İçeriğe atla
Kutub
5887 kelime | 25 kaynak

Kutub

Kâinat kitabının sayfalarını çevirirken, bazı kelimeler hem bir anahtar hem de bir kilit gibidir. Onları anlamadan ne kitabın sırrına erebilir ne de kendi varlığımızın gizemini çözebiliriz. “Kutub” kelimesi, bu anahtar kelimelerin en başında gelenlerdendir. O, sadece bir makamın adı değildir; âlemin kalbidir, varlığın görünmez mihveridir, Hakk’ın halk içindeki nazar kıldığı en parlak aynasıdır. Kutub, zamanın mânevî direğidir ve âlemlerin mânevî yapısı onun himmeti ve varlığı üzerine ayakta durur. Terzibaba İrfan Mektebi’nde bu kavramları kuru bilgi olarak değil, sülûk yolumuzun birer işareti olarak okuruz. Zira Kutub’u bilmek, İnsân-ı Kâmil’i bilmektir; İnsân-ı Kâmil’i bilmek, Hakikat-i Muhammediyye’ye vâkıf olmaktır; o hakikate vâkıf olmak ise, insanın kendini ve Rabbini bilme yolculuğunun ta kendisidir.

Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı

“Kutub” kelimesinin bir lügat, bir de tasavvuf ehlinin kullandığı ıstılahî mânâsı vardır.

Sözlükte kutb kelimesi (çoğulu aktâb) değirmenin mili, eksen demiri, eksen: gökyüzünün kuzey yarımküre-sinde bulunan yıldız, bir topluluğun yöneticisi gibi anlamlara gelir. Tasavvufta ise, veliler zümresinin efdali başkanı, büyük veli ma’nâsında kullanılmış, onun işgal ettiği makama ise kutbiyyet denmiştir.

Değirmen taşı ne kadar ağır olursa olsun, onu yerinde tutan, hareketini anlamlı kılan ve buğdayı un yapmasını sağlayan şey, ortasındaki sabit mildir. O mil olmasa, taş yalpalar ve iş görmez olur. Kâinat da devasa bir değirmen gibi sürekli bir hareket ve akış içindedir. Bu hareketin ortasında bir sükûn noktası, bir denge merkezi olmak zorundadır. O merkez, o görünmez mil, zamanın Kutbu’dur. O, kendi etrafında dönmez; bütün âlem onun etrafında döner. O, Hakk ile sabittir.

Istılah mânâsında ise Kutub, “velîler zümresinin başkanı”dır. Yeryüzündeki bütün evliyanın başvurduğu, feyz aldığı, manen bağlı olduğu merkezdir. Mutlak olarak “Kutub” dendiğinde, o devrin en büyük velîsi, zuhûr etmiş İnsân-ı Kâmil’i ve Hakikat-i Muhammediyye’nin o asırdaki taşıyıcısı anlaşılır.

Bu makam, dünyevî bir başkanlık gibi seçimle elde edilmez; doğrudan doğruya Hakk’ın bir tecellîsidir. Kutub, yeryüzünde Hakk’ın halifesidir. Halife, birinin yerine geçen, onu temsil eden demektir. Kutub, Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinin ve sıfatlarının en kâmil şekilde tecellî ettiği ayna olduğu için bu vazifeyi üstlenir.

Ma’nâ-yı bâtınîsine gelince o da budur ki: Kutb-ı âlem yeryüzünde Hakk'ın halîfesidir. Zât-ı Hakk’ın ekmel sûrette zuhûru insân-ı kâmil libâsıyla vâki’ olur. Nitekim Ferîdüddin-i Attâr (k.s.) hazretleri Bi-ser-nâme’sinde şöyle buyururlar: “Ahmed bu âlem-i şehâdette ahaddir, ey iş adamı! Hakk’ın sırrını sana açıkça söylüyorum.”

Zât-ı Mutlak, kendi mutlaklığı içinde idrak edilemez. O’nun bilinmesi, ancak isimleri ve sıfatları aracılığıyla, yani taayyün perdeleriyle mümkündür. İnsan, bu taayyünlerin en toplayıcısıdır. İnsân-ı Kâmil ise, bu ayna olma vasfını en mükemmel seviyeye çıkarmış olan kişidir. Kutub, o asırda bu aynalığın zirvesidir. Hakk, âleme onun gözüyle nazar eder; rızıklar, feyizler, ilimler onun kalbi üzerinden âleme dağıtılır. Attâr Hazretleri’nin “Ahmed bu âlemde ahaddir” demesi, bu makamın Ahadiyet sırrından bir pay taşıdığını ve o devirde o makamda bir ikinci ortağın olmadığını anlatır.

Kutub, Hakk’ın en kâmil mazharıdır, ama asla Hakk’ın Zât’ı değildir. Mazhar, yani tecellînin belirdiği yer başkadır; tecellî eden başkadır. Ayna güneşi gösterir, ama ayna güneş değildir. Bu tenzih-teşbih dengesi, tevhidin temelidir.

Ey sâmi’, şârih-i fakirin bu sözünden sakın kutbun süreti ve taayyünü Hakk’ın zâtı olduğu i’tikâdında bulunma! Zîrâ zât-ı Hak bilcümle taayyünât-ı sûrî ile zâhir olmakla berâber, zât onların cümlesinden münezzeh ve beridir. Zîrâ taayyünâta i’tibâr yoktur, fânidir; ve sûretten münezzeh olan zât-ı Hak bâkîdir.

Kutub’un beşerî suretine bakıp da onu sadece bir insan sanmak ne kadar yanlışsa; onun mânevî büyüklüğüne bakıp da onu ilahlaştırmak da o kadar tehlikeli bir sapmadır. Kutub, bir “libas”, bir “elbise”dir. Elbise, içindekini gösterir ama içindeki değildir. O suret fânidir, geçicidir. Bâkî olan, o surette tecellî eden Zât-ı Hakk’tır. Bu yüzden Kutba yapılan hizmet, hakikatte Hakk’a yapılmış olur.

Bu konu hakkında Cürcâni de, kutbun maddi ve manevi âlemlerdeki varlıklara, ruhun bedene sirayet etmesi gibi sirayet ettiğini beyanektedir. Kutub derecesine ulaşan bu veliye kendisinden yardım istendiği (istigâse) için gavs denilir.

Ruh bedenin her zerresindedir ve çekildiği an beden bir ceset olur. Kutub’un mânevî varlığı ve himmeti de kâinat için böyledir; o, âlemin ruhudur. Onun varlığı sayesinde mânevî hayat devam eder. Bu sirayet, mekâna ve zamana bağlı değildir. Bu imdada yetişme vasfı sebebiyle Kutba aynı zamanda “Gavs” denir. Gavs, “imdat eden, yardımına koşulan” demektir. Ne zaman ki kullar manen daralır da samimiyetle feryat ederlerse, Hakk, o duaya çoğu zaman zamanın Gavsı olan Kutub’un eliyle, himmetiyle icabet eder. Bu yüzden velîler sultanına “Gavs’ül-A’zam” (En Büyük Yardımcı) denir. Bu, sadece bir unvan değil, yaşayan bir vazifedir.

Terzibaba'nın Nazarıyla Kutub: Aslı ve Mertebesi

Kutub, zamanın en büyük velîsi, Hakk’ın yeryüzündeki halifesi, âlemin kalbidir. O, Cenâb-ı Hakk’ın isim ve sıfatlarının en kâmil şekliyle tecellî ettiği bir aynadır. Bu makamlar akılla tartılıp kelimelerle tam kuşatılamaz; bunlar birer hâldir. Terzi Baba Necdet Ardıç Hazretleri’nin açtığı pencereden bakarak, bu yüce makamın hakikatine dair işaretleri okumaya gayret edeceğiz. Zira bu konular, Terzi Baba’nın deyişiyle, “kahve sohbetleri değil çok ciddi irfan sohbetleridir.”

Kutublar Hiyerarşisi: Besmele'nin Sırrında Bir Mertebeler Düzeni

"Kutub" dediğimizde tek bir makamdan bahsedilmez. Mâneviyat âleminin de bir düzeni, ilahi isimlerin tecellî edişindeki tertibe uygun bir hiyerarşisi vardır.

Kutupluğun üç makam olduğu bildirilmiştir bunlar, “Kutbul a’zam, Kutbul aktap ve Kutbul irşattır” Bunlara da tarikat tabirinde üçler denir. Üçler ise Besmele-i şeriftirki. “Kutbul a’zam, Allah isminin zuhurudur zaten oda bir tanedir ve “Aleyhissalât-ı vesselâm” efndimizdir. Kutbul aktap, Rahman, ismidirki onun da zuhur mahalli Rahmeten lilâlemin olan gene peygamber efendimizdir. Kutbul irşat” ise Rahim ismidirki, Raufurrahim’dir. O da gene Peygamber efendimizdir.

Kutupluk, üç ana mertebede zuhur eder:

  1. Kutb'ul A'zam (En Büyük Kutub): Bu makam, bizzat Allah ism-i şerîfinin, yani Zât mertebesinin tam zuhur mahallidir. Sahibi, aslen ve ebediyen, Hazreti Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efendimizdir.
  2. Kutb'ul Aktâb (Kutupların Kutbu): Bu makam, Rahman isminin tecellî ettiği yerdir. Rahman, Zât’tan ilk tecellî eden, bütün varlığı rahmetiyle kuşatan Nefes-i Rahmânî’nin ismidir. Bu makamın da asıl sahibi Peygamber Efendimizdir. Her devirde, onun vekili olarak bu rahmet tecellîsine mazhar olan bir velî bulunur.
  3. Kutb'ul İrşat (İrşad Kutbu): Bu mertebe, Rahîm isminin zuhur mahallidir. Rahîm ismi, Rahman’ın kuşatıcı rahmetinden müminlere özel olarak yönelen, irşad eden hususî rahmetin adıdır. Bu irşad vazifesinin de asıl sahibi Efendimizdir. Zamanın kutb-ı i̇rşâd’ı ise, bu görevi vekâleten yürüten kâmil mürşiddir.

Bütün bu mânevî makamlar, Besmele’nin sırrında toplanmıştır: Allah, Rahman, Rahîm. Bu üç isim, varlık mertebelerinin de bir özetidir: Zât, Sıfat, Esmâ. Ve bu üç mertebenin de kemâliyle zuhur ettiği tek varlık, İnsân-ı Kâmil olan Hazreti Muhammed’dir. Terzi Baba’nın şu sözü bu hakikati mühürler:

“rahmanın rahminden doğmayan Bismillâhirrahmanirrahim olamaz ” dır.

Yani, o kuşatıcı Rahman tecellîsinin mânevî rahminde yeniden doğmayan, bu mertebelerin hakikatine eremez.

Kutb'ul Aktab: Hakîkat-i Muhammedî'nin Vekâleten Vârisi

Her devirde âlemin mânevî nizamını ayakta tutan Kutb'ul Aktab makamı, Peygamber Efendimiz’in vârisidir. Fakat bu vârislik nasıl bir vârisliktir?

Gerçekte Allah ismi şerifinin tecellîsinin sırrına eren, Haz. Muhammed’e ve onun gerçek vârisi bulunan Kutbül Aktab'a mahsustur. (...) Hazreti Muhammed (s.a.v.) Allah ismi şerifinin tam kemâlli zuhur mahallidir. Diğer enbiya, peygamber, resûl, nebi ve Kutb’ul Aktab denilen kişinin Rabb-ı hassı bu olamaz. Ancak denildiği varis oda vekaleten olur. Bu da bir ömür boyu çekilemez.

Kutb’ul Aktab, Allah isminin tecellîsine mazhar olan vâristir, fakat bu vârislik asâleten değil, vekâletendir. O, Peygamber Efendimiz’in makamının bir vekili, bir temsilcisidir. Allah isminin tam ve kâmil zuhur mahalli sadece Hakîkat-i Muhammedî’dir. Kutub, bu makamın ağırlığını belirli bir süre için, bir görev olarak yüklenir.

İsmi Zat'ın Esmai Hüsna'dan her ismi cami bir isim bulunması itibariyle başkalarına da Allah ismi şerîfi'nin tecellîsine mazhariyet izafe ediliyorsa da, bu izafet Vahidiyet (birlik) ve Ahadiyet (teklik) hükmü ile mecazidir.

Allah isminin tecellîsi, iki farklı mertebeden olabilir. Birincisi, Ahadiyet mertebesinden, yani Zât’ın mutlak tekliğinden gelen tecellîdir. Bu, sadece Hazreti Muhammed’e (s.a.v) mahsustur. O, “Abdühü ve Resulühü” olduğu Hüvviyet mertebesinden bu tecellîyi doğrudan alır. İkincisi ise Vahidiyet mertebesinden, yani ilahi isim ve sıfatların birbirinden ayrıştığı mertebeden gelen tecellîdir. Kutb’ul Aktab’ın mazhar olduğu tecellî budur ve Ahadiyet tecellîsine göre bir yansıma, bir "mecaz" hükmündedir. Bu ayrımı bilmek, hem Kutub’un makamını doğru yere koymak, hem de Peygamber Efendimiz’in eşsizliğini anlamak için şarttır.

Hızır Sırrı: Kutbun Perdelenerek Zuhûru

Bu kadar yüce bir makam sahibi olan Kutub, genellikle bir sır perdesinin ardında gizlidir. Tıpkı Hızır Aleyhisselâm gibi, ne zaman, nerede, hangi surette karşımıza çıkacakları belli olmaz. Terzi Baba, Hızır ile Kutub arasındaki bu bağı şöyle açıklar:

Hızır demek bir bakıma “Hazır” demektir, birisi Anadoludan dervişlerden geliyordu, şöyle diyordu “Allah’ın bin bir ismi var, bir ismi Hızır, Allah’ı nerede çağırırsan orada hazır, diye alevi meşreb bir kişiydi, zaman zaman gelir giderdi. İşte gelen “Hızır” ismi altında veya “Hızır” kisvesi altında Hakk’ın ta kendisidir. “Hızır” hazır demektir, “Hazret” dediğimiz de buradan kaynaklanıyor, “Hazret” demek; Hakkani vasıflar ile hazır olan kimse demektir.

Hızır, her an her yerde "hazır" olan ilahi yardımın adıdır. Kutub da, devrin Hızır’ıdır. O, Hakk’ın vasıflarıyla vasıflanmış, ilahi yardımın tecellî edeceği bir "hazret"tir. Bedeniyle bir yerde otururken, himmetiyle ve ruhaniyetiyle bütün âlemde "hazır"dır. Bu yüzden Kutub, belirli bir mekâna hapsedilemez. Onun makamı, peygamberlerin kalpleri üzeredir. O, bütün kevnî düzenin kalbidir.

"Kulüb-u Enbiya" (Peygamberlerin kalpleri) üzere tertip olunduğunu ve her iki rivayetin hakikatte bir olduğunu anlatmak için Cenab-ı Pir Salahattin Uşşaki Efendimiz bu makamda "fefhem" (hemen anla) diye kamil akıl mensubu olan Enbiyaullahun kalpleri üzere olmak ve hakikatte bir beldeye mensubiyetle kayıtlı olmadığını anlatmak için "fefhem" (hemen anla) demiştir.

Kutub, cismiyle bir şehirde yaşasa da, ruhaniyetiyle bütün peygamberlerin taşıdığı mânevî ilimlerin ve hallerin merkezi olan bir kalp üzeredir. Onun makamı, coğrafi değil, ruhânîdir.

Makamların Hakikati ve Sûrette Kalmanın Tehlikesi

Bu makamlar, birer paye değil, ağır birer vazifedir. Ne yazık ki tasavvuf yolu, bu isimleri birer övünç vesilesi yapan kimselerle dolup taşabilmektedir. Terzi Baba, bu konuda bizi ikaz eder:

Şimdi şeyh efendilere biraz fazla yük yüklüyoruz, biraz yersiz. Onlara haksızlık ederek çok yükseltiyoruz. Efendim benim şeyhim elhamdülillah Gavsül Azam’dır, eh mübarek olsun. Benim şeyhim Gavsül Aktab’dır, Kütbül Aktab’dır, benim şeyhim Kütbül İrşad’dır. (...) O irşadı imamlar da yapıyor kardeşim. Senin Kutbül İrşad, irşadın kutbu olduğunu nerden anlayacağız? Söyledin mi bana, Hakk’dan bir sır getirdin mi? Yeni bir şey getirdin mi?

Bir mürşidin büyüklüğü, müritlerinin onu ne kadar övdüğüyle ölçülmez. Hakiki irşad kutbu, çağa yeni bir soluk getiren, kilitlenmiş kalplere Hakk’tan taze bir sır, yeni bir idrak sunan kişidir. Kutupluğun ilanı da kişinin kendi kendine veya sevenlerinin yakıştırmasıyla olmaz. Bu, mânevî âlemde gerçekleşen ilahi bir emirdir. Tıpkı Abdülkâdir Geylânî Hazretleri’nin kutbiyetini ilan edişi gibi:

Saatlerce, dinleyenleri hayretten hayrete düşürdükten sonra aldıkları emir mucibince, "kademi âlâ rakabeti külli evliyaullah-ı tealâ (oturdukları yer yüksek olduğundan), bütün evliyalar ayaklarımın hizasına kadar boyun eysinler" demişler. Bu suretle Kutb-ül Aktab mevkiinde olduklarını ilan etmişler. Camiide herkes boyun bükmüş, eğilmiş. Hatta Şam'da, Horasan'da, Medine'de ve daha birçok şehirlerde dervişleriyle sohbette veya murakabe halinde olan veliler boyun eğmişler, "İşittik, inandık, tasdik ettik" demişlerdir.

Hakiki kutbiyet budur. Kişinin kendinden menkul bir iddia değil, Hakk’tan gelen bir emirle gerçekleşen ve bütün mânevî âlemin tasdik ettiği bir hadisedir. Biz sâliklere düşen ise, "benim şeyhim kutuptu, gavstı" diye övünmek yerine, o makamların ifade ettiği manayı kendi varlığımızda ne kadar yaşayabildiğimize bakmaktır. Asıl marifet, kutbu dışarıda aramak değil, kendi içimizdeki Kâbe’nin etrafında dönen o mânevî mihveri bulabilmektir.

Terzibaba Geleneğinde Kutub'in Yaşanması

İrfan yolu, bilineni hâl edinme, ilmi irfana, irfanı da varlıkta yaşamaya dönüştürme yoludur. Kutub kavramı, kitaplarda duran bir başlık olmaktan çıkıp da canımıza dokunmadıkça, o bilgi bizim için ancak bir yük olur. Bu hakikatin sâlikin hayatında nasıl yaşandığını, Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri'nin sohbetleri üzerinden anlamaya çalışalım.

Kutub Makamının İşleyişi: Alternatör ve Himmet Sırrı

Tasavvuf, hakikati anlatmak için gündelik hayattan alınmış misallere ihtiyaç duyar. Terzibaba Hazretleri, Kutb’ul A'zam mertebesinin kevnî işleyişini anlatırken, bir arabanın aküsü ve alternatörü misalini kullanır. Bu misal, Kutub makamının kâinatın işleyişinde nasıl bir "görev" üstlendiğini gözler önüne serer.

Bizim aracımız akü bittiği halde, araç motoru 2. Vites (Zahir, Batın) ile vurdurulmak suretiyle çalıştırılabilmişti. Altarnatör yani Kutb’ul Azam mertebesi (Allah) esmâsı sistemi besliyebiliyordu. Ama araba çalıştığı müddetçe durduğu zaman yine birilerinin yardımına (Nusret)’e ihtiyaç olacaktı. Buradan şu sonuca varabiliriz diye düşünüyorum. Bizlerin beden varlığımız bizlerin araçları ve arabalarıdır. Kendi beden varlığımızda başta Allah esmâsı (her mertebenin hakkını verme), Rahman (Ulvi ve süfli olan yönlere rahmet olma) ve Rahim (özel olarak bu tecelliye mazhar olma) esmâsının Hakk’ıyla yani hayal vehim ve nefsaniyetle çalışmaması lazımdır.

Sâlikin beden varlığı bir araca benzetilir. Mânevî gayretimiz tükendiğinde, akü bittiğinde, dışarıdan bir "ittirme", yani bir [mürşid](/wiki/mursid)in himmeti, ilahi bir [nusret](/wiki/nusret) (yardım) gerekir. Fakat aracın sürekli çalışmasını sağlayan, sistemi besleyen parça "alternatör"dür. Kutb'ul A'zam mertebesi, bu kevnî sistemin alternatörüdür. O, Allah isminin tecellîgâhı olarak, mânevî âlemi sürekli besler. Bu misalden anlıyoruz ki, Kutub, varlık sisteminin devamlılığı için ilahi bir vazife ile görevlidir. Lakin "araba çalıştığı müddetçe" ifadesi, en kâmil tecellînin bile her an Hakk'a muhtaç olduğunu, her an ilahi medet ile kâim olduğunu hatırlatır. Bu, en tepedeki makamın bile abdiyet (kulluk) ve fakr (Hakk'a muhtaçlık) hâlinden ayrı düşünülemeyeceğinin ifadesidir.

Bu makamın insanlar üzerindeki tesiri ise "Gavs" ismiyle anlaşılır.

Gavs makamındaki velilerin en belirgin alâmetleri olarak, yüksek hususi bir mertebede bulunması, yanına gidenlerin Allahı anmaları, onun yanında günaha düşmemeleri, vefat etseler dahi yeryüzündeki himmetlerinin gönülden gönüle yayılması, bazı özel durumlarda imdada yetişen-yardım eden gibi belirgin vasıfları gavs makamı hakkındaki bazı bilgilerdir.

O zatın meclisinde bulunmak, manyetik bir alana girmek gibidir. O alanda nefsânî arzular gücünü yitirir, kalpler zikre yönelir. Bu, o zatın varlığının Hakk'ın rahmet ve muhafaza tecellîlerine bir ayna olmasındandır. Vefatından sonra bile himmetinin devam etmesi, o alternatörün mânevî aküyü hâlâ şarj ettiğinin delilidir.

Hurafeden Hakikate: "Şeyhim Yedi, Ben Doydum" Yanılgısı

Kutub ve Gavs gibi yüce makamlara hürmet, sâliki tembelliğe ve hurafelere sevk etmemelidir. Terzibaba Hazretleri, hakikatin gölgesine sığınan batıl anlayışları ayıklar.

Sonra senin nerede olduğunun faydası şeyhine nedir, sen yemek yediğinde şeyhinin karnı doyuyor mu, yahut şeyhin yemek yediğinde senin karnın doyuyor mu, otursunlar sofraya şeyh efendinin önüne yemeği koysunlar dervişler dışarıda elhamdülillah şeyhimiz yedi işte biz de doyduk, şeyh yedi ise kendisi için yedi, bu kadar saf niyetlilik olur mu, neyse görevimiz kimseyi eleştirmek değildir, işte ne yazık ki böyle hurafelerle asılda aslı var fakat sonradan hurafeye dönüşmüş anlayışlarla işte böylece gelip gidiyoruz.

Bu sözler, tasavvuf adına ortaya atılan pek çok safsataya karşıdır. Mürşid, yolu gösterendir; yolda yürüyecek olan müridin kendisidir. Mürşidin mânevî feyzinden istifade etmek başkadır, kendi kulluk vazifelerimizi onun üzerine yıkmak başkadır. "Aslında aslı var fakat sonradan hurafeye dönüşmüş" ifadesi mühimdir. Mânevî bir bağ ile bir feyiz akışı olabilir, fakat bu, fizikî kanunları veya şer'î sorumlulukları ortadan kaldırmaz. Gerçek doygunluk, sâlikin kendi nefsini terbiye ederek ruhunu beslemesiyle olur.

Makamla Övünmek Değil, Makamın Manasını Yaşamak

Yanlış anlamaların bir diğeri de, sâlikin kendi eksikliğini, mürşidinin makamıyla övünerek kapatmaya çalışmasıdır.

Hangi tarikat yoluna baksanız bunu beyanekteler. Benim şeyhim gavs, benim şeyhim kutb’ul aktab, benim şeyhim kutb’ul azam. Tamam, kardeşim mübarek olsun. İnşallah böyle olsun. İftihar ederiz ne güzel olur. Keşke biz de istifade etsek eline ayağına sarılsak da. Ama bu gavs dediğin şey çarşıdan alınır satılır, böyle paketlenmiş bir meyve suyu gibi bir şey değildir. ... Allah diyor ki benim velilerim kubbelerimin altındadır, onları benden başkası bilemez diyor. Geliyoruz biz şimdi üç ay olmuş bir tarikat müntesibi olmuş. Benim şeyhim gavs. İyi, mübarek olsun. Al kullan. Demek istediğim bu kelimeleri o kadar ucuza hemen alıp veriyoruz ki. ... Gavsı tanımak için evvela kendini tanıman lazımdır. ... Mübarek, sen daha kendini tanımıyorsun, kendinden haberin yok. Uçuyorsun havalarda. Nefsinin ihtişamıyla sürüyorsun hayatını. Benim şeyhim gavs. İyi hadi bakalım. Allah selamet versin.

Bir mürşidin makamını tayin etmek, yolun başındaki yolcuların haddi değildir. Cenâb-ı Hakk'ın, "Velîlerim kubbelerim altındadır, onları Benden başkası bilmez" Kudsî Hadisi bu sırrı bildirir. Asıl mesele, o makamların ifade ettiği manayı anlamak ve kendi varlığımızda yaşamaya gayret etmektir. "Gavsı tanımak için evvela kendini tanıman lazımdır." Kendini bilmeyen birinin, bir başkasının mânevî mertebesi hakkında söylediği sözün kıymeti olmaz. Asıl vazifemiz, dışarıda kutub aramak değil, kendi içimizdeki karanlık kutupları ilahi aşkın güneşiyle eritmektir. Kendi varlığımızın Âdem hakikatini, yani o ilahi halifelik sırrını keşfetmektir.

Seyrin Nihayeti: Cüz'iyetten ve Külliyetten Kurtulup Zât'ta Fâni Olmak

Yolun sonunda sâliki ne bekler? Hedef, bütün makamların ötesine geçerek, varlığını Hakk'ın Zât'ında ifnâ etmektir. İşte [Kutb-u âlem](/wiki/kutb-u-alem) makamının sırrı da burada yatar.

Rûhunu rûh-u izâfide yok ettikten sonra ruh-i izafiyi de Hakkın zatında ifna etmek, cüz’iyyetten de külliyetten de kurtulmak, cümle ef’al ve harekâtı ve sıfatı zatta ve zatını da zatı Hakta ifna etmek ve bu hali hakkalyakin müşahede etmek ve lâ mevcud illallah hakikatinin cemalini açmaktır. ... Bu turun ehli cümle eşyada kendini görür, kendisi de cümle eşyaya aynadır. Bütün eşyayı kendisine bağlı görür. İki âlemde de (Benden başka kimse yok) der. (Lâ mevcud ene.) şarabını içmiştir. Ebülvakit bu zat-ı şeriftir. Kutb-u âlem makamıdır.

Bu mertebe, kelimelerin bittiği yerdir. Sâlik, önce kendi cüz'î varlığını küllî ruhta, sonra o küllî ruhu da Hakk'ın Zât'ında yok eder. Artık ne "ben" vardır, ne "âlem". Geriye sadece Zât-ı Mutlak kalır. İşte Lâ mevcûde illâllah sırrının hakk'al-yakîn mertebesinde müşahedesi budur. Bu makamın sahibi olan [İbnü'l-vakt](/wiki/ibnul-vakt) ve [Ebülvakit](/wiki/ebulvakit), bütün eşyada Hakk'ı, Hakk'ta da bütün eşyayı görür. Bu makamda söylenen "Lâ mevcud ene" (Benden başka mevcut yok) sözü, konuşanın fâni olmuş benliği değil, o benlik aynasından konuşan Hakk'ın kendisidir. Bu, benliğin en son kalesinin de fethedildiği [Fenâfillah](/wiki/fenafillah) hâlidir. Yolun en sonunda varılan yer, [hayret](/wiki/hayret) deryasıdır.

Bu yüce hakikatlere bir de yaşayanların hatıraları üzerinden bakmak gerekir. Terzibaba Hazretleri'nin, Celvetiyye kutuplarından Osman Fazlı İlâhî Hazretleri'nin kabrini ziyaret ederken yaşadığı hâl, bu yolun muhabbet ve edep boyutunu gösterir.

Akşamüstü özel arabasıyla bizleri türbe-i şeriflerinin bulunduğu yapının yakınına götürdü. ... Hazrete doğru giderken attığım her adımımda ayrı bir ürperti ile sarıp sarmalanıyor, edebe mugayir olmasın diye koşmamak için kendimi zor tutuyordum. ... Hemen önlerine oturdum, manen mübarek ellerini öptüm. Nasıl da özlemişim… Baba hasreti çeken çocuklar gibi başımı kucağına koyup içli içli ağlamak ve özlemimi gözyaşlarımla dile getirmek istedim…

Bu satırlar, bir ârifin bir başka ârife duyduğu derin muhabbeti dile getirir. Ancak Terzibaba Hazretleri, bu derin teşbih hâlinden sonra, hemen bir tenzih notu düşerek dengeyi kurar:

NOT= Dünya değiştirmiş kişilere gösterilen muhabbetle diri olan kişiye gösterilen hali, varın siz kıyaslayın. Aslında o ziyaret edilen kabirlerde kimse yoktur, onlar berzah alemindedir, kabirler ise madde alemindedir.

Ziyaret edilen, o mânevî bağdır, silsileden gelen feyzdir. Yoksa o mübarek zatlar, madde âleminin kayıtlarından kurtulmuşlardır. Ziyaretin feyzi, ziyaret edenedir. Kutub'u yaşamak; mürşidin makamıyla övünmek değil, onun ahlakıyla ahlaklanmaktır. Onun gösterdiği mânevî gıdalarla ruhunu beslemektir. Ve nihayetinde, kendi cüz'î varlığını o küllî denizde yok ederek, "ben" ve "o" ayrımının kalktığı Tevhid sırrına ermektir.

Füsûsu'l-Hikem'de Kutub

Kutub bahsi, hikmetin pınarı Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri'ne ve Füsûsu'l-Hikem'ine yönelir. Şeyh-i Ekber, Kutub'u âlemin dokusuna işlenmiş bir sır olarak, yeri geldikçe aralar. Kutub, bir makamdır; ama aynı zamanda âlemin direği, varlığın kalbidir. Onun hakikatini anlamak için, velâyet ve nübüvvet ilişkisini, yani velîlerin peygamberlerin ilmine nasıl vâris olduğunu kavramak gerekir.

Her velî, bir peygamberin meşrebi üzeredir. Bu, o velînin, o peygamberin mânevî mirasını devraldığı anlamına gelir. Şeyh-i Ekber, bu meselenin usûlünü Şît Kelimesi'nde şöyle bir temele oturtur:

Şimdi, evliyâ peygamberlerin vârisi olduklarından, onlardan her kim o özelliğin vârisi ise, ona "Muhammedî" derler; ve her kim Îsevî velâyetin vârisi ise, ona Îsevî derler; ve İbrâhîmî ve İshâkî ve Ya'kūbî ve Mûsevî ve diğer peygamberler (a.s.) buna kıyas olunsun. Hakikat ehlinin ıstılahında "falan velî falan peygamberin kademi veya kalbi üzerinedir" denildiğinde bu anlam anlaşılmalıdır; yani o peygamberde olan ilimler ve tecelliler ve haller bu velîye o peygamberin vasıtasıyla "velâyet mührünün kandilinden" hâsıl ve vâsıl olur demektir. Buna göre o velî Muhammedî-i İbrâhîmî veya Muhammedî-i Mûsevî veya Muhammedî-i Îsevî olur. Velâyet-i muhammediyye de iki nevidir: Evvelkisi budur ki, tasarruf-ı maʼnevî ve sûrî beynini câmi'dir. Alemde maʼnâ hasebiyle tasarrufu, kutub hakkındaki tasarrufu gibidir; ve sûret hasebiyle tasarrufu, selâtîn hakkındaki tasarrufu gibidir. Bu da iki nevi'dir: Birincisi hilâfete makrûn olur. İkincisi hilâfete makrûn olmaz. Velâyet-i muhammediyyenin ikinci nev'i, tasarruf-ı sûrî ve manevî beynini câmi' olmaz.

"Falan peygamberin kademi veya kalbi üzere olmak" tabiri, o velînin seyr ü sülûk yolunda o peygamberin adımlarını takip ettiğini ifade eder. Bütün bu miraslar, en nihayetinde "velâyet mührünün kandilinden," yani Hatemü'l-Evliyâ olan zâtın nurundan yansır. Şeyh-i Ekber, Muhammedî velâyetin bir türünün, hem zâhirî hem de bâtınî tasarrufu birleştirdiğini söyler. Kutub'un sırrı bu noktada belirginleşir. Kutub, âlemin mânevî idarecisi, zâhirde sultanların tasarrufuna benzeyen bir yetkiyle bâtında ise bütün varlığa hükmeden bir merkezdir. Bu zât, devrin İnsân-ı Kâmil'idir ve Hakk'ın yeryüzündeki halifesidir.

Kutub'un bu merkezi olma hâli, Füsûs'ta İdris (a.s.) hikmetiyle somutlaşır. İdris Peygamber'in "mekânen aliyyen" yani "yüce bir makama" yükseltilmesi, Kutub'un hakikatini anlatan bir anahtardır.

Fass-ı İdrîsîde îzâh olunduğu üzere Cenâb-ı İdrîs kesret-i riyâzâttan dolayı sıfât-ı beşeriyye-i tabîiyyeden insilâh edip, cesed-i unsuriyyeden ve onun ahkâmından soyundu; ve telattuf edip sıfât-ı rûhâniyye ve heyet-i nûrâniyye ile bâkî kaldı. Binâenaleyh onun nefs-i kesîfinin heyeti rûh-1 münevverinin heyetine tebeddül etti; ve sûreti dahi heyet-i rûhâniyyeye münasib olan sûret-i misâliyye-i nûrâniyyeye münkalib oldu.

Onun kesif, yani yoğun ve katı olan nefsine ait yapı, nurlu ruhunun yapısına dönüşmüştür. Artık onun bedeni, ruhanî bir heyete bürünmüş, nuranî ve misâlî bir surettir. Bu dönüşüm, onu "yüce bir makama" taşımıştır. Şeyh-i Ekber ve şârihleri, bu "mekânen aliyyen"in Güneş feleğinin ruhanîliği mertebesi olduğunu söylerler. Buradaki "felek," kevnî bir mertebe, bir [vücût mertebesidir](/wiki/vücût mertebesi itibariyle). Güneş, kendi sistemindeki gezegenlerin merkezi, yani kutbudur.

İşte bu hâli ile ervâh-i semâviyyenin eşrefi olan yani en şereflisi olan Güneş feleğinin rûhâniyyeti mertebesine urûc eyledi. Yani şemsin ruhaniyeti mertebesine yükselmiş oldu. İşte ayet-i kerimede “mekanen aliyen” denilen hadise de budur. 19/57; وَرَفَعْنَاهُ مَكَانًا عَلِيًّا Zîrâ Cenâb-ı İdrîs (a.s.) onaltı sene yiyip içmedi ve uyumadı. Elbette kesif bedeni, latîf olup kendisine rûhâniyyet galebe etti. Güneş feleği kendi manzumesini teşkil eden seyyârâta nazaran yani güneş sistemindeki gezegenlere nazaran mahalli kutb ve küre-i arza nazaran dördüncü felektir.

Güneş'in kendi sisteminin kutbu olması gibi, devrin Kutb'u da mânevî âlemin merkezi, feyiz ve mededin dağıtım noktasıdır. Bu kutbiyet makamına kesif bir bedenle, nefsanî bir varlıkla yaklaşılmaz.

Ve cismâniyyetle Güneş feleğine çıkmak maddeten mümkin değildir. Ve yükselme mümkin olduğu farz olunsa, cismi ihrâk ve kesâfet-i vücûdu izâle eder. Güneşe yaklaşıldığı zaman farz-ı muhal ona yaklaştığı zaman o cesed yanar erir gider. [...] O makama ancak ruhen yükselmek mümkündür. Çünkü ruha madde, güneş bir zarar veremez.

Bu yanmama sırrı, İbrahim (a.s.)'ın ateşinin gül bahçesine dönmesindeki sırrın aynısıdır. İdris (a.s.), bu letâfetin kemâlinden dolayı "maháll-i kutbdan ibaret olan mekân-ı aliyye" yani kutup makamı olan o yüce mevkiye ref'olunmuştur. Fakat hikmet burada bitmez. Hz. İdris'in hikmeti, İlyas (a.s.) ismiyle tekrar yeryüzüne nüzûl etmesiyle kemâle erer.

Badehû “Emîrin putu” ma'nâsına gelen “Baalbek" karyesine resûl olarak nâzil oldu. Nitekim âhir zamanda Îsâ (a.s.) dahi böylece [22/5] nüzûl edecektir. Fakat bu nüzûlden tenâsüh vehmine düşülmesin. Zîrâ tenâsüh, rûhun, bir bedenden müfârakatinden sonra araya zaman girmeksizin, diğer bir bedene taallukundan ibârettir; ve bu i'tikāda göre rûhun beden-i cismânîye taalluku dâimîdir. Halbuki İdrîs (a.s.)ın İlyâs ismiyle nüzûlü böyle değildir. Belki İlyâs (a.s.) mekân-ı aliyyden rûh-ı musavver hâlinde olarak nâzil olan İdrîs (a.s.)dır.

Bu iniş, ruhun bir bedenden çıkıp diğerine girmesi anlamındaki tenâsüh (reenkarnasyon) değildir. Hz. İdris'in İlyas ismiyle zuhûru bir "nüzûl"dür. Bu, o yüce makama ermiş ruhanîleşmiş varlığın, ilâhî bir görevle, yeni bir surette tecelli etmesidir. Tıpkı Cebrail'in (a.s.) Dıhye suretinde görünmesi gibi, ruhanî bir hakikatin, beşerî bir kisveye bürünerek vazife görmesidir. Kutub'un sırrı da budur: O, bir yandan "mekân-ı alî"de sabit dururken, bir yandan da himmetiyle ve suretiyle halkın içindedir.

Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği

Kutub, kâinatın sırrının, yani zıtların birliğinin insan suretinde tecelli ettiği bir merkez noktasıdır. Şeyhü'l-Ekber İbn Arabî Hazretleri'nin Füsûsu'l-Hikem'i, bu merkezin etrafında dönen hakikatleri anlamak için eşsiz bir pusula verir. Kutub, zıtlıkların çatıştı��ı değil, Cem makamında buluştuğu bir vücûdî merkezdir.

Yolumuz, Hakk’ın farklı tecellilerini idrak etmekten geçer. Her peygambere indirilen vahiy, geldiği kabın isti’dâdına göre bir renk alır. Bu, hakikatin eksik olduğu anlamına gelmez; bilakis, sonsuz olanın sonluya kendi mertebesinden seslenişinin bir usûlüdür. Kimi vahiyler Hakk’ı tenzih, kimi vahiyler ise teşbih yönüyle anlatır.

Biraz idraki şuuru yerinde olan kişi, hangisi ilahiyata yakın, hangisi beşeriyet temelli kolayca anlayabilir oradaki ifadelerden. Yalnız bunların içerisinde isabet yönü çok da az olsa bir Yuhanna İncil’inin başında “Allah kelam idi ezelde kelam vardı, bütün her şey kelamdan oldu.” diye bir başlangıç vardır. O işte ancak sıfat yönüyle yaklaşıyor biraz. “Kelam” sıfatı yönüyle Hakk’a yaklaşıyor, nerede Zat’ı kaldı nerede Allah isminin genel manadaki yorumu kaldı.

Bu bir dinler mukayesesi değil, bir idrak mertebeleri şerhidir. Yuhanna İncili'nin başlangıcı, Hakk'a Sıfat-ı Kelâm kapısından yaklaşır. Bu, hakikatin tamamı değildir; Zât denizinden sadece bir sıfat damlasıdır. Zât mertebesi, bütün sıfatları kuşatandır. Kutub, yani İnsân-ı Kâmil, bu iki kanatla uçan, tenzih-teşbih dengesini varlığında birleştiren zâttır. O, Muhammedî mîzan üzere olduğu için, Hakk'ı hem "her şeyde" (teşbih) hem de "hiçbir şeyde" (tenzih) bilir.

Hz. İdris'in "mekânen aliyyen"e ref edilmesi ve sonra İlyas ismiyle yeryüzüne inmesi meselesi, aklın sınırlarını zorlayan bir Cem makamı tecrübesidir. Bu, tenâsüh (reenkarnasyon) değildir.

Zaten “Yahova” diyorlar ya “yahova şahitleri” diye, işte burada geçtiği üzere İdris (a.s.) kemal-i letafetinden, mahalli kutbundan ibaret olan mekan-ı âliye ref olundu, daha sonra emirin putu manasına gelen “Baalbek” şehrine kasabasına rasul olarak nazil oldu. Nitekim ahır zamanda İsa (as) dahi böylece nüzul edecektir. Fakat bu nüzulden, gelişinden tenasüh vehmine düşülmesin.

Buradaki sır, bir hakikatin farklı suretlerde zuhur etmesidir. İdrisî velâyet, bir başka zamanda İlyâsî bir surette yeniden tecellî ediyor. Bu, "aynı"lık ve "gayrı"lığın birleştiği yerdir. Suretler farklıdır, ama o suretlerde tecelli eden hakikat aynıdır. Bu, tıpkı Kutub'un her devirde farklı bir beşer suretinde zuhur etmesi, ama hakikatte Hakikat-i Muhammediyye'nin o devirdeki vekili olması gibidir.

Füsûs, bizi aklın bittiği, irfanın başladığı eşiğe, hayret-i mahmûde (övülmüş şaşkınlık) makamına getirir. Bu, cehaletin şaşkınlığı değil, bilginin sonsuzluk karşısında kendi hiçliğini idrak ettiği mübarek sükûttur.

O “hayret-i mahmûde” sâhibi olan Muhammedîlere Hak, her ne vakit nûr-i ahadiyyet ile tecellî edip izâe eylese, onlar o nûr içinde yürürler. Zîrâ tecellî-i ahadî ile keserât ve hicâb-ı taayyünât kalkar. Binâenaleyh mûcib-i hayret olan taaddüdât dahi mürtefi' olur; ve taayyünât-ı kesîre perdelerinin karanlığı çöktüğü vakit hayrete düştükleri hâlde dururlar, yürümezler ve kat’-ı merhale etmezler; ve hayrette olanlar ise devrederler; ve hareket-i devriyye ise kutub etrafındadır, ondan ayrılmaz.

Öyle bir an gelir ki, Hakk, sâlike Ahadiyet (mutlak birlik) nuruyla tecellî eder. Bu nur parladığında, çokluk (kesret) ve şeyleri birbirinden ayıran belirginlikler (taayyünât) perdesi ortadan kalkar. Göz, her şeyi tek bir nur içinde görmeye başlar. Bu hâli yaşayan sâlik "durur, yürümez". Çünkü "ilerlemek" için bir "burası" bir de "orası" olması gerekir. Vahdet tecellî ettiğinde ise gidilecek bir yer kalmaz.

Bu duruş bir atâlet değildir. "Hayrette olanlar ise devrederler; ve hareket-i devriyye ise kutub etrafındadır, ondan ayrılmaz." Doğrusal hareket bitmiş, dairesel hareket başlamıştır. Sâlik, artık kâinatın manevi merkezi olan Kutub'un etrafında bir gezegen gibi dönmeye başlar. Onun iradesi, Kutub'da tecelli eden küllî iradede erimiştir. Bu dairesel hareketin başlangıcı ve sonu yoktur. Bu, zamanın ve mekânın ötesinde, ebedî "an" içinde bir var oluştur. Bu, hareket içinde sükûnet, sükûnet içinde harekettir.

Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Kutub

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri, Kutub makamını kuru bir tarifle anlatmaz; O, kalpten kalbe konuşur. Bazen bir arslanın heybetinde, bazen bir padişahın kölesi Ayaz'ın tevazuunda, bazen de kâinatı aydınlatan bir güneşte gösterir bize Kutb'un kim olduğunu.

Kevnî Ağacın Meyvesi: Halife ve Feyiz Pınarı

Hz. Mevlânâ'nın nazarında Kutub, kâinatın varlık sebebidir. O, yeryüzünde Hakk'ın halifesidir. Bu Halifelik sırrı, "Lev-lâke lev-lâk, lemâ halaktü'l-eflâk" hadîs-i kudsîsinin her devirde o devrin Kutb'u olan İnsân-ı Kâmil'e verâset yoluyla sirâyet etmesidir. Kâinat, onun yüzü suyu hürmetine ayakta durur.

Çünkü onun fermanı üzerinde "lev-lâk" vardır ve herkes onun ihsanı ve dağıtımı içindedir. "Tevkî'", tezkire ve üzerinde hükümdarın işareti olan ferman anlamındadır. Yani, doğu ve batı halkının o insân-ı kâmile kul olmasının sebebi şudur ki: Ona verilmiş ilahi ferman üzerinde "Ey habîbim! Sen olmasaydın yerleri ve gökleri yaratmazdım!" yazılmıştır. Bu hadîs-i kudsî asıl olarak Âlemlerin Efendisi (s.a.v.) hakkındadır ve miras yoluyla bütün insân-ı kâmillere aittir.

Hikmet ehli, ilâhî feyzi feyz-i akdes ve feyz-i mukaddes olarak ikiye ayırır. Feyz-i akdes, bütün varlığın hakikatlerinin ilm-i ilâhîde belirginleşmesidir. Feyz-i mukaddes ise bu hakikatlerin dış âlemde zuhûra gelmesidir. Bu ikinci feyiz, zamanın Kutb'unun kalbi vasıtasıyla yayılır. Onun kalbi, bu feyzin âlemlere yansıdığı bir Mişkât gibidir.

"Parlamak"tan kastedilen feyz-i mukaddestir (kutsal feyiz); çünkü ilahi feyiz iki çeşittir. Birine "feyz-i akdes" (en kutsal feyiz), diğerine "feyz-i mukaddes" derler. Feyz-i akdes ile bütün eşyanın hakikatleri ilahi ilimde sabit olur; ve feyz-i mukaddes ile bu hakikatlerin gereklilikleri, taayyünler (belirginleşmeler) âleminde varlık bulur. Ve bu feyz-i mukaddese, taayyünler âleminde kutbu'l-aktâbın kalp kandilliği aracı olur; çünkü bu şerefli zât yeryüzünde Hakk'ın halifesidir.

Bu yüzden Hz. Pîr, kâinatı bir ağaca, insanları o ağacın ham meyvelerine benzetir. Bu meyvelerin olgunlaşması için Kutb'un feyiz yağmuruna ihtiyacı vardır.

Meyveler onun yağmurunun susamışıdır. Rızıklar dahi onun rızkını yiyicidirler. ... Yani, oluş ağacının ham meyveleri olan bütün insan bireyleri, görünen ve manevî olan gıdalarda kutbu'l-aktâb (kutubların kutbu, en büyük kutub) olan insân-ı kâmilin feyiz yağmuruna susamıştır ve onlara gelen imandan ve küfürden görünen ve manevî olan gıdalar dahi, o kutbu'l-aktâbdan kuvvet ve gelişme bulurlar. Çünkü Hakk'ın bütün isim ve sıfat tecellileri kutbu'l-aktâbın eliyle dağıtılır.

Arslan, Ayaz ve Güneş: Kutub'un Temsil Dili

Hz. Mevlânâ, bu hakikati gönle anlatmak için temsiller kullanır. Kutub, mânâ ormanının arslanıdır. Onun işi, Hakk'ın mağfiret ve rahmetini avlamaktır. Diğer bütün mahlûkat, o arslanın avından artakalanları yer.

Kutub arslandır ve sayd etmek onun işidir. Bu halkın bâkîleri onun bakîsini yiyicidir. Âlem kutbu aslan gibidir. Hakk'ın mağfiret ve rahmetini ve rahmet-i rahîmiyyesi (ahiretteki özel rahmeti) ile rahmet-i rahmâniyyesini (dünyadaki genel rahmeti) avlamak o kutbun işidir. Diğer yaratılmışlar o rahmetlerin kutubdan artanını alırlar.

Bir diğer temsil ise Sultan Mahmud'un kölesi "Ayaz"dır. Kutub, Hakk'ın huzurunda tam bir abd-i mahz (saf kulluk) mertebesindedir. O, kendi varlığından tamamen geçmiş, sadece Mevlâ'sının iradesiyle hareket eden bir "Ayaz"dır. Bu mutlak kulluk, onu âlemin mânâ sultanı (şâh-ı ma'nevî) yapar.

“Ayaz”dan murâd, abd-i mahz mertebesinde ve kutbiyet makâmında bulunan insân-ı kâmildir ki, bu kutb her asırda bir olur. ... Bu beyitte “Zühre”den murâd, kutb-ı zamândır. Zîrâ ilm-i nücûma göre pâdişâhlar Zühre seyyâresine mensûbdur; ve kutb-ı zamân ise cihânın şâh-ı ma'nevîsidir. Ve “Utârid”den murâd, kutbun mâdûnu olup ehl-i tasarruf bulunan evliyâdır. ... Ve “şihâb”dan murâd onların mâdûnu olan evliyâ-i sâiredir. Füyûzât-ı rabbâniyye bunların cümlesine kutb-ı zaman vâsıtasıyla tevzî’ buyrulur.

Kutub, aynı zamanda "eşsiz bir güneş"tir (bî-misâl güneş). Ancak bu güneşin nuruna her göz tâkat getiremez. Akıllarının karanlığında yaşayanlar, yarasa gibi bu güneşin ışığından kaçarlar.

Veyahut "eşsiz güneş"ten kasıt, her asırda ferd (tekil varlık) ve sırr-ı Muhammedî'yi (Hz. Muhammed'in manevî sırrını) taşıyan kutbu'l-aktâb (kutubların kutbu) olmak da mümkündür. ... "Yarasa kuşu"ndan murâd, akıllarının gözü ulûm-i enbiyâ ve evliyânın nûrundan kamaşan mu'terizlerdir.

Beşer Sûretindeki Sır: İmtihan ve Edeb

Kutb'un beşerî bir sûrette zuhûr etmesinin hikmetlerinden biri, ilâhî bir imtihan olmasıdır. Peygamberlerin vârisleri olan velîler, en başta da zamanın Kutb'u aracılığıyla bu imtihan vazifesini kıyamete kadar devam ettirir.

Her bir devirde o peygamberin makāmına kāim olan bir veliyy-i kâmil vardır ki, onlar sûret-i beşeriyyede zuhûr edip, o peygamberin şerîatını te'yîde hâdimdir. İmdi, onun sûret-i beşeriyyesi de resûlün sûret-i beşeriyyesi gibi muâsırlarının tahrîk-i hasedlerine sebeb olur ve imtihân-ı ilâhî de bu vâsıta ile kıyâmete kadar zuhûra gelir; ve o da zamânın "kutbu'l-aktâb"ıdır.

Bu imtihan karşısında gönlü kibirli olanlar kırılıp helâk olurken, huyu güzel, mütevazı olanlar teslim olur ve kurtuluşa ererler. Sâlikin vazifesi, bu beşer sûretindeki sırrı tanımaya çalışmak ve edebini muhafaza etmektir.

Birinci faydası şudur ki, o hasta olan kişi, belki bir kutup ve yüce bir şah olabilir. Ve eğer kutub olmazsa, yol arkadaşı olur; ve eğer şâh olmazsa, askerin atlısı olur. Ey inatçı, mâdemki kalbin iki gözünü tutmazsın, şöyle ki odunu uddan bilemezsin!

Bu ulu zâtın huzurunda sâlikin edebi, başını, yani kibrini feda edip tam bir teslimiyetle onun himayesine sığınmaktır. Burada bahsedilen Kutub, her zaman tek olan Kutb'ul-Aktâb olmak zorunda değildir; sâliki terbiye eden, irşad ile vazifeli bir Kutb-ı İrşâd da olabilir.

Başının gitmesini istemezsen, sen ayak ol, görüş sahibi kutbun himayesinde ol! ... Beyt-i şerîfte mezkûr olan "kutub”dan murâd, "kutbu'l-aktâb" olan zât-ı şerîf değildir. Fenâ ve bakā mertebelerini ihrâz ve izn-i ilâhî ile halkı irşâda me'mûr olan "kutb-ı irşâd"dır. Binâenaleyh kutbu'l-aktâb bir olur ve kutb-ı irşâd ise çok olur.

Sözün özü, Hz. Mevlânâ'nın Mesnevî'si, Kutub makamına giden yolun edebini, o makamın sahibinin heybetini ve letafetini gönüllere nakşeder.

Mesnevî Ciltlerinden İzler

Ahmed Avni Konuk'un on üç ciltlik Mesnevî-i Şerîf şerhinde Kutub kavramı, farklı ciltlerde ayrı yönleriyle işlenir. Hangi beytin hangi ciltte geçtiğini bilmek, okuyucuya bu deryada bir pusula sunar:

  • Cilt 2: "Bilcümle ehl-i âleme füyüzât-ı ilâhiyye, onun kalb-i şerifinden tevzi olunur. Ona 'kutbu'l-aktâb' dahi derler. Şecere-i kevnin semere-i yegânesidir. 'Parlamak'dan murâd feyz-i mukaddestir, zira feyz-i [mukaddes onun kalbinden inkişaf eder]"
  • Cilt 3: "'Bilek'ten maksat, Hz. Pîr efendimizin mübarek zâtıdır. Çünkü Hz. Pîr efendimiz 'kutbiyyet' makâmında karar kılmıştır; Hakk'ın esmâî atâları halk-ı âleme kutbun eli ile dağıtılır. 'Kapı'dan ma[ksat..]"
  • Cilt 4: "Beyt-i şerifte mezkür olan 'kutub'dan murâd, 'kutbu'l-aktâb' olan zât-ı şerif değildir. Fenâ ve bakâ mertebelerini ihrâz ve izn-i ilâhi ile halkı irşâda me'mür olan 'kutb-ı irşâd'dır."
  • Cilt 8: "Onlar doğru yolu görürler' âyet-i-kerimesidir. Âlem-i kebirdeki zümrüdün hâssiyyeti perişân rü'yâlara mâni' olmak ve kalbe kuvvet vermek olduğu gibi, kuvve-i müzek[kire]"
  • Cilt 10: "[Sıfât-ı ilâhi]yyenin emînidir. Binâenaleyh ekvâna olan Hakk'ın tecelliyât-ı lutfiyye ve kahriyyesi hep onun vâsıtası ile zâhir olur. Efrâd-ı halktan her birinin kutb-ı âlemden istifâdesi, ona sıfat i'tibâriyle yak[ın olmasındadır]"
  • Cilt 11: "'Teceşşüm', bir şeyin zahmetini çekmek ve tekeffül etmek demektir. Bu itâb üzerine bey dedi ki: 'Yâ Resülallâh! Benim cânım senin mülkündür. Maahâzâ cân nedir ki, sana fedâ edi[lmesin]'"
  • Cilt 12: "Onun ism-i Bâtın hükmüne nazaran kutub tasarruftan mezcür ve memnü'dur. Zirâ hakikatte kutbun vücüdu yoktur; 'lâ mevcüde illallâh.' Halife-i ilâhi olan kutub yeryüzünde hazine-i Hakk'ın emini olduğun[dan]"

Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme

Kavramlar Ağında Kutub

Tasavvufî ıstılahlar birbirini aydınlatan kandiller gibidir. Kutub kavramı da tek başına durmaz.

Kutub, en temelde Veli zümresinin zirvesidir. Velayet bir umman ise, Kutub o ummanın en derinindeki incidir. Her Kutub bir velîdir, ama her velî bir Kutub değildir.

Zamanın Kutbu, kendisine medet için yönelindiğinde Gavs (yardım eden, sığınak) ismini alır. Bu, ayrı bir şahıs değil, Kutub’un bir vazifesidir. “Yetiş yâ Gavs!” nidası, o devrin Kutbuna bir sesleniştir.

Kutub, aynı zamanda Ricâlü'l-Gayb olarak bilinen ve âlemin mânevî idaresiyle görevli gizli velîler topluluğunun başkanıdır. Bu topluluğun önemli bir zümresi de Abdal ismini taşır. Abdallar, Kutub’un mânevî vekilleridir; onun himmetiyle yeryüzünün farklı köşelerinde hizmet ederler.

Kütüphanedeki Kaynaklar

Bu sohbetimizde Kutub kavramını üç büyük anahtarla aralamaya çalıştık.

Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri’nin sohbetleri, bu yüce makamı sâlikin gündelik hayatına indiren bir pusula vazifesi gördü. Kutub’u, Varlık mertebeleri ve Esmâ-i İlâhî hiyerarşisi içinde konumlandırarak, onun Zât, Sıfat ve Fiil tecellîleriyle bağını ortaya koydu. En önemlisi de, “benim şeyhim kutubdu” gibi nefsanî övünmelerin boşluğunu, asıl meselenin o makamın manasını kendi varlığında diriltmek olduğunu vurguladı.

Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri’nin Füsûsu’l-Hikem’i meselenin hikemî ve vücûdî temelini sundu. Fass-ı İdrîsî üzerinden bir peygamberin nasıl ruhânîleşerek “mekânen aliyyen” sırrına erdiğini, yani bir Kutub mertebesine yükseldiğini okuduk. Bu, Kutub’un beşerî kayıtlardan sıyrılıp nûrânî bir varoluşa bürünmüş bir velî olduğunu gösterdi. Onun satırlarında Kutub, zıtların birliğinin yaşandığı, tenzih ile teşbihin Muhammedî mîzanda dengelendiği bir Cem makamı olarak tecellî etti.

Hazret-i Mevlânâ’nın Mesnevî-i Şerîf’i ise bu derin hakikatleri, gönül diliyle, aşkın ve hikâyenin kanatlarıyla ruhlarımıza taşıdı. Kutub, onun dilinde bazen Sultan Mahmud’un önünde hiçleşen köle Ayaz, bazen de Hakk’ın tecellî ettiği bir arslan oldu. Mesnevî, Kutub’un beşerî bir surette gizlenmesinin, çağdaşları için nasıl bir imtihan olduğunu anlatarak, meselenin sadece bilmek değil, tanımak ve teslim olmakla ilgili olduğunu hatırlattı.

Değerlendirme

Kutub, sadece tarihsel bir şahsiyet veya bir rütbe adı değildir. O, her devirde âlemin mânevî kalbi olarak atan, Hakk’ın varlıkta kesintisiz devam eden rahmet ve idare tecellîsinin insan suretindeki en kâmil mazharıdır. Onu anlamak, kuru bir bilgiyle değil, ancak gönül gözünün açılmasıyla, yani Velayet sırrına talip olmakla mümkündür.

Bu sohbetten çıkarılacak en mühim ders şudur: Kutub kavramı, sâliki bir şahsa tapınmaya değil, o şahsın ayna olduğu Mutlak Varlığı tanımaya davet eder. Asıl maksat, “Kutub kimdir?” sorusunun cevabını dışarıda aramak yerine, o makamın işaret ettiği İnsân-ı Kâmil olma potansiyelinin kendi varlık tohumumuzda bulunduğunu idrak etmektir. Yolcu için gaye, Kutub’u bulup ona yaslanmak değil, onun gösterdiği istikamette yürüyerek kendi kalbini bir Kâbe kılmaktır. Zira her sâlik, kendi varlık dairesinin kutbu olmaya namzettir. Cenâb-ı Hakk, bizleri bu yüce makamları anlayan, anladığını yaşayan ve o makamların sahiplerine layıkıyla edep ve muhabbet gösteren kullarından eylesin. Âmin.

Bu makale, Terzibaba Irfan Mektebi Dijital Kutuphanesi Wiki-Enhanced RAG sistemi tarafindan 25 kaynak eserden sentezlenmistir.

Model: gemini-pro-augmented-mesnevi | Olusturulma: 11.06.2026