İçeriğe atla
Hüvviyet
7932 kelime | 25 kaynak

Hüvviyet

Hüvviyet, aklın sınırlarında durup kalbin gözüyle bakılması gereken en derin, en sırlı kavramlardandır. Bu kelime, dilimize "O'luk" diye çevrilse de, mânâsı kâinatları içine alan bir ummandır. O, bütün isimlerin ve sıfatların ötesindeki Zât-ı Mutlak'ın, henüz hiçbir taayyünle, yani belirginlikle kendini göstermediği, bilinemez ve vasıflandırılamaz kimliğidir. Terzibaba İrfan Mektebi'nin temel direklerinden biri olan bu sırrı anlamak, kendini bilmenin ve Rabbini bilmenin de anahtarıdır. Zira bütün âlemler, bu isimsiz, sıfatsız, "O" diye işaret edilen Hüvviyet gaybından zuhûra gelmiş birer harften, birer kelimeden ibarettir.

Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı

Hüvviyet, Arapça "Hüve" zamirinden türemiştir. "Hüve", "O" demektir. Kur'ân-ı Kerîm'in en özlü ifadesi olan İhlâs Sûresi, "Kul Hüvallâhü Ehad" diye başlar: "De ki: O, Allah'tır, Bir'dir." Bütün meselenin düğümlendiği yer bu "Hüve" yani "O" işaretidir.

Peki, neden "Ben" (Ene) değil de "O" (Hüve)? Çünkü "Ben" dediğin an, bir benlik, bir şahsiyet ortaya koymuş olursun. Bu ise bir kayıt, bir sınırlamadır. Hâlbuki Cenâb-ı Hakk, Zât'ı itibariyle her türlü kayıttan, isimden, sıfattan, hatta "Ben" demekten dahi münezzehtir. "Hüve", O'nun bu mutlak tenzihini, yani her türlü tasavvurun ötesindeki aşkınlığını en güzel ifade eden işarettir. O, öyle bir "O"dur ki, O'na "O" diyenin bile idrakinin dışındadır. Akıl O'nu kuşatamaz, hayal O'nu resmedemez. Bu bilinemezlik, bu mutlak gayb (görünmezlik) hâline, irfan dilinde Hüvviyet denir.

Hüvviyet, Zât mertebesinin kendisidir. Henüz ne isimler belirmiş, ne sıfatlar tecellî etmiştir. Bu mertebeye Lâ Taayyün, yani "belirginliğin olmadığı" mertebe de denir. Mutlak karanlık, mutlak hiçlik gibi görünen ama aslında bütün varlığın kaynağı olan potansiyel hâldir. "Ben gizli bir hazineydim, bilinmekliği sevdim (istedim) de mahlûkatı halk ettim" kudsî hadîsinde işaret edilen "gizli hazine", işte bu Hüvviyet gaybıdır. O, kendi kendine "Ben" demeden önceki "O" hâlidir.

Bu Hüvviyet ummanından ilk zuhûr, ilk belirginleşme dalgası Ahadiyyet mertebesidir. Buna Taayyün-i Evvel, yani "ilk belirginlik" denir. Burada Zât, kendi Zât'ını yine kendi Zât'ıyla bilir. Henüz bir başkası yoktur. Çokluk (kesret) yoktur. Sadece mutlak Birlik vardır. Hüvviyet, bu mertebede kendi birliğini idrak eder. Bu, "Ehad" isminin tecellîsidir. Bu, öyle bir birliktir ki içinde ikiliğe dair hiçbir ipucu taşımaz.

İkinci dalga ise Vâhidiyyet mertebesidir. Buna da Taayyün-i Sânî, yani "ikinci belirginlik" denir. Ahadiyyet'te potansiyel olarak bulunan bütün ilâhî isimler (Esmâ-i İlâhî), bu mertebede birbirinden ayırt edilir hâle gelir. Hayat, İlim, İrade, Kudret, Semi, Basar, Kelâm gibi sıfatlar ve bu sıfatların sonsuz terkibi olan bütün isimler burada belirir. Her bir isim, kendi hükmünü icra etmek, kendi tecellîsini görmek ister. İşte bu isimlerin her birinin ilm-i ilâhîdeki aslına, yani potansiyel hakikatine A'yân-ı Sâbite denir. Vâhidiyyet mertebesi, bütün bu potansiyel varlıkların ve isimlerin toplandığı ilâhî şuur düzeyidir. "Allah" ismi, bütün bu isimleri kendinde toplayan İsm-i Câmidir ve doğrudan doğruya Hüvviyet'e işaret eder.

Peki, bu mertebeler silsilesi nasıl harekete geçer? Arifler buna Nefes-i Rahmânî derler. "Bilinmekliği sevdim" iradesiyle Hüvviyet gaybında bir "muhabbet" kabarması olur. Bu sevgi, bu iştiyak, Rahmân isminin bir nefes gibi zuhûr etmesine sebep olur. Bu nefes, Vâhidiyyet mertebesindeki A'yân-ı Sâbite'ye, yani varlıkların potansiyel hakikatlerine vurur ve onları "Ol!" emriyle dış âlemde, yani şehâdet âleminde görünür kılar. Tıpkı insanın nefesinin, zihnindeki harfleri sese dönüştürmesi gibi, Nefes-i Rahmânî de ilâhî ilimdeki hakikatleri kevnî varlıklara dönüştürür. Gördüğün, duyduğun, hissettiğin ne varsa, hepsi o Hüvviyet hazinesinin, Rahmân'ın nefesiyle dışarıya vurmuş kelimeleridir.

Sâlikin, yani irfan yolcusunun yolculuğu da buradan başlar. Bizler, kendi vehmî "ben"liğimizle (eniyyet) yaşarız. Bu "ben", benim bedenim, benim aklım, benim malım, benim fikrim der dururuz. Bu, Hüvviyet'ten perdelenmektir. Tasavvuf terbiyesi, bu izâfî ve sahte "ben"liği eritip, asıl kimliğimizin Hakk'ın Hüvviyet'i olduğunu idrak etme sanatıdır. "Ölmeden evvel ölünüz" sırrı, bu sahte benliğin ölümüdür. Bu benlik aradan çekilince, geriye sadece "Hüve", yani "O" kalır. Bu, Hallâc-ı Mansûr'un "Ene'l-Hakk" (Ben Hakk'ım) derken işaret ettiği makamdır. O, kendi cübbesinin altındaki vehmî benliği atmış, "Cübbemin altında Allah'tan başkası yok" diyerek Hüvviyet'in tecellîsine ayna olmuştur.

Hüvviyet'i bilmek, akılla yapılacak bir tahlil işi değildir. O, ancak hâl ile, zevk ile tadılır. Kişi ne zaman kendi acziyetini, hiçliğini tam olarak idrak ederse, o zaman Varlığın mutlak sahibini müşahede etmeye başlar. Varlık O'nundur, kimlik O'nundur. Bizim varlığımız ve kimliğimiz, güneşin ışığındaki bir toz zerresinin varlığı gibidir. Aslında zerre de yoktur, sadece Güneş'in nuru vardır. Zerrenin kendini "ben varım" sanması, onun perdesidir. Perde kalkınca, ortada ne zerre kalır ne de benlik davası. Geriye sadece Hüvviyet'in mutlak saltanatı kalır. Tevhidin en derin mânâsı budur.

Terzibaba'nın Nazarıyla Hüvviyet: Aslı ve Mertebesi

Hakikat ilminin en derin meselelerinden biri olan Hüvviyet sırrı, hem en uzakta, Gayblar Gaybı’nda, hem de en yakında, şah damarımızdan daha yakın olanın ta kendisidir. Hüvviyet, Zât-ı Mutlak’ın “O” oluşudur; bütün kevnî varlığın, yani âlemlerin dayandığı ilâhî kimliktir. Bu kimliği anlamak, varlığı anlamaktır. Bu kimlikte fâni olmak, Hakk ile bâki olmaktır.

Terzibaba Necdet Ardıç Efendimiz, bu yüce hakikati sohbetlerinde ve eserlerinde birer inci tanesi gibi saçmıştır. O’nun nazarıyla Hüvviyet, kuru bir bilgi değil, bir hâl, bir yaşantı, bir idrâktir.

Ahadiyet Mertebesinde Zuhûr Eden İki Vasıf: İnniyet ve Hüvviyet

Cenâb-ı Hakk, kendi kendine “gizli bir hazine” olduğu Amâiyyet (mutlak bilinmezlik) mertebesindeyken, bilinmeyi murad etti. Bu murad ile ilk tenezzül, Zât’ından yine Zât’ına oldu. Bu ilk tecellî durağına Ahadiyet (mutlak birlik) denir. Bu mertebede, henüz hiçbir isim, sıfat ve kesret (çokluk) âlemi yokken, Zât-ı Mutlak’ın iki temel vasfı belirdi. Terzi Baba Hazretleri bu anı şöyle resmeder:

Zatı Akdes (Mukaddes Zat) henüz daha mükevvenat (bu alemler) yok iken “A’ma’iyyetinden” “Ahadiyyetine” tenezzül ettiğinde iki vasfı zuhur etti. Biri, hüvviyeti, ki alemlerin ana kaynağıdır. İkincisi inniyeti, ki Kur’an ve İnsan’ın ana kaynağıdır.

Ahadiyet sahasında, yani Zât’ın kendi birliğinde ilk beliren iki kutup: İnniyet ve Hüvviyet.

  • İnniyet, “Ben”liktir. Zât’ın kendi iç yüzü, bâtınıdır. Bu kaynak, konuşan Kur’an olan İnsân-ı Kâmil’i ve yazılı Kur’an’ı zuhura çıkaracaktır. Bu yüzden Terzi Baba, “İnniyet, İnsân ve Kûr’ân’ın kaynağıdır” buyurur.
  • Hüvviyet, “O”luktur. Zât’ın dış yüzü, zâhiridir. Bütün bir varlık ve âlemler, bu Hüvviyet kaynağından feyz alarak zuhura gelir. Bu yüzden, “Hüviyyet, âlemlerin ana kaynağıdır” denilmiştir. Kâbe-i Muazzama da bu Hüvviyet’in yeryüzündeki sembolü, Zât’ın zâhir tecellisi olan “Beyt’ül Atik”tir (eski ev).

Bu iki vasıf, birbirinden ayrı değildir; aynı hakikatin iki yüzü gibidir. Bir madalyonun bir yüzü “Ben” (İnniyet), diğer yüzü “O”dur (Hüvviyet). Terzi Baba Hazretleri, Zât mertebesinin bu iki özelliğini sık sık tekrar eder:

Zât mertebesinin iki özelliği vardır. Ahadiyyetin iki bölümü, “Eniyyet ve Hüviyyet” ile Eniyyet “İnsân ve Kû’rân”, Hüviyyet-i ise “Âlemler ve Kâ’be” dir.

Burada Eniyyet ile İnniyet aynı mânâya kapı açar; Zât’ın “Ben” diyen yönüdür. Hakk’ın “Ben” demesi (İnniyet), O’nun Kelâm sıfatının tecellisi olan Kur’an’ı ve o Kelâm’ın sırrına mazhar olan İnsân’ı doğurmuştur. Hakk’ın “O” oluşu (Hüvviyet) ise, O’nun fiillerinin ve isimlerinin tecelligâhı olan sonsuz âlemleri ve bu âlemlerin kalbi mesabesindeki Kâbe’yi meydana getirmiştir. Bu, tenzih-teşbih dengesinin en üst mertebedeki kuruluşudur. İnniyet, Hakk’ın tenzih yönüne, yani hiçbir şeye benzemeyen mutlak Benliğine işarettir. Hüvviyet ise, teşbih yönüne, yani “O” olarak her şeyde ve her yerde tecelli edişine, âlemlerde görünüşüne işarettir.

Hüvviyet-i Mutlakà: Âlemlerin ve Eşyanın Kaynağı Olan "Hû"

Ahadiyet mertebesinde beliren bu “O”luk, yani Hüvviyet, bütün varlığın kökenidir. Bu yüzden ona Hüviyyet-i Mutlakà (Mutlak O’luk/Kimlik) denir. Âlemde gördüğümüz her bir varlığın kendine has bir hüviyeti, bir kimliği vardır. Bir taşın hüviyeti, bir çiçeğin hüviyeti, bir insanın hüviyeti… Bütün bu izâfî (göreceli) ve mukayyed (sınırlı) hüviyetler, kendi kaynaklarını o Mutlak Hüvviyet’ten alırlar.

Peki, bu Mutlak Hüvviyet’in lisanı nedir? O, hangi isimle çağrılır? İrfan ehli, bu makama “Hû” ismiyle işaret eder. “Hû”, Arapçada “O” demektir. Meçhul, gayb, idrak edilemez olan Zât’a işaret eden en latif isimdir. Terzi Baba Hazretleri, “Allah” lafzının oluşumunu anlatırken bu sırlı yolculuğa çıkarır:

“Kelime-i Tevhid”in ilk zuhura çıkmaya başlamasına yukarıda belirtilen Hüvviyet’in “hu” su kaynak oldu. (Zahir alemde bilindiği gibi “hu/o) demektir. İşte bu ilk zuhura çıkış Hüviyyet’în “hu/o” su ile simgelendi. Bu “hu” “Hüviyeti Mutlaka/mutlak hüviyyettir” Bir bakıma “ismi azam/en büyük isim” de budur. Bunun hakikatini anlamak mümkün değildir. İşte bu “hu” Allah kelimesinin oluşumunu sağlayan sondaki “hu”dur. Fakat varedilişte ilktir.

“Allah” lafzının (الله) sonundaki “He” (ه) harfi, aslında var edilişteki ilk olan “Hû”dur. O “Hû” ki, bütün varlık kendisinden zuhur eden Hüviyyet-i Mutlakà’dır. Bütün kesret, bütün âlemler, o “Hû” zikirini çeken dervişin göğsünden çıkan nefes gibi, Nefes-i Rahmânî ile varlık sahasına çıkmıştır. Bu nefes, Amâ karanlığındaki gizli hazineyi görünür kılmıştır.

Terzi Baba Hazretleri, bu “Hû”nun nasıl bir seyirle “Allah” ism-i celîlini oluşturduğunu da anlatır. O “Hû”, önce kendine en yakın olan gizli bir elif’e hayat vermiş, “Ahh” demiştir. Bu, kâinatın ilk aşk nidasıdır. Sonra “Lâm” harfini halk etmiş, “Lehû” (O’nun için) demiştir. Yani her şeyin “Hû” için, O’nun zuhuru için olduğunu beyan etmiştir. Böylece “Hû”dan başlayan seyir, “Allah” isminde cem olmuştur. Bu yüzden zikir ehli “Allah, Hû!” derken, aslında varlığın başlangıcından sonuna bütün bir tecellî seyrini özetlemiş olur.

Demek ki Hüvviyet, sadece bir kavram değil, Zât’ın “Hû” ismiyle tecelli eden, bütün âlemleri bir ağacın kökü gibi besleyen ana kaynaktır. Her şeyin kimliği, O’nun kimliğine bağlıdır. Her şeyin varlığı, O’nun varlığına dayanır.

Tecellîgâhlarda Hüvviyet: Her Şeyde Hâzır ve Nâzır Olan "Ayn"

O yüce Hüvviyet, tenezzül ede ede, perdelerden geçe geçe, şu şehadet âlemine, yani gözümüzle gördüğümüz, elimizle tuttuğumuz her bir zerreye kadar inmiştir. O, sadece Arş’ta değil, yerdeki bir kemik parçasında da hâzır ve nâzırdır. Bu idrak, tevhidin en çetin yokuşlarından biridir. Zira akıl, iyi ile kötüyü, güzel ile çirkini, yüce ile alçağı ayırmaya alışmıştır. Tevhid ise, bütün bu zıtlıkların ardındaki Bir’i görmeyi gerektirir.

Terzi Baba, Hadîd Sûresi tefsirinde bu Cem makamı idrakini, yani zıtların birliğini ortaya koyar:

Büyükte ve küçükte ve umuru bilende bilmeyende Allah'ın "ayn"ı zâhirdir (2). Ya'nî bu "halk" dediğimiz eşyanın bu âlemde görünen ne varsa ister büyüğü olsun, ister küçüğü; ister emirlere vâkıf olanı olsun, yani ister bu işleri bilen olsun ister olmayanı; yani ister kendinden gafil olsun yani ne olursa olsun hepsinde, Allah'ın "ayn"ı zâhir ve zâtı ve "hüviyyeti hâzırdır.

Buradaki "ayn" kelimesi göz, kaynak, pınar, ve bir şeyin ta kendisi demektir. Yani her bir şeyde, Hakk’ın Zât’ının ta kendisi, O’nun Hüvviyeti mevcuttur. Bu, eşyayı ilahlaştırmak değildir, hâşâ! Bu, eşyanın kendi başına bir varlığı olmadığını, onun varlığının Hakk’ın varlığıyla kâim olduğunu, onun hüviyetinin Hakk’ın Hüvviyeti’nin bir tecellisi olduğunu idrak etmektir. Terzi Baba’nın dediği gibi, bir kemik parçasına “Hakk değildir” dersek, o kemiğe Hakk’ın dışında, kendi kendine var olan bir vücut atfetmiş oluruz ki, bu şirkin ta kendisidir.

Hakk değilse kemiği nereye koyacağız, o zaman kemiği İlâh edinmemiz gerekecektir, bakın başka yolu yoktur, eğer Hakk’ın dışında dersek. Yani ona kendi kendini halk eden, kendi ile var olan bir varlık olarak kabul etmemiz gerekecektir. Bakın küçücük bir düşünce bizi nerelere götürüyor veya insanı nerelere getiriyor, Hakk’ın tecellisinden başka bir şey değildir.

Bu idrak, Hadîd Sûresi’nin “O Evvel’dir, Âhir’dir, Zâhir’dir, Bâtın’dır” âyetinin sırrına ermektir. Zâhir olan her şey, O’nun Zâhir isminin tecellisidir. Bâtın olan her şey, O’nun Bâtın isminin tecellisidir. Bir şeyin ekşi kokması kendi mertebesinde kemaldir, gülün güzel kokması da kendi mertebesinde kemaldir. Tevhid, bu zıtlıkların hepsini “Hakk’ın bir isminin gereği olan zuhur” diye bilmektir. Bu yüzden, “kişinin kendi bünyesinde ne kadar zıtları birleştirebilirse, tevhidliği o kadardır.”

Bu birleşme, Hüvviyet’in her şeyde hâzır ve nâzır olduğunu görmekle olur. Çünkü Cenâb-ı Hakk, “Huuu” diye Nefes-i Rahmânî’sini saldığında, bir tarafa sadece Cemâl, diğer tarafa sadece Celâl gitmemiştir. Her bir zerreye, bütün isimlerin ve sıfatların hakikatlerinden bir pay düşmüştür. Bu yüzden aynı topraktan hem diken biter hem gül.

Sâlikin Seyrinde Hüvviyet ��drâki: Beşerî Hüviyetten İlâhî Hüviyete

Peki, bütün bu anlattıklarımızın sâlik, yani irfan yolcusu için mânâsı nedir? Sâlikin vazifesi, kendi cüz’î, izâfî ve beşerî hüviyetinin (kimliğinin) esaretinden kurtulup, o küllî, mutlak ve İlâhî Hüvviyet’te kendini bulmasıdır. Bizler, bu dünyaya “falan oğlu falan” olarak, bir isim, bir cisim ve bir takım sıfatlarla geliriz. Bunlar bizim beşerî hüviyetimizdir. Bu hüviyet bir perdedir. Hakikat değildir, ama hakikatten bir iz taşır. Yolculuk, bu perdenin ardındaki asıl kimliğe, yani Hakk’ın Hüvviyeti’ne ulaşmaktır.

Terzi Baba Hazretleri, bu vuslat anını şöyle tarif eder:

"Allah (c.c.)'ın varlığı ile kulun varlığını birleştirmemiz gerekiyor ki O'na ulaşmış olalım. Menzil devâm ediyor, ta ki kendimizi Hakk'ın varlığında, varlığına teslim edip orada gerçek kimliğimizi buluncaya kadar. Bu vuslat demek işte…"

Bu vuslat, kulun kendi benliğinden tamamen soyunmasıyla, kendi hüviyetini Hakk’ın Hüvviyeti’nde yok etmesiyle mümkündür. Bu yok oluş anında sâlik anlar ki, aslında kendisine ait zannettiği hiçbir şey yoktur. Gözü, kulağı, eli, ayağı, hatta kendi benliği ve kimliği bile O’ndandır. O’nun Hüvviyeti’nin bir yansımasıdır.

"Ahadiyyet mertebesi ve Ulûhiyyet mertebesiyle faâliyette olan O hüviyyeti mutlaka, bütün bu âlemlerde mevcûdiyetini sürdürmekte ve aynı zamanda sende de, bu mevcudiyeti sürdürmekte. Yâni sendeki hüve O'nun hüve’sinden başka bir hüve değil. O'nun özelliklerinden başka bir özellik değil.”

Bu, “sendeki ‘o’, O’nun ‘O’ oluşundan başka bir şey değildir” idrakidir. Bu idrake varan kula artık “abd’u-Hû” (Hû’nun kulu) denir. O artık kendi nefsiyle değil, Hakk ile işitir, Hakk ile görür, Hakk ile konuşur. Onun beşerî hüviyeti, İlâhî Hüviyyet içinde erimiş, bir damlanın okyanusa karışması gibi aslına dönmüştür.

Kıyâmet Sûresi tefsirinde geçen bir ifade, bu seyri özetler. Ayette geçen هِيَ (Hiye) kelimesi için, "‘he’ hüviyyet iki gözlüdür ilâhi nefs ve hüviyete, beşeri nefs ve hüviyetin gözleridir" buyrulur. Sâlik, seyrinin başında bu iki gözle, yani hem kendi beşerî kimliğiyle hem de sezdiği ilâhî kimlikle bakar. Yolun sonunda ise, basiret gözü açılıp aradaki beşerî nefs kalktığında, geriye sadece tek olan İlâhî Hüvviyet kalır.

Hüvviyet sırrı, Zât’ın “O” oluşundan başlayıp, âlemlere yayılıp, her bir zerrede tecelli edip, nihayetinde İnsân-ı Kâmil’de tekrar kendi aslına dönen ilâhî bir devridaimdir. Bizim vazifemiz, bu devridaimin farkına varmak, kendi küçük “o”luğumuzu, O’nun sonsuz “O”luğuna katmaktır.

Terzibaba Geleneğinde Hüvviyet'in Yaşanması

Hüvviyet sırrının nazarî bilgisi, sâlikin hayatında bir amele, hâle ve edebe dönüşmelidir. Zira Tevhid ilmi, rafta duracak bir kitap değil, damarda yürüyecek bir kandır. Hüvviyet’i bilmek değil, Hüvviyet’te yok olmak esastır. Bu ise bir ömür süren bir sülûk, yani mânevî bir yolculuk gerektirir. Bu yolculuğun azığı da zikir, fikir, edep ve hizmettir.

Hüvviyet hakikati, bir nazarî bilgi olarak kaldığında, insana en büyük perde olabilir. Kişi, “Her şey O’dur” der ama kendi “ben” dağının arkasından bu hakikati seyretmeye kalkar. Bu, güneşi tarif eden bir körün hâline benzer. Terzibaba mektebinin usûlünde ise her ilmî hakikat, bir amele, bir hâle, bir edebe dönüşmek zorundadır.

Zikir ve Murâkabe: Hüvviyet Kapısını Çalmak

Yolun başındaki sâlike denir ki: “Her şeyi unut, sadece ‘O’nu hatırla.” Bu hatırlamanın en kestirme ve en tesirli yolu zikir'dir. Özellikle “Hû” zikri, Hüvviyet kapısının anahtarı mesabesindedir. Çünkü “Hû”, Arapça’da “O” demektir ve doğrudan doğruya Zât’ın gayb perdesinin ardındaki kimliğine, yani Hüvviyet’ine işaret eder.

Sâlik, “Hû, Hû, Hû…” dedikçe, aslında dil ile bir itirafta bulunur: “Ben yokum, sadece O var.” Bu zikir, ilk başta dil ile başlar. Dil, kalbe söyler; kalp de yavaş yavaş bu hakikati duymaya, tatmaya başlar. Zikrin tekrarı, paslanmış bir kilidin üzerinde anahtarı sabırla çevirmeye benzer. Başta zorlanır, gıcırdar, direnç gösterir. Bu gıcırtı, nefsin “Hayır, ben de varım!” diye bağırmasıdır. Ama sâlik, mürşidinin himmeti ve kendi gayretiyle bu zikre devam ettikçe, o paslı kilit yavaş yavaş açılır.

“Hû” zikrinin bir sırrı da sese, nefese bağlı olmasıdır. Her nefes alıp veriş, aslında bir “Hû” zikridir. Nefes alırken içeri çektiğimiz hayat, O’nun hayatıdır; nefesi verirken çıkan “hû” sesi, varlığımızı O’na iade edişimizin sembolüdür. Böylece sâlik, her an, her nefeste Hüvviyet okyanusuna dalıp çıktığını idrak etmeye başlar. Zikir, artık sadece seccade üzerinde yapılan bir vazife olmaktan çıkar, hayatın kendisi olur. Yürürken, otururken, çalışırken kalp “Hû” demeye devam eder.

Lâkin zikir, tek kanatlı bir kuş gibidir; diğer kanadı murâkabe, yani derin tefekkürdür. Zikrin gürültüsü dindikten sonra başlayan sessizlikte, sâlik kalbini dinler. Murâkabe, “Hû” zikrinin kalpte bıraktığı izin tefekkür edilmesidir. Sâlik, kendi varlığının, düşüncelerinin, hislerinin kaynağını sorgular. “Bu düşünen kim? Bu hisseden kim? Bu ‘ben’ diyen kim?” Bu soruların sonunda varılan yer, acziyet ve hiçliktir. İşte o hiçlik vadisinde, sâlik kendi varlığının bir gölgeden ibaret olduğunu, asıl Vücûd’un sadece Hakk’a ait olduğunu ve her şeyin O’nun Hüvviyet’inden bir tecellî olduğunu hâl olarak yaşamaya başlar. Zikir kapıyı çalar, murâkabe ise kapı açıldıktan sonra içeri girip ev sahibini temaşa etmektir.

Nefs Mertebelerinde Hüvviyet Tecrübesi: "Ben"den "O"na Yolculuk

Hüvviyet hakikatinin yaşanması, sâlikin kendi nefsini tanıması ve onu tezkiye etmesiyle doğrudan bağlantılıdır. Bu, nefs mertebeleri denilen mânevî basamaklarda yükselerek gerçekleşen bir içsel dönüşümdür. Her mertebede, Hüvviyet’in idraki farklı bir renge bürünür.

Nefs-i Emmâre (Kötülüğü emreden nefs) basamağındaki kişi için Hüvviyet, tamamen perdelidir. O, kendi firavunluğunda, “Ben sizin en yüce rabbinizim” diyen bir benlik sarhoşluğu içindedir. Onun için “O” yoktur, sadece kendi istekleri, arzuları ve heveslerinden ibaret bir “ben” vardır. Kâinattaki her hadiseyi kendi nefsine göre yorumlar. Başına bir iyilik gelse “ben başardım” der, bir kötülük gelse “neden bu benim başıma geldi?” diye isyan eder. Bu mertebede fiillerin, sıfatların ve bizzat varlığın Fâil-i Mutlak’ı olan Hakk’ı göremez.

Yolculuk başlayıp sâlik Nefs-i Levvâme (Kendini kınayan nefs) mertebesine adım attığında, içindeki “ben” ile bir mücadele başlar. Yaptığı hatalardan pişmanlık duyar, kendini kınar. Bu, Hüvviyet nurunun ilk cılız ışıklarının benlik ufkunu aydınlatmaya başladığı andır. Sâlik, “Hû” zikriyle ve mürşidinin telkinleriyle, fiillerinin ardında başka bir Fâil’in olduğunu sezmeye başlar. Artık “ben yaptım” demekten utanır. Tam bir teslimiyeti olmasa da, en azından kendi acziyetini ve bir Yüce Kudret’in varlığını hissetmeye başlar.

Nefs-i Mutmainne (Huzura ermiş nefs) makamına ulaşıldığında ise sâlik, büyük bir iç huzuruna kavuşur. Kalp, Allah’ın zikriyle tatmin olmuştur. Artık sâlik, başına gelen her hadisenin, O’nun Hüvviyet’inden kaynaklanan bir hikmetle cereyan ettiğini bilir ve buna razı olur. Keder de O’ndan, neşe de O’ndandır. Bu, Tevhid-i Ef’âl’in, yani bütün fiillerin tek bir Fâil’den, Hakk’tan geldiği hakikatinin kalbe yerleştiği makamdır. Sâlik, artık kâinatta olup biten her şeyde O’nun parmağını, O’nun iradesini görür. Kendi iradesini, O’nun iradesine teslim etmenin lezzetini tadar. “Ben” iddiası büyük ölçüde kırılmıştır.

Daha üst makamlara, yani Râziyye (Allah’tan razı olan), Marziyye (Allah’ın kendisinden razı olduğu) ve Sâfiye (Saf, arınmış nefs) mertebelerine doğru yolculuk devam ettikçe, bu idrak daha da derinleşir. Artık sadece fiillerde değil, sıfatlarda ve nihayetinde bizzat varlıkta fenâ bulma, yani yok olma hali başlar. Sâlik, kendi görmesinin O’nun Basar sıfatının bir tecellîsi, kendi işitmesinin O’nun Semi’ sıfatının bir tecellîsi olduğunu anlar. En sonunda, kendi varlığının dahi O’nun Vücûd’u içinde bir vehimden ibaret olduğunu idrak eder. İşte bu, Hüvviyet deryasında tamamen kaybolmaktır. Artık “ben” ve “O” ayrımı kalmamıştır. Geriye sadece “Hû” kalmıştır. Bu, sözün bittiği, hâlin konuştuğu makamdır.

Mürşid-i Kâmil: Hüvviyet'in Aynası ve Anahtarı

Bu çetin yolculuk, rehbersiz gidilecek bir yol değildir. Çölleri kılavuzsuz geçmeye kalkanın helâk olması gibi, nefs çöllerini de bir İnsân-ı Kâmil’in, bir Mürşid-i Kâmil’in rehberliği olmadan geçmeye kalkan, ya yolunu şaşırır ya da benlik canavarının elinde oyuncak olur.

Mürşid-i Kâmil, Hüvviyet sırrını kelimelerle anlatan bir öğretmen değil, o sırrın kendisinde tecellî ettiği cilalı bir aynadır. O, beşeriyet kisvesi altında yürüyen bir hakikattir. Nefsini tamamen aradan çıkarmış, varlığını Hakk’ın varlığında yok etmiştir. Onun bakışı Hakk’ın bakışı, sözü Hakk’ın kelâmı, işi Hakk’ın fiili olmuştur. Mürid, mürşidine baktığında, onun şahsında fânî olmuş bir “ben”i ve o “ben”in yerini almış olan Bâkî olan “O”nu seyreder.

Bu sebeple mürşide gösterilen edeb ve teslimiyet, aslında şahsa değil, o şahısta tecellî eden Hüvviyet hakikatinedir. Mürid, mürşidinin her emrine “peki” derken, aslında kendi nefsine, kendi “ben”ine “sus” demektedir. Mürşidin sohbetinde diz çöktüğünde, kendi benlik dağını yerle bir etmektedir. Bu, sâlikin fenâ fi'l-mürşid (mürşidde fânî olma) sırrıyla tanıştığı yerdir. Mürşidde fânî olmadan, Resûl’de fânî olmak (fenâ fi’r-Resûl) ve nihayet Allah’ta fânî olmak (fenâfillah) mümkün değildir. Mürşid, bu yolculuktaki ilk ve en önemli kapıdır.

Mürşid, müridinin kalbindeki kilitleri bilir ve ona uygun anahtarı, yani zikri, hizmeti veya riyâzatı telkin eder. Müridin kendi başına yıllarca uğraşsa açamayacağı bir kapıyı, mürşidin bir nazarı, bir himmeti veya bir sözü anında açabilir. Çünkü mürşid, o yollardan daha önce geçmiş, tehlikeleri ve güzellikleri bizzat yaşamıştır. O, sâlikin kalbine Hüvviyet tohumunu eken mânevî bir bahçıvandır. O tohumun ne zaman suya, ne zaman güneşe, ne zaman çapalanmaya ihtiyacı olduğunu en iyi o bilir. Müride düşen ise tam bir teslimiyetle o bahçıvanın her dediğini yapmaktır. Bu teslimiyet, bir kölelik değil, bilakis en büyük özgürlüktür; çünkü bu, insanı kendi nefsinin esaretinden kurtarıp, Mutlak Varlık olan Hakk’ın hürriyetine kavuşturan bir teslimiyettir.

Hayatın İçinde Hüvviyet: Edepten Tevhide

Hüvviyet hakikati, sadece tekkenin dört duvarı arasında yaşanan bir hâl değildir. Asıl marifet, bu hâli çarşıya, pazara, eve, işe, yani hayatın her anına taşıyabilmektir. Buna “halvet der encümen” der büyükler; yani halkın içinde iken Hakk ile beraber olmak.

Bu, her şeyden önce, kâinattaki her zerrede, her hadisede O’nun fiilini, sıfatını ve Zât’ını müşahede etme melekesi kazanmakla olur. Sâlik, artık yolda gördüğü bir karıncadan, gökte uçan bir kuştan, kendisine selam veren bir dostundan veya hakaret eden bir düşmanından ayrı bir şey görmez. Bilir ki, karıncayı yürüten de, kuşu uçuran da, dostu konuşturan da, düşmanı hareket ettiren de aynı Kudret’tir. Hepsinin ardındaki Fâil, “Hû”dur.

Bu idrak, sâlikin ahlâkını kökten değiştirir. Artık kimseye kin tutmaz, çünkü bilir ki ona eziyet eden el, aslında Hakk’ın bir imtihan vesilesidir. Kimseye körü körüne minnet etmez, çünkü bilir ki ona iyilik eden el de Hakk’ın bir ikram aracıdır. Sebeplere takılıp kalmaz, sebepleri halk edeni görür. Bu, onu hem insanlara karşı daha merhametli ve affedici yapar, hem de olaylar karşısında sarsılmaz bir tevekkül ve rıza haline ulaştırır.

Bu, yaratılmış her şeye karşı derin bir edep ve şefkat duygusu geliştirir. Çünkü her varlık, O’nun Hüvviyet’inin bir aynası, bir tecellîgâhıdır. Bir çiçeği incitmek, o tecellîye karşı edepsizliktir. Bir kalbi kırmak, Beytullah olan o kalpte misafir olan Hakk’a karşı saygısızlıktır. Böylece tasavvuf, sâlikin bütün hayatını kuşatan bir estetik, bir ahlâk, bir edep nizamına dönüşür.

Nihayetinde sâlik, öyle bir makama gelir ki, kendi varlığının dahi bu tecellîler bütününden ayrı olmadığını anlar. Konuşan dilinin, gören gözünün, tutan elinin ardındaki asıl Sahib’i fark eder. Bu, Cem makamı’dır; halk ile Hakk’ı, kesret ile vahdeti bir arada görme, yaşama halidir. Artık onun için ne tam bir ayrılık (fark) ne de tam bir birleşme (cem) vardır. O, “fark’sız cem” ve “cem’siz fark” mertebesinde, Muhammedî mîzanda bir hayat sürer. Hem halk ile beraberdir, hem de her an Hakk iledir. Hüvviyet sırrının sülûktaki nihai hedefi, sâliki böyle bir İnsân-ı Kâmil ahlâkıyla ahlâklandırarak, onu yeryüzünde Hakk’ın halifesi kılmaktır.

Füsûsu'l-Hikem'de Hüvviyet

Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri'nin Füsûsu'l-Hikem deryası, Hüvviyet sırrına derin bir bakış sunar. Şeyh-i Ekber, Varlığın sırlarını anlatırken işe en başından, her türlü kayıttan ve tasavvurdan münezzeh olan mertebeden başlar. Bu mertebeye "Gayb-ı Hüviyyet" denir. Füsûs'un mukaddimesinde bu mertebe şöyle tarif edilir:

“Gayb-ı hüviyyet” derler. Zîrâ vücûdun cemî’-i merâtibi bu mertebede merâtib-i zuhûra nisbetle gayb ve fıkdân içindedir. Nitekim karanlık gecede bilcümle eşyâ bilfiil mevcûd-i hâricîdirler. Fakat galebe-i zulmetten nâşî eşyâ aslâ görünmez. Zîrâ olmamak başka, ve olup da görünmemek yine başkadır.

Zât-ı Mutlak, yani Cenâb-ı Hakk'ın her türlü isim, sıfat ve taayyünden arınmış saf Zât'ı, bizim için bir "bilinmezlik gaybı"dır. O'na Ahadiyyet mertebesi de denir. Bu mertebede henüz hiçbir taayyün, yani belirginleşme ve zuhûr yoktur. Buna lâ-taayyün (belirmemişlik) hali denir. Hüvviyet, işte bu en derindeki, en temeldeki "O"-luktur. Henüz âlemlerin, isimlerin, sıfatların hiçbiri belirginleşmemişken var olan mutlak kimliktir. Tıpkı zifiri karanlık bir odadaki eşya gibi... Eşya oradadır ama görünmez. Yok değillerdir, sadece zuhûr etmemişlerdir. Bütün varlık, bütün âlemler, bu Gayb-ı Hüviyyet'te gizli bir hazine iken, görünürlüğe çıkmayı beklerler.

Peki, bu mutlak gayb olan Hüvviyet, nasıl olur da bizim bildiğimiz, gördüğümüz bu âlemle, bizimle bir ilişki kurar? Burada "tecellî" sırrı devreye girer. Şeyh-i Ekber, Sâlih Aleyhisselâm'ın hikmetini anlattığı fasılda bu geçişi şöyle izah eder:

"Tecelî-i gayb" ile, kalbin onun üzerinde bulunduğu isti'dâdı verir. O dahi onun hakikati gayb olan tecellî-i zâtidir; ve o tecellî-i gayb, Hakk'ın kendi nefsinden ihbar etmekle, müstahak olduğu hüviyyettir.

Tecellî, bir şeyin açığa çıkması, görünmesidir. "Tecellî-i Gayb" ise, o mutlak Gayb olan Hüvviyet'in ilk açılımıdır. Bu açılım, varlıkların "ne" olacağını belirleyen isti'datlarını, yani potansiyellerini onlara verir. Bu isti'datlar, Hakk'ın ilminde ezelden beri var olan hakikatlerimizdir ki bunlara A'yân-ı Sâbite denir. Her birimizin varlık sahnesine çıkmadan evvelki hakikati, o Gayb olan Hüvviyet'in bir tecellîsiyle belirlenmiştir. O Hüvviyet, "Ol!" demeden evvel, bizim "ne olacağımızı" bilen ve o bilgiyi bize "veren"dir. Bu tecellî, Zât'ın kendi kendine olan tecellîsidir ve bu, Hakk'ın "Hüve" yani "O" oluşunun, Hüvviyet'inin ta kendisidir.

Bu sırrı anlayan için artık âlemdeki her zerre, o Hüvviyet'in bir ayna olduğu hakikatine açılır. Varlık, O'ndan ayrı, O'nun karşısında bir "şey" değildir. Varlık, O'nun zuhûrudur. Hûd Aleyhisselâm'ın hikmetinde bu gerçek bütün çıplaklığıyla ifade edilir:

Ya’nî bu “halk” dediğimiz eşyanın ister büyüğü olsun, ister küçüğü; ister emirlere vâkıf olanı olsun, ister olmayanı; hepsinde, Allah’ın “ayn”ı zahir ve zâtı ve “hüviyyeti hazırdır. Yani Hakkın hakikati Zat’ıyla hüviyetiyle onlarda hazırdır hepsinde.

"Her şeyde O'nun hüviyyeti hazırdır" demek, haşa, "her şey O'dur" demekle aynı anlama gelmez. Bu, Vahdet-i Vücud'u panteizm zannedenlerin düştüğü bir yanılgıdır. Şeyh-i Ekber bu dengeyi, yani tenzih-teşbih dengesini hiç kaçırmaz. Hakk, yarattıklarına benzer (teşbih), ama hiçbirine benzemez (tenzih). Hüvviyet, her şeyin içindedir, bâtınıdır, hakikatidir; ama o şeyin suretiyle, kaydıyla sınırlı değildir. Süleyman Aleyhisselâm'ın hikmetinde bu sır, insanın kendi bedenine indirgenerek anlatılır:

Ve tahkîkan Hak Teâlâ, kendisi onlardan her bir uzvun "hüviyyet”i olduğunu ihbar eyledi. Böyle olunca onlarda âmil olan Hakk'ın gayri olmadı. Halbuki suret, abd içindir. Ve hüviyyet onda, ya'nî onun isminde mündericdir, gayr değildir.

Gören gözümüzün, konuşan dilimizin, tutan elimizin sureti bize aittir. Bu, "abd" yani kul tarafıdır. Fakat o gözdeki görme kuvvetinin, o dildeki konuşma kudretinin, o eldeki tutma fiilinin hakikati, bâtını, yani Hüvviyeti, Hakk'a aittir. Fiili işleyen Hakk'tır, ama bu fiil kulun suretinde, onun aracılığıyla zuhûr eder. Bu, "Lâ fâile illallah" (Allah'tan başka fiil sahibi yoktur) sırrının en açık izahlarından biridir. Suret kula, Hüvviyet Hakk'a aittir. Bu ikisi, birbirinden ayrı iki şey değil, aynı hakikatin iki yüzüdür.

Bu hakikati idrak edememek, yani Hüvviyet-i Mutlaka'yı, zuhûr ettiği bir surete hapsetmek, en büyük perdedir. Şeyh-i Ekber, Îsâ Aleyhisselâm'ın hikmetini anlatırken bu tehlikeye dikkat çeker. Hristiyanların, "Allah, Meryem oğlu Mesih'tir" demelerindeki hatayı incelerken, meselenin derinliğini gözler önüne serer:

Binâenaleyh Allah Teâlâ لَقَدْ كَفَرَ الَّذِينَ قَالُوۤا اِنَّ اللَّهَ هُوَ الْمَسِيحُ ابْنُ مَرْيَمَ (Mâide, 5/17) ya'nî/ "Allah'ın hüviyyeti Mesih ibni Meryem'dir, diyenler muhakkak kâfir oldular" buyurdu. İmdi onlar tamâm-ı kelâmın küllisinde hatâ ve küfür beynini cem' ettiler... Zîrâ mutlak Hakk’ın vücudu bütün mazharlarda mevcut. Onun bir zuhurda Hakk’ı görmek hatadır.

Buradaki hata, Hakk'ın Îsâ suretinde tecellî ettiğini beyan etmek değildir. Zira Hakk, her surette tecellî eder. Hata, o mutlak Hüvviyet'i sadece Îsâ suretine hapsetmek, O'nu o suretle sınırlamaktır. Buna "hasr" denir. Mutlak olanı kayıt altına almak, sonsuzu sonluya indirgemek... İşte bu, hakikati örtmek, yani "küfür"dür. Onlar, Cenâb-ı Hakk'ın Îsâ'daki tecellîsini gördüler ama bu tecellînin bütün kâinatta, her zerrede olduğunu göremediler. Bir mazharı (zuhûr yerini) sevdiler ama bütün mazharların sahibi olan Zât'ı unuttular. Ârif, her surette aynı Hüvviyet'in tebessümünü görür, her seste aynı "Hû" nidasını işitir.

Peki, bu yüce hakikatlerin sâlikin hayatındaki karşılığı nedir? Bu bilgi, bizi nasıl bir edebe davet eder? Eyyûb Aleyhisselâm'ın hikmetinde, sabır ve dua bahsinde bu sorunun cevabı verilir. İnsan bir dertle karşılaştığında kime sığınmalı, kime şikâyet etmelidir?

İmdi biz bildik ki, muhakkak sabır, nefsi Allâh'ın gayrısına şekvâdan habsetmektir. Ve "gayr" ile murâdım, vücûhullahdan bir vech-i hâstır; ve muhakkak Hak Teâlâ vücûhullahdan bir vech-i hâssı ta'yîn eyledi; ve o dahi "vech-i hüviyyet"le müsemmâdır.

Şeyh-i Ekber burada "Allah'ın gayrı" tabirine çok ince bir mana yüklüyor. Vücûdda Allah'tan gayrı bir şey olmadığına göre, "gayra şikâyet" ne demektir? Bu, sebeplere takılıp kalmaktır. Sebepler, yani doktor, ilaç, eş, dost... Bunların hepsi Hakk'ın vecihleridir, yüzleridir. Fakat onlar, "taayyün etmiş", yani belirlenmiş, kayıtlanmış hüviyetlerdir. Sabır, bu sebeplere şikâyet etmekten kendini alıkoyup, bütün bu sebeplerin kaynağı olan asıl veche, yani "Vech-i Hüviyyet"e yönelmektir. Bu vecih, bütün isimleri ve vecihleri kendinde toplayan "Allah" ism-i şerifidir.

Ve Hak Teâlâ hazretleri, abd duâ etmek için vücûh-ı ilâhiyyesinden bir vech-i hâssı tayîn ve tahsîs eyledi; ve o vech-i hâssa dahi “vech-i hüviyyet" tesmiye olunur ki, vücûh-i ilâhiyyenin hepsini câmi' olan “hüviyyet-i mutlaka"nın vechidir; ve o vech “Allah” ismidir.

Demek ki ârif, derdinin dermanını doktorda veya ilaçta ararken bile, kalbiyle o doktorun ve ilacın hakikati olan Hüvviyyet-i Mutlaka'ya yönelir. "Yâ Şâfî!" derken, şifayı verenin o mutlak "O" olduğunu bilir. Sebepleri inkâr etmez, onlara riayet eder, ama onlara takılıp kalmaz. Sebepler perdesinin arkasındaki Müsebbib'i, yani sebepleri yaratanı görür. Bu, duanın ve sabrın en kâmil halidir.

Sohbetimizi, kulun kendi varlığındaki o ince sırla, "ben" ve "O" arasındaki ilişkiyle tamamlayalım. İbrâhim Aleyhisselâm'ın hikmetinde, kulun kendi hakikatine baktığında gördüğü iki vecih, iki yüz anlatılır:

İmdi benim için iki vecih vardır: "Hüve” ve “ene”. Hâlbuki Hakk'ın zuhûr-ı enâniyyeti için "ene" lafzı yoktur... Birinci veche göre Hak ile aramızda imtiyâz yoktur. İkinci veche göre temeyyüz hâsıl ve ubûdiyetle rubûbiyet zâhir olur.

Her birimizde iki yüz vardır. Bir yüzümüz "Hüve"ye, yani "O"na, Hüvviyet'e dönüktür. O yüzümüzle baktığımızda, aramızda bir ayrılık, bir başkalık yoktur. Varlığımız O'nun varlığı, hayatımız O'nun hayatıdır. Bu, Cem makamıdır, birlik makamıdır. Diğer yüzümüz ise "ene"ye, yani "ben"liğimize, taayyünümüze dönüktür. Bu yüzümüzle baktığımızda ise biz "kul", O "Rab"dir. Biz "muhtaç", O "Ganî"dir. Bu da fark makamıdır. İnsân-ı Kâmil, bu iki yüzü de aynı anda yaşayan, cem ile farkı birleştiren, "Hüve"nin hakikatiyle yaşarken "ene"nin kulluk görevlerini yerine getiren kişidir. Kendi enâniyetinin, o mutlak Hüviyyet'in bir tecellîsi, bir elbisesi olduğunu bilir ve o elbiseyi, sahibinin rızasına uygun şekilde taşır.

Hüvviyet sırrı, Füsûs'un kalbinde yer alan, Zât'ın bilinmezliğinden başlayıp kulun gündelik duasındaki edebe kadar uzanan engin bir ummandır. O, her şeyin bâtını, hakikati ve aslıdır. Birdir, ama sayısız surette tecellî eder. Hûd Aleyhisselâm'ın hikmetindeki şu ifade, bu sohbetin özeti gibidir:

Hüviyyet vâhid ve cevarih muhteliftir.

Hüviyet birdir, ama organlar, suretler, tecellîler çeşit çeşittir. Göz başka görür, kulak başka işitir; ama gören de işiten de aynı Hüviyet'in tecellîsidir. Ârif, bu çeşitliliğin ardındaki birliği gören, kesrette vahdeti müşahede eden kişidir.

Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği

Hüvviyet, İbn Arabî'nin düşüncesinde, bütün zıtlıkların kendisinde eriyip anlam bulduğu mutlak kimliktir. Şeyh-i Ekber’in Füsûsu’l-Hikem’i, baştan sona bu büyük sırrın şerhidir. O, bize Hakk’ı bilmenin iki kanatla mümkün olduğunu öğretir: tenzih ve teşbih. Bu iki kanat olmadan mârifet semasında uçulmaz.

Tenzih, Cenâb-ı Hakk’ı her türlü yaratılmışlık sıfatından, âlemlere ait noksanlıklardan, zaman ve mekândan uzak tutmak, O’nu mukaddes bilmektir. Kur’ân-ı Kerîm’in “Leyse kemislihî şey’un” (O’nun benzeri hiçbir şey yoktur) buyruğu, tenzihin temelidir. Bu bakışla baktığında, Hakk, Zât-ı Mutlak’tır; akılların idrakinden münezzehtir. O, “O”dur ve başka hiçbir şeye benzemez. Bu, Hüvviyet’in Gayb-ı Mutlak yönüdür. Bu nazarla baktığında, ne sen O’sun, ne de O sendir. Arada sonsuz bir başkalık vardır. Bu, kulluk edebinin kapısıdır.

Teşbih ise, Hakk’ı âlemlerde, yani kendi eserlerinde, isim ve sıfatlarının tecellîleriyle görmektir. “Ve hüve me’akum eyne mâ kuntum” (Nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir) gibi ayetler, teşbihin müjdeleridir. Bu bakışla baktığında, âlemde gördüğün her güzellik O’nun Cemâl’inin bir aksi, her güç O’nun Celâl’inin bir tecellîsidir. Gören gözde Gören, işiten kulakta İşiten, söyleyen dilde Söyleyen O’dur. Bu, Hüvviyet’in Zâhir isminin tecellîsidir. Bu nazarla baktığında, her şey O’dur, O’ndan gayrı bir vücûd (varlık) yoktur.

Sâlikin imtihanı burada başlar. Sadece tenzihte kalırsa Hakk’ı kendinden ve âlemden uzak, ulaşılmaz bir varlık sanır, muhabbetten mahrum olur. Sadece teşbihte kalırsa, edebi elden bırakır, her şeyi Hakk görerek firavun gibi “Ben sizin en yüce Rabbinizim” deme tehlikesine düşer.

Çözüm, bu iki kanadı birlikte çırpmaktır. Şeyh-i Ekber Hazretleri’nin bize öğrettiği Muhammedî yol budur. Yani, Hakk’ı hem “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur” diye tenzih etmek, hem de “O, her şeyi işiten ve görendir” diye teşbih etmek. Aynı anda hem Zâhir hem Bâtın, hem Evvel hem Âhir olduğunu idrak etmektir. İşte bu iki zıt görüşün birleştiği yere Cem makamı denir. Bu makam, aklın sınırlarının bittiği, ancak kâmil insanın kalbinin genişleyerek her iki tecellîyi de aynı anda taşıyabildiği yerdir.

Hüvviyet, tam da bu Cem makamının kendisidir. “Hüve” (O) dediğimizde, hem âlemlerden münezzeh olan Gayb’daki Zât’ı, hem de âlemlerde tecellî eden Vücûd-u Mutlak’ı kastederiz. O, hem tenzihin işaret ettiği “öteki”dir, hem de teşbihin işaret ettiği “her şey”dir. Bu, aklın alacağı bir iş değildir; çünkü akıl, “bir şey ya budur ya da şudur” diye çalışır. Hakikat ilmi, aklın ötesinde bir zevk (tatma) ilmidir.

Füsûs’un hikmeti bize şunu fısıldar: Cenâb-ı Hakk, isimleriyle tecellî eder. Ve bu isimlerin çoğu, birbirine zıt kutuplarda görünür. O, el-Evvel’dir (her şeyden önce olan) ve aynı zamanda el-Âhir’dir (her şeyden sonra kalan). O, ez-Zâhir’dir (apaçık görünen) ve aynı zamanda el-Bâtın’dır (gizli olan). O, el-Kâbıd’dır (ruhu daraltan) ve el-Bâsıt’tır (ruhu genişleten). O, el-Muzill’dir (zillete düşüren) ve el-Muizz’dir (izzet veren).

Cahil insan, bu zıt tecellîleri gördüğünde, bunları birbirinden ayrı güçler sanır. Başına bir darlık geldiğinde “Kâbıd” isminin tecellîsini yaşar ve isyan eder. Bir genişlik geldiğinde “Bâsıt” isminin tecellîsini yaşar ve şımarır. Hâlbuki arif, bilir ki sıkan da O’dur, açan da O’dur. İzzeti veren de, zilleti tattıran da O’dur. Her ikisi de aynı Hüvviyet’in, aynı “O”nun farklı yüzleridir. Tıpkı bir elin hem yumruk olup sıkabilmesi, hem de avuç olup açabilmesi gibi. Bütün bu zıt isimler, tek bir Zât’ın, tek bir Hüvviyet’in farklı yönlerden görünüşüdür.

Bu sırrı anlayan sâlikin kalbi, bir savaş alanı olmaktan çıkar, bir barış yurduna döner. Artık o, başına gelen iyi veya kötü hadiselerde farklı failler aramaz. Bilir ki Fâil-i Mutlak (gerçek işi yapan) birdir. Celâl’iyle tecellî ettiğinde de O’na “Lütfun da hoş, kahrın da hoş” der; Cemâl’iyle tecellî ettiğinde de şükrünü ve edebini muhafaza eder. Onun için artık darlık da birdir, genişlik de. Çünkü her ikisi de Sevgili’den gelen bir mektuptur. Her ikisinde de O’nun Hüvviyet’inin mührü vardır.

İnsân-ı Kâmil, bu zıtlıkları kendi varlığında birleştiren kişidir. O, bir yönüyle topraktan halk edilmiş bir beşerdir, aciz bir kuldur (tenzih). Ama bir diğer yönüyle, Hakk’ın bütün isimlerini kendinde gösteren bir ayna, halifetullah’tır (teşbih). O, hem ‘abd’ (kul), hem ‘Rabb’in tecellîgâhıdır. Bu yüzden Füsûs’ta, Hakk’ın ancak İnsân-ı Kâmil’in kalbinde tam olarak bilinebileceği söylenir. Çünkü kâinatın tamamında dağınık halde bulunan bütün isimler ve hakikatler, İnsân-ı Kâmil’in gönlünde bir araya gelir, cem olur. Onun kalbi, zıtların düğün yaptığı bir dergâhtır.

“Hû” zikri, sadece bir zamiri tekrar etmek değildir. “Hû” demek; “Ey hem Zâhir olup eserleriyle görünen, hem de Bâtın olup Zât’ıyla idrak edilemeyen! Ey hem Evvel olup her şeyin başlangıcı olan, hem de Âhir olup her şey fâni olduktan sonra Bâkî kalan! Ey hem Celâl’inle kahreden, hem Cemâl’inle lütfeden! Bütün bu zıtlıkların sahibi olan tek Kimlik Sensin. Ben, Senden gelen her tecellîye razıyım. Çünkü bilirim ki hepsi, Senin bir olan Hüvviyet’inden bana bir selamdır” demektir.

Bu, Füsûs’un bize sunduğu en büyük hikmetlerden biridir. Hüvviyet, zıtlıkların ortadan kalktığı değil, anlam kazandığı, birbiriyle barıştığı ve tek bir Vücûd’un farklı nağmeleri olduğunun anlaşıldığı ilahi bir kimliktir. Onu anlamak, kâinatı ve kendini anlamaktır. Onu yaşamak ise, her halde ve her anda O’nunla beraber olmanın huzuruna ermektir.

Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Hüvviyet

Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri'nin Mesnevî-i Şerîf'inde, Hüvviyet gibi Zât’a dair en derin sırlar, kuru izahlarla değil, gönle işleyen hikâyelerle, nefes alan temsillerle ve kalbi titreten bir zikir diliyle anlatılır. Hz. Pîr, hakikati bir ders gibi anlatmaz; onu bir gül gibi koklatır, bir su gibi içirir. O'nun sohbetinde Hüvviyet, bir kavram olmaktan çıkar, canın içinde hissedilen bir iştiyak, bir vuslat anı ve bir ilâhî çekim kuvveti hâline gelir.

Mesnevî'nin sayfaları arasında gezinirken, Hüvviyet'in ne olduğunu değil, nasıl yaşandığını, nasıl tecellî ettiğini ve canı nasıl kendine çektiğini sezeriz. Hz. Mevlânâ, bu Zâtî sırrı, kâh bir peygamberin mu'cizesinde, kâh bir kazın deniz hasretinde, kâh sevenle sevilenin bir olduğu zikir halkasında gösterir.

"Hû" Zikrinin Sırrı: İsmin Ardındaki Zât

Tasavvuf yolunun özü zikirdir. Zikrin özü ise, zikredilende fânî olmaktır. Hz. Mevlânâ, Hüvviyet'e, yani Hakk'ın mutlak "O"-luğuna işaret eden en kestirme ve en kapsayıcı kapının "Hû" (هو) ismi olduğunu bize hatırlatır. "Hû", bir isimden öte, bütün isimlerin ve sıfatların ötesindeki Zât-ı Mutlak'a bir işarettir. O, "sen" ve "ben" ikiliğinin kalmadığı, sadece "O"nun olduğu bir makamın anahtarıdır.

Hz. Pîr, bu ismin kudretini anlatırken bizi Hz. İsa'nın (a.s.) mu'cizelerine götürür. Ölüleri dirilten, hastalara şifa veren, İsa'nın kendi beşerî gücü müydü? Hayır. O kudret, "Hû" isminin işaret ettiği ilâhî Hüvviyet'in bir tecellîsiydi.

O şeyi ki, İsa "Hû" isminden etmiş idi, onun isminden ona ortaya çıkardı. Yani, İsa'nın (a.s.) ölüyü diriltmesi ve hastalara şifa vermesi "Hû" ismindendi. İlahi hüviyete işaret eden "Hû" ism-i şerifinden ona böyle birtakım mucizeler ortaya çıkardı.

Fiil, fâilinden ayrı değildir. Hz. İsa, kendi varlığından soyunup Hakk'ın Hüvviyeti'nde bir ayna hâline gelince, o aynadan yansıyan da Hakk'ın kudreti olmuştur. "Hû" ismi, bu birliğin mührüdür. Sâlik "Hû" dedikçe, kendi benliğinin sınırlarından sıyrılır ve o ismin sahibi olan Zât'ta erimeye başlar. Bu öyle bir haldir ki, artık zikreden kim, zikredilen kim, zikrin kendisi ne, bu ayrım ortadan kalkar. Bu, Tevhid'in zirvesidir.

Can Hakk'a ulaştığı zaman, onun zikri budur ve bunun zikri odur. Yani, can Hakk'a ulaştığı zaman, itibari olan başkalık ortadan kalkar ve zikreden can ile zikredilen Hak bir olur. Bu sebeple bunun zikri onun zikri ve onun zikri de bunun zikri olur. Beyit: "Ben perdenin keşfinden ve açılmasından evvel dehrde seni zikreden ve sana şükreden olduğumu zannederdim. Gece aydınlandığı zaman, zikredilen ve zikir ve zikreden muhakkak Sen olduğunu görücü olarak sabahladım."

Hz. Mevlânâ'nın atıf yaptığı beyt bunu özetler: Yolun başında "ben" zikrediyorum, "O"nu anıyorum zannedersin. Perde kalkınca, yani benlik vehmi aradan çekilince anlarsın ki, anan da O, anılan da O, anmanın kendisi de O'nun bir tecellîsidir. Bütün varlık, Hüvviyet denizinden kalkan bir "Hû" sedasından ibarettir. Gönül bu sırra erince, Hz. Pîr'in dediği gibi, "Hak benimledir ve ben Hak ileyim" deme cüreti bulur. Bu, bir iddia değil, bir fânîlik halinin ifadesidir.

Kaz ve Tavuk Temsili: Aslına İştiyak Duyan Ruh

Hz. Mevlânâ, en soyut hakikatleri en somut ve dokunaklı misallerle anlatır. Hüvviyet gibi Zâtî bir bahsi, yani ruhumuzun nereden gelip nereye gitmek istediğini, bir kaz ve tavuk hikâyesiyle gönlümüze nakşeder.

Hikâye şöyledir: Bir tavuk, bilmeden kuluçkaya yattığı yumurtalar arasına karışmış bir kaz yumurtasını da sahiplenir. Vakti gelip civcivler çıktığında, hepsi karada eşinirken, o bir tane yavru, yani kaz yavrusu, karşı konulmaz bir arzuyla suya, denize doğru koşar. Onu büyüten tavuk ana, karada çaresizce çırpınır, onu geri çağırır. Ama nafile! Çünkü kazın tabiatı sudandır, anası denizdir. Tavuğun toprağa bağlı tabiatı onu anlayamaz.

Hz. Pîr, bu temsille ruhumuzun macerasını özetler:

"Rûh-ı a'zam" deryâ-yı hakikatin kazıdır ve senin anandır. Seni dâye gibi terbiye eden ve topraktan mahlûk olan cismin, kendi aslı olan karaya âşıktır ve ona tapar!

Bizim hakiki annemiz, varlığımızın kaynağı, hakikat denizinden zuhûr eden Rûh-ı Küllî, yani "En Büyük Ruh"tur. Bu ruh, Nefes-i Rahmânî'nin bir dalgasıdır ve doğrudan Hüvviyet okyanusuna bağlıdır. O, hakikat denizinin "kazı"dır. Bizim cüz'î ruhlarımız ise o kazın yavrularıyız. Fakat dünyaya gelince, topraktan halk edilmiş olan bedenimiz, bir "tavuk" gibi bizi sahiplenir, besler, büyütür. Bedenin tabiatı topraktandır, karaya aittir. Dünyanın geçici zevklerine, maddeye, kesâfete meyleder.

Ama ruh, aslını unutmaz. O kaz yavrusu gibi, içinde nereden geldiğini bilmediği bir deniz arzusu taşır. Sâlikin içindeki o dinmeyen özlem, o vuslat hasreti, o "buraya ait değilim" hissi, tam da budur.

Deniz arzusu ki, senin gönlünün içindedir, o tabiat senin canına annendendir! Ey mümin, hakikat denizine senin gönlünün içinde bir arzu vardır ki, bedensel yoğunluğa dalmış olman sebebiyle sen onun farkında olamıyorsun! O arzu sende bazen Allah'ı anma meclisinde bulunduğun zaman ara sıra ortaya çıkar ve bedensel yoğunluğun üstün gelmesi yüzünden tekrar gizlenir. İşte o tabiat senin canına, senin annen olan "küllî ruh"tan aşılanmıştır. Bu meyil seni "beka" (sonsuzluk) tarafına çeker.

İçimizdeki o ilâhî huzursuzluk, o Hakk'a olan meyil, bizim icadımız değil. O, hakiki annemiz olan Rûh-ı Küllî'den bize miras kalan bir tabiat, bir fıtrattır. Tıpkı kaz yavrusunun suya meyli gibi. Bu meyil, bizi aslımıza, yani fenâ bulacağımız ve bekâya ereceğimiz Hüvviyet denizine çeker. Bedenimiz olan tavuk ise bizi sürekli karaya, yani fânî olan dünyaya çağırır. Sülûk, bu iki çağrı arasındaki mücadeledir: tavuğun gıdaklamasına kanıp karada mı kalacağız, yoksa içimizdeki o ilâhî "deniz arzusu"na uyup aslî vatanımıza mı yöneleceğiz? Hz. Mevlânâ bu temsille bize der ki: "İçindeki o hasreti dinle. O, senin en hakiki pusulandır. O seni, annene, yani seni var eden Hüvviyet denizine götürecektir."

Cezbe ve Sultan: O'ndan Gelen Çekim ve O'na Götüren Kudret

Sâlikin yolculuğu, sadece kendi gayretiyle olmaz. Aslında yolculuğun kendisi, bir davete icabettir. Bu davet, Hüvviyet'in kendisinden gelen bir çekim kuvveti, bir Cezbe'dir. Hz. Mevlânâ, Kur'an-ı Kerim'deki "قُلْ تَعَالَوْا" yani "De ki: Geliniz!" emrini okurken, bunu sadece bir emir olarak değil, aynı zamanda Hakk'ın kulunu kendine doğru çektiğinin bir işareti olarak görür.

"Ayet-i kermede قُلْ تَعَالَوْا (En'âm, 6/151) [ya'ni “Geliniz, de!”] buyurulması, Hakk'ın cezbinden alâmettir. Biz Hak tarafına yine Hak Teâlâ'nın çekmesiyle gideriz." İnsân-ı kâmili bulmak ve ona sıkı sıkı sarılmak, sana hüviyyet-i ilâhiyyeden nâzil olan bir tevfiktir ki, bu lütfa muvaffak oldun.

Demek ki yola çıkışımız bile bizden değil, O'ndandır. Bir mürşid-i kâmilin sohbetine katılmak, bir zikir meclisinde gözyaşı dökmek, kalpte aniden beliren bir pişmanlık ve Hakk'a yönelme arzusu... Bunların hepsi, "hüviyyet-i ilâhiyye"den gelen birer lütuf, birer çekimdir. Sâlik yürüdüğünü zanneder, halbuki çekilmektedir. Bu sırrı en güzel anlatan ayet ise "attığın zaman sen atmadın, fakat Allah attı" (Enfâl, 8/17) ayetidir.

"Attığın zaman sen atmadın"ı doğru bil; canın canından getirdiği her şey can olur!

Bu ayet, fiillerin ardındaki hakiki Fâil'in Hüvviyet olduğunu bize gösterir. Peygamber'in (s.a.v) eli, Hakk'ın kudretinin tecellî ettiği bir vasıtadır. Aynı şekilde, sâlikin seyr u sülûktaki her adımı, her gayreti, her zikri, aslında Hakk'ın o kulu kendine çekmesinin bir eseridir. İnsân-ı Kâmil'in canından gelen her söz, her hal, bu yüzden dinleyene "can olur", çünkü o sözün kaynağı, canların canı olan Hakk'tır.

Peki, bu çekime icabet edip yola çıkan ruh, kesâfet âleminin ötesine nasıl geçecek? Hz. Mevlânâ, Rahman Sûresi'ndeki bir ayete işaret ederek bu soruyu cevaplar. Cinler ve insanlara hitaben buyrulur ki, göklerin ve yerin sınırlarından ancak bir "Sultan" ile geçebilirsiniz.

Buyurdu ki: "Sultanın ve âsumânın vahyinin gayrı ile size felekten menfez yoktur." ... "Sultan", üstün gelen, kahredici, kuvvet, delil ve kesin kanıt anlamlarındadır. Burada ilahi kuvvet kastedilir. "Asuman"dan kastedilen, yüce âlemdir ve bütün mertebelerin üstünde olan ilahlık mertebesidir. Ya'nî, velhâsıl Hak Teâlâ buyurdu ki: "Kuvvet-i ilâhiyyenin ve mertebe-i ulûhiyyetin ve cinnin gayrı ile size âlem-i sûret olan feleğin hâricine çıkacak yer yoktur."

Bu "Sultan", bizim kendi cüz'î irademiz veya aklî çabamız değildir. O, bizzat Hüvviyet'in kendisinden gelen ilâhî bir kuvvettir. Ruhumuzun bu kesif âlemden sıyrılıp latif âlemlere, oradan da hakikat denizine ulaşabilmesi için gereken kudret, yine kaynağın kendisinden, yani Hüvviyet'ten bahşedilir. Hem bizi yola çağıran Cezbe, hem de yolda yürümemizi sağlayan Kudret (Sultan), her ikisi de O'ndandır. Sâlike düşen, bu çekime teslim olmak ve bu kudrete ayna olmaktır.

Hz. Mevlânâ'nın hikmet dolu dilinde Hüvviyet, uzak, erişilmez, soyut bir Zât değildir. Bilakis, zikrimizde "Hû" olup dilimize gelen, içimizde "deniz arzusu" olup bizi çeken, yolculuğumuzda "Sultan" olup bize kuvvet verendir. Yol, sahte hüviyetlerden (nefs, şeytan) sıyrılıp, tek ve mutlak olan ilâhî Hüviyet'te fânî olma yoludur.

Mesnevî Ciltlerinden İzler

Ahmed Avni Konuk'un on üç ciltlik Mesnevî-i Şerîf şerhinde Hüvviyet kavramı, farklı ciltlerde ayrı yönleriyle işlenir. Hangi beytin hangi ciltte geçtiğini bilmek, okuyucuya bu deryada bir pusula sunar:

  • Cilt 13: "'Hü' isminden idi. Hüviyyet-i ilâhiyyeye delâlet eden 'Hü' ism-i şerîfinden ona böyle birtakım mu'cizeler zâhir olurdu. Vaktâki cân Hakk'a muttasıl olur, onun zikri budur ve bunun zikri…"

Hüvviyet kavramının doğrudan tedris kaynakları: Bi'smi Has, Selâm (13) (Ene-Hüvviyet-Ahadiyyet zinciri), TB. Fusûs Mukaddimesi (Gayb-ı hüvviyet tarifi), Vahiy ve Cebrâîl (Hüvviyet-i mutlaka), Bendeki Terzi Babam (Cilt 1) (Eniyyet-Hüvviyet ayrımı), Namaz Sûreleri (Cilt 2) (ism-i âzam olarak Hû), Gökyüzü İnsanları Araştırması (Cilt 1) (aynı tedris), İnsân-ı Kâmil (Cilt 2) (Hû ve Allah lafzının yapısı), Kelime-i Tevhîd (Hüvviyet-Beytullah-Âlemler üçlemesi), Fâtiha Sûresi (Hüvviyetten Kelime-i Tevhid'e zuhur sırası). Fusûs tarafında: TB. Süleymân-Dâvûd-Yûnus-Eyyûb Fasılları (her uzvun hüviyeti), TB. Kelime-i Hûdiyye (hüvviyet vâhid, cevârih muhtelif), TB. Kelime-i Îseviyye (Hz. Îsâ'da hüvviyet-i ilâhiyye), TB. Kelime-i Sâlihiyye & Şuaybiyye, Kelime-i Eyyûbiyye (sıfât-ı hayât ve hüvviyetin ilk zuhuru). Sûre tedrislerinden: Kıyâmet, Şu'arâ, Zâriyât, İnşikâk, Hadîd. Diğer eserler: Bir Ressam Hikâyesi, Altı Peygamber (Cilt 6) — Hz. Muhammed (s.a.v.) (hüviyyetiyle tahakkuk), Esmâü'l-Hüsnâ (Cilt 2) (Hü su, Ulûhiyet, Hakîkat-i Muhammedi, Risâlet üçlüsü). Mesnevî tarafında Mesnevî-i Şerîf Şerhi Cilt 13 (Hû isminden mu'cizelerin zuhuru). Sohbet Arası Sohbetlerden Seçmeler (31).

Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme

Kavramlar Ağında Hüvviyet

Hakikat ilmi bir okyanustur ve kavramlar o okyanustaki dalgalardır. Hüvviyet sırrını da tek başına değil, etrafındaki diğer tecellîlerle olan bağını görerek anlamak gerekir.

Evvela, Hüvviyet ile Zât arasındaki ince perdeyi aralamak gerekir. Zât, Cenâb-ı Hakk'ın hiçbir sıfat, isim veya taayyün ile kayıtlanmamış, akılların asla ulaşamayacağı mutlak gayb olan özüdür. Hüvviyet ise, işte bu idrak edilemez Zât'ın kendi kendine olan işareti, Zât'ın "O"luğudur. Zât denizi ise Hüvviyet, denizin kendisinin "deniz" olduğunun ilk şuuru, ilk kimliğidir. Bu yüzden "Hû" ismi, Zât'a en yakın, en kuşatıcı isim kabul edilir.

Bu "O"luktan evvel ne vardı? Burada karşımıza A'maiyyet mertebesi çıkar. A'maiyyet, Mutlak Gayb olan Zât'ın, henüz kendisine dahi "O" demediği, hiçbir tecellînin zâhir olmadığı, kör, mutlak bir bilinmezlik hâlidir. Hüvviyet, bu A'maiyyet karanlığından Zât'ın kendi kimliğine bürünerek ilk zuhûrudur. A'maiyyet'in isimsizliğinden, Hüvviyet'in "Hû" ismine bir tenezzüldür bu.

Bu "O" dediğimiz Hüvviyet, içinde bütün zıtları barındıran bir birlik hazinesidir. Âlemlerin zuhûru, Hakk'ın isimlerinin tecellîsiyledir ve bu isimler temelde iki ana kutba ayrılır: Celâl ve Cemâl. Celâl, Hakk'ın kahrı, azameti gibi sıfatlarını ifade ederken; Cemâl, lütfu, güzelliği gibi sıfatlarıdır. Bütün kâinat, bu iki zıt ismin imtizacından ibarettir. Hüvviyet, Celâl ve Cemâl'in henüz birbirinden ayrışmadığı, potansiyel olarak bir arada bulunduğu kaynak noktasıdır. Zıtların birliği (cem'ul-azdâd) hakikati, en saf hâliyle Hüvviyet mertebesinde saklıdır.

Hüvviyet'in "O"luğu ile sıkça karıştırılan bir başka ince sır ise İnniyyet yani "Ben"liktir. Hüvviyet, Hakk'ın Zât'ına işaret eden gaybî kimliğidir: "O". İnniyyet ise, Hakk'ın tecellî ettiği bir mazharda, bir surette kendi varlığını "Ben" diye ilan etmesidir. Mesela, Tur Dağı'ndaki ağaçtan Hz. Musa'ya "İnnî enallâh" (Şüphesiz Ben, Allah'ım) diye seslenmesi bir inniyyet tecellîsidir. Hallâc-ı Mansûr'un "Ene'l-Hakk" demesi de, kendi beşerî varlığından soyunup Hakk'ın kendi mazharından konuşması olan bir inniyyet tecellîsinin şatahatıdır. Hüvviyet gayba, İnniyyet ise şehâdete bakar.

Hüvviyet'in bir diğer komşusu ise Ahadiyyet mertebesidir. Ahadiyyet, Zât'ın mutlak birliğidir. Orada ne isim, ne sıfat, ne de bir başkasına işaret vardır. "Kul hüvallâhü ahad" sırrının tecellî ettiği makamdır. Hüvviyet, bu mutlak Bir'in, yani Ahad'ın kimliğidir. Ahadiyyet "Bir" ise, Hüvviyet o "Bir"in "O" olmasıdır. Ahadiyyet, her türlü nispetin ötesinde bir teklik iken, Hüvviyet, Zât'ın kendi kendisine olan ilk nispeti, kendi kimliğine bürünmesidir. İhlâs Sûresi bu mertebeleri anlatır: "De ki: O (Hüve), Allah'tır, Bir'dir (Ahad)." Önce "O" (Hüvviyet) ile işaret edilir, sonra o "O"nun Ahadiyyet'i, mutlak birliği beyan edilir.

Sâlikin, yani hakikat yolcusunun bu kavramlar ağındaki yeri neresidir? Burada devreye Fena girer. Fena, sâlikin kendi izafî, vehmî varlığını, benliğini Hakk'ın varlığında eritmesidir. Yolculuğun sonu, bu gölge benliği aradan kaldırıp, asıl ve tek kimlik olan Hüvviyet'in farkına varmaktır. Sâlik, kendi fiillerini Hakk'ın fiillerinde, sıfatlarını Hakk'ın sıfatlarında ve nihayet kendi varlığını Hakk'ın Zât'ında yok eder (fenâ-fillâh). Bu fena hâlinde artık "ben" kalmaz, sadece "O" (Hû) kalır. Bu, Hüvviyet sırrının zevk edilmesidir.

Kütüphanedeki Kaynaklar

Bu kütüphanenin temelini oluşturan üç büyük kaynak, Hüvviyet sırrına kendi meşreplerince ışık tutarlar.

Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri'nin sohbet ve eserlerinde Hüvviyet, yüksek bir hikmet nazariyesi olmaktan çıkar, sâlikin her anında yaşadığı, zikrettiği ve tefekkür ettiği canlı bir hakikate dönüşür. Terzibaba'nın dilinde Hüvviyet, "Hu" zikrinin kalpteki tecellîsidir. Sâlike, "sen" ve "ben" davasını bırakıp her şeyin ardındaki "O"nu görmeyi öğretir. Onun için Hüvviyet, eşyanın hakikatidir; dağa, çiçeğe, insana bakınca görülen, o suretlerin ardındaki ilâhî kimliktir. Onun sohbetleri, Hüvviyet'i akla değil, kalbe ve hâle indiren bir irfan mektebidir.

Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri'nin Füsûsu'l-Hikem'inde ise Hüvviyet, Vücûd mertebelerinin en temel direklerinden biri olarak ele alınır. Füsûs, varlığın ilâhî haritasını çizer ve Hüvviyet'i bu haritanın en stratejik noktasına yerleştirir. Şeyh-i Ekber, Hüvviyet'i Zât'ın A'maiyyet'ten ilk taayyünü olarak inceler. O, tenzih ve teşbih arasındaki Muhammedî mîzanı kurarken Hüvviyet'i kilit bir anahtar olarak kullanır. Hakk, Zât'ı itibariyle "Hû"dur, yani gaybtır, tenzih edilir; ama aynı zamanda her şeyin kimliği ve hakikati olarak "Hû"dur, bu da O'nun teşbih yönüdür. İbn Arabî'nin yaklaşımı, Hüvviyet'in kevnî ve vücûdî temelini ortaya koyan, derin bir hikmet bakışıdır.

Hz. Mevlânâ'nın Mesnevî-i Şerîf'ine geldiğimizde ise Hüvviyet, artık bir kavram değil, bir Aşk nidasıdır. Mesnevî, "Hû"nun ne olduğunu anlatmaz, "Hû"nun ateşiyle nasıl yanılacağını gösterir. Hz. Mevlânâ, "O"nu Ma'şûk (Sevgili) olarak görür. Bütün Mesnevî, o Sevgili'ye duyulan hasretin, vuslat arzusunun ve O'nun yolunda yok oluşun hikâyesidir. Ney'in kamışlıktan koparılıp "O"nun sırlarını üflemesi, sâlikin kendi benliğinden soyunup Hakk'ın nefesiyle konuşmasının şiiridir. Mesnevî'de Hüvviyet, akılla kavranan bir mertebe değil, aşkla ve vecd ile yaşanan bir hâldir.

Bu üç kaynak aynı kapıya çıkar. Biri o kapının anahtarını verir (Terzibaba), biri o kapının ardındaki sarayın planını çizer (İbn Arabî), diğeri ise o sarayın sahibine duyulan aşkın ateşiyle kapıyı nasıl yakıp geçeceğini anlatır (Mevlânâ).

Değerlendirme

Evvela, Hüvviyet, Cenâb-ı Hakk'ın Zât'ının gaybî kimliği, yani "O"luğudur. O, hem her şeyin ötesinde, ulaşılamaz bir sırdır, hem de her şeyin içindeki hakikat, her zerrenin aslıdır. Bu, tenzih ile teşbihin, yani Hakk'ın hem aşkın hem de içkin oluşunun sırrını barındıran cem makamıdır.

İkinci olarak, tasavvuf yolculuğu, yani seyr-i sülûk, sâlikin kendi sahte ve izafî hüviyetinden soyunup, tek ve mutlak kimlik olan ilâhî Hüvviyet'e erme yolculuğudur. Bu, "ben" zindanından kurtulup "O"nun sonsuzluğunda hürriyete kavuşmaktır. Fena makamı, bu hakikatin yaşandığı yerdir.

Nihayetinde, Terzibaba'nın amele ve hâle dönük rehberliği, İbn Arabî'nin sarsılmaz hikemî çerçevesi ve Mevlânâ'nın coşkun aşk dili, bu tek hakikate giden üç farklı, ama birbirini tamamlayan yoldur. Akıl, kalp ve ruh, bu üç pınardan beslenerek Hüvviyet denizine doğru yol alır. Yolun sonu, "Lâ mevcûde illâ Hû" sırrını tatmaktır: "O'ndan başka mevcut yoktur."

Bu makale, Terzibaba Irfan Mektebi Dijital Kutuphanesi Wiki-Enhanced RAG sistemi tarafindan 25 kaynak eserden sentezlenmistir.

Model: gemini-pro-augmented-mesnevi | Olusturulma: 11.06.2026