İçeriğe atla
Rüya
9656 kelime | 25 kaynak

Rüya

Fahr-i Kâinat Efendimiz’in “İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar” sözü, tasavvufun ve irfanın en temel derslerinden birini ortaya koyar. Bizler, kendimizi uyanık, hayatın içinde, koşturuyor zannederken, hakikatte derin bir uykunun, uzun bir rüyanın içindeyiz. Bu dünya hayatı, o rüyanın ta kendisidir. Terzibaba İrfan Mektebi’nde rüya, sadece bâtından gelen bir haberci olarak değil, aynı zamanda içinde yaşadığımız bu kesif âlemin perdesini aralayan bir anahtar olarak görülür. Gayemiz, bu rüya içinde rüyalardan sıyrılıp, “ölmeden evvel ölerek” hakikî uyanıklığa ermektir. Bu yolda görülen sâdık rüyalar ise, uyanışa giden yoldaki işaret levhalarıdır.

Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı

Rüya, Arapça’da “görmek” kökünden gelen rü’yet kelimesiyle kardeştir. Rü’yet, uyanıkken görmeyi, basireti ifade ederken; rüya, uyku halinde görmeyi anlatır. Ancak irfan yolunda bu iki kelimenin mânâsı iç içe geçer. Zira dünya hayatı bir rüya ise, bu rüyadan uyanmak bir nevi rü’yete, yani hakikati görmeye mazhar olmaktır. Bu uyanışın en büyük habercisi ve en kesin ölçüsü, Efendimiz’in (s.a.v.) duasıdır: “Allah’ım, bana eşyanın hakikatini olduğu gibi göster.” Bu dua, bir sâlikin dilinden düşürmeyeceği en büyük niyazdır.

Bu rüya hâli, bir gaflet uykusudur. Kendimizi, hadiseleri, mülk edindiklerimizi mutlak ve kalıcı zannetme halidir. Oysa bu âlem, bir gölgeden, bir hayalden ibarettir. Lâkin bu hayal, boş ve anlamsız bir kuruntu değildir. O, Hakk’ın bir tecellisidir.

Bütün bu âlemler uluhiyyetin gördüğü rüya. Her ne görüyorsak C.Hakkın zuhuru. Bakara115 “nereye dönerseniz Allahın vechi oradadır” meali bulunur. O zaman her şey yerli yerince olur.

Gördüğün her suret, işittiğin her ses, tattığın her lezzet, Zât-ı Mutlak’ın isim ve sıfatlarının bir tecellîsidir. Âlem, Cenâb-ı Hakk’ın kendi ilmindeki suretleri temaşa ettiği bir ayna gibidir. Biz bu aynanın içindeki suretleriz. Bu yüzden Terzibaba Hazretleri, bu dünya hayatını “uzun süren bir rüya” olarak tarif eder.

Bu yaşadığımız alem, alemin içerisinde olan bizler için gerçekten bir ömür boyu bir rüya. Biraz uzun süren bir rüya olduğu için biz onun rüya olduğunun farkında olamıyoruz. Neden rüya? Biz bir zamanlar yoktuk. ... Eğer biz bu alemde gerçek olsaydık ve kendimizde mutlak manada gerçek olsaydık, bizim ne doğmamız ne de ölmemiz olurdu. Gerçek olsaydık ölmezdik niye ölelim.

Varlığımız, kendi kendinden değildir. Bir vakit yoktuk, var edildik. Bir vakit sonra da bu suret elbisesini çıkarıp gideceğiz. Bu geliş ve gidiş, varlığımızın mutlak değil, izâfî, yani bir başkasına bağlı olduğunun en büyük delilidir. Bu rüyanın içinde olduğumuzu fark edemeyişimizin sebebi, etrafımızdaki herkesin de aynı rüyayı görüyor olmasıdır. Herkes bu uykuda olunca, uyanık olan kimdir diye soracak bir şuur kalmıyor. Bu rüya hali katman katmandır.

Çünkü gündüz uyuyoruz, uyuduğumuz zaman, yani gündüzde rüyadayız, uyuduğumuz zaman rüya içi rüya bir de arıca rüyada gördüğümüz zaman rüya içi rüya diyoruz. Uyandığımız zaman rüya-i-içinde-rüya-içinde-rüya olmakta. Peki bu kadar rüyadan sonra gerçeğe nasıl geleceğiz?

Bu kadar rüyadan sonra gerçeğe nasıl gelineceği sorusu, irfan yolunun kapısını aralar. Uyanış, kuru bir bilgiyle, hikemî bir çabayla olacak iş değildir. Uyanış, ancak uyanık olanın elinden tutmakla mümkündür. Bu uyanış yolunun ise asla sarsılmaması gereken bir zemini vardır.

Kolay bir şey değil. Biz İslam dinini zannediyoruz ki sadece fiziki manada emir ve nehiy kurallarından ibaret, yani namazınızı tadili erkana uyarak kılacaksınız, oruç tutulacak. Bunlar olacak tabii ki, bunlar işin köklü asli temeli… bunlar olmazsa hiç bir şey olmaz. şeriat-ı Muhammediye mutlaka olacak. şeriat-ı Muhammediyesi olmayan bir kimseden ne derviş olur ne başka bir şey olur.

Bazıları, “Madem her şey rüya, o zaman ibadetin, şeriatın ne lüzumu var?” diye bir vehme kapılır. Bu, şeytanın en tehlikeli fısıltılarındandır. Şeriat, bu rüya âleminde hakikate tutunacağımız iptir. O olmadan, insan kendi hayal ve vehimlerinin girdabında boğulur gider. Şeriat, bedendir; hakikat ise ruh. Ruhsuz beden ceset olduğu gibi, bedensiz ruh da bu âlemde bir iş göremez.

Bu rüya âleminin bir diğer sırrı da “merkez” meselesindedir. Her varlık, her zerre, bir nokta’dan ibarettir. Bütün kâinat, Ahadiyet’in bir sembolü olan elif harfinin mürekkebini oluşturan noktalardan meydana gelmiştir. Her birimiz, kendi varlık mertebemizin merkezindeyiz.

İnsan hangi mertebede ise orası onun merkezi kabul edilir. Her mertebenin dengesi, hukuku, adaleti ve mizanı bulunur.

Bir kimse nefs-i emmâre bataklığında ise, onun merkezi orasıdır; dünyası, rüyası, zevkleri ve korkuları o mertebeye göredir. Bir başkası kalbini tasfiye etmişse, onun merkezi de kalbidir; rüyası da sevgiden, nurdan haber verir. Hatta mürşidini inkâr eden bir âlim dahi, o inkâr halinin getirdiği “bilmeme irfaniyeti” içinde kendi mertebesinin merkezindedir. Merkez Efendi Hazretleri’nin Sümbül Efendi’ye intisab etmeden evvelki hali buna bir misaldir.

Önceleri Sümbül Efendi'yi inkar edenlerden biri de kendisiydi aslında. Bu dönem, zahir şeriatı içindeki bilmeme halinin red ve inkar irfaniyet dönemidir. O da kendi mertebesi içinde bir irfaniyettir, o da merkezindedir. O hali zannettiği benlik putu içindedir.

Ancak bu gafflet uykusundan uyanmak için bir davet, bir sarsıntı lazımdır. Gece gördüğümüz sâdık rüyalar, bu ilahî davetin habercileridir. Onlar, bâtın âleminden, yani hakikatin perdesiz olduğu diyardan gelen mektuplardır. Merkez Efendi Hazretleri’nin uyanışı da böyle bir rüya ile başlamıştır.

Ama Allahu Teala ona bir rüya ile yanlışta olduğunu malum etti. Maneviyata bu rüya ile çağrıldı. Bu vesile rüya onda derin düşünceleri beraberinde getirdi. Maneviyatta rüyalar, manevi teraki ve mertebelerin inşa edilmesinin habercileridir.

Rüya, kişinin zâhir aklıyla, kendi benlik putuyla ördüğü duvarları yıkan bir tecellidir. Merkez Efendi’nin rüyasında Sümbül Efendi’nin kapıyı yıkıp içeri girmesi, maneviyat��n, irşadın, kişinin kendi çabasıyla değil, bir lütuf ile, bir cezb-i ilahî ile kalbe girdiğini gösterir. Bu gelenek, peygamberler tarihinde de böyledir. Rüya, her zaman ilahî bir irşadın müjdecisi olmuştur.

Hülasa, Musa’da, İbrahim’de, Yusuf’da rüyalar Rabbi açılacak irşadı müjdeliyor.

Firavun’un gördüğü rüya bir saltanatın yıkılışını ve Hz. Musa’nın gelişini haber verirken, Hz. İbrahim’in rüyası teslimiyetin zirvesini, Hz. Yusuf’un rüyası ise ilahî ilmin ve hikmetin tecellisini müjdelemiştir. Rüya, sadece şahsî bir tecrübe değil, aynı zamanda kevnî ve ilahî bir işleyişin parçasıdır. O, bu uzun dünya rüyasından uyanmak için çalınan bir çalar saat gibidir. Kim o sese kulak verirse, sabahı bulur; kim de erteleyip uykusuna devam ederse, bir başka rüyanın içinde kaybolur gider.

Terzibaba'nın Nazarıyla Rüya: Aslı ve Mertebesi

Tasavvuf yolunda rüya, sadece gece görülen bir hayaller silsilesi değil, bâtın âleminin kapısını aralayan bir anahtar, Hakk’tan gelen bir haber veya nefsin ahvalini gösteren bir ayna olarak kabul edilir. Terzibaba İrfan Mektebi’nin irfanî dokusunda rüya, varlığın hakikatine dair en temel meselelerle iç içe geçmiştir. Bu, âlemin kendisinin Hakk’ın bir “rüyası” olduğu idrakinden, sâlikin seyr-i sülûktaki adımlarını aydınlatan zuhuratlara kadar uzanır. Bu bahiste, Terzibaba Hazretleri’nin sohbetlerinden damıtılan hikmetle rüyanın aslına, mertebesine ve varlık katmanları içindeki yerine nazar edilecektir.

Âlem, Hakk'ın Rüyasıdır: Hayal ve Hakikat

Anlaşılması gereken ilk ve en temel sır, içinde yaşadığımız bu şehadet âleminin kendisinin, Zât-ı Mutlak’ın bir tecellîsi, bir rüyası olduğudur. Lâkin bu, bizim beşerî aklımızla kurduğumuz, aslı olmayan, boş hayallere benzemez. Hakk’ın hayali, hakikatin ta kendisidir; O’nun rüyası, varlığın zuhura geldiği yegâne gerçektir. Bizim hayallerimiz bile, O’nun el-Musavvir isminin bir tecellîsiyle mümkün olurken, kâinatın tamamı O’nun “rüyetinden”, yani görmeyi ve göstermeyi murad ettiği hakikatlerden ibarettir.

Kuran zattır, Furkan sıfattır. şu kainat ki ilahi zatın varlığında hayalat ve rüyadan ibarettir ” diye çok güzel bir cümle muhteşem bir cümle kurmuş. Gerçekten de öyle hayalet ve rüyadan ibarettir. Bize dönük olarak bu kelime düşündüğünde altı boş olan yani hayal olandır. Ama Allah yönünde kullanıldığı zaman Allah hakkında kullanıldığı zaman onun gerçeğidir. Bu alemler Allah’ın rüyetinden yani görmeyi dilediği hakikatinden başka bir şey değildir. Yani bu alemler Cenab-ı Hakkın esma-ül hüsnasının zuhurlarıdır.

Bu ifadeler, meselenin kalbini ortaya koyar. Bizim nazarımızda bu âlem, bir rüya gibi gelip geçicidir. Bir yönümüzle varız, çünkü Hakk’ın bir tecellîsiyiz; bir yönümüzle de yokuz, çünkü kendi başımıza bir vücûd sahibi değiliz. Bu, zıtların birliğini, yani Cem makamı idrakini gerektiren bir sırdır. Âlem, Hakk’ın rüyasıdır ve bu rüyanın içinde biz de kendi hayallerimizi görmekteyiz. Dolayısıyla “hayal içinde hayal”de yaşarız. Bu hakikati idrak etmenin yolu, bu dünya rüyasından uyanmaktır. Pakistanlı mütefekkir Muhammed İkbal’in dediği gibi, “Muhammed âlem rü'yasının tabiridir.” Yani, Hakikat-i Muhammediyye’yi idrak etmek, bu kevnî rüyanın manasını çözmek ve uyanışa ermektir.

Peygamber Efendimiz bu âlemin Allah'ın bir rü'yeti, müşahedesi, görmesi, kendi hayalinde var etmesinden başka bir şey olmadığı, hakikatini bize hakikat-i Muhammedi içersinde açık olarak bildirmiştir. Bu hakikat bilinmez ise eğer biz hep gaflette oluruz. Cenâb-ı Hakk bize bu hakikati, bu âlemin hayal âlemi olduğunu rüya oluşumuyla bu dünyada bildiriyor. Ama biz farkında olmuyoruz.

Cenâb-ı Hakk, bu büyük hakikati anlamamız için bize her gece bir tatbikat yaptırır: uyku ve rüya. Uykuda bedenimiz yatağında dururken, ruhumuz veya nefsaniyetimiz başka âlemlerde gezer, sevinir, korkar, yaşar. Bu, bize bu dünyada iken bile iki ayrı hayatımız olduğunu gösterir: biri fizik bedene bağlı şehadet âlemi hayatı, diğeri ise misal âlemindeki rüya hayatı. Bu ikisinin de birer perdeden ibaret olduğunu anlayan kimse, asıl uyanışın “ölmeden evvel ölmekle” veya bedenden ayrılışla mümkün olacağını idrak eder. Nitekim Zümer Sûresi’nde de işaret edildiği gibi, dünyada elde edilen mal mülk, rüyada bulunan define gibidir; uyanınca elde bir şey kalmaz. Bu yüzden dünyevî varlık, âhiret azabına fidye olamaz.

Mertebeler, Perdeler ve Zuhurat: Rüyanın Vücûdî Kaynağı

Rüya, varlığın en üst mertebesi olan Ahadiyet’ten, yani mutlak Birlik’ten, isimler ve sıfatlar âlemine, oradan da fiiller ve şehadet âlemine doğru olan tenezzül sürecinde aralanan bir perdedir. Varlık, mertebe mertebe zuhur ederken aynı zamanda perdelenir. Bizim zahirî beş duyumuz, bu kesif âlemin perdelerine takılıdır. Uyku hâli, bu zahirî duyuların geçici olarak devreden çıktığı, bâtınî duyuların faaliyete geçtiği bir rahmet anıdır. O anda sâlik, kendi irfanî ve ilmî seviyesine göre bâtın âlemiyle, hakikatlerle bir irtibat kurar.

Zuhurat gördüğümüzde eğer tevhidi manada bir hayat ve idrakimiz varsa batında olan beş duyu bize ilmimiz düzeyinde tevhit ilmimiz düzeyinde irfaniyet ilmimiz düzeyinde bağlantılar kurabiliyor. İşte gördüğümüz zuhuratlar bizim yaşantımız düzeyindedir ve birer aynadır onlar bize. Eğer bir kimsenin bu saha ile hiç ilgisi yoksa da onlarda rüya görüyorlar. Zuhuratları var. Yalnız onların zuhuratları haktan olan zuhuratlar değil kendi hayallerinden oluşturdukları veya diğer arkadaşların üç harflilerin kurguladıkları sahneler senaryolar var oluyor.

Görülen rüya veya zuhurat, görenin hâline, idrak seviyesine ve tevhidî bilgisine bağlıdır. Tevhid yolunda yürüyen bir sâlikin bâtınî duyuları, hakikatlerle bağlantı kurarken; bu yoldan habersiz birinin gördükleri, kendi vehim ve hayallerinin ya da dış tesirlerin bir yansıması olabilir. Bu yüzden rüya, sadece bir olay değil, görenin varlık mertebesini yansıtan bir aynadır.

Bu mertebeler meselesi, kişinin her hadiseyi “merkezinde” görüp görememesiyle de ilgilidir. Her şeyin merkezinin Hakk olduğunu, her olayın O’ndan zuhur ettiğini bilmek başka bir şey, bunu yaşantıda tecrübe etmek başka bir şeydir. Bu idrak, ancak varlığın Tek’liğine vasıl olmuş kâmil zatlara mahsustur.

Merkez ne demektir. Merkez bence HAKK tir. HAkikattir. Merkez dunyaya geldiğimizde uzaklaştığımız bir kaynak, ömrümüz boyunca da, o merkeze ruhani olarak geri dönmeye çalıştığımız bir hidayettir. “ merkezinde bırakırdım!” sözü sizce hangi mertebenin sözü olabilir. Merkezinde bırakırdım sözü bence isimler ve fiiller âleminin muhtemelen üstünde olan bir meretebeden gelen bir sözdür.

Bu sohbet, rüyanın ve zuhuratın da bu merkezden, yani Hakk’tan geldiğini ancak farklı perdeler ve mertebelerden süzülerek bize ulaştığını anlatır. Herkes kendi kabı, kendi mertebesi kadar bu hakikat suyundan alır. Sâlikin yolculuğu, bu mertebeleri aşarak, perdeleri kaldırarak o merkeze, yani Hakk’a doğru bir yolculuktur. Rüyalar da bu yolculuktaki işaret levhaları gibidir.

Nefs Mertebesi ve A'yân-ı Sâbite: Rüya Görenin Hâli

Sâlikin gördüğü rüyanın mahiyeti, doğrudan doğruya onun nefs mertebesi ve ilm-i ilâhîde sabit olan hakikati, yani A'yân-ı Sâbite’si ile bağlantılıdır. Herkesin programı, ezelde takdir edilmiştir. Bu program, kişinin bu dünya hayatında hangi isimlerin tecellîsine mazhar olacağını, hangi imtihanlardan geçeceğini ve hangi manevi potansiyelleri taşıdığını belirler. Rüyalar, çoğu zaman bu programın, bu derûnî hakikatin bir yansımasıdır.

Yani bizim programımız yapılmış bu işler olup bitmiş biz bunun görüntüsünü vermekteyiz. Birisi budur, ama bir hadise üç türlü değerlendirilir mi, üç türlü de değerlendirilir on üç türlü de değerlendirilir, çünkü o Allah’ın işi kulun işi değildir. Geçmiş senelerde çevrilmiş bir film Tv ye konuyor, yeniden oynamaya başladığımız zaman o iş olmuş bitmiş kemikleri bile kalmamış oyuncuların ama onu seyrettiğimiz zaman gözümüzden yaş geliyor. Sanki o anda oynanıyormuş zannediyoruz, hal bu ki o iş çoktan olmuş bitmiştir. Bir rüyası bir hayali gözümüzün önünden geçiyor, işte biz böyle bir hayatta yaşıyoruz bir bakıma olmuş bitmiş bir işte.

Bu “olmuş bitmişlik” idraki, kaderin sırrına ताalluk eder. Ancak bu, cebr altında olduğumuz manasına gelmez. Zira hadisin devamında “herkese kolay gelecektir” buyrularak cüz’î iradeye ve amele kapı açılır. Rüyalar da bu ikili yapıyı yansıtır. Bazen A’yân-ı Sâbite’mizdeki programın bir fragmanı gibi zuhur eder, bazen de seyr-i sülûktaki gayretlerimizin ve nefs mertebemizdeki değişimlerin bir sonucu olarak belirir. Bir mürşid, müridin rüyasını tabir ederken aslında onun bu derûnî programının hangi aşamada olduğunu ve nefs mertebesinin nerede bulunduğunu teşhis eder.

Terzi Baba: Anlaşılmayacak bir şey yok, bulunduğu dersin halleri onlar, bulunduğu dersin işaretleri, haberleri... Şimdi; Nefsi benlik, İzafi benlik, İlahi benlik. Şimdi o, Nefsi benliği geçmiş. İzafi benlik üzerinde çalışıyor, yani onu da yok etmeye çalışıyor. Ulaşmaya çalıştığı yer İlahi benlik. İlahi benliğinde vurultuları var.

Bu sohbet, rüya tabirinin ne kadar hassas bir irşad usûlü olduğunu gösterir. Müridin rüyasında gördüğü üzüm salkımı, et veya Arapça konuşan temiz giyimli bir kadın gibi semboller, onun manevi derslerindeki ilerleyişine, Nefs-i Emmâre’den sıyrılıp İlahi Benlik’e doğru yaptığı yolculuğun işaretlerine dönüşür. Mürşid, bu işaretleri okuyarak sâlikin manevi nabzını tutar.

Bu yolda ilerlemenin nihai hedefi, dünya rüyasından uyanmaktır. Bu uyanış gerçekleşmezse, yapılan ibadetler ve çekilen zikirler dahi, ipek böceğinin kendi etrafına ördüğü koza gibi olur. O koza çok kıymetli bir iplik üretir ama böceğin kendisi için bir mezara dönüşür.

Ama ne zaman ki biz kendi varlığımızda şuhut yani müşahedeye geliyoruz, yani böyle bir silkiniyoruz ha benmişim ben ben diyorsun evvelce de ben diyorduk ama rüyada hayelde bir benliğimiz vardı, işte mühim olan bu rüyadan uyanmaktır... Bu kozanın delinmesi yani rüyadan uyanılması lazımdır. İpek böceğinin yaptığı koza neticesinde kendinin kabri oluyor... Eğer o vaktiyle o kozayı deler de kelebek olup uçarsa gök ehli olursa o zaman geriye kalan koza hiçbir işe yaramıyor...

Uyanış, yani kozayı delip kelebek olmak, benliğin hayalî ve izafî yapısından sıyrılıp hakikate ermektir. Bu uyanış olmadan görülen rüyalar ve yapılan ameller, “rüya içinde yapılan işlere” benzer ve kişiyi aynı döngü içinde tutar.

Kur'ânî Temeller ve Rahmânî İşaretler

Rüya ve zuhurat meselesi, keyfî bir yorum veya şahsî bir tecrübe olmanın ötesinde, temelini Kitap ve Sünnet’ten alan meşru bir bilgi kaynağıdır. Kur’ân-ı Kerîm, Hz. Yusuf, Hz. İbrahim ve Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) rüyaları gibi pek çok misalle bu konunun ehemmiyetini ortaya koyar. Enfâl Sûresi’nde geçen bir âyet, bu ilahi rehberliğin en net misallerindendir.

Hani Allah sana onları uykunda az gösteriyordu. Eğer sana onları çok gösterseydi elbette gevşerdiniz ve o iş hakkında birbirinizle çekişirdiniz. Fakat Allah (sizi bunlardan) kurtardı. Çünkü O, göğüslerin özünü (kalplerde olanı) hakkıyla bilendir. (8/43)

Bu âyet, Bedir Savaşı öncesinde Cenâb-ı Hakk’ın, Peygamber Efendimiz’e düşman ordusunu rüyasında az göstererek müminlerin kalbine sekinet ve cesaret verdiğini anlatır. Bu, rüyanın sadece bir haber değil, aynı zamanda ilahi bir fiil, bir yardım ve bir tedbir olduğunu gösterir. Terzibaba Hazretleri, bu âyeti tefsir ederken, rüyanın Peygamberliğin 46 cüzünden biri olduğunu hatırlatır ve rüyaları üç ana kategoriye ayıran hadis-i şerifi zikreder: Allah’tan bir müjde olan sâlih rüya, şeytandan gelen üzücü rüya ve kişinin günlük yaşantısının yansıması olan düşler. Bu ayrımı yapabilmek, irfanî bir basiret gerektirir.

Uyku hali, insan için bir zaaf gibi görünse de aslında büyük bir rahmettir. Zira Cenâb-ı Hakk için böyle bir durum söz konusu değildir. O, Hayy ve Kayyûm’dur.

Ayet-el Kürsi'de bahseder ya hani "la tehuzühû sinetün velâ nevm" biz uyuruz o uyumaz işte. Yani Allah'ı uyku ve gaflet tutmaz diye orada bahseder. Biz uyuruz, bedenimiz uyur, gönlümüz uyumaz... Rahmettir bize bu uyku. Bir kişi: Bu rüyada farklı bir rüya, o kişinin gördüğü rüyada farklı bir rüya. Terzi baba: Tabi tabi haliyle... İşte ancak bu tür uykuda olanların rüyaları isabetli olur, tabir edilir. Hak'la birlikte uyuduğu için gelen rüyalar , olan rüyalar rahmânidir. Nefsiyle eğer uyuyor ise bir kimse onlarda nefsanidir, şeytanidir.

Bu sohbet, rüyanın kaynağını belirleyen en temel ölçüyü verir: Kişi, Hak ile mi uyumaktadır, yoksa nefsiyle mi? Ashâb-ı Kehf misalinde olduğu gibi, Hak ile uyuyanların uykusu bile bir ibadet ve muhafaza altındadır. Onların gördüğü rüyalar Rahmânîdir ve tabire lâyıktır. Nefsinin esaretinde uyuyanın rüyası ise kendi vehimlerinin veya şeytanî vesveselerin bir ürünüdür.

Her gece yaşanan uyku ve uyanma hali, aslında ölüm ve yeniden dirilişin bir provasıdır. Zümer Sûresi’nin tefsirinde bu hakikat şöyle dile getirilir:

" Fe yumsikulletî kadâ aleyhel mevte ve yursilul uhrâ ilâ ecelin musemmâ " ( Sonra hakkında ölüm hükmü verdiklerini tutar, diğerlerini ise belli bir süreye kadar salıverir )... Bu, her gecenin sabahında yaşanan bir " ba's ba'de'l-mevt " ( ölümden sonra diriliş ) tatbîkâtıdır. Nasıl ki rüyâ âlemi berzâha tekâbül ediyorsa, uykudan uyanmak da mahşer günü kabirlerden kalkışa tekâbül eder. Nitekim Resûlullâh (s.a.v.) uykudan uyandığında bu âyetin tecellîsini ikrâr ederek şöyle duâ ederdi: " Cesedime âfiyet veren, rûhumu bana geri iâde eden ve bana kendisini zikretme izni veren Allâh'a hamdolsun ".

Bu nebevî dualar, uyku ve rüyanın İslâm irfanındaki yerini en güzel şekilde özetler. Uyku bir küçük ölüm, uyanış ise bir küçük diriliştir. Bu günlük tatbikatı tefekkür eden sâlik, “İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar” hadis-i şerifinin sırrına bir adım daha yaklaşır ve asıl gayenin bu dünya rüyasından, hakikate uyanmak olduğunu anlar.

Terzibaba Geleneğinde Rüya'in Yaşanması

Rüya, bir sâlikin hayatında ve gündelik manevi yolculuğunda önemli bir yer tutar. Bu yolda rüya, sadece gece görülen bir hayal değil, [seyr-i sülûk](/wiki/seyir-i sülük) yolculuğunun pusulası, mürşid ile mürid arasındaki en mahrem lisanlardan biridir. Bu, kuru bir bilgi değil, bizzat yaşanan, tecrübe edilen bir hâldir.

Terzibaba geleneğinde zuhurat ve rüyalar, bir sâlikin manevi haritasıdır. Kalbinin hangi iklimde olduğunu, nefs bineğinin hangi merada otladığını, ruhunun hangi semalara kanat çırptığını gösteren ilahi işaretlerdir. Bu işaretleri okuyacak olan ise, yolun tabibi olan [mürşid-i kâmil](/wiki/mürşid-i kâmil)dir. Sâlik anlatır, mürşid dinler ve o rüya aynasında sâlikin bâtınını seyreder. Bu ilişki, öylesine hassas bir mizan üzerine kuruludur ki, en ufak bir edepsizlik, samimiyetsizlik veya haddi aşma, bu mânevî alışverişin bereketini ortadan kaldırır.

Mürşid, Mürid ve Rüya: Manevi Tababetin Reçetesi

Bir tabibin hastasına doğru teşhisi koyup şifalı bir reçete yazabilmesi için, o hastayı tanıması, hâlini, mizacını, hastalığının seyrini bilmesi gerekir. Televizyondaki doktora "başım ağrıyor" demekle, yıllardır sizi takip eden hekiminize görünmek bir değildir. Mürşidin rüya tabiri de böyledir. O, sâlikinin sadece rüyasını değil, rüyayı görenin kendisini de hesaba katar. Sâlikin istidadını, gayretini, nefs mertebesini, çektiği zikri, bulunduğu manevi makamı bilir ve tabiri ona göre yapar.

Terzibaba Hazretleri bu inceliği bir sohbetinde ifade eder:

Tanıması lazım iç bünyesini. Bir doktorun reçete yazması için hastasını tanıması lazımdır. Yani yakînen kendisi ile ilgili olması lazımdır. Hani bazı televizyonlarda soruyorlar programda: İşte benim efendim doktor bey şunum şunum var ne dersiniz bir şey der misiniz diye. Tabi doktor bey ne yapsın ona yuvarlak, olabilecek olan tahmini, tecrübevi olarak bir tavsiyede bulunuyor ama neticede doktorunuza gidin siz gine diyor. Neden? Çünkü o doktoru tanıyor onu. İşte rüya tabiri yapacak olan bir kimsenin çevresinde olan kişisini. Yani ona bağlı ise, dervişi ise, salik ise onu çok iyi tanıması gerekiyor ve kapasitesini de bilmesi gerekiyor bir bakıma.

Aynı rüyayı on ayrı kişi görse, tabiri onunda da farklı olabilir. Zira her sâlikin [a'yân-ı sâbite](/wiki/A'yân-ı Sâbite)si, yani ezeldeki hakikati ve programı farklıdır. Birinin hastalığı başlangıçta, diğerinin ortada, bir başkasının ise ileri safhadadır. Hastalık aynı görünse de, hastanın durumu farklıdır. Bu yüzden mürşid, "hastalık yoktur, hasta vardır" usûlünce hareket eder. Birinin rüyası terfiye işaret ederken, aynı rüya bir başkası için ikaz olabilir.

Terzibaba: Aynı şekilde aynı yerden hasta olan iki kişi gelse. Birisi iman ehli olsa, birisi hayal ehli olsa. İkisine de değişik reçete lazım. Hayal ehli olana biraz psikolojik ilaçda takviyesi gerekmekte olacak. Ama iman ehli olana reçete yerine birkaç tane güven verici söz söylediğimiz zaman o yeterli olur, ilaç yerine geçer.

Bu sohbetin devamında, uzaktan rüya tabiri isteyen birine verilecek cevapta dahi bu hassasiyetin nasıl gözetildiği görülür. Mürşid, rüyayı yorumlamadan önce sorar: "O kişiyi de biraz tanıtsın. Yani kaç senelik derviş? Ne kadar bilgisi var? Dışardan birisi mi? El almış mı? ... Erkek, kadın olduğunu da bildirsin." Bu sorular, bir merakın değil, manevi tababetin gereğidir. Her sâlikin manevi bünyesi, kaldıracağı yük, idrak edeceği mana farklıdır. Mürşidin vazifesi, sâlikin sırtına taşıyamayacağı bir yükü bindirmek değil, onu adım adım, hazmettirerek hakikate erdirmektir. Bu yüzden rüya, mürşidin elinde sâlikin nefsini teşhis ettiği bir röntgen filmi, manevi ilerleyişini takip ettiği bir seyr defteri gibidir.

Seyr-i Sülûk'un Haritası: Esma Dersleri ve Zuhuratlar

Bu yolda ilerleyiş, Esmâü'l-Hüsnâ dersleri ile olur. Sâlik, mürşidinin telkin ettiği zikri çeker, kalbini o ismin tecellisine açmaya çalışır. Bir esmadan diğerine geçiş ise keyfî değildir; sâlikin o esmanın manasını nefsinde ve hayatında yaşamasına, yani "hâllenmesine" ve bunu tasdik eden bir zuhurat veya rüya görmesine bağlıdır. Rüya, bir üst derse geçmek için bir nevi vize, bir geçiş belgesidir.

Bir sâlikin kendi yolculuğunu anlattığı şu satırlar, bu işleyişin canlı bir misalidir:

Ben birinci esma ile başladım, bir ay sonra gördüğüm manaları dinledikten sonra Baba dördüncü esmaya yükseltti. Mart ayında birlikte Umre’ye gittik. İlk hafta Mekke’de gördüğüm manalar üzerine beşinci esmaya, ikinci hafta Medine’deki zuhuratlar üzerine altıncı esmaya yükseltti. Türkiye’ye döndükten sonra haber göndererek tekkeye çağırdı, haddizatında ben her ay kendisini ziyaret ediyor ve manalarımı iletiyordum. Mayıs ayındaki bu ziyaretimde yedinci esmanın rüyasını kendisi gördüğünü söyleyerek dersimi yedinci esmaya yükseltti.

Her terfi, görülen "manalar" ve "zuhuratlar" üzerine kuruluyor. Hatta bazen, sâlikin dersini mürşidin kendisi rüyasında görerek yükseltir. Bu, aradaki manevi bağın, rabıtanın ne denli kuvvetli ve canlı olduğunun delilidir.

Ancak bu yol, aceleye gelmez. Mürşid, sâlikin gördüğü her rüya ile onu bir üst basamağa çıkarmaz. Önemli olan rüyayı görmek değil, o rüyanın işaret ettiği manayı hazmetmektir. Terzibaba Hazretleri, kısa sürede çok hızlı ders atlayan bir sâlikin durumunu yorumlarken bu tehlikeye dikkat çeker:

NOT= Bu kadar süre içinde bu kadar ders yükseltmesi olacak iş değildir. Bu esmaların idrak edilip hazm edilmesi seneler sürer. Her esmanın kendine göre “hali ve idraki” yaşantısı vardır, bunlar yaşanmadıkça ders geçirilmesi o kişye yapılan büyük kötülüktür.

Manevi tabibin hikmeti burada ortaya çıkar. Sâlik, hevesle gördüğü rüyayı terakki zanneder, ama mürşid bilir ki o mana henüz sâlikin etine kemiğine işlememiştir. Nitekim aynı sâlik, bu hızlı yükselişin ardından kendi hâlini şöyle itiraf eder: "Ancak kendimi nefs-i emmareden kurtulamamış gibi hissediyorum, hiç yol alabilmiş gibi değilim, hala nefsimin etkisinden kurtulduğumu söyleyemem." Bu, hazmedilmeden yutulan lokmanın mideyi bozması gibidir. Rüya bir işaret fişeğidir, bir müjdedir ama o makamın sahibi olmak, o mertebenin hakkını vermekle mümkündür.

Bazen de sâlik, bulunduğu mertebenin çok ilerisinde bir rüya görür. Üçüncü dersteyken, sekizinci dersin zuhuratını müşahede eder. Bu, onun o makama ulaştığı anlamına gelmez. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın bir lütfu, bir "şimşek çakması"dır. Gelecekte ulaşacağı bir menzilin ona bir anlığına gösterilmesidir. Mürşid bu rüyayı alır, "ihtiyata" bırakır ve sâlike der ki: "Bu rüyanızda sonraki mertebelerin işaretleri var. Şimdilik arşivinize ekleyiniz, inşallah o mertebeye ulaştığımızda yorumlarız." Bu, sâlikin ayaklarının yerden kesilmesini önler, onu anın ve hâlinin gereklerini yapmaya teşvik eder.

Nefs ile Cenk Meydanı: Hayvanî Sıfatların Kurban Edilmesi

Sâlikin kalbi, bir ülke gibidir. Bu ülkeyi nefs ve onun hayvani sıfatları istila etmiştir. Kibir aslanı, şehvet domuzu, hırs kurdu, haset yılanı o ülkenin dört bir köşesine yerleşmiştir. Seyr-i sülûk, zikir ve riyazet kılıcıyla bu ülkeyi feth etme, bu istilacıları oradan söküp atma cihadıdır. Bu cihadın en hararetli sahneleri, sâlikin rüyalarında yaşanır.

Rüyada bir hayvanı öldürmek, zahirde günahken, bâtında büyük bir muvaffakiyettir. Zira o hayvan, dışarıdaki bir mahluk değil, sâlikin kendi içindeki hayvani bir sıfatın sembolüdür.

Rüyada öldürdüğümüz hayvanlar, oraya daha evvel sahip olan kimseler, varlıklardır. İşte onun için zaman zaman deriz, rüyada öldürülen hayvanlar günah olmaz. Dışardaki hayvanlar gibi değildir, çünkü onların hükmü, hayaldirler.

Sâlik zikirle nefsine hücum ettikçe, rüyasında bu savaşı görür. Bir sâlikin şu rüyası, bu cengin ne kadar çetin geçtiğini gösterir:

Geçen günkü rüyamızda tüfek ile on kişiden fazla insanı boğazından vurup öldürüyoruz ve bıçak ile iki kişinin boğazını kesiyoruz.. fakat kestiğimiz kişiler ölmüyor ve bizi kovalıyor biz kaçarken ayakkabılarımız çıkıyor ve sonra bizi yakalıyorlar..

Burada öldürülmeye çalışılan insanlar, nefsin farklı veçheleri, sâlikin benliğine işlemiş kötü huylardır. Onları öldürmeye çalışması, cihad azmini gösterir. Fakat onların ölmemesi ve kendisini kovalaması, nefsin ne kadar dirençli olduğunu, mücadelenin henüz bitmediğini anlatır. Ayakkabıların çıkması ise, bu mücadelede usûlünü, yolunu, yöntemini kaybetme tehlikesine işarettir.

Başka bir sâlikin rüyası ise daha ileri bir mertebedeki fethi müjdeler:

Daha sonra deniz kıyısına gittim üç tane asker arkası dönük silah ile vurdum. Birini kuma gömüp öldürdüm. Son askeride denize gönderdim boğulsun diye.

Buradaki askerler, nefsin eski kalelerini bekleyen muhafızlardır. Onları vurup öldürmek, o kalelerin fethedildiğine, sâlikin kendi iç ülkesinde hakimiyetini kurmaya başladığına delalet eder. Birini kuma gömmek o sıfatı tamamen tesirsiz hale getirmek, diğerini denize göndermek ise vahdet denizinde boğup yok etmek manasına gelebilir. Her sembol, sâlikin hâline ve mertebesine göre mürşid tarafından yorumlanır. Bu rüyalar, sâlikin nefsle cihadında hangi cephede savaştığını ve ne kadar mesafe katettiğini gösteren en sadık raporlardır.

Edep ve Teslimiyet: Zuhuratı Anlatmanın Usûlü

Tüm bu manevi alışverişin temelinde ise iki esas vardır: Edep ve teslimiyet. Rüya, mahrem bir sırdır. Herkese, olur olmaz yerde anlatılmaz. Sadece yolun tabibi olan mürşide veya onun yetki verdiği bir vekile (yolcuya) arzedilir. Bu arz edişte dahi bir usûl, bir erkân vardır. Sâlik, rüyasını kendi hevasına göre yorumlamaya kalkmaz, ona ekleme çıkarma yapmaz, gördüğü gibi, samimiyetle aktarır. Mürşidin yorumuna ise tam bir teslimiyetle boyun eğer.

Terzibaba külliyatındaki yazışmalar, bu edep ve hiyerarşinin ne kadar hassas olduğunu gözler önüne serer:

Kendisine zuhurat göndermiştim altına da Yolcu rüyaları Efendi Babam’a gönderin yazdınız Nüket annemi arayıp Efendi Babama soralım mı yazdım bana cevaben siz müdahil olmayın kendi seyrinize bakın diye cevap gönderdi.

Bu konuşmalar, dışarıdan bakana bir bürokrasi gibi gelebilir. "Ona değil, buna gönder," "Sen karışma, kendi seyrine bak." Fakat hakikatte bu, manevi bir ameliyathanenin steril ortamını koruma çabasıdır. Herkesin haddini bilmesi, kendi vazifesine odaklanması, yetkisi olmayan işlere karışmaması, yolun selameti için elzemdir. Bir sâlikin, başka bir sâlikin rüyasına müdahil olması, doktorun ameliyatına hastabakıcının karışması gibidir; faydadan çok zarar getirir. Emrin netliği ve teslimiyetin saflığı esastır. "Rüyalarınızı Efendi Baba'ya gönderin" emri, bir tavsiye değil, uyulması gereken bir talimattır.

Bazen de rüya ve varidat (uyandıktan sonra kalbe doğan manalar) birbirine karışabilir. Sâlikin bunları da net bir şekilde ayırt edip mürşidine öyle sunması gerekir. Bir sâlikin üç sene sonra gönderdiği bir zuhurat üzerine Terzibaba Hazretleri'nin sorduğu soru, bu konudaki titizliği gösterir:

Bu zuhurat hakkında size nasıl bir yazı yazacağımı bilemedim. Şunun için, zuhuratı sadece bilgim olsun diyemi gönderdiniz, yoksa hakkında herhangi bir yorum yapılması içinmi gönderdiniz? Diğer bir husus, Yazıların hepsi zuhuratın tamamı mı? yoksa baştaki yazılar zuhuratın sözleri, diğerleri sizin yorumlarınızmı?

Sâlikin cevabı, bu yoldaki edebi özetler niteliktedir: "Göndermem sizdeki açılmadan istifa etmem içindir." Yani, "Ben bu rüyayı kendi aklımla çözmek, onunla övünmek için değil, sizin irfanınızdan bir pay almak, sizin aynanızda kendi hâlimi görmek ve yoluma ışık tutması için gönderdim." Rüya anlatmanın gayesi budur: Kendi aczini ve ihtiyacını bilerek, mürşidin ilminden ve himmetinden istifade etmek.

Netice olarak, Terzibaba geleneğinde rüya, bir eğlencelik veya falcılık değildir. O, yaşayan, işleyen, sâlikin seyrini şekillendiren, mürşid ile arasındaki bağı kuvvetlendiren dinamik bir irşad yöntemidir. Sâlik için bir ayna, mürşid için bir teşhis aracıdır. Ciddi bir iştir; edep, samimiyet, teslimiyet ve sabır ister. Zikirle, hizmetle, sohbetle kalbini saflaştıran sâlikin rüyaları da zamanla nefsanî kuruntulardan, gündelik hayallerden arınır; berraklaşır ve doğrudan bâtın âleminden, hakikat kaynağından gelen ilahi mesajlara, manevi müjdelere ve rabbanî ikazlara dönüşür.

Füsûsu'l-Hikem'de Rüya

Evvelki bölümlerde, rüyanın ne olduğuna, dünya hayatının bizatihi bir rüya mesabesinde bulunuşuna dair bir kapı araladık. Şimdi ise, bu ilmin sultanı, Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri’nin hikmet pınarından içmeye niyet edelim. O, Füsûsu'l-Hikem adlı eserinde, rüyanın hakikatini öyle bir açar ki, akıllar hayran, gönüller mestan olur.

Şeyh-i Ekber, bu mühim bahsi, eserinin en nurlu faslarından birine, “Yusuf Fassı”na yerleştirmiştir. Bu tesadüf değildir. Zira Hz. Yusuf, rüya ilminin pîridir. Kur’an’ın bize anlattığı o muazzam kıssa, baştan sona bir rüyanın tevilidir. Bu sebeple İbn Arabî, Yusuf kelimesine yakışan hikmetin “Hikmet-i Nûriye”, yani Nûrânî Hikmet olduğunu buyurur. Neden nur? Çünkü rüya, bâtının zifiri karanlığına sızan bir nur, Âlem-i Misal’den gelen bir ışıktır. Terzibaba Necdet Ardıç Efendimiz, bu sırrı şöyle şerh eder:

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ KELİME-İ YUSUFİYE’DE MÜNDEMİC “HİKMET-İ NÛRİYE” NİN BEYANINDA OLAN FASTIR Hikmet-i nuriye’nin Kelime-i Yusufiyye’ye tahsis olunmasındaki sebep budur ki, yani “Nur” hikmetinin Yusuf kelimesine tahsis edilmesindeki hikmet budur ki alem-i misal, alem-i nurani ve Yusuf (a.s.)ın keşfi dahi “misali”dir. Yusuf (a.s.) da suver-i hayaliyye-i misaliyyenin keşfine müteallik olan saltanat-ı Nuriye-i ilmiye zahir oldu. Yani Yusuf’un (a.s.) varlığında suver-i hayaliyye yani hayali suretler ve misali suretler keşfine müteallik, taalluk eden yani buna dayanan saltanat-ı nuriyye yani nur saltanatı onda ilmiye zahir oldu. İlmi nuri saltanat Yusuf’da (a.s.) zahir oldu. O da alâ-vechi’l-ekmel yani kamil bir yönden ilmi tabirdir.

Rüya, hayalî suretlerin keşfidir ve bu keşif, nurani bir saltanattır. Bu ilim, Hz. Yusuf’a en kâmil vechede verilmiştir. Bugün dahi bir kimse sadık bir rüyayı doğru tevil ediyorsa, bilsin ki o ilmi Hz. Yusuf’un ruhaniyetinden, onun mertebesinden bir pay alarak yapmaktadır. Bu nur, eşyanın hakikatini idrak ettiren, ancak kendisi idrak edilemeyen Nur’un, yani Hakk’ın Zât’ının bir tecellisidir. O nur olmasa, hiçbir şeyi bilemezdik.

Bu hayalî suretler nereden gelir ve nasıl olur da bazen doğru, bazen de anlamsız olurlar? Şeyh-i Ekber, hikmetin kapısını bir aralık daha açar ve bize iki tür hayalden bahseder: Hayal-i Mutlak ve hayal-i mukayyed.

Hayal-i Mutlak, varlık mertebeleri arasında bulunan, ruhlar âlemi ile şehadet âlemi arasında bir berzah olan Âlem-i Misal’dir. Burası, cisimler gibi yer kaplamayan fakat ruhlar gibi de tamamen soyut olmayan latif suretlerin bulunduğu bir hazinedir. Bütün manalar, surete bürünmek için önce bu âleme iner. Hakk’ın ilminin hazinesi orasıdır ve oradan hata sâdır olmaz.

Hayal-i mukayyed ise, bizdeki, yani insandaki hayal gücüdür. Bu, kayıtlı, sınırlı bir hayaldir. Bir ayna gibidir. Bu aynanın bir yüzü yukarıya, yani Âlem-i Misal’e dönüktür; diğer yüzü ise aşağıya, yani kendi nefsimize, bedenimize, mizacımıza, arzularımıza dönüktür. Bütün mesele, bu aynaya hangi suretin, hangi cihetten aksettiğidir. Terzibaba Efendimiz bu iki yönlü işleyişi anlatır:

Hayal-i mukayyede yani hayal-i insaniye gelince onun bir tarafı alem-i misale bir tarafı da insanın kendi nefsine bedenine muttasıldır, oraya bağlanmıştır. Yani insandaki hayal iki yönde birisi hayal-i mukayyede, birisi alem-i misale yani misal alemine bir tarafı da insanın kendi bedenine nefsine bağlıdır.

Bu iki yönlü bağlantı sebebiyle, gördüğümüz rüyalar da iki ana kaynağa ayrılır. Eğer insanın mizacı bozulmuşsa, hasta ise, çok tuzlu yiyip susamışsa veya kalbi bir dünyalık sevdaya düşmüşse, hayal aynasına akseden suretler aşağıdan, yani kendi nefsinden ve bedeninden gelir. Bunlar, hakikati olmayan, tabire gelmeyen karmaşık düşlerdir ki, Kur’an bunlara “adğâsü ahlâm” der.

Mesela bir kimse hasta olmakla kendisine bir takım hayalat arız olur sayıklar ve keza bir kadına muhabbet edip onun tasavvuru ile kendisine şehvet galebe eder uyuduğu vakit onun hayali zuhur ederek mülakat etmekle ihtilam olur. Yahut çok tuzlu yemek yer uykusunda susuzluk galebe eder rüyasında birtakım akarsular ve çeşmeler görür.

Bunlar, nefsanî ve bedenî durumlardan kaynaklanan, kişinin kendi iç dünyasının yansımalarından ibaret olan rüyalardır. Tabir edilmezler, çünkü bir hakikate dayanmazlar; sadece birer oyalanmadır. Ne var ki, bir sâlikin kalbi riyazet ve mücahede ile saflaşmışsa, fikri Hak’tan gayrısından arınmışsa, o vakit onun hayal aynasına akseden suretler artık aşağıdan değil, yukarıdan, yani ulvî cihetten, Âlem-i Misal’den gelir. Bunlar, ister uykuda ister yakaza (uyku ile uyanıklık arası) halinde görülsün, Hak ve sabittir. Çünkü bu rüyaların kaynağı, Hakk’ın ilim hazinesidir.

Fakat insanın hayal aynasında tasvir olan şekillenen suretler ulvi cihetten yani misal aleminden nüzul etmiş ise gökten inmiş ise gerek yakazada, (uyku ile uyanıklık arası) ve gerek uykuda olsun Hak ve sabittir . Zira Hakk “alem-i misal” hizane-i ilm-i Hak’tır, ondan hata sadır olmaz.

Mürşidin, müridinin rüyasını dinlemesindeki sır budur. Sâlikin rüyaları, onun manevi seyrinin haritasıdır. Rüyalar nefsanî bulanıklıktan kurtulup Âlem-i Misal’den gelmeye başladığında, bu, sâlikin kalbinin saflaştığına ve bâtın âlemiyle irtibat kurmaya başladığına işarettir.

Bu manevi tecrübe, bazen de ilahi bir imtihan vesilesi olur. Cenâb-ı Hakk, Kur’an-ı Kerim’de, İsra Suresi’nde Peygamber Efendimiz’e (s.a.v.) hitaben şöyle buyurur:

وَاِذْ قُلْنَا لَكَ اِنَّ رَبَّكَ اَحَاطَ بِالنَّاسِ وَمَا جَعَلْنَا الرُّءْيَا الَّتِىۤ اَرَيْنَاكَ اِلا فِتْنَةً لِلنَّاسِ وَالشَّجَرَةَ الْمَلْعُونَةَ فِى الْقُرْاَنِ… "Ey habibim zikret şu vakti ki biz sana dedik muhakkak senin Rabbinin nası Zat’ı uluhiyetiyle sarmıştır… Bizim sana gösterdiğimiz rüya ve Kur’an da olan şecere-i melune insanlara fitnedir." (İsra, 17/60)

Ârifler bu ayeti tefsir ederken derler ki, bu âlemdeki bütün bu kesret, bu taayyünler, bu gördüğümüz varlıklar, Zât-ı Uluhiyetin varlığında bir rüyadan ibarettir. Hakk’ın sana gösterdiği bu rüya, yani kâinatın bu görünüşü, insanlar için bir fitnedir, bir imtihandır. Kim bu rüyanın suretine aldanıp kalacak, kim bu rüyayı tevil edip ardındaki hakikate, yani Müessir-i Hakiki’ye ulaşacak? Bütün mesele budur. Rüya, hem bir haberci, hem de bir imtihan vesilesidir.

Rüyanın Füsûs’taki en derinlikli tezahürlerinden biri de, Nübüvvet (peygamberlik) ve Velayet (velilik) binalarının tamamlanışını sembolize eden meşhur rüyadır. Bu, Şeyh-i Ekber’in Şîs Fassı’nda şerh ettiği, hem Resulullah Efendimiz’in (s.a.v.) hem de Hatemü'l-Evliya’nın (velilerin sonuncusu) gördüğü veya görmesi gereken bir rüyadır.

Resul-i Ekrem Efendimiz, bir rüyasında, peygamberliğin kerpiçten örülmüş bir duvar suretinde temsil edildiğini görür. Bu duvar mükemmeldir, ancak bir tek kerpiçlik yeri boştur. Efendimiz (s.a.v.), “İşte ben o kerpicim,” buyurarak, kendi gelişiyle Nübüvvet duvarının tamamlandığını ve kendisinin Hatemü’l-Enbiya (Peygamberlerin sonuncusu) olduğunu ilan eder.

Nitekim hadis-i şerif’te buyurdular; “Enbiya arasında benim meselim misalim bir duvar bir kerpiçten gayri olarak onu ikmal eden adam misali gibidir. İşte ben bu kerpicim, benden sonra ne nebi ne de Rasul yoktur.”

Bu, Nübüvvet’in zâhirinin tamamlanmasıdır. Velayet ise onun bâtınıdır. Şeyh-i Ekber, Hatemü’l-Evliya’nın da buna benzer bir rüya görmesinin mukadder olduğunu, ancak bir farkla göreceğini söyler. Hatemü’l-Evliya, aynı duvarı görür fakat duvarda bir değil, iki kerpiçlik boşluk görür. Biri gümüş, diğeri altındandır.

Hatem-i evliyaya gelince onun dahi böyle bir rüya görmesi lazımdır, böyle olunca hatem-i evliya Rasulullah (s.a.v.) efendimize rüyasında temsil olunan duvarı görür ve duvarda dahi iki kerpiç mevziini görür, hatemi evliyanın gördüğü duvarın kerpici altından ve gümüş yani o öyle duvardır ki bir kerpici altından bir kerpici de gümüşten olmak üzere bina olunmuştur.

Bu sembolizmde gümüş kerpiç, zâhiri temsil eder. Hatemü’l-Evliya’nın, zâhirde Hatemü’l-Enbiya’nın şeriatına tabi olduğunun işaretidir. O, yeni bir şeriat getirmez, mevcut şeriatın hükümlerine uyar. Bu onun gümüş kerpiçle temsil edilen zâhir yönüdür. Altın kerpiç ise bâtını, yani Velayet’i temsil eder. Bu da onun, ilmi ve hakikatleri vasıtasız olarak, doğrudan doğruya Nübüvvet’in de kaynağından, yani Hakk’tan aldığının işaretidir. Böylece o, zâhirde Resulullah’a tabi, bâtında ise doğrudan Hakk’tan alan bir makamda bulunur. Bu iki kerpici kendi nefsiyle doldurduğunu görmesiyle Velayet duvarı da tamamlanmış olur.

Burada altın kerpiçten murad nübüvvetin batını olan velayeti ve gümüş kerpiçten murad dahi velayetin zahiri olan nübüvvettir. Böylece batın altın ve zahir de gümüş olarak temsil olunmuştur.

İbn Arabî Hazretleri’nin bu derinlikli yorumu, rüyanın sadece kişisel bir tecrübe olmadığını, aynı zamanda Nübüvvet ve Velayet gibi küllî hakikatlerin de sembolik bir dille ifade edildiği ilahi bir sahne olduğunu gösterir. Rüya, Mutlak Hayal ile mukayyed hayalin kesiştiği, meleklerin suretlere büründüğü, ilahi ilmin süt suretinde, Nübüvvet’in duvar suretinde tecelli ettiği mucizevi bir berzahtır. O berzaha girebilen ve oradan gelen haberleri doğru tevil edebilenler, “İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar” hadisinin sırrına, henüz bu dünya rüyasındayken ermiş olanlardır.

Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği

Füsûsu'l-Hikem deryasında rüya bahsi, varlığın dokusuna işlenmiş bir sır perdesini aralamanın anahtarı olur. Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri'nin hikmet pınarından içenler için rüya, zıtların bir araya geldiği, zahir ile bâtının, kesif ile latifin, Hâlık ile mahlûkun aynı anda tecellî ettiği bir Cem makamı tecrübesidir. Bu makamda artık “o” ve “ben” kalmaz; sadece Vücûd-u Vahid’in, yani Tek ve Mutlak Varlığın farklı şe’nlerdeki (ilahi iş ve oluşlardaki) zuhûru kalır.

Dünya hayatı, kesif bir hayaldir; gece gördüğümüz rüya ise latif bir hayal. Aralarındaki fark, birinin dokunulabilir, diğerinin ise dokunulamaz olmasından ibarettir. Hakikat ehli için ikisi de Hakk’ın birer tecellî aynasıdır. Terzibaba Hazretleri’nin Füsûs şerhinde bu incelik şöyle açıklanır:

Eğer bu varlık mutlak kendine ait varlığı olsa belirli bir süre sonra eskimez, yaşlanmaz, ebedi baki kalırlardı. Dünyanın hali o zaten doğdu yaşadı öldü. Ancak hayâl-i rü'yâ ile hayâl-i şehâdet arasında letafet ve kesafetten başka bir fark yoktur. Yani bu dünyada yaşadığımız süre içerisinde rüyada gördüğümüz hayaller dahi bu hayalden hayal-i rüya ile hayal-i şehadet arasında letafet ve kesafetten başka bir fark yoktur. Yani dünyada yaşıyorken gördüğümüz hayal kesif, rüyada gördüğümüz rüya da latif yaşantıdır arada bu fark vardır.

Bu sohbetin manası şudur: Bizler bu dünya hayatını, yani şehâdet âlemini “gerçek” zannederiz. Rüya âlemini ise “hayal”. Hâlbuki irfan nazarında ikisi de hayaldir; biri yoğunlaşmış (kesif), diğeri seyrelmiş (latif). Biri el ile tutulur, diğeri ruh ile tutulur. Ârif için ölüm, bu kesif hayalden latif hayale, yani zâhir elbisesini çıkarıp bâtın libasını giyerek bir hâlden diğerine geçmektir. Bu geçişte büyük bir sarsıntı yaşamayanlar, daha bu dünyadayken “ölmeden evvel ölünüz” sırrına ermiş olanlardır. Onlar için bu iki âlem arasındaki perde o kadar incelmiştir ki, geçiş bir odadan diğerine girmek gibi olur.

Tabi ki ölüm herkeste bir vuruntu yapar, büyük bir sistem değişikliği vardır, ama kim ki bu dünyada kendisini tanımışsa ahırı, evveli, zahiri, batını bilmişse o halde ne olmaktadır, zahirden batına geçmektedir, zahir dediğimiz şeyin batından başka bir şey olmadığından batın dediğimiz şey zahirden başka bir şey olmadığını anladığımızda ahirete bizi aldıklarında bu unsuri vücudumuzu üstümüzden aldıklarında bizde fazla bir değişiklik olmaması gerekmektedir.

Bu, zıtların birliğidir. Zâhirin bâtından, bâtının zâhirden gayrı olmadığını idrak etmektir. Rüya, bu idrakin en saf tecrübe edildiği talim meydanıdır.

Hz. İbrahim’in Rüyası: Kendini Kurban Etmenin Te’vili

Bu zıtların birliği ve rüyanın hakikatini anlatan en derinlikli kıssalardan biri, Hz. İbrahim’in (a.s.) oğlunu kurban etme rüyasıdır. Zâhirde bu, bir babanın evladını kurban etmesi gibi görünür. Akla ve şefkate aykırı gelen bu durum, ancak rüyanın ve varlığın te’vil (derin manasını yorumlama) ilmiyle anlaşılır. Füsûs, bu hadiseyi bir baba-oğul hikayesi olarak değil, Vücûd-u Vahid’in kendi taayyünleri, yani belirip açığa çıkmış veçheleri arasındaki bir konuşma olarak ele alır.

Hz. İbrahim, Vücûd-u Vahid’in bir taayyünüdür. Oğlu da onun bir sırrı, onun varlığından bir cüz, bir başka taayyündür. Dolayısıyla İbrahim, rüyasında oğlunu boğazlarken aslında kendi nefsini, kendi varlık iddiasını boğazlamaktadır. Oğul, babanın sırrıdır; babanın kendisinden bir parçadır. Terzibaba Hazretleri’nin dilinden bu sırrı dinleyelim:

Şu halde İbrahim (a.s.) rüyasında oğlu ola İshak’ı (a.s.) boğazladığını gördüğü zaman kendi nefsinden başkasını boğazlar görmedi. Neden koç şeklinde görüldü, tarikat düzeyinde baktığımız zaman nefs-i levvamenin boğazlanmasını ifade ediyor. O da kendinden olduğundan duygularının kesilmesini ifade ediyor, dolayısıyla duygular da bıçakla kesilemeyeceğinden İbrahim (a.s.), İshak’a (a.s.) bıçağı çaldığı zaman etini bıçak kesmedi. Neden kesmedi çünkü orada kesilecek olan et değil aslında duygulardı.

Rüyanın te’vili budur. Kesilmesi gereken, et ve kemikten oluşan bir beden değil, kişiyi Hakk’tan ayrı bir varlık olduğuna inandıran benlik duyguları, unsurlardan ibaret bir ceset olduğu zannıdır. Hz. İbrahim, oğluna “Ne görürsün?” diye sorduğunda, aslında kendi varlığının bir başka veçhesine sormaktadır: “Sen bu emri nasıl te’vil edersin? Sen de bu birliği görüyor musun, yoksa ikilikte misin?” Oğlunun “Babacığım, emrolunduğun şeyi yap” demesi, bu birlik şuuruna, bu tevhid idrakine onun da ortak olduğunun ilanıdır. “Benim bu unsuri vücudumu, bu mahlukiyet zannımı ortadan kaldır ki, hakikatim olan Hâlık zuhûr etsin” demektir.

Yani mahlukluğum ortadan kalksın, hakikatim kalsın diye yap diyor. O çocuk da bunun farkındadır. Neden, çünkü kendi hakikati zaten. Fiili Hakkın senin suretinde mübaşir ol, yani müjdelen halbuki baba oğlun aynıdır, zira oğlunun pederinin vücudundaki cüzlerden ayrılıp meydana gelen bir nutfeden ibarettir. Nutfe ise sureten pederin gayri ise de manen hakikaten gayri değildir.

Bu hikmet, her sâlikin yolculuğunda geçerlidir. Sâlik, rüyasında veya zuhuratında kendinden bir parçayı, sevdiği bir şeyi feda ettiğini gördüğünde, aslında kendi nefsindeki bir sıfatı, bir bağlılığı kurban etmektedir. Bıçak kesmiyorsa, anlar ki kesilecek olan zâhirdeki et değil, bâtındaki bir bağdır. Yerine bir koç gelmesi ise, bu fedakârlığın Hakk katında kabul edildiğini ve nefs mertebelerindeki bir sıfatın (mesela nefs-i levvame’nin) kurban edildiğini gösteren bir işarettir.

Ârifin Nazarı: Aynadaki Sır ve Her Şeydeki Şe’n

Hz. İbrahim’in rüyasında tecelli eden bu birlik nazarı, kâmil insanın yani ârifin her anki bakışıdır. Gaflet ehli bir insan aynaya baktığında, “kendini,” yani etten kemikten ibaret fani suretini görür. Ârif de aynaya baktığında “kendini” görür, ama onun “kendi” dediği, o surette tecelli eden Hakk’ın bir ismidir, bir veçhesidir.

O kişi aynaya bakarken eğer gaflet ehli ise beni kendimi gördüm der. Ama irfan ehli ise beni kendimi gördüm der. Gene aynı şeyi söyledi arada ne fark oldu, gaflet ehli ile irfan ehlinin. Birisi gaflet ehli nefsi olarak kendini oraya sıkıştırarak sadece etini kemiğini gördüğünü kendini gördüğünü zanneder, halbuki irfan ehli baktığı zaman Hakkı indindeki Hakkı orada görmüş olur dolayısıyla gene kendimi gördüm der ama Hakkani kendimi gördüm der. Diğeri hod be hod nefsani kendini gördüğünü söyler. İkisi de aynı sözü söyler, ama arada biri rüyadadır, biri de uyanıklıktadır.

Dünya rüyasından uyanmak budur. Söz aynı kalır, ama mana tamamen değişir. Ârif, sadece aynada değil, baktığı her surette bu tecellîyi müşahede eder. Çünkü bilir ki, varlık âlemindeki her bir zerre, her bir suret, Hakk’ın bir isminin aynasıdır ve ilahi bir şe’ni, yani bir iş ve oluşu temsil eder. Bu idrak, âlemi bir “Kitab-ı Hakk” olarak okumaktır.

Binâenaleyh kesif cisimler ve anasırdan olan bu dünyânın suretlerinden ve eşkâlinden her birisi, bir şe'n-i ilâhîyi temsîl ve teşhîs eder. Yani gördüğümüz ne varsa ilahi bir şe’ni ortaya getirir, teşhis eder, ve temsil eder. İşte arif olan insan bu âlemde bir suret gördükde onu te'vîl edip ma'nâsına intikal eder . Yani herhangi bir şey görse onu tevil eder, manasına intikal eder. İnsân-ı câhil ise her bir sureti, hayvanın ot ve saman görmesi gibi görür; yani nefsine pay çıkararak görür.

Cahil, yani bu ilimden habersiz olan, gördüğü suretin zâhirine takılır, ondan ya nefsanî bir haz alır ya da bir elem duyar. Ârif ise suretin bir kabuk, bir sembol olduğunu bilir ve onun işaret ettiği manaya, yani o surette tecelli eden isme ve şe’ne intikal eder. Bu yüzden ârif için her hadise bir derstir, her varlık bir ayettir. Bu âlem, te’vil edilmeyi bekleyen sonsuz bir rüyadır.

Ölüm: Dünya Rüyasından Hakikate Uyanış

Eğer bütün bu âlem, zâtı itibariyle Hakk’ın bir rü’yeti, bir hayali ise, o zaman bizim bireysel varlığımız ve ölüm dediğimiz hadise nedir? Füsûs hikmeti bize öğretir ki, bu dünya hayatı, Efendimiz’in (s.a.v.) buyurduğu gibi, “uyuyan kimsenin rüyası gibidir.” Ölüm ise bu rüyadan uyanmaktır.

Fass-ı Yusufide dahi izah olunduğu üzere (s.a.v.) Efendimiz “Nas uykudadırlar öldükleri zaman uyanırlar.” “Dünya uyuyan kimsenin rüyası gibidir.” Bizler şu anda bile bir uyku içindeyiz. Bakın bu iki hadis-i şerif gerçekten çok mühim, şu anda bile bir uyku içindeyiz, ilahi hakikatleri ne kadar idrak ediyorsak bu uykudan ancak o kadar uyanabiliyoruz, hakikat-i ilahiyeyi, kendimizi, nefsimizi ne kadar tanıyorsak bu uykudan o kadar uyanabiliyoruz.

Bu uyanış, herkes için ölümle birlikte zorunlu olarak gerçekleşecektir. Ancak irfan yolunun gayesi, bu uyanışı ölüm gelmeden önce, irade ve idrak ile bu dünyada yaşamaktır. “Ölmeden evvel ölünüz” sırrı budur. Kişi, kendi nefsanî varlığının bir hayalden ibaret olduğunu anladığında, onu Hakk’ın varlığında yok ettiğinde, daha bu dünyadayken uyanır. Artık o, rüyanın içinde rüya olduğunu bilen kişidir. Rüyayı dışarıdan seyreden ve tabir edebilen bir nazara sahip olur.

Tevhid ehli ancak bu alemin hakikatini idrak ediyor, o zaman da ölmeden evvel ölmüş oluyor, nasıl ki gece gördüğümüz kısa rüyaları gündüz tabir ediyoruz, ölmeden evvel ölmüş kişiler de bu beşer anlayışı dünyanın dışına çıktıklarından dışarıdan bakarak bu alemin hakikatini görüp tabir edebiliyorlar.

Böyle bir ârif için ölüm, bir yok oluş değil, sadece bir elbise değiştirmektir. Bu kesif beden kadehinin kırılması onu üzmez, çünkü bilir ki her mertebenin kendine uygun bir vücut kadehi vardır. Cenâb-ı Hakk, o mertebeye intikal ettiğinde ona yeni bir elbise, yeni bir kadeh verecektir.

Gam yemem zira O’nun koltuğunun altında başka bir kadeh-i vücut vardır . Yani kadehten kasıt vücut varlığıdır, başka bir vücud vardır, o mertebeye gittiği zaman onu vereceklerdir. Alem-i berzaha intikal ettiğimiz zamanda Cenab-ı Hakk bize başka bir yaşam sunacaktır, o geçici bir yer rüya gibi yer, o sürede bir vücud gerekmiyor çünkü kişi sahada değil, yani yaşam sahasında gezegen değildir, durağan olduğu için durağan olana vücud lazım değil akıl ile orada durulacak...

Netice olarak, Füsûs’un derinliklerinde rüya, zıt gibi görünenlerin hakikatte bir olduğu Muhammedî mîzan’ın tecrübe edildiği bir idrak kapısıdır. Bu kapıdan geçen sâlik, baba ile oğulun, Hâlık ile mahlûkun, zâhir ile bâtının, hayat ile ölümün aynı Vücûd’un farklı tecellîleri olduğunu müşahede eder. Artık onun için her suret bir ayet, her hadise bir işaret, bütün bir âlem ise te’vil edildiğinde sahibine ulaştıran sadık bir rüyadır.

Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Rüya

Hazret-i Pîr Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin hikmet denizinde rüya, sadece gece uykusunda gördüğümüz bir dizi hayal değildir. Rüya, varlığın sırrına açılan bir kapı, dünya hayatının hakikatine dair en dokunaklı bir teşbih ve sâlikin kendi iç âlemine tuttuğu bir aynadır.

Mesnevî-i Şerîf'in sayfalarında rüya bahsinin temeli, "İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar" hadîs-i şerîfine dayanır. Bu söz, dünya hayatını topyekûn bir rüya, ölümü ise bu rüyadan uyanış olarak konumlar. Bizler, bu uykunun içinde, rüyasında zengin olduğunu görüp hırsızdan korkan bir adam gibiyiz.

Örneğin bir kimse rüyasında kendisini zengin bir halde görüp paralarını hırsız çalar diye korksa, uyandığı zaman zenginliğinin ve hırsız korkusunun pek boşuna olduğunu görür. İşte dünya zenginlerinin hâli de böyledir. Nasıl ki hadîs-i şerifte "İnsanlar uykudadırlar, öldükleri zaman uyanırlar" buyurulur.

Dünya hayatının özeti budur. Mal, mülk, makam, şöhret... Hepsi bu büyük rüyanın içinde bize "ödünç" olarak verilmiş, fakat biz onları kendi mülkümüz sanmışız. Bu iğreti varlıklar üzerine titrer, kaybetmekten korkarız. Tıpkı rüyadaki zenginin, aslında var olmayan parasını çaldırmaktan korkması gibi. Ölüm denen "kulak çekici" gelip bizi bu gaflet uykusundan sıçratınca, rüyadaki korkularımıza güleceğimiz gibi, dünyadaki boş telaşlarımıza, hırslarımıza ve korkularımıza da öylece bakıp hayret edeceğiz. O gün, "uyanış" günüdür ve "sırların ortaya çıktığı gündür."

Uyanıklığın Hayali, Rüyânın Hakikati

Hazret-i Pîr, rüyayı sadece bir teşbih olarak kullanmaz, aynı zamanda onun bir işleyiş olduğunu da bize gösterir. Kişinin uyanıkken zihnini, kalbini ne ile meşgul ediyorsa, rüyasında da onunla hemhâl olacağını anlatır. Bu, "Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz ve nasıl ölürseniz öyle haşrolunursunuz" hadîsinin bir yansımasıdır. Zihnin ve kalbin yönelimi, rüyanın da istikametini belirler. Mesnevî'de anlatılan bir misafir kıssası bu sırrı açar:

"Çünkü tuvalet ihtiyacının baskısı altında bulunan misafirin hatırında bir virane hayali vardı. Rüyada dahi onun bakış yeri bir virane oldu." Bilinmeli ki hadis-i şerifte "Uyku ölümün kardeşidir" buyrulur. Diğer bir hadis-i şerifte dahi "Yaşadığınız gibi ölürsünüz ve öldüğünüz gibi haşrolursunuz" buyurulmuştur. Bu sebeple insan uyanıklık hâlinde ne fikir ve hayal sahibi ise rüya âleminde de o fikir ve hayali görür. Bunun gibi dünyada ne hâl ve sıfat üzerine yaşamakta ise öldüğü vakit berzahta (ölümden sonraki ilk durak) dahi o hâl ve sıfat içinde kalır.

Kıssada, sıkışan misafir, uyanıkken sürekli helâya gidebileceği tenha bir yer, bir "vîrâne" arar durur. Bu şiddetli arzu ve ihtiyaç, uykuya daldığında rüyasında tecellî eder ve kendini bir viranede bulur. Orada da ihtiyacını giderir ama uyandığında yatağını pisletmiş olduğunu görür. Bu hikâye, basit bir bedensel ihtiyaç üzerinden, büyük bir manevi hakikati anlatır. Uyanıkkenki düşüncelerimiz, niyetlerimiz, meşgalelerimiz, uyku âleminde bizim için birer "vîrâne" veya "gül bahçesi" halk eder. Kalbi dünya malıyla dolu olan, rüyasında hırsızlardan kaçar. Kalbi Hakk aşkıyla yanan ise dost meclislerinde, velîler sohbetinde bulur kendini. Uyku, ölümün kardeşidir ve rüya, berzah âleminin bir provasıdır. Orada, bu dünyada biriktirdiğimiz manalar, suretlere bürünüp karşımıza dikilecektir.

Mevlânâ, rüyanın bu yönünü anlatırken, bedenin kayıtlarından kurtulan ruhun neler yapabileceğini de bize gösterir. Uyku, ruhun bedenin zindanından bir süreliğine azat olmasıdır.

"Uzunluk ve kısalık maddî âlemdir, mana âleminde değildir." Örneğin rüya mana âlemidir. Bir kimse rüyasında bir dakika içinde uzak bir şehre gider ve orada birtakım kimseler ile görüşüp bazı işler yapar ki, bunları bu görünen âlemde yapmak gerekse aylar yetmez.

Bu şehadet âleminde havada uçmak, denizde yürümek, bir anda binlerce fersah yol katetmek mümkün değildir. Bedenin ve maddenin kanunları buna izin vermez. Fakat rüya âleminde, yani ruhun daha serbest olduğu mana âleminde bunların hepsi pek tabiî görünür. Ruh, o kesafetten kurtulunca nasıl şâd olduğunu, nasıl acayip işler başardığını rüyada bir anlığına tecrübe eder. Bu, ölümle birlikte bedenden tamamen ayrıldığında ruhun yaşayacağı hallerin küçük bir numunesidir. Ashâb-ı Kehf'in mağarada geçirdiği üç yüz dokuz senenin onlara bir gün gibi gelmesi de zaman ve mekân kaydının ruhani mertebede nasıl aşıldığının bir delilidir. Gaflet ehli için zaman uzar, gam ve teessüf getirir; Hak sevgisiyle sarhoş olanlar için ise asırlar bir an gibi geçer gider.

Rüyanın Mertebeleri: Keşf-i Mücerred ve Keşf-i Muhayyel

Hazret-i Mevlânâ'nın şârihleri, onun hikmetini bizlere aktarırken rüyanın her zaman aynı olmadığını, farklı mertebeleri bulunduğunu izah ederler. Bu, sâlikin manevi yolculuğunda önüne çıkan işaretleri doğru okuyabilmesi için elzem bir bilgidir.

"Keşf-i mücerred" (hayalden arınmış keşif) ve "keşf-i muhayyel" (hayal ile karışık keşif) ve "hayâl-i mücerred" (sadece hayalden ibaret). "Keşf-i mücerred" odur ki, sâlik henüz gayb âleminde olan bir sureti hayalden arınmış olarak ruhunun gözüyle rüyada görür; ve o gördüğü suret, bu cismaniyet âleminde aynen ortaya çıkar. Bu rüya tabire muhtaç olmaz.

Birinci mertebe, [keşf-i mücerred](/wiki/kesfkesf)'dir. Bu, perdesiz, aracısız, apaçık bir görüştür. Sâlikin ruhu, olacak bir hadiseyi veya bir hakikati, üzerine hayal perdesi örtülmeden, olduğu gibi görür. Bu tür rüyalar tabir gerektirmez, çünkü görülen ne ise, vuku bulacak olan da odur. Bu, ruhun mir'âtının (aynasının) saflığına, paslardan arınmışlığına işarettir. Uyanıkken bu hali yaşayan ariflere ise [mükâşefe](/wiki/mukasefe) ehli denir.

İkinci ve en yaygın olan mertebe ise [keşf-i muhayyel](/wiki/kesfkesf)'dir. Burada ruh, yine gayb âleminden bir hakikati idrak eder, fakat bu idrak esnasında nefsin hayal kuvveti ([kuvve-i mütehayyile](/wiki/kuvve-i-mutehayyile)) araya girer ve o manayı, kendi hazinesinden bulduğu dünyevi bir suret elbisesiyle giydirir.

"Keşf-i muhayyel" odur ki; sâlikin ruhu, rüyada bir suret görür; fakat ruhun bu idraki halinde nefsin müdahalesi olur; ve içsel kuvvetlerden olan "kuvve-i mütehayyile" (hayal gücü) o sureti, hayal hazinesinden, duyular âlemine ait uygun bir kılıkla örter. Örneğin ilmi, süt suretinde görür. Bu sebeple bu rüya, tabire muhtaç olur.

Tabir ilmi burada devreye girer. Rüyasında süt içtiğini gören biri, hakikatte ilimle rızıklanacağına işaret almış olabilir. Tabut üzerinde taşındığını görenin, aslında yüksek bir makama erişeceği müjdeleniyor olabilir. Neden? Çünkü Hazret-i Pîr'in dediği gibi, tabut da, makam sahibi de halkın omuzlarında taşınan bir "yük"tür.

Rüyada her kimi tabut üzerinde görürsen, makamı yüce olan bir mevkinin atlısı olur. (...) Çünkü o tabut halk üzerinde yüktür. Büyükler yükü halkın üzerine bıraktılar. Bu şerefli beyit, rüya tabirinin gerektiren sebepleridir; ve bu rüya "keşf-i muhayyel" (hayal yoluyla keşif) türündendir. Çünkü "keşf-i muhayyel" türünden olan rüyalar, rüyada görülen şekillerin anlamları ile dünyadaki şekillerin anlamları arasındaki bağıntılar bulunarak tabir edilir.

Bu manevi "bağıntıların" (münasebât) idraki, aklın işi değil, ilham-ı ilâhînin bir lütfudur. Bu yüzden rüya tabiri, ehil olmayanların elinde tehlikeli bir oyuncağa dönerken, bir mürşid-i kâmilin elinde sâliki irşad eden bir reçete olur.

Üçüncü tür ise "hayâl-i mücerred" veya "adğâsü ahlâm" (karışık düşler) denilen, nefsanî arzulardan, bedensel durumlardan veya gündelik meşgalelerin tortularından kaynaklanan boş hayallerdir. Define bulma arzusuyla yanıp tutuşan birinin rüyasında define bulması gibi. Bunların manevi bir değeri ve tabiri yoktur.

Uyanıkların Rüyası, Gafillerin Uykusu

Dünya bir rüyadır, ama bu rüyanın içinde uyanık olanlar da vardır. Onlar, bu kesif âlemin suretlerine takılıp kalmayan, her suretin ardındaki manayı, her hadisenin ardındaki hikmeti gören âriflerdir.

O kimse ki uyanıktır ve latîf rüya görür, o âriftir, onun toprağını göze çek! Uyanıklık hâlinde misal âlemini (maddî olmayan varlıkların şekillendiği âlem) gözlemleyen kimse, Allah'ı bilen âriftir. Sen onun bastığı toprağı tam bir saygıyla gözüne sürme gibi çek!

Ârif, uyanıkken rüya görendir. Yani, başkalarının sadece madde olarak gördüğü bu âlemde, o, [Âlem-i Misal](/wiki/alem-i-misal)'in tecellîlerini, manaların suretlere bürünüşünü müşahede eder. Onun kalbi, uykuya daldığında olduğu gibi, uyanıkken de gayb âlemine açılmış bir penceredir. Gözü kapalı uyuyanın gördüğü acayip şeyleri, o gözü açıkken görür. Rüyasında Hindistan'ı görmüş bir fil gibi mest ve coşkun halde gezer; çünkü o, bu âlemin ötesindeki hakikat Hindistan'ını bâtın gözüyle görmüştür.

Buna mukabil, hakikat güneşinden gözleri kamaşan yarasa fıtratlı kimseler, bu uyanıklığı inkâr ederler. Onlar, kendi nefsanî hayallerini ve rüyalarını mutlak gerçek sanırlar.

Senin gibi yarasa kuşları birçok rüyalar görürler ki, bu cihan güneşin yetimi kalır. Ey ayıplayıcı kimse! Hakikat güneşinden gözleri kamaşan senin gibi birçok yarasa kuşları rüya ve hayal görürler; ve bu rüya ve hayaller ile birtakım ahmakları kandırıp bu hakikat güneşinden uzaklaştırarak o güneşin yetimi bırakırlar.

Onların hisleri, hakikate göre tersine dönmüştür. Hayvanî ruhun uykusunda olduklarından, ruhani uyanıklığı idrak edemezler. Onlar için bu dünya hayatı tek gerçektir. Ölümü bir son, maneviyatı ise bir hayal zannederler. Oysa asıl ölüm, onların yaşadığı bu gaflet halidir. Asıl hayat ise, "ihtiyarî ölüm" ile, yani nefsanî arzulardan ölerek bu dünya rüyasından daha ölmeden uyanmaktır.

Gördüğün her rüya, sana senden haber verir. İster uykuda olsun, ister uyanıklıkta. Kalbinin aynasını temiz tut ki, sana yansıyan suretler, seni sahibine götürsün. Yoksa bu rüya âleminde, kendi kurduğun viranelerde kaybolup gitmek de vardır.

Mesnevî Ciltlerinden İzler

Ahmed Avni Konuk'un on üç ciltlik Mesnevî-i Şerîf şerhinde Rüya kavramı, farklı ciltlerde ayrı yönleriyle işlenir. Hangi beytin hangi ciltte geçtiğini bilmek, okuyucuya bu deryada bir pusula sunar:

  • Cilt 1: "Ebu'l-Vefâ mahzun bir hâlde uyumuş. Rüyâlarında Server-i kâinât Efendimiz görünüp buyurmuşlar: 'Yarın kürsiye çıkıp halka vaaz ve nasîhata başla, Kur'ân'ın sırlarından ve hakîkatlerinden bahset; çünkü bu hizmete sen mahsus kılındın.' Bu çeşit rüyâlar vahye yakın olarak değerlendirilir; çünkü hadîste 'beni rüyâda gören gerçekten beni görmüştür, şeytan benim sûretime giremez' buyurulmuştur."
  • Cilt 4: "Rü'yâsında Hindistan'ı görmüş olan bir fil gibi mest ve müstağrak bir hâlde idi. Filin rü'yâsında Hindistan'ı görmesi — sâlikin rûhunun aslî vatanını (Hindistan = âlem-i ervâh) hatırlaması demektir. Rûhlar dünyâya gelmeden önce âlem-i ervâhta idiler; uykuda zaman zaman o eski vatana rüyâ yoluyla giderler."
  • Cilt 5: "Bu tena'um ve azâbın nümûnesi dünyâda rü'yâ âlemidir. Bu âlem-i berzah, bâtının zâhir olduğu yerdir. Ölüm sonrasındaki yaşantı rüyâ âlemine benzer; orada da bâtın zâhir olur, niyetler form alır. Dünyâda rüyâ berzahın bir tatbikâtıdır; her gece sâlik küçük bir berzaha gider."
  • Cilt 6: "Rü'yâ görür ki malı vardır, torbayı kapar diye hırsızdan korkar. Meselâ bir kimse rü'yâsında kendisini zengin bir hâlde görüp paralarını hırsız çalar diye korksa, uyandığı vakit ne mal ne hırsız vardır. Hayatımız da öyledir — âhirette uyanınca dünyâdaki mal/mevki/şöhret meselelerinin hepsinin rüyâ olduğu anlaşılır."
  • Cilt 12: "Gözleri kamaşan senin gibi birçok yarasa kuşları rü'yâ ve hayâl görürler; ve bu rü'yâ ve hayâller ile birtakım ahmakları kandırıp bu hakikat güneşinden uzaklaştırarak o güneşin yetimi bırakırlar. O güneşi göremez hâle gelirler; çünkü rüyâya bağlanırlar, uyanmayı unuturlar."

Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme

Kavramlar Ağında Rüya

Rüya tecrübesi, irfan yolunda tek başına duran bir ada değildir. O, hakikat dokusunun içine örülmüş, diğer manevi tecrübe ve mertebelerle sıkı bir bağ içinde olan bir ipliktir.

Rüyanın en temel komşusu, onun gerçekleştiği mekân olan Alem-i Misal'dir. Bu âlem, ne tamamen ruhânî ne de tamamen cismânî olan, manaların suretlere büründüğü bir berzah, bir geçiş alanıdır. Gördüğümüz sâdık rüyalar, bu misal âleminde bize gösterilen hakikatlerdir. Orada bir aslan görürsün, bu dünyadaki hayvan olan aslan değil, kahır ve celal sıfatının bir suretidir. Dolayısıyla rüya, sâlikin Alem-i Misal'e açılan penceresidir.

Bu pencereden gelen görüntünün kalbe ulaşma şekli ise İlham'dır. Cenâb-ı Hakk, peygamberlerine vahiyle konuşur, velî kullarının kalbine ise ilham ile fısıldar. Sâdık rüya, nübüvvetin kırk altı cüzünden biri sayılmıştır ve bu, onun ne denli güvenilir bir ilham kaynağı olduğunu gösterir. Rüya, Hakk'ın kuluna uykunun sessizliğinde, aklın gürültüsü sustuğunda lütfettiği bir ilhamdır.

Uyanıkken veya uykuda, bâtın âleminden zahire yansıyan her türlü manevi işarete Zuhurat denir. Rüya, bu zuhuratın en yaygın ve en bilinen şeklidir. Bazen sâlikin gözü önündeki perde uyanıkken de bir anlığına kalkar, buna "vakıa" denir. Lakin rüya, bedenin bağları gevşediği için zuhuratın daha kolay ve sık yaşandığı bir hâldir. Her sâdık rüya bir zuhurattır, ama her zuhurat rüya değildir.

Rüyanın kendisi bir suret ise, onun taşıdığı öze, yani mesaja da Rüya Mana Alemi denir. Bu, rüyanın bâtınıdır. Mürşid-i kâmil, müridinin anlattığı rüyanın suretine takılıp kalmaz; o suretin ardındaki mana âlemine dalar ve oradan sâlikin hâline dair haberi çıkarır. Bu mana âlemi, kişinin kendi [A'yân-ı Sâbite](/wiki/ayan-i-sabite)'si, yani ilahî ilimdeki ezelî hakikati ile de doğrudan bağlantılıdır.

Bütün bu süreçlerin sonunda elde edilen netice ise Keşf'tir. Keşf, perdenin kalkması, gizli olanın açığa çıkması demektir. Rüya, sâlik için bir keşf kapısıdır. Bu kapıdan girerek nefsindeki hastalıkları, manevi yolculuğundaki engelleri veya kendisine sunulan lütufları keşfeder. Rüya, aklın ve beş duyunun göremediği hakikatlere dair bir ön-bilgi, bir keşiftir.

Bu yolun en büyük pîri, sultanı ise şüphesiz Hz. Yusuf (a.s.)'dır. O, Kur'an'ın diliyle bize rüya ilminin sadece bir geleceği tahmin etme sanatı olmadığını; bir zindanı medreseye, bir köleliği sultanlığa dönüştüren ilahî bir hikmet olduğunu öğretir. Onun kıssası, rüya tabirinin (te'vilü'l-ehâdîs) peygamberlere verilmiş bir ilim olduğunu, edep ve sıdk ile yaklaşıldığında kişinin ve toplumun kaderini nasıl şekillendirebileceğini gösteren en parlak misaldir.

Kütüphanedeki Kaynaklar

Bu kütüphanenin temelini oluşturan üç büyük deryaya daldığımızda, rüya incisinin farklı tecellîlerle parladığını görürüz. Her biri, aynı hakikate farklı bir pencereden bakar.

Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri'nin sohbetlerinde ve eserlerinde rüya, kuru bir nazariye değil, yaşayan, nefes alan bir irşat yöntemidir. O, rüyayı seyr-i sülûkun nabzını tutan bir tabip gibi kullanır. Sâlikin anlattığı rüya, onun manevi EKG'sidir. Mürşid, bu rüyadaki sembollerden yola çıkarak sâlikin hangi nefs mertebesinde olduğunu, hangi esmanın tesiri altında bulunduğunu, hangi hayvani sıfatla mücadele ettiğini teşhis eder. Rüyada bir yılanı öldüren müridin, nefs-i emmâresinin hile ve desiselerine karşı bir zafer kazandığı anlaşılır. Rüyada görülen renkler, sayılar, mekânlar, hepsi sâlikin manevi yol haritasındaki konumunu işaret eden levhalardır. Terzibaba geleneğinde rüya, mürşid ile mürid arasında konuşulan sırlı bir dildir; samimiyet ve edep üzerine kurulu bu dil, sâlikin İnsân-ı Kâmil olma yolundaki adımlarını aydınlatır. Rüya anlatmak bir fal baktırmak değil, manevi bir check-up yaptırmaktır.

Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri'nin Füsûsu'l-Hikem'ine, özellikle de "Yusuf Fassı"ndaki "Hikmet-i Nuriye"ye (Nûrânî Hikmet) kulak verdiğimizde ise meselenin vücûdî temellerine ineriz. Şeyh-i Ekber için âlemin kendisi, Hakk'ın bir hayalidir. Fakat bu hayal, boş ve bâtıl değil, hakikatin ta kendisinin bir tecellisidir. O, rüyayı, Mutlak Hayal olan Alem-i Misal ile insanın kendi hayal gücü olan mukayyed hayalin kesiştiği bir tecrübe olarak açıklar. Rüya, varlığın farklı mertebeleri arasında bir geçiş kapısıdır. Hz. İbrahim'in oğlunu kurban etme rüyası, bu derinliğin en çarpıcı misalidir. Zahirde bir evladın kurban edilmesi gibi görünen bu hadise, bâtında babanın kendi sırrı olan oğlunu, yani nefsine en sevgili olanı Hakk'a feda etmesidir. Bu, görünen ikiliğin ardındaki birliği, yani Tevhid sırrını tecrübe etmektir. Füsûs'un bakışıyla her rüya, doğru tevil edildiğinde, bizi suretten alıp Zât'ın bir şe'nine (ilahî bir iş ve tecelli) ulaştıran bir köprüdür.

Hazret-i Mevlânâ'nın Mesnevî-i Şerîf deryasında ise rüya, daha çok bir öğreti ve irşat metaforu olarak karşımıza çıkar. Mesnevî'nin ana fikri, "İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar" hadis-i şerifi etrafında döner. Dünya hayatı, lezzetiyle, acısıyla, zenginliği ve fakirliğiyle uzun bir rüyadan ibarettir. Asıl uyanış, ölümle gerçekleşecektir. Mevlânâ, rüya âlemini, ruhun bedenin esaretinden kurtulduğunda neler yapabileceğini göstermek için kullanır. Rüyada denizin üstünde yürüyen, göklerde uçan kişi, aslında ruhunun asli kabiliyetlerini bir anlığına hatırlar. Bu, sâliki dünya zindanına bağlanmaktan kurtarmak için bir teşviktir. Ayrıca, "Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle haşrolunursunuz" sırrınca, uyanıkken zihnimizi ve kalbimizi ne ile doldurursak, rüyamızda da onların suretleriyle karşılaşacağımızı söyler. Gündüzü para saymakla geçen tâcirin, rüyasında da para sayması gibi. Mevlânâ için rüya, hem dünya hayatının bir alegorisi hem de kişinin iç dünyasının şaşmaz bir aynasıdır.

Değerlendirme

Bu uzun sohbetin sonunda anlaşılıyor ki rüya, geceleri gördüğümüz bir dizi karmaşık resimden ibaret değildir. O, bâtın âleminin dilidir; Hakk'ın, kuluna uykunun sessizliğinde gönderdiği bir mektup, bir işarettir. Bu mektubu doğru okuyabilmek, yani tevil edebilmek, ancak bir mürşid-i kâmilin rehberliği ve sâlikin samimiyeti ile mümkündür. Rüya, sâlikin seyr-i sülûktaki hâlini gösteren bir ayna, nefsini tanıması için bir laboratuvar ve keşf kapılarını aralayan bir anahtardır. Lakin unutulmamalıdır ki bütün bu rüyalar, asıl uyanmamız gereken daha büyük bir rüyanın, yani dünya hayatının içindedir. Gayemiz, gece rüyalarından tabir dersleri çıkarırken, gündüz rüyası olan bu âlemden de "ölmeden evvel ölerek" uyanmak ve Vahdet sabahına gözlerimizi açmaktır. Cenâb-ı Hakk, hepimize sâdık rüyalar ve sâlih uyanışlar nasip eylesin.

Bu makale, Terzibaba Irfan Mektebi Dijital Kutuphanesi Wiki-Enhanced RAG sistemi tarafindan 25 kaynak eserden sentezlenmistir.

Model: gemini-pro-augmented-mesnevi | Olusturulma: 11.06.2026