İçeriğe atla
Nasut
8786 kelime | 27 kaynak

Nasut

Hakikat yolunun yolcusu için, ayaklarımızın bastığı, gözlerimizin gördüğü, ellerimizin dokunduğu bu âlem, yani tasavvuf lisanında adına Nasut denilen bu şehadet yurdu, ilk bakışta Hakk’tan ayrı, O’ndan uzak, kesif bir madde yığını gibi görünebilir. Gaflet gözüyle bakınca, burası bir gurbet ve ayrılık diyarıdır. Lâkin irfan ehli, Terzibaba İrfan Mektebi’nin pınarından içenler bilirler ki, Nasut âlemi kaçılacak bir zindan değil, okunacak bir kitaptır. O, Cenâb-ı Hakk’ın Esmâ’sının tecellî ettiği, kudretinin ve hikmetinin sayısız delillerle sergilendiği bir sahnedir. Vazifemiz, bu sahnedeki suretlerin ve gölgelerin ardına geçip, her zerrede tecellî eden Sâhib’i müşahede etmektir. Bu metin, Nasut perdesini aralayıp ardındaki mânâya bir pencere açma gayretidir.

Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı

Nasut, Arapça "insan" mânâsına gelen "nâs" kelimesinden türemiştir. Istılah olarak, insanlık âlemini, yani içinde yaşadığımız bu fiziksel, beş duyuyla algılanan maddî dünyayı ifade eder. Burası kesretin, yani çokluğun en yoğun göründüğü mertebedir. Ben, sen, o; dağ, taş, ağaç... Her şeyin birbirinden ayrı ve bağımsız varlıklarmış gibi göründüğü yer burasıdır. Bu görünüş, hakikatin kendisi değil, hakikate ulaşmak için aşılması gereken ilk perdedir. Tevhid ilmi, tam da bu noktada devreye girer ve bu aldatıcı ayrılık görüntüsünü ortadan kaldırır. Görünen her ne varsa, O’nun bir zuhuru, bir tecellîsidir.

Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri, Risâle-i Gavsiyye şerhinde bu inceliği şöyle ifade eder:

Rab, terbiye edici mânâsınadır ve bütün ilâhî isimlerin her biri bir Rabb’dır, hangi birimde hangi isim ağırlıklı olarak faaliyette ise âdeta bir soy isim gibi onun Rabb’lığını belirtir. Buradaki Rabb ise Âlim ismi ile ilim üzerine olan Rabb’dır. Bu âlemde gördüğümüz şeyler zâhiren Allah’ın gayrı gibi gözükse de tevhîd ilmi ile bunların Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın zuhurlarından başka bir şeyler olmadıklarını anlıyoruz. İşte bu anlayış ile bakıldığından “Allah gayrıdan berîdir” yâni gayrı diye bir şey yoktur. Bütün varlıkta Allah’ın zuhurlarını müşâhede ettiğimizde her müşâhede ettiğimiz esmâ ve sıfat zuhurlarından zuhur olarak Allah’ı idrâk ettiğimiz için Allah, Allah’a yakındır. Bu nedenle âlemde gördüklerimizi Allah’ın zuhurları olarak tefekkür etmemiz ve o şekilde hayata bakmamız gerekmektedir.

Nasut âleminde gördüğün hiçbir şey, "gayrı" yani Hakk'tan başka bir şey değildir. Bu ayrılık hissi, tevhîd ilminin yokluğundan kaynaklanan bir vehimden ibarettir. Hakikat yolcusu, bu âleme baktığında sadece taş, toprak, insan görmez; o, her bir varlıkta tecellî eden Esmâ-i Hüsnâ'yı seyreder. Dağın heybetinde El-Cebbâr’ı, çiçeğin güzelliğinde El-Cemîl’i, akan suyun hayat verişinde El-Hayy ismini okur. Böylece âlem, mânâsız bir nesneler yığını olmaktan çıkar, her zerresi konuşan, her hadisesi ders veren canlı bir kitaba dönüşür.

Bu kitabın sayfaları ilk bakışta karmaşık ve çelişkili görünebilir. Zâlim de bu âlemdedir, mazlum da. Güzellik de vardır, çirkinlik de. Fakat irfan nazarıyla bakıldığında, her şeyin ilahi bir nizam içinde, tam da olması gerektiği yerde ve şekilde durduğu anlaşılır. Her varlık, kendi fıtratının gereğini yerine getirmektedir ve bu, ilahi adaletin ta kendisidir.

Terzibaba, bu mükemmel nizamı "Her Şey Merkezinde mi?" başlıklı hikemî bir metinde şöyle anlatır:

Hepsi kendi içinde ekmel ve mükemmeldir . Hepsi kendi içlerindeki ve diğerleri ile münasebetleri bakımından uygundur. Yukarıda dendiği gibi eğer bunların yerleri değiştirilip, mesela (kuzu, kükrer) de (aslan, (me) ler) ise o zaman problem vardır. Bu durumda had ve hudud aşılmıştır, ayet inkar edilmiştir. Netice olarak, Allah için iyi, kötü ve/veya doğru, yanlış ayrımı olmayacağından bunların hepsi gerek kendi içlerindeki farklı görünmelerinde ve gerekse tümü “ halkıyet muhabbeti ” ile arzuyu ilahinin razı olunması itibariyle ekmel, mükemmeldir ve merkezindedir.

Nasut âleminin sırrı buradadır. Kuzunun melemesi, aslanın kükremesi kendi yerinde mükemmeldir. Sorun, bizim sınırlı aklımızla ve nefsânî beklentilerimizle bu ilahi düzeni yargılamaya kalktığımızda başlar. Kuzudan kükremesini beklemek, haddi aşmaktır. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın her varlığa biçtiği fıtratı, yani "âyeti" inkâr etmek olur. İblis'in varlığı dahi, bu ilahi nizam içinde, Âdemiyet mertebesinin kemalinin ortaya çıkması için bir gerekliliktir. Sâlik, Nasut âleminde karşılaştığı ve hoşuna gitmeyen hadiseler karşısında "Neden böyle?" diye isyan etmek yerine, "Burada tecellî eden hangi isimdir, bana verilmek istenen ders nedir?" diye tefekkür etmelidir.

Bu âlemin sırlarını anlamanın bir yolu da, her varlığın bir Rab tarafından terbiye edildiğini idrak etmektir. Rab, "terbiye eden, besleyip büyüten, kemale erdiren" demektir. Her bir varlık biriminin, kendisine hâkim olan bir ilahi isim tarafından yönetildiğini ve terbiye edildiğini bilmek, Nasut'u anlamanın anahtarıdır. Bir sanatçının Rabb'i El-Musavvir (tasvir eden), bir âlimin Rabb'i El-Alîm (her şeyi bilen), bir yöneticinin Rabb'i El-Hâkim (hükmeden) ismidir. Nasut âlemindeki yolculuğumuz, aslında kendi Rabb'imizi ve etrafımızdaki varlıkların Rabblerini tanıma yolculuğudur. Fakat bu tanımaya en büyük engel, yine kendi içimizdeki hayal ve vehim dünyasıdır. Terzibaba'nın uyardığı gibi, "Tehlikeli olan bu hayâl ve vehimdeki yaşantımızdır. Zanlar ile dolu ve sürekli başkalarıyla meşgûl olup bir türlü kendimize döndüremediğimiz bu yaşantımız bizi sürekli bir meşgûliyet içinde tutmaktadır." Nasut'un kendisi değil, zihnimizde kurduğumuz, zanlara dayalı Nasut algısı bizi hakikatten uzaklaştırır.

İrfan geleneği, Nasut âleminin sırlarını çözmek için sembollerin ve harflerin dilini de kullanır. Kâinat bir kitap olduğu gibi, Kur'ân da bir kitaptır ve bu iki kitap arasında derin bir uyum vardır. Harflerin sayısal değerleri (ebced) ve sembolik mânâları, bu uyumu deşifre etmek için kullanılan anahtarlardır. Örneğin, "Nuh" ve "Nasut" arasındaki bağ, bu hikemî bakışın bir yansımasıdır.

Terzibaba, Zâriyât Sûresi tefekkürlerinde bu konuya şöyle bir ışık tutar:

Diğer ifade ile ( نوح ) “Nûh” kelimesinde ki, (nun) harfi, “nûr-u İlâhi” “nur-u Muhammed-î” olduğu gibi, (nâsut” yani “âlemi nâsut” yani insâlık âlemini de ifade etmektedir. Çünkü kendisine ikinci (Âdem) de denmektedir. Arada ki; (vav) ise (atıf) bağlamadır, (ha) ise zaten hayat olduğundan, nûr-u İlâhi ile hakikat-i Muhammed-î hayatının (Nûh) mertebesi vasıtasıyla, (necât) kurtuluşun, tekrar dünya da (nâs) âleminde devam edeceğini bildirmesidir.

Bu derinlikli yorumda görüldüğü gibi, "Nuh" ismi sadece tarihsel bir peygamberi anlatmaz. "Nun" harfi, Nûr-u İlâhî'yi ve Hakikat-i Muhammediyye'yi sembolize ederken, aynı zamanda "Nasut" âlemine, yani insanlık yurduna işaret eder. Nuh (a.s.), tufan sonrası insanlık için yeni bir başlangıç, bir kurtuluş (necat) olduğu gibi, bu sembolizm içinde Nasut âleminin de İlahi Nur'un tecellî ettiği ve kurtuluşun yine bu âlemde, bu insanlık sahnesinde gerçekleşeceği bir yer olduğunu anlatır. Bu, Nasut'tan kaçarak değil, onu bir imkân ve bir tecellîgâh olarak görerek kurtuluşa erileceğinin sırrıdır. Bu tür ince mânâlar aklın sınırlarını zorlayabilir. Bu yüzden aynı metinde, "Anlatılan mânalar arasında öyleleri vardır ki: Ancak kapalı bir ifade, ya da geniş manalı bir İşaretle anlatılabilir… Böyle anlatılması gereken bir şey: Eğer açık bir şekilde anlatılacak olursa… zihin kayar…" denilerek, bu sırların ancak hâl ve edep ile anlaşılabileceğine işaret edilir.

Nasut, varlık mertebeleri haritasında en alt basamaktır, ama bu onu değersiz kılmaz. Aksine, o, bütün bir seyr-i sülûkun, yani mânevî yolculuğun başlangıç noktasıdır. Bu haritayı Risâle-i Gavsiyye şerhi şöyle çizer:

Nâsut ile melekût arasındaki her tavır şeriat, melekût ile ceberût arasındaki her tavır tarikat, ceberût ile lâhut arasındaki her tavır da hakîkâttır.

Nasut âlemi, şeriatın uygulama sahasıdır. Şeriat, bu fiziksel dünyada nasıl davranacağımızın, Hakk'ın rızasına uygun nasıl yaşayacağımızın ilahi kurallarını belirler. Bu basamağı sağlam basmadan, yani şeriata tam bir teslimiyet göstermeden bir üst mertebe olan Melekut âlemine (melekler ve manalar âlemi) kapı aralamak mümkün değildir. Oradan tarikât yoluyla Ceberut'a (kudret ve esmâ âlemi) ve nihayetinde hakikât ile Lahut'a (Zât âlemi) ulaşılır. Merdivenin ilk basamağı olmadan en tepesine çıkılamayacağı gibi, Nasut âlemini ve onun kanunu olan şeriatı hakkıyla yaşamadan mânevî yükseliş de mümkün olmaz.

İçinde bulunduğun bu Nasut âlemini hor görme. O, senin mektebindir. Her hadise bir ders, her varlık bir muallimdir. Gözünü aç ve bak; O'nun zuhurlarından başka ne göreceksin? Kulağını aç ve dinle; her seste O'nun "Ben buradayım" diyen nidasını işiteceksin.

Terzibaba'nın Nazarıyla Nasut: Aslı ve Mertebesi

Hakikat yolculuğunda, içinde yaşadığımız görünen âlemi, yani Nasut âlemini doğru anlamak, seyr-i sülûkun temel taşlarından biridir. Bu elle tutulur dünya, bizi ya aldatır ya da hakikate ulaştıran bir köprü olur. Bu ikisi arasındaki fark, irfan ehlinin nazarıyla bakan göz ile gaflet perdesiyle bakan göz arasındaki farktır. Terzibaba İrfan Mektebi’nin rahle-i tedrisatında Nasût, ne kendisinden kaçılacak bir zindan ne de ebedî sanılacak bir yurttur. O, Zât-ı Mutlak’ın tenezzül buyurarak kendini gösterdiği, isim ve fiillerinin en açık şekilde okunduğu bir kitap, bir aynadır. Nasût âleminin hakikatini, varlık mertebeleri içindeki yerini ve Cenâb-ı Hakk’ın Zât mertebesinden bu şehâdet âlemine nasıl tenezzül ettiğini Terzibaba Hazretleri’nin eserlerinden süzülen hikmetle anlamaya çalışalım.

Varlık Deryaları: Lâhut'tan Nasût'a İlâhî Tenezzül

Varlığı anlamak için önce onun mertebelerini bilmek gerekir. İrfan geleneği, Vücûd-u Mutlak’ın, yani varlığı kendinden olan mutlak varlığın, kendi Zât’ından âlemlere doğru bir seyrini anlatır. Bu bir iniş, bir tenezzüldür. Bu tenezzül, bir eksilme değil, aksine gizli bir hazinenin bilinmeklik aşkıyla kendini açması, cömertliğinin bir tecellîsidir. Terzibaba Hazretleri, bu mertebeleri dört büyük deryaya benzetir:

Yukarıda ayrı ayrı belirtilen dört alem, dört derya mesabesindedir. Mülk, Meleküt, Ceberut ve Lahut... İşte bu dört derya, ezeli ve ebedî olup, başlangıcı ve sonu yoktur. Birinci derya “Zat”tır... “Lahut” da derler... “küntü kenzen mahfîyyen fe ahbibtü en u’rafe”, “gizli bir hazineydim ”, hükmüne ve düsturuna göre; “Zat’ı ilahî” coşarak “ceberut alemi” ni zuhura getirdi... Ona “ruh-u izafî” de derler... “Alem-i Ceberut” coşunca da, “alem-i Meleküt” meydana geldi. Ve “alem-i Meleküt” coşarak “alem-i Mülk” zuhura geldi. Coşmadan murad, zatî meyil ve zatî meyilin gerekliliğidir.

Bu sözler, varlık tablosunu gözümüzün önüne serer. En üstte, her türlü kayıttan ve tanımdan münezzeh olan Lâhut âlemi, yani Zât deryası vardır. O derya, "Ben gizli bir hazine idim, bilinmekliği sevdim" sırrınca kendi Zâtî meyliyle "coşunca", yani tecellî etme iradesi gösterince, içindeki bütün hakikatlerin tohum hâlinde bulunduğu Ceberut âlemi zuhûr eder. Bu mertebeye Hakikat-i Muhammediyye de denir. O derya da coşunca, o tohumların tek tek açıldığı, ruhların ve meleklerin bulunduğu Melekut âlemi belirir. Ve nihayet, Melekût deryasının coşmasıyla, her şeyin elle tutulur, gözle görülür hâle geldiği, bizim de içinde bulunduğumuz Mülk âlemi, yani Nasût âlemi ortaya çıkar.

Bu zuhûr, bir yoktan var etme değildir. "Yoktan zuhura geldi dedikleri hal, Zatı zatında gizli iken, iradesi ile açığa çıktı, demekten İbarettir... Zira, ne yok var olur, ve ne de var yok olur!.." buyrulur. Bu, Zât deryasının kendi içinde bir hâl değiştirerek, bir "inkılap" ile dalgalanarak diğer deryaları meydana getirmesidir. Nasût âlemi, o ilk ve tek Derya’nın en kesif, en donmuş, en görünür dalgasıdır. Bu sebeple Nasût’a bakıp da Lâhut’u göremeyen, dalgaya takılıp deryayı unutan gibidir.

Zuhûrun Gayesi: Nasût Âleminde Âdem'i Bulmak

Bu muazzam tenezzülün, Zât deryasından Nasût sahiline vuran bu dalgalanmanın bir gayesi vardır. Cenâb-ı Hakk abes iş işlemekten münezzehtir. Bütün bu mertebelerin, bu iç içe geçmiş âlemlerin zuhûra gelmesinin tek bir nihai gayesi vardır: İnsân’ın, daha doğrusu İnsân-ı Kâmil’in bu Nasût âleminde ortaya çıkması.

Arzda Âdem hitabıyla halifelik inşa edilmeye başlamaktadır. Adem hitabı olmadan teşekkül gözükmez. Bütün cemadat, hayvanat, nebadat, nasut alemi, Ademi ortaya çıkarmak içindir. Adam olması için “Ya Adem” hitabı ortaya çıkacaktır.

Cansız sandığımız madenler, bitkiler, hayvanlar ve bütün bu kevnî düzen, aslında tek bir hedefe hizmet etmektedir: "Âdem"in zuhûru. Burada "Âdem", sadece tarihsel bir şahsiyet değil, aynı zamanda Cenâb-ı Hakk’ın bütün isimlerini kendinde toplayan, O'nun yeryüzündeki halifesi olma potansiyelini taşıyan kâmil insanı ifade eder. Lâhut’un sırrı, Ceberut’un hakikati, Melekût’un nûru, en sonunda bu kesif Nasût âleminde, bir et ve kemik suretinde, yani Âdem’de cem olacaktır.

Bu yüzden Terzibaba Hazretleri, "Ne var âlemde o var Âdem’de" hikmetini sıkça hatırlatır. Çünkü İnsân-ı Kâmil, bütün bu mertebelerin bir araya geldiği, toplu halde zuhûr ettiği yerdir.

İnsân-ı Kâmil ise, bütün bu mertebelerin toplu halde zuhur mahallidir. “Ne var âlemde o var Âdem’de” denmiştir. Râhman sûreti üzere halk edilen “Allah’ın halifesi” dir ve yeryüzünün idaresi ona verilmiştir. Bedeni, topraktan ; Rûh’u, Allah’ın zâtındandır.

Demek ki Nasût âlemi, bu büyük hazinenin, yani İnsân-ı Kâmil'in ortaya çıkacağı bir sahnedir. Madenler, bitkiler ve hayvanlar, bu sahnenin dekorları, bu büyük oyunun hazırlık aşamalarıdır. Onlar, "Rûh-u madeni", "Rûh-u nebati", "Rûh-u hayvani" ile canlanarak, en sonunda "Rûh-u insâni"nin zuhûruna zemin hazırlarlar. Nasût’un kesâfeti, bu en letâfetli cevheri taşıyacak bir kabuk, bir sadâka olmak için gereklidir.

Her Mertebenin Kendi Kitabı, Kendi Kâbe'si

İlâhî tenezzülün her mertebede farklı bir surete bürünmesi, her âlemin kendine has bir işleyişi ve dili olduğunu gösterir. Bu hakikati en güzel anlatan örneklerden biri, Kur’ân-ı Kerîm’in ve Kâbe’nin mertebelerdeki farklı tezâhürleridir. Hakikat tektir, ama her mertebede o mertebenin kabına ve idrakine göre bir isim ve bir yöneliş merkezi alır.

Zât mertebesinde Kur'ân-ı Kerîm'in ismi "Ümmü'l-Kitab", Sıfat mertebesinde "Furkan", Esmâ mertebesinde "Kitabü'l-Mübîn", Ef'al mertebesinde ise "İmamü'l-Mübîn” dir. Genel olarak her mertebede aldığı isim "Kur'ân-1 Kerîm "dir.

Kelâm-ı Kadîm olan Kur'ân, Zât âleminde, yani Lâhut’ta bütün hakikatlerin anası olan "Ümmü'l-Kitab"dır. Orada harf ve ses yoktur, toplu bir hakikattir. Sıfat mertebesine tenezzül ettiğinde "Furkan", Esmâ âlemine (Melekût) indiğinde "Kitabü'l-Mübîn" (apaçık kitap) adını alır. Nihayet Ef'al âlemine, yani bizim Nasût âlemimize ulaştığında "İmamü'l-Mübîn" (önder kitap) olur ve yirmi üç senede harf harf, kelime kelime insanlığa iner. Bu, aynı hakikatin farklı kesâfet ve letâfet seviyelerindeki tezâhürüdür.

Aynı şekilde, her âlemin kendine mahsus bir "Kâbe"si, bir yöneliş merkezi vardır. Melekût âleminin sakinleri olan meleklerin de bir kıblesi vardır.

“Esma” Meleküt merlebesinde, zat-i tecelligah “Beyt-ül Ma’mur” dur. Bu yüzden melekler orasını tavaf etmektedirler. “Ef’al” nasut mertebesinde ise, zat-i tecelligah “Beyt-ül Haram” dır. Orasını da insanlar tavaf etmektedir.

Melekût âleminde, Esmâ mertebesinde Zât'ın tecellîgâhı "Beyt-ül Ma'mur"dur. Melekler, o nûrânî Kâbe'yi tavaf ederek Hakk'a kulluklarını arz ederler. Ef'al âleminde, yani Nasût'ta ise Zât'ın tecellîgâhı, Mekke'deki "Beyt-ül Haram"dır. İnsanlar da bu taştan ve topraktan yapılmış Kâbe'yi tavaf ederler. Biri letâfet âleminde nûrdan bir ev, diğeri kesâfet âleminde taştan bir ev. Ama her ikisi de aynı Zâtî tecellînin, o mertebedeki yansımasıdır. Bu durum, Nasût âleminin ve onun ibadetlerinin, Melekût âlemindeki ibadetlerin bir gölgesi veya sureti değil, o hakikatin bu âlemdeki tam karşılığı olduğunu gösterir. Herkes kendi mertebesinin Kâbe'sine yönelir ve kendi diliyle Rabbini tesbih eder.

Bu yüzden Nasût âlemini hor görmek, oradaki ibadetleri ve kulluk vazifelerini küçümsemek, hakikatin bütününü görememektir. Melekler Beyt-ül Ma'mur'da nasıl bir kulluk içindeyse, insan da Beyt-ül Haram'da ve yeryüzünün her yerinde aynı ulvî vazifeyle memurdur.

Kesâfetin İçindeki Letâfet: Rûh ve Nûr'un Nasût'taki Faaliyeti

Bu âlem, her ne kadar madde, cisim, kesâfet olarak görünse de, onun özü, mayası ve onu ayakta tutan şey, daha latîf mertebelerden gelen Rûh ve Nûr'dur. Madde, Nûr'un yoğunlaşmış, Rûh'un hizmetine verilmiş bir suretinden başka bir şey değildir.

Nûr, Allah’ın isimlerinden zâtına ait bir isimdir. “Ne-fes-i Râhmani” ile Rûh ve Nûr olarak âlemlere yayılmış, her zerreye sirâyet etmiştir. Bu mertebede bireysel rûh’lar lâtif varlıklar olarak belirlenmiş ve buraya “âlem-i ervah” (rûhlar âlemi) de denmiştir. Bu âlemin bir ismi de “Melekût” melekler âlemidir. ... Madde - Cisim -Melikiyyet : Ef’âl âlemi: “Âlem-i Nasût” “Vücûd’u mutlak” ın her mertebede, “vücûd’u mevcud” olarak zahir ismiyle zuhur edişinden ibarettir.

Nefes-i Rahmânî, yani Rahmân olan Hakk'ın nefesi, bütün varlığı bir ağ gibi kuşatır. Bu nefes, önce Rûh, sonra Nûr olarak tecellî eder ve en sonunda Nasût âleminde madde ve cisim olarak yoğunlaşır, karar kılar. Bu demektir ki, baktığımız her taşta, dokunduğumuz her toprakta, içtiğimiz her suda, o ilk Nefes'in, o ilâhî Nûr'un bir izi, bir tezâhürü vardır. Nasût, üst mertebelerden kopuk, ayrı bir varlık değildir; bilakis, o mertebelerin en son halkası ve meyvesidir.

Rûh ve Nûr mertebeleri bütün açıklığı ile bu âlemde faaliyettedir. “Rûh-u madeni”, - “Rûh-u nebati”, “Rûh-u hayvani”, - “Rûh-u insâni” kesif , cin ve melekler ise, rûh’lu lâtif varlıklardır.

Bu ifade, Nasût âlemini bir "ölüler diyarı" olarak gören zihniyeti temelden yıkar. Bu âlem capcanlıdır. Madenin bile kendine has bir ruhu, bir tesbihi vardır. Bitkinin, hayvanın ve nihayet insanın ruhu, aynı ilâhî Rûh pınarından beslenen farklı derecelerdir. Dolayısıyla sâlik için Nasût, her zerresinde Hakk'ın faaliyetini, Rûh ve Nûr'un cilvelerini müşahede edeceği bir irfan mektebidir.

Terzibaba Hazretleri'nin nazarıyla Nasût, varlık mertebelerinin sonuncusu ve en kesifi olmakla birlikte, ilâhî tenezzülün nihai gayesi olan İnsân-ı Kâmil'in zuhûr ettiği, her mertebenin hakikatinin farklı bir surette tecellî ettiği ve her zerresinde Rûh ve Nûr'un faal olduğu mübarek bir âlemdir. Onu anlamak, Vücûd'u anlamak; onun içinde Hakk'ı bulmak ise, Âdem olmanın sırrına ermektir.

Terzibaba Geleneğinde Nasut'in Yaşanması

Varlık mertebelerinin en kesifi, en bize yakın ve en aşikârı olan Nasut âleminin ne olduğunu, hakikatinin nereye dayandığını aralamaya gayret ettik. Bu şehâdet âlemi, Hakk’ın tecellîlerinden bir tecellî, O’nun isimlerinin zuhûr ettiği bir sahnedir. Bu ilmi hâle dönüştürmek, bu bilgiyi yola revan olan sâlikin ayağına bir pabuç, eline bir asa etmektir. Nasut âlemi, tasavvuf yolcusu için nasıl yaşanır? Bu kesif perdenin ardındaki nur nasıl müşahede edilir? Bu âlemde atılan her adım, nasıl olur da vuslata giden bir merdiven basamağına dönüşür?

Nasut'ta 'Lâ' Demek: Varlıktan Soyunup Dost'u Bulmak

Seyr-i sülûk, yani mânevî yolculuk, Nasut âleminde başlar ve yine Nasut âleminde kemâle erer. Yolculuğun başlangıcı, sâlikin kendi vehmî varlığına, bu Nasut âlemindeki benliğine bir "Lâ" çekebilmesiyle mümkündür. Bu "Lâ", bir inkâr değil, bir tespittir. Kendi acziyetini, faniliğini, bir gölgeden ibaret olduğunu idrak etmenin adıdır. Sâlik, etrafına bakar; dağlar, taşlar, insanlar, olaylar... Her şeyin bir hayal, bir görüntü olduğunu sezmeye başlar. Bu sezgi kuvvetlendikçe, geriye tek bir hakikat kalır: O'ndan başka hiçbir şeyin kalıcı olmadığı. Bu idrak, kelime-i tevhidin ilk yarısını yaşamaktır.

Bu hâli, Terzibaba mektebinin büyüklerinden M. Nusret Tura Hazretleri bir mektubunda şöyle dile getirir. Cenâb-ı Hakk'ın lisanıyla bir dostuna seslenir:

Hep aynı sözü tekrar eder dururum. Benden başka her şey bir hayâldir. Her zaman sizinle kalan tek dost olan benim. Siz ‘Lâ’ diye kendinizi inkâr ederseniz, ‘İLLÂ’ olarak ben dostunuz kalırım. Ki asıl saltanat sahibi de zâten benim, bu idrake vardığınız zaman “Kulhüvallah” Âyetimi okumuş olursunuz. Kendisine göndermiş olduğum Habîbimin habîb-i olursunuz. Şerîkim, nazîrim, eşim yoktur.” Bunu iyi anla.

Yolun özeti budur. Nasut âleminde sana "ben" dedirten ne varsa, malın, mülkün, makamın, şöhretin, hatta ilmin ve ibadetin... Hepsine "Lâ" dediğinde, yani bunları kendinden bilmeyi terk ettiğinde, geriye sadece "İllâ", yani "O" kalır. O hakiki Dost, seninle zaten beraberdi ama senin kendi varlık iddian, O'nun görünmesine perde oluyordu. Sen aradan çekilince, Dost tecellî eder. Bu, İhlâs Sûresi'nin sırrını tatmaktır.

Bu "Lâ" deyiş, sâliki basamak basamak varlık mertebelerinde bir seyahate çıkarır. Nusret Tura Hazretleri aynı mektubun devamında bu mertebeleri bir daire gibi çizer:

...dışarıda âlem-i Lâhut’ var; en dışarıda.. Onda bu âlem-i Ceberût’ geliyor. Sonra âlemi Melekût dairesi var. Sonra bir âlem-i Nâsut; dairesi var. Ortasında bir insân-ı kâmil.. Şu halde zikir, tesbih ile insan o hâle geliyor ki hakîkat gözü açılıyor, gönül gözü gözden dışarı çıkıyor amma gözümüzün noktasının etrafında rızâ-i ilâhî hep bütün bunları görüyoruz..

Lahut (Zât âlemi), Ceberut (Sıfat ve Melekler âlemi), Melekut (Misal ve ruhlar âlemi) ve Nasut (Şehâdet âlemi) iç içe geçmiş daireler gibidir. Sâlik, Nasut âleminin merkezinde durur, ama zikir ve tefekkürle gönül gözü açıldığında, bu dairelerin hepsi birden müşahede edilir. Artık onun için ne Lahut uzaktır ne de Nasut ayrıdır. Hepsi bir bütünün parçaları, hepsi bir hakikatin farklı yüzleridir. Bu mertebeleri kendinde cem eden, ortadaki o İnsân-ı Kâmil olur. Gözbebeğinin ortasındaki o siyah nokta, yani Sevâd-ı Azam gibi, bütün âlemlerin sırrını kendi vücûdunda seyreden bir nokta hâline gelir. Demek ki Nasut'tan kaçılmaz, Nasut'un merkezinde durup, gönül gözüyle diğer âlemlere bakılır. Kurtuluş, firarda değil; idraktedir.

Gönül Kitabında Tecellî Eden İsimler: Nasut'un Cemal ve Celal Aynası

Sâlik, Nasut âleminde kendi varlığına "Lâ" demeyi öğrendikten sonra, ikinci bir adımla karşılaşır: Bu âlemde cereyan eden her hadiseyi, Hakk'ın bir tecellîsi olarak okumak. Artık dünya, anlamsız olayların peş peşe geldiği bir yer değil; Cenâb-ı Hakk'ın Esmâ-ül Hüsnâ'sının, yani güzel isimlerinin birer birer tecellî ettiği muazzam bir kitaptır. Bu kitabın sahifeleri günler, geceler, insanlar ve olaylardır. Bu kitabı okuyacak göz ise, sâlikin kendi kalbidir.

Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri, bu hakikati "Aşk ve Muhabbet Yolu" isimli eserinde şöyle anlatır:

Bazı sevgilisine "Gönül kitabını oku" bazı sevgilisine de "Söyle ve yaz" dediğini nasıl inkâr edebiliriz. Eğer, insan tefekkür ederse; gönlünde esma'il hüsnâ’nın yazılı bulunduğu sahifeleri bulur. Bazısı esma-i cemaliye'yi bazısı esma-i celaliye’yi tahsil etmiştir. Bazısı da cümle esma-i ilâhiye’yi o kadar kemâl ile müşahade etmiştir ki, tecellî-i kemâli’ye ulaşmıştır.

Sâlikin Nasut'taki imtihanı budur. Başına gelen her hadise, gönül kitabının bir sayfasına yazılmış bir isimdir. Bazen bir lütuf, bir güzellik, bir sevinç gelir; bu, "el-Latîf", "er-Rahmân", "el-Vedûd" gibi esma-i cemaliye'nin tecellîsidir. Sâlik bu tecellîyi okur, şükreder ve o ismin manasını kendi varlığında "tahsil eder", yani öğrenir ve hâllenir. Bazen de bir zorluk, bir sıkıntı, bir darlık gelir; bu da "el-Kahhâr", "el-Cebbâr", "el-Müntakim" gibi esma-i celaliye'nin tecellîsidir. Sâlik bundan kaçmaz, isyan etmez. Bilir ki bu da O'ndandır. Bu tecellînin ardındaki hikmeti okumaya çalışır, sabreder ve o ismin gerektirdiği teslimiyeti öğrenir.

Kemâl, ne sadece cemalde kalmak ne de celalde boğulmaktır. Kemâl, her iki tecellînin de aynı kaynaktan geldiğini bilmek, celalin içindeki cemali, kahrın içindeki lütfu görebilmektir. Bu, zıtların birliğini idrak etmek, Muhammedî mîzanı kalbinde kurmaktır. İşte o zaman insan, "tecellî-i kemâli'ye" ulaşır.

Bu idrake varan ârifin hâli şöyle tasvir edilmiştir:

Hikmetle esrârı dile getiren ârifler, bülbüller gibi öterler. Ekser zamanlarını Lâhût âlemine mukâbil düşen Ceberût âleminde baharı beklerler. Melekût ve nâsut âleminde açan gülleri görünce de şakır, şakır ötmeye başlarlar.

Ârif, kalbiyle ve tefekkürüyle daima daha derin mertebelerdedir, baharı bekler. O bahar, Nasut âleminde açan bir tecellî gülüdür. Sıradan bir insanın "kaza" veya "tesadüf" dediği bir olay, ârif için beklenen o gülün açmasıdır. O hadisenin içinde Rabbini tanır, O'nun ismini okur ve bir bülbül gibi şakımaya, yani o tecellîyi hamd ile, şükür ile, irfan ile dile getirmeye başlar. Nasut âlemi, ârifin ötüşüne sebep olan gülistandır. O gül olmadan bülbül ötmez. O hadiseler olmadan irfan dile gelmez.

Nasuh'un Sırrı: Nasut Perdesi Arkasındaki Hakikat Eri

Nasut âleminin bir diğer yüzü de, hakikat ile suret arasındaki perdedir. Sâlik, bu dünyada yaşarken, dışarıdan bakanların göremediği bir iç âleme sahiptir. Dışarıda, herkes gibi bir insandır; bir mesleği, bir ailesi, toplumsal bir rolü vardır. Bu onun Nasutî kisvesidir. Ama içeride, o bir "hakikat eri"dir. Bu ikili durum, çoğu zaman sâliki melâmet hırkasına büründürür; yani içindeki hâli dışına vurmaz, mânevî derecesini bir sır gibi saklar.

Mevlânâ Hazretleri'nin Mesnevî-i Şerîf'inde anlattığı Nasuh kıssası, bu durumun en güzel misallerinden biridir. Terzibaba Hazretleri de bu kıssaya atıfta bulunarak sâlikin bu hâline işaret eder:

Sağlıcakla kalınız, Fa… Do… Mesnevi'deki Nasuh hikayesi üzerine. Tellak olan Nasuh kadınlar arasında yaşayıp erkekliğini gizleyen birisi. Aslında Nasuh hakikati itibariyle bir er. Hakikat eri.

Nasuh, kadınlar hamamında tellaklık yapan, dış görünüşü ve sesiyle kadınsı özellikler gösteren biridir. Bu onun Nasut âlemindeki suretidir. Kimse onun aslında bir erkek olduğunu bilmez. Bu suretin altında hakikatini, yani "er"liğini gizler. Bir gün tövbe eder ve bu sırrı ortaya çıkacak diye tir tir titrerken, Cenâb-ı Hakk onun sırrını ifşa etmez, onu korur.

Bu kıssa, sâlikin yolculuğunun bir timsalidir. Sâlik de Nasut âleminde, nefsanî arzuların, dünyevî meşgalelerin "kadınlar hamamı" gibi olduğu bir ortamda yaşar. Dışarıdan bakan, onun bu meşgaleler içinde kaybolduğunu sanabilir. Ama o, "hakikati itibariyle bir er"dir. Yani bir hakikat yolcusudur. Nefsinin ve dünyanın içinde yaşar ama onlardan değildir. Erkekliğini, yani hakikate olan bağlılığını, iradesini ve mânevî kimliğini bu Nasut perdesinin altında saklar. Bu, onu riyadan, gösterişten, mânevî kibre kapılmaktan korur. Çünkü Nasut âlemi, aynı zamanda bir imtihan yeridir ve en büyük imtihanlardan biri de, kazanılan mânevî hâlleri yine bu dünyanın pazarına sürüp ucuzlatmamaktır. Nasuh gibi sırrını saklayabilen, tövbesinde samimi olan sâliki, Cenâb-ı Hakk da âlemin gözü önünde mahcup etmez, onun hakikatini kendi katında yüceltir.

Harflerin İrfanı: Nasut'tan Necât'a Ebced Penceresi

Terzibaba mektebinin irfan geleneğinde, Nasut âleminin sırlarını anlamak için sadece hadiseleri okumakla yetinilmez. Bazen harflerin, kelimelerin ve sayıların içine gizlenmiş manalara da müracaat edilir. Bu, ilm-i hurûf veya ebced ilmi olarak bilinen, kâinat kitabını farklı bir gözle okuma sanatıdır. Her harfin bir sayı değeri, bir gezegeni, bir mânevî mertebeyle ilişkisi olduğuna inanılır. Bu pencereden bakıldığında, Nasut kelimesi ile "necât" yani kurtuluş kelimesi arasında sırlı bir bağ kurulur.

Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri, Hz. Nuh Peygamber'i anlattığı eserinde bu bağı şöyle izah eder:

Diğer ifade ile ( نوح ) “Nûh” kelimesinde ki, (nun) harfi, “nûr-u İlâhi” “nur-u Muhammed-î” olduğu gibi, (nâsut” yani “âlemi nâsut” yani insâlık âlemini de ifade etmektedir. ... (Nûh) mertebesinin bir ifadesi de, “necat” ( نجات ) necâtiyyet’tir. (Kurtuluş-kurtulma) anlamındadır. ... (necât) ın dahi zâhir bâtın (13) ten gelmekte ve kaynağının orası olduğu gözlerimizin önüne serilmektedir. ... nûr-u İlâhi ile hakikat-i Muhammed-î hayatının (Nûh) mertebesi vasıtasıyla, (necât) kurtuluşun, tekrar dünya da (nâs) âleminde devam edeceğini bildirmesidir.

İlk olarak, "Nuh" kelimesindeki "nun" harfinin, "Nasut" âlemini temsil ettiği belirtiliyor. Nuh Peygamber'in görevi, tufanda boğulmak üzere olan insanlığı bir gemiye alarak kurtarmaktır. O gemi, şeriat ve hakikat ilmidir. Tufan ise cehalet ve gaflettir. Eğer "nun" harfi Nasut'u temsil ediyorsa, bu demektir ki, kurtuluş gemisi Nasut âleminin tam ortasında yüzmektedir. Kurtuluş (necât), Nasut'tan kaçarak değil, Nasut'un içinde, Nuh'un gemisine binerek, yani bir mürşidin rehberliğinde hakikat ilmine sarılarak mümkündür.

İkinci olarak, "necât" (kurtuluş) kelimesinin ebced değeri üzerinden bir mana çıkarılıyor. Bu hesaplamalar, aklın ötesinde bir sezgiyle, harflerin ruhuna nüfuz ederek yapılır. Kelimenin sayısal değerinin "13"e indirgenmesi, bu sayının tasavvuftaki "Ahadiyet" (Birlik) sırrıyla olan bağlantısına bir işarettir. Kurtuluşun özünde Tevhid inancı yatar.

En can alıcı nokta ise şudur: "Nun" harfi aynı zamanda "Nûr-u Muhammedî"yi de temsil eder. Bu durumda mana şöyle açılır: Nasut âlemi, kendi başına karanlık ve boğucu bir tufan gibidir. Ancak o âleme Nûr-u Muhammedî, yani Peygamber Efendimiz'in getirdiği hakikat ışığı yansımıştır. İşte Nuh mertebesindeki bir velî, bir mürşid-i kâmil, bu ışığı taşıyan geminin kaptanıdır. Sâliki Nasut âleminin dalgaları arasından alır, o ışığın rehberliğinde "necât"a, yani Tevhid idrakine ulaştırır. Böylece sâlik, Nasut âleminde boğulmaktan kurtulur ve bu âlemi bir kurtuluş vesilesi olarak yaşamaya başlar.

Nasut âlemi, sâlik için çok katmanlı bir tecrübe sahasıdır. O, hem benliğimizden vazgeçeceğimiz "Lâ" meydanı, hem Esmâ tecellîlerini okuyacağımız "gönül kitabı", hem hakikatimizi saklayacağımız bir "sır perdesi", hem de Nuh'un gemisine binip kurtuluşa ereceğimiz bir "imkân denizidir". Mesele, bu denizde nasıl yüzüleceğini bilmektir. O ilmi öğretene, o gemiye kaptanlık edene can kulağıyla teslim olabilmektir.

Füsûsu'l-Hikem'de Nasut

Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri'nin hikmet deryasından, Nasut âleminin sırlarına onun Füsûs'undaki işaretlerle nazar edelim. Bu görünen âlem, bu şehâdet perdesi, hakikatten ayrı ve uzak sanılır. Hâlbuki irfan ehli için Nasut, Lâhut’un, yâni İlâhî Hayat ve Ruh’un tecellî ettiği, kâim olduğu ve kendini gösterdiği bir ayna, bir sahneden ibarettir.

Şeyh-i Ekber'in hikmetinin özü, zıt gibi görüneni birlemektir. Lâhut (İlâhî mertebe) ile Nasut (insanî/maddî mertebe) arasındaki ilişki de bu sırdan ayrı değildir. Biri olmadan diğeri anlaşılmaz, biri olmadan diğerinin hükmü zuhûra çıkmaz. Bu ikisi, ruh ve ceset gibidir. Ruh, hayat sıfatının kendisidir; Lâhûtîdir. Ceset ise o ruhun içinde barındığı, hükmünü icrâ ettiği mahaldir; Nâsûtîdir. Terzi Baba Hazretleri, Kelime-i Îseviyye'nin şerhinde bu inceliği şöyle dile getirir:

hayât, sifât-ı ilâhiyyeden bir sıfattır. Ve sıfat ise zâtın aynıdır. İşte hayâta bunun için "lâhût" isimlendirilir. Ve bu ruhun kâim bulunduğu ve taalluk eylediği mahalle dahi "nâsût" ta'bîr olundu. Yani ruhun varlığını muhafaza eden yani ruhu kendisinde barındıran mahalle de nasut denildi. Bütün alemde de böyledir. Bütün bu alemde mevcut olan ruh-u külli ilahi ruh bu alemin lahutu bunu görüntüye getiren, kesafet ile taşıyan da nasut alemidir. Yani madde alemidir. Yani mükevvenat alemidir. Velâkin rûh aslında bî-sûret bir cevher-i nûrânî dir. Her ne kadar kap içine girdi ise de aslında o nurani şekilsiz bir cevherdir.

Bütün bir kevnî yapı, bu Lâhut-Nasut ilişkisi üzerine kuruludur. Âlemin küllî ruhu olan "Ruh-u İlâhî" onun Lâhut'u ise, gördüğümüz, dokunduğumuz, hissettiğimiz bu kesif madde âlemi de o ruhu taşıyan, onu bir sûrette kayıtlayan ve görünür kılan Nasut'tur. Ruh, nûrânî ve sûretsiz bir cevherdir. Ama onun fiilleri, eserleri, kendini izhâr etmesi ancak bir sûret, bir mahal, yâni bir Nasut ile mümkündür. Sâlikin kendi bedenine ve bu dünyaya bakışı burada değişir. Beden bir zindan değil, ruhun hükmünü icrâ ettiği bir saltanat sarayı; dünya bir sürgün yeri değil, Lâhut’un tecellîgâhı olan bir Nasut sahnesidir.

Musa Fassı'nın Simgesi: Tâbut ve Derya

Şeyh-i Ekber, bu derin hikmetleri peygamber kıssalarının içine gizlenmiş sembollerle anlatır. Musa Aleyhisselâm'ın kıssası, Nasut bahsini anlamak için eşsiz bir anahtardır. Kur'ân-ı Kerîm'de anlatıldığı üzere, Hz. Musa bebekken bir sandığa (Tâbut) konulur ve nehre bırakılır. Zâhirde bu, bir annenin evladını ölümden kurtarmak için çaresizce yaptığı bir iştir. Fakat Füsûs'un bâtınî nazarında bu olay, vücûdî bir hakikatin mükemmel bir temsilidir. Terzi Baba Necdet Ardıç Efendimiz, Füsûs şerhinin şerhinde bu sırrı şöyle açar:

Musa (a.s.)ın bir sandık içinde deryaya bırakılmasının hikmetine gelince sandık yani tabut onun nasutudur. Yani O’nun bedenidir yahut dünyasıdır, derya bu cisim vasıtasıyla kuvveyi hayalinin verdiği şeyden yani insanda bulunan derya nazar kuvveti, düşünce kuvveti, his kuvveti ve hayaliyenin verdiği şeyde, nazardan, fikirden, histen, hayalden, verdiği şeyden ki bunlara benzer diğer kuvvalardan bir şeydir. Bu insan nefsi için ancak vücut ve unsuri sebebiyle hasıl olur. Yani yukarıda sayılan şeyler bu cesed ile unsur beden ile meydana gelir. Onun için ilimden hasıl olan şeydir.

Burada "Tâbut"un doğrudan Hz. Musa'nın "Nasut"u, yâni insanî bedeni ve dünyası olduğu belirtiliyor. Derya ise "ilim deryası"dır. Fakat bu ilim, soyut bir ilim değildir. Bu ilim, ancak ve ancak Nasut âlemindeki beden ve onun duyuları aracılığıyla elde edilen bilgidir. Görmeden, duymadan, dokunmadan, tatmadan, kısacası beş zâhirî ve beş bâtınî duyu olmadan bu âlemde ilim nasıl hâsıl olabilir? Terzi Baba Hazretleri bu noktayı daha da açar:

Zira ilim dediğimiz şey nazar-ı fikri kuvvetinin ve havas-ı zahire yani nazar, bakışın battığı şeyden fikir alarak bu kuvvetin ve beş zahiri duyguların ve beş batını duygunun verdiği bir şeydir. Bu kuvvetlerde dahi ancak bu cism-i unsurinin vücudu sebebiyle hasıl olur. Yani bu görme dokunma tatma gibi duygular bu cisimle meydana gelir. Bir kimsenin cismi kesif olmasa yani koyulaşmış, katılaşmış halde olmasa görme kuvvesi, dokunma kuvvesi, koklama kuvvesi, tatma kuvvesi, işitme kuvvesi zahir olmazdı.

Musa'nın (a.s.) ilim deryasına atılması, aslında her birimizin bu Nasut bedeniyle hayat ve tecrübe deryasına atılmamızın hikâyesidir. Tâbut, yâni bedenimiz, zâhirde bizi sınırlayan, tehlikelere açık bırakan kesif bir varlık gibi görünür. Ancak aynı Tâbut, içinde Sekine'yi, yâni İlâhî huzur ve sükûneti barındıran ve ilim deryasında yüzmemizi sağlayan bir gemidir. Hakikate, Nasut gemisine binip, onun kuvvelerini birer kürek gibi kullanarak ilim deryasına açılmakla varılır.

Hakk'ın Tedbiri: Âlemi Âlemle Tedbir Eylemek

Füsûs'un en temel öğretilerinden biri, Cenâb-ı Hakk'ın bu âlemi idare etme (tedbir) usûlüdür. Bu usûl, "Hakk'ın âlemi ancak âlemle, yâhut âlemin sûretiyle tedbir etmesi"dir. Bu, Hakk'ın bu âleme dışarıdan, âlemin kendi kanunlarını, sebep-sonuç ilişkilerini bozarak müdahale etmediği; bilakis, her şeyi kendi tabiatı, fıtratı ve kendi içindeki sebepler zinciri üzerinden yürüttüğü anlamına gelir. Ateşin yakması, suyun ıslatması, çocuğun anne-babadan doğması... Bunların hepsi, Hakk'ın tedbirinin Nasut âleminin kendi sûreti ve işleyişi üzerinden gerçekleşmesidir. Terzi Baba Hazretleri, Musa Fassı'ndaki bu hikmeti şöyle şerh eder:

Hak Teâlâ'nın âlemi tedbîri de böyledir. Onu ancak onunla, yahut onun sureti ile tedbîr eyledi, İmdi veledin vâlidin icadına ve müsebbebâtın kendi esbabına ve meşrûtâtın kendi şurûtuna ve ma'lûlâtın kendi illetlerine, medlûlâtın kendi delillerine ve muhakkakâtın kendi hakâyıkına tevakkufları gibi, onu ancak onunla tedbîr eyledi. Ve bunun kâffesi âlemdendir. O da Hakk'ın onda tedbîridir. Binâenaleyh onu, ancak onunla tedbîr eyledi.

Bu, tenzih ile teşbihin Muhammedî mîzanda nasıl dengelendiğinin ifadesidir. Hakk, sebeplerden ve âlemden münezzehtir (tenzih); lâkin fiilleriyle ve tedbiriyle âlemin her zerresinde, her kanunda mevcuttur (teşbih). Musa'nın (a.s.) kurtuluşu, nehrin birden kurumasıyla veya gökten bir elin uzanmasıyla olmaz. Kurtuluş, yine nehrin kendi kanunları içinde, sandığın yüzmesi ve Firavun'un sarayına ulaşmasıyla, yâni "âlemin âlemle tedbiri" ile gerçekleşir. Sâlik için buradan alınacak ders şudur: Kendi seyr-i sülûkunda olağanüstü haller, kerametler beklemek yerine, bu Nasut âleminin kanunlarına riâyet ederek, sabırla, tefekkürle, zikirle yol almalıdır. Zira Hakk'ın yardımı, çoğu zaman karşısına çıkan bir insanda, okuduğu bir kitapta, yaşadığı bir hadisede, yâni yine Nasut âleminin kendi sûretleri içinde tecellî edecektir.

Nefsin Yolculuğu: Nasut'taki Aletler

Bu Tâbut'un içindeki seyyah "Nefs"tir. Nefs-i Vahide'den (tek bir öz) bir pay alarak bu cisme üflenen ve bu bedeni tedbir etmekle, yönetmekle memur kılınan İlâhî bir latîfedir. Nefs, bu dünyaya çıplak gelmemiştir. Cenâb-ı Hakk, ona bu Nasut bedeninde kullanacağı aletler, kuvveler vermiştir. Akıl, fikir, hafıza, hayal, görme, işitme gibi nice kuvve, nefs'in emrine verilmiş hizmetkârlardır.

Şimdi vaktaki nefs bu cisimde hasıl oldu yani suret-i unsuriyede hasıl oldu ve onda tasarruf ile ve onu tedbir ile memur oldu. Yani nefs burada hasıl oldu ve bunu tasarruf ve korumayla da memur oldu, Allahüteala bu kuvvayı onun için alet kıldı, bu kuvvetleri alet kıldı, kendisinde sekinet (sakin olma, sükünet) olunan bu tabutun onda Allahüteala’nın murad eylediği şeye onunla vasıl olur.

Nefs, bu unsurî bedende (Nasut) zuhûr etmiştir. Görevi, bu bedeni ve onun kuvvelerini kullanarak Hakk'ın murâdına vâsıl olmaktır. Beden bir Tâbut, içindeki kuvveler ise o Tâbut'u hedefe götürecek aletlerdir. Eğer nefs, bu aletleri kendi hevâsı ve süflî arzuları için kullanırsa, Tâbut batar, ilim deryasında boğulur. Yok, eğer nefs, bu kuvveleri Hakk'ın rızası doğrultusunda, hakikati anlamak ve yaşamak için kullanırsa, o Tâbut'un içinde "Sekine"yi bulur ve selâmet sahiline, yâni mârifetullaha ulaşır. Bu yolculuk, Füsûs şerhleri ve bu şerhlerin de şerhleri ile nesilden nesile aktarılan kadîm bir irfan yoludur.

Kâinatın Kökü: Nefs-i Vâhide

Bütün bu bahisler, sonunda bizi tek bir köke, tek bir asla götürür: Nisa Sûresi'nin ilk ayetinde Cenâb-ı Hakk'ın buyurduğu "Nefs-i Vâhide". "Ey insanlar! Sizi tek bir nefisten halk eden Rabbinizden korunun..." Bu ayet, sadece insanlığın biyolojik atasını değil, bütün bir varoluşun vücûdî temelini işaret eder. Terzi Baba Hazretleri, Kelime-i Âdemiyye şerhinde bu ayetin bâtınî mânâsını şöyle açar:

4/1 ayetinde خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ buyuruyor. “sizi tek nefsten halk ettik” Burada Âdem’in (a.s.) tek nefsi olarak belirtiliyor , fakat daha geniş manada baktığımız zaman vahidiyet mertebesinin nefsinden kaynaklandı bütün bu alemler. Âdem (a.s.) da o şekilde meydana geldiği gibi bütün alemler de nefs-i vahideden kaynaklandı.

Bu, Nasut âlemini ve içindeki her birimizi, o yüce ve tek olan "Bir"e bağlayan en sağlam iptir. Bizler, bu kesif Nasut âleminde ayrı ayrı bedenler, ayrı ayrı varlıklar gibi görünsek de, hakikatimiz itibariyle Vâhidiyyet mertebesinden, yâni İlâhî İsim ve Sıfatların toplandığı birlik mertebesinden gelen "Tek Bir Nefes"in zuhûrlarıyız. Nasut âlemi, bu Tek Nefes'in sonsuz sûretlerde ve tecellîlerde kendini göstermesinden ibarettir.

Ayağını bastığın toprağı hor görme. İçinde bulunduğun bedeni zindan bilme. Karşılaştığın hadiseleri tesadüf sanma. Bütün bu Nasut âlemi, sandığıyla, deryasıyla, tedbiriyle ve içindeki her bir zerreyle, o Tek olanın kendini sana tanıtmak için serdiği bir irfan sofrasıdır. Şeyh-i Ekber'in Füsûs'ta açtığı pencereden bakınca görülür ki Nasut, Lâhut'tan bir firar yeri değil, Lâhut'un müşahede edildiği yegâne yerdir.

Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği

İrfan yolunda sohbeti bir kademe daha derine, zıtların bir göründüğü o hayret makamına taşıyalım. Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri'nin Füsûsu'l-Hikem'i ve Cenâb-ı Terzibaba'nın lisanıyla Nasut âlemine bir daha bakalım. İlk bakışta Nasut, yani bu içinde yaşadığımız madde âlemi, mertebelerin en aşağısı, en kesifi, nurdan en uzak görünenidir. Aklın terazisi, bu ikisini ayrı kefelere koyar ve der ki: "Biri Hakk, diğeri halk." Bu, fark mertebesinin, yani tenzihin bakışıdır ve yolun başında lazımdır. Lakin hakikat, bu ikiliği aşan bir yerde, zıtların düğün eylediği bir Cem makamı'nda gizlidir.

Füsûs hikmetinin bize öğrettiği sırlardan biri şudur: Hakk, kendi güzelliğini ve kemalini seyretmek için bir ayna murad etti. Ayna, kendisine bakanın aynı olamaz; ondan gayrı olmalıdır ki yansıtma işini görebilsin. Bir ayna ne kadar pürüzsüz ve cilalı olsa da, özünde yansıttığı nurdan başkadır, karanlıktır. Eğer ayna da nur olsaydı, nur nuru göstermezdi. İşte Nasut âleminin bu kesafeti, bu madde karanlığı, Zât nurunun tecellî edebilmesi için lüzumlu olan o "gayrılık" zeminidir. Hakk, en latif hâlinden en kesif hâline tenezzül ederek, yani Kendi nurunu madde perdesine bürüyerek, isimlerinin ve sıfatlarının bütün nakışlarını bu âlem aynasında seyreder. Bu seyir, O'nun Kendini Kendine izharıdır. Cenâb-ı Terzibaba bu inceliği şöyle ifade eder:

Çünkü bu madde ancak bizi böyle o maddenin cihazlarıyla anlaşmamız mümkün oluyor. Lisanla gözle dille kulakla. İşte taayyün elbisesine büründü, bu suretle bil cümle yani bütün esma ve sıfatın suretlerini kendi vücud-u ayinesinde kendi kemaliyle müşahede eyledi. Cenab-ı Hakk o mutlak vücudunda zuhura çıkardığında müşahede eyledi. Bu mertebe meratibin en kesifi en koyusu oldu, ehl-i hakikat bu mertebeyi Şuhud-u Mutlak, yani mutlak şehadet alemi, Alem-i Şehadet, Alem-i Mülk, Alem-i Nasut, yani insanlık alemi, Alem-i Halk, Alem-i Mevalid (doğurucu alem) burada doğurucu olanlar, madenler, nebatlar ve hayvanlardır. Ehlullah bu aleme Hazret-i Şahadet de diyorlar. Yani bu alemler hazret alemidir. Yani hazreti müşahede alemidir.

Hakk, "taayyün elbisesine büründü". Taayyün, belirginleşmek, bir surete bürünmek demektir. Mutlak, kayıtsız olan Hüvviyet gaybından, bu kayıtlı görünen âleme bir elbise giyerek indi. Niçin? "Kendi vücud-u ayinesinde kendi kemaliyle müşahede eylemek için." Demek ki bu âlem, bu Nasut, O'nun varlık aynasıdır. En hayret verici nokta şudur: "Bu mertebe meratibin en kesifi en koyusu oldu." Ama hemen ardından ehl-i hakikatin bu mertebeye ne isim verdiğini söylüyor: "Şuhud-u Mutlak". Yani Mutlak Şahitlik, Mutlak Görme makamı!

İşte zıtların birliği budur. En alt, en kesif, en koyu mertebe, aynı zamanda en yüce müşahedenin, mutlak şahitliğin gerçekleştiği yerdir. Bu, aklın alacağı bir iş değildir; bu, kalbin tadacağı bir hâldir. Nasıl ki bir tohum, en karanlık ve sıkışık olduğu toprağın bağrında çatlayıp en yükseğe, ışığa doğru filizlenirse; hakikat nuru da en kesif olan Nasut âleminde en parlak şekilde tecellî eder. Bu yüzden ehlullah bu âleme "Hazret-i Şahadet" der. Yani şahit olunan, müşahede edilen bir "hazret", bir ilahi huzur makamı. Bu âlem, kaçılması gereken bir zindan değil, Hakk'ın huzurunun müşahede edildiği bir dergâhtır.

Bu birliğin işleyişini anlamak için yine Terzibaba Hazretleri'nin işaret ettiği o misale dönelim:

O Zat-ı ecell ü a’lâyı tenzih ederim ki nefsini ve Zat’ını latif kılıp “Hakk” ismini verdi. Ve kesif kılıp yani koyu yoğun kılıp, “Halk” isimlendirdi... Alemin misali kara benzer Sübhanehü Teala karın aslı olan suya benzer. Bu karın ismi iki hal üzerine emanet olmuştur.

Su, latiftir, akışkandır, şekilsizdir. Kar ise kesiftir, katıdır, şekil almıştır. Ama kar, sudan başka bir şey midir? Hayır. Kar, suyun donmuş, yoğunlaşmış, kesifleşmiş hâlidir. İşte Hakk ve halk arasındaki ilişki de böyledir. Hakk, o latif, mutlak Vücûd'dur; su gibidir. Halk, yani bütün bu kevnî suretler, Nasut âlemi ise o Vücûd'un kesifleşmiş, kar gibi donmuş, suretlere bürünmüş hâlidir. Biri diğerinin aynı değildir (bu tenzihtir, suyu kardan ayırmaktır), ama biri diğerinden ayrı da değildir (bu teşbihtir, karın aslında su olduğunu bilmektir). Arif, bu ikisini bir bilen, yani karın içinde suyu gören, halkın suretinde Hakk'ın tecellîsini müşahede edendir. Bu tenzih-teşbih dengesi, Muhammedî irfanın mîzanıdır. Yalnız tenzihte kalıp halkı inkâr etmek (tatil) veya yalnız teşbihte kalıp Hakk'ı halk ile karıştırmak (şirk) yoldan sapmaktır. Yol, karın kar olduğunu, suyun su olduğunu bilmekle beraber; karın aslının su olduğunu idrak etmektir.

Bu yüce müşahede, bu zıtları birleyen bakış nerede ve kimde gerçekleşir? Bu ayna kimdir? Bu sorunun cevabı, varlık ağacının meyvesi olan insandadır. Bütün bu mertebeler, bu tenezzülât, bu latiften kesife doğru akış, tek bir gayeye hizmet eder: İnsân-ı Kâmil'i, yani kâinatın özünü, bütün mertebeleri kendinde toplayan o Câmi' varlığı ortaya çıkarmak. O, hem Nasut'un toprağında bedeniyle kök salmış, hem de Lâhut'un semasında ruhuyla kanat çırpan bir varlıktır. O, Hakk'ın Kendini en kâmil şekilde seyrettiği "cilalı ayna"dır. Cenâb-ı Terzibaba, varlık mertebelerinin sonuncusu ve en toplayıcısı olarak Hazret-i İnsan'ı şöyle anlatır:

Mertebe-i Cami Hz. İnsandır : Bütün mertebelere camidir. Yukarıdan beri bütün mertebelere cami Hz. İnsandır. Bu mertebe Zat-ı Mutlak’ın mazharı ve tam zuhurudur... Bu mertebe bütün meratibi cismaniye ve nuraniyeyi ve vahdeti ve vahidiyeti cami olan bir tecelli ve Hakkın son libasıdır. İnsan ilâhi sûret üzere mahlûk olduğundan bütün esmaya cami olduğundan “ALLAH” ismi şerifinin mazharıdır.

İnsan, "Mertebe-i Cami"dir. Yani toplayıcı, birleştirici mertebedir. Neyi toplar? "Bütün meratibi cismaniye ve nuraniyeyi..." Yani hem cismani âlemlerin (Nasut) kesafetini, hem de nurani âlemlerin (Melekût, Ceberût) letafetini kendinde birleştirir. O, "Hakk'ın son libasıdır." Cenâb-ı Hakk'ın büründüğü en son, en mükemmel, en her şeyi kuşatan elbise, İnsân-ı Kâmil'dir. Çünkü o, "ALLAH" isminin, yani bütün ilahi isimleri kendinde toplayan İsm-i Âzam'ın tam mazharıdır.

Bu noktada, Nasut âlemi ile İnsan-ı Kâmil arasındaki sır perdesi aralanır. Nasut, İnsan-ı Kâmil'in bedenidir, onun beşerî yönüdür. Lâhut ise onun ruhudur, ilahi yönüdür. O, bu ikisini kendinde evlendirmiş, Nasut ile Lâhut'u birleştirmiştir. Dışarıdan bakınca o da bizim gibi yer, içer, uyur; beşerî zaaflara sahip görünür. Bu onun Nasut yönüdür. Ama kalbiyle, ruhuyla dâimâ Hakk ile beraberdir. Bu da onun Lâhut yönüdür. O, yürüyen bir Cem makamıdır.

Fakat bu kemal, her insanda kuvve halinde mevcuttur. Onu fiile çıkarmak, yani "hotperest" (nefsine tapan) olmaktan çıkıp "Hakkperest" (Hakk'a dönük) olmak gerekir. Terzibaba'nın dediği gibi, İnsân-ı Kâmil, "kendi evham olan varlıklarından fani" olmuş ve aslına dönmüştür. Diğerleri ise kendi vehimlerinden ibaret olan benliklerine, yani nefslerine dönük yaşarlar. Sâlikin yolculuğu, Nasut âlemindeki bu "hotperest" yani enaniyet merkezli hayattan sıyrılıp, her şeyin Hakk'ın bir tecellîsi olduğunu müşahede eden "Hakkperest" bir bakışa ulaşma yolculuğudur. Bu, Nasut'tan kaçmakla olmaz. Bilakis, Nasut'un tam ortasında, bu kesif âlemin her zerresinde Hakk'ın yüzünü görerek olur.

Bu dünya, bu Nasut âlemi, hor görülecek bir yer değildir. O, en aşağı mertebe olmakla beraber, en yüce hakikatlerin tecellî ettiği bir sahnedir. O, Zât-ı Mutlak'ın Kendi isimlerini okuduğu bir kitap, Kendi cemalini seyrettiği bir aynadır. Ve sen, ey insan, bu aynayı tutan el, bu kitabı okuyan gözsün. Nasut'un kesafetinde boğulmak da, o kesafeti aşıp Lâhut'un nurunu müşahede etmek de senin elindedir. Yol, Nasut'u inkâr etmek değil, Nasut'ta Hakk'ı bulmaktır.

Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Nasut

Gönüller sultanı Hazret-i Mevlânâ, hakikatleri kuru bir ilim diliyle anlatmaz. O, hikmetin kapısını hikâyelerle, temsillerle, misallerle çalar. Çünkü bilir ki akıl bir yere kadar gider, lakin gönül bir kıssanın kanadına tutunup Kaf Dağı’nı aşar. Hazret-i Mevlânâ, [Nasut](/wiki/nasut) âlemini, yani içinde yaşadığımız bu şehadet ve kesâfet âlemini, bir ilim adamı gibi tarif etmez. O, bu âlemin ne olduğunu bize yaşatır. Onun dilinde Nasut, bazen ayağımıza batan bir diken, bazen hakikati yansıtan bir ayna, bazen de içinde pişip olgunlaştığımız bir ilahi fırın olur.

Gölge, Rüya ve Yansıma: Nasut'un Geçiciliği

Hazret-i Pîr, bu dünyaya gönül bağlayanların hâlini anlatırken, bize sık sık onun bir gölgeden, bir rüyadan ibaret olduğunu hatırlatır. Gölge, aslın varlığına delildir ama asla aslın kendisi değildir. Gölgeyle güreş tutan, aslını unutmuş demektir. Nasut âlemi de böyledir. O, [Lahut](/wiki/lahut) âleminin, yani ilahi hakikatlerin bir gölgesi, bir yansımasıdır.

Mesnevî’de anlatılan o meşhur kıssayı hatırlayalım: Bir adam, su kenarında otururken suya yansıyan bir kuşun görüntüsüne âşık olur. O yansımayı yakalamak için suya atlar, çırpınır durur. Her defasında hem eli boş kalır hem de sırılsıklam olur. Halbuki başını kaldırıp ağacın dalına bir baksa, o hayran olduğu güzelliğin aslının orada, dimdik durduğunu görecektir. İşte Nasut âlemi o sudaki yansımadır. Bizler de çoğunlukla o yansımalara, yani bu dünyanın geçici suretlerine, makamlarına, servetlerine gönlümüzü kaptırırız. Onları elde etmek için ömrümüzü harcar, didinir dururuz. Halbuki bütün bu güzelliklerin, bütün bu suretlerin Aslı, Kaynağı olan Cenâb-ı Hakk, bize şah damarımızdan daha yakındır. Başımızı gaflet suyundan kaldırıp bir an O’na dönebilsek, gölgeyle oyalanmaktan kurtulup Asl’a vâsıl oluruz.

Bu dünya, bir rüya gibidir. Rüyada padişah olan da, köle olan da uyanınca aynıdır. Rüyada hazineler bulan da, yılanlar tarafından sokulan da gözünü açınca her şeyin bir hayalden ibaret olduğunu anlar. İşte Nasut âlemi ve içindeki bütün koşuşturmalarımız, sevinçlerimiz, kederlerimiz bu rüyaya benzer. Ölüm denilen uyanış gerçekleştiğinde, kimin gerçek padişah, kimin de kendi vehminin kölesi olduğu ortaya çıkacaktır. Hazret-i Mevlânâ bize der ki: "Ey sâlik! Uyanmadan evvel uyan ki, rüyada gördüğün yalancı hazinelerle avunmayasın." Bu dünya hayatı, hakikate uyanmak için verilmiş bir fırsattır. Bu rüyayı, hakikati bulmak için bir işaret olarak okuyabilenler, uyanık gönül erleridir. Onlar, Nasut âleminin suretlerine takılıp kalmazlar; her surette, o sureti var eden Musavvir’in sanatını, tecellîsini seyrederler. Bu âlem, onlar için bir hapishane değil, bir seyrangâh olur.

Yoldaki Diken, Gözdeki Perde: Nasut'un Engelleyici Yüzü

Hazret-i Pîr, Nasut âleminin bir de sâliki yolda alıkoyan, onu hakikat yolculuğundan men eden yüzünü de sık sık nazara verir. Bu dünya, cazibesiyle, lezzetleriyle, korkularıyla bir sâlikin ayağına dolanan bir sarmaşık gibidir. Mana yolculuğuna niyetlenen can için Nasut, aşılması gereken bir engeldir.

Mesnevî’de bu hâl, yola düşmüş bir yolcunun ayakkabısının içindeki küçük bir çiviye benzetilir. Dışarıdan bakınca her şey yolunda görünür, yolcu yürümektedir. Ama her adımda canını yakan o küçük çivi, yolculuğu bir azaba çevirir. Yürüyüşü yavaşlar, dikkati dağılır, menzile varması gecikir. İşte o küçük çivi, dünyaya ve bedene ait küçük bir arzu, küçük bir bağlılıktır. Mal sevgisi, makam hırsı, şehvet düşkünlüğü, başkalarından övgü bekleme arzusu... Bunların hepsi, sâlikin mânevî ayakkabısının içindeki çivilerdir. Onlar orada durdukça, sülûk yolunda atılan her adım acı verir. Sâlikin yapması gereken, durup o ayakkabıyı çıkarmak ve canını yakan o çiviyi söküp atmaktır. Yani, bir an durup kendi içine dönmek, tefekkür etmek ve kalbine, ruhuna batan o dünyevi dikenleri bir bir temizlemektir.

Bir başka misalde, dünya sevgisi gözün önüne inmiş bir perdeye benzetilir. Perde orada durdukça, en parlak güneş bile görünmez olur. Nasut âleminin aldatıcı parıltısı, [Nefs-i Emmâre](/wiki/nefs-i-emmare)’nin (kötülüğü emreden nefs) de yardımıyla gözümüze bir perde çeker. Bu perde yüzünden, her an üzerimize yağan ilahi rahmeti, her zerrede parlayan tecellîleri göremez oluruz. Hakk yanı başımızdadır ama biz O’nu göremeyiz. Çünkü gözümüz, fâni olanın, geçici olanın suretleriyle doludur. Tasavvuf terbiyesi, işte bu gözdeki perdeyi kaldırma sanatıdır. Zikirle, riyâzetle, bir Mürşid-i Kâmil’in himmetiyle o perde aralanır. Perde kalkınca, sâlik anlar ki, bunca zaman baktığı ama görmediği her şey, aslında Hakk’ın birer tecellîsinden ibaretmiş. O vakit, engel zannettiği Nasut, bir müşâhede (şahitlik etme) mekânına dönüşür. Dikenler, gül bahçesinin habercisi olur.

Ham Nohudun Piştiği Tencere: Nasut Bir Terbiye Ocağıdır

Nasut âlemi sadece bir engel veya bir gölge değildir. O, aynı zamanda bir terbiye ocağı, bir kemâlât fırınıdır. İnsan bu dünyaya ham gelir, bu dünyanın çileleri, imtihanları içinde pişer, olgunlaşır. Hazret-i Mevlânâ’nın bu konudaki en meşhur misali, şüphesiz tencerede kaynayan nohutların hikâyesidir.

Kıssada, nohutlar tencerenin içinde kaynarken, feryat figan ederek aşçı kadına seslenirler: "Bizi niçin böyle ateşe atıp kaynatıyorsun? Sana ne yaptık?" Aşçı kadın onlara cevap verir: "Sizi kaynatmam, size düşman olduğumdan değil. Aksine, sizi sevdiğimden, kıymetli bulduğumdan. Siz böyle ham ve çiğ iken bir işe yaramazsınız. Tatsız, tuzsuz, sert bir şeysiniz. Bu ateş ve bu kaynama, sizi pişirip lezzetli bir hale getirecek. Öyle ki, padişahın sofrasına layık bir nimet olacaksınız, canlara gıda olacaksınız."

Bu Nasut âleminde başımıza gelen sıkıntılar, hastalıklar, kayıplar, iftiralar, o tenceredeki ateştir ve kaynayan sudur. Bizler de o ham nohutlar gibiyiz. [Vücûdî](/wiki/vucudi) varlığımız, benliğimiz, nefsimiz henüz çiğ ve serttir. Cenâb-ı Hakk, bizi sevdiği için, bizi "Ahsen-i Takvîm" sırrına, yani en güzel kıvama erdirmek için bu Nasut tenceresinde kaynatır. Biz de isyan eder, "Yâ Rabbi, bu dertler niçin?" diye feryat ederiz. Halbuki o dertler, bizi hamlıktan kurtarıp pişirmek içindir. O çile ateşi, benliğimizi eritir, katılığımızı yumuşatır, bizi lezzetli, yani [İnsân-ı Kâmil](/wiki/insan-i-kamil) ahlâkıyla ahlâklanmış, herkese faydası dokunan bir hale getirir. Çile çekmeden, bu ateşten geçmeden "insan" olunmaz. Ham nohut nasıl yenmezse, benlik davası güden ham ruh da mânevî sofralara layık görülmez.

Bu yüzden arifler, belaya ve sıkıntıya "hoş geldin" derler. Çünkü bilirler ki, gelen bela değil, kendilerini pişirecek olan ilahi terbiyenin ateşidir. Nasut âlemi, bu yönüyle, ruhumuzun olgunlaştığı, kemâle erdiği bir mekteptir. Bu mektebin dersleri ağırdır, imtihanları çetindir. Ama bu dersleri sabırla, rızayla ve şükürle verenler, sonunda "hal" ehli, pişmiş ve kâmil bir insan olarak bu fırından çıkarlar.

Padişah ve Köle: Nasut Sahnesindeki Rollerin Hakikati

Mesnevî-i Şerîf, adeta bir karakterler geçididir. Padişahlar, vezirler, köleler, cariyeler, tüccarlar, âlimler, dervişler... Bütün bu karakterler, aslında Nasut sahnesinde bize gösterilen rollerdir. Hazret-i Mevlânâ, bu rollere ve suretlere takılıp kalmamamız gerektiğini, her birinin ardında farklı bir nefs mertebesini, farklı bir mânevî hâli temsil ettiğini bize anlatır.

Meşhur "Padişah ile Cariye" hikâyesini düşünelim. Padişah, bu Nasut âleminin bütün imkânlarına sahiptir. Güç, servet, iktidar onun elindedir. Ama bir cariyeye âşık olunca, bütün bu dünyevi güçleri aciz kalır. Cariyenin derdine derman bulamaz. Bütün hekimleri, bilginleri seferber eder, yine de çaresizdir. Bu hikâye bize ne söyler? Nasut âleminin padişahı olmak, mana âleminin dertlerine deva bulmaya yetmez. Dünyevi iktidar, ruhun yaralarını saramaz. Padişahın acziyeti, aslında aklın ve maddi gücün sınırlarını gösterir. Ne zaman ki padişah, aczini itiraf edip yüzünü Hakk’a döner, o zaman mânevî bir hekim (ilahi bir ilhamla gelen velî) zuhûr eder ve cariyeyi iyileştirir. Bu, Nasut’taki gücün, [Ceberut](/wiki/ceberut) (ilahi kudret) ve [Melekut](/wiki/melekut) (mana) âlemleri karşısındaki hiçliğinin bir temsilidir.

Aynı şekilde, hikâyelerdeki köleler veya fakir dervişler, genellikle dünyadan yüz çevirmiş, nefsini terbiye etmiş, gönlü zengin mana erlerini temsil ederler. Onların Nasut âleminde bir makamı, bir mülkü yoktur. Ama onların gönülleri, ilahi aşk ile dolup taşan bir hazinedir. Dünyanın padişahı onlara muhtaçtır. Bu da bize gösterir ki, bu âlemdeki roller aldatıcıdır. Asıl padişahlık, nefsine sultan olmaktır. Asıl kölelik ise, dünyanın ve heveslerinin esiri olmaktır.

Hazret-i Pîr, bu kıssalarla bize der ki: "Dışarıdaki surete bakıp aldanma! Kimin padişah, kimin köle olduğuna sen karar verme. Nice külahlılar vardır ki içi boştur; nice hırkasızlar vardır ki gönlü şahlar şahıdır." Nasut âlemi, bu rollerin oynandığı bir tiyatro sahnesidir. Akıllı kişi, oyuna dalıp kendini rolüyle bir tutan değil, oyunun bir oyun olduğunu bilen ve perdenin arkasındaki Senarist’i, yani Cenâb-ı Hakk’ı müşahede edendir. O, bilir ki bütün roller O’ndandır ve bütün oyun O’nun içindir. Bu idrakle Nasut âleminde yaşayan sâlik, hangi rolde olursa olsun, aslını unutmaz ve vazifesini Hakk için, Hakk ile birlikte icra eder.

Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme

Kavramlar Ağında Nasut

Bir kavramı anlamak, onun komşularını tanımakla başlar. Nasut alemi de tek başına duran bir ada değil, engin bir okyanusta, diğer alemlerle ve mânevî hallerle iç içe geçmiş bir mertebedir. Bu bağları idrak etmeden Nasut’un hakikatine vasıl olmak mümkün olmaz.

Her şeyden evvel, Nasut, İlahi Vücûd’un kendini izhar ettiği beş temel mertebeden, yani Hazarat-ı Hamse’den (Beş İlahi Hazret) biridir ve en kesif, en zahirî olanıdır. Bu Beş Hazret, Zât’ın mutlak gaybından şehadet alemine tenezzül edişinin haritasıdır. En tepede, her türlü kayıttan münezzeh olan Lahut (İlahi Zât alemi) vardır. Onun bir alt mertebesinde, İlahi İsimlerin ve Sıfatların ilk taayyün ettiği Ceberut (İlahi Kudret ve Azamet alemi) bulunur. Sonra, bu isimlerin manalarının suretlere büründüğü, meleklerin ve ruhani kuvvetlerin mekanı olan Melekut (Ruhlar ve Melekler alemi) gelir. Melekut’un daha kesif bir yansıması olan Alem-i Misal (Hayal ve Suretler alemi) ve nihayetinde, bu suretlerin maddeye bürünüp hislerimizle idrak ettiğimiz şekillerde zuhur ettiği Nasut alemi... Demek ki Nasut, bu ilahi silsilenin son halkası, meyvenin ağaçtaki son halidir. O, diğer alemlerden kopuk değil, onların en somutlaşmış neticesidir.

Bu somut alem, insanın nefsani tecrübesinin de ana sahnesidir. Sâlikin, yani hakikat yolcusunun, bu alemle kurduğu ilişki, nefs mertebesini de belirler. Eğer bir kimse, bu görünen alemin ötesini göremez, kendini sadece bu bedenden ve onun arzu ve isteklerinden ibaret sanırsa, işte o vakit Nefs-i Emmare’nin (Kötülüğü Emreden Nefs) hükmü altındadır. Nefs-i Emmare, Nasut’u nihai gerçeklik zannetme halidir. Bütün kavgalar, hırslar, "ben" ve "sen" ayrımı, bu daracık bakış açısından doğar. Yolculuk, Nasut’u inkar etmek değil, onun bir üst mertebenin gölgesi olduğunu idrak ederek Nefs-i Emmare’nin esaretinden kurtulmaktır.

Nasut alemi, aynı zamanda Halk Alemi (Yaratılış Alemi) olarak da anılır. Bu isimlendirme, onu Alem-i Emr’den (Emir Alemi) ayırmak içindir. Alem-i Emr, Cenâb-ı Hakk’ın "Kün!" (Ol!) emriyle zamansız ve mekansız olarak var olan ruhlar ve manalar alemidir. Halk Alemi ise bu emrin zaman, mekan ve madde kaydı altında, bir süreç içerisinde "halk edilmesiyle", yani aşama aşama zuhura gelmesiyle oluşan alemlerdir. Nasut, bu Halk Alemi’nin en son ve en belirgin katmanıdır. Gördüğümüz her zerre, duyduğumuz her ses, bu "halk ediliş" sürecinin bir parçasıdır.

Kütüphanedeki Kaynaklar

Bu kütüphanenin temelini teşkil eden üç büyük denizin, yani Terzibaba Hazretleri’nin, Şeyh-i Ekber İbn Arabî’nin ve Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin eserlerinin her biri, Nasut deryasına farklı bir kıyıdan bakar, oradan farklı inciler çıkarır.

Terzibaba İrfan Mektebi’nin kurucusu, mürşidimiz Necdet Ardıç Hazretleri’nin sohbetlerinde Nasut, varlık mertebelerinin en sonuncusu olduğu kadar, belki de en önemlisi olarak ele alınır. Zira ona göre bütün bu kevnî tenezzülün, Lahut’tan Ceberut’a, oradan Melekut’a inişin bir gayesi vardır: Nasut aleminde "Adem"i, yani İnsan-ı Kâmil’i zuhura getirmek. Bütün kainat, bu mükemmel aynanın ortaya çıkması için hazırlanmış bir atölye gibidir. Terzibaba Hazretleri, bu inişi Kur'ân'ın mertebelerdeki farklı isimleriyle izah eder: Zât katında bir "Ümmü'l-Kitab" (Kitabın Anası) olan mana, Melekut’ta bir "Kitabü'l-Mübîn" (Apaçık Kitap), Nasut’ta ise her şeyin sayılıp döküldüğü bir "İmamü'l-Mübîn" (Açık ve Kapsamlı Rehber) olur. Bu, hakikatin her mertebede farklı bir kisveye bürünerek, en sonunda bu Nasut aleminde, insanın okuyabileceği bir kitap haline geldiğini gösterir. Nasut, hakikatin en uzağı değil, insana en yakın, en anlaşılır olduğu yerdir.

Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri ise Füsûsu'l-Hikem’de Nasut’u daha derin bir hikmet diliyle, vücûdî bir mesele olarak inceler. Ona göre Nasut, yani bu cisimler alemi, Lâhut’a ait olan, yani Zât’ın sıfatı olan "Hayat"ın tecelli ettiği ve üzerinde kaim olduğu bir "mahal"dir, bir yerdir. Hayat, Lâhut’tandır; beden ise Nasut’tan. Biri olmadan diğeri tam olarak zuhur edemez. Musa Fassı’nda geçen Tâbut (sandık) ve Sekine (huzur, ilahi mevcudiyet) kıssası, bu meselenin en güzel anahtarıdır. Tâbut, bu fani, Nasut’a ait bedendir. İçine konulan Sekine ise o bedene tecelli eden İlahi Ruh’tur. Beden hor görülecek bir zindan değil, İlahi emaneti taşıyan kutsal bir sandıktır. Şeyh-i Ekber’in "Hakk, alemi ancak alem ile tedbir eder" sözü de bu sırrı açar. Cenâb-ı Hakk, bu Nasut alemini, yine bu alemin kendi kanunları, kendi suretleri ve kendi işleyişi üzerinden idare eder. İlahi irade, Nasut’un perdesi arkasından işler; arif olan, perdede takılıp kalmaz, perdenin arkasındaki faili müşahede eder.

Hazret-i Pîr Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî ise Mesnevî-i Şerîf’inde Nasut’u, sâlikin gönül aynasına yansıyan hallerle, hikayelerle ve sembollerle anlatır. Nasut, çoğu zaman hakikatin bir "gölge"si, su üzerindeki bir "yansıma" veya geçici bir "rüya" olarak resmedilir. Bu, onu değersiz kılmak için değil, ona aldanmamak, onu asıl sanmamak için bir uyarıdır. Bedensel arzular ve dünyaya bağlılık, sâlikin ayağına batan bir diken, gözünü örten bir perde, ayakkabısının içindeki bir çakıl taşı gibidir; küçük görünür ama bütün yolculuğu zehir eder. Fakat Mevlânâ’nın dehası, Nasut’un aynı zamanda bir "pişme" mekanı olduğunu da göstermesidir. O meşhur hikayedeki gibi, nohut tanesi nasıl tencerede kaynayıp pişmeden yenilecek hale gelmezse, ham insan da bu Nasut aleminin çile ve imtihan kazanında kaynamadan, "insan" olmaz. Padişahlar, cariyeler, tüccarlar, dervişler... Mesnevî'deki her bir karakter, Nasut alemindeki farklı bir nefs halinin, farklı bir mânevî imtihanın sembolüdür. Mevlânâ için Nasut, hem bir tuzak hem de bir terbiye ocağıdır; her şey sâlikin bakışına ve niyetine bağlıdır.

Değerlendirme

Nasut alemi üzerine tefekkürümüzden hasıl olan birkaç inci tanesini heybemize koyalım. Gördük ki Nasut, yani içinde yaşadığımız bu şehadet alemi, ilk bakışta göründüğünden çok daha derin manalar taşımaktadır. O, ne kaçılması gereken bir zindan ne de sonuna kadar bağlanılacak nihai bir yurttur.

Nasut’un hakikati, bir Cem makamı sırrıdır: Varlık mertebelerinin en kesifi ve en aşağısı olmasına rağmen, İlahi kemalin en mükemmel şekilde müşahede edildiği biricik aynadır. Bütün bu kainat ağacının en son meyvesi ve varlığının gayesi, bu alemde zuhur eden İnsan-ı Kâmil’dir.

Bu sebeple hakikat yolcusu için yol, Nasut’tan kaçmak değil, Nasut’un içinde Hakk’ı bulmaktır. Bedenini Tâbut, ruhunu Sekine bilmektir. Dünyanın aldatıcı yüzünü bir gölge gibi görüp, o gölgenin sahibine yönelmektir. Çile ve imtihan ateşini, ham nefsini pişiren bir rahmet fırını olarak kabul etmektir. En karanlık gecenin bağrında şafak söker ve en kesif olan madde, en lâtif olan Mana’yı içinde gizler. Mesele, bakmayı bilmektir.

Bu makale, Terzibaba Irfan Mektebi Dijital Kutuphanesi Wiki-Enhanced RAG sistemi tarafindan 27 kaynak eserden sentezlenmistir.

Model: gemini-2.5-pro | Olusturulma: 26.05.2026