İçeriğe atla
Riyazat
8863 kelime | 25 kaynak

Riyazat

Hakk’a giden yol, nefsini bilmekten ve onu terbiye etmekten geçer. Bu yolculuğun en temel usûllerinden biri de riyazattır. Riyazat, bedene eziyet etmek veya dünyadan el etek çekmek değildir. Bilakis, kalbin aynasını paslandıran, ruhun kanatlarını ağırlaştıran ve bizi aslımızdan uzaklaştıran her türlü fazlalıktan arınma sanatıdır. Tıpkı bir heykeltıraşın mermer bloğundaki fazlalıkları yontarak içeride saklı olan şaheseri ortaya çıkarması gibi, sâlik de riyâzat ile nefsindeki hayvani ve nefsanî tortuları yontar ve kendi hakikatini, yani Hakk’ın kendisine üflediği ruhun cevherini açığa çıkarır. Terzibaba İrfan Mektebi’nin irfan ocağında riyazat, bir gaye değil, vuslata eriştiren bir vasıtadır; bir amaç değil, ilâhî tecellîlere lâyık bir hâle gelme sürecinin adıdır.

Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı

Riyazat kelimesinin kökünde, toprağı işlemek, bir bahçeyi ekime hazırlamak gibi derin bir mânâ vardır. Nitekim Cenâb-ı Hakk, kurtuluşu ifade ederken bu kökten gelen bir kelimeyi kullanır.

Sûrenin müjdelediği " felâh ", müezzinlerin her gün beş vakit " hayye ale'l-felâh " diyerek tüm mü'minleri çağırdığı kurtuluşun ta kendisidir. Meseleye bir başka yönden bakarsak, " felâh " kelimesi, "yarmak, toprağı sürmek" ma'nâsına gelen "f-l-h" kökünden türemiştir. Felâh, çiftçinin sert ve verimsiz toprağı sabanla yararak onu ekilmeye, tohumu kabul etmeye ve ürün vermeye hazır hâle getirmesi gibidir. İşte yarılması gereken bu sert, katılaşmış toprak, kişinin hayâta kesret gözlüğüyle bakan ve kendine müstakil bir varlık vehmeden eğitilmemiş nefsidir. Felâh, bu kesret perdesini ve onu algılayan vehmî benliği yâni ikilik perdesini "yarmakla" olur. Toprak nasıl sabanla yarılıp içindeki zararlı otlardan temizleniyorsa, sâlikin beşerî benlik toprağı da " mücâhede " ve " riyâzat " sabanıyla sürülür ve mâsiva dikenlerinden arındırılır.

Felâha ermek, yani hakikî kurtuluşa ulaşmak, nefis toprağını mücâhede ve riyazat sabanıyla yarmayı gerektirir. Bu toprak, benlik iddialarıyla, dünya sevgisiyle, hevâ ve hevesle katılaşmıştır. Riyazat, bu katı toprağı yumuşatan, içindeki mâsivâ, yani Hakk’tan gayrı her şeyin dikenlerini temizleyen ilâhî bir ziraat faaliyetidir. Kalp tarlası bu şekilde hazırlandıktan sonra, mürşidin telkiniyle oraya tevhîd tohumu ekilir. Riyazatın asıl hedefi, bu tohumun yeşereceği ortamı hazırlamaktır.

Bu hazırlık süreci, bir mücadele, yani cihaddır. Ancak bu cihad, dışarıdaki bir düşmanla değil, insanın kendi içindeki en büyük düşman olan nefsiyle yaptığı mücadeledir. Efendimiz’in (s.a.v) “Küçük cihaddan büyük cihada döndük” buyruğu, bu hakikate işaret eder. Nefisle yapılan bu mücadele, sâlikin mânevî gözünün açılmasına vesile olur.

İslâmiyetin en bü- yük özelliklerinde birisi de cihad ehli olmaktır. Bu cihad ehli olmak elimize silâh alıp düşman diye gördüklerimize saldırmak mânâsına değil, ilk olarak kendi nefsimiz ile mücadele etmemiz mânâsınadır. Biz nerede bu mücâhedeyi yapıyorsak orada bize müşâhede açılmaktadır. Bu müşâhede neticesinde de bizim idrâkimiz ve şuurumuz açılmaktadır.

Mücâhede olmadan müşâhede olmaz. Az yemek, az uyumak, az konuşmak gibi temel riyazat esasları, nefsin gücünü kırmak ve ruhun hassasiyetini artırmak içindir. Nefis ne kadar zayıflarsa, ruh o kadar kuvvet bulur ve ilâhî feyizlere açık hâle gelir. Bu çile ve gayretin amacı, kulun kendi vehmî varlığından soyunup Hakk’ın varlığında yok olmasıdır.

Bütün çileler, ibadetler, oruçlar, bu ruhî ulviyeti, bu vuslat ânını âşıkla maşukun vahdetini temin içindir. (...) İnsan da, namazla, riyazatla, oruçla kendinden geçip ALLAH’ın varlığında yok olabilirse o da sâf ve temiz bir aşkla vuslata erer. Şu halde oruç, dostun tecellisine sahne olabilecek gönlün tertemiz olmasını temin etmek için gayret etmektir.

Riyazatla nefsi arındırma yolu, insanlık tarihi kadar eskidir. Peygamberler, bu yolun en büyük rehberleridir. Onların hayatları, riyazatın nasıl yapılacağına ve ne gibi sonuçlar doğuracağına dair en kâmil örnekleri sunar. İdris Peygamber (a.s.), riyazatın zirve örneklerinden birini sergilemiştir.

Hikmet -i kuddusiyenin kelime-i idrisiyeye tahsisindeki hikmet budur ki, yani bu kudsi hikmeti niçin İdris’e (a.s.) tahsis etmişler, sebebi budur ki, İdris (a.s.) Riyazat-ı Şakka yani azametli bir riyazat, çok şiddetli bir riyazat ile nefsini hayvani sıfatlardan ve tabiat kudretinden ve arız olan noksanlıklardan temizlemiş ve akıbet ruhaniyeti hayvaniyeti üzere galebe etmekle kendi halinden çok soyunmuş, beşeriyetinden tecrit olmuş ve miraç sahibi olmuştur.

İdris Aleyhisselâm’ın yaptığı bu "Riyazat-ı Şakka", yani meşakkatli riyazat, onun nefsindeki hayvaniyetin ruhaniyeti altına girmesini sağlamıştır. Beşerî kayıtlardan ve bedensel arzulardan o denli soyunmuştur ki, ruhu bedeni üzerine galip gelmiş ve bu sayede miraç sahibi olmuştur. Bu, riyazatın sâliki nasıl latifleştirdiğinin, kesif bedenin ağırlığından kurtarıp ruhani âlemlere yükselttiğinin en açık delilidir.

Aynı şekilde, Kur’ân-ı Kerîm’de anlatılan peygamber kıssaları ve geçmiş kavimlerin başından geçenler, sadece tarihî birer hadise değil, aynı zamanda nefsin hallerini ve terbiyesini anlatan işârî derslerdir. Eyyûb Aleyhisselâm’ın hastalığı ve şifa bulması, riyazatın bir başka mertebesini, yani mânevî hastalıkların şifasını anlatır.

Allah Teâlâ, Hz. Eyyûb’a bedenindeki elemlerin giderilmesi için ayağını yere vurmasını emretmiştir. Bu işaret, bize kendi beden arzımızda nefsanî hastalıklarımızı ve Hakk’a yaklaşmamıza engel olan perdeleri giderecek hayat suyunu çıkarmamaza bir davettir. Bu hayat suyu mârifetullahtır; bunun için seyrü sülûk ve mücahede yolunu gözetmek gerekir. (...) “Soğuk su” ilâhî rahmet ve mârifetin safî tecellîsidir. Onun serinliği, nefsin ateşini söndürür, vesvese ve hırsın hararetini dindirir.

Hz. Eyyûb’un ayağını yere vurması, sâlikin mârifet suyunu bulmak için göstermesi gereken cehd ve gayretin bir sembolüdür. Riyazat, nefsin hararetini, hırs ve şehvet ateşini söndüren o "soğuk su" gibidir. Bu suyla yıkanan kalp, benlik kirlerinden arınır; o sudan içen ruh, ilâhî aşk ile safiyet bulur.

Helâk olan kavimlerin kıssaları da birer riyazat dersidir. Onların düştüğü hatalar, sâlikin yolculuğunda kaçınması gereken nefsanî tehlikelerdir.

Nûh kavminin tufanı, gaflet seline işarettir. Nefsin emmârenin çirkin sıfatları, kalbi hevâ ve heves selleriyle boğar; bütün istidatları sular altında bırakır. Bundan ancak “tevhîd gemisine” binen kurtulur. Âd kavminin rüzgârı, nefsin savurucu arzularıdır. (...) Firavun ve ordusunun denizde boğulması, benliğin (ene) iddiasıdır.

Nûh’un gemisi, riyazat ve mücâhede ile inşa edilen tevhîd şuurudur. Sâliki gaflet selinden, hevâ rüzgârından ve benlik deryasında boğulmaktan kurtaran bu gemidir. Riyazat, nefsin Firavunluğuna karşı bir isyan, onun ilahlık iddialarını yıkan bir Musa asâsıdır. Nefis, açlık gibi riyazat yöntemleriyle terbiye edildiğinde, sonunda kendi acziyetini ve kulluğunu itiraf etmek zorunda kalır. Rabbine, "Sen benim Rabbimsin, ben ise senin aciz bir kulunum" demeye mecbur olur. Riyazatın özü, bu teslimiyete ulaşmaktır: vehmî benliği aradan çıkarıp, kulun sadece Hakk ile var olduğu hakikatini yaşamaktır.

Terzibaba'nın Nazarıyla Riyazat: Aslı ve Mertebesi

Riyazat denilince akla ilk gelen, nefse eziyet etmek, onu zorluklarla yola getirmek gibi görünür. Zâhiri budur. Lakin riyazatın bir de hakikati vardır. Bu hakikat, kulun Cenâb-ı Hakk’a olan yolculuğunda, varlık mertebeleri arasındaki seyrinde gizlidir.

Riyazat, sâlikin kendini yonttuğu bir heykeltıraşlık sanatıdır. Kaba saba bir taştan, yani hayvânî ve nefsânî sıfatlarla dolu ham benliğimizden, ilâhî tecellîlere ayna olacak latîf bir şekil çıkarma gayretidir. Bu gayret, varlığın en temelindeki bir sırra dayanır: Her ne kadar bu kesret âleminde, çokluk içinde kaybolmuş gibi görünsek de, aslında bir an bile O’nun mülkünün dışına çıkmış değiliz. Uzaklık, bir mekân uzaklığı değil, bir gaflet perdesidir. Riyazat, bu perdeyi yırtma ameliyesidir.

Varlık Mertebelerinde Seyr ü Sülûk ve Riyazatın Yeri

Varlık, bir ağaç gibi kökten dallara doğru açılır. Kök, Zât-ı Mutlak’tır. O’ndan sıfatlar, esmâlar ve nihayet bizim içinde yaşadığımız bu fiiller (ef’âl) âlemi zuhûr eder. Bizler, bu fiiller âleminde, yani ağacın en uç yapraklarında kendimizi buluruz. Yolculuk ise yapraktan dala, daldan gövdeye ve nihayet köke doğrudur. Riyazat, bu geri dönüş yolculuğunun, bu miraç seyahatinin yakıtıdır.

Bazen insan, günahları, gafleti ve dünyaya dalması sebebiyle Hakk’tan çok uzaklaştığını zanneder. Kendini kovulmuş, tard edilmiş hisseder. Hâlbuki bu uzaklık, iki ayrı varlığın birbirinden ayrılması gibi değildir. Çünkü O’ndan ayrı bir vücût yoktur ki uzaklaşılabilsin. Terzibaba Hazretleri, Risâle-i Gavsiyye şerhinde bu inceliği şöyle anlatır:

Bu tard edilmişlik ne kadar uzak mesafe olursa olsun yine de Allah’ın mülkü içerisinde olduğundan dolayı “tard edilmiş” ifâdesi bir varlık ile diğer ayrı bir varlığın birbirinden uzak veya yakın oluşu gibi bir mânâda değildir. İşte bu ifâdeler ışığında tecellinin en son noktasına gelmiş olan bu kişilerden kim bu en son noktada yâni ef’âl âleminde yâni şeriat mertebesinde veya bir üzeri olan esmâ âleminde yâni tarikat mertebesinde veya onun bir üzeri olan sıfat mertebesinde kalırsa Hakk’a ulaşamadıkları için tard edilmiş hükmündedirler. Cenâb-ı Hakk (c.c) gerçi bütün varlıkların özünde vardır ancak bunu o mertebede anlayamadıkları için ef’âl mertebesinden doğrudan Hakk’a geçiş mümkün değildir.

Riyazat, bizi ef’âl âleminin kayıtlarından, esmâ âleminin tecellîlerine takılıp kalmaktan kurtaran bir mücâhededir. Kişi, fiillerin fâilinin, sıfatların mevsûfunun, isimlerin müsemmâsının hep O olduğunu idrâk edene dek bu yolda yürür. Eğer sâlik, şeriatin zâhirinde kalır, fiillerin ardındaki Fâil-i Mutlak’ı göremezse, “tard edilmiş” hükmünde kalır. Tarikat yolunda esmâların nurlarına, keşif ve kerametlere aldanır da Zât’a yürümezse, yine o mertebede mahpus kalır. Riyazat, bu mertebelerin her birinin hakkını vererek ama hiçbirine takılmadan geçip gitme sanatıdır. Nefsin bağlarını çözerek, ruhu ait olduğu aslî vatanına, yani Hüvviyet’in sırrına doğru uçurmaktır.

Zeytinin Sırrı: Kesrette Vahdeti Müşahede Etmek

İrfan yolu, kâinât kitabını okuma yoludur. Kur’ân-ı Kerîm’de geçen her bir sembol, hakikate açılan bir penceredir. Cenâb-ı Hakk, Mü’minûn Sûresi’nde Tûr-i Sînâ’da biten bir ağaçtan bahseder ki, hem yağ verir hem de yiyenlere katık olur. Müfessirler bunun zeytin ağacı olduğunda ittifak etmiştir. Bu zeytin, riyazatın ne olduğunu ve gayesini anlatan muazzam bir işarettir.

Zeytin , " kesretteki vahdetin " ( çokluktaki birliğin ) işâ-retidir . Zeytin ağacının meyveleri tek tektir, ancak bunlar preslenip yağ haline geldiği zaman "vahdet" olur. Ayrıca, zeytinin tek çekirdekli bir meyve olması da yine "vahdet"in ifâdesidir. Zeytin hasat edildiğinde hemen yenebilen bir meyve değildir, rengi yeşil ve tadı acıdır. Acılığının ve hamlığının gitmesi için, üstü çizildikten sonra belirli bir süre tuzlu suda ya da asitli bir karışımın içerisinde kapalı bir ortamda bekletilir. Bu süreç enfüsî yönden, ham nefsin " riyâzat ve mücâhede " ile terbiye edilmesinin, acı ve isyankâr tabîatının teslîmiyet suyuyla tatlanmasının ifâdesidir. Nefs, bu riyâzat sürecinden geçtikten sonra, iki paha biçilmez ürün verir: " Duhn " ( Yağ ): Bu yağ, Nûr Sûresi 5/35 âyetinde de belirtildiği gibi, ateş değmeden ışık verecek kadar saf olan " ilâhî ilim ve hikmet "tir. ... " Sıbgın lil-âkilîn " ( Yiyenler için bir katık/boya ): " Sibğ ", hem "katık, lezzet veren şey" anlamına gelir, hem de "boya" yâni "sibğatullah" ( Allâh'ın boyası ) demektir.

Zeytin taneleri, kesret âlemindeki bizleriz; her birimiz ayrı birer suret, ayrı birer taayyün. Ham zeytinin acılığı, terbiye edilmemiş nefs-i emmâre’nin acılığıdır. Onu tatlandırmak için tuzlu suya yatırmak, yani çile ve mücâhede havuzuna sokmak gerekir. Bu süreç, riyazattır. Az yemek, az uyumak, az konuşmak, zikir, tefekkür, mürşid sohbeti… Bütün bunlar, nefsin hamlığını ve acılığını alan “teslimiyet suyu”dur.

Bu riyazat presinden geçince, o dağınık ve acı zeytinlerden iki şey çıkar: Birincisi, “duhn” yani yağ. Bu, sâlikin kalbinde parlayan ilm-i ledün, yani ilâhî hikmet ve marifet nurudur. Artık o, olayların zâhirine değil, hakikatine bakar. Her şeyde Hakk’ın tecellîsini müşahede etmeye başlar. İkinci ürün ise “sıbg”, yani katık ve boya. Bu da sâlikin ahlâkının ve hâllerinin değişmesidir. O, artık “Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanmış”, sibğatullah yani Allah’ın boyasıyla boyanmıştır. Sözü, özü, işi, bakışı hep o ilâhî renge bürünür.

Riyazatın gayesi budur: Kesret zeytinlerini vahdet presinden geçirip hem iç âlemi marifet yağıyla aydınlatmak, hem de dış âlemi güzel ahlâk boyasıyla boyamaktır. İrfan ehli, bu süreci bilerek yaşar. Başına gelen her zorluğu, riyazatın bir parçası olarak görür ve ondan hikmet devşirir. Gafil ise başına gelenlerden şikâyet eder, çünkü o sadece zeytinin acılığını hisseder, ondan çıkacak tatlı yağı ve lezzetli katığı göremez.

Peygamberlerin İzinde Riyazat: İdris Aleyhisselâm’ın Miraç Yolculuğu

Riyazat, sadece sûfîlerin icat ettiği bir yol değildir; kökleri peygamberlerin hayatına dayanan nebevî bir mirastır. Bu mirasın en parlak örneklerinden biri de İdris Aleyhisselâm’dır. O, yaptığı çetin riyazatlarla beşeriyetin kesif (yoğun) kayıtlarından sıyrılıp ruhaniyetin latîf semalarına yükselmiş, bir nevi bedeniyle miraç etmiştir. Onun bu hâli, riyazatın insanı hangi mertebelere taşıyabileceğinin en aç��k delilidir.

İdris (a.s.) zahmetli riyazata ve nefsini hayvani sıfatlardan ve tabiat kudretlerinden ve noksanlıklardan arazlardan temizlemiştir. Sonunda ruhaniyeti hayvaniyeti üzerine galebe etmekle çok çok soyunarak miraç sahibi olmuştur. Yani beşeriyetinden soyunarak miraç sahibi olmuştur. Melaike ve mücerret ruhlar ile konuşmuş idi. Nitekim 16 sene yiyip içmediği ve uyumadığı ve beşeriyetinden geçerek mücerret bir akıl haline gelmiş, sadece bir şuur olarak kalmıştır. ... Ne yapmış? Nefsindeki hayvaniyeti tamamen üzerinden atmış, tabiatın hükümlerinden kurtulmuş, noksanlıklardan kendini temizlemiş, ruhaniyeti hayvaniyeti üzerine galebe etmiş ve miraç sahibi olmuştur. Demek ki miraç etmenin şartlarından birisi; riyazat gerekiyor.

İdris Peygamber’in bu hâli, aklını sadece madde âleminin kanunlarına hapsetmiş olanlar için anlaşılmazdır. Onlar, bedenin ihtiyaçları karşılanmazsa insanın öleceğini düşünürler. Bu, akl-ı cüz’ün, yani parçayı gören aklın bakışıdır.

Ama filozoflar ne yapsınlar ki onların akılları cisimle cismaniyet dairesinde mahsur ve mahpus kalmışlardır. ... O hudud haricine çıkamazlar ve insan yiyip içmese uyumasa ölür derler. ... Bu dedikleri şey vücutlarına kesret ahkamı vaki olan insanlar için uygundur. Velakin nefislerini tabiat kudretinden ve cismi ağırlıklardan kurtaran zevat hakkında asla doğru değildir.

Riyazat, bu “cismaniyet dairesinde mahpus kalmış” aklı hürriyetine kavuşturma ameliyesidir. Nefsin hayvânî talepleri (yemek, uyku, şehvet) azaldıkça, ruhun latîf gıdalara olan iştiyakı artar. Bedenin ağırlığı hafifledikçe, ruh kanatlanır. İdris (a.s.)’ın “mücerret bir akıl”, yani saf bir şuur hâline gelmesi, nefsini o kadar terbiye etmiştir ki artık bedeni, ruhunun yükselişine bir engel değil, bir binek olmuştur. Bu, elbette peygamberlere has bir makamdır ve o şiddette bir riyazat günümüz şartlarında mümkün olmayabilir. Lakin usûl aynıdır: Ruhaniyeti hayvâniyet üzerine gâlip kılmak. Bu da ancak mücâhede ve riyazatla, yani nefsin isteklerine “hayır” diyebilme iradesiyle mümkündür.

Mücâhededen Müşâhedeye: Zikrin ve Duanın Sükût Ettiği Makam

Riyazat ve mücâhede, bir tohumdur. Bu tohumu eken, bir meyve bekler. O meyvenin adı “müşâhede”dir. Müşâhede, perdenin kalkması ve hakikati ayan beyan görmektir. Cenâb-ı Hakk, Gavsiyye Risâlesi’nde bu sırrı şöyle fısıldar:

Yâ Gavs, mücâhede, müşâhede denizlerinden bir denizdir ve balıkları da vâkıflardır. Müşahede denizine girmeyi irâde edene, mücâhede gerekir. Zîrâ, mücâhede müşâhedenin tohumudur!

Çaba göstermeden, ter dökmeden, nefs ile cihad etmeden müşâhede kapısı açılmaz. Zikir, riyazat, hizmet, hepsi bu yolda birer adımdır. Sâlik bu yolda ilerledikçe, perdeler bir bir kalkar. Önce fiillerin ardındaki Fâil’i, sonra sıfatların ardındaki Mevsûf’u ve nihayet tüm varlığın O’nun Vücûd’u ile kâim olduğunu görmeye başlar. Bu, ilm-el yakîn’den aynel yakîn’e geçiştir.

Müşâhede makamından sonra öyle bir hâl gelir ki, müşahede eden de müşahede edilen de ortadan kalkar. İkilik tamamen yok olur. Bu, hakk-el yakîn mertebesi, yani Fena Fillah (Allah’ta yok olma) hâlidir. Bu makamda artık zikir de, dua da, ibadet de suret değiştirir. Çünkü zikreden ile zikredilen, isteyen ile istenen arasındaki ikilik ortadan kalkınca, ameller de sükûta erer. Necmeddin-i İsfehanî Hazretleri’nin bir dervişi olan Hacı Halife’nin şu sözleri, bu makamın en güzel ifadesidir:

Dua edemiyorum, diyor, çünkü istemeden veren alan o şey yerli yerinde ne isteyeyim? Zikir yapmıyorum, diyor. (Hazır ve nâzır olanın karşısındayım daima, kimi zikredeyim, gülünç olmaz mı, o kimse ki karşısında kendi-sine bakanı çağırsın, seslensin?) dedi.

Bu sözler, bir tembellik veya ibadeti terk ediş değil, Cem makamı’nın en yüksek idrâkidir. Artık o kul için kendinden ayrı bir varlık kalmamıştır ki O’nu zikretsin veya O’ndan bir şey istesin. Her an O’nunla olduğunu, O’nun tecellîsinden ibaret olduğunu bulmuştur. Riyazatın ve tüm seyr-i sülûkun nihai hedefi bu yokluk, bu hiçlik makamıdır. Terzibaba Hazretleri’nin buyurduğu gibi, “Zikir, riyazat inkisar, sohbet fena ve beka mertebelerinin anahtarlarıdırlar.” Riyazat, kapıyı açan bir anahtardır. Kapıdan girince, anahtar cepte kalır. Artık menzile varılmıştır. Vahdet deryasına dalan için, o deryaya ulaşmak için kullandığı kayığın bir hükmü kalmaz.

Riyazat, bir amaç değil, bir vasıtadır. Hamlığı pişiren bir ateştir. Acıyı tatlandıran bir sudur. Kesreti vahdete ulaştıran bir presstir. Ve nihayetinde sâliki, kendisinin dahi ortadan kalktığı bir [yokluk](/wiki/yokluk) makamına eriştiren ilâhî bir terbiyedir.

Terzibaba Geleneğinde Riyazat'in Yaşanması

Riyazat bahsine daldığımızda, kuru bir kelimeyi değil, bir ömrün ateşle, suyla, toprakla ve havayla imtihanını konuşuruz. Riyazat, kitaplarda okunan bir tarif değil, sâlikin kendi varlık kitabında kanıyla, teriyle, gözyaşıyla yazdığı bir destandır. Bu öyle bir yoldur ki, haritası kâmil bir mürşidin gönlünde saklıdır ve pusulası da sâlikin sadakatidir. Bu yola tek başına çıkılmaz; çıkılırsa, yol kesen çok olur. Hakikate giden patikada rehbersiz yürüyen, kendini ya hayallerin vadisinde ya da vesveselerin çölünde bulur.

Terzibaba geleneğinde riyazat, nefsi yok etme ameliyesi değil, onu aslına döndürme, yani onu Hakk’a hizmetkâr kılma sanatıdır. Bu, bir heykeltıraşın mermeri yontmasına benzer. Mermeri kırmaz, içindeki şaheseri ortaya çıkarır. Bu yolda mürşid o heykeltıraş, sâlik ise o mermerdir. Çekicin her darbesi bir mücahede, ortaya çıkan her hat ise bir müşâhede (mânevî tanıklık) armağanıdır.

Terzibaba Hazretleri’nin de işaret ettiği gibi, bu saha sadece okumakla anlaşılan bir ilim değildir.

Tasvvuf konusu sadeci zahiren ilmi olarak okunarak, elde edilecek bir ilim değildir. O yollardan daha evvelce geçmiş bir gerçek arifin kontrolu neticesinde, oldukça uzun bir süre, riyazat çalışmaları ile birlikte, kişinin kendi nefsiyle büyük bir şavaşa girişmesi çalışmasıdır. Peygamberimizin, “küçük savaştan büyük savaşa gidiyoruz” dediği savaştır.

Bu büyük savaşın, yani cihad-ı ekber’in talim edildiği er meydanıdır riyazat. Bu meydanda sâlik, mürşidinin nezaretinde, kendi varlığının en karanlık köşeleriyle yüzleşir ve oraları zikir nuruyla aydınlatmaya gayret eder.

Mücahede ve Müşâhede: Çilenin Ardındaki Tanıklık

Tasavvuf yolunda temel bir usûl vardır: Emeksiz yemek olmaz, çilesiz lütuf bulunmaz. Bu yolun yolcusu bilir ki, mânevî tanıklık kapısının anahtarı, samimiyetle yapılan mücahededir. Mücahede, sâlikin nefsine ağır gelen ama Hakk’a yaklaştıran her türlü gayretin adıdır. Az yemek, az uyumak, az konuşmak, maldan ve candan fedakârlık etmek, hepsi bu mücadelenin birer parçasıdır. Bu, bir mahrumiyet değil, daha ulvi bir doyuma ulaşmak için geçici olanı terk etmektir. Terzibaba’nın sohbet halkasında toplanan canların hali, bu hakikatin yaşayan bir örneğidir:

Kesinlikle hiç bir maddi menfaat gözetmeden, hepimiz özel olarak Hakk muhabbeti, Hakk ilmi için gayret sarfetmeye çalışıyoruz.. işte bu, bir mücahede, bir çalışmadır. Herkes, bir yerlerden geliyor, yakıt masrafı var, vakit kaybı var, mücadele var, günün yorgunluğu var, istirahat etmek var iken, bunların hepsi terk ediliyor. Neden? Bu işler mücahede gerektirdiği için. Bunlar yapılmadıktan sonra da müşahede olmuyor. " Mücahede olmadan müşahede olmaz" denmiştir.

Mücahede yalnızca dağ başında halvete çekilmek değildir. Günlük hayatın içinde, Hakk rızası için uykudan, rahatından, vaktinden ve malından fedakârlık etmek de en büyük mücahedelerdendir. Bu çaba, kul ile Rabbi arasındaki perdeleri bir bir aralar. Zira perdeleri kalınlaştıran gaflet, ancak zikir ve mücahede kılıcıyla parçalanabilir. Cenâb-ı Hakk ile kul arasındaki en kalın perde, kulun kendi nefsidir. O perdeyi incelten, şeffaflaştıran en tesirli amel, zikirdir.

Zikir dışındaki hiçbir ibadet Allah ile kul arasındaki perdeleri kaldırmaz. Mücâhede ve zikir sonucunda, insanın ruhu dış dünyanın hissî idrakinden iç dünyaya döner, duyular zayıflar ve ruh aşamalı olarak kuvvetlenir. Böylece perdelerin yavaş yavaş kalkması gerçekleşir.

Sâlik, zikrin ve mücahedenin ateşiyle piştikçe, dış âlemin aldatıcı parıltısına olan meyli azalır. Gözü dışarıdan içeriye, kesretten (çokluktan) Vahdet’e (birliğe) döner. Artık olayların ve nesnelerin zahirine değil, onların ardındaki hakikate, yani Hakk’ın tecellisine bakmaya başlar. Mücahede ile kazanılan müşâhede budur. Çile, sâlikin kalbini bir paslı demir olmaktan çıkarıp, ilahi tecellileri yansıtan parlak bir ayna haline getirir.

Mürşid Rehberliğinde Nefs Terbiyesi

Riyazat ve mücahede, kendi başına uygulanacak bir reçete değildir. Bu, ancak ehil bir tabibin, bir İnsân-ı Kâmil’in kontrolünde yapılabilecek hassas bir ameliyedir. Zira nefsin hileleri çoktur. Sâliki bazen ibadetle, bazen zuhurat ve keramet gibi görünen hayallerle aldatır. Rehbersiz yola çıkan, kendini Hakk’a gidiyor zannederken, aslında nefsini ilahlaştırdığı bir girdaba düşebilir. Terzibaba Hazretleri bu tehlikeye sık sık dikkat çeker:

Bu sahanın konularından olan, tılsımcılık, vefk hesaplamaları, büyü düzenlemeleri, müneccimlik, havas-gizli ilimler, medyumluk-gizli sırlar gibi konular, gerçek mana da “ tasavvuf ” ehli olmaya çalışan kimselerin mudil ismi aracılığı ile, aldatılmaktan başka işe yaramaz. Genelde bu sahada faaliyet gösteren üç harfliler neslidir. Yanına bile yaklaşmamak lazımdır. Saha çok tehlikelidir.

Mürşid, bu tehlikeli sahadaki kılavuzdur. Sâlikin gördüğü rüyaları, yaşadığı halleri ve karşılaştığı zorlukları tevhid mizanında tartar. Hangisinin Rahmanî, hangisinin nefsanî veya şeytanî olduğunu ayırt eder. Özellikle zuhurat denilen mânevî görüntüler, ehil olmayan için büyük bir imtihan ve kayma yeridir.

Eğer bir kişinin gerçek bir tevhid eğitimi yok ise ve kendini bu sahada hayalen söz sahibi sanıyorsa onların sahalarına üç harfliler girerler ve istedikleri görüntüleri gösterirler o kişide bunları ayırd edemeyceğinden güya sureta Hakktanmış gibi görüntülerle bunların avlanması onlar tarafından çok kolay olur. Bu saha oldukça tehlikeli ve kaygan bir sahadır.

Mürşidin riyazattaki en temel vazifesi, sâlikin nefs mertebelerinden süratle ve takılmadan geçmesini sağlamaktır. Özellikle Nefs-i Emmâre (kötülüğü şiddetle emreden nefs) ve Nefs-i Levvâme (kendini kınayan nefs) basamakları, sâlikin en çok oyalandığı ve zorlandığı yerlerdir. Bu mertebeler, dünyanın cazibesi ve benlik davasının en güçlü olduğu duraklardır. Mürşid, sâlike bu duraklarda oyalanmamasını, Kâbe’yi tavaf eder gibi buralardan süratle geçmesini telkin eder.

Emmâre-Levvame-mülhime bu üç merebeyi hac ve umrede olduğu gibi, tavafta bu üç mertebeyi fazla oyalanmadan hızlı geçmek ma’nâsındadır. Nefsi emmâreden koşarak geçmek, Levvameden koşarak, Mülhimeden koşarak geçmek çabuk geçmek.

Bu hızlı geçişin sırrı, nefsi ikna etmektir. Onu zorla değil, hikmetle ve sevgiyle terbiye etmektir. Nefse, yapılan riyazatın aslında kendi kurtuluşu için olduğu, fani lezzetleri terk etmenin onu ebedi lezzetlere kavuşturacağı anlatılır. Nefis, bu hakikate ikna olduğunda, artık düşman değil, bir binek olur. Efendimiz’in (s.a.v.) "Ben nefsimi Müslüman ettim" buyruğunun sırrı da budur.

İçimizdeki nefsimiz müslüman olduktan sonra bize zarar vermez. Neden?. Elinden dilinden emin olunan kişi mü’mindir. İşte nefsimizde îmân ehli olduktan sonra, bu hakikatleri idrak ettikten sonra, bize yardımcı olmaktadır. Böyle olunca da sür’at artmakta. Yol kısalmaktadır.

Riyazatın Usûlü ve Edebi: Halvet, Oruç ve Zikir

Terzibaba geleneğinin de bir kolu olduğu Halvetiyye yolu, isminden de anlaşılacağı üzere, riyazat ve mücahedenin bir eğitim metodu olarak uygulandığı bir mekteptir. Halvet, yani tenhaya çekilip Hakk ile baş başa kalmak, bu yolun temel esaslarındandır.

Genellikle tasavvufta önem verilen az yeme, az konuşma, az uyuma, inzivâ, zikir, fikir, şeyhe gönülden bağlı olma ilkelerine Halvetîlik’te hassasiyetle uyulur. Müşâhede mertebesine ulaşmak için mücâhede şarttır. Aynı zamanda bir eğitim tarzı olan halvete çekilmek metodu da Halvetîlik’te mücahede için esastır.

Bu usûller içinde en bilineni, Erbain yani kırk gün süren riyazat orucudur. Bu, sâlikin nefsini hayvani gıdalardan ve alışkanlıklardan arındırarak ruhunu latifleştirmesi için yapılan özel bir çalışmadır. Ancak bu uygulama, körü körüne bir taklit değildir. Mürşid, her sâlikin kendi haline, sağlığına, ailevi durumuna göre bir program çizer. Riyazat, hayatı felç etmek için değil, hayatın içine manayı yerleştirmek içindir.

Bu seneki ve her seneki riyazat orucumuz aslı itibari ile kırk gün hayvani gıda yemeden imsaklı ve iftarlı olarak tutmaktır. Ancak her kes için mutlak şart değildir. Kişiler kendi ailevi ve sağlık durumlarını da göz önünde bulundurarak aile yaşantısına bir sıkıntı getirmeyecek şekilde kendisi plânlayabilir. Şöyleki isterse bahsedildiği gibi hayvani gıdasız bir hafta iki hafta veya kendi belirliyeceği bir süre içinde tutabilir. veya iftarsız imsaksız sadece hayvani gıda yemeden bu süreyi istediği kadar yapabilir. Mutlak ma'nâ da âmir bir hüküm değildir. gaye böyle bir sistemin de varlığından haberdar olmaktır.

Terzibaba Hazretleri’nin kendi hayatı, bu mücahedenin en canlı örneğidir. Yıllarca tuttuğu nafile oruçlar, peş peşe çıkardığı erbainler, onun için bu yolun ne denli bir adanmışlık gerektirdiğinin ispatıdır.

Tasavvufta dervişin kemâle ermesinde önemli olan ve adına da “Erbaiyn” (Kırk gün orucu peş peşe tutmak) denilen riyâzat oruçlarını hayvani gıdalardan arınmış olarak uzun yıllar tutarken, bir defasında da üç erbaiyni peş peşe tutmuş ve üçüncü erbaiynin son beş gününü de “iftarsız oruç” şeklinde tutabilen nadir insânlardan biri olmuştur.

Riyazatın bir diğer temel rüknü de zikirdir. Ancak her zikir bir değildir. Mürşidsiz, kulaktan dolma bilgilerle çekilen zikirler, kişiyi ancak şeriat mertebesinde bir rahatlığa ulaştırır. Tarikat zikri ise mutlaka bir izinle, bir mürşidin telkiniyle olmalıdır. Aksi halde faydadan çok zarar getirebilir.

İzinli zikirlerin ilk bölümü, esmâ-tarikat mertebesi açısından şeyh diye adlandırılan bazı kişilerin bağlı bulundukları sistem içerisinde, belli sayı ve kaidelerle telkin ettikleri ilâhî isimlerdir. Bu zikir türü dervişte kısmen muhabbete ve güzel ahlakın tezayüt etmesine neden olur. Ancak bir hayli tehlikeli bir sahadır. Zikri telkin edenin kesinlikle, ilgili mertebenin ehli olması gerekir. Tersi durumda psikolojik anlamda bazı rahatsız edici durumlar meydana gelebilir.

Bu yolun edebinde, daimi abdest üzere bulunmak da vardır. Zira sâlik, yola girdiği andan itibaren Hakk’ın huzurunda sayılır. Abdest, bu huzur halinin zahirdeki nişanıdır. Ömrünü daima abdestli geçiren, sanki tek bir uzun namaz kılmış gibi olur.

Hâlin Hükmünden Kurtulmak: Riyazatın Nihai Meyvesi

Bunca çabanın, bunca mücahedenin gayesi nedir? Sadece birtakım harikulade haller yaşamak, gaybdan haberler almak mı? Asla. Terzibaba geleneği, bu tür beklentileri "hayal" olarak niteler ve sâliki bunlara takılıp kalmaktan men eder.

Yoksa, " Gözümün önünde şunlar açıldı, bunlar açıldı" diye yapılan konuşmalar, tarikat düzeyinde konuşulan, hayali şeylerdir. Hayali derken tabi çok basit bir mertebede beyanek istemiyorum. Bize, hayali, " Şöyle olmuş, böyle olmuş ", "Muş"lardan kurtulup da " Böyle oldu, böyledir" diye, gerçek bilgi ile yaşanan bir ilim gerek.

Riyazatın asıl hedefi, sâliki "hâlin hükmü altına girmekten" kurtarmaktır. Hâl, ister neşe olsun ister keder, ister lütuf olsun ister kahır, gelip geçicidir. Hakiki derviş, bu gelip geçici rüzgârların önünde kırılıp dökülen kuru bir dal değil, esen rüzgârla eğilip sonra tekrar doğrulabilen yaş bir buğday başağı gibidir.

Ne tür tecelli gelirse gelsin zahirden, onun altında kalmamak, tesirsiz olması veya geçse de başını eğip üstünden, rüzgâr buğday tarlasının üzerinden nasıl geçer, yaş buğdaylar? Hepsi boyunlarını eğerler, bükerler ama rüzgâr geçtikten sonra yine kendi asaletlerini alırlar. İşte bu halin hükmü altında kalmıyor.

Bu makama erişen sâlik için artık dünyanın değer yargıları değişmiştir. Nefsinin "değerli" veya "değersiz" diye etiketlediği her şey, onun nazarında bir olur. Çünkü o, artık eşyaya kendi nefsiyle değil, Hakk’ın nazarıyla bakmaya başlamıştır. Altın da topraktan gelmedir, kerpiç de. Biri parlak, diğeri mattır ama ikisi de aynı aslın farklı tecellileridir. Bu görüşe ulaşmak, riyazatın en tatlı meyvesidir.

“ Nefsimi dünyadan uzaklaştırdım. İndimde, taşı ve kerpici altını ve gümüşü müsavi oldu ” Yani dünyanın altını gümüşü taşı ve kerpici müsavi oldu. Burada değer yargılarının değişmesi söz konusu oluyor. Daha evvelce altın çok değerli, gümüş çok değerli, pırlanta çok değerli derken, bakıyor ki taşla altının pırlantanın arasında bir fark yok.

Riyazat, sâliki bu özgürlük ve denge makamına ulaştıran bir merdivendir. Bu merdivenin basamakları çetindir, yolculuk meşakkatlidir. Ama her adımda sâlik, nefsine ait bir ağırlığı geride bırakır ve ruhuna ait bir kanat kazanır. Sonunda öyle bir noktaya varır ki, ne dünyanın altını onu sevindirir, ne de kerpici onu üzer. O, her tecellide sadece Hakk’ın güzelliğini seyreder ve "Mücahede olmadan müşâhede olmaz" sırrına bütün varlığıyla şahitlik eder.

Füsûsu'l-Hikem'de Riyazat

Hakikat yolculuğunun menzillerinden biri olan riyazat, sâlikin ham bakırını altın etme sanatıdır. Beden zindanının duvarlarını marifet balyozuyla yıkıp, içindeki Hakk emaneti olan ruh kuşunu âlemlerin sonsuzluğuna salıverme gayretidir. Bu mevzunun pusulası, Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri’nin Füsûsu'l-Hikem adlı eseri ve bu eserin Terzibaba İrfan Mektebi’ndeki şerhleridir.

Şeyh-i Ekber, hikmeti her bir peygamberin hususi meşrebiyle, yani onlara tahsis edilmiş “kelime” ile açıklar. Riyazatın sırrını ve en kâmil manasını ise İdris Aleyhisselâm’a bahşedilen kelimede buluruz. Füsûs’un bu bölümü, “Kelime-i İdrisiyye’de mündemic olan ‘Hikmet-i Kuddüsiyye’nin Beyanı” başlığını taşır. İdris (a.s.) riyazatın pîridir, bu yolda en ileri mesafeyi kat etmiş olan bir numunedir.

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ KELİME-İ İDRİSİYE’DE MÜNDEMİC OLAN “HİKMET-İ KUDDÜSİYE”NİN BEYANIDIR İdris; tedrisattan geliyor, Allah İdris’in (a.s.) tedrisattaki gayretini her birerlerimize vermesini niyaz ederim. ... Hikmet-i kuddusiyenin kelime-i idrisiyeye tahsisindeki hikmet budur ki, yani bu kudsi hikmesi niçin İdris’e (a.s.) tahsis etmişler, sebebi budur ki, İdris (a.s.) Riyazat-ı Şakka yani azametli bir riyazat, çok şiddetli bir riyazat ile nefsini hayvani sıfatlardan ve tabiat kudretinden ve arız olan noksanlıklardan temizlemiş ve akıbet ruhaniyeti hayvaniyeti üzere galebe etmekle kendi halinden çok soyunmuş, beşeriyetinden tecrit olmuş ve miraç sahibi olmuştur.

İdris ismi, “tedrisat”tan, yani ders ve öğretimden gelir. Onun bütün hayatı bir öğrenme ve öğretme, daha doğrusu Hakk’ı bilme ve bildirme gayretiydi. Bu yolda başvurduğu en temel usûl ise Riyazat-ı Şakka, yani “çok şiddetli, meşakkatli riyazat” idi.

Bu riyazatın üç temel hedefi vardı:

  1. Nefsi hayvani sıfatlardan temizlemek: Nefs, özü itibariyle kötü değildir; lakin terbiye edilmezse, insanı aşağıların aşağısına çeken hayvani arzu ve içgüdülerin esiri olur. Riyazat, bu bağları koparmak değil, onları dizginlemek ve ruhun emrine vermektir.
  2. Fıtrat kudretinden temizlemek: Bu, insanın dört unsurdan (ateş, hava, su, toprak) müteşekkil olan kesif bedeninin hükümlerinden kurtulmasıdır. Bedenin ağırlığı, tembelliği, hastalığı gibi fıtratın getirdiği zorunluluklardan sıyrılıp, ruhun hafifliğine ve latifliğine erişmektir.
  3. Arız olan noksanlıklardan temizlemek: Bunlar, fıtratımızda olmayan, sonradan üzerimize yapışan kirlerdir. Terzibaba’nın sohbetlerinde buyurduğu gibi:

Ayrıca arız olmuş noksanlıklardan, aslında bizde o noksanlıklar yoktur ama sonradan arız olmuştur, bunlar neden olmuştur; çevre şartlarından, çevrenin değer yargılarından çevre neye değer vermişse ona değer vermekten arız oluyor. Gençliğimize doğru üzerimizde birçok gereksiz şeyler bunlar sonradan oluyor. Bunlar arızlardır.

İdris (a.s.), bu çetin riyazat ile nefsini bu üç katmandan da arındırmış ve “ruhaniyeti hayvaniyeti üzerine galebe etmiş” bir noktaya gelmiştir. Yani, ruhu bedenine, manası maddesine, emri nefsine hükmeder hale gelmiştir. Bu, bedeni yok etmek değil, bedeni ruhun bir biniti, bir hizmetkârı haline getirmektir.

Bu arınmanın nihai meyvesi, “Beşeriyetinden tecrit olmuş ve miraç sahibi olmuştur.” Miraç, sadece Peygamber Efendimiz’e (s.a.v) mahsus o en kâmil ve Zâtî urûc değil, her sâlikin kendi isti’dâdı nispetinde yaşadığı bir yükseliştir. İdris (a.s.), beşeriyetin kayıtlarından o denli soyunmuştur ki, ruhu serbest kalmış ve mânevî semâlara yükselmiştir. Rivayet olunur ki, bu hal üzere 16 sene yiyip içmemiş, uyumamıştır. Bu, onun artık bedeniyle değil, ruhuyla yaşayan, “mücerret bir akıl”, saf bir şuur haline geldiğini anlatır.

Sonunda ruhaniyeti hayvaniyeti üzerine galebe etmekle çok çok soyunarak miraç sahibi olmuştur. Yani beşeriyetinden soyunarak miraç sahibi olmuştur. Melaike ve mücerret ruhlar ile konuşmuş idi. Nitekim 16 sene yiyip içmediği ve uyumadığı ve beşeriyetinden geçerek mücerret bir akıl haline gelmiş, sadece bir şuur olarak kalmıştır. O kadar büyük bir riyazatta bulunmuştur.

Bu hal, miraç sahibi olmanın şartıdır. Ruhaniyet, yani mânevî özümüz, hayvaniyet dediğimiz bedensel ve nefsani kabuğu kırmadan, o kabuktan sıyrılmadan miraç gerçekleşmez. Tarikat yolunun en temel gayelerinden biri de budur: “kendimizin hakikatini tanıyıp, hayvani yönlerimizi terk edip, insani vasıflarımızla kalmaktır.” Bu yolda riyazat, bir kazma gibidir; sâlik, onunla kendi benlik toprağını kazar, içindeki fuzuli taşları, dikenleri ayıklar ve sonunda hakikat suyuna ulaşır.

Şeyh-i Ekber Hazretleri ve onun izindeki mürşidler, bu kapıyı herkese açık tutar. Riyazat, peygamberlerin olmadığı “fetret” devirlerinde, aklını ve hikmetini kullanan Eflatun ve Sokrat gibi büyük düşünürler tarafından da bir nefs tezkiyesi yolu olarak görülmüş ve uygulanmıştır. Onlar, akl-ı selim ile insanın hayvani yönlerine bir yular takılması gerektiğini, kemale ancak bu şekilde ulaşılabileceğini idrak etmişlerdir.

Fetret zamanındaki hükemaya gelince bunlar da keza aklen düşündüler ki kainatın heyet-i mecmuasını yerli yerinde icat ve tedbir eden bir sani hakim vardır. ... Eşyadan her bir şey kemale müteveccihtir. Yani hep değişmekte kemale doğru gitmektedir ve bu eşya içinde en mükemmel mahluk da insandır. Zira müdrik ve mütefekkirdir. Mahaza o da hayvanatın bir nevidir, halbuki onun kemali idrak ve tefekküründe olduğu için bu cihetini ihmal etmesi ve cihet-i hayvaniyesine teveccühle onun icabat ve iktizatında müsteğrak olması noksanına mucib olur. ... Bu hal ise var ediliş gayesine de terstir, böylece bu mahluku kendi kemaline tevcih için hayvaniyetine bir yular takmak lazımdır.

Bu, aklın ve hikmetin ulaştığı çok mühim bir noktadır. Ancak bu kimselerin riyazatı, akl-ı cüz yani parçalı, beşerî akıl ile sınırlıdır. Onların aklı, cismaniyet dairesinde mahpus kalmıştır. Bu sebeple, İdris (a.s.) gibi peygamberlerin yaşadığı ruhani halleri, meleklerle konuşmayı, bedensel ihtiyaçlardan sıyrılmayı tam manasıyla kavrayamazlar. Çünkü bu haller, akl-ı cüz’ün sınırlarını aşar; ancak vahyin nuruyla aydınlanmış, akl-ı kül yani Küllî Akıl’dan pay almış peygamberlerin ve onların kâmil varislerinin idrak edebileceği tecrübelerdir.

Yukarıda anlatılan oluşumlar, cesetleri bedenleri benlik yaşantıları içerisinde akl-ı cüz yaşantıları içerisinde hayatlarını sürdüren filozoflar için anlaşılır bir şey değildir. Filozoflar ne yapıyorlar, akl-ı cüz, akl-ı beşer yoluyla hareket eden kimseler bazı olağan üstü hadiseleri inceleyip ne olduğunu anlayamıyorlar, neden, çünkü akılları kendi idrakleri çerçevesindeki bir şeyi anlayacak durumdadır. Onun dışındakileri anlayacak durumda değildir.

Bu noktada dinin, yani şeriatın ve onun bâtınî yolu olan tarikatın önemi ortaya çıkar. Bir mü’min için riyazat, aklın veya hikmetin bir icadı değil, şeriatın ruhuna uygun, onun maksadını gerçekleştirmeyi hedefleyen bir ameldir. Zahirde namaz, oruç, hac gibi ibadetlerle yapılan itaatin, bâtında, yani kalpte ve nefste de gerçekleşmesi için yapılan bir mücahededir. Kulun, zâhiri ve bâtını ile tam bir teslimiyete ulaşması, ancak bu ikisinin birleşmesiyle mümkündür.

Kul, bâtını ve zâhiri ile itaatkâr olmadıkça itaati ve teslimiyeti kâmil olmaz. ... Diğeri, peygamberlerin (a.s.) getirdikleri şeriatlere itaat etmekle beraber, nefis terbiyesi için bu şeriatlere aykırı olmayarak, kâmil müminler tarafından konulan mücâhede ve riyâzât gibi zorlu işlerdir. Mutasavvıfe-i kirâm hazaratının şer'î hükümler üzerine fazla, fakat şeriatın maksadına uygun olarak koydukları âdâb ve usûl gibi.

Bu, riyazatın meşruiyet zeminidir. O, şeriata bir ekleme değil, şeriat ağacının köklerini besleyen, onun meyvelerini olgunlaştıran bir sudur. Farzların üzerine eklenen nafile oruçlar, nafile zikirler, teheccüdler, hepsi bu riyazatın birer parçasıdır.

Bütün bu mücahedenin en nihai gayesi nedir? Şeyh-i Ekber’in İsevî Kelime’de işaret ettiği üzere, gaye çok daha ulvîdir. İnsan, bu dünyaya Zât ismine mazhar olma potansiyeliyle, yani İnsân-ı Kâmil olma isti’dâdıyla gönderilmiştir. Lakin çoğu insan, "İnsan için ancak çalıştığı şey vardır." (Necm, 53/39) ayetinin sırrına bigâne kalarak bu potansiyeli işlemez. Sadece kendi daracık benliğine tecelli eden ve kendi hakikati olan hususi ismin, yani Rabb-i hâssının dairesinde dönüp durur.

Aksine, insân-ı kâmil olanlar, şanlı peygamberin davetine koşup çeşitli mücâhedât ve riyâzât ile kendi özel Rablerinin dar dairesinden "Allah" ism-i vesîinin (geniş isminin) dairesine can attılar; ve Hak'ın inayetiyle zât isminin mazharı oldular; ve kendilerinden bütün ilahi isimlerin eserleri ve hükümleri fiilen ortaya çıktı.

Riyazat ve mücahede, sâlikin bu gayretidir. Bu, kendi hususi Rabbinin dar dairesinden çıkıp, bütün isimleri kendinde toplayan kuşatıcı “Allah” isminin engin dairesine, yani İsm-i Câmi’in tecelligâhı olmaya can atmasıdır. Bu, parçadan bütüne, sınırlıdan sonsuza doğru yapılan bir seyr-i sülûktur. Bu mertebeye erişen kâmil insandan artık bütün ilahi isimlerin hükümleri zuhur etmeye başlar. Muhyî ismiyle ölüyü diriltir, Hâlık ismiyle yeni suretler halk eder. Bu, onun kendi gücüyle değil, Hakk’ın onun varlığında tecelli etmesiyle olur.

Öyleyse, Füsûs’un hikmet aynasında riyazat, körü körüne bir çilecilik değildir. O, İdris (a.s.) örneğinde gördüğümüz gibi, beşeriyetin kesif kayıtlarından sıyrılıp ruhaniyetin latif semasına yükselmek için yapılan şuurlu bir arınma ameliyesidir. Akl-ı cüz’ün sınırlarını aşıp, akl-ı küll’ün okyanusuna dalmaktır. Ve en nihayetinde, sâlikin kendi dar benliğinden kurtularak, kendisinde emanet duran o kâmil insan potansiyelini gerçekleştirmesi ve “Allah” isminin aynası olmasıdır.

Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği

Rahmet ve lütuf olan Hakk’a giden yol, neden meşakkat ve zahmet gibi görünen dikenlerle çevrilidir? Bu sualin cevabı, hakikat ilminin en derin sırlarından birini, zıtların birliğinin tecellî ettiği Cem makamı'nı anlamakta gizlidir. Bu, aklın durduğu, kalbin görmeye başladığı bir eşiktir.

Riyazat, dışarıdan bakıldığında bir nıkmet, yani bir zorluk ve ceza gibi görünür. Nefsin hoşlandığı her şeyden yüz çevirmektir. Fakat bu, işin sadece kabuğudur. Hakikat ehli bilir ki, bu zahirdeki nıkmetin batını, özü, saf bir nimettir. Bu, tenzih ile teşbihin, celâl ile cemâlin aynı anda tecellî etmesidir. Hazret-i Niyâzî-i Mısrî’nin dilinden dökülen o sır, bu makamın anahtarıdır: “İç ol zehri ki bal ola sonunda / Sonunda zehr olan balı nidersin.” Riyazat, sâlikin kendi eliyle içtiği, fakat sonunda ebedî bir tatlılığa, bir vuslata kapı açan o “zehirdir”. Şeyhü'l-Ekber İbn Arabî hazretlerinin Füsûs’ta işaret ettiği, Terzibaba Necdet Ardıç Efendimizin sohbetlerinde açtığı mana budur.

İkincisi: Rahmet-i mümtezicedir. Bu rahmet dahi ya zâhirde rahmet, bâtında nıkmettir. Veyâhud bunun aksi olarak zâhirde nıkmet, bâtında rahmettir. Meselâ haram yemek, şarab içmek, zinâ etmek ve sâir fısk u fü- cûr ve kalbi Hak'tan uzaklaştıran nefse muvâfakat gibi tab'a mülayim olan şeyler zâhirde rahmet, bâtında, nıkmettir; ve ibâdet ve nefsin arzûlarına muhalefet ve mücâhede ve riyâzet ve tab'ın hoşlandığı fısk u fücûrdan mü- cânebet, zâhirde nikmet ve bâtında ni'mettir.

Nefse hoş gelen her lezzet, batında bir zehir taşır. Riyazat ise, zahirde acı bir ilaç gibidir; lakin o ilacın tesiriyle hastalıklar gider, kalp şifa bulur. Bu, Hakk’ın Rahmân isminin tecellîsinden ziyade, diğer isimlerinin hizmetiyle, bir imtihan ve terbiye süreciyle gelen bir rahmettir. Bu, sâlikin kesif, yani yoğun ve katı olan beden ve nefs elbisesini çıkarıp, latif, yani incelmiş ve nuranî bir heyete bürünme yolculuğudur.

Bu dönüşüm nasıl gerçekleşir? Riyazat, sâlikin anâsır-ı erbaa, yani dört unsur ile kayıtlı olan kesif bedenini ruhani bir letafete çevirir. Füsûs’ta İdris (a.s.) ve İlyas (a.s.) kıssaları, bu simyanın en güzel misalleridir. Onlar, yaptıkları ağır riyazatlar neticesinde beşeriyetin ve fıtratın ağır hükümlerinden soyunmuşlardır.

Fass-ı İdrîsî'de îzâh olunduğu üzere cenâb-ı İdris çok yaptığı riyâzâttan dolayı sıfât-ı beşeriyye-i tabîiyyeden sıyrılıp çıkıp, cesed-i unsuriyyeden ve onun hükümlerinden soyundu; yani çok riyazat yapmasından dolayı 16 sene devamlı oruç tuttuğu bilinir, bundan dolayı tabiatından ve tabii beşeriyetinden bozulma olmuş, unsur olan anasır olan dört malzemeden meydana gelen toprak, su, ateş, havadan meydana gelen unsur bedeninden, onun hükümlerinden soyundu.

Bu soyunma, bir yok oluş değil, daha üst bir varlık mertebesine doğuştur. Toprağın ağırlığından, suyun akıcılığına, ateşin yakıcılığından, havanın hafifliğine... Bütün bu unsurların nefsimizdeki karşılıklarından kurtulup, ruhun asli letafetine yükselmektir. Bu yükselişle birlikte beden, artık ruha bir engel, bir perde değil, ona münasip nurani bir bineğe dönüşür.

Ve bu şekilde latifleşerek, yani ağır olan bu kesif cisimlerden hafifleşerek sıfât-ı rûhâniyye ve hey'et-i nûrâniyye ile yani bütün varlığının tüm özelliklerini bütün kapsamında olan neleri varsa nuraniye ile bakî kaldı. Zaten kesafetten kurtulmak için ruh ve nur hakikatlerine yönelmek yücelmek lazımdır, yani melekleşmek lazımdır. Binâenaleyh onun nefs-i kesifinin yani nefsinde olan kesif halinin yaşanmasının hey'eti rûh-ı münevverinin hey'etine yani ruhi hakikatinin heyetine yani bütün varlığının ruhaniyete dönüşmesine tebeddül etti, döndü.

Bu latifleşme, sâliki kesif bedenin getirdiği bağlardan da azat eder. Şehvet gibi, kibir gibi, haset gibi nefsani arazların tamamı, bu “taayyün-i kesîf” yani katı ve yoğun belirlenimin icabıdır. Beden latifleştikçe, bu hallerin zuhur edeceği mahal de ortadan kalkar. İlyas (a.s.) kıssasında anlatılan budur.

O atın üstüne bindiği zaman şiddetli arzuların hepsi düştü sakıt oldu, bir şey kalmadı. Zîrâ şehvet, bu taayyün-i kesifin îcâbâundandır. Yani bu kesif bedenlerin gereğidir. Meleklerde böyle bir arzu var mı, yok bizde neden var, beşerde neden var, çünkü ihtiyacı o yahut sistemi öyledir. Bunlar taayyünü kesifin gereğindendir. Halbuki o telattuf etmiş idi. Yani latifleşmiş idi, kendisinde bu duygular kalmamış idi. Yapmış olduğu ibadetlerden riyazatlardan dolayı.

Bu noktada, riyazatın ilahi bilgideki yeri daha da berraklaşır. Cenâb-ı Hakk, Muhammed Sûresi'nde, “Tâ ki sizden mücâhid olanları bilelim!” (47/31) buyurur. Bu nasıl bir bilmektir? Hakk, her şeyi ezelden bilir. Lakin O’nun ilm-i ilahi'deki mutlak bilgisi başkadır; kulun fiilleriyle, mücahedesiyle âlemde o sıfatı açığa çıkarması ve Hakk’ın o fiil suretiyle kulunu bilmesi başkadır. Kul, riyazat ve mücahede ile o “mücahit” elbisesini giymedikçe, o suretle Hakk’ın malumu olmaz. Potansiyel olarak taşıdığı hakikat, fiiliyata dökülmedikçe, şehadet âleminde bilinmiş olmaz.

Zîrâ bu his ve şehâdet aleminde her bir mazhar hangi libas-ı taayyüne bürünüp zahir olmuşsa o suretle Hakk’ın malumu olur. Yani bu âlemde meydana gelen oluşumlar hangi libas- elbise şekil ile zuhur etmişse öyle bilinir. Mü’minler bu dünyada mücahede yapmadıkça yani cihat ehli diye vasıflanmadıkça mücahit suretinde zahir ve o suretle de Hakk’ın malumu olmazlar.

Bu bilme, kuru bir malumat değildir. Hazret-i Şeyh bu noktada çok ince bir ayrım yapar: “ilm-i mutlak” ve “ilm-i zevk”. İlm-i mutlak, Hakk’ın Alîm ismiyle her şeyi kuşatan ezelî bilgisidir. İlm-i zevk ise, Habîr isminin tecellîsidir; bir şeyi bizzat tecrübe ederek, tadarak bilmektir. Riyazatın zahmeti, bu “tadarak bilme”nin ta kendisidir. Kul, mücahede fiilini işlediğinde, Hakk o fiilin neticesini kulunun varlığında “zevken” bilir. Bu bilgi, Zât’a dışarıdan eklenen bir şey değil, yine Zât’ın kendi esmâsının tecellîsiyle kendi nefsinde bulduğu bir bilgidir.

Binâenaleyh Allah Teâlâ “ilm-i zevk” ile, ilm-i mutlak arasını tefrîk etti. Zîrâ ilm-i mutlak "Alîm” hazretinden ve ilm-i zevk ise "Habîr” hazretindendir. Bu iki ismin husûsiyeti, bu ilimlerin temeyyüzünü îcâb etmiştir. Ve ilm-i mutlak zât üzere zâid bir ilim değildir. “İlm-i zevk” ise, esmânın zâta verdiği ilm-i zâiddir; ve esmânın zâta verdiği bu ilim, yine zâttan hâriç bir şey değildir.

Bu zevkî bilgi, sâlikin bütün iç dünyasını yeniden şekillendirir, özellikle de hayal âlemini. Riyazat yapmamış, nefsini arındırmamış bir kimsenin hayal dünyası, gündelik meşgalelerin, korkuların, arzuların çöplüğüdür. Gördüğü rüyalar, kendi nefsinden nefsine bir yansımadan ibaret olan “adğâsu ahlâm” yani karışık düşlerdir. Çok tuzlu yiyenin rüyasında su görmesi gibi.

Mesela bir kimse hasta olmakla kendisine bir takım hayalat arız olur sayıklar ve keza bir kadına muhabbet edip onun tasavvuru ile kendisine şehvet galebe eder uyuduğu vakit onun hayali zuhur ederek mülakat etmekle ihtilam olur. Yahut çok tuzlu yemek yer uykusunda susuzluk galebe eder rüyasında birtakım akarsular ve çeşmeler görür.

Fakat riyazat ve mücahede ile kalbinin aynasını (mir’ât-ı kalb) cilalamış olan ârifin durumu bambaşkadır. Onun hayal aynası, nefsani bulanıklıktan kurtulmuş, saflaşmıştır. Artık o ayna, âlem-i misâl’den, yani Hakk’ın ilminin bir hazinesi olan o hakikatler diyarından suretler yansıtmaya başlar. İster uykuda ister uyanıkken olsun, onun hayalinde beliren suretler, artık hak ve sabittir. Riyazat, sâlikin hayalini, hakikate ayna yapar.

Fakat âyîne-i kalbi enva-1 riyâzât ve mücâhedât ile musaffâ ve fikri ağyâr ve şehevâttan hâlî olan bir ârifin mir'ât-ı hayâlinde mer'î olan sû- retler âlem-i misâlden mün'akis olmuş ise, ister hâl-i nevmde ve ister hâl-i yakazada olsun, hak ve sâbittir. Zîrâ “âlem-i misâl” hizâne-i ilm-i Haktır, ondan hatâ sâdır olmaz.

Nihayetinde riyazat, Hakk’tan bir uzaklaşma değil; bilakis, O’na en yakın olmanın, O’nun tecellîlerini en saf şekilde müşahede etmenin yoludur. Zahirdeki zorluk, batındaki rahmetin kapısını açan anahtardır. Kesif bedeni latif bir nura, bulanık hayali hakikat aynasına, kulun fiilini Hakk’ın zevkî ilmine bir vesileye dönüştüren ilahi bir simyadır. Bu, Hakk’ın Celâl’i içinde Cemâl’ini görme, tenzihin keskin kılıcıyla beşeriyetten soyunup teşbihin vuslatına erme sanatıdır. Bütün bu zıtlıklar, sâlikin kalbinde, Muhammedî mîzan'da birleşir ve tevhidin eşsiz lezzetine dönüşür.

Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Riyazat

Hazret-i Pîr Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, hakikat ilminin sırlarını kalpten kalbe akan bir sohbetin canlılığıyla bizlere sunar. O, riyazat gibi çetin bir bahsi, bir simya sırrına, bir aşk oyununa, bir doğum sancısına dönüştürür. Mesnevî-i Şerîf'in sayfalarında riyazatın ne olduğunu kuru bir tarifle öğrenmeyiz; onun neye benzediğini, sâlikin canında nasıl bir dönüşüme vesile olduğunu misallerin ve kıssaların aynasında seyrederiz.

Simyanın Sırrı: Bakırdan Altına Dönüşmek

Tasavvuf yolu, bir dönüşüm yoludur. Sâlikin ham, nefsânî fıtratından sıyrılıp ilâhî ahlâk ile bezenmiş, kâmil bir hüviyete bürünme sanatıdır. Hazret-i Mevlânâ, bu sanatı kimya ilmi, yani simya temsili ile açıklar. Riyazat, bu simya ameliyesinin en ateşli, en meşakkatli ama en elzem safhasıdır.

Sözün özü odur ki, "şeriat", bir üstaddan veya bir kitaptan kimya ilmini öğrenmek ve "tarîkat", ilaçları kullanmak ve bakırı kimyaya sürmek ve "hakikat", bakırın altın olması gibidir. Şimdi kimya bilenler, biz bu ilmi biliyoruz, diye kimya ilmi ile sevinir; ve kimya ameli ile iş yapanlar, biz böyle işler yapıyoruz diye sevinirler ve "hakikat"i bulanlar, biz halis altın olduk ve o kimyanın ilminden ve amelinden azat olduk; Allah'ın azatlarıyız, diye sevinirler.

Bu temsil, yolun üç mertebesini de özetler. Şeriat, kimya formülünü bilmektir. Tarîkat ise bu formülü tatbik etmektir. İşte riyazat ve mücahede (nefisle savaş) burada başlar. Bakırı potaya koymak, ateşi harlamak, doğru ilaçları karıştırmak, yani az yemek, az uyumak, az konuşmak, nefsin arzularına muhalefet etmek... Bütün bunlar, tarîkatın, yani amel-i kimyanın meşakkatli sürecidir.

Hakikat ise, bu amelin neticesidir. Bakır, artık altın olmuştur. Sâlik, artık Hakk'ı bilen değil, Hakk ile olan, Hakk'ın boyasıyla boyanmış bir varlık hâline gelmiştir. Hakikat ehli "biz kimya ilminden ve amelinden azat olduk" der. Bu, şeriatı ve tarîkatı terk ettikleri anlamına gelmez. Altın olan bir madenin, yeniden kimya ameline ihtiyacı kalmaz. Sıhhatine kavuşmuş birinin, artık perhiz yapmasına ve ilaç içmesine lüzum kalmaması gibidir. Riyazat ve mücahede, nefsânî ve vehmî hastalıkları olan sâlikler içindir. Sıhhat bulmuş olanlar, yani İnsân-ı Kâmil mertebesine erişenler, artık bu amelleri bir zorunlulukla değil, fıtratlarının bir gereği olarak yaparlar.

Beden Testisini Kırmak: Mücâhede ve Mârifet

Hazret-i Pîr, riyazatın sâlikin varlığındaki etkisini anlatmak için bir başka güçlü temsil daha kullanır: Beden testisi. İnsanın topraktan halk edilen bu cismi, bir testi gibidir. İçinde ise can suyunu, yani ilâhî emânet olan ruhu taşır. Lakin bu testi, topraktan olduğu için kesif, ağır ve sınırlıdır. Sâlikin gayesi, içindeki suyu, yani ruhu, ait olduğu Vahdet (birlik) deryasına ulaştırmaktır. Bu ise, testinin kırılmasına bağlıdır.

O Allah bilgisinin Dicle nehrinin kolunu görenler, daima kendilerinden geçtiler ve kendilerinden geçmiş bir hâlde, topraktan yapılmış olan bu beden testisi üzerine riyâzât (nefsî perhizler) ve mücâhedât (nefisle mücadeleler) taşını vurdular. Yani bir mürşid-i kâmile (olgun rehbere) bağlanıp onun yüce hâlini görenler, kendi varlıklarını hiçe saydılar ve onun emriyle cismanî varlık kaydından da geçtiler.

Burada "taş", marifet (Hakk'ı tanıma bilgisi) ve mürşidin emridir. Sâlik, bir kâmilin hâlinde ilâhî tecelli Dicle'sinin bir parıltısını gördüğünde, kendi daracık testisinin ne kadar küçük ve sınırlayıcı olduğunu anlar. O an bir gayretle, mürşidinin gösterdiği istikamette, riyazat ve mücahede taşını kendi benlik testisine vurur. Bu, benlik davasından, enâniyet (nefs) elbisesinden soyunma ameliyesidir.

Ey o kimse ki, gayretten testi üzerine bir taş vurmuş ve bu testi kırılmaktan daha ziyade kâmil olmuştur.

Burası Cem makamı sırrıdır. Zâhirde bir kırılma, bir yok olma gibi görünen bu hâl, bâtında bir olgunlaşma, bir kemâle ermedir. Testi kırılınca, içindeki suyun şahsiyeti kalmaz, o artık deryanın kendisi olur. Beden, riyazat ateşiyle latîfleşir, ruhanîleşir. Toprak olan kesafeti gider, nurani bir heyet kazanır. Artık cana zindan değil, canın tecelli ettiği bir ayna olur.

Bu sırrı anlamak için, Hazret-i Pîr'in hamam temsiline kulak vermek gerekir:

Ey Hakk Yolcusu olan arkadaş, henüz riyâzât (nefsî perhizler) ve mücâhedât (nefisle mücadeleler) hamamının içine girmeyenler, vehmî âşık ile Hakk âşığını ayırt edemezler. Onların görüşü, hamam camekânının dışarısından bakıp da içindeki elbise resimlerini, gerçek elbise görmelerine benzer. Nefsin enâniyet elbisesini soyun da, riyâzât ve mücâhedât hamamının içine gir, o zaman nakış ile elbiseyi ve vehmî âşık ile Hakk âşığını fark edesin.

Dışarıdan bakan, kimin gerçekten yandığını, kimin yanar gibi yaptığını bilemez. Hakikati seyretmek için, seyirci kalmak yetmez. Benlik elbiselerini soyunup o ateşten hamama, riyazat ve mücahede meydanına girmek lâzımdır. Ancak o zaman, kimin sahte, kimin gerçek olduğu ayan beyan ortaya çıkar.

Define ve Yılan: Mürşid Rehberliğinde Zehri Tiryak Eylemek

Riyazat yolu, meşakkatli bir yoldur. Hazret-i Mevlânâ bu gerçeği saklamaz, hatta üzerine basa basa vurgular. Çünkü bu zorluğun ardında ilâhî bir hikmet ve müjde gizlidir.

Cennet bizim hoşlanmadığımız şeylerle örtüldü; cehennem bizim şehvetlerimizle örtüldü!

Bu hadîs-i şerîf, riyazatın temel usûlünü ortaya koyar. Nefs, fıtratı gereği musibetlere sabretmekten, açlıktan, fakirlikten, ibadetten, yani riyazatın bütün gereklerinden hoşlanmaz. Cennet, nefsin bu "hoşlanmadığı" şeylerin perdesi ardına gizlenmiştir. Cehennem ise, nefsin arzuladığı, peşinden koştuğu gelip geçici şehvetlerin ardındadır. Sâlike düşen, nefsini dinlemek değil, onun hoşlanmadığı yolda sabırla yürüyerek cennetin perdesini aralamaktır. Din ehli, ebedî lezzet için riyazat ve mücahede yükünü omuzlamaya koşar. Çünkü bilirler ki, "ağırlıklar rahatın esasıdır; acılar da nimetin pîşvâsıdır."

Lâkin bu yol, tek başına yürünecek kadar tekin bir yol değildir. Riyazat, bir yönüyle öldürücü bir zehirdir.

Rahat çeşmesi onlar üzerine haram oldu. Bardak bardak öldürücü zehirden içerler.

Bu zehri, panzehire (tiryâk) çevirecek bir tabibe, bir mürşid-i kâmile ihtiyaç vardır. Mürşid, sâlikin mânevî hastalığını teşhis eden ve ona uygun riyazat ilacını doğru ölçüde veren hekimdir. Mürşidin emriyle çekilen riyazat, sâlikin kalbini kırsa da, ona hasta etse de, şifa yine ondadır.

Eğer İsa'dan gönlün hasta olmuş ise, yine ondan sıhhat erişir, onu bırakma! ... Yâhût “Îsâ (a.s.) gibi mertebe-i rûhâniyyette sabit olan insân-ı kâmilin terbiyesinden ve emrettiği mücâhedât ve riyâzâttan kalbin münkesir olmuş ise, yine sana ondan sıhhat-i ma'neviyye erişir, onun eteğini bırakma!"

Mürşidsiz yapılan riyazat, şeytanın oyuncağı olmaktır. İblis, sâlikin kulağına vesvese verir. Kâmil bir rehberin gözetimi olmadan bu yola giren, define ararken yılanın zehrine kurban olur. Zira "cihanda defîne yılansız olmadı!" Mürşid, sâlikin beden gemisinin bakımını üstlenen, onu riyazat fırtınalarında batmaktan koruyan kaptandır.

En nihayetinde bu yol, akıl ve hesap yolu değil, bir aşk ve teslimiyet yoludur. Ayaklarla, yani zâhirî ameller ve mücahedelerle koşarak; başla, yani aklın muhakemesi ve çıkarımlarıyla düşünerek varılacak bir menzil değildir.

İki ayak ile, yani biri görünen ameller ve diğeri mücâhedât (nefisle mücadeleler) ve riyâzât (nefsî perhizler) ile ilâhî aşk yolunda koşmak mümkün değildir; ve bu bedenin bir başı, yani aklın muhakemeleri ve çıkarımları ile ilâhî aşk oyununu oynamanın imkânı yoktur.

Bu, "başsız ve ayaksız" gidilen bir yoldur. Yani sâlikin, aklını ve amellerini hiçe sayarak, kendini tamamen aşkın ve mürşidinin iradesine teslim etmesiyle kat edilir. Riyazatın ateşi, ancak aşkın suyuyla söndürülür ve sâlikin yanmış gönlünde Hüvviyet gülü açar. Bu öyle bir doğumdur ki, Meryem'in cisminde İsa'nın zuhûru gibidir. Sâlikin riyazat ve mücahede ile arınan, fer ve revnak bulan cismi ve nefsi, Meryem gibidir. Bu arınmış bedende, İsa mesabesindeki Ruh-i İnsani (insani ruh) doğar ve sâlik, ilhâm ve vahiy diliyle konuşmaya başlar. Riyazat, bu kutlu doğumun sancısıdır. Çekilen her sancı, vuslatın habercisidir.

Mesnevî Ciltlerinden İzler

Ahmed Avni Konuk'un on üç ciltlik Mesnevî-i Şerîf şerhinde Riyazat kavramı, farklı ciltlerde ayrı yönleriyle işlenir. Hangi beytin hangi ciltte geçtiğini bilmek, okuyucuya bu deryada bir pusula sunar:

  • Cilt 1: "Mücâhedât ve riyâzât sâhipleridir ki bunlar kötü huyları değiştirmeye ve nefs-i emmâreyi bu kötü huylardan temizlemeye çalışırlar. Ahrâr, nefsin sıfatlarının esâretinden kurtulup hürriyete ulaşmış olanlardır. Riyâzat ahrâr olmanın yoludur; nefsin esâretinden kurtulmanın diğer yolu yoktur."
  • Cilt 3: "Tarikatin büyükleri bu aşırı açlıktan Hakk'a sığınırlar; riyâzet ehlinin seyyidi olan Sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimiz devamlı oruç tutan ve gece kâim olan birine 'bunu yapma' buyurmuştur. Demek riyâzat sınırsız bir disiplin değil, peygamberî sınırlı bir disiplintir."
  • Cilt 4: "Riyâzâttan murâd, nefsin kerih gördüğü şeylerdir ki, onlar musibetlere sabır, açlık, fakr, riyâzât (kendi başına bir disiplin olarak), ibâdât, küffâr ile harb, sadaka vermek ve zekât vermek ve emsâli şeylerdir. Ve nefis bunlardan hazz almaz; aksine, bütün gücüyle bunlardan kaçar. Riyâzat, nefsin kaçtığı yere zorla gitmektir."
  • Cilt 6: "Nefs akl-ı selîme der ki: 'Sen benim bindiğim öküzü niçin birtakım riyâzât ve mücâhedât ile öldürüyorsun?' Nefsin bindiği öküz cismin sûreti olur. Yâni nefs cismi binek olarak kullanır; cismi zayıflatınca nefs binme imkânını kaybeder — bu yüzden riyâzat öküzü zayıflatma sanatıdır."
  • Cilt 11: "Nefsinin terbiyesi müsellem nutk ve harâbdır; ve cismi sağlamdır, bol bol yer ve içer; ve riyâzatla kuvvet-i rûhun zuhûru usûlüne yabancıdır. Onların aklı dünyânın hazzında pek dolaşıktır. Onların fikirleri şehvetin terkinde değil, şehvetin meşrulaştırılmasındadır. Bunlar zâhirde riyâzat yapar görünür, fakat bâtında nefse hizmet ederler."
  • Cilt 12: "Ve nefislerini öldürücü olan bu mücâhede zehrini bardak bardak içerler. Toprak doldurup eleği çekerler, tâ ki bu gözlere ilâç edeler. Huşk-bend yaraya merhem bağlamaksızın kullanılan ilâç gibi — riyâzat acıdır, ama şifâdır."
  • Cilt 13: "Hz. Ma'rûf: — Riyâzâtı ve mücâhedâtı nefsin kerih görmedi mi? — Evet, gördü. Fakat ben muhâlefet ederek riyâzâta ve mücâhedâta devâm ettim. Hz. Ma'rûf: — Mâdemki nefsine muhâlefet yüzünden bu kerâmete eriştin, devâm et — fakat muhâlefet ettim demek de bir kibir alâmetidir; Hak yaptırdı de."

Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme

Kavramlar Ağında Riyazat

Bu irfan yolculuğunda her bir kavram, bir diğerine yaslanır, bir diğerini aydınlatır. Riyazat da tek başına duran bir direk değil, ilahi bir mimarinin parçasıdır. Onu anlamak, komşularını da tanımaktan geçer.

En başta, riyazat, Seyr-i Süluk denilen büyük yolculuğun ayrılmaz bir cüzüdür. Seyr-i sülûk, kulun kendi vehmî varlığından soyunup Hakk’a doğru yaptığı mânevî seyahatin adıdır. Riyazat ise bu seyahatte kullanılan bir binek, yol azığı ve en mühim usûldür. Sâlik, bu mânevî idmanlarla nefs bineğini terbiye eder ki, yolculuk menziline varabilsin. Bineği azgın olanın yolu tamamlayamadığı gibi, nefsini riyazatla yola getirmeyen de sülûkünü tamamına erdiremez.

Riyazatın en yakın yoldaşı, Mücâhede’dir. Bu iki kelime çoğu zaman birlikte anılır, zira biri diğerinin canıdır. Mücâhede, nefsin bitmek bilmeyen arzularına, hayvani sıfatlarına ve Hakk’tan alıkoyan her türlü isteğine karşı verilen içsel savaşın, yani cihad-ı ekberin adıdır. Riyazat ise bu savaşta kullanılan silahların, tatbik edilen usûllerin bütünüdür. Az yemek, az uyumak, az konuşmak gibi ameller, mücâhede ruhunu bedene döken somut adımlardır. Mücâhede niyettir, gayrettir; riyazat ise o niyetin fiile dökülmüş, disiplinli hâlidir. Biri olmadan diğeri eksik kalır.

Riyazatın tatbik edildiği, terbiye edilmeye çalışılan alan ise Nefs’tir. Nefs, kendi başına ne iyi ne de kötüdür; o, işlenmeyi bekleyen bir toprak, terbiye edilmeyi bekleyen bir cevherdir. Riyazat, bu toprağı sürmenin, yabanî otları temizlemenin ve o toprağa marifet tohumları ekmenin adıdır. Nefsin Emmâre, yani kötülüğü emreden mertebesi, riyazat ateşiyle pişirilerek Levvâme’ye (kendini kınayan), oradan da Mutmainne’ye (huzura ermiş) ve daha üst mertebelere yükseltilir. Dolayısıyla riyazat, nefse düşmanlık etmek değil, onu ıslah ederek asli saflığına, yani Hakk’ın bir tecelligâhı olma potansiyeline kavuşturma sanatıdır.

Bu çetin terbiye süreci, çoğu zaman Halvet denilen bir mekânda, bir inziva hâlinde daha derinden yaşanır. Halvet, dış dünyanın uyaranlarından, insanlarla lüzumsuz temastan uzaklaşarak Hakk ile baş başa kalma hâlidir. Riyazat, hayatın her anında tatbik edilebilir bir disiplin olsa da, halvet ortamı onun en yoğun ve en verimli şekilde icra edildiği bir mânevî kışladır. Sâlik, halvette riyazat pratikleriyle meşgul olurken, dikkati dağılmaz, bütün himmetini ve gayretini Hakk’a yöneltir. Halvet, riyazat ateşinin harlı yandığı bir fırın gibidir; sâlik o fırına ham bir maden olarak girer, riyazat ve mücâhede ateşiyle pişerek saf bir cevher olarak çıkar.

Kütüphanedeki Kaynaklar

Terzibaba İrfan Mektebi’nin bu dijital kütüphanesinde riyazat bahsi, üç temel pınardan beslenerek sâlikin idrakine sunulur. Her bir kaynak, bu mühim konuyu kendi üslubu ve meşrebiyle ele alarak hakikatin farklı bir yüzünü aydınlatır.

Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri’nin sohbet ve eserlerinde riyazat, kuru bir çilecilik olarak değil, doğrudan doğruya sâlikin seyr-i sülûkundaki pratik bir merhale olarak ele alınır. Onun dilinde riyazat, Vücûd Mertebeleri’nde yükselmenin, ef’âl tecellilerinden sıfat tecellilerine, oradan da Zât tecellisine mazhar olmanın bir aracıdır. Terzibaba, riyazatın hedefini “uzaklaşmak” değil, zaten Hakk’ın mülkünde olan varlığın üzerindeki gaflet perdelerini kaldırmak olarak gösterir. Zeytin ağacı misaliyle anlattığı gibi, riyazatın gayesi kesretin içinde vahdeti, yani çokluğun ardındaki Bir’i müşahede etmektir. Onun rehberliğinde sâlik, riyazatı bir amaç değil, müşâhedenin kapısını açan bir mücâhede, hayalî tecellilere takılmadan hakikate yürümenin bir usûlü olarak öğrenir.

Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri’nin Füsûsu’l-Hikem’inde ise riyazat, daha hikemî ve kevnî bir mertebede ele alınır. Özellikle İdris (a.s.) fassında geçen “Hikmet-i Kuddüsiyye” (Kutsal Hikmet) bahsinde riyazat, beşerî kayıtlardan ve hayvani sıfatlardan arınarak ruhaniyetin galebe çalmasının bir ilkesi olarak sunulur. Şeyh-i Ekber, İdris Peygamber’in yaptığı “Riyazat-ı Şakka”yı (meşakkatli riyazat), sadece bir peygamber kıssası olarak değil, aklını ve iradesini kullanarak nefsini terbiye etmeye çalışan her arifin takip edebileceği küllî bir yöntem olarak açıklar. Füsûs’un derinliğinde riyazat, zıtların birliğinin tecelli ettiği bir alandır: Zahirde görünen meşakkat ve zorluk (nıkmet), batında bir rahmet ve nimete dönüşür. Bu, Hakk’ın “mücahidleri bilmesi” sırrının, yani ezeli ilmin kulun fiilleriyle zuhûra çıkmasının bir sahnesidir.

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri’nin Mesnevî-i Şerîf’i ise riyazat bahsini gönüllere aşk ve hikâyelerin diliyle nakşeder. Mevlânâ için riyazat, bir simya sanatıdır; sâlikin bakır misali olan ham nefsini, mücâhede potasında eriterek saf altına dönüştürme ameliyesidir. O, bu süreci “beden testisini marifet taşıyla kırmak” metaforuyla anlatır. Testi kırılmadan içindeki saf suya, yani ilahi öze ulaşılamaz. Şeriatı bilmek, tarikatı o bilgiyle amel etmek (riyazat), hakikati ise o amelin sonunda tamamen dönüşmek, yani “altın olmak” olarak tarif eder. Mesnevî’nin dilinde riyazat, aklın ve mantığın sınırlarını aşan bir aşk yolculuğudur. Bu yolda “başsız ve ayaksız” yürünür; yani sâlik, kendi benliğini, aklını ve hesaplarını bir kenara bırakıp kendini tamamen Hakk’ın iradesine teslim ettiğinde, riyazatın meyvesi olan vuslata erer.

Değerlendirme

Riyazat, tasavvuf yolunun nefs dağına açtığı sarp ama zirvesi nurlu bir geçittir. O, bedene eziyet etmek için değil, ruhu özgürleştirmek için icra edilen hikmetli bir usûldür. Bu yolda en temel öğreti şudur: Riyazatın zahirdeki meşakkati, batındaki rahmetin ta kendisidir. Tıpkı toprağın yarılmasının, içindeki tohumun filizlenmesine hizmet etmesi gibi, nefsin zorluklarla yontulması da ruhun kemâle ermesine hizmet eder. Bu, zıtların birliği (cem makamı) sırrının, sâlikin kendi varlığında tecrübe edilmesidir. Nihayetinde riyazat, sâliki vehmî benliğinden soyundurup, onu Hakk’ın tecellilerine saf bir ayna kılma sanatından başka bir şey değildir. Bu yol, korkuyla değil, aşk ile yürünür.

Bu makale, Terzibaba Irfan Mektebi Dijital Kutuphanesi Wiki-Enhanced RAG sistemi tarafindan 25 kaynak eserden sentezlenmistir.

Model: gemini-pro-augmented-mesnevi | Olusturulma: 11.06.2026