Huruf-u Mukattaa
Cenâb-ı Hakk’ın kelâmı olan Kur’ân-ı Kerîm, katman katman mânâlar taşıyan bir hakikat okyanusudur. Zâhirde okunan her bir âyetin ardında, bâtına, öze doğru açılan sayısız kapı bulunur. Bu kapıların en gizemli, en sırlı olanlarından biri, bazı sûrelerin başında bizleri karşılayan “kesik harfler” yani Huruf-u Mukattaa’dır. “Elif, Lâm, Mîm”, “Tâ-Hâ”, “Yâ-Sîn” gibi, zâhir akılla bakıldığında bir kelime oluşturmayan bu harfler, aklın sınırlarının bittiği ve kalbin idrakinin başladığı yerin işaretidir. Onlar, Zât-ı Mutlak’ın kendi kelâmının içine yerleştirdiği, sadece ariflerin kalbine fısıldanan ilahi şifrelerdir. Bu harfler, birer kilit değil, doğru anahtara, yani teslimiyete ve irfana sahip olanlar için hakikat hazinelerinin kapısını açan birer anahtardır. Terzibaba İrfan Mektebi’nde bu harflere birer dilbilgisi unsuru olarak değil, varlığın ve sülûkun birer haritası olarak bakılır.
Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı
Tasavvuf lisanında her kelimenin bir kabuğu, bir de özü vardır. Huruf-u Mukattaa terkibinin kabuğuna, yani lügat mânâsına baktığımızda, karşımıza Arapça’dan gelen iki kelime çıkar. “Huruf,” “harf” kelimesinin çoğuludur. “Mukattaa” ise, “kesmek, ayırmak” mânâsındaki “kat’” kökünden gelir ve “kesilmiş, ayrılmış” demektir. Kelime-i zâhirîsiyle “kesik kesik okunan harfler”dir. Kur’ân-ı Kerîm’de yirmi dokuz sûrenin başında bu harflerle karşılaşırız. Onlar, bir kelime oluşturacak şekilde birleşmeden, her biri kendi kimliğiyle, “Elif... Lâm... Mîm...” diye tek tek okunurlar.
Zâhir uleması, bu harflerin hikmeti üzerine çokça fikir beyan etmiştir. Kimileri, Kur’ân’ın belâgatine bir meydan okuma olduğunu, “Madem inkâr ediyorsunuz, işte sizin de kullandığınız bu harflerden bir benzerini getirin” mânâsına geldiğini beyan etmiştir. Nitekim Ra'd Sûresi tefekküründe bu noktaya işaret edilir:
"Elif Lâm Mîm Râ" Ra’d Suresi’nin ilk ayetinde yer alan ve Arapça المر (Alif Lām Mīm Rā) şeklinde olan bu ifade, Kur’an’da toplam 29 surenin başında yer alan ve çoğu zaman harf harf telaffuz edilen hurûf-ı mukattaʾ (kesik harfler) olarak bilinir. Kelâmî açıdan bu ayet , hurûf-ı mukatta‘a, Kur’an’ın beşer sözü olmadığını ve ilahî kaynaktan geldiğini göstermek üzere konumlandırılmıştır. Bu harfler, Arap dilinde anlamlı kelimeler oluşturmadıkları hâlde, Kur’an’ın diline giriş yaparak, her bir hurûf-ı mukatta' (kesik harf) kendine özgü bir anlam taşır. Her ne kadar insan aklı, bu harflerin tam anlamını çözmekte sınırlı olsa da, bu harfler Allah’ın kelamının sırrını taşır ve insanı aciz bırakan bir nazım yapısı sergiler.
Bu izah, aklın ilk basamakta sığınacağı bir limandır ve doğrudur. Ancak hakikat yolcusu sâlik için bu, sadece bir başlangıçtır. Ehlullah, bu harflerin Cenâb-ı Hakk ile Habîb-i Edîbi Muhammed Mustafa (s.a.v.) arasında bir şifre olduğunu belirtir. Bu da doğru bir tespittir. Lâkin Terzibaba Necdet Ardıç Efendimiz, bu noktada idrakimize yeni bir pencere açar ve sohbetlerinde daha derine davet eder:
Bunlar için âlimlerimiz ne buyurdular; Bu Âyetler hurufu mukattaa, kat’i harfler. Peygamberi ile kendi arasında bir şifredir. Bir sözleşme gibidir ama bunlar Kûr’ân’ı Kerîm’de geçmişse yâni birşey Kûr’ân’da varsa onun şifreliği çıkmış demektir. Âyan beyan burada çıkmış. Bizlerde bunların hakikatlerini ve harfleri hakikat mertebesinden bakarak değerlendirmemiz gerekiyor. Ef’âl mertebesinden değil, şifre olduğu ef’âl mertebesine göredir, hakikat mertebesine göre değildir açıklanması gereken.
Bir şey Kur’ân’da, yani Hakk’ın bütün âlemlere hitap eden Kitâb-ı Mübîn’inde zikredilmişse, artık o sır, ehli için “ayan beyan” olmuştur. Şifre olma durumu, hâdiselerin, fiillerin âlemine, yani [ef'âl mertebesi](/wiki/efal-mertebesi)ne göredir. Hakikat mertebesinde ise bu harfler, varlığın yapısını anlatan açık birer ilandır. Bu harfler, aklı devreden çıkarmak için değil, aklı daha üst bir idrak seviyesine, kalbin irfanına teslim olmaya davet etmek içindir.
Bu davete icabet etmek, idrakin mertebelerinde yol almayı gerektirir. Bir hakikati bilmek başkadır, görmek başkadır, o hakikatin kendisi olmak ise bambaşkadır. Bu üç hâle [İlmel Yakîn](/wiki/ilmel-yakin) (ilimle bilme), [Aynel Yakîn](/wiki/aynel-yakin) (gözle görür gibi bilme) ve [Hakkel Yakîn](/wiki/hakkel-yakin) (bizzat yaşayarak, o olarak bilme) denir. Yûsuf Sûresi’nin sayısal yapısı üzerinden bu mertebelere nasıl işaret edildiğini Terzibaba Hazretleri şöyle açıklar:
cüzde, bunlar hep sayı olarak bir kemâlâtın ifadesi. 111 Âyet, 3 tane (1) birden meydana gelmiş. Bu 3’ün bir’,i bu hakikatleri ilmel yakîn olarak yaşamak, bir tanesi aynel yakîn, bir tanesi de hakkel yakîn olarak yaşamaktır. Bir Âyet her yönüyle evvelâ ilmel, sonra ayn, sonra da hal olarak yaşanması gerekir.
Huruf-u Mukattaa’nın sırrı da böyledir. Onların [Zât](/wiki/vahdet-i-vucud), [Ahadiyyet](/wiki/hazarat-i-hamse) gibi mertebelere işaret ettiğini bir mürşidin dilinden duymak, ilmel yakîndir. Tefekkür ve zikirle bu mânâların kalpte bir ışık gibi parlamasını hissetmek, aynel yakîndir. O harfin işaret ettiği hakikatin, sâlikin kendi vücûdunda tecellî etmesi ve o hâl ile hallenmesi ise hakkel yakîndir.
Bu harfler hakikat mertebesinde varlık ağacının tohumları, ilahi isimlerin ve mertebelerin harfler âlemindeki ilk [taayyün](/wiki/taayyun)leridir. Her bir harf, bir vücût mertebesinin, bir ilahi hakikatin sembolüdür. Hûd Sûresi ve Yûsuf Sûresi üzerine yapılan sohbetlerde bu konu şöyle açılır:
Elif, lam, ra harfleri huruf-u mukattaa’dır. ... Eli f: Ahadiyet mertebesidir. Amaiyyetten ilk çıkan tecelli eliftir . Lam ise lahut yani Uluhiyet alemi olup aslı eliftir . Ra ise Rahmaniyet mertebesine işarettir.
Burada bize varlığın zuhûr edişinin bir özeti sunulur.
- Elif (ا): Düz bir çizgidir, sayıların başı olan ‘Bir’ gibidir. O,
[Amâ](/wiki/ama)denilen, hiçbir sıfat ve isimle kayıtlanmamış mutlak gayb hâlinden sonraki ilk tecellî olan[Ahadiyyet](/wiki/hazarat-i-hamse)mertebesidir. Bütün harflerin ve bütün varlığın kendisinden zuhûra geldiği kaynak noktasıdır. - Lâm (ل): Elif’in açılımıdır. Ahadiyyet’in, isim ve sıfatlarıyla belirmeye başladığı
[Lâhut](/wiki/lahut)âlemi, yani Ulûhiyyet mertebesidir. Terzibaba’nın işaret ettiği gibi, Lâm’ın sonundaki o kıvrım, Hakk’ın bütün âlemleri ilmiyle, kudretiyle ve rahmetiyle kuşattığını, onların yükünü çektiğini gösteren bir işarettir. - Râ (ر):
[Rahmâniyyet](/wiki/rahmaniyyet)ve[Rububiyyet](/wiki/rububiyyet)mertebelerine işarettir. Rahmâniyyet, varlığa vücût veren, “ol” emrini taşıyan nefes-i Rahmânî’dir. Rububiyyet ise, var edilen her bir zerreyi terbiye eden, yöneten, onu kemâline ulaştıran ilahi nizamdır.
“Elif, Lâm, Râ” dendiğinde, Zât’ın mutlak birliğinden başlayıp, Ulûhiyyet tecellîsinden geçerek, varlığın Rahmânî bir nefesle zuhûr edip ilahi bir terbiye ile idare edilişine kadar bütün bir kevnî düzen, üç harfin içine sığdırılmıştır.
Terzibaba'nın Nazarıyla Huruf-u Mukattaa: Aslı ve Mertebesi
Kur’ân-ı Kerîm’i açtığımızda, bazı sûrelerin başında aklımızın hemen kavrayamadığı, mânâsı perdelenmiş harflerle karşılaşırız: "Elif, Lâm, Mîm", "Kâf, Hâ, Yâ, Ayn, Sâd", "Tâ, Hâ"... Bunlara "Huruf-u Mukattaa" yani "kesik harfler" denir. Zâhir ehli, tefsir âlimleri bu harfler hakkında nice fikirler beyan etmiş, "Bunlar Allah ile Resûlü arasında bir şifredir" diyerek edeple bir adım geri durmuşlardır. Bu, isabetli ve edepli bir duruştur. Lâkin irfan ehli bilir ki, Kur'ân insana hakikati bildirmek için inmiştir, gizlemek için değil. Öyleyse bu şifrelerin de, kalbini ve aklını o yola teslim edenler için açılacak bir kapısı, aralanacak bir perdesi vardır.
Terzibaba İrfan Mektebi'nin usûlünde, bu harfler kuru birer sembol veya anlaşılamaz birer tılsım değildir. Onlar, varlığın en temel hakikatlerinin, vücûd mertebelerinin ve bizzat İnsân-ı Kâmil'in remizleridir, gizli isimleridir. Cenâb-ı Hakk, kitabına en büyük âyeti olan İnsân-ı Kâmil'in ismiyle başlamıştır. Çünkü kâinat bir kitapsa, o kitabın Fâtiha'sı İnsân-ı Kâmil'dir. Kur'ân bir kitapsa, o kitabın canlı ve konuşan nüshası yine İnsân-ı Kâmil'dir.
Elif, Lâm, Mîm: Kâmil İnsanın Gizli İsmi
Kur'ân-ı Kerîm'in en uzun sûresi olan Bakara Sûresi, "Elif, Lâm, Mîm" ile başlar. Bu üç harf, sadece bir başlangıç değil, kitabın ve kâinatın özetidir. İrfan yolunun büyükleri, bu harflerin İnsân-ı Kâmil'in bir ismi olduğunda hemfikirdir. Terzibaba Hazretleri bu sırrı şöyle aralar:
( ا ل م ) elif, lâm, mim ’ in bâtınen diğer ismi, bütün âlemleri ifade eden (İnsân-ı kâmil’ in bir ismi ve ayrıca zâhiren de bütün âlemlerin koordinatları-işaretleri’dir. Tefsir âlimleri hurufu Mukattaa’lar için bir çok şeyler beyanışlerdir. En isabetlisi ve kabul görmüşü, (bunlar Allah ile rasûlü arasında şifredir,) anlayışı olmuştur. Bizde zâten bu şifrelerin bazı yönlerini arayıp, anlayıp, anlatmaya gayret ediyoruz. Bakara Sûresinin birinci Âyeti, ( ا ل م ) elif, lâm, mim, hakkın da ehlûllah ise, İnsân-ı kâmilin bir ismidir, demişlerdir ki bu da çok doğrudur. Âyet-i keriyme’nin devamı’da o nu ifade etmektedir. (Zalikel kitabe lâ raybe fihi) işte bu kitapta yani ( ا ل م ) elif, lâm, mim, in kitabında, yani İnsân-ı Kâmil kitabın da hiç şüphe yoktur, demektir.
Bu sohbet, bakışımızı tamamen değiştirir. "İşte o kitap" diye işaret edilen, sadece kâğıt ve mürekkepten ibaret olan Mushaf değil, aynı zamanda o harflerin remzettiği İnsân-ı Kâmil'dir. Şüphe olmayan kitap, Hakk'ın bütün isim ve sıfatlarının tecellî ettiği, kâinatın sırlarını kendinde cem etmiş olan Kâmil İnsan'dır. Bu durumda "Elif, Lâm, Mîm" bir anahtar olur. Her bir harf, varlığın bir mertebesine işaret eder:
Kısaca bakarsak. ( ا ) Elif “Ahadiyyet” ( ل ) Lâm “ Lâhut “ ( م ) Mim “ Hakikat-i Muhammedi’ dir, ki aslî olarak (13) def’a tekrar edilmiştir.
İnsân-ı Kâmil'in tarifi budur: O, Ahadiyyet (Zât'ın mutlak tekliği) sırrından tenezzül etmiş, Lâhut (Ulûhiyyet) âleminden geçmiş ve Hakikat-i Muhammediyye (varlığın ilk ve en kâmil zuhûru) olarak bu şehâdet âleminde görünmüştür. Dolayısıyla Cenâb-ı Hakk, kelâmına başlarken, kelâmının en kâmil tecellîgâhı olan o mübarek varlığı işaret eder. Bu, aynı zamanda şu demektir: Bu kitabı okuyup anlamak istiyorsan, onu yaşayan bir örneğe, bir İnsân-ı Kâmil'e bak, onun kitabını oku, onun hâliyle hâllen. Zira şüphe, ancak o canlı kitapta tamamen ortadan kalkar.
Elif'in Sırrı: Varlığın Kaynağı ve Mertebelerin Zuhûru
Harflerin içinde "Elif"in (ا) yeri bambaşkadır. O, hem bir harf hem de bütün harflerin aslıdır. Tıpkı "Bir" sayısının diğer bütün sayıların kökeni olması gibi. "İki" dediğimizde, aslında iki tane "Bir"i kastederiz. Sayıların varlığı "Bir"e bağlıdır ama "Bir", kendinden başka bir şeye muhtaç değildir. Elif de böyledir; bütün kelimeler, bütün sesler, bütün harfler ondan doğar. O, varlığın başlangıcı olan Ahadiyyet mertebesinin harfler âlemindeki tecellîsidir.
Terzibaba Hazretleri, bu derin hakikati Meryem Sûresi üzerine sohbetinde şöyle açıklar:
Nasıl ki (1) ’den bütün sayılar meydana geliyorsa, (Elif) harfinden de bütün harfler meydana gelmektedir. Örneğin (5) diyeceğimiz zaman 5 tane (1+1+1+1+1) diye saymayıp, sâdece (Beş) diyorsak ve bu (Beş) rakkamını (5) adet (1) oluşturuyorsa işte aynı şekilde her hangi bir kelimeyi söylediğimiz zaman da bu kelimenin bütün harflerini oluşturan harflerin aslı olan (Elif) harfini tek tek saymak yerine o kelimeyi telaffuz etmekle mânâsını ifâde etmiş oluyoruz oysa hepsinin aslı (Elif) harfidir.
Bu, sadece bir yazı sanatı veya dilbilgisi meselesi değildir; bu, bir vücûdî hakikattir. Âlemler, Cenâb-ı Hakk'ın "Kün" (Ol) emriyle, yani Kelâm'ıyla zuhûra gelmiştir. Kelâm ise harflerden oluşur. Harflerin aslı Elif ise, bütün varlık âleminin aslı da Elif'in işaret ettiği Ahadiyyet, yani Zât-ı Mutlak'tır.
Bu sır, sâlikin kendi yolculuğunda da karşısına çıkar. Elif harfinin yazılışında gizli olan mertebeler, sülûk yolunun haritası gibidir:
Elif dediğimiz zaman - eski bilgilerimizi tazelemeye çalışırsak - bunun 12 noktadan oluştuğunu, ilk 7 noktasının ettur-u seb'a (yedi tur) denilen nefsin 7 mertebesini, sonra gelen 5 noktanın da hazarat-ı hamse (beş hazret) mertebesini ifade etmekte olduğunu hatırlarız.
Dikey bir çizgi olan Elif, kulun Hakk'a yükselişinin ve Hakk'ın kula tenezzülünün sembolüdür. Sâlik, nefs-i emmâreden başlayarak yedi nefs mertebesini aştıkça, o Elif'in noktalarını bir bir tamamlar. Sonra Ef'âl, Esmâ, Sıfât, Zât ve Câmî (İnsân-ı Kâmil) mertebelerinden oluşan Hazret-i Hamse'yi (Beş İlâhî Hazret) idrak ederek Elif'in sırrına vâkıf olur. Yani sâlik, kendi varlığında Elif'in temsil ettiği o dikey iniş ve çıkış seyrini tamamlayarak "Elif gibi dimdik" durmayı, yani abdiyyet (kulluk) makamında istikamet bulmayı öğrenir.
Harflerin Hesabı, Hakikatin Mîzânı: Cifr İlmi ve Vücûd Mertebeleri
Huruf-u Mukattaa'nın bir diğer bâtınî yönü de harflerin sayısal değerleri, yani cifr ilmiyle açığa çıkar. Bu, falcılık veya kehanet değil, kâinattaki ilâhî mîzânı, yani denge ve uyumu anlama sanatıdır. Her harfin bir sayısal karşılığı vardır ve bu sayılar, varlık mertebeleri arasında gizli bir âhengi, bir matematiksel düzeni gözler önüne serer.
Meryem Sûresi'nin başındaki "Kâf, Hâ, Yâ, Ayn, Sâd" (كهيعص) harfleri üzerinden Terzibaba Hazretleri bu ilmin nasıl işlediğini gösterir:
Sûre-i Şerîf’in başındaki hurufu mukatta harflerinin sayı değerleri ise şöyledir: (Kâf) 20 (Hâ) 5 (Yâ) 10 (Ayın) 70 (Sâd) 90 195 195 ’in 5 ’ini açarsak geriye 19 kalır ki Sûre-i Şerîfi tekrar tasdîk ediyor. 5 ise hazâratı hamseyi yâni ef’âl, esmâ, sıfat, zât ve İnsânı kâmil mertebelerini temsil etmektedir. Ayrıca bu beş hurufu Mukattaanın herbirini ifâde etmektedir. (1) ’i öne aldığımızda ise kalan (95) sayısını toplarsak (9+5) = 14 olur ki Nûr-u Muhammedîyye’dir. Ayırdığımız (1) ise bütün bunların hepsinin tek bir şey olduğunun, o tek olan şeyin bu çoklukta kendi mertebelerinden zuhurda olduğunun ifâdesidir...
Birkaç harfin sayısal değerinden bir hakikat okyanusu çıkmaktadır. 195 sayısı, içinde hem Hazret-i Hamse'yi (5), hem Nûr-u Muhammedî'yi (14), hem de bütün bunları kendinde toplayan Vahdet'i, yani Bir'i (1) barındırıyor. Bu, tesadüf değil, Hakk'ın her şeyi bir ölçü ve denge ile halk ettiğinin delilidir. Harfler, sayılar, mertebeler; hepsi aynı hakikatin farklı dillerdeki ifadesidir.
Bu ilâhî matematik sadece bir sûreyle sınırlı değildir. Kur'ân'daki bütün Huruf-u Mukattaa harfleri toplandığında da benzer bir uyum ortaya çıkar. Örneğin "Elif, Lâm, Mîm" harflerinin tekrar sayıları bile manidardır:
Toplu olarak sayarsak Huruf-u Mukatta’alar da (17) adet (mim) (13) adet (elif ) (13) adet (lâm) vardır. (17) den islâmın Hakikat-i olan dört mertebeyi (şeriat, tarikat, hakikat, marifet-)i çıkarırsak geriye (13) kalır ki; böylece hem toplu halde (13) adet ( ا ل م ) (elif, lâm, mim) oluşmuş olur. Ve hem de ayrı, ayrı, (13) adet elif, (13) adet lâm , (13) adet’te mim , in varlığını anlamış oluruz.
17 sayısından sülûkun dört kapısının çıkarılmasıyla 13'e ulaşılması, yolun sonunda yine aynı hakikate, "Elif, Lâm, Mîm"in sırrına varılacağını gösterir. Sayı 13, aynı zamanda "Ahad" (Bir) kelimesinin ebced değeridir. Bütün bu harfler ve yollar, dönüp dolaşıp yine O'nun Bir'liğine çıkar. Bu hesaplar, aklı tatmin etmek için değil, kalbe bu âlemin ne kadar hassas bir mîzân üzerine kurulduğunu fısıldamak içindir.
Zâhirin Perdesi, Bâtının İşareti: Bakara ve Tâ-Hâ Örnekleri
İrfan yolunda tefekkür, zıt gibi görünen şeylerin ardındaki birliği aramaktır. Huruf-u Mukattaa konusunda en derin tefekkür kapılarından biri, bu harflerin bulunduğu sûrelerin zâhirdeki isimleriyle olan ilişkisidir. En çarpıcı örnek, Bakara Sûresi'dir. Sûrenin adı "Bakara" yani "İnek"tir. Ama girişi, İnsân-ı Kâmil'in remzi olan "Elif, Lâm, Mîm"dir. Bir yanda en ulvî hakikat, diğer yanda bir hayvan ismi. Bu, bir çelişki değil, bir sırdır, bir davettir.
Terzibaba Hazretleri bu daveti şöyle yorumlar:
Zâhiren bir hayvan ismiyle bildirilen Sûre-i Şerifenin başında (hurufu mukattaa) “ elif, lâm, mim” remzi ile muhteşem bir hâli yani İnsân-ı Kâmil-i şüphesiz olarak ifade etmektedir. Başında İnsân-ı Kâmil-i ifade eden bu hakikat-i nasıl bir bakara-hayvan isminin içine alırız? Diye tabii bir düşünce hasıl olabilir. İşte gerçekten düşündürücü olan da bu hâl’dir. Cenâb-ı Hakk’ın işinde de ise yanlışlık olmıyacağına göre bu işin bir hakikati olduğu açıktır.
Bu hakikat, sülûk yolunun ta kendisidir. "Bakara", insanın kurban etmesi gereken hayvânî nefsini, içindeki o ilkel benliği temsil eder. Yolculuk, bu "bakara"yı, yani nefsi tanımakla başlar. Ama hedefin, "Elif, Lâm, Mîm" ile işaret edilen İnsân-ı Kâmil mertebesi olduğu daha ilk âyette müjdelenir. Cenâb-ı Hakk adeta şöyle der: "Ey kulum, yolun başlangıcı nefsini bilmektir, bu yolda hayvânî sıfatlarınla yüzleşeceksin. Ama unutma ki senin aslın ve varacağın menzil, benim halîfem olan Kâmil İnsan'dır." Bu, zâhir ile bâtının, başlangıç ile sonucun, tenzih ile teşbihin aynı anda sunulduğu bir Cem makamıdır.
Bu harflerin her bir kombinasyonu, farklı bir hakikate, farklı bir peygamberî meşrebe işaret eder. "Tâ-Hâ" (طه) harfleri de bunun en güzel örneklerindendir:
(Tı) harfi uzatma işareti ile (TÂ) olmakta ve sadece bu anlamıyla “taa” diye çok uzakları işaret etmektedir ki Mûseviyyet’in hakikatidir. (He) harfide uzatma işareti ile (HÂ) olmakta bu da MUhammediyyette olan Mûseviyyet hakikatini ifade etmektedir. Çünkü buradaki (He) tek göz, tek yuvarlaktır. Hüvviyyet-i mutlakayı ifade eder.
"Tâ", uzaklığı ifade ederek Hz. Musa'nın meşrebindeki celâl ve tenzih mertebesine; "Hâ" ise Hüvviyet (Zât'ın ta kendisi) sırrıyla yakınlığı, cemâl ve teşbih mertebesini temsil eden Muhammedî hakikate işaret eder. Bu iki harfin bir araya gelmesi, Musevî hakikatin de aslında Muhammedî hakikatin içinde dürülü olduğunu, bütün peygamberlerin aynı kaynaktan beslendiğini anlatır.
Nihayetinde, bu harflerin sırrına ermek, Kur’ân'ın sadece lafzına değil, ruhuna talip olmaktır. Zira Kur’ân'ın kendisi de bu ikiliğe sahiptir:
Yıllarca Kûr’ân üzerinde tartışmışlar yapıldı. “Kûr’ân mahlûk mudur? Hâlık mıdır?” diye. Boyası, mürekkebi, yönüyle mahlûk’tur, mâ’nâsı yönüyle ise; Hâlıktır.
Huruf-u Mukattaa, bu sırrın kapısıdır. O harflerin kâğıt üzerindeki şekli mahlûktur (yaratılmıştır), ama işaret ettikleri mânâ, yani Ahadiyyet, Lâhut, Hakikat-i Muhammediyye ve İnsân-ı Kâmil, Hâlık'ın (Yaratan'ın) hakikatleridir. Bu harflere bakıp geçmek değil, bu harflerde durup tefekkür etmek, onların işaret ettiği o sonsuz mânâ denizine bir kulaç atmak, arayan her gönlün nasibidir.
Terzibaba Geleneğinde Huruf-u Mukattaa'in Yaşanması
Huruf-u Mukattaa, akıl erdiremediğimiz, mânâsını zâhirde çözemediğimiz için bir kenara koyacağımız süsler değildir. Bilakis, onlar, seyr-i sülûk yolcusunun elindeki en kıymetli anahtarlar, kalbindeki en derin rezonansı uyandıran tınılar ve yolculuğunun her durağını tasdik eden ilâhî mühürlerdir. Bu hakikatin sâlikin gönül dünyasında nasıl bir karşılık bulduğu, onu nasıl dönüştürdüğü ve yürüdüğü yola nasıl ışık tuttuğu esastır. Zira hakikat, kitaptaki mürekkep değil, âşığın kalbindeki ateştir.
Kur'an'da Yolculuk: Harflerin Tilâveti ve Kalbî Uyanış
Sülûk yolu, bir yolculuktur. Kur'an-ı Kerîm ise bu yolculuğun en sadık, en şaşmaz haritasıdır. Terzibaba Hazretleri'nin buyurduğu gibi, bizler bu âleme yolcu olarak geldik, yolcu olarak yaşıyor ve yolcu olarak gideceğiz. Bu yüzden Kur'an okumak, sadece geçmiş peygamberlerin kıssalarını okumak değil, kendi varlık yolculuğumuzun duraklarını ve menzillerini tefekkür etmektir.
Bu sohbetlere bu ismi vermemizin sebebi de budur çünkü Kûr’ân-ı Kerîm bizlere yolculuk safhalarımızı yâni nereden geldiğimizi, nerede olduğumuzu ve nereye gittiğimizi bildirmektedir. Bu nedenle Kûr’ân okumak demek gerek fizîkî gerek mânevi olarak yolculuk yapmak demektir. Bu yolculuğun durak yerlerinde biri de bu Sûre-i Şerîfte bildirilen Meryemî hakîkatlerdir.
Bu yolculuğun her bir durağının, her bir sûrenin kapısında bizi Huruf-u Mukattaa karşılar. "Elif, Lâm, Mîm", "Tâ, Sîn", "Kâf, Hâ, Yâ, Ayn, Sâd"... Bunlar, o durağın, o makamın şifresidir, anahtarıdır. Sâlik, bu harfleri tilâvet ettiğinde, sadece ses çıkarmış olmaz; kalbinin kapısını o makamın nisbetine, o hakikatin rezonansına açmış olur. Ra'd Sûresi'ne dair sohbette işaret edildiği gibi:
Rad Suresi’nin başındaki bu harflerin tilâvetiyle başlayan rezonans, surenin ilerleyen âyetlerindeki ilâhî mesajları daha derin idrak etmeye hazırlık sağlar. Bu bir nefsî uyanıştır: okuyan kişi, yalnızca bilgi edinmez; aynı zamanda kalben bir dönüşüm yaşamaya başlar.
Bu, pasif bir dinleme değil, aktif bir iştirak etmedir. Harfin sesi, sâlikin kalbinde bir yankı bulur ve bu yankı, uyumakta olan bâtınî latifeleri, idrak merkezlerini bir bir uyandırır. Huruf-u Mukattaa, sâlikin kalbini Kur'an'ın hakikatine akort eden ilk tınıdır. Bu tını olmadan okunan âyetler, mânâsı tam olarak kalbe işlemeyen, kulakta kalan birer kelime yığınına dönebilir. Bu harflerle başlayan her sûre, aslında sâlike şu dersi verir: "Bu makama girmeden evvel hazırlan, kalbini temizle, aklının perdelerini indir ve şimdi sana açılacak olan sırra kulak ver."
"Bak ve Ara": Hakikati Tefekkür Etme Edebi
Terzibaba irfan mektebinin temel usûllerinden biri, Kur'an'a durağan bir nesne gibi değil, yaşayan, konuşan ve sürekli keşfedilmeyi bekleyen bir sır denizi olarak yaklaşmaktır. Bu yaklaşımın şifresi, Kur'an'ın en uzun sûresinin isminde gizlidir: Bakara. Zâhirde bir ineği anlatan bu kelime, bâtınî bir emir taşır: "Bak ve Ara!"
Bak-ara şeklinde telaffuz edilmesi halinde bizleri başka bir gerçekle karşı karşıya getiren bu Sûre, sanki okuyucuyu ikaz etmekte, başından sonuna kadar “bak-ara” demekte hatta daha geniş mânâsıyla da bütün Kûr’ân-ı Kerîm-i başından sonuna kadar bakıp aramamız istenmektedir. Yoksa onu süslü, işlemeli muhafazalara koyup duvarlara asmamız tabii ki değil.
Bu emir, sâlikin en temel vasfını belirler. İnsan, sadece inanan değil, aynı zamanda araştıran olmalıdır. İnancını [tefekkür](/wiki/tefekkur) ile derinleştirmeyen, hakikatin katmanları arasında yolculuk yapmayan kişi, yerinde sayar. Yerinde saymak ise mânevî bir ölümdür.
İnsânın en büyük vasfı araştırıcı olmasıdır, araştırıcılığımız yoksa durağan bir hayat yaşamaktayız demektir. Bizler hakîkâtleri hangi yaşta tefekkür ile idrâk etmiş isek bizim mânâ yaşımız o kadardır, fizîkî yaşımız ilerlemiş olabilir ama ilmi yaşımız tefekkür ile neleri idrâk etmiş isek o kadardır.
Huruf-u Mukattaa, bu "Bak ve Ara" emrinin en yoğunlaştığı noktalardır. Zira bu harfler, zâhirî bir mânâ sunmazlar. Onlar, sâliki doğrudan araştırmaya, tefekküre ve bâtına yönelmeye mecbur bırakırlar. Neml Sûresi'nin başındaki "Tâ, Sîn" harflerine dair yapılan izah, bu durumu çok güzel özetler:
Bunlarda aslı olarak öyle. TÂ=Tahakkuk’tur. Birçok tefsirlerde değişik izahları vardır hepsi de doğrudur. Çünkü bunların hepsini de kapsamına alabiliyor. İlâh-î kelimât bir veya birkaç tefsir ile anlaşılacak mevzular değildir. Kim hangi yönden hangi mânâsı itibariyle alabiliyorsa, şer’i hüküm içerisinde, şer’i ahkâmını bozmadan o yönden o kişiye açılımı olmaktadır.
Bu harfler, yoğunlaştırılmış bir öz, bir esans gibidir. Bir damlası, bir derya mânâ taşır. Sâlikin vazifesi, bu özü kendi tefekkür suyuyla, mürşidinin himmetiyle ve yaşadığı hâllerle "sulandırıp" kendi varlık bardağında içilir bir şerbet haline getirmektir. "Tâ" harfinin "Tahakkuk" yani bir şeyin hakikatine ermek, onu yaşayarak gerçekleştirmek mânâsına gelmesi tesadüf değildir. Bu harfler, sâlike der ki: "Duyma, oku, bil ama durma! Bildiğinle tahakkuk et, o hâl ile hâllen, o sıfat ile sıfatlan!" Bu, ilmi, irfana ve nihayetinde yaşantıya dönüştürme sanatıdır.
Mürşidin Rehberliğinde Sırra Ermek: Aklın Teslimiyeti ve İlâhî Vâridât
Bu derin araştırma, bu bâtınî yolculuk nasıl yapılacaktır? Sâlik, aklının feneriyle bu dipsiz okyanusta yolunu bulabilir mi? Cevap açıktır: Hayır. Akıl, kıyıdaki deniz feneri gibidir; tehlikeleri gösterir, şeriatın sınırlarını çizer ama okyanusun derinliklerindeki inciyi bulmaya muktedir değildir. O inciyi bulmak için okyanusa dalmak, yani aklın hükmünden sıyrılıp kalbin ve ilhamın rehberliğine teslim olmak gerekir.
Terzibaba Hazretleri, Bakara Sûresi'nin sırlarına dair yaptığı bir sohbette, bu teslimiyet makamını çok çarpıcı bir misalle anlatır:
...aklı sınırlandırılmış olmayıp varidat-ı Rahmâniyye ye boyun eğen hayvan gibi olsun. Tâ ki akılları emr-i tasarrufta “tasarruf işinde” sınırlandırılmış bulunan (sakaleyn.) Yani ins ve cinin gayrı olan her bir (dâbbe) nin, “yürüyen mahluk-debelenen) keşfettiği şey, ona da açılmış olsun.
Buradaki "hayvan gibi olmak" ifadesi, bir aşağılama değil, bir makamın tarifidir. Hayvan, "yarın ne yiyeceğim" diye aklıyla hesap yapmaz. O, ilâhî sevk ile rızkını arar ve bulur. Sâlik de hakikat arayışında, aklının dar hesaplarını bir kenara bırakıp, Cenâb-ı Hakk'tan gelecek ilhamlara, yani "vâridât-ı Rahmâniyye"ye kalbini açmalıdır. Huruf-u Mukattaa'nın sırrı, bu teslimiyet hâli yaşanmadan açılmaz. Onlar, Cenâb-ı Hakk ile Resûlü arasında birer şifre kelimedir.
Cenâb-ı Hakk ile Hz. Resûlüllah arasında şifre kelimelerdir. Öz mânâları ifade eder.
Bu şifreyi çözecek anahtar ise, Resûlullah'ın (s.a.v) vârisi olan Mürşid-i Kâmil'in elindedir. Sâlik, mürşidinin rehberliğinde, onun sohbetiyle ve himmetiyle bu harflerin sırrına adım adım vâkıf olur. Kendi başına bu harfler üzerinde tefekkür eden kişi, ya aklının labirentlerinde kaybolur ya da nefsânî yorumlara saplanıp yolunu şaşırır. Edep ve teslimiyet, bu yolun vazgeçilmez azığıdır.
Harflerin Yaşanması: Zikir, Hâl ve Mertebelerin Tasdiki
Tüm bu anlatılanlar, sâlikin hayatında somut bir karşılık bulur, bir hâl ve makam olarak yaşanır. Huruf-u Mukattaa, sadece birer tefekkür nesnesi değil, aynı zamanda birer zikir ve terakki vasıtasıdır. Onlar, seyri sülûk haritasının koordinatlarıdır.
“Elif, Lâm, Mim” (Sûre 2 Âyet 1) huruf-u mukattaa diye tâbir olunan, bugünkü bilgilerimizle açıklayamadığımız bu harfler Kâmil insânın isimlerinden bir isimdir. Bunlardan (elif) Ahadiyet mertebesini, (lâm) Lâhut mertebesini, (mim) Makam-ı Muhammediyi temsil ediyor. Aynca bir bakıma bu âlemlerin koordinat noktalarınıda belirtmektedirler.
Bu harfler, varlık mertebelerinin birer rumuzudur. "Elif", bütün sayıların kendisinden çıktığı "Bir" gibi, bütün varlığın menbaı olan Zât'ın Ahadiyyet (mutlak teklik) mertebesine işarettir. "Lâm", bu Ahadiyyet'ten ilk taayyün olan Lâhut âlemini, yani ilâhî sıfatların zuhûr ettiği Vâhidiyyet mertebesini temsil eder. "Mîm" ise, bütün bu hakikatlerin kendisinde toplandığı, yaratılmışların en kâmili olan Hakikat-i Muhammediyye'yi ve İnsân-ı Kâmil'i simgeler.
Dahası, bu harfler sâlikin kendi içsel yolculuğunun, nefs tezkiyesinin de bir haritasıdır. Bir tek "Elif" harfinin kendisi bile, yedi [nefs mertebesini](/wiki/nefs mertebeleri) (Emmâre, Levvâme, Mülhime, Mutmainne, Râdiye, Mardiyye, Kâmile) ve varlığın beş temel mertebesi olan Hazret-i Hamse'yi (Âlem-i Zât, Sıfat, Esmâ, Misâl, Şehâdet) içinde barındırır. Sâlik, bu harfi zikrettikçe veya tefekkür ettikçe, aslında kendi varlık katmanlarında bir yolculuğa çıkar.
Bu yolculuğun en zirve noktası, bu harflerin ve işaret ettikleri sayısal değerlerin, sâlikin kendi hayatında birer birer tecellî etmesi, yani Ayn'el Yakîn (görerek kesin bilgi) ve Hakk'el Yakîn (yaşayarak kesin bilgi) mertebelerinde tasdik edilmesidir. Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri'nin kendi hayatından verdiği şu misal, bu yaşanmışlığın en canlı örneğidir:
195 sayısal değeri (19) Meryem suresi olan Kef: 20, Hâ: 5, Ya: 10, Ayın: 70, Sad: 90 hurufu mukattaa harflerinin sayısal toplamıdır. 20+5+10+70+90= 195... Bu da görüldüğü gibi 5 Hazret mertebesinin 3. meratibi olduğu açıktır. 1953 olmaktadır… Sokak İsmi Ahmed (53) Apartman numarası 19 yine 19/53 vermektedir. Bu üç mertebeden bulunan bağlantılar, İlm’el Yakîn, Ayn’el Yakîn, Hakk’el Yakîn mertebelerinden 19/53 ma’nâ şifresinin tasdiği olarak düşünebilir.
Bu, Huruf-u Mukattaa'nın sülûk hayatında ete kemiğe bürünmesidir. Meryem Sûresi'nin başındaki harflerin ebced değerinin 195 çıkması, bunun 5 Hazret'in 3. mertebesi olan Tevhid-i Sıfat'a işaret etmesi ve Efendi Hazretleri'nin doğum yılının 1953 olması, bir tesadüf değildir. Bu, kevnî (âfâkî) hakikatler ile enfüsî (içsel) hakikatlerin birbiriyle örtüşmesi, ilâhî sistemin hem Kur'an'da hem de kulun hayatında aynı usûl ile işlediğinin bir ispatıdır. Bu, sâlikin kalbine sekînet indiren, yolunun doğruluğunu tasdik eden bir ilâhî müjdedir.
Sözün özü, Huruf-u Mukattaa, sâlikin elinde bir anahtar, dilinde bir zikir, kalbinde bir uyanış ve hayatında bir tasdiktir. Onlar, aklın sınırında başlayıp aşkın sonsuzluğunda devam eden bir yolculuğun kapılarıdır.
Füsûsu'l-Hikem'de Huruf-u Mukattaa
İrfan denizinin en derin sularına yelken açtığımızda, karşımıza Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri'nin hikmet incileriyle dolu Füsûsu'l-Hikem'i çıkar. Şeyh-i Ekber'in nazarında harfler, sadece sesleri temsil eden işaretler değildir. Onlar, varlığın ta kendisidir. Varlığın dokusunu ören iplikler, Nefes-i Rahmânî'nin yani Rahmân'ın nefesinin âlemler aynasındaki ilk tecellîleridir. Bu yüzden İbn Arabî için harflerin ilmi, yani ilm-i hurûf, kâinat kitabını okumanın, varlığın sırlarına vâkıf olmanın temel anahtarıdır. Bu ilim, kuru bir bilgi yığını değil, bizzat vücûdun, yani varlığın işleyişinin, mertebelerinin bilgisidir. O, harflere baktığında kâğıt üzerindeki mürekkep izlerini değil, Hakk'ın isimlerinin ve sıfatlarının zuhûr ettiği tecelligâhları seyreder.
Füsûs'u okuyan bir sâlik bilir ki, Şeyh-i Ekber için her şey birbiriyle bağlıdır. Vücût birdir ve bu tek vücûdun farklı mertebelerdeki görünüşleri vardır. Harfler, bu görünüşlerin en temel, en saf hâlidir. Nasıl ki bütün renkler aslında tek bir nurun kırılmasından ibaretse, bütün kelimeler, bütün varlıklar, bütün hakikatler de bu temel harflerin bir araya gelişinden, terkibinden zuhûr eder. Bu sebeple Füsûs'ta harflerin ilmi, bir süs veya ek bilgi değil, hikmetin tam merkezinde duran bir usûldür. Âlemi anlamak, harfleri anlamaktan geçer. İnsân-ı Kâmil'i bilmek, harflerin sırrına ermekle mümkündür. Çünkü İnsân-ı Kâmil, "konuşan Kur'an"dır ve harflerin bütün sırlarını kendi nefsinde toplamıştır.
Harfler, İlâhî İsimlerin ve Hakikatlerin Tecellîsi Olarak
İbn Arabî Hazretleri, her bir harfin bir İlâhî isme, bir peygamberin getirdiği özel bir hikmete ve varlık mertebelerinden birine karşılık geldiğini öğretir. Bu, kâinatta hiçbir şeyin başıboş ve anlamsız olmadığının en güzel ispatıdır. Harfler, İlâhî isimlerin bu âlemdeki gölgeleri, onların tesirlerinin taşıyıcılarıdır.
Bir ismin gücü ve tesiri, o ismi oluşturan harflerin gücünden gelir. Harf, ismin bedenidir; isim ise o bedendeki ruhtur. Dolayısıyla bir harfin sırrına ermek demek, onun hangi İlâhî ismin tecelligâhı olduğunu, hangi peygamberin hikmetine işaret ettiğini ve varlık mertebelerinden hangisinde kök saldığını seyretmek demektir.
Füsûsu'l-Hikem, yirmi yedi peygamberin hikmeti üzerine kuruludur. Her bir "fass" yani her bir bölüm, bir peygamberin kalbine indirilmiş özel bir hikmetin mührünü taşır. Bu hikmetler de harflerle ilişkilidir. Her peygamber, Hakk'ın bir "Kelime"sidir ve bu kelime, belirli harflerin terkibinden oluşur. Bütün bu peygamberlik hakikatleri, harflerin bâtınî mertebesinde şifrelenmiştir.
Bu yüzden Huruf-u Mukattaa, yani "Elif, Lâm, Mîm", "Tâ, Hâ", "Yâ, Sîn" gibi kesik harfler, sıradan bir başlangıç değildir. Onlar, o surenin içinde anlatılacak olan temel İlâhî hakikatlerin, o surede tecellî edecek baskın İlâhî ismin ve o sureyle ilgili olan peygamberlik hikmetinin bir nevi özeti, çekirdeğidir. "Elif, Lâm, Mîm"i okuyan arif, sadece üç harf okumaz; o, Ahadiyyet'ten (Elif) Cebrâil'in (Lâm) lisanıyla Muhammedî hakikate (Mîm) inen vahyin bütün seyrini bir an içinde müşahede eder. Huruf-u Mukattaa, hem kâinatın halk şifrelerini, hem de insanın manevî yolculuğunun haritasını içinde barındırır.
Her Harf Bir Mertebeye ve Bir Hikmete İşarettir
Şeyh-i Ekber'in öğretisinde, harflerin bir de vücûdî hiyerarşisi, yani varlık katmanlarına göre bir sıralaması vardır. Bazı harfler diğerlerinden daha kuşatıcıdır, tıpkı bazı İlâhî isimlerin (mesela "Allah" lafzı) diğer isimleri (er-Rahmân, er-Rahîm, el-Melik...) kendi içinde toplaması gibi.
Bu noktada en başa "Elif" harfini koymak gerekir. Elif (ا), hem şekliyle dik ve tek oluşuyla, hem de ebced hesabındaki "bir" değeriyle mutlak birliği, yani Zât'ın hiçbir sıfat ve isimle kayıtlanmamış Ahadiyyet mertebesini temsil eder. Diğer bütün harfler, ses ve şekil olarak Elif'ten türemiş gibidir. Bütün sayılar "Bir"den çıktığı gibi, bütün harfler ve dolayısıyla bütün varlık da o Tek olan'dan, Elif'in işaret ettiği Ahadiyyet'ten zuhûr etmiştir.
Huruf-u Mukattaa'da yer alan her bir harf, bu vücût mertebelerinden birine denk düşer. "Elif, Lâm, Mîm" terkibini bu gözle okuduğumuzda, karşımıza varlığın zuhûr edişinin üç temel aşaması çıkar:
- Elif (ا): Zât'ın mutlak birliği, gaybın gaybı olan Hüvviyet mertebesi. Henüz hiçbir taayyünün, yani belirmenin olmadığı kaynak.
- Lâm (ل): Bu mutlak birlikten ilk taayyünün, yani Akl-ı Evvel'in veya Hakîkat-i Muhammediyye'nin zuhûru. Akıl ve idrakin başlangıcı. Vahyin taşıyıcısı olan Cibrîl'in hakikatine de işaret eder.
- Mîm (م): Akl-ı Evvel'den sonraki taayyün olan Nefs-i Küll'ün, yani bütün âlemlerin suretlerinin ve formlarının kendisinde bulunduğu Levh-i Mahfûz'un sembolü. Aynı zamanda kâinatın ve insanın suretine, yani "mahlûk" ve "Muhammed" hakikatine işaret eder.
Bu üç harf, bütün bir varlık şemasını, Hazret-i Hamse denilen beş temel varlık mertebesinin en temel üçünü özetler: Zât (Ahadiyyet), Sıfatlar (Vahidiyyet) ve Fiiller (Âlem-i Ecsâm). Bu harfler, sadece birer sembol değil, o mertebelerin feyzini, hakikatini taşıyan birer kapıdır. Onları zikreden veya tefekkür eden sâlik, kendi varlığındaki bu mertebelerle bir bağ kurar. Kendi hiçliğini (Elif'in sırrını), aklının ve ruhunun kaynağını (Lâm'ın sırrını) ve bedeninin ve bu âlemdeki varlığının hakikatini (Mîm'in sırrını) idrak etmeye başlar.
Huruf-u Mukattaa: İlk Taayyünlerin Sembolü
Şeyh-i Ekber'in hikmetinde varlık, mutlak gayb olan Zât'tan, O'nun kendi güzelliğini seyretme muradıyla taşmasıyla başlar. Bu ilk taşmaya, ilk zuhûra "taayyün-i evvel" yani ilk belirme denir. Bu, Zât'ın kendini "Ben" olarak bildiği ilk andır. Bu ilk belirmenin hakikati, Akl-ı Evvel veya Nur-u Muhammedî'dir. Bütün varlık, bu ilk Nur'dan bir ağacın dallarının gövdesinden çıkması gibi çıkmıştır. Ondan sonra ise "taayyün-i sânî" yani ikinci belirme gelir ki, bu da Nefs-i Küll'dür. Bütün kâinatın tafsilatlı planının yazılı olduğu yerdir.
Bu harfler, o ilk, en saf, en nûrânî taayyünlerin bu şehâdet âlemindeki, yani bizim gördüğümüz âlemdeki sembolleridir. Onlar, gayb âleminin bu dünyaya uzanmış parmak uçları gibidir. Akıl ve duyularla kavranamayan o yüce hakikatler, kendilerini bu basit harf formlarında bize gösterirler. Bu, Hakk'ın hem tenzih (her türlü kayıttan münezzeh olma) hem de teşbih (mahlûkat suretinde görünme) sıfatlarının bir arada tecellîsidir. Hakk, Zât'ı itibariyle akılların idrakinden münezzehtir; fakat harfler suretinde tecellî ederek bize kendini bildirir.
Huruf-u Mukattaa, bu tenzih ile teşbihin buluştuğu sırlı bir berzahtır. Onlara baktığında bir yandan "Elif, Lâm, Mîm" dersin, bu onların beşerî dildeki teşbih yönüdür. Ama mânâsını sorduğunda "Allah bilir" dersin, bu da onların İlâhî hakikatlerine dönük tenzih yönüdür.
Bu harfler, varlığın kendisinden çıktığı A'yân-ı Sâbite'nin, yani "sabit hakikatlerin" de birer işareti sayılır. A'yân-ı Sâbite, eşyanın Hakk'ın ilminde, henüz dış dünyada zuhûr etmeden önceki ezelî hakikatleridir. Onlar "yaratılmış" değildir, sadece bilinirler. Her bir harf, bu ezelî hakikatlerden birinin bu âlemdeki elbisesidir. Sâlik, harfin zâhirinden geçip bâtınına ulaştığında, kendi sabit hakikatiyle, yani Rabb'inin ilminde ne ise o hakikatle yüzleşme imkânı bulur.
Özetle, Şeyh-i Ekber İbn Arabî'nin Füsûs'taki bakış açısıyla Huruf-u Mukattaa, kâinatın vücûdî bir haritasıdır. Onlar, Zât'ın ilk taayyünleri olan Akl-ı Evvel ve Nefs-i Küll gibi küllî hakikatlerin bu âlemdeki sembolleridir. Her bir harf, bir ismin, bir hikmetin ve bir mertebenin taşıyıcısıdır. Onları anlamak, varlığı ve kendini anlamaktır. Bu yüzden onların mânâsı akılla çözülecek bir bilmece değil, kalple ve manevî tecrübeyle yaşanacak bir sırdır.
Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği
Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri’nin Füsûsu’l-Hikem’de açtığı pencereden bakınca, bu mukaddes harflerin sadece varlığın bir anahtarı değil, aynı zamanda Hakk’ın zıtlıkları kendinde nasıl birleştirdiğinin en kâmil derslerinden biri olduğunu görürüz. Bu ders, aklın sınırlarının bittiği, kalbin idrakinin başladığı yerdir. Burası, zıtların savaşının değil, vuslatının yaşandığı Cem makamı’dır.
Hakk Teâlâ’yı bilme yolunda iki kanat vardır: Biri tenzih, diğeri teşbih. Tenzih, O’nu her türlü noksanlıktan, yaratılmışlara benzemekten, akla ve hayale sığmaktan tenzih etmek, “O, hiçbir şeye benzemez” (Şûrâ, 11) âyetinin sırrına sığınmaktır. Teşbih ise, O’nun isim ve sıfatlarıyla âlemde tecelli ettiğini, “Nereye dönerseniz Allah’ın yüzü oradadır” (Bakara, 115) âyetinin sırrınca her şeyde O’nun eserini, yüzünü görmektir.
Sadece tenzih kanadıyla uçmaya kalkan, Hakk’ı âlemden soyutlar, O’nu ulaşılmaz bir boşluğa hapseder ve tecellîlerini inkâr etmiş olur ki, bu yola ta’til denir. Sadece teşbih kanadıyla uçmaya kalkan ise, Hakk’ı yaratılmışlara benzetir, O’nu bir forma, bir şekle indirger ki, bu da şirkin kapısını aralar. Hakiki irfan, bu iki kanadı birlikte ve dengede kullanarak uçmaktır. Bu dengeye Muhammedî mîzan denir.
Huruf-u Mukattaa, tenzih ile teşbihin aynı anda, aynı yerde nasıl tecelli ettiğinin en somut, en göz önündeki misalidir. Düşün bir kere: “Elif, Lâm, Mîm.” Bu harfleri okuyorsun, dilinle telaffuz ediyorsun, gözünle görüyorsun. Onların bir şekli, bir sesi, bir yazılışı var. Bu, onların teşbih yönüdür. Onlar, ses ve harf suretine bürünmüş, sana ve bana görünmüş, işitilir olmuşlardır.
Ama aynı anda, mânâları hakkında ne biliyorsun? “Elif, Lâm, Mîm” ne demektir? Akıl bu sorunun karşısında durur, fikir acze düşer. Bu da onların tenzih yönüdür. Onlar, mânâsı akılla kavranamayan, sırrı beşer idrakinden gizlenmiş ilâhî bir şifredir. Bu yönüyle, Zât’ın idrak edilemezliğine, gayb oluşuna işaret ederler.
Aynı harf, hem zâhir (teşbih) hem bâtın (tenzih). Hem bir ses ve şekil, hem de akıl ermez bir sır. Onlara baktığında hem Hakk’ın sana olan yakınlığını, kelâmıyla sana hitap edişini (teşbih) hissedersin, hem de O’nun senin idrakini aşan yüceliğini (tenzih) anlarsın. Bu harfler, zıt gibi görünen bu iki hakikatin birbiriyle savaşmadığını, bilakis aynı tecellînin iki farklı yüzü olduğunu öğreten birer irfan hocasıdır. Onları tefekkür eden bir sâlik (hakikat yolcusu), aklın “ya o, ya bu” diyen ikiliğinden kurtulup, kalbin “hem o, hem bu” diyen birliğine, yani Cem makamının idrakine yükselir. Bu, zıtların birliğinin, yani cem’ul-addâd’ın ta kendisidir.
Bu sırrın tecelli edeceği yer, sâlikin kalbinden başkası değildir. Şeyh-i Ekber’in hikmetinde kalp, ilâhî tecellîlerin yansıdığı bir ayna, bir mir'ât gibidir. Sâlikin görevi, zikir, tefekkür, riyâzet ve en mühimi mürşidinin himmetiyle o kalp aynasını cilalamak, onu tertemiz ve parlak bir hâle getirmektir.
Kalp aynası saflaştığında, Kur’an’ın harfleri artık kâğıt üzerindeki mürekkepten ibaret olmaktan çıkar. Onlar, sâlikin iç âleminde canlanan, konuşan, sırlar fısıldayan birer hakikate dönüşür. “Elif, Lâm, Mîm” tilavet edildiğinde, o harflerin nuru sâlikin cilalanmış kalbine düşer. Artık o harfler, dışarıda okunan bir metin değil, içeride yaşanan bir hâldir. “Elif,” sâlikin kalbinde Ahadiyyet (mutlak birlik) zevkini tattıran bir tecellî olur. “Lâm,” o Ahadiyyet sırrının kâinatta nasıl bir kanun ve düzen ile yayıldığını, Nefes-i Rahmânî’nin A'yân-ı Sâbite’ye (sâbit özler) nasıl can verdiğini seyrettiği bir pencere olur. “Mîm” ise, bu tecellîlerin zirvesi olan Hakikat-i Muhammediyye’nin, yani İnsân-ı Kâmil’in sırrına bir işarettir. Bu mertebede sâlik, harfleri okumaz, harfler onu okur.
Bu harflere neden “mukattaa” yani “kesik, ayrık” denmiştir? Çünkü zâhirde, görünüşte birbirlerinden ayrıdırlar: Elif. Lâm. Mîm. Bu ayrılık, bu kesiklik, içinde yaşadığımız âlemin, yani kesret (çokluk) âleminin bir yansımasıdır. Bu âlemde her şey birbirinden ayrı gibi görünür. Fakat bu ayrılık, hakikatin tamamı değildir. Nasıl ki “Elif, Lâm, Mîm” harfleri ayrı ayrı okunsa da tek bir ilâhî mânâyı işaret etmek için bir araya gelmişlerse, kâinattaki bütün bu ayrı ayrı görünen varlıklar da aslında tek bir Vücûd’un (varlık), tek bir Hayat’ın, tek bir İrade’nin farklı suretlerdeki tecellîleridir. Bu da vahdet (birlik) hakikatidir. Bütün bu kesret, o Vahdet denizinin dalgalarından ibarettir.
Huruf-u Mukattaa, sâlike bu dersi verir: “Ey yolcu! Zâhirdeki ayrılığa, kesikliğe takılıp kalma. Harflerin ayrılığı gibi, âlemdeki çokluğa da aldanma. O ayrılığın ardındaki birliği ara. O kesik harflerin işaret ettiği tek ve yüce sırrı aradığın gibi, kâinattaki bütün bu dağınık görünen tecellîlerin ardındaki Tek Yüz’ü, Tek Sevgili’yi ara.” Bu, kesrette vahdeti görme sanatıdır.
Sonuç olarak, Şeyh-i Ekber’in bize Füsûs’un derinliklerinden fısıldadığı hikmet şudur: Huruf-u Mukattaa, basit birer harf dizisi değil, tevhid mektebinin en yoğunlaştırılmış dersidir. Onlar, “O, Evvel’dir, Âhir’dir, Zâhir’dir, Bâtın’dır” (Hadîd, 3) âyet-i kerîmesinin harfler âlemindeki tefsiridir. Bu harfleri anlamak, bir bulmaca çözmek gibi zihnî bir çaba değildir. Onları anlamak, bir hâl kuşanmak, bir idrake bürünmektir.
Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Huruf-u Mukattaa
İrfan mektebinin bir kapısından girince karşınıza mertebeler, haritalar, vücûdî tasnifler çıkar. Bu, İbn Arabî Hazretleri’nin açtığı, akla ve idrake nizam veren hikmet kapısıdır. Hazret-i Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin kapısına geldiğimizde ise o haritalar dürülür, o tasnifler bir kenara konulur. Çünkü onun mektebinde mürekkep, gözyaşıdır; kâğıt, yanık bir gönüldür; kalem ise Aşk’ın kendisidir.
Mevlânâ için bu harfler, aklın çözmesi gereken bir bilmece değil, kalbin önünde diz çökmesi gereken bir Sır’dır. Zira bu harfler, Cenâb-ı Hakk’ın, sevgilisi Hz. Muhammed Mustafa’ya (s.a.v.) gönderdiği, araya kimsenin girmediği, meleklerin bile sadece postacılık yaptığı özel bir mektubun başlangıcıdır.
Aklın Sınırındaki Sır: "Ben Bilirim" Diyenden Başkası Anlamaz
Hazret-i Mevlânâ’nın Mesnevî-i Şerîf’i baştan sona, cüz’î aklın, yani gündelik işlerimizi gördüğümüz, hesap kitap yapan aklın, ilahi hakikatler karşısındaki acizliğinin destanıdır. Akıl, denizi kovayla ölçmeye kalkan bir çocuk gibidir. Hurûf-u Mukattaa, işte o aklın kovasının alamayacağı, kuşatamayacağı sonsuz bir okyanustur.
Mesnevî’de akıl, ayağı çamura saplanmış bir merkep gibidir. Düz yolda işe yarar, ama hakikatin yolu sarp ve kaygandır. Akıl orada bocalar. “Elif, Lâm, Mîm” dendiği vakit, aklın ayağının saplandığı çamurlu yer başlar. Akıl sorar: “Elif nedir? Lâm’ın mânâsı ne? Mîm neyi ifade eder?”
Hazret-i Pîr’in lisanıyla, Hurûf-u Mukattaa’ya gelince, Cenâb-ı Hakk sanki şöyle buyurur: “Ey kulum, buraya kadar. Burası benimle Resûlüm arasındaki özel bir sohbetin kapısıdır. Senin aklın, senin mantığın bu kapıdan içeri giremez.” Bu, bir kovma değil, bir edep tâlimidir. Her sırrın herkese açılmayacağını, mahremiyete hürmet etmek gerektiğini öğretir.
Bu harfler, aklın iflasını ilân ettiği yerdir. Aklın iflası ise kalbin dirilişinin müjdesidir. Çünkü insan, aczini anladığı yerde yardım istemeye başlar. Hurûf-u Mukattaa, Kur’an’ın hemen başında bu dersi verir: “Ey okuyucu! Bu Kitab’ı aklınla tartmaya, mantığınla ölçmeye kalkma. Aklının bir sınırı olduğunu bil. Bu harflerin önünde dur ve ‘Ben bilmiyorum, Rabbim bilir’ de. Bu teslimiyet, bu acziyet itirafı, sana bu Kitab’ın kapılarını açacak olan asıl anahtardır.”
Sır, sahibine aittir. Sırrın sahibi “Ben bilirim” diyorsa, âşığa düşen, “Sen bilirsin Rabbim, bize de lûtfundan bir damla hissettir” diye niyaz etmektir. Akıl susar, kalp dinlemeye başlar. Bu harflerin ilk vazifesi, aklı susturup kalbi konuşturmaktır.
Âşık ile Mâşuk Arasındaki Şifre: Yabancının Okuyamadığı Mektup
Hazret-i Mevlânâ’nın dünyasında her şey Aşk ekseninde döner. Kur’ân-ı Kerîm, Mâşuk-ı Ezelî olan Cenâb-ı Hakk’tan, Âşık-ı Sâdık olan Hz. Muhammed’e (s.a.v.) yazılmış en büyük aşk mektubudur. Hurûf-u Mukattaa ise bu mektubun en mahrem, en özel kısmıdır.
İki sevgili arasında öyle bir ülfet oluşur ki, artık uzun cümlelere ihtiyaçları kalmaz. Bir bakış, bir tebessüm, bir harf, ciltler dolusu kitabın anlatamayacağı mânâları taşır. Dışarıdan bakan bir yabancı, o bakıştan, o tebessümden hiçbir şey anlamaz. Ama o bakışın içinde nice sözler, nice ahitler gizlidir. Bunu ancak o iki sevgili bilir.
Hazret-i Pîr, bu harfleri işte bu mahrem dile benzetir. “Elif, Lâm, Mîm,” Cenâb-ı Hakk ile Habib-i Edîbi arasında böyle bir şifredir. Yabancılar, yani sırra mahrem olmayanlar, bu harflere bakıp sadece sesleri veya şekilleri görürler. Ama âşık olan kalp, bu harflerdeki mahremiyeti, o özel hitabın lezzetini hisseder. Mânâsını aklen bilmese bile, bunun çok özel, çok kıymetli bir hitap olduğunu sezer ve edeple susar.
Mesnevî’de anlatılan bir hikâye bu durumu aydınlatır: Padişah, sevdiği bir kuluna kimsenin anlamadığı bir dilde bir mektup yazar. Mektubun gönderildiği o has kul, mektubu alır, öper, başına koyar, ağlamaya başlar. Ona sorarlar: “Sen ne anladın da ağlıyorsun?” Cevap verir: “Ne anladığımın ne önemi var? Mühim olan, Padişahımın beni hatırlaması, bana özel bir hitapla seslenmesidir. Bu mektubun kendisi, içindeki yazıdan daha büyük bir mesajdır. Mesaj şudur: Sen benim için özelsin.”
Hurûf-u Mukattaa, ümmet-i Muhammed’e bu mesajı verir. Cenâb-ı Hakk, Peygamberimizle Aşk’ın diliyle konuşmuştur. Biz o mektubu okurken, o özel konuşmaya şahitlik etmenin edebiyle dolarız. Sâlik, bu harfleri okurken kendini bir yabancı gibi görmez. O, o Aşk’a talip olan, o Aşk mektebine kaydolmuş bir talebedir. Bu harfler ona şunu fısıldar: “Bak, Aşk’ın zirvesi budur. Öyle bir hâle gelirsin ki, kelimeler biter, harfler konuşur. Aklın gevezeliğini bırak, kalbinin fısıltısını dinle. O zaman belki sen de bu şifreli mektuptan bir hisse alırsın.”
Zâhirin Perdesi Ardındaki Bâtın: Kıssadan Hisseye Geçiş
Hazret-i Mevlânâ bir hekimdir, ama onun şifası haplarda değil, kıssalardadır. O, hakikati doğrudan “şudur” diye anlatmak yerine, bir hikâye anlatır ve dinleyenin kendi kalbinde o hakikatin doğmasını bekler. Mesnevî, zâhirde bir hikâye kitabıdır ama her hikâye, bâtına, yani içsel mânâya açılan bir kapıdır.
Hurûf-u Mukattaa, bu usûlün Kur’an’daki zirvesidir. Bu harfler, zâhirin en yoğun, en kapalı olduğu yerdir. Zâhirde sadece alfabenin harfleri vardır. Ama bu zâhir perdesi o kadar kalındır ki, akıl onu delip geçemez. Mevlânâ, Mesnevî boyunca bize bu perdeleri nasıl aralayacağımızı, sembollerin dilini nasıl çözeceğimizi öğretir.
Meşhur fil hikâyesinde, karanlık bir ahırda file dokunanlar, onun sadece bir parçasını tutar ve o parçayı filin tamamı zanneder. Hazret-i Pîr der ki: “Eğer ellerinde bir mum olsaydı, hepsi filin ne olduğunu görür ve aralarındaki ihtilaf biterdi.”
O mum, Aşk’tır, kalp gözüdür, irfandır. Akıl, o karanlık ahırda file dokunan el gibidir. Sadece bir parçayı algılar. Kimi bu harflere bakar, “Bunlar yemin harfleridir” der. Kimi “Sûrelerin ismidir” der. Bunların hepsi, filin bacağına veya hortumuna dokunmak gibidir. Yanlış değildir, ama eksiktir.
Mevlânâ’nın yöntemi, bize o mumu nasıl yakacağımızı öğretmektir. O mum, nefsini terbiye etmekle, kalbini dünya sevgisinden temizlemekle, bir Mürşid-i Kâmil’in önünde “ben”liğini eritmekle yanar. O mum yandığı zaman, sâlik artık Hurûf-u Mukattaa’ya baktığında ayrı ayrı harfler görmez. O harflerin ardındaki Vahdet nurunu, o harflerin sahibinin Cemâl ve Celâl tecellîlerini müşahede etmeye başlar. Hazret-i Mevlânâ, bu harflerin sırrını bize vermez; sırra ulaşacak kalbi bizde inşa eder.
Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme
Kavramlar Ağında Huruf-u Mukattaa
Hakikat yolunda hiçbir sır tek başına durmaz. Her biri, diğer sırların kapısını açan birer anahtar gibidir. Huruf-u Mukattaa da böyledir; o, ilahi hakikatler ağının tam merkezinde durur ve etrafındaki her şeye hem mânâ verir hem de onlardan mânâ alır.
Bu harflerin sırrına açılan ilk kapılardan biri, Ebced Hesabı ilmidir. Zira her harfin bir zâhirî şekli, bir de bâtınî, yani içsel bir sayı değeri vardır. Ebced, bu sayısal değerler üzerinden harflerin ve kelimelerin gizli veçhelerini, kevnî düzendeki karşılıklarını araştıran bir usûldür. Bu, harflerin sadece ses ve şekilden ibaret olmadığını, aynı zamanda varlığın dokusuna işlenmiş matematiksel bir nizamın da taşıyıcısı olduğunu gösteren bir hikmettir.
Kur’ân-ı Kerîm’de bu harflerin en meşhur tecellî ettiği yer, Bakara Suresi’nin başındaki “Elif, Lâm, Mîm”dir. Terzibaba Hazretleri’nin de işaret ettiği gibi, bu surenin ismi dahi bir derstir: “Bak ve Ara!” Kime bak, neyi ara? Kendine bak, Hakk’ı ara. “Elif” ile başlayan bu sır, varlığın başı olan Ahadiyyet’e, Hakk’ın birliğine bir işarettir.
Bir diğer nurlu misal, Yasin Suresi’dir. “Yâ-Sîn” harfleriyle başlar. Bu harflerin, Efendimiz’e (s.a.v.) bir hitap olduğu, “Ey İnsan!” veya daha hususi mânâda “Ey Muhammed!” demek olduğu ariflerce ifade edilmiştir. Yasin Suresi Kur’an’ın kalbi ise, İnsân-ı Kâmil de kâinatın kalbidir. “Yâ-Sîn” hitabı, sadece Peygamber Efendimiz’in şahsına değil, O’nun hakikatine vâris olan her İnsân-ı Kâmil’e ve o potansiyeli taşıyan her sâlike yapılmış bir çağrıdır.
Bu harflerin anlaşılması, kuru bir bilgiyle değil, ancak Hikmet ile mümkündür. Hikmet, ilmin kalbe inip hâle dönüşmüş şeklidir. Akıl, harflerin zâhirî şekillerinde takılıp kalırken, hikmet sahibi bir kalp, o harflerin arkasındaki ilahi muradı sezer. Huruf-u Mukattaa, Cenâb-ı Hakk’ın Hakîm isminin bir tecellîsidir.
Elbette bu harfler, varlığın Bâtın mertebesinin, yani görünenin ardındaki iç ve gizli hakikatin anahtarlarıdır. Zâhirde onlar, alfabenin diğer harfleri gibi kesik, ayrı ayrı duran şekillerdir. Ama bâtında, varlığı ayakta tutan ilahi sırların taşıyıcılarıdır. Onlar, zâhir âlemi ile gayb âlemi arasına çekilmiş birer perdedir. Arif olan, o perdenin desenine bakıp ardındakini seyreder.
Nihayetinde bu harflerin sırrı, Hakk’ın halk etme emri olan Kün Feyekün sırrıyla birleşir. Âlemler, Hakk’ın “Kün!” (Ol!) kelâmıyla zuhûra gelmiştir. Kelâm ise harflerden oluşur. Bu mukattaa harfleri, varlığı oluşturan o ilahi “Kelime”nin en saf, en öz, en temel unsurlarıdır. Onlar, Nefes-i Rahmânî’nin, yani Rahmânî nefesin âlemleri bir bir açığa çıkarmasındaki ilk titreşimlerdir.
Kütüphanedeki Kaynaklar
Kütüphanemizin manevi raflarında bu mukaddes harflerin sırrını aralayan üç büyük kandilimiz vardır. Her biri, bu harflere farklı bir pencereden bakar ve sâlikin idrak ufkunu genişletir.
İlk ve en yakın ışık kaynağımız, Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri’nin sohbet ve şerhleridir. Terzibaba, Huruf-u Mukattaa’yı doğrudan doğruya sâlikin kendi varlığına ve manevi yolculuğuna bağlar. O’nun nazarında “Elif, Lâm, Mîm”, bizatihi İnsân-ı Kâmil’in hakikatinin bir ifadesidir. Terzibaba, bu harfleri Hazret-i Hamse (beş ilahi mertebe) ve dört kapı gibi sülûk esaslarıyla birleştirerek, soyut bir hikmeti sâlikin yaşayabileceği, tadabileceği bir hâle getirir. O’nun dilinde harfler, sâlikin kendi varlık kitabını okuyacağı birer aynaya dönüşür.
İkinci büyük kandilimiz, Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri’nin Füsûsu’l-Hikem’idir. Şeyh-i Ekber, bu konuya varlığın vücûdî yapısı ve ilahi isimlerin tecellîleri açısından yaklaşır. O’nun için harfler ilmi (ilm-i hurûf), varlığın mimarisini çözmektir. Her harf, bir ilahi ismin, bir peygamberî hikmetin veya bir kevnî hakikatin taşıyıcısıdır. Füsûs’ta harfler, sadece Kur’an’ın değil, bütün bir kâinat kitabının alfabeleridir. İbn Arabî, bu harflerin hem tenzih hem de teşbih mertebesini bir araya getirerek, sâliki Tevhid idrakinin en derinlerine, zıtların birleştiği Cem makamı’na davet eder.
Üçüncü kandilimiz ise, Hazret-i Mevlânâ’nın Mesnevî-i Şerîf’idir. Mevlânâ, bu harflere akıl ve mantık penceresinden değil, aşk ve kalp penceresinden bakar. O’na göre Huruf-u Mukattaa, Âşık (kul) ile Mâşuk (Hakk) arasında, yahut Hakk ile en sevgili kulu (Hz. Muhammed) arasında geçen bir sırdır. Mesnevî’nin diliyle Huruf-u Mukattaa, ilahi aşkın ve mahremiyetin en yüksek ifadesidir. Sâliki, bilme arzusundan vazgeçip olma ve teslim olma hâline çağırır.
Bu üç kaynak, birbirini tamamlar: Terzibaba sülûk ve hâl ile, İbn Arabî vücûd ve hikmet ile, Mevlânâ ise aşk ve kalp ile Huruf-u Mukattaa’nın sır perdesini aralar.
Değerlendirme
Bu derin ve katmanlı sohbetin sonunda kalbimizde tortulaşan en kıymetli cevher şudur: Huruf-u Mukattaa, Kur’an-ı Kerîm’in başına konulmuş bir süs veya çözülmesi gereken bir bilmece değildir. Onlar, Zât-ı Mutlak’ın sessizliğinden, varlık âleminin sesine ve şekline bürünüşünün ilk, en saf, en öz hâlidir. Varlığın yapı taşları, ilahi Kelâm’ın atomlarıdır.
Bu yolda ikinci önemli ders, usûle dairdir. Bu harflerin kapısı, aklın zorlamasıyla değil, ancak kalbin teslimiyetiyle açılır. Akıl, bu harflerin zâhirinde dolaşır durur; fakat bâtınına nüfuz edemez. O kapının anahtarı edep, teslimiyet ve arınmış bir kalptir. Bu, bilginin değil, hâlin ve manevi zevkin yoludur; bir mürşidin rehberliğinde, diz çökerek öğrenilir.
Nihayetinde, Huruf-u Mukattaa üzerine tefekkür etmenin en yüce gayesi, o harflerin hakikatini kendi varlığımızda bulmaktır. “Elif”in tekliğini kendi özümüzde, “Mîm”in Muhammedî hakikatini kendi ahlâkımızda ve kulluğumuzda tecellî ettirmektir. Zira konuşan Kur’an olan İnsân-ı Kâmil, bu harflerin canlı bir tercümesidir. Yolun sonu, o harfleri okumak değil, o harfler olmaktır. Cenâb-ı Hakk, bizleri bu sırra lâyık olanlardan eylesin.