Sırat-ı Müstakim
Her gün defalarca Cenâb-ı Hakk’tan bizi “Sırat-ı Müstakim”e iletmesini niyaz ederiz. Sırat-ı Müstakim, sadece ayaklarla yürünen bir yoldan ibaret değildir. Varlığımızın özünden başlayıp yine varlığın mutlak sahibine dönen, kâinatın ve insanın sırrını taşıyan mânevî bir güzergâhtır. İrfan Mektebi’nde bu yola “yedi tur” denir; nefsin yedi vadisinden geçerek, her durakta arınıp Rabbine yaklaşarak tamamlanan bir seyr u sülûktur. Bu yol, dışarıda aranan bir menzil değil, insanın kendi içinde, kendi hakikatinde bulacağı dosdoğru istikamettir. Öyle bir yol ki, yolcu da, yol da, menzil de aynı hakikatin farklı tecellîleridir.
Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı
Sırat-ı Müstakim, Kur’ân-ı Kerîm’in kalbi olan Fâtiha Sûresi’nde geçen bir ifadedir. Lügat mânâsıyla “sırat”, işlek, geniş, apaçık yol; “müstakim” ise dik duran, eğrilip büğrülmeyen, dosdoğru olan demektir. İrfan mektebinin sâliki için her kelimenin bir dış, bir de iç mânâsı vardır. Bu yolun doğruluğu, sadece iki nokta arasındaki en kısa çizgi olması değil, Hakk’ın Zâtî istikametine uygunluktur.
Bu yolun aslı, varlığın kendi Zât-ı’ndan zuhûr edişinin sırrında gizlidir. Bütün âlemler, Hüvviyet mertebesinin mutlak gaybından, Nefes-i Rahmânî denen rahmet soluğuyla dışa vurmuştur. Hakk’ın kendi Zât’ından âlemlere tecellî edişinin bu usûlüne “kavs-i nüzûl” yani iniş yayı denir. Sırat-ı Müstakim, bu inişin tam tersi istikamette, kesretten (çokluktan) Vahdet’e (birliğe), mahlûktan Hâlik’a doğru yapılan çıkış seyrinin, yani “kavs-i urûc”un adıdır. Yol, inişte kullanılan güzergâhın aynısıdır; sadece yönü değişmiştir.
Yolculuk ve dolayısıyla yol, mutlak Birliğin olduğu Ahadiyet mertebesinde mevcut değildir. Orası, her türlü ikiliğin ortadan kalktığı mutlak sükûnet makamıdır. Yolculuk, ilk taayyün olan Vâhidiyyet mertebesiyle başlar. Bu mertebe, bütün ilâhî isimlerin ve sıfatların kendi hakikatleriyle var olduğu “ilm-i ilâhî”dir. Her bir varlığın ezeldeki sabit hakikati, yani A'yân-ı Sâbite’si bu mertebededir. Sırat-ı Müstakim, her bir sâbit hakikatin kendi aslına, kendi Rabb-i Hâss’ına (kendisini terbiye eden isme) doğru yöneldiği o ezelî istikamettir. Bu âlemdeki vazifemiz, fıtratımıza konulmuş bu ilâhî rotayı bulup ona tâbi olmaktır.
Sırat-ı Müstakim'in kıldan ince, kılıçtan keskin olması, ifrat ve tefrit denen iki aşırılığın tam ortası olmasındandır. O bir denge, bir mîzan yoludur. Tasavvufun iki temel direği olan tenzih ve teşbihin tam ortasında durabilmektir. Sadece “tenzih” kanadıyla uçmaya kalkan, Hakk’ı âlemlerden uzaklaştırıp ümitsizliğe düşer. Sadece “teşbih” kanadıyla uçmaya kalkan ise, Hakk’ı yarattıklarına benzetip şirke düşme tehlikesiyle yüzleşir. Sırat-ı Müstakim, bu iki kanadı birlikte ve dengede kullanarak uçanların, yani Muhammedî mîzan üzere olanların yoludur. Onlar, “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur” (tenzih) âyetinin sırrını bilirken, “Nereye dönerseniz Allah’ın yüzü oradadır” (teşbih) hakikatini de yaşarlar. Bu iki zıt gibi görünen hakikati aynı anda kalbinde barındırabilmek, Cem makamı’nın bir tecellîsidir ve Sırat-ı Müstakim’in ta kendisidir.
Yolun bu inceliği, sâlikin her anında geçerlidir. Havf (korku) ile recâ (ümit) arasında yürümektir. Celâl tecellîsi karşısında titrerken, Cemâl tecellîsi ile ümitvar olmaktır. Sırat-ı Müstakim, halk içinde Hakk ile olabilme sanatıdır.
Bu yolun en kâmil örneği ve yaşayan hakikati İnsân-ı Kâmil’dir. O, varlığın hem iniş hem de çıkış yayını tamamlamış, kâinatın özü, Hakk’ın aynasıdır. Onun ahlâkı, sözleri ve fiilleri, Sırat-ı Müstakim’in yaşayan bir haritasıdır. Bu yüzden bu yolda yürümek isteyen, bu yolu daha önce yürümüş bir rehberin, bir mürşid-i kâmilin izini takip etmelidir. Mürşid, sâlikin elinden tutar ve onu kendi içindeki Sırat-ı Müstakim’e, yani kendi hakikatine ulaştırır.
Sırat-ı Müstakim, dışarıda aranan coğrafî bir yol değil, insanın kendi vücûd ülkesinde, nefsinden ruhuna, kalbinden sırrına doğru yaptığı derûnî bir yolculuktur. Bu yolculuk, benlik iddialarından vazgeçip Hakk’ın iradesine teslim olmakla başlar. Bu yol, eğrisi büğrüsü olmayan, dosdoğru Rabb’e varan istikamettir; çünkü o, Hakk’ın kendi ilminden başlayıp yine Hakk’ın Zât’ında son bulan, O’ndan O’na giden bir seyrin adıdır.
Terzibaba'nın Nazarıyla Sırat-ı Müstakim: Aslı ve Mertebesi
Her namazda Fâtiha anahtarıyla Cenâb-ı Hakk’ın kapısını çalar ve “İhdinassırâtel mustakîm” — “Bizi dosdoğru yola ilet” diye niyaz ederiz. İrfan Mektebi’nin penceresinden bakınca, bu ifadenin zâhirî mânâsının ötesinde, bütün bir kevnî ve vücûdî hakikati kuşatan bir sır olduğu görülür.
Sırat-ı Müstakim, sadece mü’minlerin yürüdüğü bir patika değildir. O, Zât-ı Mutlak’ın kendi ilminden âleme tenezzül eden tecellîlerinin, her bir varlığın kendi hakikatine doğru seyrinin adıdır. Bu yolun aslı, mertebesi ve sâlikin seyrindeki yeri, Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri’nin sohbet ve eserlerinde, Kur’an ve hikmet pınarından süzülerek en berrak hâliyle önümüze konulur.
Her Varlık Kendi Rabb-i Hâssının Sırat-ı Müstakimi Üzeredir
Sırat-ı Müstakim, sadece bir ahlâk veya ibadet yolu değil, aynı zamanda bütün varlığı ayakta tutan vücûdî bir ilkedir. Hûd Peygamber’in dilinden Kur’an-ı Kerîm’in bize aktardığı hakikat, bu konudaki kapıları açan anahtardır:
Yeryüzünde bulunan hiçbir canlı yoktur ki, Allah, onun perçeminden tutmuş olmasın. Şüphesiz Rabbim dosdoğru bir yol üzerindedir.
Bu âyet, Sırat-ı Müstakim’in “dabbe” olarak ifade edilen ve varlık sahasına çıkmış her şeyi kapsayan bir hakikat olduğunu ilan eder. Perçemden tutulmak, her varlığın, Hakk’ın ilmî sûreti olan A'yân-ı Sâbite’sinden gelen bir özü ve istidadı olması demektir. O varlığın perçeminden tutan, o varlığın Rabb-i Hâss’ı, yani terbiye edicisi olan özel İlâhî İsim’dir.
Terzibaba Hazretleri bu sırrı şöyle açar:
Mevcutlardan her birini C. Hak zati hüviyeti ile onun perçeminden tutucudur. İsimleri dolayısıyla onda tasarruf edicidir. Her ismin kendisine mahsus bir yolu vardır. Ve onun sırat-ı müstakimidir. Ayette geçen “Dabbe” mevcud olan her şeydir. Madenler, bitkiler dahi kendilerine mahsus olan bir hayat ile canlıdırlar.
Zehrin “Dârr” (Zarar Veren) isminin tecellisiyle öldürücü olması, onun sırat-ı müstakimidir. Balın “Nâfi’” (Fayda Veren) isminin tecellisiyle şifâ olması, onun sırat-ı müstakimidir. Her varlık, kendi hakikatini zuhûra çıkarmakla mükelleftir ve bu, onun için en doğru, en müstakim yoldur. Her şey, Hakk’ın ilmindeki aslına uygun olarak, kendi Rabb-i Hâss’ının hükmü altında hareket eder.
İtikadlar dahi böyledir... Bir şahsın itikadı, diğer bir şahsın itikadına göre eğri görünürse dahi, o şahsın zatında mazhar olduğu ismi itibarına göre, onun “sıratı müstakimi” odur... Mesela, yayın doğruluğu, eğriliğindedir!. Dalalet, “Mudil” ismine göre doğrudur!.. “Hadi” ismine göre eğri görünse bile, yine de kendi özelliği yönünden doğrudur...
Bu bakış, kınamanın ötesinde, her şeyin ardındaki İlâhî işleyişi ve adaleti görmeyi sağlar. Herkes kendi yolunda, kendi Rabb’inin perçeminden tutulmuş olarak yürümektedir.
Eğri ve Doğru: Hâdî ve Mudill İsimlerinin Yolları
Madem her varlık kendi Rabb-i Hâss’ına göre dosdoğru bir yol üzerindedir, o hâlde Kur’an’ın bahsettiği “eğri yol” (ıvec) nedir? Burada, bakış açımızı kesret âlemine, yani isimlerin birbirine göre olan nispetlerine indirmemiz gerekir.
Tevhidin üst mertebesinden bakıldığında her şey yerli yerindedir. Fakat şeriat ve teklif mertebesinden bakıldığında yollar ayrılır. Terzibaba Hazretleri bu noktayı, Ahmed Avni Konuk şerhinden alıntılayarak şöyle izah eder:
Sûret-i umûmiyyede Hakk'ın iki sırât-ı müstakîmi vardır . Birisi Hâdî ism-i şerîfinin yolu ve diğeri Mudill ismi-i şerîfinin yolu dur. Bu isimler birer rabb-i hâsdır ki, kendilerine mensûb olanları, kendi yolları üzerinde terbiye eder. Ve her birisi kendi yolunun yolcularının nâsiyesinden (alnından) tutup kendi müntehâlarına (sonlarına) kadar çeker götürür. Her birisi kendi yolcularından râzıdır; fakat bunların müsemmâları (gerçek sahibi) ve Rabbü'l-erbâb olan Allâh Teâlâ Hazretleri ismi-i Hâdî'nin yolcularından râzıdır ve ismi-i Mudill'in yolcularından râzı değildir ; onlara gazab eder.
Sıratların ayrımı burada başlar. Hâdî (Hidayet Eden) ismi, mazharı olan mü’mini kendi yolunda terbiye eder ve bu yoldan razıdır. Mudill (Dalalete Düşüren) ismi de mazharı olan kâfiri kendi yolunda terbiye eder ve kendi hükmünün tecellî etmesinden ötürü o da kendi yolcusundan razıdır. Bu, isimlerin kendi tecellîleri açısından bir Cem makamı hakikatidir.
Ancak, bütün bu isimlerin Rabbi olan ve İsm-i Câmi’ (bütün isimleri toplayan isim) olan Allah, Hâdî isminin yolundan razı, Mudill isminin yolundan ise razı değildir. Bu sebeple Peygamberler, insanları Mudill, Kahhâr, Cebbâr gibi celâlî isimlerin tecellî ettiği dar yollardan; Hâdî, Rahmân, Latîf gibi cemâlî isimlerin tecellî ettiği geniş yollara davet ederler.
Akıllara şu soru gelebilir: Madem ki her isim kendi sırat-ı müstakimi üzerinedir. Ve o ismin terbiyesi altında bulunan kişi de onun sırat-ı müstakimi üzerinde yürür; şu hâlde böyle sırat-ı müstakimi üzerinde davetten ne fayda oluşur? Cevap: Davet Mudil isminden Hadi ismine ve Cabir isminden Adl ismine ve çeşitli yollardan “İhdinas sıratal müstakim” (Fatiha/5) ayet-i kerimesinde beyan buyrulan ve bütün yolları toplamış bulunan sırat-ı müstakime, yani “zati Tevhid” ve Muhammed’i görünme yeri yolunadır. Daha açıkçası noksan yoldan kemal yoluna davet olunur.
Davetin aslı, noksan tecellîlerin yolundan, kemâl tecellîsinin yoluna, yani bütün yolları kendinde toplayan o tek ve en kâmil yola çağrıdır.
Sırat-ı Müstakim'den Sıratullah'a: İki Yolun Farkı ve Birliği
Terzibaba İrfan Mektebi’nde Sırat-ı Müstakim ile Sıratullah (Allah’ın yolu) arasına ince bir ayrım konulur. Bu ayrım, sâlikin manevî yolculuğunun iki temel aşamasını tarif eder.
Sırat-ı Müstakim, yolculuğun yatay eksenidir. Bu, kişinin kendi varlığı, kendi Nefs’i üzerinde yaptığı bir yolculuktur. Nefs-i Emmâre’den başlayıp Nefs-i Sâfiye’ye kadar uzanan yedi mertebenin kat’edilmesidir. Bu yolda sâlik, riyâzet ve mücâhede ile nefsini terbiye eder, ahlâkını güzelleştirir. Terzibaba Hazretleri bu ayrımı şöyle ortaya koyar:
Cenâb-ı Hakk (c.c.) Efendimizin Hazreti Muhammed (s.a.v) in getirmiş olduğu yolun Sırât-ı Müstakim olduğunu bildirmektedir. Ancak bu yol bizleri Sırâtullah’a yani Allah’ın yoluna ulaştırır. Sırât-ı Müstakim, Nefis mertebeleri çalışmaları, Sırâtullah ise Tevhid mertebeleri çalışmalarıdır.
Mü’minûn Sûresi tefsirindeki “kara yolculuğu” ve “deniz yolculuğu” benzetmesi bu hakikati anlatır. Sırat-ı Müstakim, sâlikin kendi nefis bineği üzerinde yaptığı “kara yolculuğu”dur ve kişiyi ilim deryasının kıyısına getirir. O deryaya açılmak, yani Tevhid mertebelerinde seyre dalmak için vasıta değiştirmek gerekir. Yolculuk dikey bir eksene, yani Sıratullah’a geçer ki bu da “deniz yolculuğu”dur. Bu seyrin gemisi Hakikat-i Muhammediyye, kaptanı ise sâliki seyrettiren İnsân-ı Kâmil olan mürşididir.
Bu doğru yol evvelâ “sırat-ı müstakim,” daha sonra da “sıratullah” tır. Bu da “isra” ve “mi’râc” tır, ki Allah’ın (c.c.) yolu “ef’âlin” den, “zâtına” dır.
Sırat-ı Müstakim olmadan Sıratullah olmaz. Nefsini terbiye etmeyen, şeriat temelini sağlam atmayan birinin Tevhid deryasına açılması mümkün değildir. Önce binek (nefis) terbiye edilir, sonra o terbiye edilmiş binekle birlikte mürşidin kaptanlığındaki hakikat gemisine binilir.
Muhammedî Yol: Bütün Yolları Toplayan Sırat-ı Müstakim
Bütün farklı sıratlar, en sonunda hangi ana yola dökülür? Her bir ismin kendine has bir yolu varken, bütün isimleri kendinde toplayan İsm-i Câmi olan “Allah” isminin de bütün yolları toplayan bir Sırat-ı Müstakim’i vardır.
Şimdi ne kadar ilâhi isimler varsa, isimlenenin ahadiyyeti îtibârıyla hepsi Allâh ismiyle isimlenene ulaşır. Bu sûrette bütün isimlerin yollarını toplayıcı olan sırât-ı müstakîm, "Allah" ismiyle isimlenmiş olan ulûhiyyet zâtına mahsûstur. Ve yolların hepsini toplamış olan tevhîd yolu üzere, ancak ulûhiyyet görünme yeri olana, Muhammedî görünme yeri sülûk eder. Ve bütün nebîler ve evliyâ’nın kâmilleri o yol üzeredir.
Fâtiha’da istediğimiz asıl yol budur. Sadece Hâdî isminin yolu değil; bütün isimlerin hakikatlerini içinde barındıran, celâliyle cemâliyle, lütfuyla kahrıyla bütün tecellîleri Tevhid potasında eriten ve hepsinin tek bir Hüvviyet’ten geldiğini müşahede ettiren o en geniş, en kâmil, en müstakim yol. Bu yol, Ulûhiyyet’in tam mazharı olan İnsân-ı Kâmil’in, yani Hakikat-i Muhammediyye’nin yoludur.
Bu yola “Muhammedî görünme yeri yolu” denir. Çünkü bu yolda yürüyen sâlik, her bir tecellîde, her bir isimde, her bir zıtta O’nun bir başka yüzünü görmeyi öğrenir. Kâfirin küfründe Kahhâr isminin celâlini, mü’minin imanında Hâdî isminin cemâlini seyreder. İkisinin de aynı kaynaktan geldiğini bilir ve “fırka-i nâciye” (kurtuluşa eren topluluk) olmanın sırrının, bütün fırkaları kendi bünyesinde toplamak olduğunu idrak eder.
Sırat-ı Müstakim’in aslı, Hakk’ın kendi ilminden varlığa uzanan tecellî ipidir. Mertebesi ise, her varlığın kendi Rabb-i Hâss’ı altındaki seyrinden başlar, Hâdî isminin hidayet yoluna, oradan da bütün yolları toplayan Muhammedî Tevhid yoluna kadar uzanır. O, hem her varlığın kendi özüne yaptığı yolculuk, hem de sâlikin nefsini terbiye edip Hakk’a vâsıl olduğu kutlu seyirdir.
Terzibaba Geleneğinde Sırat-ı Müstakim'in Yaşanması
İrfan, bilmek değil, olmaktır. Sırat-ı Müstakim de üzerinde yürünen bir harita bilgisi değil, bizzat o yol olmanın, o yolda erimenin adıdır. Bu yol, ayaklarla değil, kalplerle yürünür. Menzili, bir yerden bir yere varmak değil, her an varılan yerde Hakk’ı bulmaktır.
Terzibaba İrfan Mektebi’nde bu yola “sülûk” denir. Fatiha Sûresi’nde her gün istediğimiz bu dosdoğru yolun duası, bir Mürşid-i Kâmil’in elinden tutup bu yola girmekle fiiliyata dökülür. O zaman Sırat-ı Müstakim, bir kavram olmaktan çıkar, yaşanan bir hâle dönüşür.
Sırat-ı Müstakim'in Başlangıcı: Niyet ve Mürşid Dizinin Dibi
Her yolculuk bir niyetle başlar. Sırat-ı Müstakim’in ilk adımı, sâlikin kendi acziyetini idrak edip, “Yâ Rabbi, ben kendi başıma yolumu bulamıyorum, beni ‘nimet verdiklerinin’ yoluna ilet” diye samimiyetle yalvarmasıdır. Bu dua, kalpten edildiğinde Cenâb-ı Hakk, kulunun karşısına o yolu bilen bir kılavuz, bir İnsân-ı Kâmil çıkarır.
Mürşid, sâlik için Sırat-ı Müstakim’in yeryüzündeki tecellîsidir. O, yolun kendisi değil, ama yoldan şaşmaman için en sağlam pusuladır. Mürşidin dizinin dibine oturmak, sembolik olarak Sırat-ı Müstakim’in başlangıç noktasına varmaktır. Bu, kendi aklının ve nefsânî arzularının ötesinde, Hakk’ın o mürşidde tecellî eden irfanına teslim olmaktır.
Bu teslimiyet, bir hastanın hekime teslim olması gibidir. Sâlikin hastalığı, vehmî benliğidir. Mürşid ise bu hastalığın tabibidir. O, bazen acı gelecek perhizler (riyâzat), bazen de tatlı şerbetler (mânevî lezzetler) sunar. Sâlike düşen, hekimin reçetesine harfiyen uymaktır. Bu uyum ve edep, Sırat-ı Müstakim üzerinde sapmadan yürümenin ilk şartıdır. Mürşidin sözü, sâlik için karanlık gecede yolunu aydınlatan bir kandildir. Çünkü o, kendi hevasından konuşmaz; ona söyleten, yürüdüğü yolun sahibi olan Hakk’ın kendisidir.
Yolun Azığı: Zikir ve Edep
Sırat-ı Müstakim gibi uzun bir yolun iki temel azığı zikir ve edeptir. Bu ikisi, sâlikin iki kanadı gibidir.
Zikir, yani Hakk’ı anmak, bu yolun nefesidir. Terzibaba mektebinde zikir, sadece dilin tekrar ettiği kelimeler değil, kalbin gıdası, ruhun cilasıdır. Sâlik, mürşidinden aldığı zikir dersiyle, önce dille başlayan, sonra kalbe inen ve nihayetinde bütün varlığı kaplayan bir anma hâline girer. Öyle bir an gelir ki, sâlikin her hücresi “Allah” diye zikretmeye başlar. Bu zikir, kalpteki pası, dünyevî sevgileri ve korkuları temizler. Pası silinen kalp aynası, Hakk’ın tecellîlerini yansıtmaya başlar. Zikir, sâliki sürekli olarak Sırat-ı Müstakim’in merkezinde, yani Hakk’ın huzurunda tutan ilâhî bir bağdır. Bu bağ, aynı zamanda her nefeste bize ulaşan Nefes-i Rahmânî ile bir olmaktır.
Edep ise, bu yolun duruşudur. Edep, “haddini bilmektir”: Kendi kulluk haddini ve karşısındaki her şeyde tecellî eden Hakk’ın ulûhiyet haddini bilmek. Edep, sadece mürşide karşı bir saygı değil, bir yaşam biçimidir. İhvanına, yaratılmış her şeye, hatta kendi nefsine karşı edep... Çünkü her şey, Hakk’ın bir tecellîsidir ve her tecellî hürmete lâyıktır.
Sırat-ı Müstakim, edeple yürünür. Bir sıkıntıya sabretmek, bir nimete şükretmek, bilmediği konuda susmak edeptir. Mürşidin sohbetinde can kulağıyla dinlemek, kalbini onun kalbine açmak en büyük edeptir. Zikrin getirdiği mânevî hâlleri taşkınlık yapmadan saklayabilmek edeptir. Mârifetullah ilmi ancak edep kabında muhafaza edilebilir. Edepsiz bir sâlik, delik bir testiye su doldurana benzer; mânevî feyiz ve ilham o kapta durmaz. Bu yüzden Sırat-ı Müstakim, bir edep yoludur.
Yedi Vadi, Yedi Mertebe: Nefsin Terbiyesi
Sırat-ı Müstakim, sarp yokuşları, derin vadileri olan bir yoldur. Terzibaba İrfan Mektebi’nde bu yolculuk, nefsin yedi mertebesini aşmakla tarif edilir. Her mertebe, sâlikin kendi iç âleminde aştığı bir vadidir.
-
Nefs-i Emmâre (Kötülüğü Emreden Nefs): Yolun en çetin vadisidir. Nefs burada hamdır ve öfke, kibir, haset gibi sıfatların esiridir. Zikir, bu mertebede bir kılıç gibidir. Sâlik, mürşidinin telkiniyle bu kötü sıfatların gücünü kırmaya çalışır.
-
Nefs-i Levvâme (Kendini Kınayan Nefs): Sâlik, yaptığı kötülüklerden pişmanlık duymaya başlar. Kalbinde beliren bir nurla kendi hatalarını görür ve kendini kınar. Bu, mânevî uyanışın ilk adımıdır.
-
Nefs-i Mülhime (İlham Alan Nefs): Sâlikin kalbine ilâhî ilhamlar gelmeye başlar. Zikirden, ibadetten lezzet alır. Ancak bu vadi, gelen ilhamların Rahmânî mi yoksa şeytanî mi olduğunu ayırt edememe tehlikesi taşır. Mürşidin rolü burada hayâtîdir.
-
Nefs-i Mutmainne (Huzura Ermiş Nefs): Sâlik, şüphelerinden arınmış, kalbi Allah ile tatmin olmuştur. İmanı, taklitten tahkike yükselmiş, sarsılmaz bir huzur içindedir.
-
Nefs-i Râziye (Hakk’tan Razı Olan Nefs): Bu mertebedeki sâlik, lütuf da olsa kahr da olsa, her şeyin Hakk’tan geldiğini bilir ve tam bir teslimiyetle hepsinden razı olur.
-
Nefs-i Marziyye (Hakk’ın Kendisinden Razı Olduğu Nefs): Kul Rabbinden razı olunca, Rabbi de kulundan razı olur. Bu, karşılıklı bir sevgi ve rıza makamıdır. Sâlik, Hakk’ın ahlâkıyla ahlâklanmıştır.
-
Nefs-i Kâmile/Sâfiye (Olgunlaşmış/Saf Nefs): Yolun sonudur. Sâlik, aradan çekilmiş, varlığı Hakk’ın tecellîlerine saf bir ayna olmuştur. İrşad ile görevlendirilirse, başka sâliklerin elinden tutan bir mürşid olur.
Bu yedi mertebe, sâlikin Sırat-ı Müstakim üzerindeki mânevî tekâmülünün haritasıdır.
Hâl'den Makâm'a: Sırat-ı Müstakim'in İçselleştirilmesi
Sülûkün başında sâlikin yaşadığı mânevî tecrübeler gelip geçicidir; bunlara “hâl” denir. Bir anlık huzur, mânevî sarhoşluk veya ilham, yolcuyu teşvik eden ikramlardır. Asıl maksat, bu hâlleri kalıcı kılmak, yani onları “makam” hâline getirmektir.
Sırat-ı Müstakim’de sebat etmek, yani zikre, edebe ve hizmete devam etmek, hâlleri makama dönüştürür. Yolculuğun nihayetinde Sırat-ı Müstakim, sâlikin dışında yürüdüğü bir yol olmaktan çıkar, onun içsel bir vasfı, fıtratı hâline gelir. Artık onun düşüncesi, sözü ve ameli bu dosdoğru yol üzeredir. O, istikametin ta kendisi olmuştur.
Bu yolun en yüksek idrak seviyesi, zıtların birliğini kavramaktır. Bu, Cem makamı olarak bilinir. Sâlik, bu makamda, kesrette (çoklukta) Vahdet’i (birliği) müşahede eder. Hem her şeyin Hakk’tan ayrı, kendi yerli yerinde olduğunu görür (tenzih), hem de her şeyin Hakk’ın bir tecellîsi olduğunu idrak eder (teşbih). Bu, kıldan ince, kılıçtan keskin olan Muhammedî mîzandır. Sırat-ı Müstakim, bu denge üzerinde yürümektir.
Bu, Vâhidiyyet âlemindeki ilâhî isimlerin tecellîlerini, onların kaynağı olan mutlak birlik, yani Ahadiyet mertebesinin şuuruyla yaşamaktır. Yolculuk, çokluk âleminden başlar, bu çokluğun ardındaki birliğe doğru ilerler ve nihayetinde o birliğin şuurunu çokluk âleminde yaşayarak kemâle erer. Yol da O’dur, yolcu da O’dur, menzil de O’dur.
Füsûsu'l-Hikem'de Sırat-ı Müstakim
Sırat-ı Müstakim, şeriatın bildirdiği, cennete uzanan yolun zâhirî yüzünün ötesinde, âlemlerin dokusuna işlenmiş vücûdî bir sırrın perdesini aralar. Bu sırrın anahtarını Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri, Füsûsu'l-Hikem adlı eserinde sunar.
Şeyh-i Ekber, bu meseleyi Hûd Aleyhisselâm'a atfedilen "Hikmet-i Ahadiyye" yani Birlik Hikmeti içinde ele alır. Sırat-ı Müstakim'in hakikati, "Ahadiyyet-i Rubûbiyyet" yani Rab'lığın Tekliği idrak edildiğinde anlaşılabilir. Bu, Zât'ın mutlak tekliği olan Ahadiyyet mertebesinden farklı bir tecellîdir; kesret âleminde her bir varlığı terbiye eden Rab'lık fiilinin aslında Tek bir kaynaktan geldiğini görme hikmetidir.
Ahmed Avni Konuk Bey'in şerhinde bu incelik şöyle ifade edilir:
Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.), bundan önceki Fass-ı Yûsufî'nin sonunda "ahadiyyet-i zâtiyye" (Zât birliği) ile “ahadiyyet-i esmâiyye-i ilâhiyye”yi (ilâhî isimler birliğini) zikretmiş olduğundan, şimdi de “ahadiyyet-i rubûbiyyet”i içeren "Hikmet-i Hûdiyye"yi beyan buyurur:
Bu "Rab'lık Tekliği" makamından bakıldığında, Hûd Aleyhisselâm'ın kavmine söylediği söz, Sırat-ı Müstakim'in perdesini aralar:
مَا مِنْ دَابَّةٍ إِلَّا هُوَ آخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا إِنَّ رَبِّي عَلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ (Hûd, 11/56) ya'ni “Hiçbir zîhayât yoktur, illâ ki Hak onun nâsiyesini âhizdir. Benim Rabb'im muhakkak sırât-ı müstakîm üzeredir."
Âyetin ilk kısmı, "Hiçbir canlı (dâbbe) yoktur ki, Hak onun alnından (nâsiyesinden) tutmuş olmasın" der. Nâsiye, yani perçemden tutulmak, mutlak bir hâkimiyetin ifadesidir. Her varlığın yuları, onu var eden Hakk'ın kudret elindedir. Bu yürüyüş cebrîdir; varlık, kendisini var eden ilâhî ismin hükmünden dışarı adım atamaz.
Âyetin ikinci kısmı ise meselenin özüdür: "Muhakkak benim Rabb'im Sırat-ı Müstakim üzeredir." Burada "Rabb'im sizi Sırat-ı Müstakim'e iletir" denmiyor, "Rabb'im Sırat-ı Müstakim üzerindedir" deniyor. Bu, perçeminden tutulup çekilen varlığın yürüdüğü yolun, bizzat Rabbinin yolu olduğu anlamına gelir. Madem ki her varlık perçeminden tutulmuştur ve o tutan Rab da dosdoğru bir yol üzeredir, o halde her varlık, kendisini terbiye eden Rabbinin dosdoğru yolu üzerinde yürümektedir.
Bu durumun izahı, "Ahadiyyet-i Rubûbiyyet" idrakinde saklıdır. Her bir varlık, ilâhî isimlerden bir ismin mazharıdır. O isim, o varlığın özel Rabb'i, yani [Rabb-ı Hâss](/wiki/rabb-i-hass)'ıdır.
Şöyle ki, her bir “isim” için bir “abd" vardır; ve o “isim”, o abdin Rabb-i hâssıdır; ve o abd dahi, o "ism”in abdi olmakla beraber onun mazharıdır. Binâenaleyh abd zâhirdir, cisimdir; Rab ise bâtındır, rûhdur. Böyle olunca, mahlûkâtın nefesleri sayısınca Hakk’a yol vardır; ve her bir mahlûk tâbi' olduğu ism-i mahsûsun muktezâsı üzerine hareket edip o ismin tarîkinde yürür. O tarîk dahi o "ism"in, o Rabb'in “sırât-ı müstakîm❞idir.
Her isim, kendi tecellîsi olan varlığı, kendi "doğru yolu" üzerinde yürütmektedir. Hâdî (Hidayet Veren) isminin mazharı olan mü'min, o ismin Sırat-ı Müstakimi'ndedir. Mudill (Dalalete Düşüren) isminin mazharı olan kâfir de, o ismin Sırat-ı Müstakimi'ndedir. Terzi Baba'mızın da işaret ettiği gibi:
Muhyiddin İbnu’l Arabi hazretleri “Yayın eğriliği doğruluğundandır” buyurmuştur. Yay eğer eğri olmazsa yay olmaz. Ok doğru olmazsa hedefe gitmez, yay eğri olmazsa oku hedefe atamaz. İşte okun doğruluğu düz bir çubuk olmasında yayın doğruluğudur.
Her varlık, kendi [A'yân-ı Sâbite](/wiki/ayan-i-sabite)'sinin gereğini yerine getirmektedir. Kendi Rabb-ı Hâss'ının hükmü altındadır ve o Rab, kendi tecellîsinden, yani o varlığın fiillerinden razıdır.
Mevcudatın kendi Rabb-ı haslarının sırat-ı müstakimi üzerinde nasıl yürüdükleri Hud (a.s.) Fassında tafsil olunmuştur... Yani Rabları onları perçemlerinden tutmuştur çekip götürmektedir ve Rabları da sırat-ı müstakim üzeredir, doğru yol üzeredir. İşte “yayın eğriliği doğruluğundandır” dediği gibi, her şeyin kendi istikametinde bir doğruluğu vardır. Kendine göre bir doğruluğu vardır. Başkasına göre eğri de olsa bile.
Bu, işin hakikat mertebesindeki yüzüdür. Ancak bu nazarla bakıp şeriatı göz ardı etmek, ayağın kaydığı yerdir. Evet, her isim kendi yolunda doğrudur, fakat isimlerin hepsi, Cem makamı olan İsm-i Câmi' yani "Allah" isminin tahtındadır. Ve "Allah" ismi, küfürden ve isyandan razı değildir. Peygamberlerin daveti, insanları Mudill, Kahhâr gibi Celâlî isimlerin hususî yollarından; Rahmân, Hâdî gibi Cemâlî isimlerin yoluna ve nihayetinde bütün bu yolları kendinde toplayan, Allah isminin mutlak Sırat-ı Müstakimi'ne davet etmektir.
Şeyh-i Ekber, Kelime-i Süleymâniyye'de bu bağlılığı Belkıs'ın Süleyman'a (a.s.) tâbi oluşu üzerinden anlatır. Biz de Rabb-ı Hâss'ımızın perçemimizden tutmasıyla onun yolundan ayrılmayız.
Nitekim biz, Rab Teâlâ'nın üzerinde bulunduğu sırât-ı müstakîm üzerindeyiz. Zîrâ bizim nâsiye-lerimiz onun yedindedir; ve bizim ondan müfârakatimiz müstahîldir. Böyle olunca o bizimle tazmîn ile ve biz O'nunla tasrîh ileyiz. Zîrâ muhakkak O مَعَكُمْ أَيْنَمَا كُنْتُمْ وَهُوَ (Hadid, 57/4) [Nerede olur iseniz O sizinle beraberdir.] dedi.
Hakk, "O, nerede olursanız olun sizinle beraberdir" buyurarak Kendi bizimle beraberliğini açıkça bildirmiş; bizim O'nunla beraberliğimiz ise perçemimizden tutulmuş olmamızla zımnen sabittir. Bu ayrılmaz bir beraberliktir. Bu şuurla bakıldığında, Şeyh-i Ekber'in şu hükmü bütün âlemi kuşatır:
Böyle olunca âlem-den hiçbir kimse yoktur, illâ ki sırât-ı müstakîm üzeredir. O da Rab Teâlânın sırâtıdır.
Sâlikin vazifesi, bu hakikati bilmek, nefsindeki celâlî tecellîleri cemâlî tecellîlere dönüştürmek için mücahede etmek ve kendi cüz'î "sırat"ından, Küllî ve Mutlak Sırat'a, yani Muhammedî Mîzan'a yüzünü çevirmektir. Bu, kendi Rabb-ı Hâss'ını inkâr etmek değil, o Rabb-ı Hâss'ın da Rabbi olan Rabbü'l-Erbâb'a, yani Allah ismine teslim olmaktır.
Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği
Sırat-ı Müstakim'in kıldan ince, kılıçtan keskin denilen noktası, zıtların birleştiği mucizevî bir denge olmasıdır. Hakikat ilmi, zıtları bir araya getiren bir tecellî alanıdır. Sırat-ı Müstakim de ne sadece lütfun ne de sadece kahrın yoludur. O, bütün bu zıtların kendisinden zuhûr ettiği ama kendisi hiçbirine tam olarak ait olmayan orta yoldur. Bu yolu anlamak, Hakk'ı anlamaktır. Zira O, el-Evvel ve el-Âhir, ez-Zâhir ve el-Bâtın'dır. Bu isimler birbirine zıt gibi görünür ama hepsi aynı Zât'ın şanlarıdır.
Şeyh-i Ekber, Hakk'ı bilmenin, O'nu hem benzersiz ve aşkın (tenzih) hem de her şeyde mevcut ve benzer (teşbih) olarak bilmek olduğunu öğretir. Sadece tenzih, Hakk'ı ulaşılamaz kılar. Sadece teşbih ise şirke kapı aralar. Uçmak için iki kanat gerektiği gibi, Sırat-ı Müstakim de bu iki kanadın, yani tenzih ve teşbihin dengede olduğu Muhammedî mîzan üzere yürümektir.
Sâlik, yolun başında "Lâ ilâhe" diyerek bütün sahte ilahları reddeder (tenzih). Yolculuk ilerledikçe "illâllah" ispatına vasıl olur ve her şeyde O'nun tecellîsini görmeye başlar (teşbih). Bu, zıtların birliğinin ilk adımıdır. Sâlik, hem "Hakk hiçbir şeye benzemez" der hem de "Baktığım her yüzde O'nun bir tecellîsi var" der. Bu, Cem makamı'nın eşiğidir. Bu makamda sâlik, kahrın ve lütfun aynı kaynaktan geldiğini anlar. Başına gelen bir musibette Hakk'ın el-Kahhâr isminin tecellîsini görürken, aynı anda o musibetin içindeki rahmeti fark ederek er-Rahmân ve el-Hakîm isimlerinin de iş başında olduğunu idrak eder.
Bir bahçıvanın gül fidanını daha güzel çiçekler açsın diye budaması gibi, Sırat-ı Müstakim'in yolcusu da hayatındaki Celâl tecellîlerinin (kahrın, zorluğun) ardındaki Cemâl niyetini (güzelliği, lütfu) görebilen kişidir. O bilir ki, el-Kâbıd (daraltan) da O'dur, el-Bâsıt (genişleten) de O'dur ve her ikisi de kulun terbiyesi içindir.
Füsûs'un sırrı şudur: Varlık bir bütündür. Zıtlıklar, bizim sınırlı bakış açımızın sonucudur. Hakikat mertebesinde zıtlık değil, birliğin farklı yüzleri vardır. Sırat-ı Müstakim, gece ve gündüzün, yani Celâl ve Cemâl'in, tenzih ve teşbihin, korku (havf) ve ümidin (recâ) arasından geçen, ikisini de reddetmeyen ama ikisinden de ibaret olmayan o mübarek hattır.
Bu yolu yürüyen sâlikin kalbi, İbn Arabî'nin buyurduğu gibi, her türlü sureti kabul eden bir mekân hâline gelir. O, farklı yönelişlerin ardındaki tek Mâşuk'u, tek Maksûd'u görür. Bu, bütün tecellîlerin ardındaki tek bir Hüvviyet'i, tek bir Zât'ı müşahede etmektir. Böyle bir kalbin sahibi kimseye düşmanlık besleyemez. O, katilin bıçağının da, cerrahın neşterinin de aynı demirden yapıldığını bilir. Fiillerin ardındaki İlâhî isimlerin hükmünü görür ve hayret içinde kalır.
Sırat-ı Müstakim, bu hayret makamında yürümektir. Fırtınanın tam ortasındaki o sessiz, dingin noktadır. Sâlik, âlemin ve nefs-i'nin Celâl ve Cemâl tecellîleri arasında çalkalanışını izlerken, kalbini bu merkeze, yani Hakk'ın Zâtî birliğine demirler. Varlıkta O'ndan başkasının olmadığını idrak ettiğinde, artık korku ve hüzün kalmaz.
Bu yol, İnsân-ı Kâmil olmaya namzet olmaktır. İnsân-ı Kâmil, Hakk'ın bütün zıt isimlerini varlığında birleştiren ayna gibidir. Bu denge, bu zıtların ahenkli birliği, Sırat-ı Müstakim'in kendisidir. Füsûs'un ışığı gösterir ki bu yol, sonunda kulun Hakk'ın ahlakıyla ahlaklandığı, O'nun boyasıyla boyandığı ve "Rabbine dön" emrine razı olmuş ve razı olunmuş bir nefs ile icabet ettiği yerdir.
Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Sırat-ı Müstakim
Gönüller sultanı Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri'nin dergâhında Sırat-ı Müstakim, kıldan ince kılıçtan keskin bir tanım değil, bizzat Aşk'ın ateşiyle yürüyen âşığın hâlidir.
Yolun Kendisi Olan Hikâye: Mesnevî Bir Sırat-ı Müstakim'dir
Mesnevî-i Şerîf, "Dinle neyden..." diye başlar. Bu feryat, Asl-ı Vatan'ından, yani kamışlıktan koparılmış ruhun, Ahadiyet yurdundan ayrılışının ve tekrar oraya dönme arzusunun hikâyesidir. Sırat-ı Müstakim, bu feryatla, yani ayrılığın idrakiyle başlayan ve vuslat umuduyla devam eden seyrin adıdır.
Mesnevî'nin iç içe geçmiş hikâyeleri, yolunu kaybetmiş gibi görünen ama aslında her adımıyla hedefe yaklaşan bir kervanın izleri gibidir. Bu yolda ilk adım, gurbette olduğunun, kamışlıktan ayrı düştüğünün farkına varmaktır. Bu farkındalık olmadan atılan her adım, insanı kendi vehimlerinin karanlık dehlizlerine götürür. Bu farkındalık sızısı, Sırat-ı Müstakim'in başlangıç noktasıdır.
Kıldan İnce Kılıçtan Keskin: Nefs ve Şeytan Tuzakları
Sırat-ı Müstakim'in kıldan ince, kılıçtan keskin olduğu beyanı, en güzel temsillerini Mesnevî'nin hikâyelerinde bulur. Bu incelik ve keskinlik, yolun dışsal bir zorluğundan çok, sâlikin iç dünyasındaki tehlikelere işarettir. Yolu eğri büyrü hâle getiren, yolcunun kendi nefsidir.
Kendini beğenmişlik ve zâhirî ilimle gururlanma, bu yolun en büyük uçurumlarındandır. Nahiv âlimi ile dervişin gemi yolculuğu hikâyesi buna bir örnektir. Âlim, bütün ömrünü kelimeleri inceleyerek geçirmiş, ama nefsini Hakk'ta yok etmeyi öğrenememiştir. Gemi batmaya başlayınca, bildiği kurallar işe yaramaz. Sırat-ı Müstakim, "bilmek" değil, "olmak" yoludur. O yolda ilerlemek için bilgiyle şişirilmiş bir akıl değil, teslimiyetle hafiflemiş bir kalp gerekir.
Bir başka tuzak, hırs ve dünya malına tamah etmektir. Hz. Mevlânâ, bir ineğe tapan kavmin hikâyesini anlatır; o inek, insanların kendi elleriyle besleyip büyüttükleri nefsâni arzularıdır. Sırat-ı Müstakim ise bir "kurban" yoludur. İsmail'ini, yani en sevdiğin nefsânî bağını, Hakk yolunda feda etme sanatıdır. O ineği kurban etmedikçe, sâlik o kıldan ince köprüden geçemez.
Bu yolun bir diğer keskin kılıcı da riya ve gösteriştir. Yaptığı ibadeti başkalarının görmesini isteyen kişi, Hakk'a değil, halka yol almaktadır. Bu, Sırat-ı Müstakim'den en hileli sapmadır. Çünkü sâlik yolda olduğunu zanneder, ama aslında kendi benliğinin etrafında dönüp durmaktadır.
Aşkın Pusulası ve Mürşid'in Gölgesi
Bu tehlikeli, ince ve keskin yolun nasıl yürüneceği sorusuna Hz. Mevlânâ'nın cevabı Aşk'tır.
Akıl, bu yolda bir yere kadar fener tutar, fakat kıldan ince köprüden geçirecek cesareti veremez. Akıl, "Ya düşersem?" diye tereddüt eder. Aşk ise "Düşersem de O'na düşerim" diyerek sâliki kanatlandırır. Aşk, bir cezbe hâlidir; sâliki kendine değil, Maşuk'a çeker. Bu çekim kuvvetiyle sâlik, yolun sonundaki Sevgili'ye bakar ve bu bakış, ayağını Sırat-ı Müstakim'de sabit kılar.
Ancak bu Aşk, başıboş bir divanelik değildir. Bu Aşk'ın tecellî ettiği, sâliki koruyan bir kutup yıldızı vardır: Mürşid-i Kâmil. Mesnevî, baştan sona bir Pîr'e, bir rehbere duyulan ihtiyacı anlatır.
Mürşid, çölün ortasında bir gölgedir; sâliki nefs güneşinin yakıcı ışınlarından korur. O, karanlık gecede yol gösteren bir mehtaptır. O, sâlikin elindeki paslı demiri işleyip parlak bir ayna hâline getiren ustadır. Mürşid'e teslimiyet, aslında Sırat-ı Müstakim'in kendisi olan Hakk'ın iradesine teslimiyettir. Çünkü kâmil mürşid, kendi varlığından geçmiş, Hakk'ın iradesinin tecellî ettiği bir "yol" olmuştur.
Hz. Mevlânâ'nın nazarında Sırat-ı Müstakim, ney'in feryadıyla başlayan, nefsin tuzaklarından Aşk'ın kanatlarıyla ve Mürşid'in rehberliğiyle geçilerek Vuslat'a eren bir yolculuğun adıdır.
Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme
Kavramlar Ağında Sırat-ı Müstakim
Sırat-ı Müstakim, yaşayan, sâlikin adımlarıyla var olan bir seyr ü sülûk yolculuğudur.
Yolculuğun en alt basamağı olan Nefs-i Emmare, bu yolun dışında değil, yolun başladığı yerdir. Sâlik, bu emredici nefsin esaretinden kurtulma niyetiyle ilk adımını attığı an, Sırat-ı Müstakim’e dahil olur. Emmare, aşılması gereken ilk engel, yolun başındaki karanlık vadidir.
Bu merdivenin en üst basamağı ise Nefs-i Safiye’dir; arınmış, Hakk’ın tecellîlerini olduğu gibi yansıtan nefs mertebesi. Eğer Emmare başlangıç ise, Safiye ulaşılan menzildir. O mertebeye varıldığında yol bitmez; asıl o zaman yol, yolcu, menzil bir olur. Sırat-ı Müstakim, Emmare’nin karanlığından Safiye’nin nuruna uzanan ilâhî bir köprüdür.
Bu yolculuğun usûl ve erkânını İrfan Mektebi (Hakk Yolu) sunar. Sırat-ı Müstakim, Kur’ân’ın işaret ettiği mücerret bir hakikattir. İrfan Mektebi (Hakk Yolu) ise bu hakikatin, bir Mürşid-i Kâmil’in rehberliğinde yaşanan, bir edeb ve usûl ile işlenen hâlidir. İrfan Mektebi, Sırat-ı Müstakim’in talim edildiği, yedi nefs mertebesinin aşıldığı ilâhî bir terbiye ocağıdır.
Kütüphanedeki Kaynaklar
Sırat-ı Müstakim hakikati, İrfan Mektebi’nin üç temel direği olan Terzibaba Necdet Ardıç, İbn Arabî ve Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri’nin eserlerinde, farklı vechelerle ama aynı öze işaret ederek zuhûr eder.
Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri’nin sohbetlerinde Sırat-ı Müstakim, yaşanması gereken bir "Hakk Yolu"dur. O, bu yolu, sâlikin manevî tekâmülünü anlatan yedi nefs mertebesiyle eşleştirir. Onun dilinde Sırat-ı Müstakim, teorik bir bilgi değil, bir amel, bir hâl, bir terbiye sürecidir. O, bu yolu anlatırken sâlikin ayağının bastığı toprağa, kalbinin içinde bulunduğu hâle odaklanır.
Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri’nin Füsûsu’l-Hikem’inde Sırat-ı Müstakim, daha derunî, daha vücûdî bir çerçevede ele alınır. O, varlığın temel bir ilkesidir. Her varlığın, kendi Rabb-ı Hâss’ına, yani kendi hakikatini terbiye eden ilâhî isme doğru bir "sırat"ı vardır. Ancak bütün bu yolların en doğrusu "Sırat-ı Müstakim", Muhammedî yoldur. Bu yol, tenzih-teşbih dengesi üzerine kuruludur; Hakk’ı hem her şeyden münezzeh (tenzih) hem de her şeyde tecellî eden (teşbih) olarak görmeyi gerektirir. Füsûs’un dilinde Sırat-ı Müstakim, zıtların birliğinin, yani Cem makamı’nın yoludur.
Hazret-i Mevlânâ’nın Mesnevî-i Şerîf’inde Sırat-ı Müstakim, bir aşk ve iştiyak yoluna dönüşür. Onun için bu yol, aklın değil, aşkın rehberliğinde yürünür. Bu kıldan ince, kılıçtan keskin yolda yürümenin tek yolu, her şeyiyle maşuka yönelmiş bir âşık olmaktır. Nefs, bu yoldan saptırmak isteyen bir hırsızdır; dünya, sahte bir handır; akıl ise bir ayak bağıdır. Sadece Aşk, bu yolun şaşmaz pusulasıdır. Mevlânâ’ya göre Sırat-ı Müstakim, ayrılıktan Vuslat’a, kamışlıktan koparılmış neyin asıl vatanına duyduğu hasretin yoludur.
Değerlendirme
Sırat-ı Müstakim, İslâm irfanının en temel hakikatlerinden biri olarak, farklı meşreplerde farklı dillerle ifade edilse de özünde tek bir gerçeğe işaret eder. O, hem somut bir ahlâkî ve manevî terbiye yolu, hem varlığın temel ilkesi, hem de bir aşk ve vuslat serüvenidir. Terzibaba’nın pratik usûlü, İbn Arabî’nin derinlikli hikmet ve vücûdî açıklamaları ve Mevlânâ’nın coşkun aşk dili, bu tek hakikatin farklı yüzlerini gösterir. Sırat-ı Müstakim, sâlikin Emmare’den Safiye’ye uzanan şahsî tekâmül merdiveni olduğu kadar, bütün bir kâinatın da Hakk’tan gelip Hakk’a döndüğü büyük kevnî yolculuğun adıdır. Nihayetinde bu yolu bilmek değil, bu yolda olmak esastır. Zira yol, ancak üzerinde yürüyenle mânâ kazanır ve yolcu, yürüdüğü yolun kendisi olunca menzile varılmış olur.
Rabbimiz, Fâtiha’daki duamız hürmetine, bizleri de bu en kâmil yolun yolcularından, o yolun yolcusu olan kâmillerin sadık takipçilerinden eylesin. Âmin.