Mirac
Mirac kelimesini duyduğumuzda zihnimizde bir göğe yükseliş canlanır; bir peygamberin, bir gecede, mekânları ve zamanları aşan yolculuğu. Bu, işin zâhiridir. İrfan mektebinin sâliki için Mirac, yalnızca tarihte yaşanmış bir hâdise değil, her an kalpte yaşanan, yaşanması murad edilen bir seyr-i sülûk hakikatidir. O, kesretten vahdete, fânîden Bâkî’ye, kulun kendi hiçliğini idrak ederek Hakk’ın varlığında bir anlık soluklanmasına uzanan bir iç yolculuktur. Her insanın içinde, en derununda, kendi Burak’ı sırtında o Sidre’ye doğru bir özlem taşır.
Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı
Mirac, kelime olarak Arapça “urûc” kökünden gelir; yükselmek, yukarı çıkmak, merdiven gibi manaları taşır. Bir şeyin yükseldiği âlet veya mekân demektir. Bu lügat manası, yükseliş için bir “basamak” gerektiğini fısıldar. Bu bazen bir amel, bazen bir himmet, bazen de bir mürşidin nazarı olur. Terzibaba külliyatının İspanyolca’ya çevrilen bir eserinde bu kavram şöyle açıklanır:
Miraj / Mir’aj / Mirac / Mir’ac: Todas estas palabras hacen referencia al viaje en una noche hecho por el Anhelado Mahoma (sav) en Jerusalén para alcanzar La Fuente, el Único Creador.
Mirac’ın en temel ıstılahî karşılığı, “O Çok Özlenen Muhammed’in (s.a.v.) bir gece Mescid-i Aksâ’dan Kaynak’a, Tek Hâlık’a ulaşmak için yaptığı yolculuk” olarak tanımlanıyor. Yolculuk Kudüs’ten başlar, yani “mukaddes” olandan; ama hedef “Kaynak”tır, yani bütün kutsallıkların menşei olan Hakk’tır. Bu, sıfattan Zât’a doğru bir seyrin en kâmil ifadesidir.
Terzibaba Hazretleri’nin sohbetlerinde, Mirac konusu tek bir başlık altında anlatılıp geçilen bir konu değildir. Sohbetlerin dokusuna sinmiş, her bir bahsin içinden süzülerek kendini gösteren bir ana damardır. Bir sohbet halkasının içindekiler fihristi bu hakikati gözler önüne serer:
(KİTAP-140-8) İRFAN SOFRASI NECDET ARDIÇ TASAVVUF SERİSİ MUHTELİF SOHBET ARASI SOHBETLER. ... (3) Ön söz………………………………………....................…….. (4) 01- cd- 10-Soh- arası –Cennet bahçesi................................ (5) ... (34) 04- Ehli Beyt- Mirac............................................................. (47) ... (110) Mirac gecesi…………………………………………………..
Mirac bahsi “Ehli Beyt” ile birlikte anılıyor. Bir başka yerde “Namaz” ile, bir başka yerde “Sorumluluk” ile. Bu, Mirac’ın hayattan ve irfan yolundan kopuk, soyut bir mesele olmadığının delilidir. O, Ehli Beyt’in taşıdığı sırrın, namazda yaşanan huşûnun, halife olmanın getirdiği sorumluluğun zirvesidir.
Bu yolculuğun en hassas noktalarından biri, irfan ehlinin “Dur, Rabbin namaz kılıyor!” hadis-i şerifi etrafında yaptığı tefekkürde gizlidir. Bu hadis, Mirac’ın sadece bir yükseliş değil, aynı zamanda bir duruş, bir idrak ediş, bir teslim oluş olduğunu gösterir. Terzibaba Hazretleri ile talebeleri arasındaki yazışmalar, bu mektepte bilginin nasıl hayata geçirildiğini ve bir meselenin nasıl ortak bir tefekkürle demlendiğini gösterir:
Resulullah (s.a.v.) efendimiz, miraca çıktığında, kendisine bütün perdeler açıldı; ancak bir perde kaldı. O bir perdenin açılmasını dilediği zaman kendisine: -“Dur, Rabbin namaz kılıyor!” dendi. Bu hadisi şerifte Peygamberimiz batıni olarak miraca çıkmıştır. Peygamberimizin uruc yaptığını ve tek tek perdelerin aralandığını söyleyebiliriz. Fakat bir mertebeye geldiğinde kendisine bu uyarının yapıldığı anlaşılıyor. “ Dur, Rabbin namaz kılıyor! ” sözünde bu mertebede beklemesi gerektiği söylenmiş. Bekleme nedeni olarak da Rabbin namaz kılıyor denilmiş.
Sâlikin seyrindeki en kritik eşik burasıdır. Perdeler bir bir kalkar, mârifet nurları kalbe doğar, sâlik kendini bir şey zannetmeye başlar. Tam o son perdeyi de kendi gayretiyle, kendi “ben”liğiyle aralamak istediği anda, ilâhî bir ikaz gelir: “Dur!” Bu “dur” emri, bir acziyet ifadesi değil, bir edep talimidir. O son perdenin ardı, kulun fiilinin, gayretinin bittiği, Zât’ın tecellisinin başladığı yerdir. Oraya kul olarak girilmez; orada kul, kulluğundan fânî olarak o tecellî içinde bir anlık yok olur. “Rabbin namaz kılıyor” ifadesi, işte bu Zâtî tecellinin, yani Hakk’ın kendi kendine, kendi güzelliğine, kendi kemâline olan ezelî ve ebedî yönelişinin bir ifadesidir. Bu, Rubûbiyet mertebesinin salâtıdır; kulun salâtı ise ubûdiyettir. Mirac, ubûdiyetin zirvesinde, Rubûbiyetin salâtına şahit olmaktır.
Bazen bir konunun kendisi, yazılmak için kendi zamanını, kendi usulünü, kendi edebini dayatır. Terzibaba Hazretleri’nin, Mirac bahsini kaleme alırken yaşadığı bir hâdise, bu sırrı açıklar:
Bu hal de böyle oldu, miraçta da zannediyorum, miraç hadisesini yazarken eski atikten eski ahit yeni ahitten yani kitab-ı mukaddesten o peygamberlerle ilgili o yazıları aldım. Orada başka şey oldu onları da misal olarak vereyim içerisine dedim, mesela Musa (a.s)'ın Tur dağındaki miracını, Tevrat bugünkü Tevrat ne şekilde veriyor misal olsun diye idi. İsâ (a.s.)’ın göğe çıkışını İncil nasıl veriyor misal olsun diye alayım dedim. Şimdi Hz. Rasulullahın mirâcını yazıyorken, bölümde geldi Musa (a.s) yazılarını yazıyorum, kalemi bastırdım çıt, o basmalı kalem, eee olur yazmaya başlıyorum, iki harf yazıyorum çıt, e aynı kalem bu. Değişen bir şey yok. Hay Allah bu da tesadüf, tekrar yazıyorum bir kelime yazamıyorum çıt kırılıyor. Anladım ki tamam tevafuk daha ilerisi yok. Onlar girmeyecek yani içerisine ve sonra onların hepsini çıkarttım sadece bizimle ilgili kısımlarını bıraktım.
Bu sadece bir anı değil, başlı başına bir derstir ve açık bir bâtınî işarettir. Mirac-ı Muhammedî’yi yazarken, kalem, başka peygamberlerin kıssalarını, hele ki tahrif olmuş metinlerden alıntılayarak yazmayı reddediyor. Bu, her hakikatin kendi makamında, kendi ölçüsüyle ve kendi ümmetine bakan veçhesiyle kemâlde olduğunu anlamaktır. Hz. Musa’nın (a.s.) Tûr’daki tecellisi de bir miraçtır, Hz. İsa’nın (a.s.) ref’i de bir miraçtır. Lakin Mirac-ı Muhammedî, bütün miraçları içinde toplayan, cem eden bir “Cem makamı”dır. O, Zât’a mahsus bir yolculuktur. Kalem’in o noktada kırılması, “Bu bahsin içine başka bir tecellinin gölgesi düşmesin, bu sohbet sadece O’na (s.a.v.) has olanın lezzetiyle sürsün” manasında bir ilhamdır. Mirac, sadece göklere yükselmek değil, aynı zamanda neyi, nerede, nasıl konuşacağını bilme edepidir. Her kitabın yazılışının, her sohbetin edilişinin dahi kendi içinde bir miracı vardır ve o miracın sahibi, kalemi de, kelamı da, kalbi de elinde tutan Cenâb-ı Hakk’tır.
Terzibaba'nın Nazarıyla Mirac: Aslı ve Mertebesi
Mirac hadisesini sadece Resûlullah Efendimiz’in (s.a.v.) mübarek bir gecede göklere yükselmesinden ibaret bir hatıra zannetmek, okyanusu bir damlada boğmaya benzer. Mirac, hakikat yolcusunun önündeki en kâmil haritadır. O, sadece yaşanmış bitmiş bir olay değil, her an varlıkta devam eden bir seyrin, bir urûcun, yani yükselişin en kâmil beyanıdır. O, Hakikat-i Muhammediyye denilen o ezelî çekirdeğin, semâvât âleminde nasıl bir şecere-i Tûbâ’ya, bütün varlığı kuşatan bir ağaca dönüştüğünün hikâyesidir. Bu öyle bir ağaçtır ki kökü yukarıda, dalları aşağıdadır; Zât âleminden beslenir, ef’âl âleminde meyve verir.
Bu kutlu yolculuk, bize varlığın sırlarını, mertebelerin iç içe geçmiş dokusunu ve en nihayetinde insanın kendi hakikatine nasıl ereceğini fısıldar. Terzibaba Hazretleri’nin irfan pınarından beslenerek, Mirac’ın sadece tarihî değil, aynı zamanda derûnî, bâtınî ve her sâlikin seyrinde tecellî eden hakikatini anlamaya gayret edelim.
Hakikat-i Muhammediyye Çekirdeğinin Semâvî Açılımı
Mirac’ı anlamak için evvela, bu yolculuğa çıkan Zât’ın kim olduğunu idrak etmek gerekir. O, sadece bir beşer değil, aynı zamanda varlığın özü, gayesi ve çekirdeği olan Hakikat-i Muhammediyye’nin yeryüzündeki zuhur mahallidir. Terzibaba Hazretleri bu sırrı bir misalle açar:
Bakın bir çekirdek düşünün bakın miraç hadisesini daha belirgin şekilde kafanızda düşünmek için çekirdeğin kısa süre içinde çatladığını اَلَمْ نَشْرَحْ لَكَ صَدْرَكَ 94/1 içerisinde evvela köklerini yani sonra ana gövdeyi, sonra dallarını yapraklarını sonra çiçeklerini meyvelerini bir anda açtığını düşünün işte Hz Rasulullah’ın Hakikat-ı Muhammedi çekirdeği öz çekirdekti O, O çekirdeğin semavata ekildiğini bir anda orada bütün alemleri kaplayan bir ağaç şeklinde açıldığını düşünün, bütün alemi ihata ettiği şekilde Cenab-ı Hakk “Kün” ol dediği zaman oluyor her şey, işte (sav) efendimizin miraç etmesi bu hadise ile daha iyi anlatılabiliyor, anlaşılabiliyor. Bütün âlemlerde kendi varlığını müşahede etti yani kendisi bir çekirdek o çekirdek Muhammedi çekirdeği, Hakikat-ı Muhammediye dönüştü, genel olarak bütün alemlerde yaygın halini idrak etti.
Mirac, o öz çekirdeğin, yani Hz. Muhammed’in (s.a.v.) şahsında tecessüm eden o ilk Taayyün’ün, o ezelî hakikatin, bir an içinde bütün kevnî (âfâkî) potansiyelini açığa çıkarmasıdır. Çekirdek, ağacın bütün bilgisini nasıl saklarsa, Hakikat-i Muhammediyye de bütün varlık mertebelerini, bütün peygamberlik hakikatlerini ve bütün ilâhî isimleri kendi içinde öyle barındırır. Mirac, işte bu toplu (icmâlî) hakikatin, tafsîlî, yani açılmış ve yayılmış hâliyle müşahede edilmesidir. Efendimiz (s.a.v.), o an’da bütün âlemlerin kendinden zuhûr ettiğini, bütün varlığın kendi hakikatinin bir açılımı olduğunu İnsân-ı Kâmil olarak idrak etmiştir.
Bu idrak, varlığın ulaşabileceği en kâmil mertebedir. Bu yüzden ondan sonra bir peygamber gelmeyecektir.
Niye kendisinden sonra bir peygamber gelmeyecek? Çünkü bütün hakikatleri ortaya çıkardığı için! daha başka gizli bir şey ortada kalmadığı için gelmesine gerek yoktur. İş bitmiş, çember tamamlanmış. Başka ikinci bir çember yok ki, o tamamlanması için bir başka peygamber, nebi gelsin. Hz. Âdem (a.s.)'dan başlayan bu seyr, yahut bu çember Hz. Resulullah (s.a.v) ile sona erdi. Ondan daha üstünü daha başkası yok.
Mirac, bu kemâlin, bu tamamlanmanın ilanıdır. İnsanlığın, o Zât’ın şahsında ulaştığı son noktadır. Bu yüzden O, son peygamber, kitabı da son kitap olmuştur.
Zât'tan Sıfat'a Tenezzül: Mirac'ın Kevnî Haritası
Madem Mirac, Cenâb-ı Hakk’a en yakın olma hâlidir ve madem Kâbe-i Şerif, “Beytullah” yani Allah’ın Evi’dir, öyleyse bu yükseliş neden doğrudan Kâbe’den değil de, Mescid-i Aksâ’ya yapılan bir gece yolculuğundan (İsrâ) sonra başlamıştır? Bu sualin cevabı, Mirac’ın sadece mekânsal bir yolculuk değil, aynı zamanda varlık mertebeleri arasında yapılan bir seyr olduğunu bize öğretir.
Terzibaba Hazretleri bu çok hassas konuyu şöyle aydınlatır:
Kabe-i Muazzamada iken Hz Rasulullah (sav) Efendimiz bakın hep miraçta idi, devamlı miraç halinde idi. Mekke’de iken, neden çünkü miraç Zat’ın huzurunda olmak demektir, Zat’a ulaşmak demektir. Mekke’de Zat’i tecellisinin zaten kendisi Kabe-i Muazzama nokta zuhur mahali, o zaman miraç yapmak için neden gitsin başka bir yere zaten miraç Hakk’ın huzurunda Zat’i tecelli, işte bunları bize anlatmak için evvela Zat’ın nokta zuhur mahalinin dışına çıkması gerekiyor ki, tekrar Zat’ın nokta zuhur mahaline dönebilsin.
Kâbe, Zât makamıdır, Ahadiyyet (mutlak birlik) mertebesinin yeryüzündeki sembolüdür. Orada ikilik yoktur. Resûlullah Efendimiz, hakikati itibariyle zaten o makamda, o “daimî mirac” hâlindeydi. Bir yere varmak için, evvela o yerde olmamak gerekir. O hâlde bu kutlu yolculuğun ümmete bir yol haritası olarak gösterilebilmesi için, Efendimizin zâhiren bu Zât makamından bir an için ayrılması, yani bir Tenezzül (iniş) yaşaması gerekmiştir.
Niçin Mi'râc doğrudan "Kâbe-i Şerîf "ten olmadı da Kudüs-ü Şerîf'e gidip oradan vaki oldu? El cevap: Çünkü Kâbe-i Şerîf "Beytullah'tır (Allah'ın evi). Beytullah/Allah'ın evi, makâm-ı zâttır, mertebe-i ahadiyyet tir. Orada hakîkatiyle var olan, daima "gönül mi'râc"ındadır... İşte bundan dolayıdır ki; zât âleminin ifadesi olan "Mescid-i Harâm'dan sıfat âleminin ifadesi olan "Mescid-i Aksâ’ya uluhiyyet, rubûbiyyet ve ahadiyyet mertebeleri itibari ile yürüttü Bunun için zât âleminin dışına çıkılması lâzım geldi ki tekrar zât âlemine dönüş, yani Mi'râc mümkün olsun.
Yolculuğun hikmeti burada gizlidir. Mescid-i Harâm (Kâbe), Zât âleminin tecelligâhıdır. Mescid-i Aksâ (en uzak mescid) ise, Sıfat ve Esmâ âleminin, yani ilâhî isimlerin ve sıfatların tecellî ettiği, çokluğun (kesret) göründüğü âlemin bir ifadesidir. Bu yolculuk, Zât’ın sessiz ve mutlak birliğinden, Sıfatların ve İsimlerin tecellî ettiği kevnî sahneye bir iniştir. Bu, Hakk’ın kendi hakikatini bizlere anlatmak için kendi Zâtî tecellisinden Sıfat tecellisine tenezzül etmesidir. Ancak bu inişten sonradır ki, bütün mertebeleri toplayarak tekrar Zât’a doğru bir urûc, bir Mirac mümkün ve anlamlı hâle gelmiştir. Bu, sâlikin seyr-i sülûkunun da özetidir: Hakk’ı bulmak için halkın arasına inmek, O’nun isim ve sıfatlarının tecellîlerini kesret âleminde müşahede ettikten sonra tekrar Vahdet’e, yani birliğe dönmek.
"Dur, Rabbin Namaz Kılıyor": Salât'ın Zâtî Hakikati
Mirac yolculuğunun zirvesinde, bütün perdeler kalktıktan sonra kalan son perdenin arkasından gelen bir nida işitilir: “Dur, Rabbin namaz kılıyor!” Bu ifade, zahirî akılla anlaşılamayacak, ancak irfanî bir zevk ile tadılabilecek derin bir sırdır. Hakk namaz kılar mı? Bu nasıl bir namazdır?
Bu sırrın anahtarı, yine Terzibaba Hazretleri’nin bir tarifinde gizlidir:
( Salât, sahibinin Zâtı ile zuhur ettiği mahallin adıdır .)
Salât, yani namaz, sadece bizim yaptığımız şeklî bir ibadet değildir. O, en derin manasıyla, Zât’ın kendi tecellîsiyle bir mahalde zuhûr etme fiilidir. Cenâb-ı Hakk, Ahzâb Suresi’nde “Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber'e salât ediyorlar” buyurur. Hakk’ın salâtı, O’nun kendi en kâmil zuhur mahalli olan Hakikat-i Muhammediyye’ye olan bu ezelî ve ebedî tecellîsidir.
Mirac’taki o son perde, Rububiyyet (Rablık) mertebesi ile Hüvviyet-i Mutlak olan Zât arasındaki perdedir. O perdenin ardındaki “namaz”, Hakk’ın kendi kendine olan, kesintisiz, ezelî tecellîsidir. Bu, Rububiyetin, yani terbiye ediciliğin en üst perdeden faaliyetidir.
Dur rabbin namazda burada dur kelimesi bir emir kipi içeriyor... Rabbin namazda demesi sureti ile Rab yani rububiyet mertebesi senin üzerinde faaliyette, açmak istediğin son perde ile yüklendiğin isim ve Sıfatlarını da yok etmiş olaraktan zati tecelliyi alacaksın ve bu en kemalde ki miraç olacak Hz. Resullullahın şahsında tüm ümmeti Muhammed içinde öyledir diye düşünüyoruz.
O “Dur!” emri, beşeriyet sıfatlarının tamamen yok olduğu, kulun Hakk’ta fâni olduğu ve sadece Hakk’ın bâki kaldığı o mutlak Zâtî tecellînin heybeti karşısında bir ihtardır. Orası, kulun “ben” diyerek giremeyeceği bir Hüvviyet sahasıdır. Orada fiil de, fâil de, mef’ûl de Bir’dir. Namazın Abdiyet (kulluk) makamının en kâmil fiili olması ve Mirac’ta hediye edilmesi de bu sırra bağlıdır. Namaz, kulun kendi varlığını aradan çıkarıp, o Zâtî tecellî mahallinde Hakk’ın fiiliyle durmasıdır. Bu, “kul” olmanın en büyük şerefidir.
İşte Cenab-ı Hakk'ın miraç gecesinde namazı farz etmesi bu kulluğun hakikatidir. Farz buraya oluyor... Yani kendi asli, kendi zati fiili olarak oturtuyor, yaptırtıyor. Kendinden, kendine. En büyük şerefi kulluk şerefi...
"Bana Bakan Hakk'ı Görür": Mirac'ın Rü'yetullah Sırrı
Mirac denince akla gelen en çetin sorulardan biri de rü’yetullah, yani Hakk’ın görülüp görülmediği meselesidir. Beşerî gözler O’nu idrak edemez. Hz. Aişe validemizin “Gözler O’nu idrak edemez” (En’âm, 103) ayetiyle cevap vermesi, tenzih mertebesinden bir hakikattir. Ancak irfan mektebinde, bu meselenin bir de teşbih, yani birlik yönü vardır.
Bu muazzam yolculuğu ve oradaki Zâtî tecellîleri idrak edebilmek için, her peygamberde olmayan eşsiz bir kapasite gerekir. Resûlullah Efendimiz’in kendisini tarif ederken kullandığı iki ifade, bu kapasitenin anahtarıdır:
Onun için kendisi iki hasletinden bahsederken اَنَا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ 18/110 ben de sizin gibi bir beşerim demek suretiyle bu bedeninden bahseder يُوحۤى اِلَىَّ ancak bana vahy edilir dediği Hakikat-ı Muhammedi tarafından bahseder.
“Ben de sizin gibi bir beşerim” yönü, O’nun halk ile olan yüzüdür. “Ancak bana vahyolunur” yönü ise Hakk ile olan, kimsenin ulaşamadığı bâtınî yüzüdür. Mirac, bu iki kanadın sahibi olan, hem beşeriyetin en kâmil suretini taşıyan, hem de Akl-ı Küll’e, yani küllî akla vâsıl olmuş o eşsiz varlığa mahsus bir tecrübedir. O’nun fıtratı, bu tecellînin ağırlığını kaldıracak şekilde halk edilmiştir.
Herhangi bir kimse, sıradan bir kimse o miraç gecesi oralara çıkmış olsaydı dayanması zaten mümkün değildi ama kendisi fıtraten bu halde var edildiği için Cenab-ı Hakk'ın en geniş zuhur mahalli olduğundan, en geniş manada insan idrakinin ulaşabileceği en geniş manada zati hakikatleri Peygamber Efendimiz (S.a.v) o miraç gecesinde idrak etti.
Bu idrak içinde “görme” nasıl gerçekleşti? İrfan, bu soruyu “gören kim, görünen kim” diye sorarak cevaplar. Eğer gören ile görünen arasında bir ayrılık varsa, bu şirk-i hafî, yani gizli bir ikiliktir. Hakiki tevhîdde gören de, görünen de, görme fiilinin kendisi de Hakk’tan başkası değildir.
Ancak o, kendi kendini görür, "Allah'ı Allah görür" yahut, "Allah'ı Allah ile görürsün" diyor. "Allah'ı Allah zikreder" ancak diyor gerçekte... Gözler onu göremez, neden? Ayrı bir gözün O'nu görmesi mümkün değildir. O'nu görmek için idrâk eden bir göz lâzım, yani kendi gözü lâzım. Beşeriyet gözleri O'nu göremez, ama O bütün gözleri ihata eder.
Rü’yetullah, beşeriyet gözünün yok olup, yerine Hakk’ın kendi basîretinin, kendi nurunun geçmesiyle mümkündür. Kulun gözü aradan çekilir, Hakk kendi nuruyla kendi Zâtı’nı müşahede eder. Bu müşahedenin en kâmil aynası da İnsân-ı Kâmil olan Hz. Muhammed’dir (s.a.v.).
Mirac’ın ertesi günü, bu birliğin, bu Cem makamının yeryüzüne yansıyan mührü vurulur. Efendimiz buyurur:
“men reani fakat real Hak” yani “bana bakan hakkı görür!” Bu kadar açık daha nasıl söylesin, miraç dönüşü söyledi... Tarık yok artık ortada... İşte bütün bu çokluk gibi görünen varlıkta Hakk'ın isimlerinin zuhuru olduğundan ve neticede bütün Esmâ-i i İlâhiyede zât-ı itibarıyla Hakk'ın olduğunda, o halde Hak'tan başka bir şey yok ki zaten...
Mirac, bu hakikatin ilanıdır. O, fenâ makamında varlığın yok olduğu, bekā makamında ise kulun Hakk ile var olduğu bir seyrin zirvesidir. O geceden sonra, O’na bakan artık sadece Abdullah’ın yetimi Muhammed’i değil, Hakk’ın yeryüzündeki en kâmil tecellîsini, Zât’ının zuhur mahallini görmüştür. Mirac, bu sırra ermenin, bu hakikate yükselmenin adıdır.
Terzibaba Geleneğinde Mirac'in Yaşanması
Mirac hadisesini sadece semâvî bir yolculuk, Peygamber Efendimiz’e (s.a.v.) mahsus bir hâl olarak dinlersek, hakikatinin bir yönünü eksik bırakmış oluruz. Cenâb-ı Hakk, o en büyük Mirac’ı Habibine lütfetmiş, lakin o Mirac’ın kapısını ümmetine de bir hediye olarak aralık bırakmıştır. O hediyenin adı, “Namaz mü’minin miracıdır” sırrıdır. Sohbetimiz, o büyük Mirac’ın gölgesinde, sâlikin kendi varlığında, gündelik hayatında bu miracı nasıl yaşayabileceğidir. Zira hakikat, göklerde aranan bir sır değil, bizzat sâlikin kendi varlığında tecrübe edilen bir hâldir.
Zâhirde yapılan ibadetler elbette kıymetlidir ve yolun temelidir. Lakin gaye, sadece bu fiziki faaliyetleri yerine getirmek olsaydı, halimiz nice olurdu? Terzibaba Necdet Ardıç Efendi Hazretleri’nin sohbetlerinde işaret ettiği gibi:
Eğer sadece namaz kılıp suri olarak oruç tutmakla bu iş olsaydı bütün ehli İslam miraç ehli olurdu, Ehlullah olurdu, Hak ehli olurdu. Fiziki faaliyetler yeterli olsaydı. Her birerlerimiz Ehlullah, Hak ehli olurduk Her birerlerimiz veli, veliye olurduk. Ama bakıyoruz ki halimize, kendimizi tanımıyoruz. Rabbimizi nerden tanıyacağız?
Bu sual, sâlikin yolculuğunu başlatan kıvılcımdır. “Ben kimim?” suali, “Rabbimi nasıl tanırım?” arayışına, o arayış da sâlikin kendi miracına giden seyr-i sülûk yolunu açar. Bu yol, dışarıdan içeriye, suretten hakikate, kesretten vahdete doğru yapılan bir yükseliştir.
Nefs Devesini İğne Deliğinden Geçirmek: Riyazat ve Tezkiye Yolu
Mirac, bir yükseliştir. Yükselmek için ise hafiflemek gerekir. Sâliki aşağı çeken en büyük ağırlık, kendi nefsidir. Terzibaba Hazretleri bu hali, bir deve misaliyle anlatır. Hakikat ilmi, kılı kırk yaran bir inceliktir, bir iğne deliği gibidir. Bizim kaba, eğitilmemiş nefsimiz ise o delikten geçmeye çalışan bir deve gibidir.
Deve gibi olan nefsimiz, iğne deliği gibi yani kılı kırk yararcasına derler ya, işte bu ilimleri nefsanî ilimlerden ayırıp, ince şekilde o deveyi de biraz incelterek nezaketle oradan yavaş, yavaş geçirebilmek. Bu arada ilimle o deveyi büyütmek, deliği büyütmek ilimle çoğaltarak büyütmek ve de nefs devesini de ezerek, ezerek, oklavada böyle hamur gibi yufka gibi açıp, sonra onu ince ince kesip, ip olup geçirmek. Sonra çorba… Başka türlü kart deve geçmez oradan.
Sâlikin miracı, nefs devesini terbiye etmekle başlar. Bu terbiye, yani riyazat, nefsin hayvani arzularını yok etmek değil, onları inceltmek, dönüştürmek ve ilahi hizmete uygun bir hale getirmektir. O “kart deve”, yani ham ve isyankâr nefs, hakikatin ince kapısından geçemez. Onu ilim ve zikir oklavasıyla ezmek, muhabbet suyuyla yoğurmak, mürşid elinde bir yufka gibi inceltmek gerekir ki, o delikten bir ip gibi süzülüp geçebilsin.
Bu incelme ve arınma yolculuğunun en çetin örneklerinden birini Hz. İdris’in (a.s.) hayatında görürüz. O, miraç sahibi olmuş ilk peygamberlerdendir. Onun miracı, tesadüf değil, çetin bir riyazatın, nefsini hayvani sıfatlardan tamamen soyutlamasının bir neticesidir.
Hikmet -i kuddusiyenin kelime-i idrisiyeye tahsisindeki hikmet budur ki, yani bu kudsi hikmeti niçin İdris’e (a.s.) tahsis etmişler, sebebi budur ki, İdris (a.s.) Riyazat-ı Şakka yani azametli bir riyazat, çok şiddetli bir riyazat ile nefsini hayvani sıfatlardan ve tabiat kudretinden ve arız olan noksanlıklardan temizlemiş ve akıbet ruhaniyeti hayvaniyeti üzere galebe etmekle kendi halinden çok soyunmuş, beşeriyetinden tecrit olmuş ve miraç sahibi olmuştur.
Sâlikin yol haritası buradadır: “Ruhaniyetin hayvaniyet üzerine galebe etmesi.” Bu, dünyadan el etek çekmek değil, dünyaya esir olmaktan kurtulmaktır. Yemek, içmek, uyumak gibi bedeni ihtiyaçların esiri değil, efendisi olmaktır. Hz. İdris’in on altı sene yemeden içmeden, uyumadan durması, bu galebenin zirvesidir. Bizim asrımızda bu denli bir riyazat mümkün olmasa da, prensip aynıdır: Nefsin dizginlerini ele almak, onu ilahi aşka ve hizmete ram etmek. Bu olmadan yapılan ibadetler, ruhu yükseklere taşıyan kanatlar olamaz.
İnsan, Varlığın Mirac Kanalıdır
Sâlikin miracı sadece kendi zatına, kendi içsel göklerine doğru bir yükseliş değildir. Terzibaba irfan mektebinde anlarız ki, insan, bütün bir varlığın miracına vesile olan mübarek bir kanaldır. Yediğimiz bir domates, içtiğimiz bir bardak su, soframıza gelen bir baş buğday… Hepsi, kendi mertebelerinde birer hayat sahibidir ve hepsi, kendi lisan-ı halleriyle Hakk’ı zikreder. Lakin onların, o bitkisel ve hayvansal mertebeden daha yükseğe çıkma imkânları yoktur; ta ki bir insan bedeninde misafir olana dek.
İnsan, varlık ağacının en kâmil meyvesi, bütün âlemlerin bir özetidir. Bu yüzden, aşağı mertebelerdeki varlıklar, ancak insan üzerinden kendi miraçlarını yaşayabilirler.
Elhamdülillahi rabbil alemin dediğimiz veya diğer ayetleri okuduğumuz zaman o elhamdülillahi sözünü ağzımızdan çıkmasına sebep olan bir saat evvel iki saat evvel yarım gün evvel yediğimiz portakalın elmanın enerjisi bize o lîsanı söyletiyor. Biz beyanıyoruz söyleyemiyoruz. Çünkü bize ait bir varlığımız yok. Oradan aldığımızı fizik olarak aldığımızı enerjiye enerji olarak aldığımızı vücut sistemimiz yapıyor bunu yine bizim bir şey yaptığımız yok, nihayet yediklerimiz düşünceye tefekküre ve duyguya dönüşüyor. İşte bizde iki üç saat evvel vücudumuza portakal olarak intikal eden o şey düşünce ve tefekkür olarak Hakkın huzuruna gidiyor dua olarak bakın onları miraç ettiriyoruz. Portakalı Hakkın huzuruna miraç ettiriyoruz. İşte bu insan kanalından oluyor ancak.
Bu, büyük bir emanet ve yüce bir vazifedir. Yediğimiz lokma, bedenimizde sadece ete kemiğe değil; tefekküre, duyguya, muhabbete, ilahi aşka ve nihayetinde Hakk’ın huzuruna yükselen bir duaya, bir Nûr’a dönüşür. O yediğimiz lahana, pırasa, bizim ağzımızdan çıkan bir “Elhamdülillah” ile ruh olarak Hakk’ın huzuruna çıkar. Biz, farkında olsak da olmasak da, bütün bir kevnî varlığın miracına aracılık eden birer minare, birer yükseliş yolu oluruz.
İşte biz farkında olmadan gaflet ehli olsakta söylediğimiz sözler hakikat olduğundan onlar bizde miraclarını yapıyorlar, ne yazıktır ki insânoğlu başka varlıkları mirac ettirirken kendisi süfliyatta kalıyor gafletinden, işte ilk önce kendi miracımızı hakkıyla yapıp onların miraclarını da daha kemâlli yaptırmamız gerekiyor.
Bu hakikati idrak eden sâlik için artık hiçbir şey sıradan değildir. Sofrasına gelen her nimet, mirac ettirilmesi gereken bir emanettir. Bu şuurla yaşayan insan, varlıkla kavgalı değil, varlıkla barışık, bütün mahlukata karşı sorumlu ve şefkatli bir hal üzere olur. Bu halin kendisi, miracın ta kendisidir.
Namaz: Mü'minin Mirac Tecrübesi
Bu miraç halini en yoğun, en disiplinli, en somut şekilde namazda tecrübe ederiz. Hadis-i şerif kesin bir hüküm bildirir: “Namaz mü’minin miracıdır.” Olabilir, olmalıdır demez; “dır” der. Ömür boyu namaz kılıp da bu miracın lezzetinden bir zerre tatmamışsak, bir yerde bir yanlışlık yok mudur?
Bakın “Namaz mü’minin miracıdır” diyor, olurdu olmazdı demiyor. Bu kadar kesin “ namaz mü’minin miracıdır ” peki var mı miracımız, yok, o zaman bir yerde bir tıkanma var, bir yerde bir olumsuzluk var, O’nda bulamayacağımıza göre o zaman suç bizdedir. Neden hakikat-ı İslamiyeyi hakikati ile yaşamıyoruz suriyle suretiyle yaşıyoruz, içinde bulunduğumuz perişanlık da bunun için bundan kaynaklanıyor.
Tıkanıklık, bizim namazı bir “borç ödeme” veya “vazife yapma” eylemi olarak görmemizden kaynaklanır. Halbuki namaz, bir diyalogdur, bir vuslattır, Hakk’ın huzuruna kabul ediliştir. Bu hakikatin en berrak şekilde tecelli ettiği yer, Tahiyyat oturuşudur. O oturuş, Mirac gecesinde Cenâb-ı Hakk ile Habib-i Edibi arasında geçen o muhteşem sohbetin bir tekrarıdır.
O oturuşta kul, bütün varlığıyla Hakk’a yönelir: “Ettehiyyâtü lillâhi…” (Bütün selamlar, dualar, mülkler, iyilikler Allah’adır/Allah’lıktır). Terzibaba Hazretleri buradaki ince manaya dikkat çeker: “Allah için” demekle “Allah’lık için” demek arasında bir mertebe farkı vardır. Biri ikiliği, diğeri Tevhid’i, yani fena halini ima eder. Orada oturan artık kulun beşeriyeti değil, kulda tecelli eden Hakk’ın kendisidir.
Hakk'ın ta kendisi, çünkü “ey habibim attığın zaman sen atmadın Allah attı” diyor açık olarak bakın. İşte ey habibim orda durduğun zaman sen değildin duran Hak'tı orda, sende olan bendim diyor. Ve bu hakikatten sonra ertesi günü dedi Peygamber efendimiz: “men reani fakat real Hak” yani “bana bakan hakkı görür!” Bu kadar açık daha nasıl söylesin, miraç dönüşü söyledi.
Bu selam ve ikramdan sonra Cenâb-ı Hakk’tan cevap gelir: “Esselâmu aleyke eyyühen-nebiyyü ve rahmetullâhi ve berekâtüh.” (Selam sana ey Nebi! Allah’ın rahmeti ve bereketi üzerine olsun). O rahmet Peygamberi, kendisine gelen bu selamı kendine saklamaz, bütün ümmetine ve salih kullara yayar: “Esselâmu aleynâ ve alâ ibâdillâhis-sâlihîn.” (Selam bizim ve Allah’ın bütün salih kullarının üzerine olsun). Bu, Hakikat-i Muhammediyye’nin kuşatıcılığıdır. Bu mübarek sohbete melekler de katılır ve hep birlikte şehadet edilir: “Eşhedü en lâ ilâhe illallâh ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlüh.”
Terzibaba geleneğinde sülûke başlayan bir sâlike, bu miracın yolunu açması için özel bir “Miraç namazı” ve ona bağlı virdler talim edilir. Bu, yolun başında sâlikin elinden tutan bir disiplindir.
Nefs-i emmârenin boyunduruğundan kurtulmak ve yukarı da belirtilen merhalelerin aşılması için yirmi dört saatte bir yapılması lâzım olan çalışmalar şöyle sıralanabilir. Günlük beş vakit namaz kılındıktan sonra ayrıca. İki rek’at Miraç namazı. Mülk suresinin tamamı okunuyor… 700 Kelime-i tevhid…
Bu günlük disiplinler, özellikle seher vaktinde yapıldığında, sâlikin nefs devesini incelten, ruhunu hafifleten, onu gündelik hayatın içinde mânevî bir mirac haline hazırlayan adımlardır.
Mürşidin Kelâmı: Her Mertebeye Ayrı Bir Hitap
Bu çetin ve incelikli yolculukta sâlikin tek başına yol alması neredeyse imkânsızdır. Nasıl ki bir hastanın her ilacı kullanamayacağı gibi, her sâlike de her hakikat aynı anda söylenmez. Bu noktada kâmil bir mürşidin rehberliği devreye girer. Mürşid, karşısındakinin mânevî mertebesini, ruhsal ihtiyacını bir hekim gibi teşhis eden ve ona en uygun mânevî gıdayı, en doğru kelimelerle sunan kişidir.
İşte bunu böyle bilmemiz lazımdır evvela çünkü karşımıza gelen kimsenin hangi mertebede olduğunu anladığımızda ondan sonra onun mertebesine göre konuşmamız gerekiyor. İşte irfaniyette buradadır, karşımıza gelen kimse belirli bir seviye almışsa bizim ona şeriat mertebesinden vereceğimiz cevap onu karşılamaz, ama o nezaketen dinler gider, bir daha da uğramaz, ama onun bulunduğu mertebeden veya ulaşmaya çalıştığı mertebeden eğer o, o mertebede mutlak bulunmuş olsa zaten onu çözmüştür, çözmüş olması lazımdır o mertebenin hakikatini, oraya doğru yükselmeye çalıştığından ve miraç üzerinde olduğundan onu yukarıya çekmek için o dilediği yerden cevabını vermek gerekiyor.
Bu sebeple tasavvuf yolu, bir kitle eğitimi değil, kişiye özel bir terbiye yoludur. Kimi sâlik, Peygamberimiz’e gelip “Ya Resulallah! Ben ne yaparsam cennete girerim?” diye soran ve aldığı “Şunları şunları yap” cevabına “Vallahi ne bir eksik ne bir fazla yaparım” diyen bedevînin halindedir. Ona verilecek cevap bellidir ve o mertebe için yeterlidir. Ama o kalabalığın içinden bazıları, bununla yetinmez. Daha derini, daha yükseği ararlar. Onların karşısına tarikat kapısı çıkar. Orada zikirle, sohbetle, muhabbetle biraz daha incelirler. Ama tarikat hali de yetmeyenler, daha ötesini arayanlar için hakikat ve marifet kapıları açılır. Mürşid, sâlikin hangi kapının eşiğinde durduğunu bilen ve ona doğru anahtarı uzatan eldir. Onun kelamı, sâlikin miracında Burak vazifesi görür, onu bir alt mertebeden bir üst mertebeye taşır.
Terzibaba geleneğinde mirac, sadece bir gecelik bir hadise değil, bir ömre yayılan bir sülûk, bir hal ve bir makamdır. Nefsi terbiye etmekle başlar, yediği lokmayı duaya çevirmekle devam eder, namazda Hakk ile sohbet etmekle zirveye ulaşır ve bir kâmil mürşidin rehberliğinde mertebe mertebe yaşanır.
Füsûsu'l-Hikem'de Mirac
Mirac'ı, Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri'nin Füsûs'uyla bize açtığı pencereden, varlığın en temel işleyişi, bir vücûdî seyr ü sülûk olarak anlamaya gayret edelim. Zira Füsûs'ta Mirac, bir hadise değil, bir hakikattir; varlığın iniş (tenezzül) ve çıkış (urûc) nefesidir.
Bu yüce hakikatin kapısını aralamak için Füsûs, bizi önce Hz. İdris'in kelimesine, yani ona bahşedilen hikmete götürür. Mirac'ın ilk ve en saf örneklerinden biri, İdris Aleyhisselâm'da zuhur etmiştir. Zira yükseliş, ancak arınmayla, hafiflemeyle mümkündür.
Bu kelime-i İdrisiyenin içinde mevcut olan hikmet-i kudsiyenin beyanındadır. Yani İdris’e (a.s.) hikmet-i kuddusiyye – Kudsi Hikmet – verilmiştir. Bu bölüm onun açıklamasıdır. Hikmet-i kuddusiyenin kelime-i idrisiyeye tahsisindeki hikmet budur ki, yani bu kudsi hikmesi niçin İdris’e (a.s.) tahsis etmişler, sebebi budur ki, İdris (a.s.) Riyazat-ı Şakka yani azametli bir riyazat, çok şiddetli bir riyazat ile nefsini hayvani sıfatlardan ve tabiat kudretinden ve arız olan noksanlıklardan temizlemiş ve akıbet ruhaniyeti hayvaniyeti üzere galebe etmekle kendi halinden çok soyunmuş, beşeriyetinden tecrit olmuş ve miraç sahibi olmuştur. İlk miracı yapan İdris’dir (a.s.).
Hikmetlerin en kudsîsi olan Hikmet-i Kudsiyye, Hz. İdris'e tahsis edilmiştir. Çünkü o, bedenin ve nefsin ağırlıklarından, hayvani sıfatların ve tabiatın kayıtlarından kendini "şiddetli bir riyazetle" arındırmıştır. "Beşeriyetinden tecrit olmak", beşeriyeti inkâr etmek değil, beşeriyetin kayıtlayıcı, aşağı çekici yönlerinden sıyrılıp onun ruhani özüne vasıl olmaktır. Ruhaniyeti, cismaniyeti üzerine galip gelince, varlık hafifler ve ait olduğu makama, yani ulvîliğe doğru yükselir. Bu, Mirac'ın ilk şartıdır: sâlikin nefsini, onu aşağı çeken kayıtlardan temizlemesi. Terzibaba'nın da işaret ettiği gibi, riyazat, yani nefsin hayvani yönlerini terbiye edip insani vasıflarla kalmak, bu yolun esasıdır.
Bu yükselişler silsilesi, peygamberler zincirinde farklı vecihlerle kendini göstermiştir. Her peygamber, kendi meşrebince bir Mirac yaşamıştır.
İşte İdrîs (a.s.) kemâl-i letafetinden mahall-i kutbdan ibaret olan mekân-ı aliyye ref olundu. Bir bakıma insanlığın ilk miracı budur. İkinci miraç Musa’nın (a.s.) Tur Dağındaki miracıdır. Üçüncü miraç İsa’nın (a.s.) göğe çıkarılmasıdır, dördüncü ve kemal miraç ise Efendimizin miracıdır.
İdris (a.s.) bedeniyle, Musa (a.s.) Tur'da kelâm ile, İsa (a.s.) ruhaniyetiyle yükselmiştir. Lâkin bütün bu miraclar, bir sonraki için basamak olmuş ve hepsi, en kâmil Mirac olan Peygamberimiz'in (s.a.v) Mirac'ında kemâlini bulmuştur. Zira O'nun Mirac'ı, sadece bir yükseliş değil, bütün varlık mertebelerini cem eden, toplayan bir seyahattir.
Bu seyahati anlamak için, varlığın iniş ve çıkış seyrini idrak etmek gerekir. Cenâb-ı Hakk, kendi gizli hazinesinin bilinmesini murad edince, Zât mertebesinden sıfatlara, isimlere, misal âlemine ve nihayet bu şehadet âlemine, yani en kesif, en son noktaya kadar tenezzül etmiştir. Bu son nokta, bu en uzak mevki, Füsûs dilinde "Mescid-i Aksa"dır.
İşte bu cisimler âlemi, yukarıdan beri başladığımız ilâhi Zat’ın zuhurlarının son mertebesi olduğundan, Mescid-i Aksa yani en uzak mescid, secde yeridir.
şimdi bir berzah var, tecelli ve zuhur manasında olan ilk ervah, esma alemi, esma aleminin misal alemi ağırlıklı bundan sonra dünyaya geliyor, işte esfel-i safilin denilen yer burasıdır, vücut alma yeridir, esfel-i safilinden kastım en alt deniyor ama aslında bu zahir olarak bir şey gibi ise de hakaret gibi ise de bu aslında bir taltif yeridir. Çünkü tecellinin en kemali, en sonu artık bundan sonra ruh ile birlikte uruç başlıyor, miraç başlıyor. Yani ahiret sahası başlıyor. Buraya gelmedikten sonra miraç zaten yoktur.
Mescid-i Aksa, yani "en uzak secde mahalli", bu şehadet âlemidir. Kur'an'ın "esfel-i sâfilîn" (aşağıların en aşağısı) dediği yer, bir hakaret değil, bir taltiftir. Çünkü tecellinin en kâmil, en net, en kesif olduğu yer burasıdır. Bir tohumun ağaç olması için toprağın en derinine inmesi gerektiği gibi, ruhun da Mirac'a çıkabilmesi için önce bu en uzak noktaya, beden ve madde âlemine inmesi gerekirdi. Tenezzül olmadan urûc olmaz. İniş tamamlanmadan çıkış başlamaz. Mirac, esfel-i sâfilînden başlar.
Hz. Peygamber'in (s.a.v) Mirac'ı neden Kâbe'den, yani Beytullah'tan doğrudan göklere olmamıştır da önce Mescid-i Aksa'ya gitmiştir?
Nasıl ki Miraç gecesi Resulün (s.a.v.) Beyt-ül Haram’dan Beyt-ül Maktis’e gitmesi yoksa oradan çıkamaz mıydı yani Beyt-ül Haram’dan miraca çıkamaz mıydı, neden Beyt-ül makdise gitti. Çıkamazdı zaten oradayken Miraçtadır. Zaten Allah’ın huzurundadır. Allah’ın huzuruna girmesi için Allah’ın huzurundan çıkması gerekiyor ki tekrar oraya girsin.
Bu, Tevhid muktezası olan sırlardan biridir. Kâbe, Zât'ın tecelligâhıdır. Orada zaten huzurdur, vuslattır. Vuslatın idraki için ayrılık (firkat) lazımdır. Zât tecellisi olan Kâbe'den (Beytü'l-Harâm), sıfatların ve isimlerin tecelligâhı olan bu kesret âlemine, yani Mescid-i Aksa'ya inmek gerekir ki, oradan tekrar Zât'a doğru olan yükselişin bir anlamı olsun. Bu, Âdem'in kendi nefsinden Havva'nın halk edilip ayrılması ve sonra tekrar nikâh ile birleşmesi gibidir. Birlik, ayrılıkta tecelli eder. Bu, zıtların birliği sırrıdır.
Bu seyr ü sülûk, yani varlık mertebelerinde iniş ve çıkış, aslında tek bir hakikatin, yani Hakikat-i Muhammediyye'nin açılımından ibarettir. O, varlığın ilk taayyünü, bütün peygamberliklerin ve hakikatlerin özünü içinde barındıran küllî bir ruhtur. Diğer peygamberlerin getirdiği hakikatler, bu küllî hakikatin zamanı geldikçe cüz'î olarak zuhura çıkmasından başka bir şey değildir.
işte Hz. Rasulullah (a.s.v.) Efendimiz miraç hadisesi ile ahadiyet mertebesini idrak ettikten sonra nüzul etti İseviyet mertebesine, oradaki boşluğu öyle doldurdu. Çünkü İseviyet mertebesi ile ahadiyet mertebesi arasında boşluk vardı.
İbrahim (a.s.) tevhid-i ef’alin babasıdır. Yani fiiller itibariyle tevhidin babasıdır. İlk defa tevhid ilmini getiren İbrahim’dir(a.s.). (...) İşte ondan sonra Peygamber Efendimiz tevhidin tamamını böylece bize getirmekte ve rabbına delilin evveli ve büyüğü olmaktadır.
Bir insanın Allah’a sesini duyurma mertebesi İbrahimiyet mertebesidir. Allah’ın sesinin duyma mertebesi Museviyet mertebesidir, Allah’ı görme mertebesi İseviyet mertebesidir, bütün bunların hepsini kendi bünyesinde toplayan Muhammediyet mertebesidir.
Bir mertebeler silsilesi çiziliyor. İbrahim (a.s.) fiillerin tek Fail'den geldiğini görerek Tevhid-i Ef'âl kapısını açtı. Musa (a.s.) Hakk'ın kelâmını işiterek Tevhid-i Sıfat'a (Semi' sıfatı) işaret etti. İsa (a.s.) Hakk'ı müşahede ederek yine Tevhid-i Sıfat'ın (Basar sıfatı) bir başka vechini gösterdi. Fakat Muhammedîyet, bütün bu mertebeleri ve daha ötesini, Ahadiyet mertebesini de idrak ederek hepsini kendi varlığında cem eden, toplayan makamdır. O'nun Mirac'ı, işte bu bütün hakikatlerin kendi aslı olan Hakikat-i Muhammediyye'ye rücu etmesi, o çekirdeğin bir anda semâvatta açılarak bütün dallarını, yapraklarını ve meyvelerini göstermesidir.
işte miraç gecesi لَقَدْ رَاَى مِنْ اَيَاتِ رَبِّهِ الْكُبْرَى 53/18 “Rabbının büyük ayetlerini gördü” dediği bu hakikattir. Yoksa herhangi bir yerde bir dağ gördü, herhangi bir yerde başka alemleri gördü gibi Ay’ı Güneş’i gördü gibi değildir. “Ayet-el Kübra” o gece Hakikat-i Muhammedi olan kendi hakikatinin kendine açılmasıdır. O gece O da bunları fark etti.
"Rabbinin en büyük âyetlerini gördü" ifadesinin sırrı budur. Görülen en büyük âyet, bizzat görenin kendi hakikati, yani Hakikat-i Muhammediyye'nin küllî mahiyetidir. O gece, Suret-i Muhammedî (beşerî varlık), kendi aslı ve hakikati olan Hakikat-i Muhammedî ile yüzleşmiş, O'nda fâni ve O'nunla bâki olmuştur. Bu, varlığın gayesi olan İnsân-ı Kâmil'in zuhurudur.
Füsûs'un bize öğrettiği en temel derslerden biri de şudur: Bütün bu varlık, bu iniş ve çıkışlar, bu âlemler, hakikatte nedir? Terzibaba, Şeyh-i Ekber'in dilinden o büyük sırrı fısıldar:
“Allah var idi onunla beraber hiçbir şey yok idi”. Şu an da öyledir. Bu bir ilmi hakikattır. Suretlerin hepsi yok olacaktır كُلُّ شَىْءٍ هَالِكٌ اِلا وَجْهَهُ لَهُ الْحُكْمُ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ 28/88 Yok olacağına göre hayaldır. Kendilerine göre hakikatleri yoktur.
Bütün bu alemler hayaldir, aslında bütün bu alemler vehimdir, ama hangi vehim vehm-i ilahidir. Bütün bu alemler Allah’ın hayalinden meydana geldi, yani kendi içindeki özellikleri gördü ve görme arzusundan bu alemler meydana geldi.
Âlemler, Hakk'ın ilmî suretlerinin, yani A'yân-ı Sâbite'nin dış âlemde birer hayal gibi zuhur etmesidir. Varlık, bir ilâhî hayaldir. Mirac ise, bu hayal içinde uyanmaya, hayali görenin Zât'ı olduğunu idrak etmeye doğru yapılan bir yolculuktur. Bu yolculuğun nihai hedefi, İnsân-ı Kâmil mertebesidir. O, Hakk'ın Kendini en kâmil şekilde seyrettiği ayna, Zât'ının en tam zuhur mahalli (mazhar-ı etemm)'dir.
Zîrâ bu makam, insân-ı kâmilin makamıdır. Bu mertebe, zât-ı mutlakın kendisini bir mazhar-ı etemde izhâr etmesidir. Yani tam bir mazharda zuhura gelmesidir. Zîrâ insân-ı kâmil, vücûd-ı mutlakın cismânî ve nûrânî yani hem zahir hem de batın ve vahdet ve vâhidiyyet mertebelerinin hepsini câmi'dir. (...) Ve insan miraç ettiğinde bütün mertebeleri baas olunduğunda zatiyesiyle bütün mertebelerde zahir olduğu vakit ona "insân-ı kâmil" derler.
Füsûs'un ışığında Mirac, Hz. Peygamber'in (s.a.v) şahsında bütün bir insanlığa ve her bir sâlike açılmış bir yoldur. O, varlığın Zât'tan halka (yaratılmış âleme) inişinin ve tekrar halktan Hakk'a yükselişinin kâmil örneğidir. Bizler, "Mirac peygamberinin ümmetleri" olarak, bu davete icabet etmekle, kendi istidat ve kabiliyetimiz nispetinde kendi mânevî miracımızı yaşamakla mükellefiz. Bu yolculuk, nefsin hayvaniyetinden insanın ruhaniyetine, kesretten vahdete, hayalden hakikate doğrudur.
Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği
Mirac bahsine daldıkça, yolumuzun bizi getirdiği menzil, akılların sınırında durup hayran olduğu, zıtların el ele tutuştuğu bir vuslat iklimidir. Füsûsu’l-Hikem’in sır kapılarını aralayan Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri’nin hikmeti, Terzibaba İrfan Mektebi’nin sohbet potasında eriyerek önümüze bir idrak sofrası serer. Bu sofra, Mirac’ı sadece göklere yükselmek değil, aynı zamanda varlığın en derinindeki birliğe, zıtların düğümünün çözüldüğü o Cem makamı’na ermek olarak anlatır.
Bu makamın eşiğinde duran sâlik, bir hayret denizine dalar. Tıpkı Şeyh Şiblî Hazretleri’nin bir sabah namazında yaşadığı o derin hâl gibi. Abdestini almış, seccadenin başında, ama bir türlü “Allahü Ekber” diyemiyor. İçinde bir fırtına kopuyor: “Namaz kılsam şirk, kılmasam inkâr.” Bu ne hâldir? Bu, aklın çözemeyeceği, ancak zevk ile tadılacak bir tevhid muktezasıdır. O anda Şiblî, fiilin Fâil’den ayrı olmadığını, kendi kılacağı namazı kendi nefsine izafe ederse Hakk’a ortak koşmuş (şirk) olacağını derinden hissetmektedir. Öte yandan, emri terk ederse, emredeni inkâr etmiş olacaktır. Bu, fenâ kapısında bekleyenin imtihanıdır.
Hani Şeyh Şibli bir gün sabah namaza kalkmış abdest almış ama bir türlü “Allahü ekber” deyip namaza duramıyor, namaz kılsam şirk ehli olacağım, kılmasam münkir olacağım yani namazı inkar etmiş olacağım namazı inkar bütün İslamı inkar olacak şaşırmış kalmış. Bir müddet böyle geçmiş ondan sonra tekrar kendine gelmiş hani Efendimize diyorlar miraçta “dur rabbin namazda” neden o mertebede senin namazını rabbın kılıyor. Bakın orada emir var “sen dur. Rabbin namazda” diyor. Rabbın namazda iken sen nezaketen onun ardında ayakta durman lazımdır.
Bu düğümü, Mirac’ın sırrı çözer. Efendimiz’e (s.a.v.) o en yüksek makamda gelen nida, Şiblî’nin ikilemine cevaptır: “Dur, Rabbin namaz kılıyor.” O makamda, kulun fiili kalmaz; Fâil-i Mutlak olan Hakk, kendi mazharı olan o kul üzerinden tecelli eder. Kulun namazı, Rabbinin namazı olur. Senin varlığın O’nun varlığında eridiğinde, senden zuhûr eden her fiil, O’nun fiili olur. Şirk tehlikesi ortadan kalkar, çünkü ortada ikinci bir varlık kalmamıştır. İnkâr da kalmaz, çünkü kul, emre en kâmil şekilde, kendi aradan çekilerek teslim olmuştur. Mirac, sâliki bu makama taşıyan, şeriatın zâhirî hükmü ile hakikatin bâtınî tecrübesini birleştiren bir urûctur. Nitekim Cüneyd-i Bağdadî Hazretleri’nin semâ eden müridiyle ilgili kıssası da bunu teyit eder. O vecd halinde bile namaz vaktinde durup namazını kılması, fenâ halinin şeriatı ortadan kaldırmadığını, bilakis onu en kâmil mânâsıyla ihata ettiğini gösterir.
Bu birlik tecrübesi, idrakte de kendini gösterir. Hakk’ın Zâtî tecellisi o kadar aşikârdır ki, bu şiddetli zuhûr, O’nun perdesi olur. Güneşe çıplak gözle bakamamak gibi. Güneşin varlığından şüphe ettiğimiz için değil, ışığının şiddeti gözümüzü kamaştırdığı için bakamayız. Hakk’ın varlığı da böyledir. O, her şeyde ve her an o kadar bellidir ki, bu apaçıklık O’nu idrakten gizler. Bu, tenzih-teşbih dengesi dediğimiz Muhammedî mîzanın en hassas noktasıdır. O’nu âlemlerden uzak, münezzeh (tenzih) bilmek de, O’nu sadece gördüğümüz suretlere benzetmek (teşbih) de eksiktir. Kemâl, O’nun hem her şeyden münezzeh olduğunu, hem de her şey ile tecelli ettiğini bir arada idrak etmektir.
Hani ne diyordu, tecellisinin şiddeti onun perdesi oldu. Ama bunun arasında işte özel olarak şu veya bu şekilde ifade edilerek bir şeyler belirtildiğinde o zaman anlaşılıyor ki Allah’ın orada Zat’i tecellisi vardır. Zuhura çıkan Zat’i tecellisi vardır ve İsm-i Batına taalluk eden ulum-i ledünniyet zevkiyle de zevkiyap olması için Hızır (a.s.)ın sohbetine teşrik buyuruldu.
Bu Zâtî tecellinin şiddeti, ancak “özel olarak” yani bir zevk ile, bir keşif ile, bir irfan nuru ile aralanabilir. Musa Aleyhisselam’ın Tur Dağı’nda “Rabbim, bana kendini göster” niyazına karşılık dağın parçalanması, bu şiddetin bir misalidir. Zât tecellisine dağ bile dayanamazken, beşer nasıl dayansın? Ancak Mirac’da Hakikat-i Muhammediyye’ye bahşedilen o özel kabiliyet, bu tecelliyi kaldırabilmiştir. Bu şiddetli zuhûrun ardındaki sırrı anlamak, ancak Hızırî bir ilimle, yani ilm-i ledün zevkiyle mümkün olur.
Bu yüce hakikatler, bizim gündelik hayatımızda nasıl bir karşılık bulur? Burada Mirac’ın bir başka vechesi daha açılır: Âlemi, sâlikin kalbinin aynasında seyretmek. Dünya, onu seyredenin hâline göre şekil alır, mânâ kazanır. Aynı mekân, birine “mukaddes beyt” olurken, diğerine “esfeli sâfilîn” olabilir.
Cenâb-ı Hak Zât’ı ile birlikte tecelli ettiğinden bu âlem mukaddestir. Bu âlemde İnsân-ı Kâmil yaşıyorsa tabi ki burası çok mübarek bir yerdir. Ama eğer bu mekânda yaşıyan kişi nefsiyle yaşıyorsa beşeri benliği ile yaşıyorsa, bu mekân onun için esfeli sâfilindir (uzakların uzağı/aşağıların aşağısıdır). İşte kendi hakikatini idrak et de buranın mukaddes beyt olduğunu, mukaddes yer olduğunu idrak ederek, oradan da Hacca giderek, Zat’ına ulaş, oradan da miracını yap ve ehli kemâlden ol.
Dışarıdaki dünya, senin iç dünyânın bir yansımasıdır. Eğer sen, nefsâniyetin, beşerî benliğinin zindanında yaşıyorsan, en güzel saraylar bile sana dar gelir, âlem sana bir zindan, bir “esfeli sâfilîn” olur. Ama eğer kalbini arındırmış, kendi hakikatini idrak yoluna girmişsen, en viran görünen yer bile senin için Hakk’ın tecelligâhı, bir “mukaddes beyt” haline gelir. Mirac, işte bu bakış dönüşümüdür. Dışarıda bir yeri değiştirmek değil, içerideki nazarı, bakış açısını değiştirmektir. Bu nazar değiştiğinde, Kâbe’den Mescid-i Aksa’ya yapılan yolculuğun sırrı da açılır. Zât tecelligâhı olan kendi özünden (Kâbe), sıfat ve esmâ âleminin tecelligâhı olan kâinata (Mescid-i Aksa) doğru bir açılım yaşarsın ki, tekrar Zât’a dönen Mirac’ın kapısı açılsın.
Bu bakış açısı, ilimleri de ikiye ayırır. Biri yatay (sathî) bir genişlemedir, diğeri dikey (şâkulî) bir yükseliştir. Fıkıh ve zâhirî ilimler, hayatın yatay düzleminde bize yol gösterir; sosyal hayatımızı, ibadetlerimizin şeklini düzenler. Bu, son derece mühim ve zarurî bir temeldir. Lakin bu temelin üzerinde yükselmesi gereken bir de mânevî yapı vardır. Tasavvuf ve irfan ilmi, bu dikey yükselişin, yani Mirac’ın ilmidir.
O mezhepleri yazan o mübarek kimseler çok uğraşmışlar onlar ilim adamlarıdır, her zaman hürmet lazımdır, yalnız bu mezheplerde sadece kalırsa kişi iyiler alemindeki yaşantısını düzenler ancak. Yani fıkhi bilgileri alır, bu mezhep bilginleri şakuli yani miraci bir bilgi değil de sathi bir bilgi genişliğine ulaşmışlardır. Yani hangi mezhebi hangi hukuku açarsak açalım kişinin bedeni ile ilgili yani madde yönüyle ef’al yönüyle ilgili hukuku bildirir.
Fıkhın teferruatı, bedenin ve dış dünyanın ahkâmıyla ilgilenirken, sâlikin himmeti daha ötesine, ruhun Mirac’ına yönelmelidir. Zira fenâfillah makamına ermiş, yani bir nevi ölmeden evvel ölmüş bir kimse için bedenin teferruatı ikincil kalır. Bu, zâhirî hükümleri hiçe saymak değil, onların gayesini idrak edip ruhu asli vatanına ulaştırmaya odaklanmaktır. Yatayda ne kadar genişlersen genişle, göğe yükselmedikçe Mirac tamamlanmaz.
Mirac, en kâmil mânâsıyla İnsân-ı Kâmil’de, yani Efendimiz’in (s.a.v.) şahsında zuhûr eder. O’nun Mirac’dan sonraki hâli, bu zıtların birliğinin en muhteşem mazharıdır. Mirac gecesinden sonra buyurduğu “Beni gören Hakk’ı görmüştür” (Men reânî fekad raa’l-Hakk) hadis-i şerifi, bu birliğin ilanıdır. Bu, daha evvel söylenmemiş bir sözdür. Çünkü o Zâtî idrak, Mirac’ın bir hediyesidir.
İşte Resul’ün (s.a.v.) Miraç gecesinin sabahı döndükten sonra “Men reani fakat real Hakk” sözü bunlardan bir tanesidir. Resul (s.a.v.) bu hakikati, yani Hakk’ın kendi varlığında cem olarak var olduğunu, daha evvel idrak edememişti. Zat’i olarak idrak edememişti. ... Mirac gecesi mana alemine Hakk’ın huzuruna çıktığı zaman kendinde olan bu hakikati idrak ettikten sonra “bana bakan Hakk’ı görür” dedi.
Bu nasıl bir birliktir? Birbirine karışmadan, biri diğerini yok etmeden nasıl olur? Bu noktada “tahallül” kavramı imdada yetişir. Bu, iki ayrı şeyin katman katman üst üste gelmesi gibi değildir.
Şimdi diyelim ki şurada çay suyu var, bardak içerisinde bu çay suyu daha evvelce çeşme suyu idi, çay ile karıştırıldı içine çayın hususiyeti girdi, ne oldu rengi tadı değişti. Sonra içine bir miktar şeker attık, biraz da içine limon sıktık şimdi bu karışımı basit olarak ayırmak mümkün mü? İşte tahallül budur. Yoksa kat olarak bu elbisenin üstüne bir şeker giydirildi, bir çay giydirildi limon sıkıldı ayrı ayrı giydirildi değildir.
Su, çay, şeker ve limon… Hepsi bir bardağın içinde erimiştir. Artık hangisi su, hangisi şeker diye ayıramazsın. Her damlasında hepsi birden mevcuttur. İşte Hakikat-i Muhammediyye’de beşeriyet ile Hakk’ın mazharı olmanın birliği böyledir. O, hem bizim gibi bir beşerdir, hem de Hakk’ın en kâmil aynasıdır. Bu iki sıfat, birbiri içinde tahallül etmiştir. Zıt gibi görünen bu iki hakikat, onda tek bir vücûdda cem olmuştur.
Füsûs’un derinliklerinden süzülüp gelen hikmet, Mirac’ı bize böyle anlatır: O, Şiblî’nin hayretini vuslata çeviren bir Cem makamıdır. O, “tecellisinin şiddeti perdesi olan” Hakk’ın idrakine erdiren bir tenzih-teşbih dengesidir. O, sâlikin kalbine göre âlemi “mukaddes beyt” kılan bir nazar dönüşümüdür. O, yataydaki şeriat temelinden dikeydeki hakikat göğüne yükselten bir urûctur. Ve nihayetinde o, zıtların “tahallül” sırrıyla eriyip bir olduğu, “Beni gören Hakk’ı görmüştür” müjdesinin yankılandığı bir Vücûd tecrübesidir.
Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Mirac
Cenâb-ı Hakk'ın en büyük ayetlerinden, sırların sırrı bir tecellî olan Mirac hadisesini anlamak, aklın atını sahilde bırakıp aşk denizine dalmaya benzer. Aşkın pîri, mânâ âleminin sultânı Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri’nin hikmet pınarından içerek, Mirac’ın Mesnevî-i Şerîf lisanıyla nasıl dile geldiğine kulak vereceğiz.
Hazret-i Pîr, hakikatleri kuru bilgi yığını olarak sunmaz. O, bir ressam gibi mânâları renklere, sembollere, hikâyelere büründürür. Onun dilinde Mirac, sadece tarihî bir olay değil, her an varlıkta cereyan eden bir yükseliş kanunudur.
Aklın Durduğu Yer, Aşkın Başladığı An: Sidretü’l-Müntehâ
Mirac yolculuğunun en can alıcı duraklarından biri, Cibrîl-i Emîn’in durduğu ve "Bir adım daha atarsam yanarım!" dediği Sidretü’l-Müntehâ’dır. Bu, sadece bir meleğin yolculuğunun bitişi değil, aklın ve suretler âleminin sınırını gösteren muazzam bir işarettir. Hazret-i Mevlânâ’nın işaret ettiği gibi, bu durak, bir acziyet değil, bir had bildirişidir.
Nitekim mi'râc gecesinde Cenâb-ı Cibrîl şecere-i suver ve taayyünâtın nihâyet bulduğu bir had olan "sidretü'l-müntehâ"dan ileriye geçemedi; oradan ilersini rûh-ı küllî-i Muhammedî'ye terk etti ve dedi ki: يَا اَحْمَدُ لَوْ دَنَوْتُ اَنْمُلَةً لَاحْتَرَقْتُ Ya'ni "Ya Ahmed, eğer bir parmak kadar yaklaşırsam, yanarım"
Şârihin de açıkladığı gibi, Sidretü’l-Müntehâ, “suretler ve belirlenimler ağacının” yani bildiğimiz, gördüğümüz, akılla kavradığımız her şeyin son bulduğu sınırdır. Cebrail (a.s.), bu suretler âleminin en ulu meleği, akl-ı küll’ün bir tecellîsidir. O, Hakk’tan halka haber getiren, vahyin emînidir. Lakin yolculuk halktan Hakk’a, Zât’ın bizzat kendisine doğru olduğunda, o suretler ve kelimeler âleminin en büyük elçisi bile bir sınıra dayanır. "Yanarım" demesi, onun "Cibrîliyyet sıfatının" yani o makama ve surete ait varlığının, Zât tecellîsinin nuru karşısında mahv olacağı mânâsına gelir.
Bu, sâlikin yolculuğu için büyük bir derstir. Sâlikin aklı, ilmi, mürşidinden öğrendiği usûl ve erkân, onu Sidre’ye kadar taşıyan Cebrail kanatları gibidir. Lakin bir an gelir ki, bütün bu bilgiler, suretler, hatta en latîf mânâlar bile geride bırakılmalıdır. Yolculuğun o noktasından sonrası, bilmekle değil, "olmakla" gidilir. O makam, Aşk’ın makamıdır. Akıl bir vasıtadır, gaye değildir. Vasıta, menzile gelince terk edilir.
Belki bizim akıllarımız, onun gölgeleridir; gölgeler gibi onun ayağına düşer.
Bizim en parlak sandığımız akıllarımız, en derin hikmetlerimiz bile, O’nun, yani Hakikat-i Muhammediyye’nin, o ilk ve küllî aklın, akl-ı evvel’in bir gölgesinden ibarettir. Gölge, sahibine nasıl yol gösterebilir? Ancak sahibinin ayağına düşer, O’na secde eder. Sidre’de olan da budur: Cüz’î aklın, küllî aklın ve nihayetinde Akl-ı Evvel’in menbaı olan Zât’ın huzurunda haddini bilip sükût etmesidir.
Burak: Amellerin Tecessüm Etmiş Hâli
Aklın durduğu bu yerde yolculuk ne ile devam eder? Mirac kıssasının bir diğer mühim sembolü olan Burak bineği burada devreye girer. Mesnevî, bize Burak’ın dışarıdan getirilmiş sihirli bir binek olmadığını, bizzat Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) kendi amellerinin, sabrının, gayretinin bir surete bürünmüş, bir melekûtî şekil almış hâli olduğunu öğretir.
Ya'ni Resûl-i Ekrem Efendimiz... kesret-i kıyâmdan mübarek ayakları şişinceye kadar teheccüd namazı kıldı; ve bu çalışma neticesinde mi'râc gecesi, kendilerine Burâk ta'bîr olunan bir binek hayvanı getirildi ki, bu sûret Risâlet-penâh Efendimiz hazretlerinin amel-i şerîflerinin sûret-i melekûtiyyesi idi. Zîrâ zâhirde teklîf, bâtında tekvîn içindir.
Bu, muazzam bir sırdır. Kıldığın namaz, tuttuğun oruç, çektiğin çile, gösterdiğin sabır boşa gitmez. Onlar sadece birer vazife değil, senin mânâ âlemindeki bineğini, kanatlarını inşa eden yapıtaşlarıdır. Zâhirde yaptığın her fiil, bâtında bir mânâ, bir suret "tekvin eder" yani oluşturur. Efendimiz’in (s.a.v.) geceler boyu ayakları şişene dek kıldığı namazlar, çektiği sıkıntılara karşı gösterdiği o eşsiz sabır, Mirac gecesi O’nu göklerin ötesine taşıyacak Burak suretinde tecessüm etmiştir.
O dînin hâmili idi, mahmul oldu. Fermanı kabul edici idi, makbul oldu.
Başlangıçta O, dini taşıyan (hâmil) idi. Amelleriyle o yükü omuzlamıştı. Sonra, o amellerden doğan Burak, O’nu taşıdı (mahmul oldu). Başlangıçta O, Hakk’ın fermanını kabul eden idi. Sonra, o kabulüyle Hakk’ın katında kabul edilmiş (makbul) oldu ve huzura davet edildi. Bu, sâlik için de böyledir. Önce sen şeriatın yükünü, tarîkatın edebini taşırsın. Sonra o ameller ve o edeb, seni taşımaya başlar. Önce sen zikri çekersin, sonra zikir seni çeker. Yol, yolcuyu yoğurur ve nihayetinde yolcu, yolun kendisi olur.
Bu hakikat, ameli küçümseyen, "Biz hakikate erdik, artık amele ihtiyacımız yok" diyen ham sofuluk iddiasını da temelinden yıkar. Amel, mânânın tohumudur. Tohum ekmeden meyve beklemek, büyük bir ahmaklıktır.
Yokluk Merdiveninden Varlık Feleğine: Fenâ ve Bekâ
Mirac, mekânsal bir seyahatten öte, bir hâl ve makam değişimidir. Bu değişimin özü, "yokluk" sırrında gizlidir. Hazret-i Mevlânâ, Mirac’ın hakikatini anlatırken, sâliki doğrudan bu en temel meseleye, yani kendi varlığından soyunma meselesine çeker.
Feleğin mi'râcı nedir? Bu yokluktur. Aşıkların mezhebi ve dîni yokluktur.
Hakikat feleğine, yani gerçek varlık göğüne yükselmenin merdiveni, "yokluk"tur. Bu yokluk, hiçlik değil; kendi vehmî, izâfî, cüz’î varlığından soyunup Hakk’ın mutlak varlığında erimektir. Âşıkların yolu budur: kendi benliğini aradan çekip, meydanı sadece Sevgili’ye bırakmak. Bu hâle fenâ-fillah (Hakk’ta yok olmak) denir.
Fakat yolculuk burada bitmez. Fenâ, Mirac’ın sadece ilk adımıdır. Yokluk, seni Burak gibi yukarıya çeker ve bir sonraki makama ulaştırır.
Eğer mi'râca mensub olanların safında durursan, yokluk seni Burak gibi yukarıya çeker. ... Bu yokluk, yani "fenâ-fillah" seni Burâk gibi yukarıya, ya'ni "bekā-billah" mertebesine çeker.
Önce kendi varlığından, enaniyetinden, sıfatlarından fânî olursun. Bu yokluk bineği, seni Zât’ın huzuruna taşır. Orada, O’nun varlığıyla yeni bir varlık bulursun ki, buna da bekā-billah (Hakk ile bâkî olmak) denir. Artık gören O, işiten O, söyleyen O olur. Bu, bir kamışın tarladaki halinden sıyrılıp, işlemlerden geçip şeker hâline gelmesi gibidir. Kamışlık gitmiş, yerine şekerlik gelmiştir.
Arza mensub olanın mi'racı gibi kamere kadar değil, belki bir kamışın şekere kadar olan mi'râcı gibidir.
Bu misâl, Mirac’ın bir mekân değişikliği değil, bir istihâle, yani özsel bir dönüşüm olduğunu berrak bir şekilde anlatır. Sadece imanı olan ama nefsini tam terbiye edememiş birinin ruhu, belki ay feleğine kadar yükselir. Ama kâmillerin, âşıkların Mirac’ı, kendi "toprak" bedenlerinin "arş"tan geçip ruhaniyet kazanması, "kamış" tabiatının "şeker" hakikatine dönüşmesidir.
Hazret-i Pîr, bu yükselişin yukarıya veya aşağıya gitmek olmadığını, asıl meselenin varlık zindanından kurtulmak olduğunu söyler:
Kurb ne yukarıya, ne de aşağıya gitmektir; kurb-ı Hak varlık habsin-[4514] den kurtulmaktır.
Yakınlık, mekânda değil, şuurda yaşanan bir inkılaptır. Hz. Yunus balığın karnında, Hz. Muhammed (s.a.v.) Arş’ın üzerinde Mirac etmiştir. Biri en aşağıda, diğeri en yukarıda. Ama ikisi de Hakk’a yakındır. Çünkü ikisi de kendi varlık hapsinden kurtulmuş, sadece O’nunla olmuşlardır.
Mü’minin Miracı: Aşk Yolu ve Namaz
Peygamberlerin Sultanı’nın (s.a.v.) bu emsalsiz yolculuğu, biz ümmeti için de bir yol haritası, bir müjdedir. "Namaz mü'minin miracıdır" hadîs-i şerîfi, bu kapının her birimize açık olduğunu ilan eder.
Binâenaleyh bir kimse zâhiren namaz ile fakat kalben Hakk'ın gayrı efkâr ile meşgül olursa, o kimsenin namazı kâmil olmaz. Zîrâ hadis-i şerifte لا صلاة الا بحضور القلب ya'ni "Namaz ancak huzûr-ı kalb ile olandır" buyurulur.
Namazdaki Mirac’ın sırrı, "huzûr-ı kalb" yani kalbin Hakk’ın huzurunda hazır olmasıdır. Bedenin kıbleye dönmesi zâhirî şartıdır; kalbin de masivadan, yani Hakk’ın gayrısından yüz çevirip sadece O’na dönmesi ise bâtınî şartıdır. Bu şuurla kılınan her namaz, sâliki kendi varlığının aşağı mertebelerinden yukarıya, Hakk’ın huzuruna taşıyan bir Mirac olur. Âşıklar ise, sadece beş vakitte değil, her an bu huzur hâlinde, bu yönelişte oldukları için "namazlarında dâim"dirler.
Bu Mirac yolculuğunun en hızlı bineği ise, korku ve ibadet çokluğundan ziyade, Aşk’ın kendisidir. Zâhidin korkuyla, sevap umuduyla yıllarca katettiği mesafeyi, âşık bir "âh" ile, bir anlık aşk ateşiyle geçer.
Zîrâ aşk derdi kanat gibi olup insanı göklere uçurur ve gök böyle bir kimseye ferş ve zemîn olur. Nitekim o aşk derdi Server-i kâinât Efendimiz'in mi'râc-ı şerîfine sebeb oldu ve gökleri tayy etti. Zîrâ aşk ve muhabbet sıfat-ı ilâhîdir. Korku ise sıfat-ı mahlûktur.
Aşk, ilâhî bir sıfattır. Kul, bu sıfatla sıfatlandığında, adeta Hakk’ın kanatlarıyla uçar. Korku ise yaratılmışa ait bir sıfattır. Zâhid, yaratılmışlık kaydı içinde yaya yürürken, âşık, Yaratan’ın sıfatına bürünüp gökleri kendine döşek (ferş) yapar. Mirac’ın motoru aşktır, yakıtı ise muhabbettir.
Bu hakikatleri akıllarına sığdıramayan, "Bir insan bir gecede nasıl bu kadar mesafeyi kat eder?" diye itiraz edenlere Hazret-i Mevlânâ’nın cevabı nettir: Onların gözleri ve kulakları, kendi daracık dünyalarının kalıplarıyla mühürlenmiştir.
Meselâ bir münkirin kulağı mi'râc-ı nebevîyi dinler; o Hazret'in bir gecede Mescid-i Harâm'dan Mescid-i Aksa'ya gitmesini istib'âd eder. Zîrâ mekân sûreti ve zaman hayâli onun gözünü ve kulağını mühürlemiştir.
Mesele, bir cismin mekânda hareket etmesi değil, Hakk Teâlâ’nın "cismi ruha tebdil buyurması", yani maddeyi mânâya, kesifi latîfe dönüştürmesidir. O kudret ki topraktan yaratılmış insana "Kanatlarını aç ve arştan geç!" der; ateşe mensup olana ise "İblis ol, en aşağıya in!" diye hükmeder. Mülkün sahibi O’dur. O dilediği zaman, toprak arştan âlâ, ateş esfel-i sâfilînden aşağı olur. Mirac’ı inkâr, Hakk’ın bu mutlak kudretini idrak edememekten kaynaklanan bir körlüktür.
Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme
Kavramlar Ağında Mirac
Bir hakikati anlamak, onu komşu hakikatlerin nuruyla aydınlatmakla mümkündür. Mirac, tek başına duran bir hadise değil, irfan semasının en parlak yıldızıdır ve diğer yıldızlarla birlikte bir mana takımyıldızı oluşturur.
Mirac, her şeyden evvel, Seyr-i Süluk denilen mânevî yolculuğun zirvesi ve aslıdır. Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bir gecede yaşadığı o mübarek tecrübe, Hakk’a ermek isteyen her sâlikin yol haritasıdır. Sâlikin nefs mertebelerinden ruh ve sır âlemlerine yükselişi, o kudsî yolculuğun bir gölgesidir.
Bu yolculuğun sahibi, efendisi ve bizzat kendisi Hz. Muhammed (s.a.v.)’dir. Mirac, O’nun şahsında zuhûr eden Hakikat-i Muhammediyye’nin, yani bütün âlemlerin varlık sebebinin, kendi aslına rücu edişidir. Beşeriyet elbisesi içindeki o Nûr’un, bir anlığına elbisesini sıyırıp kendi nûrânî hakikatini temaşa etmesidir. Her sâlik, O’na tabi olduğu ölçüde bu Mirac’dan kendi hissesini alır.
Bu yükselişin gündelik hayattaki tecellîsi Salât’tır. Hadîs-i Şerîf’te buyurulduğu gibi, “Namaz, mü’minin miracıdır.” Salât, kulun her gün beş defa, dünya meşgalelerinden sıyrılarak Rabbinin huzuruna yükseldiği, O’nunla vasıtasız konuştuğu bir Mirac denemesidir. Tekbirle masivayı arkaya atar, rükûda ve secdede benliğini hiçliğe bırakır ve Tahiyyat’ta, tıpkı Efendimiz’in Mirac gecesinde olduğu gibi, Cenâb-ı Hakk ile bir sohbet meclisine dahil olur.
Bu yükseliş, varlık iddiasıyla olmaz. Mirac’ın Burak’ı, yokluktur. Burada Fena makamı devreye girer. Sâlikin kendi iradesinden, sıfatlarından, hatta varlık hissinden soyunmasıdır fena. Cebrail Aleyhisselâm’ın Sidretü’l-Müntehâ’da, “Bir adım daha atarsam yanarım,” demesi, mahlûk olan her şeyin, akıl ve bilginin dahi tükendiği bir sınırı gösterir. O sınırın ötesine ancak “yokluk” ile geçilir.
Bu fenâ ateşini tutuşturan yakıt İlahi Aşk’tır. Aşk, sâliki kanatsız uçuran, onu korku ve ümit menzillerinin ötesine taşıyan ilahi bir cezbedir. Zâhidin yıllar süren ibadetlerle tırmandığı dağı, âşık bir “âh” ile aşar. Mirac, aklın durduğu yerde aşkın nasıl bir rehber olduğunu gösteren en büyük delildir. O, Vâcib’ül Vücûd’un, sevgilisi Habib-i Edîb’ini kendi katına davet ettiği bir vuslat şölenidir.
Mirac yolculuğunun her durağı bir Keşf yani bir açılış, bir ilahi sırrın perdesinin kalkmasıdır. Göğün her katı, bir peygamberle görüşme, bir esmanın tecellisine şahit olma... Bunların hepsi, sâlikin seyrinde karşılaşacağı hallerin, açılacak mânevî perdelerin asıllarıdır. En büyük keşif ise, “iki yay arası kadar, yahut daha yakın” olma sırrına ermek, kesret (çokluk) içinde vahdeti (birliği), vahdet içinde kesreti seyretme makamıdır.
Son olarak, bu yüce yolculuğa ve sahibine olan bağlılığımızı ifade ettiğimiz Salavat, Mirac ile bağımızı kuran mânevî bir iptir. Efendimiz’e salavat getirmek, O’nun Mirac’da getirdiği nurlardan, feyizlerden ve ilahi hediyelerden istifade etme talebidir. Her salavat, ruhumuzu bir anlığına o mübarek geceye taşır ve kalbimizi o yükselişin titreşimleriyle doldurur.
Kütüphanedeki Kaynaklar
Bu kütüphanenin temelini teşkil eden sohbetlerimizde, Mirac bahsini üç büyük mürşidin penceresinden seyretmeye gayret ettik. Her biri, aynı semaya farklı pencerelerden bakan, ama hepsi de aynı Ay’ı gören ariflerdir.
Terzibaba Necdet Ardıç Efendi Hazretleri’nin sohbetlerinde Mirac, sokağımıza inen, tenceremizde kaynayan, seccademizde yaşanan bir hakikat olarak karşımıza çıkar. O, Mirac’ı tarihî bir menkıbe olarak anlatmaktan ziyade, sâlikin bugünkü hayatına nasıl tercüme edileceğini gösterir. “Nefs devesini iğne deliğinden geçirmek” tabiriyle, Mirac’ın ne kadar çetin bir nefs tezkiyesi gerektirdiğini vurgular. Yediğimiz lokmanın bedende nasıl sevgiye, düşünceye ve nihayetinde Hakk’a sunulan bir ibadete dönüştüğünü anlatırken, varlıkların insan üzerinden nasıl bir Mirac yaşadığını gözler önüne serer. Kâbe’den (Zât tecelligâhı) Mescid-i Aksa’ya (Sıfat ve Esmâ âlemi) yapılan yolculuğu bir şuur haritası gibi okuması, O’nun irfanının en özgün ve pratik yönlerinden biridir. Terzibaba’nın dilinde Mirac, müzedeki bir mücevher değil, elimizdeki bir pusuladır.
Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri’nin Füsûsu’l-Hikem’inde ise, Mirac’ın kevnî ve vücûdî yapısını, varlık ağacındaki yerini seyrederiz. İbn Arabî, Mirac’ı, varlığın “tenezzül” (iniş) seyrinin tamamlayıcısı olan “urûc” (yükseliş) seyrinin zirvesi olarak konumlandırır. Ona göre Mirac, tesadüfi bir mucize değil, varlık kanununun zorunlu bir sonucudur. Varlık, Zât’ın “Ben gizli bir hazine idim” sırrıyla tenezzül ederek en aşağı mertebeye (esfel-i sâfilîn) inmiş, İnsân-ı Kâmil’in zuhuruyla da bu inişin gayesi tahakkuk etmiştir. Mirac, bu en kâmil mazhar olan İnsân-ı Kâmil’in, bütün varlık adına çıktığı bir şükür ve tanıma yolculuğudur. İdris Fassı’nda riyazetle yükselişin hikmetini anlatırken, her peygamberin hakikatinin Hakikat-i Muhammediyye içinde dürülü olduğunu ve Mirac’ın bütün bu hakikatleri açığa çıkaran bir “feth-i küllî” olduğunu işaret eder. İbn Arabî bize Mirac’ın “niçin”ini ve “nasıl”ını varlık mertebeleri üzerinden anlatır.
Hazret-i Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin Mesnevî-i Şerîf’ine geldiğimizde ise, Mirac’ın hikemî izahlarından ziyade, onun âşıkâne ve vecd dolu tecrübesine dalarız. Mevlânâ için Mirac, aklın iflas ettiği ve yalnızca aşkın kanatlarıyla aşılan bir menzildir. Cebrail’in Sidre’de kalışı, O’nun dilinde aklın sınırını gösteren en dokunaklı alegoriye dönüşür. Burak’ın, sâlikin kendi sabır ve amellerinin bir tecessümü (cisimleşmiş hali) olduğu fikri, yolculuğun vasıtasının yine yolcunun kendinden olduğunu anlatır. Mevlânâ’ya göre zâhidin yüz yılda sürünerek aldığı yolu, âşık bir anda uçar. Mirac, bu aşk kanatlarının ne kadar yükseğe çıkabileceğinin ispatıdır. O, “yokluk Burak’ı” ile “bekā sarayına” varan bir sevgilinin hikâyesini anlatır ki, dinleyen her âşığın gönlünde bir Mirac iştiyakı uyansın.
Değerlendirme
Mirac, yalnızca Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’a mahsus bir mucize değil, aynı zamanda her birimiz için potansiyel bir mânevî yükselişin ezelî örneğidir. Bu yolculuk, Terzibaba’nın irfanında gündelik hayatın içinde yaşanan bir terbiye süreci; Şeyh-i Ekber’in hikmetinde varlığın iniş ve çıkış seyrini tamamlayan bir kemâl noktası; ve Hazret-i Mevlânâ’nın aşk dilinde aklı geride bırakan bir vuslat coşkunluğudur. Öyleyse Mirac, uzak bir hatıra değil, “Namaz mü’minin miracıdır” sırrınca her gün seccademizde bizi bekleyen bir davettir.