtınî otoritenin, mânevî irşadın temsilcileridir. Onların kılıcı demirden değil, hikmettendir. Onların saltanatı gönüller üzerinedir. Bir asırda bin tane dahi olsalar, aralarında niza çıkmaz. Çünkü hepsi aynı kaynaktan, [ilâhî meşîyet](/wiki/ilahi-mesiyet)ten (ilâhî irade) beslenirler. Her biri, o tek ve mutlak iradenin farklı bir tecellisidir. Bir denize açılan binlerce pencere gibidirler; hepsi aynı denizin manzarasını gösterir. Dolayısıyla bir velîye yapılan biat, aslında o velînin şahsında tecelli eden ve bütün velîlerin de tâbi olduğu o tek ilâhî iradeye yapılmış olur. Biat, kesretteki (çokluktaki) bu velîler ordusunun ardındaki vahdeti (birliği) görme ve o birliğe teslim olma ahdidir.
Bu ahde, bu biata neden ihtiyaç vardır? İnsan kendi başına yolunu bulamaz mı? Füsûs, Eyyûb Peygamberin hikmetinde bu sorunun cevabını, insanın varlık yapısını ve içinde bulunduğu âlemin tabiatını tahlil ederek verir. İnsan, bu dünyada, "âlem-i tabîat" denilen bir sahada yaşar. Bu saha, sadece topraktan, sudan, havadan ibaret değildir. Burası aynı zamanda şeytanın oyun sahasıdır. Terzibaba Hazretleri’nin, Şeyh-i Ekber’den aktardığına kulak verelim:
Zîrâ nefis dediğimiz bu tabii vücudumuz, şeytanın üstünde hükm ettiği âlem-i tabiatın birer cüz'üdür. Yani genel olarak şeytanın üstünde hükmettiği tabiat aleminden bir cüzdür bizim nefsimiz varlığımız. Dolayısıyla bu tabiat hükmüyle bize de tesir etmektedir. Ama ne zaman ki biz beden varlığımızın Hakkın hakikati olduğunu idrak ettiğimizde bu tabiat hükmünden dışarıya çıktığımızda ilahi bir hükme girdiğinde o zaman şeytanın üzerimizde tasarrufu mümkün değildir.
Bizim bedenimiz, [nefs](/wiki/nefs)imiz, arzularımız, öfkemiz, kibrimiz; hepsi bu tabiat âleminin bir parçasıdır. Ve bu âlem, şeytanın etki alanıdır. O, Hakk Teâlâ’nın huzurunda yemin ederken bu bilgisine güvenmiştir:
Onun için şeytan Hak Teâlâ'ya hitaben: فَبِعِزَّتِكَ لاُغْوِيَنَّهُمْ اَجْمَعِينَ ( Sâd, 38/82) Ya'nî "izzetin hakkı için kullarının hepsini azdırayım" dedi. Zîrâ bilir ki bu âlem-i tabîatte herşey, hükm-i tabiatın altındadır; ve zulmaniyetin gereği hazarât-ı nûrâniyyeye yükselmeyi men' eder.
Şeytan, insanın tabiat hapishanesine mahkûm olduğunu, bu hapishanenin duvarlarının da onu nuranî âlemlerden, yani Hakk’a vuslattan alıkoyacağını bilir. Bu yüzden bu kadar pervasızca yemin etmiştir. Lakin o yeminde bir istisna vardır. Bu istisna, biatın ve seyr-i sülûkun gayesini özetler:
Ba'dehû şeytan , اِلا عِبَادَكَ مِنْهُمُ الْمُخْلَصِينَ (Hicr, 15/40) Ya'nî "Senin ibâdetin ile zulmet-i tabâyi'den ve kesâfet-i mevâni'den kurtulanlar müstesnadır" dedi. Zîrâ onlar şeytanın taht-ı tasarrufuna verilen memleketten çıkmışlardır. Yani tabiat unsuriyetinden çıkmışlardır. Onun bu gibi zevât-ı kirama tasallutu imkânı kalmaz.
[Muhlasîn](/wiki/muhlasin) (ihlâsa erdirilmiş, arındırılmış kullar), şeytanın etki alanından, yani tabiat memleketinden hicret edenlerdir. Onlar, ibadet ve riyazetle, ama en mühimi bir mürşidin rehberliğinde, kendi nefslerinin ve tabiatlarının üzerine çıkmışlardır. Biat, işte bu hicretin pasaportudur. Sâlik, mürşide el vererek, "Ben artık bu tabiat âleminin esiri olmak istemiyorum. Senin rehberliğinde, şeytanın hükmünün geçmediği o ilâhî memlekete, muhlas kulların diyarına hicret etmek istiyorum" demiş olur. Mürşidin görevi, sâliki bu tehlikelerle dolu yoldan salimen geçirmek ve onu tabiatın karanlığından hakikatin aydınlığına çıkarmaktır.
Bu yolculuk kolay değildir. Eyyûb (a.s) kıssası bunun en dokunaklı misalidir. Onun çektiği çile, bedenine, yani tabiatına arız olan bir illetti. Şeytan ona bu yolla "meshetmiş", yani dokunmuştu. Bu dokunuş, onu Hakk’ı idrak etmekten alıkoyan bir perdeye dönüşmüştü.
Görülmez mi ki, insana bir elem ve illet ârız olsa düşünceli perîşan olur ve gece ve gündüz onunla meşgul ve o ateşle yanan olur; ve ibâdet-i Hak'tan geri kalır. İşte bu sebebden dolayı Eyyûb (a.s.) "Şeytan beni yakaladı ve azâb ile tuttu", ya'nî tabîat aleminde uzaklığın envâ'ı çoktur; fakat bu uzaklık, benim vücûd-ı tabiîmi zarar ve azâb tarzında yapışmak ile çok yakın oldu...
İnsanın tabiatına yapışan her dert, her hastalık, her vesvese, onu asıl vazifesinden, yani Hakk’a kulluktan ve O’nu müşahede etmekten alıkoyar. Bu noktada [irfan](/wiki/irfan), yani marifet bilgisi devreye girer. Sâlik, mürşidinin talimiyle, gönül kapısında bekçi olmayı öğrenir. İçeri girmek isteyen her düşüncenin, her hissin parolasını sorar: "Sen ilham mısın, yoksa evham mı?" Zira şeytanın en büyük hilesi, evhamı, yani kendi vesvesesini, sâlike ilham gibi göstermesidir.
İdrakimizle, irfaniyetimizle, şeytaniyet hükmünü oradan düşürmüş oluyoruz, onun kıyameti kopmuş oluyor. O maddi varlıklarla ulaşamayınca o kişi hakkında onun kıyametini koparmış oluyor.
Biatla başlayan bu [irfan](/wiki/irfan) yolculuğu, sâlike kendi varlığının hakikatini öğretir. Sâlik, tabiat âlemine ait sandığı bu bedenin ve nefsin, aslında Hakk’ın bir tecellisi olduğunu idrak etmeye başlar. Bu idrak, şeytanın hükmünü düşüren, onun saltanatının kıyametini koparan şeydir. Çünkü şeytanın gücü, ancak cehalet ve gaflet üzerine kuruludur. İnsan kendini sadece et ve kemikten ibaret bir tabiat varlığı sandığı sürece, şeytanın oyuncağı olmaktan kurtulamaz. Ama ne zaman ki bir [İnsân-ı Kâmil](/wiki/insan-i-kamil)’in elinden tutup, "Sen hâne-i tabîatten dışarıya çıkmıyorsun; hakikat mahallesine nasıl sefer edebilirsin?" diyen sese kulak verir ve o tabiat evinden dışarı bir adım atarsa, işte o an şeytanın üzerindeki tasarrufu zayıflar.
Füsûsu'l-Hikem’in gözüyle biat, bir zümreye katılmaktan, bir gruba dâhil olmaktan ibaret değildir. Biat;
- Meşruiyetini doğrudan
[ilâhî meşîyet](/wiki/ilahi-mesiyet)ten alan, zâhirde çok gibi görünse de bâtında tek bir kaynağa bağlı olan mânevî otoriteye (velîye) teslim olmaktır. - İnsanın içinde bulunduğu
[âlem-i tabîat](/wiki/alem-i-tabiat)ın tehlikelerini ve şeytanın bu alandaki hükümranlığını kabul edip, bu tehlikeden kurtulmak için bir rehbere sığınma iradesidir. - Şeytanın yoldan çıkarma yemininden istisna edilen
[muhlasîn](/wiki/muhlasin)zümresine dâhil olmak için çıkılan uzun ve meşakkatli bir yolculuğun başlangıç noktasıdır. [Nefs](/wiki/nefs)in ve tabiatın karanlık dehlizlerinde, ilham ile evhamı birbirinden ayıracak[irfan](/wiki/irfan)ışığını yakma ahdidir.
Şeyh-i Ekber, bize biatın hikemî boyutunu göstererek, bu amelin ne kadar ciddî ve vücûdî bir karar olduğunu hatırlatır. Bu, sadece bir el tutuşma değil, bir varoluşsal hicret kararıdır. Tabiatın esaretinden, Hakk’ın özgürlüğüne yapılan bir seferin ilk adımıdır.
Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği
Biat, sadece bir el tutuşmaktan ibaret değildir; o, kesret (çokluk) âleminde Hakk’ın Vahdet’ini (birliğini) görmeye niyet etmektir. Kâinatta gördüğümüz her şey, birbirine zıt gibi görünen nice tecellî, hep aynı kaynaktan zuhûr eder. Bu zıtların birliğini idrak etme yolculuğuna, Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri’nin hikmet pınarından ve o pınarı bize açan Terzibaba’nın dilinden bakalım.
Ârifin yolculuğu, gözünü eşyanın dış yüzünden iç hakikatine çevirmesiyle başlar. Gözümüzü nereye çevirsek, bir varlık, bir suret görürüz. Ağaçlar, dağlar, insanlar, yıldızlar... Bu kesret, yani çokluk, insanı kolayca oyalayan, hatta perdeleyen bir hâldir. Kişi, bu suretlere takılıp kalırsa, suretlerin Sahibini unutur. Hakikat yolcusu olmayan kimse, kendini bu eşya ile, bu isimler ile meşgul eder ve farkında olmadan kendisiyle Rabbi arasına perdeler çeker. Terzibaba Hazretleri bu hâli şöyle dile getirir:
Ya'nî bu gördüğümüz eşyâ-yı kesîre muvacehesinde duran ve vahdet-i Hakk'a tâlib olmayan kimse, yani bu eşyaya bakan kimse bunları var durumda gören kimse âlem ile ve esmâ-i ilâhiyye ile ve âlemin isimleriyle meşgul olup, bu kesret ile Hak'tan perdelenmiş olur.
Ancak bu, madalyonun bir yüzüdür. Bir de bu kesretten o kadar kaçanlar vardır ki, halkı ve âlemi inkâr edercesine sadece Hakk’ı ararlar. Gözlerini halktan kapatıp, Hakk’a açtıklarını zannederler. Bu da bir başka perdedir. Çünkü Hakk, âlemlerden ganî olmakla birlikte, yine âlemlerde tecellî edendir. Kâmil insanın makamı, bu iki perdenin de ötesindedir. O, ne halkın içinde Hakk’ı kaybeder, ne de Hakk’ı ararken halkı yok sayar. O, her şeyde Hakk’ın tecellîsini müşahede eder. Bu, zıtların bir araya geldiği Cem makamı’dır. Terzibaba sohbetinde bu ince noktayı şöyle tamamlar:
Fakat ahadiyyet-i zâtiyye indinde duran ve ahadiyyet-i zâtiyyeyi müşahede eden kimse, Hakk'ın âlemlerden ganî olan zâtı haysiyyetiyle, ebeden Hak ile olur. (...) Bu iki makamdan daha a'lâ olan makam, velev ki eşyanın en hakîri olsun , bakın iki makam söyledi birisi Hakk’tan perdeli, diğeri de Halktan perdeli, o da tam değildir , ikisini birlikte görmek en güzel halidir.
Bu en güzel hâle erişmek, uyanmayı gerektirir. Hangi uykudan? Gaflet uykusundan. Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) “İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar” hadîs-i şerîfi, bu meselenin anahtarıdır. Biz bu dünyayı, bu gördüğümüz şehâdet âlemini mutlak gerçeklik sanırız. Hâlbuki o, hayal âleminin, misal âleminin bir yansıması, bir gölgesidir. Her bir varlık, gayb âlemindeki bir mânânın, ilâhî ilimdeki bir hakikatin suretidir. Bizler ise tabiat perdesiyle, gaflet uykusuyla bu hakikatleri göremeyiz.
“Nas uykudadır öldükleri vakit uyanırlar” buyurmasıyla hazret-i şehadeti hazret-i hayale ve hazret-i hayali de hazret-i şehadete ilhak etti yani birbirinin içerisine aldığını yani birleştirdiğini (...) lakin nas uyku ve gaflet ve tabiat perdesi ile perdelenmesi sebebiyle bu kevnin suret aynalarında bu hakayiki müşahede edemezler. Yani görülen bu aynalarda suret aynalarında bu hakikatleri anlayamazlar. Yani alem-i histen alem-i misale yani bu alemden alem-i misale, alem-i misalden alem-i ervaha yani alem-i misalden onun üstündeki ruhlar alemine ve ervahtan alem-i ayana yani sıfat mertebesine ve ayandan esma ve şuunat-i Zat’iyeye intikal edemezler.
Bu intikal, yani mertebeler arası yükseliş, ancak kalp gözünün açılmasıyla mümkündür. Biat edip yola giren sâlikin kalbi, zikir ve tefekkürle cilâlandıkça bir ayna hâlini alır. Bu aynaya, gayb âleminin sırları, hakikatlerin suretleri yansımaya başlar. İşte biz bunlara rüya, keşif veya zuhurat deriz. Bu yansımaların da iki türü vardır. Bazıları o kadar açıktır ki, tabire ihtiyaç duymaz. Bazıları ise sembollerle, misallerle gelir ve bir mürşidin, bir tabircinin hikmetine muhtaç olur.
Birincisi: Suver-i mahsusata yani tahsis edilmiş suretlere mutabakatı olan yani onlara uygun olan suver-i hayaliyedir ki, buna “keşf-i mücerred” ve “suver-i gaybiyyeye ıttıla” tabir olunur. Bu kısım tevile ve tabire muhtaç değildir. Nitekim Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz Hudeybiye’de hurucdan evvel rüyalarında kendilerini ashabiyle beraber başlarını tıraş ettirmiş oldukları halde emin üzere Mescid-i Haram’a dahil olmuş gördüler. (...) İkincisi: Suver-i mahsüsata mutabakatı olmayan (...) suver-i hayaliyyedir ki buna keşf-i muhayyel derler ve bu kısım tabire muhtaç olur.
Bu misaller, sâlikin uyanış yolculuğundaki işaretlerdir. Bu işaretleri doğru okumak, fânî suretlere takılıp kalmamayı gerektirir. Tıpkı Hz. İbrahim (a.s.) gibi… O, Rabbini ararken önce yıldıza, sonra Ay’a, sonra Güneş’e baktı. Onların birer ilâh olamayacağını anladı, çünkü hepsi batıp gidiyordu, fânî idi. Bu, kâmil bir tenzih dersidir. Yani, yaratılmış her şeyden Hakk’ı tenzih etmek, O’nun bunların hiçbirine benzemediğini idrak etmektir. Hz. İbrahim, bu suretlerin ardındaki Bâkî olan Zât’a yöneldi. İşte hakiki yolculuk budur. Fakat aklı ve kalbi şehvet ve dünya sevgisiyle perdelenmiş olanlar, bu fânî suretlere dört elle sarılır, onları ilâh edinir ve Rablerini unuturlar.
Çeşm-i aşireti yani basiret gözü cemal-i vahdete nazar etmekten bağlayan bu alem-i vehm ve hayal ve zılal, bu nukuş-i masivaya kapılmamak hususunda dağ gibi metin olan bir nebiyy-i zi-şanı yerinden kopardı. Artık sen suver-i alemin hakayıkını idraktan mahrum olan ahmakın ve müptela-ı şehvet olan eşeklerin halini kıyas et! İbrahim (a.s.) bu hayalat içinde Rabbısını aradı (...) Halbuki ahmak ve hımar tabiatında olan kimseler bu suver-i hayaliyeye birer suretle temettü kasdıyla dört el ile yapışıp kalmışlar, Rablerini külliyyen unutmuşlar ve hatta bazıları inkar bile etmişlerdir.
Zıtların birliği bahsinin zirvesi ise, Rahmet ve Gazab tecellîlerinin hakikatini anlamakta yatar. Dışarıdan bakınca, Rahmet ile Gazab birbirinin tam zıddıdır. Biri lütuf, diğeri kahırdır. Fakat irfan mektebinde öğreniriz ki, ikisi de aynı kaynaktan gelir ve Rahmet, Gazab’ı her zaman kuşatmıştır. Cenâb-ı Hakk’ın “Rahmetim gazabımı geçmiştir” hadîs-i kudsîsi bu sırrı açar. Rahmet, varlığın aslıdır. Nefes-i Rahmânî (Rahmân’ın Nefesi) ile bütün âlemler zuhûra gelmiştir; dolayısıyla var olmak, başlı başına bir rahmettir. Gazab ise aslî değil, ârızîdir; yani sonradan, belli şartlara bağlı olarak ortaya çıkar. Şeriata muhalif bir iş yapıldığında gazap tecellîsi görünür.
Ancak daha derin bir bakışla, her varlık kendi A'yân-ı Sâbite’sinin, yani ilm-i ilâhîdeki hakikatinin gereğini yapar. Herkes kendi meşrebine, kendi yaratılış mayasına göre hareket eder. Bu, Cenâb-ı Hakk’ın küllî iradesine, yani meşiyyetine tam bir itaattir. O halde kim, meşiyyete muhalefet edebilir? Bu yüzden ârifler, işin sonundan (sû’-i hâtime) ziyade, işin başından (sû’-i fâtiha), yani ezeldeki takdirden ve kendi istidadının ne olduğundan endişe ederler.
Binâenaleyh Hak Teâlânın وَرَحْمَتِي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ )Araf 7/156) ya'ni "Benim rahmetim her şeye geniştir" âyet-i kerîmesi bu makāmı beyân buyurmuştur. Ve سَبَقَتْ رَحْمَتِي عَلَى غَضَبِي ]Rahmetim gazabımı geçmiştir.[ hadîs-i kudsîsi mûcibince, muhakkak rahmet-i ilâhiyye gazab-ı ilâhîyi geç- miştir; ya'ni rahmet gazabdan evveldir. Zîrâ rahmet aslî, ve gazab ârızîdir. Asl olan şey elbette evveldir; ve ârîzî olan şey dahi muahhardır (...) İşte, sû'-i hâtimeden ziyâde sû’-i fâtihadan havf etmek lâzımdır, dediklerinin ma'nâsı budur.
Biat ile çıkılan bu yol, sâlikin bakışını değiştiren, onu zâhirin ardındaki bâtını, kesretin içindeki vahdeti, zıtların ardındaki birliği görmeye alıştıran bir talimdir. Bu yolda sâlik, uykudan uyanır; fânî suretlerden Bâkî olan Zât’a geçer; ve en nihayetinde Rahmet’in her şeyi nasıl kuşattığını müşahede ederek huzur bulur.
Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Biat
Önceki sohbetlerimizde biat ahdinin ne olduğuna, onun Kur'ânî temeline, Terzibaba İrfan Mektebi’ndeki ve İbn Arabî Hazretleri’nin hikmetindeki yerine değindik. Bu ahdin ruhunu, bu yola girişin manasını bir de Hazret-i Pîr Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin dilinden dinleyelim. Zira Mesnevî-i Şerîf, suretten manaya, kabuktan öze geçişin destanıdır. Biat, o destanın ilk mısrası, o uzun yolculuğun ilk adımıdır. Hazret-i Mevlânâ, biatı bir tören olarak değil, bir hâl olarak, bir dönüşümün başlangıcı olarak anlatır. O, hikâyelerle, temsillerle, sembollerle konuşur; çünkü hakikat, aklın dar kalıplarına değil, ancak aşk ile genişlemiş bir gönle sığar.
Yolculuğun Başlangıcı: Mum, Yol ve Vuslat
Biat edip bir mürşidin elini tutan sâlik, aslında nereye talip olmuştur? Bu yolculuk nasıl bir yolculuktur? Hazret-i Pîr, bu sualin cevabını en yalın ve en derin haliyle verir. O, mânevî yolculuğu üç mertebeye ayırır: Şeriat, Tarikat ve Hakikat. Bu üçü, birbirinden kopuk değil, birbirini tamamlayan, birbirine açılan kapılardır.
Onun açıklamasıdır ki, şeriat yol gösteren bir mum gibidir. Bununla beraber bir mum ele geçirsen yola girilmiş olmaz ve bir iş yapılmış olmaz. Vaktaki yola geldin, senin gitmen tarîkattir. Vaktaki maksada eriştin, o hakîkattir. Bunun için "Eğer hakikatler ortaya çıksaydı şeriatler geçersiz olurdu," demişlerdir.
Şeriat, yani Hakk'ın emir ve yasakları, eldeki mumdur. O mum olmadan zifiri karanlıkta kalınır, helâli haramı, doğruyu yanlışı bilinemez. Lâkin, elinde mumla evinde oturan, yol almış sayılmaz. Biat, o mumu eline alıp "Bismillah" diyerek tabiat evinden, alışkanlıklar zindanından, benlik hücresinden dışarı adım atma anıdır. O ilk adım, Tarikat'ın, yani yolun kendisinin başlangıcıdır. Tarikat, şeriat mumuyla aydınlatılan yolda yürümektir. Yürümek, çaba ister, emek ister, sabır ister. Yolda düşmek de vardır, kalkmak da. Mürşid, bu yolda hem rehber, hem yoldaştır.
Vaktaki bu ışığı eline alıp tabiat evinden ayrılarak yola çıkar; işte ey sâlik (Hakk Yolcusu), senin bu yola gidişin "tarîkat"tir. Bu ışık ile yürüye yürüye maksadına ve başlangıcına ulaştığın vakit, o "hakîkat"tir; ve bir kimsenin yolculuğu sona erip başlangıcı ve maksadı olan hakikat nuruna ulaştığında artık onun ışığa ihtiyacı kalmaz.
Yolun sonu Hakikat'e, yani vuslata varır. Vuslat, güneşin doğmasıdır. Güneş doğunca muma ihtiyaç kalır mı? "Hakikatler ortaya çıksa şeriatler geçersiz olurdu" sözünün manası budur. Bu, şeriatı terk etmek demek değildir, hâşâ! Bu, şeriatın emrettiği her şeyin hakikatini, iç yüzünü bizzat yaşamak, görmek, olmak demektir. Namazın hakikatine eren, artık bütün varlığıyla dâimî bir salât halindedir. Orucun hakikatine eren, sadece midesiyle değil, bütün azalarıyla masivadan kesilmiştir. Güneşi gören, artık onun ışığıyla görür, onun sıcaklığıyla ısınır. Biat, bu güneşe doğru yola çıkmaya niyet etmektir.
Mürşidin Elinde Ney Olmak: Boşalmak ve Dolmak
Bu yola giren sâlike ne olur? Biat ahdiyle bir mürşide bağlanan can, nasıl bir dönüşümden geçer? Hazret-i Mevlânâ, bu sırrı Mesnevî'nin hemen başında, o meşhur "ney" sembolüyle bize fısıldar.
Meselâ, insân-ı kâmil, kamışlıktan kesilip nayzenin üflemesine ve güzel nağmeler çıkarmasına salih bir "nây"a benzer. İnsân-ı nâkıs ise, her ne kadar kamışlıktan kesilmiş ise de, tesviye edilmemiş ve içinin doluluğundan dolayı güzel nağmeler ve sadâlar çıkarmasına müsâid olmayan "nây"a benzer. Eğer bu nây dahi, bir üstâd-ı kâmil tarafından tesviye görüp ve içi boşaltılır ise, güzel bir nay hâline gelir.
Bütün mesele budur: İçini boşaltmak. Bizler, kamışlıktan kesilmiş birer ney gibiyiz. Lâkin içimiz benlikle, kibirle, arzuyla, hevesle, zanla, bilgi kırıntılarıyla doludur. Bu doluluk yüzünden ilâhî nefes bize ulaşsa bile bizden bir nağme çıkmaz, bir hışırtıdan öteye geçmez. Biat, sâliki bir "üstâd-ı kâmil" olan mürşidin eline teslim eder. Mürşid, o neyin içini oyan, boğumlarını açan, onu tesviye eden sanatkârdır. Bu, çileli bir süreçtir. Nefsin hoşuna gitmez. Canı acır insanın. Ama içi boşalmadıkça, Nefes-i Rahmânî'nin nağmelerini yansıtacak bir "ney" olmak mümkün değildir. İnsân-ı Kâmil, içi tamamen boşalmış, kendinden geçmiş, artık sadece Hakk'ın nefesiyle ses veren o kâmil neydir.
Bu boşalma ve dönüşüm, bir kimya ilmidir. Mürşid, bu ilmin mahiridir. O, sâlikin bakır gibi olan nefsini alır, mücahede ve riyazet potasında eritir ve onu altın hâline getirir.
Vaktâki sâlik bilcümle makāmât-ı sülükü geçmiş olur ve mücâhedât ve riyâzât kuvveti ve Hakk'ın inâyeti ile bakır mesâbesindeki nefsini altın yapar; ve kâffe-i a'mâlini hiçe sayıp sıfât-ı ahadiyyeyi kabûle salâhiyyet kesb eder; ondan sonra cismânî ve rûhânî irâdeleri kalkıp Hakk'ın iradesine muttasıl ve âkıbet onun sıfatıyla muttasıf olur.
Bu öyle bir makamdır ki, sâlikin iradesi Hakk'ın iradesinde erir. Bu, ittihad makamı olarak anılan yüce hâldir. Artık atan o değildir, attıran Hakk'tır. Konuşan o değildir, konuşturan Hakk'tır. Biat eden o değildir, aslında biat ettiği doğrudan Cenâb-ı Hakk'tır. Feth Sûresi'ndeki o müjde, bu hakikati ne güzel haber verir: إِنَّ الَّذِينَ يُبَايِعُونَكَ إِنَّمَا يُبَايِعُونَ اللَّهَ yani "Muhakkak sana biat edenler; ancak Allah'a biat ederler." Mürşidin eli, Hakk'ın kudret elinin üzerinde bir tecellîsidir. Biat, o ele yapışarak bakır olmaktan vazgeçip altın olmaya "evet" demektir.
Yoldaki Engeller: Köpekler, Ahmaklar ve Sebepler Perdesi
Yol uzun, menzil yücedir. Elbette bu yolculuk engelsiz değildir. Hazret-i Pîr, bu engelleri de yine o eşsiz temsil diliyle gözler önüne serer. En büyük engel, insanın kendi içindedir: Nefs-i emmâre, yani kötülüğü emreden nefis.
Nefs-i emmâre (kötülüğü emreden nefis) köpek huyundadır ve köpek daima eski elbiseli aciz fakirler üzerine havlayarak hücum ettiği ve mümkün oldukça bu gibi fakirleri ısırdığı gibi, nefs-i emmâre de mazlumlara hücum edip incitir.
İçimizdeki bu köpek, yani nefs-i emmâre, Hakk yolcusunun tevazu ve acziyetini gördüğünde daha da azgınlaşır. Kibirle, hasetle, şehvetle havlar durur. Utanma (hayâ) bilmez, çünkü utanma arslanların şânıdır, köpeklerin değil. Biat eden sâlik, mürşidinin rehberliğinde bu köpeği terbiye etme, onu emir altına alma mücadelesine girer.
Bir diğer büyük engel ise ahmaklıktır. Mesnevî'deki "ahmak", zekâsı kıt olan değil, hakikate karşı kör ve sağır olandır. O, kabukta takılıp kalır, öze inemez. Mürşidin mânevî şarabından tiksinen, suret ilmiyle sarhoş olmuş fakih gibidir.
Eğer onun kabahatini ve hatasını affedersem; onun illeti bana da sirayet eder. "Her ne kadar onun kabahatini ve hatasını affedersem de, ondaki ahmaklık illeti bana da sirayet eder." Ahmaklık illetinin sirayeti şudur ki, ahmaklık gazabın sebebi olur.
Ahmakla sohbet, insanı yorar, gazabını celbeder. Bu yüzden arifler, ahmaklardan kaçarlar. Çünkü ahmak, dost görünse bile düşmandır; onun tenceresinden kalkan duman, insanın iman elbisesini is içinde bırakır. Hazret-i Mevlânâ, bu yola girmemenin üç temel sebebini de bu ahmaklık dairesinde zikreder: tembellik, cimrilik ve benlik. Kimi "Mürşid bana zikir verir, hizmet buyurur, ben üşenirim," der, tembelliğine sığınır. Kimi "Mürşid malımı fakire dağıtmamı ister," diye korkar, cimriliğine sarılır. Kimi de "Benim aklım, bilgim bana yeter," der, kibrine ve enâniyetine yenik düşer. Biat, bu üç büyük illete; tembelliğe, cimriliğe ve benliğe karşı açılmış bir savaştır.
Bu engellerin temelinde ise dünyaya bakıştaki bir körlük yatar: sebepler perdesi'ne takılıp kalmak.
Ya'ni, ârif-i billâhın his gözü sebebi görmekten geçmiş ve kalb gözüyle her şeyi müsebbibü'l-esbâb olan Hakk'ın kazâ ve kaderiyle görmekte bulunmuş olduğundan, sûret-i zâhirede esbâba merbût görünen şeyleri, o ârif sebebsiz olarak vâki' olmuş görür. Fakat mâdemki senin his gözün henüz fa'âldir ve kalb gözün kördür, binâenaleyh sen sebebe kulak tut...
Sıradan göz, ekmeği fırıncıdan, rızkı patrondan, şifayı doktordan bilir. Sebeplere takılır kalır. Arif ise perdenin arkasını görür. O bilir ki fırıncı da, patron da, doktor da birer perdedir. Gerçekte doyuran, rızık veren, şifa veren, yani sebeplerin sebebi olan Müsebbib'ül-Esbâb, Cenâb-ı Hakk'tır. Biat ile başlayan yolculuğun en büyük kazanımlarından biri, bu perdeyi aralayıp ardındaki hakikati müşahede etmektir. Bu görüşe eremeyen, kâmili taklit edip sebeplere sarılmayı bırakırsa aç kalır, sonunda Hakk'ın Rezzâk olduğunu da inkâra kalkar. Yolun başında sebeplere riayet etmek edeptendir. Yolun sonunda ise sebepleri aşmak marifettir.
Hazret-i Pîr bu durumu, aya ve köpeğe dair o meşhur temsiliyle özetler:
Ay nûr saçar ve köpek "hav, hav" eder. Her bir kimse kendi hilkatine teveccüh eder.
Peygamberler ve onların vârisleri olan mürşid-i kâmiller, dolunay gibidirler. Onlar marifet nurunu saçarlar. Nefs köpeği ise bu nura karşı havlar durur. İnkâr eder, iftira eder, vesvese verir. Lâkin köpeğin havlaması, ayın seyrine zerre zarar vermez. Sâlike düşen, içindeki ve dışındaki köpeklerin havlamasına kulağını tıkayıp, gözünü dolunaya, yani mürşidinin irşad nuruna dikmektir. Çünkü bilir ki, her varlık kendi halkının gereğini yapmaktadır. Ay nur saçar, köpek havlar. Biat eden can, artık havlayanlardan değil, o nura pervane olanlardan olmaya ahdetmiştir.
Hazret-i Mevlânâ'nın dilinde biat, bir şekil değil, bir özdür. Bir anlık bir tören değil, ömürlük bir yolculuktur. Elinde şeriat mumuyla tabiat zindanından çıkıp tarikat yoluna düşmektir. Bakır gibi bir nefsle mürşid potasına girip altın olarak çıkmaya razı olmaktır. İçindeki nefs köpeğini terbiye edip, ahmaklığın perdelerini yırtıp, sebeplerin ardındaki Müsebbib'i görmeye talip olmaktır. Kamışlıktaki hamlığından vazgeçip, bir kâmilin elinde içi boşaltılmış, ilâhî nağmelere hazır bir ney olmaya "evet" demektir.
Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme
Kavramlar Ağında Biat
Hakikat yolculuğunda hiçbir kavram tek başına durmaz; her biri, bir diğerine yaslanan, bir diğerini aydınlatan birer yıldızdır. Biat da bu yıldızlar kümesinin tam kalbinde, yolun başlangıcını ve devamını mümkün kılan bir kilit noktasıdır. Onu çevreleyen ve ona mânâsını veren diğer nurlu kavramlar şunlardır:
Mürşid: Biat, ancak bir Mürşid-i Kâmil'in elinde mânâ bulur. Mürşid, yolun kendisi değil ama yolu aydınlatan kandildir; Biat ise o kandilin ışığına tâbi olmaya verilen sözdür. Biat, müridin iradesini, kendisinden önce bu yolda nefsini eritmiş, Hakk'ın boyasıyla boyanmış bir rehberin iradesine teslim etme ahdidir. Mürşid'siz biat, kaptansız bir geminin denize açılmasına benzer; nereye gideceği, hangi kayaya çarpacağı belli olmaz. O el, Resûlullah'ın (s.a.v) elinin bir yansıması, bir devamıdır. Dolayısıyla Biat, yaşayan bir el vasıtasıyla, aslına, yani Nübüvvet'in irşad kutbuna bağlanmaktır.
Tarikat: Eğer Tarikat, yani Hakk'a giden anayol, bir menzile varan bir sefer ise, Biat o sefere çıkmak için alınan yol biletidir. Tarikat bir mektepse, Biat o mektebe kayıt olmaktır. Biat, "Ben bu yola baş koydum, bu yolun usûlünü, erkânını ve edebini kabul ettim" demenin fiiliyata dökülmüş hâlidir. Kişiyi, yolun dışındaki dağınıklıktan, başıboşluktan kurtarıp, belirli bir usûl dairesinde, bir topluluk içinde terbiye olma nizamına dâhil eder. Biat olmadan Tarikat'a girilmez; Biat, Tarikat kapısının eşiğidir ve o eşikten "Bismillah" diyerek geçmektir.
Silsile: Biat, sadece yaşayan bir mürşide el vermek değildir; o el, seni asırlar ötesine, o nurlu zincirin, Silsile’nin her bir halkasına bağlayan bir köprüdür. Silsile, mânevî soy kütüğüdür; irşad yetkisinin ve feyzin, elden ele, gönülden gönüle, Resûl-i Ekrem Efendimiz'e (s.a.v) kadar kesintisiz ulaştığının ispatıdır. Biat ettiğinde, sadece Şeyh Efendi'nin değil, onun şeyhinin, onun da şeyhinin, tâ ki Cibrîl-i Emîn vasıtasıyla Cenâb-ı Hakk'a uzanan o kudsi zincirin bir parçası olursun. Biat, seni tek bir birey olmaktan çıkarır, kökleri ezelde, dalları ebedde olan ulu bir ağacın parçası hâline getirir. Bu bağ, sâlikin yolda yalnız olmadığını, arkasında nice peygamberin, velînin himmet ve duasının bulunduğunu bilmesinin huzurunu verir.
Kütüphanedeki Kaynaklar
Bu kütüphanenin raflarında duran her bir eser, Biat hakikatine farklı bir pencereden bakar, aynı güneşin ışığını farklı açılardan yansıtır. Her biri, sâlikin aklındaki bir soruyu ve kalbindeki bir ihtiyacı karşılamak üzere o hakikati kendi üslûbuncadile getirir.
Terzibaba Necdet Ardıç Külliyatı'na baktığımızda, Biat'ın sadece bir tarikata giriş merasimi olmadığını, onun ardındaki derin vücûdî (varlığa dair) yapıyı gördüğümüz bir sohbetle karşılaşırız. Terzibaba Hazretleri için Biat, kâinatın var edilişindeki ilâhî düzenin, yani "inzâl" ve "tenezzül" sırrının bir yansımasıdır. Nasıl ki Ulûhiyyet mertebesinden Risâlet (Peygamberlik) mertebesine, oradan da Abdiyyet (kulluk) mertebesine bir hakikat akışı varsa, sâlikin Biat'ı da bu akışa dâhil olma iradesidir. Biat, kulun, kendi cüz'î varlığını, varlığın aslı olan Hakikat-i Muhammediyye'ye, yani Akl-ı Evvel'e bağlama eylemidir. Bu, halkı "yoktan var etme" şeklinde değil, Zât'ın kendi ilminde var olan hakikatleri "zuhûra getirmesi" olarak gören bir idrakin tezahürüdür. Terzibaba Hazretleri'nin sohbetlerinde Biat, kulun, âlemin üzerine kurulduğu "ferdiyet-i selâsiyye" yani Zât, İrâde ve Kavil (söz) üçlemesine kendi ahdiyle katılmasıdır. Kul, mürşidin elini tutarak verdiği sözle (kavil), Hakk'ın ezelî iradesine uygun hareket etme niyetini (irade) ortaya koyar ve böylece kendi hakikatini (zâtını) bu ilâhî düzene bağlar. Ayrıca, bu külliyatta Biat'ın pratik hayattaki yansımaları da canlı bir şekilde işlenir: mürşidle yaşanan imtihanlar, rüya tabirleriyle yol gösterilmesi, sohbet halkalarında pişmek ve hizmetle nefsini ezmek gibi seyr-i sülûkun canlı örnekleri, Biat ahdinin nasıl yaşanır kılındığını bizlere gösterir.
İbn Arabî Hazretleri'nin Füsûsu'l-Hikem'ine yöneldiğimizde ise, Biat'ın ardındaki mânevî otorite ve meşruiyetin kaynağını daha derinden anlarız. Şeyh-i Ekber, Biat edilen mürşidin yetkisinin nereden geldiğini sorgular. Onun için bir asırda nice velî bulunabilir ve her biri hükmü, yani mânevî irşad yetkisini, başka bir velîden veya kurumdan değil, doğrudan doğruya Cenâb-ı Hakk'tan alır. Bu, ilâhî meşîyetin, yani Hakk'ın iradesinin doğrudan bir tecellîsidir. Sâlikin Biat'ı, işte bu ilâhî iradeyle tayin edilmiş keşif ve irşad ehli bir zâta tâbi olma eylemidir. Bu, körü körüne bir itaat değil, Hakk'ın o kuldaki tecellîsini görüp ona teslim olmaktır. Füsûs'un bize öğrettiği bir diğer incelik ise, Biat'ın neden gerekli olduğudur. İnsan, tabiat âleminde, kendi başına bırakıldığında, şeytanın saptırma yeminine açık bir hâldedir. Şeytan bile "ihlâsa erdirilmiş kulların (muhlasîn) hariç" diyerek, ilâhî koruma altındakilere gücünün yetmeyeceğini itiraf etmiştir. İşte Biat, sâlikin "Ben kendi başıma nefsime ve şeytana karşı duramıyorum, beni ihlâsa erdirecek bir yol göstericiye, bir ilâhî sığınağa teslim oluyorum" demesidir. Füsûs'un zıtların birliğine yaptığı vurgu da burada devreye girer. Mürşid, sâlikin rahmet tecellîleri kadar gazab tecellîlerini de anlamasına, kesret (çokluk) perdesinin ardındaki Ahadiyyet-i Zâtiyye'yi (Zât'ın mutlak birliğini) müşahede etmesine yardımcı olan rehberdir. Biat, bu zorlu yolda, "uykudaki" insanı "uyandıracak" birinin elini tutma sözleşmesidir.
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin Mesnevî-i Şerîf'ine kulak verdiğimizde ise, Biat hakikati, hikâyelerin ve sembollerin o sıcacık diliyle kalbimize işler. Hazret-i Mevlânâ için Biat, yolculuğun kendisidir. O meşhur benzetmesiyle, Şeriat bir mumdur, ışık verir. O mumu eline alıp yola düşmek Tarikat'tır. Menzile varıp muradına ermek ise Hakikat'tir. İşte Biat, o mumu eline alıp, karanlıkta tek başına kalmaktansa, yolu bilen bir rehberin ardına düşme kararıdır. Biat, sâlikin bir "kamış" gibi, İnsân-ı Kâmil olan mürşidin eline kendini teslim etmesidir. Mürşid, o kamışın içini nefsanî arzulardan, benlik iddialarından boşaltır, üzerine perdeler açar, sonra da kendi nefesinden değil, Hakk'tan aldığı ilâhî nefesi (Nefes-i Rahmânî) ona üfler de o kamış bir "ney" olur, dinleyenleri ağlatan, hasreti, vuslatı anlatan bir feryada dönüşür. Biat, ney olma yolundaki ilk adımdır. Mevlânâ, Biat'a yanaşmayan, kendi aklına ve nefsine güvenenleri, Nefs-i emmâre'yi sembolize eden "azgın bir köpek" veya "ahmak" hikâyeleriyle uyarır. Mürşide teslimiyet, aklı bir kenara atmak değil, sebepler perdesinin ardındaki asıl Fâil'i, Müsebbib'ül-Esbâb'ı görebilen bir gözün bakışına güvenmektir. Biat, "Benim aklım sadece sebepleri görüyor, sen ise sebepleri halk edeni görüyorsun, o yüzden senin bakışına tâbi oluyorum" demenin en samimi ifadesidir.
Değerlendirme
Biat, sadece bir tarikata intisap etme töreni olmanın çok ötesinde, varoluşsal bir eylemdir. O, sâlikin kendi cüz'î varlığını, Küllî varlığın akışına bilinçli bir şekilde bağladığı, kevnî bir andlaşmadır. Mürşidin elinde tutulan el, bir sembolden ibaret değildir; o el, sâlikin zaman ve mekân içindeki fânî varlığını, Silsile yoluyla ezelî ve ebedî olan Peygamberlik nuruna ve "Allah'ın eli onların ellerinin üzerindedir" müjdesine bağlayan mânevî bir kanaldır. Bu ahid, sâlikin, "ölmeden evvel ölme" sırrına ermek, yani nefsini Hakk'ın iradesinde yok etmek üzere çıktığı çileli ama bir o kadar da şerefli yolculuğun başlangıç kapısıdır. Biat, ham bir kamışın, bir Usta'nın elinde ilâhî nağmeler fısıldayan bir "ney" olma arzusunun fiiliyata dökülmesidir. Bu yola baş koyan âşığa düşen, bu ahde sadakat göstermek ve o elin uzandığı menzile varana dek sabırla, edeple yürümektir.
Cenâb-ı Hakk, cümlemizi ahdine sâdık kalanlardan eylesin. Amin.