Rahman Suresi
Kur’ân-ı Kerîm bir ziyafet sofrasıdır. Her suresi, o sofranın en nadide nimetlerinden birini sunar. Lâkin bir sure vardır ki, o sofranın ortasına kurulmuş, bütün güzellikleri kendinde toplamış, süslenmiş bir gelin gibidir. Bu yüzden ona “Arûsü'l-Kur'an”, yani Kur'an'ın Gelini denilmiştir: Rahman Suresi. Bu sure, Cenâb-ı Hakk’ın Rahman isminin bir tecellî deryasıdır. O deryadan yansıyan her bir damla, kâinattaki bir nimete işaret eder ve insan ile cin taifesini o nimetleri görmeye, bilmeye ve şükretmeye davet eder. Terzibaba İrfan Mektebi’nde bizler, bu surenin sadece zâhirî nimetlerini değil, o nimetlerin ardındaki hakikat ilmini, varlığın sırlarını ve sâlikin kendi iç âlemindeki yansımalarını okumaya gayret ederiz.
Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı
Rahman Suresi, Mushaf-ı Şerif’teki sıralamada 55. sure olup, 78 ayetten müteşekkildir. Mekke döneminde nâzil olduğu kabul edilir. Ona “Kur’an’ın Gelini” denmesinin sebebi, bir gelinde aranan güzelliği, süsü, zarafeti ve daveti temsil etmesidir. Bu sure, Cenâb-ı Hakk’ın sayısız nimetini bir inci dizisi gibi art arda sıralar ve her nimetin ardından “Fe bi eyyi âlâi Rabbikumâ tukezzibân” – “Öyleyken Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlarsınız?” sualini sorarak insanı ve cini bir muhasebeye, bir tefekküre ve nihayetinde bir ikrara davet eder. Bu tekrarlanan nakarat, surenin hem âhengini hem de tesirini artırır; kalbe işleyen bir zikir gibidir.
Rahman ismi, lügat manasıyla “çok merhamet eden” demektir. Tasavvuf ıstılahında bu ismin manası çok daha derindir. O, mümin-kâfir, iyi-kötü ayırt etmeksizin bütün varlığa şâmil olan kuşatıcı, genel rahmetin adıdır. Rahim ismi ise daha hususî olup, ahirette yalnızca müminlere yönelik olacak rahmeti ifade eder. Rahman, varlığın zuhûra çıkışının, beslenmesinin ve kemâle ermesinin ardındaki ilahî ilkenin ta kendisidir. Terzibaba Hazretleri bu genişliği şöyle dile getirir:
İşte er-Rahmân’ın işi mâdende, nebatta, hayvanda ve insânda başka başka tecelli eder. Madende rûh-u mâdeni, nebatta rûh-u nebâti, hayvanda rûh-u hayvâni, insân cesedinde ise rûh-u insâni hayvanî’dir. Rûh-u mâdeni; mâdenleri basit cevherden kullanılır, işlenir hâle getirir. Onun kemâli rûh-u nebâti’dir. O da mâdeni yenilecek hâle getirir. Onun kemâli rûh-u hayvâni’dir. Onun da kemali cesed-i insân’dır.
Rahman isminin tecellîsi, cansız sanılan maden cevherinden başlayıp bitkide, hayvanda ve nihayet insan bedeninde zirveye ulaşan bir tekâmül zinciridir. Yerin altındaki bir taşın sabırla olgunlaşması, bir tohumun çatlayıp filiz vermesi, bir kuşun gökyüzünde kanat çırpması hep Rahman isminin eseridir. Cenâb-ı Hakk, Mülk Suresi’nde “Onları havada tutan Rahman’dan başkası değildir” buyurur. Yerin altındaki madeni besleyip olgunlaştıran da, gökteki kuşu boşlukta tutan da aynı rahmettir.
Çünkü gök yüzünde kuşlar Rahmân sayesinde uçmaktadırlar. Mülk/19:”Onlar üstlerinde hava boşluğunda kanat çırparak saf, saf uçan kuşları görmediler mi? Onları orada hiç kimse tutmuyor. Ancak Rahmân olan Allah tutuyor.”
Bu sure, bu kuşatıcı rahmetin bir beyanıdır. İnsanı ve cini muhatap alarak onlara verilen sayısız nimeti hatırlatır. Bu nimetler sadece yediğimiz meyveler, içtiğimiz sular değildir. Varlığın kendisi, konuşma yeteneği, adalet ve mizan, hepsi birer nimettir. Surenin sürekli tekrarlanan ayeti, bu nimetler karşısındaki nankörlüğe karşı bir uyarı, bir sitemdir:
Yani “Ey o var edilmişlerin gizli ve aşikar iki kısmını teşkil eden insanlar ve cinler. Şimdi siz bunları işittikten sonra Rabbinizin (Rahman Teala’nın) şu dinleyip gördüğünüz türlü nimetlerinden hangi birine yalan deyip de nankörlük edersiniz? Hiç böyle bir nimete ve sahibine nankörlük edilir mi?”
Bu davete icabet etmenin edebi ise, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) öğrettiği gibi, her seferinde kalben ve lisanen “Ey Rabbimiz! Senin nimetlerinden hiçbirini yalanlamayız. Sana hamd olsun!” demektir. Hadis-i şerifte bildirildiği üzere, cinlerin bu ayetler okunduğunda verdiği cevap, insanlara örnek gösterilmiştir. Bu, hakikati işitince susmanın değil, onu tasdik etmenin, şükürle karşılık vermenin gerekliliğini öğretir.
Surenin en derin sırları ise açılış ayetlerinde gizlidir. “Er-Rahmân. Allemel Kur’ân. Halakal insân. Allemehül beyân.” (Rahman, Kur’an’ı öğretti. İnsanı halk etti. Ona beyanı öğretti.) Bu sıralama, varlığın zuhûr edişindeki ilahî tertibi anlatır. Terzibaba Hazretleri, bu ayetlere getirdiği irfanî yorumla, meselenin vücûdî mertebesini gözler önüne serer:
Burada bahsedilen “Kur’an” zatt’ır, “Furkan” sıfattır. Yani Rahman sıfatı zuhura çıktığında ne yapacağını Allah’ın zatından talim etti/öğrendi.
Buradaki “Kur’an”, kâğıt üzerindeki harflerden ibaret değildir. O, Cenâb-ı Hakk’ın henüz hiçbir sıfatla ve isimle kayıtlanmamış, mutlak gayb âlemindeki Zât’ıdır. “Toplanmış, bir araya getirilmiş” manasına gelen Kur’an kelimesi, bütün hakikatlerin kendinde toplandığı Zât mertebesine işaret eder. Rahman ismi, Zât’ın ilk tecellî kapısıdır, varlık âlemini var etme iradesinin ilk zuhûrudur. Bu Rahman, ne yapacağını, nasıl tecellî edeceğini, hangi isim ve sıfatlarla âlemleri dokuyacağını o kaynak olan Zât’tan, yani “Kur’an”dan talim eder. "Allemel Kur'an" (Kur'an'ı öğretti) ayeti, Rahman'ın bu Zâtî bilgiyi almasıdır.
Bu bilgiyi aldıktan sonraki ilk iş “Halakal insân” (İnsanı halk etti) olur. Terzibaba Hazretleri’ne göre bu, çamurdan suretlenen beden değil, o bedenin içine konulacak olan hakikattir:
Rahman sıfatı, Zatt’an aldığı bilgi ve selâhiyyetletle, insan-ı halketti, yani insanın oluşumunun ikinci aşaması olan, lâtif varlığının lâtif suretlenmesini, musavvir ismi ile belirledi.
Bu, âlemlerin var ediliş gayesi olan, Hakk’ın bütün isimlerini kendinde toplayan o lâtif, nûrânî varlık, yani Hakikat-i İnsâniyye’dir. Rahman, Zât’tan aldığı ilimle, Musavvir ismiyle bu hakikati en güzel surette, yani İnsân-ı Kâmil suretinde tasarlamıştır.
Bu ilahî silsile “Allemehül beyân” (Ona beyanı öğretti) ile tamamlanır. Beyân, sadece konuşma yetisi değildir. Bir şeyi açığa çıkarma, kapalı olanı açıklama, gizli olanı izhar etme kabiliyetidir.
Âdeme öğrendiğini öğretmesini de öğretti. T.B.
Cenâb-ı Hakk, Rahman ismiyle Zât’ından talim etti, o ilimle İnsan’ı halk etti ve o İnsan’a da öğrendiği bu sırları başkalarına öğretebilme, yani “beyan etme” yeteneğini bahşetti. Bu üçlü silsile – talim etmek, halk etmek ve beyan etmek – Rahman isminin kâinattaki en büyük tecellî döngüsüdür ve merkezinde daima İnsan vardır. Rahman Suresi, bu muazzam hakikatin ilanıdır; hem zâhirdeki nimetlerin hem de bâtındaki bu vücûdî sırların şükrünü talep eden ilahî bir fermandır.
Terzibaba'nın Nazarıyla Rahman Suresi: Aslı ve Mertebesi
Rahman Suresi’ni anlamak, varlığın sır perdelerinden birini aralamak gibidir. Bu sure, Kur’an’ın gelini, Arûsü’l-Kur’an’dır. Bir gelin nasıl ki hem güzelliği, hem iffeti, hem de yeni bir hayatın başlangıcını temsil ederse, Rahman Suresi de Vücûd-i Mutlak’ın kendi güzelliğini, yani cemâlini, isim ve sıfatları perdesinden seyretmesinin ve âlemleri bu cemâl ile bezemesinin hikmetini anlatır. Zâhirde nimetlerin sayım dökümü gibi görünse de, bâtında varlığın nasıl bir Zât deryasından dalgalanarak zuhûra geldiğinin en lâtif beyanıdır. Bu sure, Hakk’ın kendi kendine olan rahmetinin, sonra da bu rahmetten taşarak bütün mevcudatı kuşatmasının ilâhî bir senfonisidir.
Terzibaba İrfan Mektebi’nin usûlünde bir meseleyi anlamak, onun aslına, yani hangi vücûd mertebesinde kök bulduğuna inmekle mümkündür. Rahman Suresi’nin hakikati, varlığın “yoktan” halk edildiği şeklindeki avâmî anlayışın ötesinde, Hakk’ın kendi Zâtî inkılabı ile, yani bir hâlden bir hâle bürünerek tenezzül etmesiyle anlaşılır. Bu tenezzül silsilesine, irfan ehli Hazarât-ı Hamse, yani Beş İlâhî Mertebe der. Bu mertebeleri bilmeden, Rahman’ın insanı nasıl halk ettiğini, ona Kur’an’ı ve beyanı nasıl öğrettiğini tam manasıyla idrak etmek zordur.
Varlığın Aslı: Zâtî İnkılap ve Hazarât-ı Hamse
İrfan yolunda ilk öğrenilecek ders, varlığın kaynağına dairdir. Âlemler, Cenâb-ı Hakk’ın isim ve sıfatlarının zuhur yerleridir. Zuhur eden sonsuz olunca, zuhur yerlerinin de sonsuz olması gerekir. Bu hakikat, Rahman Suresi’nde şöyle ifade bulur: “O her an yeni bir şa’ndadır” (Rahman, 29). Yani, Hakk her an yeni bir tecelli, yeni bir zuhur içindedir. Bu, yoktan bir şey çıkarmak değil, kendi varlık deryasının sonsuz dalgalanışıdır. Terzi Baba Necdet Ardıç Hazretleri bu derin hakikati şöyle dile getirir:
Ancak, bu alemler yoktan değil; Zatî inkılaptan zuhüra gelmiştir! Yoktan zuhura geldi dedikleri hal. Zatı zatında gizli iken, iradesi ile açığa çıktı, demekten İbarettir... Zira, ne yok var olur, ve ne de var yok olur!.. Deryayı Zatın inkılabından alemler zuhura geldi... Mesela bir derya düşünelim, ondan ikinci derya, ikinciden üçüncü, üçüncüden dördüncü derya zuhur etsin... İşte böylece dört alem meydana geldi... Mesela, hava suya, su buza inkılab ettiği gibi, Bu alemlerin cümlesi “nur” dur!.. Bu nur değişik hal ve şekillere girerek, türlü türlü görünür... Arifler katında ise, evvelce ne idiyse, elan da öyledir!..
Bu sohbetin özü şudur: Varlık, bir Zatî inkılaptır. Zât-ı Mutlak deryası, kendi ilminde meknuz olan hakikatleri, yani A'yân-ı Sâbite’yi açığa çıkarmayı murad edince, bu murad bir “sevgi” (hubb-i zâtî) ile harekete geçer ve tenezzül mertebeleri başlar. Hava nasıl suya, su nasıl buza dönüşürse, Zât’ın Nûr’u da sıfat, esmâ ve ef’âl mertebelerinde farklı suretlerde belirir. Buz, sudan başka bir şey midir? Hayır, sadece kesifleşmiş, donmuş halidir. Madde âlemi de, o Nûr’un en kesif tecellisidir. Arif için ise her şey, hangi surette görünürse görünsün, o ilk Nûr’dan ibarettir.
Bu tenezzül seyahatini anlamak için arifin bilmesi gereken yol haritası Hazarât-ı Hamse’dir. Terzi Baba Hazretleri, arifin kendi hakikatini bilmesi için bu beş mertebeyi bilmesinin zaruri olduğunu vurgular:
Yine arifin kendi hakikatini daha iyi bilebilmesi için, “hazaratı hamse-i ilahiyeyi” (beş ilahi tenezzül mertebesini” de bilmesi zaruridir. ... Ancak bu alemlerin hepsi , “hazaratı hamsei ilahi” yani (beş ilahi mertebe), ya da bir diğer günümüz tabiriyle (beş ilahi mertebe) ismi altında beş alemde toplanır.
Bu beş mertebe; Zât (Gayb-ı Mutlak), Vâhidiyet (Sıfat ve Esmâ Mertebesi), Ervah (Ruhlar Âlemi), Misal (Suretler Âlemi) ve Şehadet (Görünen Âlem) olarak sıralanır. Rahman Suresi’nin sırları, özellikle Vâhidiyet mertebesinde, yani Rahman isminin Arş’a istivâ ettiği makamda düğümlenir.
Rahman İsminin Tecellisi: Sıfat Cenneti ve İnsanın Halk Edilişi
Rahman Suresi, “Er-Rahmân” ismiyle başlar. Bu bir tesadüf değildir. Çünkü bütün varlık, bu ismin kuşatıcı rahmetinin bir tecellisidir. Bu rahmet, Zât’ın ilminde saklı olan hakikatleri (Kur’an’ı) açığa çıkarma fiilidir. Varlık programının icrası, Rahman ismine verilmiş bir görevdir. Terzi Baba Hazretleri, Âdem’in halkının mertebelerini anlatırken Rahman Suresi’nin ilk dört ayetine işaret eder ve bu görevin nasıl işlediğini açıklar:
Nihayet vakit geldi, şartlar oluştu, emir çıktı, bu görev “Rahmân” a verildi, O da görevini en güzel bir şekilde tahakkuk ettirmeye başladı. Bu hadise; Kûr’ân-ı Keriym; Rahmân Sûresi (55/1-4) Âyetlerinde bildirildi: الرَّحْمَنِ (Er rahmânü) 1- “Er Rahmân” عَلَّمَ الْقُرْآنَ (Allemel Kûr’âne) 2- “Kûr’ân-ı allem/talim etti.” خَلَقَ الْإِنْسَانَ (Halâkal İnsâne) 3- “İnsân’ı halk etti.” عَلَّمَهُ الْبَيَانَ (Allemehulbeyane) 4- “Ona beyanı(maksadını anlatmayı) öğretti.”
Bu sıralama, bir oluşum silsilesidir:
- Er-Rahmân: Her şeyin başı, icracı güç olan Rahmânî tecellidir.
- Alleme’l-Kur’ân: Rahman, önce Kur’an’ı talim etti. Buradaki Kur’an, mushaf değildir. Varlığın bütün hakikatlerini içinde barındıran İlâhî İlim, yani Hakikat-i Muhammediyye’dir. Bu, Zât’ın kendi ilminde var olan projenin adıdır.
- Halaka’l-İnsân: Bu ilimden sonra, o ilmi taşıyacak ve yansıtacak olan İnsan-ı Kâmil’in lâtif sureti, yani hakikati halk edildi.
- Allemehu’l-Beyân: Sonra o insana, talim ettiği Kur’an’ı (hakikatleri) beyan etme, yani açığa çıkarma ve ifade etme yeteneği verildi.
Bu süreç, Hazarât-ı Hamse içinde, özellikle “Sıfat Mertebesi”nde gerçekleşir. Terzi Baba Hazretleri bu makama “sıfat cenneti” adını verir ve insanın lâtif varlığının ilk suretlendiği yerin burası olduğunu belirtir:
Rahman sıfatı, Zatt’an aldığı bilgi ve selâhiyyetletle, insan-ı halketti, yani insanın oluşumunun ikinci aşaması olan, lâtif varlığının lâtif suretlenmesini, musavvir ismi ile belirledi.
Ve yine bu mertebenin insanın yolculuğundaki yerini şöyle tarif eder:
Rahmân Sûresi (55/1-4) Ayetleri bu programın Rahmâniyyet mertebesindeki tahakkukunu göstermektedir. Burası sıfat cennetidir ve insân’ın lâtif mânâ da bireyselliğe doğru çıktığı yolculuğunun başlangıcıdır.
Demek ki insan, önce bir mana, bir hakikat olarak Rahmâniyet mertebesinde, yani sıfat cennetinde lâtif bir suret kazanmış, sonra diğer mertebelerden geçerek bu şehadet âleminde topraktan bir bedenle zuhur etmiştir. Rahman Suresi’nin 14. ayeti olan "İnsanı pişmiş çamur gibi bir balçıktan halk etti" ifadesi, bu sonraki aşamayı, yani kesif bedenin halk edilişini anlatır. Önce mana, sonra madde. Önce lâtif, sonra kesif. Rahmânî tertip budur.
İki Denizin Sırrı: Akl-ı Küll ve Nefs-i Küll'ün Zuhuru
Rahman Suresi’nde geçen ve irfan ehlini derin tefekküre sevk eden en mühim sembollerden biri, birbirine karışmayan iki denizdir: "O, iki denizi birbirine kavuşmak üzere salıvermiştir. Aralarında bir engel (berzah) vardır, birbirine geçip karışmazlar" (Rahman, 19-20). Zâhir ehli bu ayeti Cebelitarık Boğazı’ndaki tatlı ve tuzlu suların karışmaması olarak anlarken, arifler burada çok daha derin, insana ve varlığa dair bir sırrı müşahede ederler. Terzi Baba’nın irfan mektebinde bu iki deniz, tek bir hakikat olan Nefs-i Vâhide’den (Tek Nefs) ayrışan Akl-ı Küll (Küllî Akıl) ve Nefs-i Küll (Küllî Nefs) olarak yorumlanır:
Yan yana, birlikte duran iki ayrı denizin, birbirine karışmadan tek olarak durması gibi. İki ayrı (Âdem-i mânâ) denizi lâtif olarak biribirlerinden ayrıldılar ama yine de yan yana birlikte durmaktadırlar. Böylece Âdem asıl, kendinden meydana gelen ( حَوَّاءُ ) “Havvâ” ... Nefs-i vahid olan Âdem’den böylece, zevcesi Havvâ Melekût mertebesinde lâtif bir varlık olarak ayrılıp, kendi kimliğini bulmuş oldu.
Burada anlatılan şudur: Varlığın aslı olan İnsan-ı Kâmil hakikati, yani Nefs-i Vâhide, kendi içinde iki temel potansiyel barındırır: bilme ve kabul etme, etkenlik ve edilgenlik, ilim ve hayat. Bu iki potansiyel, iki deniz olarak zuhur eder.
- Birinci Deniz (Tatlı Su): Âdem ile sembolize edilen Akl-ı Küll’dür. Faildir, etkendir, ilim ve irade sahibidir. Celâl tecellilerinin mazharıdır.
- İkinci Deniz (Tuzlu Su): Havvâ ile sembolize edilen Nefs-i Küll’dür. Münfaildir, edilgendir, kabul edicidir, hayatı ve suretleri doğurandır. Cemâl tecellilerinin mazharıdır.
Bu iki deniz, "birbirine kavuşur" ama "karışmaz". Yani, varoluşun her anında Akl-ı Küll, Nefs-i Küll’e tesir eder, ona ilim ve irade tohumları eker. Nefs-i Küll de bu tohumları kabul edip âlemleri ve mevcudatı bir bir doğurur. Aralarındaki berzah, onların bu işlevsel ayrılığını koruyan ilâhî bir sınırdır. Bu sınır olmasaydı, ne fail ne de mef'ul, ne etken ne de edilgen olur, varlıkta bir hareket ve zuhurat olmazdı. Terzi Baba’nın da işaret ettiği gibi:
Aslında, Âdem ve Havvâ, tek olan bir’in, iki özellikli görünümüdür. İki görünüm de ayrı ayrı bir şey ifade etmemekte; ancak tekrar ikisinin birlikteliğinden, yeni birler, yeni hayatlar, oluşmaktadır.
Rahman Suresi’ndeki bu ayet, varlığın bu temel çift kutuplu yapısını, yani tenzih-teşbih dengesini anlatır. Her şey bu iki denizin buluşmasından, yani Akl-ı Küll’ün Nefs-i Küll ile izdivacından doğar.
Emr-i İlâhî Olarak Ruh ve Harflerin Dilinden Rahmânî Sırlar
Lâtif âlemlerden kesif âlemlere doğru akan hayatı, bu manadan maddeye olan bağlantıyı sağlayan nedir? Bu sorunun cevabı tek bir kelimededir: Ruh. Ruh, Cenâb-ı Hakk’ın “emri”dir. O, halk edilmiş bir cisim değil, bir iş, bir fiil, bir kontrol gücüdür. Terzi Baba Hazretleri, ruhun bu işlevini ve Rahman ismiyle olan bağını şöyle açıklar:
İşte mânâdan maddeye olan bu ilgi bağlantı ve kontrol “emir” le yani rûh ile oluyor. ... “Ey habibim sana rûh-u soruyorlar. De ki; rûh rabbimin emrindendir.” (17/85) Emir; iş’tir. İş de her zerrede vuku bulduğuna göre demek ki yeryüzü dünyamızda zâhir hayatımızda C. Hakk’ın “er-Rahmân” ismi şerifi altında oluyor. Bütün zerreler, varlıklar durmadan “er-Rahmân, er-Rahmân” diye zikredip ondan medet umuyorlar. Çünkü kemalleri onunla sağlanıyor.
Madenlerin ruhundan (Rûh-u mâdeni) insanın ruhuna (Rûh-u insâni) kadar her zerre, kendi varlığını tamamlamak ve kemâle ermek için lisan-ı hâl ile "er-Rahmân, er-Rahmân" diye zikretmektedir. Baharda fıtratın canlanması, ağaçların yeşermesi, çiçeklerin açması, hep o Rahmânî ismin coşmasıyladır. Her zerrede Rabbinin Rahman isminin raksını görmek mümkündür.
Bu irfan mektebinde, hakikatler sadece manalarla değil, aynı zamanda Kur'an'ın harf ve sayılarının bâtınî diliyle de okunur. Rahman Suresi'nin Kur'an'daki sıra numarası olan 55, bu açıdan manidardır.
(55) Sûre, (سورة الرحمن) Rahmân Sûresinin sayısal değeridir. Bu da arş’ın ifâdesidir.
Arş, Rahman isminin tecelli ve hüküm yeridir. "Rahman Arş'a istivâ etti" (Tâhâ, 5) ayeti, O'nun bütün varlık âlemini kuşatan hükümranlığını ifade eder. 55 sayısı, bu Rahmânî istivânın, yani kâinatı yöneten kuşatıcı rahmetin bir işaretidir. Ayrıca bu sayının rakamları toplamı (5+5=10), kemâl sayısıdır ve Ahadiyyet mertebesinin, yani her şeyin döndüğü Tek’liğin sırrını taşır. Surenin ayet sayısı olan 78 de bir tesadüf değildir. Terzi Baba Hazretleri, bu sayının 6 adet 13'ün toplamı olduğuna dikkat çeker. 13 sayısı ise "Ehad" isminin ebced değeridir ve Hüvviyet sırrına, Zât’ın mutlak tekliğine işaret eder.
Bütün bu deliller bize gösterir ki Rahman Suresi, sadece okunup geçilecek bir metin değil, bizzat varlığın dokusuna işlenmiş ilâhî bir hakikattir. O, Zât deryasının Rahmânî bir coşkuyla nasıl isim ve sıfatlara büründüğünü, bu bürünüşün merkezine insanı nasıl yerleştirdiğini ve bütün âlemlerin bu Rahmânî zikirle nasıl ayakta durduğunu anlatan bir irfan mektebidir. Onu anlamak, kâinatı ve kendini anlamaktır. Onu yaşamak ise, her nefeste Rahman'ın tecellisine ayna olmaktır.
Terzibaba Geleneğinde Rahman Suresi'in Yaşanması
Kur’ân-ı Kerîm okumak değil, Kur'ân olmak için okunur. Her bir sure, Zât-ı Mutlak’ın bir yüzünden haber verir, sâlike bir hâl elbisesi giydirir. Rahman Suresi ise bu elbiselerin en süslüsü, en kuşatıcısıdır; zira o, varlığın zuhûra çıkışının ve her zerresine sinen ilahi rahmetin müjdesidir. Bu sureyi sadece dil ile okumak, gelinin duvağını açmadan güzelliğini anlamaya çalışmaya benzer. Hakiki sâlik, o duvağı kendi nefs perdesini aralayarak açar ve Rahman’ın tecellîlerini kendi varlığında, seyr-i sülûkunda, mürşidiyle olan muhabbetinde ve gördüğü her yüzde yaşayarak idrak eder. Bu sure, bir bilgi metni değil, bir yaşantı haritasıdır.
Sülûkun Başlangıcı: Ölmeden Evvel Ölmek ve Vesileyi Aramak
Yol, bir arayışla başlar. Fakat neyi aradığını bilmeyen, bulduğunun kıymetini de bilemez. Rahman Suresi, bize en büyük nimetin Kur'ân'ın öğretilmesi olduğunu bildirir. Bu öğreti, kuru bir ezber değil, ilahi aşkla yanarak hakikati tatmaktır. Sâlikin yolculuğu, bu aşk ateşinde kendi vehmî varlığını erittiği bir seyr-i sülûk sürecidir. Bu, ölmeden evvel ölme sırrına talip olmaktır. Bedenin toprağa girmesinden evvel, nefsin arzu ve enaniyet mezarlığına gömülmesidir. Bu ölümle birlikte, varlığı kuşatan o geniş, mü’min-kâfir ayırt etmeyen Rahmâniyyet tecellisi, sâlikin şahsında hususi bir tecelliye, yani Rahîmiyyet mertebesine dönüşür. Artık o, kendi iradesiyle değil, Hakk’ın iradesiyle hareket eden, O’nda fâni olmuş bir hale bürünür.
Fakat bu yola tek başına çıkılmaz. Tehlikelerle dolu bu mânevî yolculukta bir kılavuz, bir vesile şarttır. Terzi Baba bu hakikati şöyle özetler:
Ve ona bunları diğerlerine öğretmesini de öğretti. Yani evvelâ İlâh-î aşk ile yanacaksın sonra da yakacaksın ki aslına Rahîm olan Rabbinin huzuruna girmek mümkün olsun. Böylece insân ölmeden evvel ölme sırrına da ermiş olur. gerek maddi gerekse mânevi ölüm ile insândaki Rahmâniyyet tecellisi sona erer. Onda artık Rahîm tecellisi başlar. Yani o kimse artık Hakk’da fâni olmuş onda gizlenmiştir. O kimsenin tasarrufu Hakk’ın elindedir. Eğer bunları daha derinlemesine idrak etmek istersen “Furkan” Sûresinde/ 59. Âyetinde tavsiye edileni uygulamaya çalış. “Er-Rahmân fes’el bihi habira” yani “Rahmân nedir bilirmisin? Onu bir bilenden sor!” buyrularak aramamız gerektiğini bildiriyor. İşte ey kardeşim, bir kemâl ehlini bul da ar etme, oku, ilmi ehlinden. Her şeyin ilmi güzeldir cehlinden. Kendi hakikatini aramak için yollara düş. Fakat yola yalnız çıkma. Hedefe varamazsın. Çünkü yollar tehlikelidir. Bir kılavuz gereklidir. “Ütlubul vesilete” yani “vesileyi taleb ediniz, arayınız.” (Mâide 5/35) Buyrulmuştur.
Ayetin kendisi bizi bir bilene, bir haberdar olana, yani bir mürşid-i kâmile yönlendiriyor. Rahman’ın ne olduğunu anlamak, O’nun tecellisine mazhar olmuş bir gönle girip o gönülden seyretmekle mümkündür. Mürşid, sâlikin elinden tutan, onu varlık yükünden hafifleten, ilahi ahenk korosunda kendi notasını doğru basması için ona yol gösteren bir rehberdir. Herkesin kendi kafasına göre bir ses çıkardığı bir orkestra nasıl gürültüden ibaretse, mürşidsiz çıkılan yol da vehim ve hayal vadilerinde kaybolmaktan başka bir netice vermez. Rahman Suresi'ni yaşamak, her şeyden evvel, "Onu bir bilenden sor!" emrine teslim olup bir kâmilin dizinin dibine oturmakla başlar.
Ârifin Hâli: Her Yüzde Hakk'ı Müşahede Etmek
Sâlik, mürşidinin rehberliğinde nefsinin perdelerini bir bir kaldırdıkça, görüşü de açılır. Artık o, olaylara ve kişilere "doğru-yanlış", "iyi-kötü" gibi ikiliklerin dar kalıplarından bakmaz. Çünkü bilir ki her şey, bir ilahi ismin tecellisidir ve Hakk, her an yeni bir şe'nde, yeni bir işte, yeni bir yüzde zuhûr etmektedir. Bu, Rahman Suresi'nin "Kullu yevmin huve fî şe'n" (O, her an yeni bir şandadır) ayetinin sâlikin kalbinde sırrının açılmasıdır.
Bu makama erişen ârif, kendini tek bir itikatla, tek bir görüşle sınırlamaz. Bu, bir kararsızlık değil, bir genişliktir. Sevgili, hangi yüzden, hangi libasla tecelli ederse etsin, onu tanır ve her birinde ayrı bir güzellik, ayrı bir aşk, ayrı bir sır müşahede eder. Bu, hayret makamı'dır. Ârif, bu makamda Hakk'ın celal ve cemal tecellileri arasında salınır; kah kabz (mânevî sıkıntı) ile imtihan olur, kah bast (mânevî genişlik) ile neşelenir. Ama bilir ki hepsi O'ndandır ve hepsi güzeldir. Terzi Baba’mızın sohbeti bu hâli şöyle resmeder:
Zira herşey emirlere bağlı olup, emir ve iradenin dışında bir şey olmadığını anlamış oldu. “lâ mevcuda illa HU” yani “mevcudat O’dur”!.. Ve yine arif, her kişinin mazhar olduğu isim tecellisi itibariyle itikad ve hallerini adabı ile yerli yerinde gördü. Beyt : Bir zerre yerinden kayıp oynasa, Alem harab olurdu baştan ayağa!.. Arife şu Ayeti Kerimenin manası da aşikar olur: Kur’anı Keriym Bakara Suresi 2. sure 115. ayette; feeynema tüvellu fesemme vechullahi “Hangi yöne dönerseniz Allah’ın vechini görürsünüz!” Çünkü aslında tek bir yüz vardır zaten... Yönler, varlığına nisbetle izafîdir... Kur’anı Keriym Rahman Suresi 55. sure 29. ayette; külle yevmin hüve fiy şe’nin “O her an yeni bir şandadır..”. Düsturunca, mertebeler ve makamlar vardır... Her makamda bir oluş ve her mertebede ayrı bir yüz gösterir... Her yüzde ayrı bir güzellik; her güzellikte ayrı bir aşk; her aşkta ayrı bir gamze; her gamzede türlü işve; her işvede türlü oyun; her oyunda türlü naz; ve her yerde de türlü avaze gösterir... Onun için aşık kararsız, tutkun, divane olur...
Ârif, sadece kendi meşrebine uyanları değil, kendisine zıt görünenleri dahi mazur görür. Çünkü bilir ki her varlık, Hakk'ın bir isminin mazharıdır ve kendi mertebesinde o ismin gereğini yerine getirmektedir. Yayın doğruluğu nasıl eğriliğinde gizliyse, "Mudil" (şaşırtan, saptıran) isminin tecellisi de kendi dairesinde doğrudur. Bu, Cem makamı'nın, yani zıtların birliğinin idrakidir. Bu idrak, kişiyi "kimsenin dinine karışmama" edebine ulaştırır. Çünkü her varlığın alnından tutanın Hakk olduğunu bilir.
Görüş dairesi geniştir; bilir ki, kayıtlanmak dahi “İlahî şuünat”tan biri, “esma”dan bir ismin lüzümluluğu icabıdır. Nitekim Kur’an’da Hazreti Rabbil izze Hud aleyhisselamın ağzından bu gerçeği şöyle nakletmiştir: Kur’anı Keriym Rahman Suresi 11. sure 56. ayette; “ma min dabbetin illa hüve ahızün binasıyetiha inne rabbiy ala sıratın müstekıymin” “Yeryüzünde hareket halinde olan bir varlık yoktur ki Rabbim onun alnından tutmuş olmasın!.. Muhakkak rabbim sırat-ı müstakimdedir...” İtikadlar dahi böyledir... Bir şahsın itikadı, diğer bir şahsın itikadına göre eğri görünürse dahi, o şahsın zatında mazhar olduğu ismi itibarına göre, onun “sıratı müstakimi” odur... Mesela, yayın doğruluğu, eğriliğindedir!. Dalalet, “Mudil” ismine göre doğrudur!.. “Hadi” ismine göre eğri görünse bile, yine de kendi özelliği yönünden doğrudur... İşte arif, bu manaya vakıf olduğundan, kimsenin dinine karışmaz!..
Sâlikin yolculuğu, bu genişliğe doğrudur. Nefsin dar zindanından çıkıp, Rahman'ın her şeyi kuşatan rahmetinin sonsuz ufkunda Hakk'ı seyretmektir. Bu seyir, "Azamet-i İlahi" karşısında duyulan bir muhabbet ürpertisidir. Bu korku, cezadan değil, sevgi ve hayranlıktan doğan bir titremedir. Bu titreyişle kendi nefsani sıfatlarını yok eden sâlik, Hakk'ın sıfatlarıyla zahir olmaya başlar ve Rahman Suresi'nde müjdelenen o "sıfat cenneti"ne daha bu dünyadayken "selametle girer".
Batın Deryasından İnciler Çıkarmak: İlim ve Mârifet
Rahman Suresi'nde Cenâb-ı Hakk, "İkisinden de inci ve mercan çıkar" buyurur. Zahir ehli bunu denizden çıkan süs eşyaları olarak anlar. Ama sâlik için bu ayet, kendi iç dünyasına, kendi batın deryasına bir dalış davetidir. O bilir ki asıl hazineler, kendi varlık denizinin derinliklerinde gizlidir. Bu yolda mürşidin sohbeti ve rehberliği, sâlike bu dalgıçlığı öğreten bir talimdir.
Terzi Baba geleneğinde bu semboller, sâlikin mânevî hallerine ve ulaştığı ilimlere işaret eder. İki deniz, abd (kulluk) ve Rab (Rablık) mertebeleridir. Bu iki denizin birleştiği ama birbirine karışmadığı o berzahtan, o sınırdan çıkan manalardır inci ve mercan.
Abd denizinden çıkan “inci”, Rab denizinden çıkan da “mercan” dır. İnci muhabbet ehlinin “göz yaşları” dır. Muhabbet ehli gönül deryasında, gönül âleminden “Mahbub-u İlahiyye” ye ulaşmak için inci gibi göz yaşları döker, İşte o muhabbet ehli, aşığın döktüğü göz yaşı incilerinin bir tek tanesi bütün âlemdeki incileri satın alır da geriye fazlası da kalır. Hakk’ın indinde arif ve aşık kişilerin dökmüş olduğu göz yaşı incileri bu kadar değerlidir.
İnci, kulun acziyetini, muhabbetini ve Rabbine olan iştiyakını ifade eden en saf, en parlak tecellidir. O, kulun kendi hiçliğini idrak ederek döktüğü samimi gözyaşlarıdır. Mercan ise, Rububiyet mertebesinden, yani Hakk'ın terbiye edici, yönetici sıfatından gelen ilim ve marifettir. Sâlik, önce kendi kulluk deryasından muhabbet incilerini çıkarır; bu samimiyet ve teslimiyetine karşılık olarak da Rab deryasından ona hikmet mercanları bahşedilir. Bu yüzden bir müride, "Mercan'daki Rububiyet hakikatini anlamak için Rahman suresi kitabını okuyup sohbetlerini dinlemelisin" diye yol gösterilir. Zira her sembol, yaşanacak bir hâle ve idrak edilecek bir mertebeye kapı açar.
Bu yolculukta sâlik, lâ mevcuda illa HU ("O'ndan başka mevcut yoktur") sırrına doğru ilerler. Bu sırra erdikçe, Hakk ile halk, zahir ile batın arasındaki ayrım ortadan kalkar. İnsan-ı Kâmil, bu ikiliği aşıp hakiki tevhid ehli olandır. O, Rahman isminin en kâmil mazharıdır, çünkü rahmetiyle hem Hakk'a bağlanan yüce mertebeleri hem de halka nispet edilen tüm varlık katmanlarını kuşatmıştır.
İşte biz tek alem olan bu varlığa, hayali gözle baktığımızdan “Hakk” ve “halk” diye ikiye ayırıyoruz. İnsan-ı Kamil bu hayal mertebesinden geçipte hakikat mertebesine ulaştığından, Hakk ile halkın ayrı şeyler olmadığını müşahede ettiğinden, tek görüşe ulaşıp gerçek tevhid ehli olmuştur. Rahmaniyyet mertebesine verilen zahiri isim “Rahman” dır. Bu mertebede “Rahman” ismi ile bir özellik almasının sebebi, “Hakk” a ve “halk” a bağlanan bütün mertebeleri rahmet kapsamına almasıdır.
Rahman Suresi'ni yaşamak, bu İnsan-ı Kâmil olma yolculuğudur. Kendi varlık deryasına dalarak oradan muhabbet incileri ve marifet mercanları çıkarmak, sonra da bu hazineleri Rahman'ın rahmetiyle bütün mahlukata sunmaktır.
Seyr-i Sülûkta İşaretler: Zuhurat ve Tevhidin Yaşanması
Sâlikin yolculuğu soyut bir düşünce yolculuğu değildir. Ayakları yere basan, gündelik hayatın içinde yaşanan, her anı bir işaret, her olayı bir ders olan canlı bir süreçtir. Mürşidin en önemli görevlerinden biri de müridine bu işaretleri okumayı öğretmektir. Rüyalar, zuhurat (mânevî açılımlar), yolda karşılaşılan bir yazı, camide okunan bir sure, hatta ayakkabısını koyduğu dolabın numarası bile, uyanık bir kalp için Rabbinden gelen bir mesaj taşıyabilir.
Bir dervişin günlüğünden şu satırlar, Rahman Suresi'nin gündelik hayatta nasıl yaşandığına dair canlı bir misaldir:
Ders boyu tövbe ederek dersimizi tamamladık (aklımızda Rahman Suresi ve inci-mercan). Korku ve evham ağırlığı geçti, Allah'ın (C.C.) varlığını hissedip eminlik-güvenlik duygusu geldi. Öğlen namazına camiye gittik. Ayakkabılarımızı 13 no.lu kutuya koyacaktık, Hakikati Muhammediye için, kilitliydi. Bir üstündeki 7'ye koyalım dedik, 7 mertebe için, açtık ama içinde ayakkabı vardı. Biz rastgele kapağı biraz bozuk gibi olan 20 no.lu kutuya koyduk. 13+7=20. Sıfırı atınca ikilik ya da zahir/batın dengesi. Dengelenme gayretimizin teyidi olarak algıladık bunu. Camide genelde içimiz sakindi, huzurluydu. Namaz sonrası bize oku dediğiniz Rahman Suresi okundu inci-mercan misali.
Sâlik, aklında "inci-mercan" tefekkürü ile derse oturur, dersin sonunda camide imam tam da Rahman Suresi'ni okur. Bu bir tesadüf değil, bir tevafuktur; sâlikin iç haliyle dış alemin birbiriyle konuşmasıdır. Ayakkabı dolabı numaralarından bile manalar çıkaran bu dikkat, bu uyanıklık, seyr-i sülûkun ta kendisidir.
Bu yolun ileri mertebelerinde, zikirler ve virdler dahi sâlikin ulaştığı makama göre şekillenir. Mesela, zikir sayısındaki bir değişiklik bile, "külle yevmin hüve fi şe'nin" ayetinin bir tecellisidir. Terzi Baba’mızın işaret ettiği gibi, belli bir zikir adedinden başka bir adede geçiş, sâlikin artık sadece kendi ihtiyacı için değil, Hakk ile halk arasında bir elçi olarak "ihtiyacı olanların ihtiyacını karşılamak" üzere yeni bir "şe'n"e, yeni bir işe geçtiğini gösterir.
İşte bu âyette Efendi Babamın senin kimseye ihtiyâcın olmaz, sana ihtiyâcı olanlar ile işâret ettiği mertebedir. İlk seyirde kişinin kendi varlığında ki abdiyet ve rubûbiyet hükümlerinin ihtiyâcıdır. İkinci seyir de mâbeynci gibi Hakk ile Halk arası gidip gelinip risâlet ( rasûlün rasûlü) mertebesinden ihtiyâcı olanların ihtiyâcının karşılanması- dır. Üçüncü seyir de ise Sen, Şe’n olmuş, her gün, her an yeni bir işte olup, Halk ile Hakk arasında gidip gelmekte, sefer edenleri elinden tutup Hakk’a götürür.
Bu yolda ilerleyen sâlik için her şey bir derstir. Ama bu dersleri yalanlamanın, üzerini örtmenin de bir sonucu vardır. Bu örtme fiili, kişinin kendi vehmi varlığı ve hayali enaniyeti ile hakiki varlık olan Hakk'ı gizlemesidir. Rahman Suresi'nin otuz bir defa sorduğu "Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?" sorusu, bu örtmeye karşı bir uyarıdır. Bu yalanlamanın sonu, kişinin kendi fiillerinin bir surete bürünüp karşısına çıkmasıdır.
Kişinin inkarı “keferu” örtmesi gizlemesi kendi vehimi varlığı ve hayali enaniyeti ile hakiki varlık olan hakkı örtüp gizlemeleridir. Ve inkar etmenin sonucu ise Rahmân sûresinde bu yalanlamanın nasıl olduğu anlatılmaktadır. (Murat Derûni) --------- yuğrafü’l mücrimune bisiymahüm feyu’hazü binnevasıy vel akdami “ Suçlular simalarından tanınır, alınlarından ve ayaklarından tutulur.” (55/41)
Rahman Suresi'ni yaşamak, böyle bir bütündür. O, ölmeden evvel ölme sırrıyla başlar, bir mürşidin rehberliğinde devam eder, her yüzde Hakk'ı görme genişliğine ulaşır, kendi varlık deryasından inci ve mercanlar çıkarma marifetine dönüşür ve nihayetinde gündelik hayatın her anında Hakk'ın tecellilerini okuyabilme sanatıyla kemale erer. O, bir sure değil, bir ömürdür.
Füsûsu'l-Hikem'de Rahman Suresi
Kur'ân-ı Kerîm'in her bir suresi, Hakk'ın bir isminin âleme açılan penceresidir. Rahman Suresi ise, o pencerelerin en genişi, en kuşatıcısı olan er-Rahmân isminin tecellîgâhıdır. Bu surenin sırlarına dalmak, varlığın dokusunu ören rahmetin izini sürmektir. Bu izi en derinden sürenlerden biri de, şüphesiz Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî Hazretleridir. O, Füsûsu'l-Hikem adlı eserinde, peygamberlerin kalbine inen hikmetleri bizlere açarken, Rahman isminin sırlarını da Hz. Süleyman kelimesinde, yani Süleyman Fassı'nda önümüze serer.
Şeyh-i Ekber, bu bahsi doğrudan Rahman Suresi'ni tefsir ederek değil, bir tecellînin, bir hâlin, bir mektubun içindeki hikmeti deşifre ederek açar. Konu, Hz. Süleyman'ın (a.s.) Belkıs'a gönderdiği meşhur mektuptur. Kur'an'da "O, Süleyman'dandır ve Rahman ve Rahîm olan Allah'ın adıyla başlar" diye anlatılan o kısa mektup, arif için bütün bir kâinatın işleyişini anlatan bir anahtara dönüşür. Bu fassa verilen isim de manidardır: "Kelime-i Süleymâniyye'de Mündemiç olan 'Hikmet-i Rahmâniyye' Beyanındadır." Yani Süleyman kelimesinin içine gizlenmiş olan Rahmânî hikmet... Rahmet, bazen bir surede, bazen bir peygamberin mülkünde, bazen de bir mektubun başındaki besmelede gizlenir ve kendini arifine açar.
Hz. Süleyman'ın Edebi: Kibri Aşan Marifet
İlk bakışta, Hz. Süleyman'ın kendi ismini Cenâb-ı Hakk'ın isminden önce zikretmesi hayret uyandırır: "O, Süleyman'dandır ve Rahman ve Rahîm olan Allah'ın adıyla..." Zâhirî akıl, bunu bir edep noksanlığı, bir kibir alâmeti olarak görebilir. Şeyh-i Ekber, bu sığ yorumu reddeder ve bizi marifetin derin denizlerine davet eder. Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri, Şeyh-i Ekber'in bu inceliğini şöyle şerh eder:
kendi azamet ve saltanat-ı meşhûresi sebebiyle, yani meşhur saltanatı sebebiyle, Belkıs'ı hürmet etmeğe mecbur etmek için, mahzâ mektubu parçalanmaktan sıyâneten, kendi ismini te'-hîr etmeyip, ismullah üzerine takdim etmiş değildir. Yani mektubun parçalanmasından Allah’ın ismine hürmetsizlik edilmemesi için kendi ismini başa yazmış değildir. Zira bu suret Süleyman (as) ın Rabbına olan marifetine layık görülmez. Binâenaleyh bu mütâlâa, Süleyman (a.s.)ı medh suretinde zemm olur. Böyle bir mütaala yaparsan Süleyman’ı (a.s.) meth edeyim derken zemm etmiş olursun. Çünkü marifet bilgisinin noksanlığına karar vermiş, zan etmiş olursun.
Eğer Hz. Süleyman'ın bu fiilini, "Allah'ın ismini korumak için böyle yaptı" diye açıklarsak, O'nu över gibi görünürken aslında O'nun Rabbine olan marifetinin eksik olduğunu ima etmiş oluruz. Bu, O'nu "meth suretinde zemm etmek" yani över gibi görünüp yermektir. İşin aslı, Hz. Süleyman'ın, Hakk'ın tecellî ettiği bir mazhar olarak kendi yerini ve mertebesini bilmesidir. O, mektubu yazan fâil olarak, mektubun kaynağı olan Hakk'ın isminden önce kendi ismini zikrederek, "Bu mektup, Süleyman mazharından zuhûr etmiştir" demektedir. Bu, "Ben varım" demek değil, "Hakk, bende bu fiiliyle tecellî etti" demenin en üst perdeden ifadesidir. Bu, kibrin değil, vücûdî hakikati idrak etmiş olmanın getirdiği bir edeptir. Arif, Hakk karşısında yokluğunu bilir, ama Hakk'ın tecellîsiyle var olduğunu da bilir ve bu bilgiyi gizlemez.
İki Rahmet: Rahmet-i İmtinân ve Rahmet-i Vücûb
Hz. Süleyman'ın mektubundaki asıl Rahmânî hikmet, "Bismillâhirrahmânirrahîm"de gizlidir. Şeyh-i Ekber, bu iki ismin, yani er-Rahmân ve er-Rahîm'in, iki farklı rahmet türüne işaret ettiğini söyler. Bu, Füsûs'un en temel öğretilerinden biridir.
-
Rahmet-i İmtinân (Lütuf Rahmeti): Bu, er-Rahmân isminin tecellîsidir. "İmtinân", karşılıksız lütuf, bağış demektir. Bu rahmet, hiçbir şarta, hiçbir amele, hiçbir hak edişe bağlı değildir. Varlığın kendisi, bu rahmetin bir sonucudur. Cenâb-ı Hakk'ın "Kün!" (Ol!) emriyle varlık sahasına çıkardığı her şey, bu rahmetten payını almıştır. Mü'min de kâfir de, taş da toprak da... Var olmakla bu rahmete mazhar olmuştur. Nitekim Hakk, "Benim rahmetim her şeyi kuşatmıştır" (A'râf, 7/156) buyurur. Bu, Rahmânî rahmettir. Varlığın var olmasını sağlayan o ilk, o kuşatıcı Nefes-i Rahmânî, bu rahmetin ta kendisidir.
-
Rahmet-i Vücûb (Gereklilik Rahmeti): Bu ise, er-Rahîm isminin tecellîsidir. "Vücûb", gereklilik, zorunluluk demektir. Ancak bu, kulun amelleriyle Hakk üzerinde bir hak iddia etmesi anlamında bir zorunluluk değildir. Bu, Hakk'ın kendi Zât'ına, kendi cömertliğine vâcip kıldığı bir rahmettir. Kul, iman edip sâlih ameller işlediğinde, Hakk, bu amellerin karşılığını vermeyi kendi lütfuyla kendi üzerine almıştır. "Allah, rahmeti kendi üzerine yazdı" (En'âm, 6/12) ayeti bu sırra işaret eder. Bu rahmet, şarta bağlıdır; imana ve amele... Bu yüzden daha özeldir ve Rahîm ismiyle ifade edilir.
Şeyh-i Ekber, bu iki rahmetin ilişkisini şöyle izah eder:
İmdi Süleyman (a.s.) "rahmet-i imtinân" ile "rahmet-i vücûb" olan iki rahmet îrâd eyledi ki, onlar "er-Rahmân", "er-Rahîm"dir. Böyle olunca Hak, Rahman ile imtinân ve Rahim ile îcâb eyledi. Ve bu vücûb, imtinândandır. Binâenaleyh Rahim duhûl-i tazammun ile Rahmân'a dâhil oldu. Zîrâ Hak Süb-hânehû rahmeti kendi üzerine yazdı, tâ ki abd için, Hakk'ın kendi nefsi üzerine vâcib kıldığı bu rahmet, bu abdin ityân eylediği a'mâlden Hakk'ın zikr eylediği şey sebebiyle, Allah üzerine hak ola. Abd, bununla bu rahmet-i vücûbiyyeye müstehak olur.
Buradaki can alıcı nokta, "ve bu vücûb, imtinândandır" ifadesidir. Yani, o şarta bağlı, amellerin karşılığı olan Rahîmiyyet rahmeti bile, aslında en başta verilen karşılıksız Rahmâniyyet rahmetinin içindedir, ondan bir parçadır. Kulun sâlih amel işleyebilmesi, o ameli işleme iradesi, gücü, imkânı... bunların hepsi zaten en başta ona "rahmet-i imtinân" ile bağışlanmıştır. Dolayısıyla, özel olan (Rahîm), genel olanın (Rahmân) içinde erir, ona dahil olur. Bu, tenzih-teşbih dengesinin en güzel misallerindendir.
Şeyh-i Ekber'in dilinden bu hakikati bir kez daha dinleyelim:
Ve bizim bu mes'eleden garazımız, Süleymân (a.s.)ın zikreylediği iki isimde olan iki rahmete kelâm ve tenbîhden gayrı değildir ki, onların lisân-ı Arab ile tefsîri "er-Rahmân”, “er-Rahîm"dir. Böyle olunca Allah Teâlâ rahmet-i vücûbu takyîd eyledi; ve rahmet-i imtinanı dahi وَرَحْمَتِي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ (A'raf, 7/156) [Benim rahmetim her şeye vâsi'dir.] kavlinde, hattâ esmâ-i ilâhiyyeye, ya'ni hakāyık-ı nisebe itlâk etti. Binâenaleyh onların üzerine bizim ile imtinân eyledi.
Rahmet-i imtinân o kadar geniştir ki, sadece halk edilmişleri değil, ilahi isimleri, yani Hakk'ın kendi Zât'ındaki nispetlerin hakikatlerini bile kapsar. Bizim varlığımız, o isimlerin tecellî etme arzusunun bir sonucu olduğu için, Hakk bizimle o isimlere lütufta bulunmuş olur. Biz, O'nun isimlerinin aynalarıyız. Bizim varlığımızla O'nun El-Bâsıt, El-Kâbıd, Er-Rezzâk gibi isimleri tecellî eder. Böylece bizim varlığımız, isimler için bir rahmet olur. Bu, Cem makamının, yani zıtların birliğinin idrak edildiği bir bakış açısıdır.
Hz. Süleyman'ın Mülkü ve Mertebeler Bilgisi
Füsûs'taki bu bahsin bir diğer önemli mertebesi de Hz. Süleyman'a verilen mülk ile ilgilidir. O, "Rabbim, bana öyle bir mülk ver ki, benden sonra kimseye nasip olmasın" diye dua etmişti. Şeyh-i Ekber, bu soruyu mertebeler bilgisiyle cevaplar. Hz. Süleyman'a verilen, mülk-i umûmî yani genel, mutlak hükümranlıktır. Ondan sonra kimse rüzgâra, cinlere, kuşlara aynı şekilde hükmedememiştir. Fakat bu, mülk-i husûsî yani özel mülk ve hükümranlık alanlarını ortadan kaldırmaz.
Nasıl ki sınırlar ile hudutlu olan memleketler üzerinde hükümran olan padişahlar olduğu gibi, insan fertlerinden her bir ferdin de kendi nefsinde ve ailesi fertleri üzerinde tasarrufları vardır; ve bu tasarrufların hepsi özel bir mülk üzerinde meydana gelen tasarruflardandır ki, Süleyman (a.s.)'dan sonra ortaya çıkmış ve kıyamete kadar da yine öylece ortaya çıkacaktır.
Bu, her varlığın kendi mertebesinde bir hükmü ve tasarrufu olduğu hakikatini bize öğretir. Padişahın saraydaki hükmü, bir babanın evindeki hükmüne engel değildir. Herkes kendi dairesinin sultanıdır. Bu, sâlik için de bir ders taşır: Senin de bir mülkün var; o da kendi vücut iklimin, nefs ülken. Sana verilmiş olan husûsî mülkü ihmal etme. O ülkeyi adaletle, hikmetle, yani Rahmânî ve Rahîmî tecellîlerin dengesiyle yönet.
Nihayetinde, Şeyh-i Ekber'in Süleyman Fassı'nda bize açtığı Rahmânî hikmet, bir mektubun satırlarından başlayıp varlığın en derin sırlarına uzanan bir yolculuktur. Bu yolculuk bize, en büyük edepsizlik gibi görünen bir fiilin ardında en derin marifetin yatabileceğini; kâinatı dolduran rahmetin biri karşılıksız bir lütuf, diğeri amele bağlı bir karşılık olmak üzere iki kanatla tecellî ettiğini, fakat bu iki kanadın aslında tek bir bedene, Rahmân'ın kuşatıcı rahmetine ait olduğunu öğretir.
Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği
Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri’nin Füsûs’ta açtığı bahçeler, katman katmandır. Yüzeyde görünenin ardında, arifin gönlüne tecellî eden nice hakikatler gizlidir. Rahman Sûresi’nin ve Rahmân isminin sırrı, sadece bir lütuf ve ihsan meselesi değildir; o, bütün bir varlık dokusunun, zıtların ve benzerlerin, görünenin ve görünmeyenin nasıl bir tek kaynaktan zuhûr ettiğinin hikâyesidir.
Bu hikâyenin en başı, rahmetin kendisidir. Rahmet, bir başkasına ulaşmadan evvel, kendi nefsini kuşatır. Terzibaba Sultan’ın, Şeyh-i Ekber’in bir sırrını şerh ederken buyurduğu gibi:
Ya'nî rahmet-i zâtiyye-i umuminin vâsi' olduğu evvelki şey yani umumi rahmet olan bütün her şeyi kapsamış olan olduğu şey bunun evveli rahmetin kendi nefsidir. Yani rahmetin kendine ait bir varlığı olacak ki o varlıktan rahmet etsin. Evvela Rahmanın nefsine rahmet ediyor, yani o rahmet nefsine oluyor.
Bu, Rahmân isminin tecellîsi olan ve bütün âlemleri bir nefes gibi dolduran Nefes-i Rahmânî’nin, yani varlığın o lâtif özünün, önce kendi hakikatini var kılması demektir. Bir mahal, bir mekân, bir “şey” olmalıdır ki, rahmet oraya taalluk edebilsin, oradan taşabilsin. Cenâb-ı Hakk, varlığı zuhûra getirmeden evvel, rahmetin kendisini bir mahal olarak var etmiştir. Bu mahal, varlığın imkânıdır. Rahmet, önce bu imkânı doldurmuş, sonra bu imkândan taşarak bütün “şey”leri, yani varlıkların hakikatlerini meydana çıkarmıştır.
Çünkü bir "ayn" lâzımdır ki, rahmet ona taalluk edebilsin; yani bir hakikat lazımdır ki Rahmet onunla ilgilenebilsin, yani oraya nüfuz edebilsin. Binâenaleyh rahmet-i zâtiyye; ibtidâ yani başta ayn-ı rahmâniyyenin, şey'iyyetine vâsi' olur; yani evvela Rahmaniyet kendi kendinde kendi hakikatinde vasi olur.
Buradaki “ayn” kelimesi, A'yân-ı Sâbite dediğimiz, varlıkların Zât’ın ilminde ezelden beri mevcut olan hakikatleridir. Her bir varlığın, Hakk’ın ilminde sâbit bir hakikati, bir “şey’iyyeti” vardır. Rahmet, işte bu ilimdeki hakikatlere yönelerek onları dış âlemde, şehâdet âleminde görünür kılar. Ama bu yönelişten de evvel, rahmetin kendisi bir hakikat olarak mevcuttur. Rahman Sûresi’nin başındaki “Er-Rahmân, allemel-Kur’ân” (Rahmân, Kur’an’ı öğretti) âyeti bu noktaya işaret eder. Terzibaba Sultan bu âyeti şöyle açar:
Rahman suresinin başında ﴿١﴾ اَلرَّحْمَنُ ﴿٢﴾ عَلَّمَ الْقُرْاَنَ 55/1-2 yani Rahman Kur’an’ı talim etti. Yani Rahmaniyetini Kur’an’dan öğrendi. Kur’an denilince hemen elimizdeki akla geliyor, Kur’an’ın sahifeleşmiş hali, Levh-i Mahfuzdan bugünlere indirilmiş halidir. Ama Kur’an genelde Ümm-ül Kitap mertebesinin ismi Kur’an’dır. Ayrıca bütün mertebelerini kaplamış olan vasi olan ismi de Kur’andır, çünkü Kur’an Zat’tır. Furkan ise sıfat mertebesidir. İşte Rahmaniyet mertebesi Rahmaniyet sıfat olduğuna göre Kur’an da Zat olduğuna göre Rahman olan Rahmaniyet sıfatı kendi hakikatini idrak edip faaliyet sahasına getirebilmesi için Kur’an’dan bunu talim etti.
Rahmân bir sıfattır, Kur’an ise Zât’ın ilminin toplayıcısıdır. Sıfat, ne yapacağını, nasıl tecellî edeceğini Zât’ın ilminden öğrenir. Rahmân ismi, bütün varlığı kuşatacak olan o engin rahmetini nasıl yayacağını, Zâtî bir hakikat olan Kur’an’dan, yani Hakk’ın kendi ilminden talim etmiştir. Bu, rahmetin kendi nefsini bilmesi, kendi hakikatine vâkıf olmasıdır.
Bu kuşatıcılık anlaşıldığında, zıtlıklar meselesi de aydınlanır. Âlemde iyi-kötü, güzel-çirkin, hidayet-dalâlet gibi birbirine zıt görünen nice tecellî vardır. Rahmet o kadar kuşatıcıdır ki, sadece mahlûkatı değil, Hakk’ın kendi isimlerini dahi kuşatır.
Böyle olunca Yüce Allah, vücûb rahmetini (varlığı zorunlu kılan rahmet) kayıtladı; ve imtinan rahmetini (lütuf ve ihsan rahmeti) dahi "Benim rahmetim her şeye vâsidir." (A'raf, 7/156) kavlinde, hatta ilahi isimlere, yani nispetlerin hakikatlerine uyguladı. Bu sebeple onların üzerine bizimle lütufta bulundu.
Hakk’ın el-Hâdî (hidayet veren) ismi gibi el-Mudill (dalâlete düşüren) ismi de vardır. Bu isimler, birbirine zıt gibi görünseler de, hepsi varlıklarını ve tecellî imkânlarını aynı Rahmânî kaynaktan alırlar. Rahmân ismi, bu zıt isimlerin hepsini kendi rahmet denizinde bir araya getirir. Bu, arifin nazarında Cem makamı dediğimiz müşahede halidir. Bu makama eren kişi, artık tecellîlerdeki zıtlıklara takılmaz. Her yüzde Hakk’ı görür, her işte O’nun bir isminin hükmünü müşahede eder.
Bu bakış, en kötü ve noksan görünen şeyde dahi bir kemâl ve güzellik bulma sanatıdır. Terzibaba Sultan, bu hali Efendimiz’in (s.a.v) bir hadisesiyle anlatır:
O zaman tavşan da kendi kemalinde, kaplumbağa da kendi kemalinde her şey yani bizim eksik gördüğümüz dahi her şey kendi kemalindedir. Zehir kendi kemalinde, bal kendi kemalinde, hani Efendimiz (s.a.v.) bir yerden geçerlerken sahabe ile birlikte ölmüş bir köpek görmüşler, sahabe-i kiram biraz ondan uzak geçmişler, kokusu hoş gelmemiş, Efendimiz “bunun ne güzel dişleri var” demiştir. Orada çok kötü kokuyor dediğimiz bir şey var, işte biz de o kötünün kemalinde olduğunu söylüyoruz, bakın farkında olmadan “çok kötü” diyoruz, bu onun kemalatıdır. Yani kötünün kemalatıdır.
Bu, zıtların birliğidir. Kötülüğün dahi kendi mertebesinde bir “kemâlâtı” vardır. O, el-Mudill isminin, el-Kahhâr isminin kemâl üzere tecellîsidir. Arifin gözü, bu tecellînin ardındaki ismin hükmünü görür ve “Ne güzel dişleri var” der. O dişlerdeki beyazlık ve intizam, el-Musavvir (şekil veren), el-Bârî (kusursuzca var eden) isimlerinin bir cilvesidir. Bu bakış, “Rahmetim her şeyi kuşatmıştır” âyetinin kalpte yaşanmasıdır.
Bu noktada, rahmet-i imtinân (karşılıksız lütuf rahmeti) ve rahmet-i vücûb (zorunluluk/karşılık rahmeti) arasındaki dengeyi de daha iyi anlarız:
Yani Süleyman (a.s.) mektubun baş tarafına ilâhî ismi yazdıktan sonra, imtinan (minnet ve ihsan) rahmetine delâlet eden "er-Rahmân" ve vücub (gereklilik) rahmetine delâlet eden "er-Rahîm" isimlerini zikrederek bu iki rahmeti dile getirdi.
Rahmet-i imtinân, yani Rahmân isminin tecellîsi, hiçbir karşılık beklemeden sırf Zâtî bir lütuf olarak bütün varlığı kuşatan rahmettir. Varlığın kendisi bu rahmetin eseridir.
Rahmet-i imtinân Bu rahmet zât-ı ahadiyyede mündemic olan bilcümle esmâyı, Hakk'ın kendi zâtına olan tecellîsi ile ilminde peydâ kılmasıdır; ve hakāyık-ı eşyâ olan suver-i ilmiyyenin bu sûretle sübûtu için, onların hiçbir amel ve hizmetleri sebketmiş değildir, belki inâyet-i zâtiyyedir.
Diğer yanda ise rahmet-i vücûb vardır. Bu, er-Rahîm isminin tecellîsidir ve kulun amellerine, niyetlerine, gayretine bağlı olarak tecellî eden rahmettir. Kul, iman ve sâlih amelle bu rahmete müstehak olur.
Zîrâ Hak Sübhânehû rahmeti kendi üzerine yazdı, tâ ki abd için, Hakk'ın kendi nefsi üzerine vâcib kıldığı bu rahmet, bu abdin ityân eylediği a'mâlden Hakk'ın zikreylediği şey sebebiyle, Allah üzerine hak ola! Abd, bununla bu rahmet-i vücûbiyyeye müstahak olur.
Bu, tenzih-teşbih dengesi veya Muhammedî mîzan dediğimiz o hassas ölçüdür. Bir yanda, her şeyi kuşatan, şartsız bir rahmet, diğer yanda ise amellere ve şartlara bağlı, adaletle işleyen bir rahmet. Lâkin arif bilir ki, o ikinci rahmet dahi birincisinin içindedir. Çünkü kulun amel işleyebilmesi için ona verilen vücûd (varlık), akıl, irade ve güç de evvelâ o karşılıksız lütfun, yani rahmet-i imtinân’ın bir parçasıdır. Bu sebeple Şeyh-i Ekber, “ve bu gereklilik, minnettendir. Bu sebeple Rahîm, tazammun (içerme) yoluyla Rahmân'a dahil oldu” buyurur. Hak ettiğimiz rahmet dahi, aslında bize bahşedilen ilk rahmetin bir sonucudur.
Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Rahman Suresi
Kur'ân-ı Kerîm bir okyanustur. Kimi kıyısında çakıl taşları toplar, kimi abdestini alır, arınır. Kimi o denize dalar, balık avlar, rızkını çıkarır. Kimi de bir dalgıç gibi en derinlerine iner, inciler, mercanlar çıkarır. Hazret-i Pîr Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, o ilâhî denizin en mahir dalgıçlarındandır. O, Kur'ân'ın harflerine değil, ruhuna dalar. Âyetlerin zahirî manalarının ardındaki bâtınî işaretleri, hikâyelerin ve temsillerin diliyle gönüllere nakşeder.
Rahman Suresi, Kur'ân'ın gelini, Cenâb-ı Hakk'ın Rahman isminin en parlak tecellîlerinden biri olarak, Hazret-i Mevlânâ'nın gönül dünyasında da eşsiz bir yankı bulmuştur. Özellikle surenin "İki denizi salıverdi, birbirine kavuşuyorlar. Ama aralarında bir berzah (engel) var, birbirine karışmıyorlar" (Rahman, 19-20) âyeti, Mesnevî-i Şerîf'in hikmet pınarlarından beslenenler için bambaşka kapılar aralar. Bu âyet, sadece coğrafî bir olguyu değil, kevnî ve insânî bir hakikatin en güzel ifadesini taşır.
Birbirine Karışmayan İki Deniz: Hidayet ve Dalalet Irmağı
Mesnevî şârihleri, Hazret-i Pîr'in açtığı yoldan yürüyerek bu âyetin bâtınî manasını şöyle dile getirirler: Bu iki deniz, aslında iki ayrı "ses", iki ayrı "davet"tir. Biri tatlı, hayat veren; diğeri tuzlu, yakan ve susatan.
Tâ ki iki uzak sadâ birbirine, tatlı denizden, acı denize bir katra karışmıya! Ya’ni enbiyânın ve şeyâtînin sesleri başka başka tâifeleri idâre ederler.
"İki uzak sadâ"... Biri, Hakk'ın rahmetinin ve hidayetinin sesi; peygamberlerin (enbiyâ) ve onların izinden giden velîlerin dilinden dökülen, ruhu besleyen, kalbe şifa veren "tatlı su" gibi bir davet. Bu ses, insanı kendi aslına, fıtratına çağırır. İçenin susuzluğunu giderir, ona ebedî hayatın kapılarını aralar.
Diğeri ise, nefsin, kibrin ve ayrılığın sesi; şeytanların ve onların yoldaşlarının fısıltılarıyla yayılan, insanı nefsinin arzularına, dünyanın geçici zevklerine ve Rabbinden uzaklaşmaya çağıran "acı ve tuzlu su" gibi bir aldatmaca. Bu suyu içen, daha da susar. Dünyaya daldıkça batar, arzularının peşinde koştukça yorulur ve ruhu kuraklaşır.
Rahman Suresi'ndeki "iki deniz"in Mesnevî dilindeki karşılığı budur: Hidayetin tatlı pınarı ve dalaletin tuzlu deryası. Âyette geçen [berzah](/wiki/berzah) yani "engel" ise, bu iki davetin, bu iki yolun özü itibarıyla asla birbirine karışmayacağını bildiren ilâhî bir kanundur. Hak ile bâtıl, iman ile inkâr, tevhid ile şirk aynı kalpte aynı anda saltanat süremez. Birbirlerine komşu olabilirler, aynı dünyada bulunabilirler ama özleri farklıdır. Aralarındaki berzah, Cenâb-ı Hakk'ın koyduğu bir mîzandır.
İsm-i Hâdî ve İsm-i Mudill'in Tecellîleri Olarak İnsan
Bu iki denizi besleyen kaynak nedir? Hazret-i Mevlânâ'nın irfan mektebi, bu sorunun cevabını ilâhî isimlerin (Esmâ-i Hüsnâ) tecellîlerinde bulur. Her şey, O'nun isimlerinin birer tecellîsidir. Hidayet de, dalalet de O'nun isimlerinin bu âlemdeki yansımalarından ibarettir.
Enbiyâ ism-i Hâdî’nin mazharı olan süadâya ve şeyâtîn ism-i Mudill’in mazharı olan eşkıyâya ilkaâtda bulunurlar. İsm-i Hâdî’nin mazhan tatlı su deryâsı ve ism-i Mudill'in mazhan da acı su denizidir ki onlar hâssiyetleri i’tibâriyle aslâ birbirlerine karışmazlar. Nitekim sûre-i Fâtır’da olan (Fâtır, 35/12) “İki deniz müsâvî olmaz ki, bu biri lezîz ve tatlı olup içilmesi kolaydır ve bu biri de tuzlu ve acıdır” âyet-i kerîmesinde bu iki sınıf mezâhire işâret buyurulur.
Burada derin bir sırra işaret ediliyor. Tatlı su denizi, Cenâb-ı Hakk'ın [İsm-i Hâdî](/wiki/ism-i-hadi) (Doğru Yola İleten) isminin tecellî ettiği gönüllerdir. Bu gönüller, peygamberlerin davetine açık olan, hakikati arayan, fıtratı bozulmamış olan "süadâ" yani bahtiyarlar zümresidir.
Acı ve tuzlu su denizi ise, [İsm-i Mudill](/wiki/ism-i-mudill) (Saptıran, Kendi Hâline Bırakan) isminin tecellî ettiği kalplerdir. Bu, kulun kendi iradesiyle hidayetten yüz çevirmesi, kibre kapılması, hakikate karşı kör ve sağır kesilmesi neticesinde o ismin tecellîsine bir ayna, bir [mazhar](/wiki/mazhar) olmasıdır. Bu zümre, "eşkıyâ" yani isyankârlar, bedbahtlar güruhudur.
Bu iki insan tipi, iki ayrı denizdir. Biri iman ve irfan ile tatlılaşmış, diğeri inkâr ve cehalet ile acılaşmıştır. Aralarındaki berzah, onların mizaçlarının, yönelişlerinin ve kalbî hâllerinin farklılığıdır. Bu ayrım, Cenâb-ı Hakk'ın adaletinin ve hikmetinin bir gereğidir. Zira O, her isminin hakkını verir. Bu, zıtların birliğinin, yani [Cem makamı](/wiki/cem-makami)nın bir tecellîsidir.
Zahirdeki Âyet, Bâtındaki Hikmet: Berzah Sırrı
Kur'ân'ın mucizelerinden biri de, her asra, her anlayış seviyesine aynı anda hitap edebilmesidir. Rahman Suresi'ndeki bu âyetler, zahirî manasıyla da büyük birer mucizedir ve bu mucize, modern bilim tarafından da gözlemlenmiştir.
İki deniz vardır ki birlikte akmakta olup aralarında berzah olduğundan birbirlerine karışmazlar, özelliklerini korurlar. Bu denizlerin de zahiri ve bâtını vardır, zahiri yeryüzündeki denizlerde birlikte olan akış, diğeri ( bâtını ) ise, mana âlemi ile ilgili olan akıştır. Bu akışlar üç, beş, elli sene değil, âlemler durdukça devam edecektir. Bilindiği gibi Fransız alimi Jacques Cousteau, Cebel-i Tarık Boğazında dalış yaparken bir akıntı fark etmiş. Biri sıcak su, biri soğuk su; biri acı su, biri tatlı su. Birbirleriyle sürtünerek geçiyorlar ama birbirlerine karışmıyorlar, olduğunu fark etmiş. Bu oluşum ayetin zahir manasıdır.
Bu zahirî keşif, imanı artırır, kalbi mutmain kılar. Fakat irfan yolcusu, yani [sâlik](/wiki/salik), bu zahirî âyetin ardındaki bâtınî hikmete bakar. O, denize baktığında sadece suyu değil, ilâhî isimlerin tecellîlerini seyreder. O bilir ki, dışarıdaki o iki deniz, kendi içindeki ve tüm insanlıktaki iki büyük akıntının bir yansımasıdır. Dışarıdaki berzah, içimizdeki iman ile küfrün, teslimiyet ile isyanın, ruh ile nefsin arasındaki o ince perdenin bir misalidir.
Jacques Cousteau'nun buluşunu bir dostuna anlattığında aldığı cevap da bu hakikati özetler: "...arkadaşı bunun yeni bir buluş olmadığını, Müslümanların bu olgunun varlığını daha 1400 küsur sene evvel bildiklerini beyan etmiştir." Müslümanlar bunu biliyordu, çünkü onların elinde sadece coğrafya kitapları değil, kâinatın ve insanın sırlarını açan Kur'ân-ı Kerîm vardı.
Sonuç olarak, Hazret-i Mevlânâ'nın irfan mektebinde Rahman Suresi'ndeki "iki deniz" sembolü, varlık âleminin temelindeki zıtlıkların nasıl bir nizam ve ahenk içinde var olduğunu anlatan bir hikmet dersine dönüşür. Sâlike düşen, hangi denizde yüzmek istediğine karar vermek, kulağını hangi sese açacağını seçmek ve kalbini hangi suyla sulayacağına dikkat etmektir.
Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme
Kavramlar Ağında Rahman Suresi
Bu mübarek sure, irfan mektebinin pek çok temel direğiyle doğrudan bağ kuran, bir merkez noktasıdır. Onu anlamak, bütün bir hakikat dokusunu anlamaya kapı aralar.
Rahman Suresi, her şeyden evvel Esma'ül Hüsna'nın, bilhassa "er-Rahmân" isminin kevnî bir tefsiridir. İsimler, Hakk'ın Zât'ından âlemlere yönelen tecellî kanallarıdır ve Rahman ismi, varlığa ilk rahmet dokunuşunu yapan, onu yokluk karanlığından varlık nuruna çıkaran kuşatıcı sevginin adıdır.
Bu yönüyle sure, Kur'an Sure Tefsirleri içinde "Arûsü'l-Kur'an" yani Kur'an'ın Gelini lakabıyla apayrı bir yere konulmuştur. Gelin nasıl ki bütün güzellikleri üzerinde toplarsa, Rahman Suresi de Kur'an'ın temel mesajını, yani Hakk'ın kendini Rahmet sıfatıyla âleme nasıl izhar ettiğini en cemalli, en estetik şekilde sergiler.
Surenin her ayeti, bir tecelli'nin hikayesidir. Güneşin ve ayın bir hesap üzere hareket etmesi, yıldızların ve ağaçların secde etmesi, iki denizin birbirine karışmadan durması... Bunların hepsi, Rahmân isminin farklı mertebelerdeki tecellîleridir. Âlem, bu ismin aynasıdır ve sure, bize o aynaya nasıl bakacağımızı, görünenin ardındaki Gören'i nasıl müşahede edeceğimizi öğretir.
Bu tecellînin kaynağı ve "hammaddesi" ise Nefes-i Rahmani'dir. Varlık, Hakk'ın Zâtî muhabbetinden kaynaklanan bu ilahi "nefes" ile zuhûra gelir. Tıpkı insanın nefesiyle kelimelerin ortaya çıkması gibi, bütün mahlûkat da bu Rahmânî Nefes'in "kelimeleri" olarak vücûd bulur. Rahman Suresi, "er-Rahmân, alleme'l-Kur'ân, halaka'l-insân, allemehu'l-beyân" ayetleriyle, bu Nefes'in en yüksek mertebeden en aşağı mertebeye nasıl indiğini, Kur'an'ı (hakikat bilgisini) ve insanı (o bilginin aynasını) nasıl var ettiğini anlatır.
Nihayetinde bu rahmet tecellîsini kabul veya reddedişin bir sonucu vardır. Surenin geniş bir şekilde tasvir ettiği Cennet ve Cehennem, bu tercihin son durağıdır. Onlar, gelecekte gidilecek uzak diyarlar olmaktan ziyade, Rahmân'ın davetine icabet etmenin (şükür) veya sırt çevirmenin (küfran) ruh ve bedende bürüneceği nihai suretlerdir.
Kütüphanedeki Kaynaklar
Terzibaba İrfan Mektebi'nin kütüphanesi, bu mübarek sureyi üç büyük mürşidin ışığıyla aydınlatır. Her biri, aynı denize farklı pencerelerden bakar ve sâliki kendi meşrebince derinliklere davet eder.
Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri'nin sohbetlerinde Rahman Suresi, bir vücûdî harita olarak okunur. O, sureyi varlığın "yoktan" halk edilişinin değil, Zât'ın kendi ilmî suretlerinden Hazarât-ı Hamse (Beş İlahi Mertebe) silsilesiyle zuhûra çıkışının ilahi beyanı olarak şerh eder. Terzibaba'ya göre "iki deniz", Akl-ı Küll ve Nefs-i Küll'dür; bu iki denizin arasından çıkan "inci ve mercan" ise, hem küllî hakikatleri hem de cüz'î varlıkları kendinde cem eden İnsân-ı Kâmil'den başkası değildir. Bu okuma, sureyi sâlikin kendi varlık katmanlarını tanıdığı bir kılavuz haline getirir.
Şeyhü'l-Ekber İbn Arabî Hazretleri ise Füsûsu'l-Hikem'de, Süleyman Fassı'nda "Hikmet-i Rahmâniyye" başlığı altında konuyu ele alır. Onun odağı, Rahmet'in bizatihi kendisidir. Hz. Süleyman'ın mektubundaki Besmele'yi tahlil ederken, rahmetin iki veçhesini ortaya koyar: rahmet-i imtinân (karşılıksız lütuf rahmeti) ve rahmet-i vücûb (amellere bağlı zorunluluk rahmeti). Şeyh'e göre "Rahmetim her şeyi kuşatmıştır" ayetinin sırrı, her şeyi, hatta ilahi isimlerin zıtlıklarını bile kaplayan bu karşılıksız, öncül lütuf rahmetindedir. Bu, en derin Tevhid müşahedelerinden biridir.
Hazret-i Mevlânâ ise Mesnevî-i Şerîf'te, bu yüce hakikatleri sâlikin gündelik hayatına ve ahlâkî mücadelesine indirir. O, "birbirine karışmayan iki deniz" ayetini, insan-ı kâmillerin ilahi daveti ile şeytanların vesveseleri arasındaki ezelî ayrım olarak yorumlar. Bir deniz ism-i Hâdî'nin, diğeri ism-i Mudill'in tecellîgâhıdır. Mevlânâ için bu ayet, âlemde var olan zıtlıkların hikemî bir açıklamasıdır. Böylece sâlik, kendi içindeki ve dış dünyadaki bu iki denizin farkına vararak seyrine yön vermeye davet edilir.
Değerlendirme
Rahman Suresi'ni okumak ve anlamaya çalışmak, sadece bir metni değil, bütün bir kâinatı ve kendi varlığımızı okuma çabasıdır. Bu sohbetlerden süzülen en temel hakikat, Rahman Suresi'nin, Rahmân isminin bir anlatısı değil, bizatihi kendisinin kevnî ve Kur'ânî bir zuhûru olduğudur. Varlık, bu ismin tecellî etmesiyle vücûd bulmuş; Kur'an, bu ismin tecellî etmesiyle nazil olmuş; insan, bu ismin tecellî etmesiyle halk edilmiş ve beyan sırrına ermiştir.
Bu sure, sâlike ve her insana şu temel soruyu yöneltir: Âlemi, nimetlerin ardındaki Mün'im'i (nimet vereni) görerek bir şükür ve hayret tablosu olarak mı okuyacaksın, yoksa her şeyi birbirinden kopuk, sahipsiz ve anlamsız bir yığın olarak görüp nankörlük mü edeceksin? "Öyleyken, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?" ayetinin tekrarı, bu soruyu ruhumuzun derinliklerine bir mühür gibi basar.
Arifin yolculuğu, bu surede anlatılan umumi Rahmâniyyet tecellîsinden, ameller ve ilahi lütufla kazanılan hususi Rahîmiyyet tecellîsine doğru bir hicrettir. Yolun sonunda sâlik, kendisinin o "iki denizin" birleştiği berzahta biten bir "inci" olduğunu idrak eder. Rahman Suresi'ni okumak, o incinin kendi aslını ve kıymetini anlama seyahatidir. Cenâb-ı Hakk bizleri, Rahman Suresi'ni okuyanlardan değil, yaşayanlardan eylesin. Âmin.