Salât-ı Dâim
Salât-ı Dâim, tasavvufun en derin sırlarından ve yüce makamlarından biridir. Bu terkip, ilk duyuşta “sürekli namaz” gibi anlaşılsa da hakikati, bu basit tercümenin çok ötesinde, âlemleri ve varoluş mertebelerini kuşatan bir sırrı saklar. Salât-ı Dâim, belirli vakitlere sıkıştırılmış bir ibadet değil, ârifin her nefeste Hakk ile birlikte olduğu, varlığının her zerresiyle O’na yöneldiği bir şuur hâlidir. Beş vakit namaz bir mektepse, Salât-ı Dâim o mektepten mezun olup hayatın kendisini bir seccade, her anı bir mi’râc kılma sanatıdır. Bu, kulun Hakk’a kulluğunun sûretten mânâya, fiilden hâle geçtiği vuslat durağıdır. Terzibaba İrfan Mektebi’nde bu kavram, sâlikin seyr-i sülûkunun hem başlangıç niyeti hem de nihai hedefi olarak anlaşılır.
Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı
“Salât” kelimesi Arapça’da temel olarak “dua, niyaz, yöneliş ve irtibat” demektir. Cenâb-ı Hakk’ın Kur’ân-ı Kerîm’de mü’minlere emrettiği, belirli hareket ve sözlerden oluşan ibadetin özel adı olmuştur. “Dâim” ise “sürekli, kesintisiz, ebedî” anlamlarına gelir. Bu iki kelime bir araya geldiğinde, lafız olarak “kesintisiz namaz” veya “sürekli yöneliş” gibi bir mânâ ortaya çıkar.
Tasavvuf ıstılahında Salât-ı Dâim, bu lafzî mânânın çok ötesinde, kevnî ve vücûdî bir hakikate işaret eder. O, sadece kulun bir fiili değil, bizzat Hakk’ın kendi Zât’ından yine kendi Zât’ına olan ezelî ve ebedî tecellîsinin adıdır. Varlığın aslı, her türlü sıfat ve isimden münezzeh olan Zât-ı Mutlak’tır. Bu mertebe, kendinden kendine, kimsenin bilmediği ve bilemeyeceği bir Ahadiyyet (mutlak birlik) hâlindedir. O Zât, “Ben gizli bir hazine idim, bilinmekliği sevdim” hikmetiyle kendi güzelliğini ve kemâlini görmek, isim ve sıfatlarını açığa çıkarmak murad etti. Bu murad, bir sevgi ve rahmet tecellîsi olan Nefes-i Rahmânî ile varlık mertebelerini zuhûra getirdi.
Salât-ı Dâim’in en yüce mertebesi, Hakk’ın bu kendi kendine olan yönelişidir. O, Zât’ının aynaları olan isim ve sıfatlarına, o isim ve sıfatların da aynaları olan mahlûkatına yönelerek aslında yine Kendini seyreder, Kendini bilir, Kendine senâ eder. Bütün kâinat, zerrelerden kürelere kadar, bu ilâhî seyrin bir parçası olarak kesintisiz bir salât, bir tesbih ve bir zikir hâlindedir. Ağacın yaprağının hışırtısı, suyun akışı, kuşun ötüşü, gezegenlerin dönüşü bu büyük ve dâimî salâtın farklı nağmeleridir.
Kulun Salât-ı Dâim’i, bu kevnî, bu âfâkî salâta kendi kalbiyle, şuuruyla iştirak etmesidir. Kul, beş vakit namaz ile bedenini ve dilini terbiye eder. Bu, şerîatın getirdiği ve asla terk edilemeyecek bir edeptir. Bu bedenî ve lisanî namazla sâlik, kalbini dünya meşgalelerinden arındırıp Hakk’a yöneltmeyi öğrenir. Zamanla bu yöneliş, sadece seccade üzerinde kalmaz; hayatın her anına ve her mekânına yayılır. Artık onun için her yer bir mescid, her an bir mi’râc olur. Yediği lokmada Rezzâk ismini, gördüğü güzellikte Cemîl ismini, karşılaştığı zorlukta Kahhâr ismini müşahede etmeye başlar. Her fiilinde, her sözünde, her nazarında Hakk’ın bir tecellî ile kendisine yöneldiğini, kendisinin de o tecellînin aynası olarak yine Hakk’a döndüğünü idrâk eder.
Bu idrâk, namazı bir “vazife” olmaktan çıkarıp bir “vuslat” hâline getirir. Artık namaz, belirli vakitlerde yapılıp bitirilen bir eylem değil, sâlikin varoluşsal bir duruşu, bir kimliği olur. O, “Namaz kılan” değil, bizâtihi “Salât” olur. Varlığı, Hakk’a yönelmiş bir dua, bir niyaz hâlini alır. Bu makamda sâlik anlar ki, kendisinden zuhûr eden her fiilin fâili hakikatte Hakk’tır. Rükû eden de O’dur, secde eden de O’dur, kıyamda duran da O’dur. Kul, bu ilâhî fiillerin zuhûr ettiği bir ayna, bir mazhar olmanın edebi ve hayreti içinde yaşar.
Salât-ı Dâim, beş vakit namazın ötesinde, onu da içine alan ve aşan bir hakikattir. Beş vakit namaz, bu dâimî hâlin içindeki özel ve yoğunlaşmış tecellî anlarıdır. Salât-ı Dâim bir okyanusta yüzmekse, beş vakit namaz o okyanusun en berrak sularına dalınan beş ayrı dalış gibidir. Biri diğerinin alternatifi değil, tamamlayıcısıdır. Bedenin namazı vakitlidir, kalbin namazı ise dâimîdir. Ruhun namazının ise ne vakti vardır ne de mekânı; o, ezelden ebede Hakk ile Hakk olma sırrıdır. Onlar ki, “namazlarında dâimdirler” (Mearic, 23) hitabının yaşayan şahitleridir. Onların hayatı, baştan sona bir ibadet, her nefesleri bir tesbih olur.
Terzibaba'nın Nazarıyla Salât-ı Dâim: Aslı ve Mertebesi
Salât-ı Dâim bahsi, beş vakit namazın ötesinde bir idrâke kapı aralar. Bu kapıdan girince, kulun yaptığı bir fiilden ziyade, varlığın dokusuna işlenmiş ilâhî bir faaliyetin sırrına erilir. Salât-ı Dâim, kulun gayretiyle ulaştığı bir mertebe değil, varlığın en başından, tâ Zât-ı Mutlak’tan beri süregelen bir hakikatin kul aynasında seyredilmesidir. O, sonradan kazanılan bir sıfat değil, asılda var olanın keşfidir.
Salât, lügatte “dua, yöneliş, irtibat” demektir. Istılahta ise, bu yönelişin sahibinin kim olduğu sorusuyla derinleşir. Beşerî idrâk, “kul Allah’a yönelir” der ve bu, şerîat kapısında doğrudur. Lâkin hakikat kapısında, bu yönelişin aslının, Hakk’ın kendi Zât’ından yine kendi Zât’ına olan ezelî muhabbeti ve iştiyâkı olduğu görülür. Bütün âlemler, bu ilâhî yönelişin, bu ezelî salâtın farklı mertebelerde açığa çıkmasından ibarettir.
Öyleyse Salât-ı Dâim, kulun her an namaz kılması değil, bütün varoluşun Hakk’ın kendi kendine bir salâtı olduğunu idrâk ederek o ilâhî akışa teslim olmasıdır. Bu, fâili ve mef'ûlü, âbidi ve ma'bûdu aynı kaynakta birleyen bir Tevhid müşahedesidir. Bu ilâhî salâtın Zât denizinden şehâdet âlemimizin sahiline nasıl vurduğunu mertebe mertebe seyredebiliriz.
Hazret-i Zât'tan Şehâdet Âlemine: Salât'ın Tenezzülâtı
Her şeyin aslı olan Hazret-i Zât mertebesinde ne isim vardır ne sıfat, ne âbid vardır ne ma'bûd. Orası, her türlü nispetin ve kaydın ötesinde, mutlak gayb âlemidir; Ahadiyyet (mutlak birlik/teklik) makamıdır. Bu makamda Zât, kendi kendine olduğundan, yönelinecek bir “gayrı” yoktur. Salâtın tohumu, o makamın isimsizliğinde, gizli bir hazine olarak durmaktadır. Cenâb-ı Hakk’ın “Ben gizli bir hazine idim, bilinmekliği sevdim (istedim)” kudsî hadîsinde işaret ettiği o “sevgi” ve “istek”, ilk ilâhî yönelişin, ezelî salâtın ta kendisidir.
Bu sevgi ve bilinme isteğiyle Zât, kendi üzerine bir tecellî eyledi. Bu tecellî ile Ahadiyyet’in isimsizliğinden Vâhidiyyet (ilâhî isimlerin belirdiği birlik) mertebesine tenezzül etti. Salât, bir fiil olarak burada başladı. Vâhidiyyet mertebesi, Esmâü'l-Hüsnâ’nın, yani ilâhî isimlerin belirdiği makamdır. Artık “seven” (el-Vedûd) ve “sevilen” (el-Mahbûb), “bilen” (el-Alîm) ve “bilinen” (el-Ma'lûm), “ibâdet eden” (el-Âbid) ve “ibâdet edilen” (el-Ma'bûd) gibi ikilikler, henüz mahlûkat sahnesine çıkmadan, ilâhî mertebede zuhûr etmiştir.
Her bir ilâhî isim, kendi hükmünün, kendi eserinin açığa çıkmasını “ister”. Er-Rezzâk ismi rızık vermek, el-Hâlık ismi halk etmek, el-Musavvir ismi sûret vermek ister. İsimlerin bu “istek” ve “yöneliş”i, onların kendi Zât’larına olan salâtıdır. Onlar, kendi hakikatlerini âlemler aynasında görmek için Hakk’a yönelirler. Bu, Zât’ın kendi isimleriyle kendi kendine yönelmesinden başka bir şey değildir.
Bu ilâhî isimler, kendi yansımalarını görecekleri aynaları, yani A'yân-ı Sâbite’yi (varlıkların ilâhî ilimdeki değişmez hakikatleri) taayyün ettirir. Her bir varlığın ezeldeki hakikati olan o “sâbit ayn”, Hakk’ın ilminde kendi varlığının zuhûra çıkması için bir iştiyâk içindedir. Bu iştiyâk, o varlığın ezelî salâtıdır. O, henüz dış âlemde bir bedene bürünmeden, Hakk’ın ilminde “Beni var et!” diye sessiz bir lisanla dua etmektedir.
Nihayet, Cenâb-ı Hakk, bu ezelî hakikatlere Nefes-i Rahmânî (Rahmân’ın nefesi) ile üfler ve onlar, şehâdet âleminde, yani gördüğümüz bu kesret (çokluk) âleminde sûretlere bürünürler. Her birinin varoluş biçimi, kendi ezelî hakikatinin duasına bir icâbettir. Dağın heybetle duruşu, ırmağın denize akışı, çiçeğin güneşe dönüşü, kuşun ötüşü… Bunların hepsi, o varlıkların kendi lisanlarınca ettikleri Salât-ı Dâim’dir. Onlar, fıtratlarına kodlanmış olan ilâhî emre boyun eğerek, sürekli bir tesbih ve salât hâlindedirler. İnsanın beş vakitteki secdesi ne ise, ağacın kökleriyle toprağa bağlanıp dallarıyla göğe uzanması da odur. Biri irâdî, diğeri fıtrî bir salâttır. Özünde ikisi de, Hakk’ın kendi tecellîsine yine kendi tecellîsiyle yönelmesidir.
Perde ve Tecellî: Hakk'ın Kendi Kendini Seyri Olarak Salât
Madem bütün varlık sürekli bir salât hâlinde, o hâlde bu gaflet ve perdelenme nedendir? Bu perdelenme dahi o ilâhî oyunun bir parçasıdır. Hakk, kendi güzelliğini ve kudretini seyretmek için kesret âlemini zuhûra getirdiğinde, kendi Vahdet’ini (birliğini) bu çokluğun sûretleriyle perdelemiştir. Bu, Zât’ın kendi tecellîsinden yine kendisine bir perdelenmesidir. Kulun kendini müstakil bir varlık sanması, bu perdenin en kalın hâlidir. Bu perde olmasaydı, “seven” ile “sevilen” arasındaki muhabbet oyunu oynanamaz, vuslatın lezzeti olmazdı. Ayrılık (firkat), Hakk’ın kendi cemâlini celâliyle gizlemesinden ibarettir.
Şehâdet âlemindeki insanın kıldığı namaz, bu perdenin arkasındaki hakikate bir yöneliştir. Kul, “Allahu Ekber” dediğinde, kendi vehmî varlığını, bu müstakil benlik perdesini bir kenara atıp, “Ey Rabbim, en büyük Sensin, benden görünen de Sensin” demenin ikrarına durur. Rükûya eğilmesi, kendi acziyetini ve Hakk’ın azametini; secdeye kapanması ise kendi hiçliğini ve Hakk’ın mutlak varlığını itiraf etmesidir.
Hakikat ehli için salât, bu perdenin bir oyun olduğunu idrâk etmektir. O bilir ki, kendisini secdeye götüren kuvvet, Hakk’ın “el-Hâdî” (hidâyet veren) isminin bir tecellîsidir. Rükûda belini büken kudret, Hakk’ın kudretidir. Dilinde Fâtiha’yı okuyan, aslında Hakk’ın “el-Mütekellim” (konuşan) sıfatının bir yansımasıdır. Kulun bedeni, bir cami; uzuvları, o camide ibâdet eden cemaat; kalbi ise imamdır. Fakat o imamın arkasında duran asıl KİM’dir? Salât-ı Dâim, bu sorunun cevabını her nefeste yaşamanın adıdır.
Bu idrâke varan ârif için artık perdeden bahsetmek abestir, çünkü o, perdenin de tecellîden başka bir şey olmadığını görmüştür. Gaflet de O’nun bir isminin (el-Mudill) tecellîsidir, hidâyet de (el-Hâdî). Celâl de O’nun yüzüdür, Cemâl de. Bu durumda sâlik, başına gelen her hâli, karşılaştığı her olayı, duyduğu her sözü, gördüğü her sûreti Hakk’ın kendisine bir hitâbı, bir mesajı, bir salâtı olarak okumaya başlar. Yediği lokma, Rezzâk’ın bir salâtıdır. Aldığı nefes, Hayy isminin bir salâtıdır. Hastalık Kahhâr’ın, şifâ ise Şâfî’nin bir salâtıdır.
Böylece hayat, baştan başa bir mescide, her an ise bir namaz vaktine dönüşür. Artık namaz, seccadeyle sınırlı bir eylem olmaktan çıkar; bakmak, konuşmak, susmak, çalışmak, dinlenmek… Hepsi, o ilâhî seyrin bilincinde yapıldığı için birer salât hükmü kazanır. Bu, perdenin arkasını değil, perdenin kendisinin de O’nun yüzü olduğunu görme makamıdır.
Vücûd Mertebelerinde Salât'ın Farklı Yüzleri
Salât-ı Dâim’in hakikatini daha derinden kavramak için, varlığın farklı mertebelerinde bu ilâhî fiilin nasıl farklı sûretlere büründüğünü özetleyebiliriz:
-
Zât Mertebesinde Salât (Salât-ı Zâtiyye): En bâtınî, en içkin salâttır. Burada ne kıble vardır ne yön, ne âbid vardır ne ma'bûd. Bu, Hakk’ın kendi kendine olan ezelî ve ebedî muhabbetidir. Sessiz, harfsiz, sözsüz bir iç konuşmadır. Bütün salâtların kaynağı burasıdır.
-
Vâhidiyyet Mertebesinde Salât (İsimlerin Salâtı): Burası, ilâhî isimlerin salâtıdır. Her bir isim, kendi zıddıyla bir diyalog, bir yöneliş hâlindedir. Cemâl, Celâl’e; Lütuf, Kahır’a yönelir. Bu zıtların birliği (Cem makamı), âlemlerin varlık sebebidir. Bu mertebedeki salât, zıtların birbirini dengelemesi ve âlemin nizamının bu denge üzerine kurulmasıdır.
-
Ruhlar Âleminde Salât (Ervâhın Salâtı): Ruhlar, Vâhidiyyet mertebesindeki isimlerin ilk tecellîleridir. Onların salâtı, sürekli bir tesbih ve hayret hâlidir. Onlar, Hakk’ın Cemâl’ini perdesiz temaşa ettiklerinden, kendilerinden geçmiş bir halde, “Sübhâneke mâ arafnâke hakka ma'rifetike” (Seni noksanlıklardan tenzih ederiz, biz Seni hakkıyla bilemedik) niyâzındadırlar. Bu, bir hayret ve aşk salâtıdır.
-
Şehâdet Âleminde Salât (Cisimlerin ve İnsanın Salâtı): Bu mertebede salât, en kesif, en zâhirî hâlini alır. Cansız varlıkların fıtrî tesbihi, bitkilerin ve hayvanların içgüdüsel yönelişleri ve nihayet insanın irâdî ibâdetleri bu kategoridedir. İnsanın kıldığı şeklî namaz, aslında Zât mertebesindeki o sessiz salâtın, bu beden kalıbında, rükû ve secde gibi sembolik hareketlerle canlandırılmasıdır. İnsân-ı Kâmil, bu en zâhirdeki namazı kılarken, aynı anda ruhuyla ervâhın hayretini, kalbiyle isimlerin diyalogunu ve sırrıyla Zât’ın sessiz muhabbetini yaşayan kişidir. O, bütün mertebeleri kendinde cem ederek, salâtın en kâmil numunesi olur.
Salât-ı Dâim, yeni bir şey icat etmek değil, zaten var olan, kevnî bir senfoninin farkına varmaktır. Vazife, bu senfonide kendi yerini bulmak, kendi fıtratına uygun olan nağmeyi seslendirmektir. Bu nağmeyi fısıldayacak, kişiyi kendi hakikatinin salâtına uyandıracak olan, bir mürşid-i kâmilin nefesidir. O nefesle kalp uyandığında, artık sadece seccadede değil, hayatın her anında, her hadisede Hakk’ın sana olan salâtını duymaya ve O’na kendi varlığınla cevap vermeye başlarsın. O zaman, "Namazı dosdoğru kıl" emrinin sırrına erer ve namazın seni kıldığı bir hâle ulaşırsın.
Terzibaba Geleneğinde Salât-ı Dâim'in Yaşanması
Salât-ı Dâim, Hakk’ın Zât’ından başlayıp âlemler aynasında devam eden ilâhî bir seyirdir. Bu öyle bir namazdır ki, seccadesi bütün kâinattır; kıblesi, her nereye dönsen Hakk’ın Vechi’dir. Lâkin bu yüce sır, sadece kitaplarda okunacak bir bilgi değil, tadılacak bir hâl, yaşanacak bir makamdır.
Peki, bu ilâhî hâle nasıl erilir? Bu dâimî namaz, yola revân olmuş bir sâlikin hayatında nasıl tecellî eder, hangi basamaklardan geçerek bir yükümlülükten bir vuslat neşesine dönüşür? Hakikat, yaşandığı zaman hakikattir.
Mürşid-i Kâmil: Kalbi Kıbleye Ayarlayan Usta
Her yolcuya bir rehber lâzımdır. Sâlik, dünyaya gözünü açtığında kalbinin pusulası şaşmıştır. Her bir dünyevî arzu, her bir nefsânî heves, bu pusulanın ibresini farklı bir yöne çeker. Bu hengâmede mürşid-i kâmil, Hakk’ın izniyle zuhûr eden bir hakikat mıknatısıdır. O, sâlikin paslanmış, yönünü şaşırmış kalp pusulasını alır, kendi kalbinin kıblesine, yani Hakikat-i Muhammediyye’ye ayarlar.
Bu ayarlama, kuru bir bilgi aktarımı değil, bir hâl transferi, bir feyz akışıdır. Mürşid, Salât-ı Dâim’in ne olduğunu anlatmaktan ziyade, o hâli yaşar ve yaşatır. Onun her nazarı, her kelâmı, her sükûtu, müridin kalbindeki tozu toprağı silen bir cilâdır. Mürid, mürşidinin yanında bulunarak, onun edebiyle edeplenerek, o ilâhî nisbete ayarlanır. Başlangıçta müridin kıblesi, mürşidinin yüzüdür, çünkü o yüzde Hakk’ın tecellîsini müşahede eder. Mürşidine olan muhabbeti ve teslimiyeti arttıkça, fark eder ki aslında yöneldiği, mürşidinin şahsı değil, onun işaret ettiği, onun içinde fânî olduğu Mutlak Varlık’tır.
Mürşid, sâlike beş vakit namazın nasıl kılınacağını öğretmekle kalmaz; o beş vakti birleştiren o gizli nehri, o dâimî akışı gösterir. “Namaz ol,” der. Bütün varlığınla bir namaza dönüşene dek, kalbinin atışı bir zikir, nefesinin alıp verişi bir tesbih olana dek, seni kendi potanda eritir. Mürşidin sohbet halkası, Salât-ı Dâim’in talim edildiği bir dergâhtır. Orada konuşulan her söz, o dâimî namaz hâlini beslemek içindir. O, kalbi öyle bir ayarlar ki, sâlik artık çarşıda pazarda gezerken dahi Kâbe’de tavaf eder gibi bir huşû içinde olur. Zira bilir ki, Mescid de O’dur, cemaat de O’dur, İmam da O’dur.
Zikir ve Edeb: Salât Hâlini Besleyen İki Kanat
Mürşid, yolu gösteren ve kalbi ayarlayan ustadır. Sâliki bu yolda yürüten ise iki kanattır: Zikir ve edeb. Salât-ı Dâim makamına bu iki kanat olmadan uçulmaz.
Zikir, sadece dilin belli kelimeleri tekrar etmesi değil, kalbin gıdası, ruhun nefesidir. Zikir, unutulanı hatırlama eylemidir: Hakk’ın huzurunda olduğumuzu. Sâlik, mürşidinden aldığı zikir dersini tekrar eder. Önce dilde başlar, sonra zikir kalbe iner. Kalp, artık dile ihtiyaç duymadan, kendi ritmiyle Hakk’ı anmaya başlar. Kalbin her atışı “Allah, Allah” olur. Bu, sâlikin uykusunda bile devam eden bir hâldir.
Bu kalbî zikir, Salât-ı Dâim’in temelidir. Çünkü kalp sürekli Hakk’ı anmaya başladığında, kişi yaptığı her işte O’nunla beraber olduğunu idrâk eder. Yemek yerken Rezzâk ismini zikreder, su içerken Hayy isminin tecellîsini seyreder. Bütün âlem, onun için esmâ-i ilâhiyyenin zikredildiği dev bir zikir halkasına dönüşür. Artık namaz, her nefeste yaşanan bir şuur hâlidir.
Lâkin zikir kanadı, tek başına uçmaya yetmez. Onu dengeleyecek ikinci kanat, edebdir. Edeb, haddini bilmektir; Hakk’ın huzurunda olduğunu bilenin hâlidir. Zikrin getirdiği mânevî sarhoşluk, edebin süzgecinden geçmezse, sâliki yoldan çıkarabilir. Edeb, o ilâhî tecellîlerin içinde erirken bile kul olma şuurunu kaybetmemektir.
Edeb, mürşide, ihvana, hatta cansız bildiğin eşyaya karşı gösterdiğin hürmettir. Çünkü arif bilir ki, her zerreden görünen, Hakk’ın vechinden başkası değildir. Yere bir çöp atmamak, bir karıncayı incitmemek, bir kalbi kırmamak, Salât-ı Dâim içindeki bir sâlikin en tabiî hâlleridir. Çünkü bilir ki, incittiği her ne ise, aslında Hakk’ın bir tecellî aynasını kırmaktadır. Zikir ve edeb birleştiğinde, sâlikin her eylemi bir ibadete, her sözü bir duaya, her bakışı bir tefekküre dönüşür. O zaman, beş vakit namaz, bu dâimî hâlin en yoğun, en sembolik, en cem edici anları olur.
Nefs Mertebelerinden Mi'râca: Yükten Vuslata Salât
Salât-ı Dâim’e giden yol, aynı zamanda nefsin mertebelerinden geçerek ruhun mi'râcına uzanan bir yolculuktur. Bu yolculuğun her durağında, namazın mânâsı derinleşir.
Yolun başında, nefs-i emmâre (kötülüğü emreden nefs) basamağındaki sâlik için namaz, çoğu zaman bir yüktür. Bedeni seccadede rükû ederken, hayali başka yerlerdedir. Bu namaz dahi kıymetlidir, çünkü tohumdur.
Sâlik, nefs-i levvâme (kendini kınayan nefs) mertebesine yükseldiğinde, kıldığı namazdan sonra kendini kınar. “Neden huşû duyamadım?” diye pişmanlık duyar. Bu pişmanlık, rahmetin bir işaretidir. Namaz, artık bir yük değil, ulaşılması arzulanan bir hedeftir.
Nefs-i mülheme (ilham alan nefs) basamağında, sâlike mânevî ilhamlar gelmeye başlar. Namazda okuduğu bir âyetin mânâsı kalbine açılır. Namaz, artık bir monolog değil, bir diyalog hâline gelir; bir lezzet ve zevk kaynağıdır.
Nefs-i mutmainne (huzura ermiş nefs) mertebesine varıldığında ise, sâlik, “Ey huzura ermiş nefs! Sen O’ndan razı, O da senden razı olarak Rabbine dön!” hitabının muhatabıdır. Salât-ı Dâim, bu mertebede tam olarak tecellî etmeye başlar. Sâlik, zaten sürekli bir namaz hâlindedir. Beş vakit, bu sürekli namaz denizinin en coşkun dalgalandığı anlardır. Namaz, bir görev veya lezzet arayışı olmaktan çıkar, bir vuslat anına, âşığın Mâşuk’uyla buluştuğu bir mi’râca dönüşür.
Daha üst mertebelerde (Râdiye, Mardiyye, Sâfiye) ise, artık kılan ile kılınan arasındaki ikilik dahi zayıflar. Sâlik, kendi iradesinden soyunur. Namazda onu ayakta tutanın, rükû ettirenin, secdeye götürenin Hakk’ın tecellîsi olduğunu idrâk eder. O, sadece bir ayna olur. Bu, “Attığın zaman sen atmadın, lâkin Allah attı” sırrının namazdaki tecellîsidir. Bu makamda namaz, bir eylem değil, bir varoluş hâlidir. Sâlik, artık namaz kılmaz; sâlik, baştan ayağa bir namaz olur. Bu hâle eren için hayat bir ibadet, ölüm ise bir “şeb-i arûs”, yani düğün gecesidir.
Füsûsu'l-Hikem'de Salât-ı Dâim
Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri'nin eseri Füsûsu'l-Hikem'de Salât-ı Dâim, doğrudan bu isimle bir başlık altında incelenmez. Lâkin Füsûs'un dokusuna sinmiş olan en temel hakikatlerden biri, bu sürekli vuslatın, bu dâimî yönelişin kendisidir. Şeyh-i Ekber, kavramın adını koymak yerine, o hâlin bizâtihî kendisini, işleyişini ve vücûdî temelini izah eder.
Onun hikmet pınarından içmek için, Fass-ı Şuaybî'ye, yani Şuayb Peygamber'e tahsis edilen bölüme nazar etmek gerekir. Zira bu bölümde "Hikmet-i Kalbiyye," yâni kalp hikmeti anlatılır. Şeyh-i Ekber'e göre kalp, aklın aksine, bir sûrete veya bir inanca hapsolmaz. O, sürekli bir devinim ve dönüşüm (takallüb) içindedir. Cenâb-ı Hakk, "Her an yeni bir şe'ndedir" (Rahmân, 29) buyurur. Bu dâimî tecellî, yâni ilâhî zuhûr, kendine en uygun mazharı ancak ve ancak kalpte bulur. Akıl bir şeye "budur" der ve orada donup kalır. Fakat ârifin kalbi, bir sûretle kayıtlanmaz. O, gelen her tecellîyi olduğu gibi kabul edecek genişliktedir. Bir tecellî gelir, kalp o renge bürünür; o tecellî yerini bir başkasına bırakır, kalp bu yeni renge döner.
Salât, "yönelmek" demektir. Kalbin bu kesintisiz tecellî akışı karşısındaki her bir dönüşü, her bir yeni hâli kabul edişi, aslında Hakk'a yeni bir yöneliştir. Kalp, Rahmân'ın tecellîgâhı olduğunda, artık kendi başına bir varlığı kalmamıştır. Tecellî celâl ile geldiğinde kalp haşyetle titrer, bu bir yöneliştir. Tecellî cemâl ile geldiğinde kalp muhabbetle coşar, bu da bir yöneliştir. Bu tecellîler bir an bile kesilmediğine göre, kâmil bir mü'minin kalbinin Hakk'a yönelişi de bir an bile kesilmez. İşte bu, beş vakit namazın ruhu ve hakikati olan Salât-ı Dâim'dir. Vakit namazları, kalbi bu dâimî tecellîye ayarlayan ilâhî randevulardır. O randevularda kalp, pusulasını tekrar Hakk'a doğrultur ve sonra gündelik hayatın içinde, her nefeste o istikameti korumaya devam eder.
Bu noktada Şeyh-i Ekber, bizi daha derin bir sırra davet eder: Fâil-i Hakîkî, yani hakîkî işi yapan kimdir? Füsûs'un temel öğretilerinden biri, "Lâ fâile illâllâh" sırrıdır; yani Hakk'tan başka fâil (eylemde bulunan) yoktur. Varlıkta görünen her fiil, hakikatte Cenâb-ı Hakk'ın kendi isimlerinin ve sıfatlarının birer tecellîsidir. Kul, bu tecellîlerin zuhûr ettiği bir mazhar, bir ayna mesabesindedir. Öyleyse, namaz kılan bir kulu gördüğümüzde, hakikat nazarıyla bakan bir ârif, kulun sûretinde, Hakk'ın kendi kendine ibadet edişini seyreder. Hakk, kendi "Musallî" (Namaz Kılan) ismini, o kulun varlığı aynasında tecellî ettirmektedir.
Bu idrâk, sâlik için Salât-ı Dâim'in kapısını ardına kadar açar. Çünkü sâlik anlar ki, onun kıldığı namaz, kendi nefsinden kaynaklanan bir fiil değildir. Onu kıyama durduran Hakk'ın "Kayyûm" ismidir. Ona Kur'an'ı okutan Hakk'ın "Mütekellim" (Konuşan) ismidir. Onu rükûya eğdiren, secdeye kapattıran, Hakk'ın azameti karşısındaki kendi Hüvviyet sevgisidir. Bu şuur bir kere kalbe yerleştiğinde, namaz artık belirli vakitlere veya hareketlere sığmaz. Sâlikin her nefesi, her adımı, her bakışı bir ibadete dönüşür. Çünkü bilir ki, onu konuşturan da, yürüten de, gören de Hakk'tır. "Attığın zaman sen atmadın, fakat Allah attı" (Enfâl, 17) sırrı, sadece savaş meydanında değil, seccadede ve hayatın her anında tecellî etmeye başlar.
Şeyh-i Ekber'in çerçevesinde Salât-ı Dâim, ilâhî tecellîlerin kesintisiz seyrine kalben iştirak etmektir. Bu, "ben namaz kılıyorum" zannından vazgeçip, "Hakk, benim varlığım aracılığıyla kendi güzelliğini ve azametini seyrediyor, kendi kendine niyaz ediyor" idrâkına varmaktır. Bu makamda kul, Hakk'ın fiillerine bir ayna olur. Aynanın kendi rengi, kendi fiili yoktur; sadece karşısındakini gösterir. Ârifin kalbi de böyledir; kendi iddialarından arındığında, ilâhî fiillerin en saf şekilde yansıdığı bir mir'ât-ı mücellâ, yani cilalanmış bir ayna olur.
Bu sürekli namaz hâli, Hakk'ın kendi Zât'ından yine kendi Zât'ına olan ezelî ve ebedî sevgisinin ve seyrinin, kulun varlık aynasındaki yansımasıdır. Hakk, kendi isimlerinin ve sıfatlarının güzelliğini görmek istedi ve âlemleri zuhûra getirdi. İnsân-ı Kâmil ise bu zuhûrların en câmi', en toplayıcı aynasıdır. Salât, bu aynanın Hakk'a dönük olma hâlidir. Salât-ı Dâim ise, bu aynanın bir an bile başka bir yöne dönmeden, sürekli olarak Hakk'a ayarlı kalmasıdır. Bu, sâlikin kendi varlığından fânî olup, Hakk'ın varlığıyla bâkî olduğu Cem makamı'nın ta kendisidir.
Dolayısıyla, Füsûsu'l-Hikem'i okurken, kalbin dönüşümünü, Hakk'ın fâil oluşunu, tecellîlerin sürekliliğini ve kulun bu seyrana nasıl bir ayna olduğunu anlatan satırlar aranmalıdır. Şeyh-i Ekber'in bütün eseri, baştan sona bu dâimî namazın, bu kesintisiz vuslatın hikmetli bir şerhinden ibarettir.
Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği
Salât-ı Dâim denilen mübarek hâlin kapısından bir adım daha içeri girelim. Bu sürekli namaz, hakîkî fâilin Hakk olduğu idrâkıyla kalbin tecellîlere dâimî bir mazhar oluşudur. Bu mazhariyetin en zirve tecrübelerinden biri, zıtların birleştiği, aklın sınırlarının eridiği ve kalbin hayret vadilerinde seyre daldığı Cem makamıdır. Salât-ı Dâim, bu makamda yaşanır ve kemâle erer.
Bu makamın kapısını çalmak, "cem'u'l-addâd" yani zıtların birliği sırrına vâkıf olmayı gerektirir. Dışarıdan bakınca birbirini yok eden, birbirine düşman görünen her ne varsa, ârifin nazarında aynı Hakikat'in farklı yüzleridir. Hayatı bahşeden Hüvviyet, ölümü tattıranın da kendisidir. Cömertliğiyle veren (el-Mu'tî) O olduğu gibi, hikmetiyle engel olan (el-Mâni') da O'dur.
Sâlik, bu makama gelmeden evvel, zıtlıklar arasında savrulur. Cemâl tecellîlerini ister, celâl tecellîlerinden kaçar. Lütfu arar, kahırdan ürker. Lakin Salât-ı Dâim ehli için durum başkadır. Onun namazı, sadece lütuf anlarında bir şükür değil, kahır anlarında da bir rızâ ve müşahededir. Çünkü o bilir ki, celâl de cemâl de aynı Sevgili'nin yüzündeki iki farklı tebessümdür; biri yakar, biri okşar, ama ikisi de O'ndandır.
Bu idrâk, Hakk'ın hem Zâhir hem de Bâtın oluşunu tek bir nazarda birleştirmektir. Bu noktada, Şeyh-i Ekber'in öğrettiği hassas Muhammedî mîzan devreye girer: tenzih ve teşbih dengesi.
Tenzih, Cenâb-ı Hakk'ı bütün yaratılmışlardan soyutlamak, O'nun "hiçbir şeye benzemediğini" (Leyse ke mislihî şey'un) idrâk etmektir. Tenzih kanadı olmadan uçmaya kalkan, Hakk'ı mahlûkata benzetir ve şirke düşebilir.
Teşbih ise, Hakk'ı âlemde, eşyada, kendi varlığımızda görmektir. "Nereye dönerseniz Allah'ın yüzü oradadır" (Bakara, 115) ve "Biz ona şah damarından daha yakınız" (Kaf, 16) âyetlerinin sırrına ermektir. Teşbih kanadı olmadan uçmaya kalkan ise, Hakk'ı ulaşılmaz, uzak bir varlık olarak görür.
Salât-ı Dâim makamındaki ârif, bu iki kanatla uçar. Bir gözüyle Hakk'ın hiçbir şeye benzemeyen mutlak Zât'ını seyreder (tenzih), diğer gözüyle O'nun her zerrede tecellî eden isimlerini ve sıfatlarını müşahede eder (teşbih). Bu iki bakışı birleştirebilen kimse, Muhammedî meşrebin sırrına ermiştir. Onun namazı, hem "Allahu Ekber" diyerek Hakk'ı her şeyden tenzih etmek, hem de secdeye varıp en yakın olduğu o anda, yerdeki bir toprak zerresinde bile O'nun varlığını hissetmektir.
Bu makamda kalp, sâbit bir durak değil, sürekli bir tecellîgâhtır. Şeyh-i Ekber, Şuayb Fassı'nda kalbin bu sürekli dönüşümüne (takallüb) işaret eder. Bir an celâl ile sıkılır, bir an cemâl ile genişler. Salât-ı Dâim ehli, bu dalgalanmalardan şikâyet etmez. Çünkü bilir ki, kalbin bu her bir hâli, Rahmân'ın farklı bir isminin tecellîsidir. Onun için sükûnet de fırtına da Hakk'tandır. Bu, tam bir teslimiyet ve müşahede namazıdır.
Bu hâl, öyle bir hayret makamıdır ki, ârif ne diyeceğini bilemez. Hakk'ı tenzih etse, teşbih O'na "Hayır, Ben buradayım!" der. Teşbih etse, tenzih "Beni nasıl olur da bir kalıba sığdırırsın?" diye nida eder. Bu iki nida arasında kalan ârifin dili tutulur. Onun namazı, artık sözlerin ve fiillerin ötesinde, sessiz bir hayranlık, derin bir müşahede ve tükenmeyen bir hayrettir. Kalbi, Rahmân'ın iki parmağı arasında döner durur. Bu dönüş, onun zikri; bu hayret, onun secdesi olur.
Nihayetinde bu makam, sâlikin Hakk'ın Evvel, Âhir, Zâhir ve Bâtın isimlerini kendi varlığında birleştirdiği yerdir.
- Evvel oluşunu idrâk eder; bilir ki her şeyin başlangıcı, kaynağı O'dur.
- Âhir oluşunu idrâk eder; bilir ki her şeyin dönüşü O'nadır.
- Zâhir oluşunu idrâk eder; kâinattaki her bir zerrede O'nun güzelliğini, sanatını, kudretini seyreder.
- Bâtın oluşunu idrâk eder; bilir ki bu görünen her şeyin ardında, onların varlık sebebi olan gizli bir Hazine vardır.
Salât-ı Dâim, bu dört ismin tecellî dairesinde kesintisiz bir seyrandır. Ârif, bu dairenin merkezinde duran bir pergelin sâbit ucu gibidir. Pergelin hareketli ucu bütün kâinatı dolaşırken, sâbit ucu asla merkezden, yani Hakk'tan ayrılmaz. Onun namazı, hem bütün âlemi kuşatan bir genişlikte, hem de kendi kalbinin en derin noktasındaki bir sabitliktedir.
Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Salât-ı Dâim
Hazret-i Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, hakikat ilminin sırlarını hikâyelerin, sembollerin ve tınlayan nağmelerin içine gizlemiştir. Onun için Salât-ı Dâim, ilmî bir bahsin adı değil, âşığın yaşadığı hâlin ta kendisidir. Mesnevî-i Şerîf, bu sürekli namaz hâlinin, bu kesintisiz vuslatın altı ciltlik bir şerhidir. Hazret-i Pîr, bu makamı doğrudan tarif etmek yerine, onu yaşayanların hâli üzerinden bize gösterir. O, kavramı anlatmaz, âşığın kalbini konuşturur ve o kalbin her atışının nasıl bir salât olduğunu sezdirir.
Onun dilinde salât, sadece rükû ve secdeden ibaret bir fiil değildir; pervânenin ateşe koşuşu bir salâttır, neyin kamışlıktan koparılış feryâdı bir salâttır, damlanın deryaya kavuşma hasreti bir salâttır. Çünkü bu makamda sâlik, kendi fâilliğinden soyunmuş, Hakk'ın kendisiyle tecellî ettiği bir ayna olmuştur. Artık kılan da, kılınan da, kıble de bir olmuştur. Hazret-i Mevlânâ, bu Tevhid muktezası olan birliği, akılları hayrette bırakan bu Cem makamı tecrübesini, hikâyelerin kanatlarına bindirerek ruhlarımıza üfler.
"Bişnev ez Ney": Ney'in Feryâdındaki Sır
Hazret-i Pîr, Mesnevî-i Şerîf’e bir neyin hikâyesiyle başlar. "Dinle neyden," der, "çünkü o ayrılıklardan şikâyet etmektedir." Bu ilk beyit, Salât-ı Dâim'in başlangıcını ve özünü fısıldar. Ney, kamışlıktan, yani asıl vatanından, o birlik yurdundan koparılmıştır. İçi boşaltılmış, bağrına ateşle delikler açılmıştır. Tıpkı sâlik gibi. O da "Elestü bi-Rabbiküm?" hitabının yankılandığı o mutlak birlik vatanından ayrılmış, bu kesret âlemine düşmüştür.
Ney, kendi başına bir ses çıkaramaz. Ne zaman ki bir "neyzen"in, yani bir İnsân-ı Kâmil'in yahut doğrudan Nefes-i Rahmânî'nin dudaklarına değer, işte o zaman feryâdı arşa yükselir. Çıkardığı ses, neyin kendi sesi değildir; neyzenin nefesinin sesteki tecellîsidir. Ney, sadece bir âlettir. Salât-ı Dâim'deki sâlikin hâli budur. O, kendi nefs'inden, "ben"liğinden tamamen boşalmıştır. Tıpkı içi oyulmuş bir ney gibi. Artık onun ağzından çıkan söz, Hakk'ın sözü; onun secdesi, Hakk'ın kendi Zâtına olan sevgisinin ve özleminin bir ifadesi olur.
Neyin feryâdı, bir şikâyet değil, bir iştiyaktır. Bu feryât, onun kesintisiz duası, zikri, yani salâtıdır. O sustuğu an, nefes kesildiği andır. Nefes devam ettikçe, neyin feryâdı, yani salâtı da devam eder. Sâlik de böyledir. Her nefes alıp verişinde, o asıl vatanına olan özlemini hisseder. Dünya gâilesi içinde koştururken bile, kalbinin derinliklerinden gelen o ney feryâdını, o "Ah!" iniltisini duyar. Bu inilti, onun Salât-ı Dâim'idir. O artık beş vakit namazı bir borç ödemek için değil, o sürekli hâlin mi'râcı, o feryâdın en yüksek perdeden dile geldiği vuslat anları olarak yaşar.
Damladan Deryâya: Fenâ ve Bekâ Seyri
Hazret-i Mevlânâ'nın sıkça başvurduğu bir diğer temsil, damla ve derya alegorisidir. Sâlik, kendini deryadan ayrı düşmüş bir damla gibi görür. Tek bir arzusu vardır: aslı olan deryaya geri dönmek. Irmağın yatağında akarken karşılaştığı engeller, onun seyr-i sülûk yolundaki imtihanlarıdır. Ama hiçbir engel, onu yolundan alıkoyamaz.
Bu yolculuk, bu akış, ırmacığın Salât-ı Dâim'idir. Her an o hedefe yöneliktir. Akış durursa, ırmak bir bataklığa dönüşür. Sâlikin de zikri, fikri, ameli durursa, manen donar.
Nihayet ırmak, denize ulaşır. O an, damlanın "damlalık" vasfının bittiği, fenâ fillâh (Hakk'ta yok olma) anıdır. Damla, denize karıştığı an, artık ona "damla" denmez. O, denizin kendisi olmuştur. Bu yok oluş, bir hiçlik değil, en büyük varlığa erişmektir. Damla, kendi sınırlı varlığından kurtulup, denizin sonsuz varlığıyla var olmaya başlamıştır. Bu da bekâ billâh (Hakk ile var olma) makamıdır.
Damla denize ulaştıktan sonra, onun salâtı bitmiş midir? Hayır, asıl şimdi başlamıştır. Artık o, denizin bir parçası olarak dalgalanır, buharlaşıp bulut olur, yağmur olup yine yeryüzüne döner. Artık onun her hareketi, denizin hareketidir. Kendi iradesi kalmamıştır. Dalganın sahile vuruşu, denizin secdesidir. Buharın göğe yükselişi, denizin kıyamıdır.
Salât-ı Dâim'deki ârif, bu deniz olmuş damladır. Onun yemesi, içmesi, konuşması, kendi şahsî fiilleri değil, Hakk'ın o kuldaki tecellîleridir. O, "Attığın zaman sen atmadın, fakat Allah attı" (Enfâl, 17) sırrına mazhar olmuştur. Onun bütün bir hayatı, varlığının her zerresi, o ilâhî deryanın bir parçası olarak, kesintisiz bir salât hâlindedir. Onun için namaz, bir hâlden başka bir hâle geçiş değil, zaten içinde yaşadığı sürekli vuslat hâlinin belirli vakitlerdeki en yoğunlaşmış tecrübesidir.
Pervânenin Aşkı: Nûr'da Yok Olmanın Sessiz Salâtı
İrfan geleneğinin dilinde aşkın ve fenânın en yakıcı sembolü, pervâne ile mumun hikâyesidir. Pervâne, mumun alevinde bir ışık, bir Cemâl tecellîsi görür ve ona karşı karşı konulmaz bir aşk duyar.
Bu arayışın üç mertebesi vardır. Birinci pervâne, uzaktan ışığı görür ve haber verir. Bu, ilme'l-yakîn makamındaki âlimin hâlidir. Hakikati bilir ama tecrübe etmemiştir.
İkinci pervâne, aleve yaklaşıp kanadının ucuyla dokunur ve ateşin yakıcılığını hisseder. Bu, ayne'l-yakîn makamındaki sâlikin hâlidir. Hakikatin tecrübesini yaşamıştır. Onun salâtı, bir yanış ve yakarıştır.
Üçüncü pervâne ise hakikî âşıktır. Kendini hiç düşünmeden alevin tam ortasına atar. Alevin içinde yanar, erir, yok olur. Artık ne pervâne kalmıştır ne de külleri. O, ışığın kendisi olmuştur. Bu, hakka'l-yakîn makamıdır; tam bir fenâ hâlidir.
Pervâne ateşe atıldıktan sonra, onun bir sesi duyulur mu? Hayır. Onun varlığı, o nûr içinde yok olmuştur. Bu sessizlik, bu yok oluş, ibadetlerin en yücesi, salâtın en kâmilidir. Bu, Zât'ın Zât'a olan sessiz secdesidir. Artık dua eden bir "ben" kalmamıştır.
Salât-ı Dâim makamındaki ârifin hâli, bu üçüncü pervânenin hâlidir. O, ilâhî Cemâl'in nûru karşısında kendi benliğini tamamen unutmuştur. Onun suskunluğu, en belîğ duadır. Onun varlığı, başlı başına bir salâttır. Çünkü o, artık Hakk'ın tecellî ettiği bir ayna değil, tecellînin kendisiyle birleştiği, ışığın içinde kaybolmuş bir zerredir. Bu makamda, "Namaz kılıyorum" demek bile bir ikilik kokusu taşır. Çünkü "ben" diyen kalmamıştır ki, "kılıyorum" diyebilsin. Geriye sadece Hakk'ın kendi güzelliğini seyrettiği o sonsuz ve sessiz an kalmıştır.
Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme
Kavramlar Ağında Salât-ı Dâim
Salât-ı Dâim bahsi, irfan bahçesinin diğer kavramlarıyla birlikte düşünülmelidir.
Bu bahçede Salât-ı Dâim’in en yakın komşusu, Salât kavramının kendisidir. Vakitleri belirlenmiş namaz, bu yolda bir talimgâhtır. O, bedeni ve zihni terbiye eden, bizi her gün en az beş defa Huzûr’a çağıran bir davetiyedir. Salât-ı Dâim ise o davete icabet edip bir daha o kapıdan hiç ayrılmamaktır. Biri diğerinin zıddı veya alternatifi değil, biri diğerinin bâtını, hakikatidir. Sûretteki namaz olmadan mânâdaki namaza yol bulunmaz; mânâdaki namaz idrâk edilmeden de sûretteki namazın sırrına erilemez.
Salât-ı Dâim’in diğer bir yoldaşı ise Hikmet’tir. Hikmet, eşyanın hakikatine vâkıf olmaktır. Sâlik, hikmet nazarıyla bakmaya başladığında, rüzgârın esişinde, suyun akışında, kendi nefes alışverişinde dahi Hakk’ın fiillerini, isimlerinin tecellîlerini müşahede etmeye başlar. Bu kesintisiz müşahede hâli, bu âlemi bir zikir meclisi, bir tecellîgâh olarak görmek, Salât-ı Dâim’in ta kendisidir. Hikmet, Salât-ı Dâim’in gözüdür. Bu gözle bakan için artık namaz dışı bir an, Hakk’tan gâfil bir mekân kalmaz.
Kütüphanedeki Kaynaklar
Bu sohbette üç büyük pınardan istifade edilmiştir. Her biri, Salât-ı Dâim testisini kendi meşrebinin rengiyle doldurmuştur.
Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri’nin irfan sofrası, Salât-ı Dâim’in sadece kulun değil, aslen Hakk’ın bir fiili olduğunu öğretir. Bu namaz, Zât-ı Mutlak’ın kendi kendine olan muhabbetinden kaynaklanan bir tecellîdir. O, kendi güzelliğini görmek için Ahadiyyet mertebesinden tenezzül etmiş, Vâhidiyyet mertebesinde kendi isimlerinin hakikatleri olan A'yân-ı Sâbite'yi seyretmiş ve nihayet şehâdet âleminde, yani bu kesret âleminde, mahlûkat sûretinde zuhûra gelmiştir. Bu seyrin tamamı, bir bütün olarak ilâhî bir salâttır. Sâlikin Mürşid-i Kâmil eliyle bu büyük seyrana uyandırılması, kalbinin bu kevnî zikre ayarlanması, Salât-ı Dâim’e ermenin kendisidir.
Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri’nin Füsûsu’l-Hikem deryası, meselenin hikemî temellerini serer. Özellikle Şuayb Peygamber’in hikmetinde geçen kalbin takallübü, yani sürekli dönüp durması, Salât-ı Dâim’in anahtarıdır. Ârif kişinin kalbi, sabit duramaz; sürekli yeni tecellîlere mazhar olur. Bu kesintisiz tecellî akışına kalben iştirak etmek, dâimî bir namaz hâlidir. Şeyh-i Ekber, Fâil-i Hakîkî’nin yalnızca Hakk olduğunu hatırlatır. Kulun rükûsu da secdesi de hakikatte Hakk’ın, kul sûretindeki kendi fiilidir. Bu idrâka eren için ibadet bir yük değil, bir vuslat anıdır. Bu makam, tenzih ile teşbih kanatlarını birleştiren Muhammedî mîzânın kurulduğu Cem makamı’dır.
Aşkın sultanı Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri’nin Mesnevî-i Şerîf’inde Salât-ı Dâim, yaşayan bir hâl olarak bulunur. Hazret-i Mevlânâ, bu hâli sembollerle anlatır. Ney kamışı, nefsinden arınan sâlik gibidir. Ancak içi boşalınca, sahibinin nefesiyle, yani Nefes-i Rahmânî ile dolar ve en güzel nağmeleri söyler. Bu “âlet” olma hâli, dâimî bir salâttır. Pervânenin Cemâl ateşinde kendini yok etmesi (fenâ), en büyük secdedir. Irmağın denize kavuşup deniz olması gibi, kendi cüz’î varlığından geçip Hakk’ın küllî varlığında kaybolmak, Salât-ı Dâim’in zirvesidir.
Değerlendirme
Bu sohbetlerden kalbe damıtılan en özlü mânâ şudur: Salât-ı Dâim, bizim yaptığımız bir eylemden ziyade, farkına vardığımız ilâhî bir hâldir. O, “namaz kılmak”tan “namaz olmak” makamına yükseliştir.
Bu hâl, kulun kişisel bir başarısı değil, bütün bir kâinatın zâhirinde ve bâtınında süregiden ilâhî seyrana uyanmasıdır. Varlığın tamamı, Zât’tan başlayıp yine Zât’a dönen büyük bir salât içindedir; sâlikin mi'râcı ise bu hakikati kendi vücûdunda yaşamasıdır.
Yol bellidir: Şeriatın belirlediği vakitli namazlar bu yolun temeli ve disiplinidir. Tarîkat ise, bir Mürşid-i Kâmil rehberliğinde, zikir ve sohbetle kalbi bu idrâke hazırlayan mekteptir.
Nihayetinde sâlik anlar ki, beş vakit namaz Hakk’a bir davettir; Salât-ı Dâim ise o davete icabet edip ebediyen O’nunla kalmaktır.
Cenâb-ı Hakk, cümlemizi bu dâimî huzur hâlinden, bu kesintisiz vuslattan bir an bile ayırmasın.