İçeriğe atla
Aşk
5141 kelime | 4 kaynak

Aşk

Tasavvuf yolunun özü, esası ve nihai gayesi tek bir kelimede sır olur: Aşk. Bu, sadece bir duygu değil; varlığın zuhûra gelmesinin sebebi, sâlikin seyr-i sülûkunun yakıtı ve Hakk’a vuslatın yegâne yoludur. Terzibaba İrfan Mektebi’nde Aşk, yaşayan, tecrübe edilen, gözyaşıyla ve tebessümle her an yeniden doğan bir hâldir. Bu metin, M. Nusret Tura Hazretleri’nin sohbetlerinden damıtılmış ve Necdet Ardıç Efendimizin himmetiyle bir araya getirilmiş irfan sofrasının bir parçasıdır. âlem sohbet

Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı

Arapça bir kelime olan Aşk (العشق), lügatte bir sarmaşığın ağacı sarıp sarmalaması, onun özsuyunu emerek kurutması ve nihayetinde onunla bir olması hâlini anlatan ‘aşeka’ kökünden gelir. Bu ilk mânâ, tasavvufî ıstılahtaki derinliğin bir habercisidir. İlâhî Aşk, sâlikin benliğini tıpkı o sarmaşık gibi sarar, beşerî varlığını, nefsini ve sıfatlarını kurutup kendine katar. Geriye ne sarmaşık kalır ne de ağaç; sadece bir olmuş, Aşk olmuş bir vücût kalır. Aşk, bu yönüyle sevenin sevilende fâni olması, yok olmasıdır. Muhabbetin en şiddetli, en taşkın hâlidir; öyle ki âşıkta kendinden bir eser bırakmaz.

Bu kutlu yolun yakın tarihteki izleri, M. Nusret Tura Hazretleri’nin irfanının Necdet Ardıç Efendimiz tarafından derlendiği külliyatta görülebilir. Aşk ve Muhabbet Yolu ismiyle bize ulaşan bu eser, yaşayan bir geleneğin kaydıdır.

GÖNÜLDEN ESİNTİLER: AŞK VE MUHABBET YOLU M. NUSRET TURA DERLEYEN NECDET ARDIÇ NECDET ATDIÇ İRFAN SOFRASI TASAVVUF SERİSİ (77) Sayfa no: İÇİNDEKİLER:………………………………………………………………….(2) Ön Söz:……………………………………………………………………………(5) Takvimden Bir Yaprak, Ulunay: Okuyucularımla: (28/06/1965):……………………………………….(10) Okuyucularımla: (10.08.1965):…………………………………………(11) Okuyucularımla: Din Ve Taassub: (16.06.1966):…………………(13) Okuyucularımla: (04.07.1966):…………………………………………(14) Okuyucularımla: (11.07.1966:………………………………………….(16) Okuyucularımla: (26.07.1966:………………………………………….(17) Adapazarı Konak Caddesi:………………………………………………..(18) Okuyucularımla: (01.08.1966:………………………………………….(18) Okuyucularımla: (08.08.1966:………………………………………….(21) Okuyucularımla: (15.08.1966:………………………………………….(22) Okuyucularımla: (23.08.

Bu içindekiler tablosu, 1960’lı yıllarda bir mürşidin gönül esintilerinin, "Okuyucularımla" başlığı altında ve "Ulunay" imzasıyla bir gazete köşesinde halka sunuluşunun vesikasıdır. Aşk ve muhabbet yolu, herkesin okuyabildiği bir mecrada kendine yer bulmuştur. Bu durum, Aşk’ın fıtratı gereği gizlenemeyeceğinin, kendi güzelliğini göstermek için her fırsatı bir tecellîgâh kıldığının delilidir. Eserin adının "İrfan Sofrası" serisinden olması da irfan paylaşılan bir sofra, Aşk ise o sofranın en leziz taamı olduğu içindir.

Necdet Ardıç Efendimiz, bu hikâyeyi bizzat kendi kaleminden şöyle aktarır:

nin (21) inci göbek torunlarından bir çelebi idi Efendi Babamı çok sever zaman, zaman ziyaretine gelirdi ve Milliyet gazetesinde de köşe yazarı idi. Başlığı (OKUYUCULARIMLA) idi orada Efendi Babamın pazartesi günleri köşesinde makalelerini yayınlardı. Daha sonraları bu tür yazıların gazetenin genel yayın anlayaşına ters düştüğü, idareciler tarafından düşünülen konu, Ulunay’a bildirilince oda, gene kendi vasıtasıyla diğer bir gazete olan (yeni İstanbul) gazetesinde yazılarının çıkmasına vasıta olmuş yazıları burada çıkmaya devam etmiş idi. Bende onları toplar biriktirir dosya haline getirirdim. Marmara Ünüversitesi İlâhiyat fakültesi Profesörlerinden sayın Mahmud Erol Kılıç kardeşimizin çabalarıyla bizde bulunan bu makaleler bizden izin alınmak suretiyle (Şubat 1995) te “İnsân yayınları” tarafından (Rah-ı Aşk) ismiyle ve diğer bütün kitaplarıda yeniden basıldı ve yayınlandı, tekrar kendilerine teşekkür ederiz. Epey zamandır bende bu değerli yazıları matbu hale getirip çevremin de istifadesine sunmayı düşünüyor idim, demek zamanı gelmiş ki, daha evvelce gazete yazılarını (internet kaydına “Ta…..Ka….” oğlumuz geçirmiş idi sağolsun) bende tamamen yeniden düzenleyerek meraklılarının okuması için kitap haline bu gün, (24 ekim 2012/Çarşamba Arife günü) getirmeye başladım. Bu yazılar vesile ile Refiî Cevad Ulunay bey ile Nusret Baba’mın dostluğu başlamış oldu ve gelişti. Bu hususta bir hatıramı da anlatayım. Yazışmalar devam ettiği günlerde Cevad bey’in efendi Babama muhabbetide o derece artmaya başlamış idi, nihayet bir gün kendisinin Nusret Babamı ziyeret etmek istediğini söyledi ve randevu talebinde bulundu unun üzerine Nusret Babam memnuniyetle kabul edip yanılmıyorsam bir cumartesi günü idi, bebekte ki eve ilk defa misafir olarak geldiler.

Bu satırlar, Aşk kavramının ıstılahî mânâsını ete kemiğe büründüren canlı bir tablodur. İlk olarak, Aşk yolunda hizmetin ve vasıta olmanın güzelliği görülür. Mevlânâ soyundan gelen Refiî Cevad Ulunay, M. Nusret Tura’ya duyduğu muhabbetle, onun irfanını binlerce insana ulaştıran bir vasıta olur. Aşk, sadece Hakk’a duyulan bir his değil, Hakk’ın dostlarına hizmet etme şevki olarak da zuhûr eder. İkinci olarak, Aşk’ın yayılma gücü ortaya çıkar. Gazetenin yayın anlayışına "ters düşen" bu yazılar, bir kapı kapanınca başka bir kapıdan kendine yol bulur. Hakikat, kendi nehrini akıtacak bir yatak mutlaka bulur. Üçüncü olarak, geleneğin silsile yoluyla devri görülür. Necdet Ardıç Efendimizin yazıları biriktirmesi, Prof. Mahmud Erol Kılıç’ın gayretiyle Rah-ı Aşk adıyla kitaplaşması ve nihayet Necdet Ardıç Efendimizin bu mirası yeniden düzenlemesi, Aşk’ın farklı zamanlarda farklı ellerle yeniden hayat bulmasıdır. Bu işe bir "Arife günü" başlaması, Aşk’ın hakikatine erme bayramına bir hazırlık ve davetiyedir. Son olarak, Aşk’ın insani ilişkilerde tecellîsi vardır. Bu yazılar vesilesiyle Ulunay ile Nusret Baba arasında başlayan dostluk ve muhabbet, Aşk’ın nazariyattan pratiğe nasıl geçtiğinin örneğidir. Ulunay’ın muhabbetinin artması ve ziyaret talebi, Aşk’ın çekim gücünün, yani cezbenin ta kendisidir. Seven, sevdiğine doğru çekilir. Seyr-i sülûk da kulun, Hakk’ın cezbesiyle O’na doğru yaptığı yolculuktur.

Terzibaba mektebinin nazarında Aşk’ın aslı ve ıstılah mânâsı, bu canlı hatıralarda, bu hizmet zincirinde, bu dostluk halkasında gizlidir. Aşk, bir mürşidin gönlünden dökülen, bir gazetecinin kalemiyle yayılan, bir evladın himmetiyle toplanan ve her nesilde yeniden yeşeren ilâhî bir tohumdur.

Terzibaba'nın Nazarıyla Aşk: Aslı ve Mertebesi

Aşk, kâinatın varlık sebebi, âlemlerin mayası, ariflerin pusulası olan o yüce Aşk’tır. O, Cenâb-ı Hakk’ın “Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi sevdim (muhabbet ettim)” kudsî hadîsiyle işaret ettiği o ilk muhabbettir. Varlık, bu muhabbet okyanusundan doğan bir dalgadan ibarettir. Aşk’ı anlamak, varlığı anlamaktır. Varlığı anlamak ise, kendini ve Rabbini bilmeye açılan kapıdır. Aşk, hem bu kâinat ağacının tohumu, hem de o ağacın en kâmil meyvesidir.

Aşk'ın Kaynağı: Zât'ın Kendi Güzelliğine Muhabbeti

Her şeyden evvel, sadece ve sadece Zât-ı Mutlak vardı. O, kendi kendine var olan, bütün isimlerden ve sıfatlardan münezzeh, mutlak gayb âlemindeydi. Bu mertebeye, arifler Ahadiyyet (mutlak birlik/teklik) mertebesi derler. Bu makamda Cenâb-ı Hakk, kendi Zât’ında yine kendi Zât’ını seyrediyordu. Âşık, Mâşuk ve Aşk, henüz birbirinden ayrışmamış bir halde, Zât’ın sırrı içinde gizliydi.

Bu mutlak gizlilik hâlinde, Zât-ı Mutlak, kendi sonsuz güzelliğini, kemâlini görmek ve göstermek murad etti. Bu murad, bir ihtiyaçtan değil, cömertliğinden ve sevgisindendi. Kendi içindeki sonsuz potansiyelleri bir ayna'da seyretmek istedi. İşte bu “seyretme isteği”, bu “bilinme muhabbeti”, varlık âleminin zuhûra çıkışının ilk adımıdır. “Aşk” dediğimiz şey, işte bu ilk ilâhî muhabbettir. O, Hüvviyet gaybından, yani Zât’ın bilinemez derinliğinden fışkıran ilk tecellîdir.

Bu Aşk, Zât’ın kendi içine dönüp, “Ben ne güzelim!” demesidir. Bu, varlığın ilk ve en temel hareketidir. Her şey, bu ilk hareketten, bu ilâhî Aşk’tan pay alarak var oldu. Atomun çekirdeğindeki güçten galaksileri bir arada tutan kuvvete, bir annenin yavrusuna duyduğu şefkatten bir çiçeğin güneşe dönmesine kadar her ne hareket, her ne cazibe varsa, hepsi o ilk ve ezeli Aşk’ın farklı seviyelerdeki yansımalarıdır. Aşk, sonradan ortaya çıkan bir duygu değil, varlıktan önce var olan ve varlığı var eden ilkenin ta kendisidir.

Vücûd Mertebelerinde Aşk'ın Tecellîsi

O ilk ilâhî Aşk, “kün” (ol) emriyle birlikte varlık mertebelerinden aşağıya doğru inmeye, yani tenezzül etmeye başladı. Her mertebede farklı bir kisveye büründü, ama özü hep aynı kaldı: Aşk.

  1. Vâhidiyyet Mertebesi: Ahadiyyet’in mutlak birliğinden sonraki ilk durak, Vâhidiyyet mertebesidir. Burası, ilâhî isimlerin ve sıfatların birbirinden ayrıştığı ama henüz dış âlemde varlık bulmadığı ilim mertebesidir. Cenâb-ı Hakk’ın ilminde var olan bütün varlıkların hakikatlerine A'yân-ı Sâbite (sabit özler) denir. Aşk, bu mertebede, bu sabit özlerin bir an önce dışarıda tecellî etme, görünür olma iştiyakı olarak belirir. Her bir ismin, kendi güzelliğini ve hükmünü gösterme arzusu, Aşk’ın bu mertebedeki tezahürüdür.

  2. Nefes-i Rahmânî ve Âlemler: Bu ilâhî Aşk ve iştiyak, bir “nefes” gibi Zât’tan dışarıya doğru üflendi. Buna, irfan ehli Nefes-i Rahmânî (Rahmân’ın Nefesi) der. Bu nefes, A’yân-ı Sâbite’nin potansiyel hâlden fiilî hâle çıktığı bir “varlık hamuru” gibidir. Bütün âlemler bu nefesle var olmuştur. Aşk, bu nefesin itici gücüdür. Gezegenlerin yörüngelerinde dönmesi, suyun akması, ateşin yakması, hepsi bu ilâhî Aşk’ın farklı kanunlar suretindeki tecellîleridir. Arif, kelebeğin kanat çırpışında da, bir yanardağın patlamasında da aynı Aşk’ı seyreder.

  3. Şehâdet Âleminde Aşk: Bizim yaşadığımız bu görünen âlemde Aşk, en perdeli, en kesif hâliyle görünür. Burada Aşk, “cazibe kanunu” olur, “kimyasal çekim” olur, “biyolojik üreme içgüdüsü” olur. Ama bütün bunların temelinde, parçanın bütüne, fer’in aslına duyduğu o ezeli hasret yatar. Her şey, geldiği o Birlik Okyanusu’na geri dönmek ister. İnsanın içinde duyduğu o tarifsiz boşluk, o dinmeyen hasret, ruhunun geldiği yer olan ilâhî huzura, Sevâd-ı Azam’a (mutlak kaynağa) duyduğu Aşk’tan başka bir şey değildir. Bütün beşerî aşklar, bu hakikî Aşk’ın birer gölgesi, birer basamağıdır.

Tenezzül ve Urûc: Âlemlerin İniş ve Yükseliş Motoru Olarak Aşk

Aşk’ın iki yönlü bir hareketi vardır: Tenezzül (iniş) ve Urûc (yükseliş).

Tenezzül (İniş): Bu, Hakk’ın Aşk ile kendi Zât mertebesinden âlemlere doğru tecellî etmesi, kendini göstermesidir. Bu bir alçalma değil, bir lütuf ve cömertliktir. Aşk, Hakk’ı “gizli bir hazine” iken “görünür bir kâinat” olmaya sevk eden güçtür. Bu iniş, bir perdelenme sürecidir. Hakk-ı Mutlak, her mertebede o mertebenin kaydına bürünür. Zât’taki mutlak muhabbet, insanda beşerî sevgi, hayvanda içgüdü, bitkide yönelim, cansızda cazibe olarak görünür. Tenezzül, Aşk’ın “Hâlık” ve “var edici” yüzüdür.

Urûc (Yükseliş): Bu ise, kesret (çokluk) âlemine dağılmış olan varlığın ve şuurun, yine Aşk’ın çekim gücüyle Tek’liğe, yani aslına doğru geri dönme yolculuğudur. Bu, özellikle şuur sahibi varlık olan insan için geçerli bir seyr-i sülûktur. Sâlikin kalbinde uyanan ilâhî Aşk ateşi, onu aşağı çeken nefsanî arzulardan arındırır ve yukarıya, asıl vatanına doğru çeker. Bu yolculuğun yakıtı Aşk’tır. Zikirle, tefekkürle, riyazetle beslenen bu Aşk, kulu Rabbine ulaştıran Burak’tır. Bu yanış, bu hasret, bu arayış, urûc yolculuğunun kendisidir. Aşk, inişin sebebi olduğu gibi, yükselişin de yegâne motorudur.

Hakikat-i Muhammediyye: Aşk'ın En Kâmil Aynası

Bu ilk ve mutlak Aşk, bu kâinatta en saf, en kâmil, en perdesiz şekilde Hakikat-i Muhammediyye’de tecellî etmiştir. Cenâb-ı Hakk, kendi güzelliğini seyretmek için bir ayna murad ettiğinde, bu ayna Zât’ın bütün isim ve sıfatlarını eksiksiz ve mükemmel bir dengeyle yansıtmalıydı. İşte bu ilk ve en mükemmel ayna, varlıktan önce var olan o Nur, yani Hakikat-i Muhammediyye’dir. O, Cenâb-ı Hakk’ın ilminde beliren ilk taayyündür. Bütün kâinat, bu Nur’dan halk edilmiştir.

Bu Hakikat, Aşk’ın ta kendisidir. Çünkü o, Hakk’ın kendine olan Aşk’ının ilk tecellîgâhıdır. Hakk, en çok onda kendini sevmiş, en çok onda kendini görmüştür. Bu yüzden Peygamber Efendimiz (s.a.v) “Habîbullah”tır, yani Allah’ın Sevgilisi’dir. O, hem sevenlerin en kâmili (Âşık), hem de sevilenlerin en yücesidir (Mâşuk).

Her devirde yaşayan İnsân-ı Kâmil, bu Hakikat-i Muhammediyye’nin bir mazharıdır. Sâlikin hedefi de, kendi kalbini masivadan temizleyerek, onu bu Hakikat’in tecellî edebileceği parlak bir ayna hâline getirmektir. Kalp aynası ne kadar saflaşırsa, ilâhî Aşk o kadar perdesiz tecellî eder. O zaman kul, kendisinin aslında O’nun bir aynası olduğunu, kendindeki sevginin O’nun sevgisi olduğunu idrak eder. Bu, seven ile sevilenin bir olduğu, Âşık ile Mâşuk’un aynı tecellîde buluştuğu Cem makamıdır. Bu makamda sâlik anlar ki, kâinattaki her zerrenin hareketinin sebebi Aşk’tır ve bütün bu Aşk nağmelerinin toplandığı en kâmil senfoni, İnsân-ı Kâmil’in kalbidir.

Terzibaba mektebinin nazarında Aşk budur. O, varlığın başlangıcı, devamı ve sonudur. O, inişin sebebi, yükselişin kanadıdır. O, Hakk’ın kendini seyrettiği ayna, kulun Hakk’a vardığı yoldur.

Terzibaba Geleneğinde Aşk'in Yaşanması

Aşk’ın ne olduğunu ve varlığın dokusuna nasıl sirayet ettiğini anladıktan sonra, onun sâlikin hayatına nasıl aktığını görmek gerekir. Hakikatler, kitaplarda durduğu gibi durmaz. Onlar, sâlikin gönlünde kanatlanır, gözünde yaş olur, dilinde zikir olur. Aşk, okunup geçilecek bir kelime değil, yaşanacak bir hâldir.

Hakikat, tadılması gereken bir lezzettir. Nusret Tura Hazretleri’nin de işaret ettiği gibi, asıl mesele odur ki:

Hakîkatler yaşanır.

Bu tek cümle, bütün bir irfan yolunun usûlünü özetler. Hakikatler, akılla kavranır ama ancak kalple, ruhla, bütün bir vücut ile yaşanır. Aşk da bu hakikatlerin en başında gelir. O, sâlikin seyr-i sülûk yolculuğunda bineğidir, azığıdır, kandilidir.

Aşk Ateşinin Gözyaşı ve Feryadı

Aşk, bir kalbe misafir olduğunda, o kalbi kendi hâline bırakmaz. Sâlikin eski alışkanlıkları, eski sevinçleri ona yavan gelir. Aşk’ın ilk belirtilerinden biri, gözyaşıdır. Bu, dünyevî bir kayıp için dökülen gözyaşı değildir.

Ağlamak

Terzibaba geleneğinde ağlamak, kalbin yumuşadığının, gaflet kabuğunu kırdığının işaretidir. Âşık, bazen vuslatın hayaliyle, bazen firkatin elemiyle ağlar. Bazen geçmişteki gaflet günlerine yanar, bazen de Cenâb-ı Hakk’ın lütfunun büyüklüğü karşısında acziyetinden ağlar. Bu gözyaşı, kalbi yıkar, temizler.

Fakat bu yolculukta her gözyaşı kederden değildir. Yolun ilerleyen duraklarında, sevinç de gözyaşı olup pınarlarından boşanır. Bu, vuslatın, yakınlığın, ilâhî tecellînin kalpte yarattığı coşkunun bedene sığmayıp taşmasıdır.

Sevinç gözyaşları

Bu yaşlar, Cenâb-ı Hakk’ın cemâl sıfatlarının bir tecellîsi karşısında duyulan hayretin ve minnetin ifadesidir. Kul, sevildiğini anladığı an, bu sevincin büyüklüğü altında ezilir ve bu hayranlık, sevinç gözyaşları olarak yanaklarından süzülür. Bu, zıtların birliğinin, yani Cem makamı’nın bir tecellîsidir. Ağlamak, hem ayrılığın hem de vuslatın dili olur.

Aşk ateşinin harareti arttıkça, sâlikin feryadı da yükselir. Bu yangın, sâlikin kendi varlığını, benliğini, yani nefs dediğimiz o en büyük perdeyi yakıp kül etme arzusudur. Âşığın dilinden dökülen şu feryat, bu hâlin en veciz ifadesidir:

Bırakın kendimi yakayım.

Bu söz, bir vuslat yakarışıdır. Bu, pervanenin kendini ateşe atmasındaki hikmetin aynısıdır. Pervane, ışık olmak, ışığın içinde yok olmak ister. Âşık da artık Hakk’tan ayrı bir "ben" istemez. Kendi vehmî varlığının, O’nun mutlak Vücûdu karşısında bir engel olduğunu idrak etmiştir. Bu feryat, fenâfillâh (Hakk’ta yok olma) makamına duyulan özlemin dışavurumudur.

Bu hâle gelen âşık, ilâhî aşk şarabıyla kendinden geçmiştir. Nusret Tura Hazretleri bu durumu "Sarhoş âşıkların hâli" olarak tarif eder. Onlar, artık dilleriyle değil, gönülleriyle konuşurlar:

Âşık gönlü ile konuşur.

Gönül, Hakk’ın nazar ettiği yerdir. Oraya Aşk yerleşince, bütün azalar gönlün tercümanı olur.

Aşkı Besleyen Mânevî Gıdalar: Zikir ve Şükür

Kalpteki aşk kıvılcımının sürekli beslenmesi lazımdır. Bu besinler, maddî değil, mânevî gıdalardır.

Mânevî gıdâlar

Bu mânevî gıdalar, sâliki her an Maşuk’u ile birlikte olmaya sevk eden amellerdir. İbadetler, tefekkür, hizmet ve en başta da zikir ve şükür gelir. Zikir, anmak demektir. Gafletin panzehiridir. Kalbin her an "Allah" diyerek atması, dilin her fırsatta O’nu anmasıdır. Zikir, paslanmış kalbi cilalayan bir zımpara gibidir.

Bu gıdaların bir diğeri şükürdür. Hakiki şükür, bir hâldir. Her nefeste, her olayda vereni (Mün’im’i) görmek, O’nun lütfunu ve hikmetini idrak etmektir. Terzibaba geleneği, sâlike önce dilini bu işe alıştırmasını telkin eder:

Dilini şükre alıştır.

Dilin sürekli şükür ile meşgul olması, zamanla kalbin de şükür hâline bürünmesini sağlar. Sâlik, artık sadece iyi görünen şeylere değil, zorluk ve meşakkat gibi görünen hadiselere de şükretmeye başlar. Çünkü bilir ki, her şey O’ndan gelmektedir ve sevenin sevdiğinden gelen her şey güzeldir.

Bu mânevî gıdalarla beslenen âşığın her anı, Aşk ile yoğrulmuştur. Nusret Tura Hazretleri, "Âşıkın 24 saati", "Âşıkın öğlesi", "Âşıkın ikindisi" gibi başlıklarla bu hâle işaret eder. Bu gıdalarla beslenen kalp, öyle bir noktaya gelir ki, artık dışarıda bir delil aramasına gerek kalmaz.

Gönlüne baktığı zaman allah’ı görür.

Bu, Hakk’ın isim ve sıfatlarının tecellîlerini, O’nun sevgisini ve rahmetini kendi gönül aynasında seyretmektir. Kalp, mânevî gıdalarla arındığında, "Arş-ı Rahmân" olur ve sâlik, en büyük delili kendi içinde bulur.

Mübarek Geceler: Aşkın Tecellî Ettiği Vakitler

Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinin ve sevgisinin âlemlere daha yoğun bir şekilde tecellî ettiği özel vakitler vardır. Bu mübarek geceler, âşıkların mânevî gıdalarla ziyafet çektiği, Aşk’ın coşup taştığı zaman dilimleridir. Bu geceler, sâlikin Aşk yolculuğunda birer sıçrama tahtasıdır.

Regâib kandili münâsebetiyle

Regâib, rağbet edilen, arzulanan şeyler demektir. Bu gece, bütün dünyevî arzulardan yüz çevirip, kalbin arzusunu yalnızca Hakk’a yöneltme gecesidir.

Mi'rac kandili

Mi’rac, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) en büyük vuslatıdır. Bu gece, her sâlik için kendi mânevî mi'racının, kendi urûc yolculuğunun bir nümunesidir. Âşık, bu gecede Efendimiz’in Aşk yolculuğunu tefekkür eder.

Berâet kandil-i

Berâet, borçtan, suçtan, azaptan kurtulmak demektir. Âşık için en büyük suç, O’ndan gafil olmaktır. En büyük azap, O’ndan ayrı kalmaktır. Bu gece, bütün bu bağlardan, perdelerden arınmak için bir tevbe ve istiğfar gecesidir.

Kadir gecesi

Kadir Gecesi, Kur’ân’ın kalb-i Muhammedî’ye indiği gecedir. Âşık için bu gece, ilâhî kelâmın kendi kalbine inmesi, hakikatin kendi ruhunda tecellî etmesi için bir fırsattır. Kadir Gecesi’nde âşık, o yaşayan hakikatin kendi gönül semasına da inmesi için dua eder.

Bu mübarek vakitler, Aşk ile zamanın nasıl iç içe geçtiğini gösterir. Nusret Tura Hazretleri’nin "Zaman ve Aşk" başlığı altında işaret ettiği gibi, Aşk, zamanı dönüştürür. Zaman, Maşuk’a giden yolda bir köprü, tecellîlere açılan bir penceredir.

Füsûsu'l-Hikem'de Aşk

Aşkın sâlikin gönül dünyasındaki tecrübesinden sonra, bu ateşin aslını ve hikmetini anlamak üzere, Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri'nin Füsûsu'l-Hikem adlı okyanusuna dalıp, aşkın vücûdî (varlığa dair) sırrını anlamak gerekir.

Şeyh-i Ekber'in öğretisinde aşk, sonradan ortaya çıkan bir duygu değildir. Aşk, varlığın bizatihi kendisidir; kâinatın zuhûra gelmesinin hem sebebi hem de gayesidir. Bu hikmetin anahtarı, "kenz-i mahfî" (gizli hazine) olarak bilinen hadis-i kudsîde saklıdır: "Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi sevdim (ahbabtu en u'rafe) ve bilinmekliğim için halkı halk ettim."

Cenâb-ı Hakk, kendi Zât'ında, hiçbir kaydın olmadığı Ahadiyet mertebesinde iken, kendi güzelliğine, kendi kemâline meftun bir hâldeydi. Bu, Zât'ın Zât'a olan aşkıdır. Hadis-i kudsîdeki "ahbabtu" yani "sevdim" kelimesi, işte bu ilâhî taşma arzusunun, bu muhabbetin ilk hareketidir. Zât-ı Mutlak, kendi sonsuz isimlerini ve güzelliklerini seyredeceği bir ayna arzu etti. Bu arzu, bir eksiklikten değil, kemâl-i cûd ve muhabbetin, yani cömertliğin ve sevginin en üst mertebesinin bir gereğidir.

Bu "bilinmeyi sevme" arzusu, varlık âleminin zuhûra çıkışının ilk sebebidir. Hakk, kendi güzelliğini görmek için âlemi bir ayna olarak halk etti. Bu sebeple İbn Arabî Hazretleri'ne göre varlık, Hakk'ın kendine olan aşkının bir sonucudur. Bütün varlık, Hüvviyet (O'luk) denizinden kopan bir aşk dalgasıdır.

Bu ilâhî sevgi, varlığı Nefes-i Rahmânî (Rahmân'ın Nefesi) tabiriyle meydana getirir. "Gizli Hazine", kendi içindeki sonsuz potansiyellerin, yani a'yân-ı sâbite (sabit hakikatler) denilen şeylerin çokluğundan ötürü bir nevi "keder" (kerb), yani ilâhî bir doğum sancısı gibi, zuhûra çıkma potansiyelinin içsel baskısı içindeydi. O "ahbabtu" muhabbeti, bu sıkıntıyı gideren bir nefes, bir "teneffüs" oldu. O nefes ile birlikte, Hakk'ın ilminde sâbit olan bütün hakikatler, varlık sahnesine birer birer çıktılar. Her bir zerre, o ilâhî nefesin, o ilâhî aşkın bir kelimesidir.

Şeyh-i Ekber, bu hikmet dolu bakışı Füsûsu'l-Hikem'in zirvesi olan Muhammed Fassı'nda en kâmil noktasına taşır. Orada, Efendimiz'in (s.a.v) "Bana dünyanızdan üç şey sevdirildi: Kadınlar, güzel koku ve gözümün nûru namaz." hadis-i şerifini şerh ederken, aşkın en derin sırlarından birini ifşâ eder.

Bu bahiste İbn Arabî, kadına duyulan sevginin nasıl olup da Hakk'a ulaştıran bir yol olabileceğini anlatır. Bu, beşerî bir şehvetin yüceltilmesi değil, kevnî bir hakikatin ilânıdır. Hakk, kendi Zât'ı itibariyle mutlak tenzih (her türlü benzerlikten münezzeh olma) içindedir. Biz O'nu ancak fiilleriyle, yani teşbih (benzetme) yoluyla, yarattığı âlemdeki tecellîleri aracılığıyla bilebiliriz.

Ârif, Hakk'ı her şeyde müşahede eder. Fakat bu müşahedenin en kâmil olduğu yer insandır. İnsan, Hakk'ın bütün isim ve sıfatlarını kendinde toplayan bir ayna olduğu için "halife"dir. Şeyh-i Ekber'e göre, erkek Hakk'ı bir kadın suretinde sevdiği zaman, en tam tecellîye şahit olur. Çünkü bu durumda Hakk, hem seven (fâil) hem de sevilen (münfa'il) olarak tecellî eder. Seven erkek, Hakk'ın "el-Vedûd" (çok seven) isminin bir mazharı olur. Sevilen kadın ise, Hakk'ın tecellî ettiği bir mahal, bir ayna olur. Bu birliktelikte, erkek (Âdem) kendisinden zuhûr eden bir varlıkta, yani kadında, kendi aslını seyreder. Böylece Hakk, hem seven (muhib) hem sevilen (mahbub) olarak, hem de bu sevginin kendisi (hubb) olarak aynı anda tecellî etmiş olur. Bu, tenzih ile teşbihin kucaklaştığı bir cem makamı tecrübesidir. İşte bu yüzden Efendimiz'e (s.a.v) kadınlar "sevdirilmiştir". Bu, en kâmil müşahedeye açılan bir kapıdır.

İbn Arabî'nin nazarında aşk, kâinatın dokusuna sinmiştir. Her varlık, bu ilâhî aşkın bir yansımasını taşır. Buna "sariyan hubb" yani bütün varlığa sirayet eden aşk denir. Her şey, kendi aslî vatanına, kendisini var eden o ilâhî Kaynağa doğru bir özlem içindedir. Sâlikin yolculuğu da bu gerçekten başka bir şey değildir. Başlangıçta bu aşkı mahlûkata yöneltir. Bu mecazî sevgilerde yanıp pişerken, bir gün anlar ki, aslında bütün bu güzelliklerin arkasında tek bir Güzellik, bütün bu sevgilerin arkasında tek bir Sevgili vardır. O zaman aşkı yön değiştirir ve fâniden Bâkî'ye doğru bir urûc (yükseliş) yolculuğuna dönüşür.

Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği

Aşk, sadece varlığın başlangıcındaki itici güç değildir; o, aynı zamanda varlığın en girift sırlarını çözen anahtarın ta kendisidir. Bu anahtar, sâlikin kalbinde zıtları bir araya getirir.

İrfan yolunda sâlikin önündeki imtihanlardan biri, Hakk’ın hem her şeyden münezzeh oluşunu (tenzih) hem de her şeyde tecellî edişini (teşbih) aynı anda idrak etmektir. Bu dengeye Muhammedî mîzan denir ve bu mîzanı kalpte kuran hassas terazi, Aşk’tan başkası değildir. Aşk, sâlikin kalbini öyle bir genişletir ki, o kalp hem “Leyse ke-mislihî şey’un” (O’nun benzeri hiçbir şey yoktur) âyetinin tenzih sırrını, hem de “Ve huve meakum eyne mâ kuntum” (Nerede olursanız olun O sizinle beraberdir) âyetinin teşbih müjdesini bir arada tadar. Âşık, baktığı her zerrede Maşuk’unun bir cilvesini görür; gülde O’nun Cemâl’ini, dikende Celâl’ini seyreder. Fakat aynı anda bilir ki, bütün bu gördükleri Maşuk’un Zât’ı değildir. Aşk, bu iki idraki birbiri içinde eriten ve tek bir hakikat olarak yaşatan hâlin adıdır. Bu hâle, ariflerin dilinde Cem makamı denir.

Bu makama eren âşık için "Seven kim, sevilen kim?" sorusu ortadan kalkar. Aşk derinleştikçe, sâlik kendisindeki bu sevme fiilinin asıl kaynağının kendisi olmadığını tecrübe eder. Bu sevgi, Hakk’ın kendi Zât’ına olan ezelî sevgisinin, kulun kalbinde bir yansımasıdır. Şeyh-i Ekber bu sırrı şöyle açar: Seven de Hakk’tır, sevilen de Hakk’tır. Kul ise, bu ilâhî sevginin zuhûr ettiği mahal, yani tecellîgâhtır. Senin “Ben seviyorum” demen, aslında “Hakk, benim varlığım aracılığıyla Kendini seviyor” demenin bir başka şeklidir. Bu idrak anında, seven (muhib) ile sevilenin (mahbub) aynı Vücûd’un iki farklı yüzü olduğu ayan beyan olur. Bu, aklın sınırlarını zorlayan, ancak aşkın kalple tasdik ettiği bir vücûdî hakikattir.

Bu zıtların birliğinin, bu cem'ul-addâd hâlinin en kâmil olarak tecellî ettiği yer, İnsân-ı Kâmil’in hakikatidir. Âlemdeki her bir varlık, Hakk’ın sadece bir veya birkaç isminin tecellîgâhıdır. Fakat İnsân-ı Kâmil, Cenâb-ı Hakk’ın bütün isim ve sıfatlarını kendinde toplayan tek varlıktır. O, hem Celâl’i hem Cemâl’i, hem Evvel’i hem Âhir’i bir arada tutan cilâlı bir ayna, “Câmiu’l-Esmâ”dır. Aşk, İnsân-ı Kâmil’in kalbinde en saf hâliyle yaşanır. Çünkü onun kalbi, ilâhî isimlerin zıtlıklarının birbiriyle kavga etmediği, bilakis birbirini tamamlayarak mükemmel bir ahenk oluşturduğu bir saray gibidir. Onun için Lütuf da birdir, Kahır da; çünkü ikisi de aynı Sevgili’den gelmektedir.

Bu bahsi, Şeyh-i Ekber’in Füsûsu’l-Hikem’de işlediği kadın sevgisinin hikmetiyle tamamlayalım. Zâhir ehli için beşerî bir zaaf gibi görünen bu sevgi, İbn Arabî’nin irfan nazarında, Hakk’ı en kâmil şekilde müşahede etmenin yollarından biridir. İbn Arabî buyurur ki, erkek bir kadını sevdiğinde, aslında kendi varlığının kökenindeki o ilâhî “fâil” (etken) olma hâlini tecrübe eder. Kadında ise, bütün kâinatın Hakk’ın tecellîsi karşısındaki “münfa’il” (alıcı) hâlini seyreder. Ancak sır burada bitmez. Erkek, kadının sevgisine mazhar olduğunda, bu kez kendisi “sevilen” konumuna geçer ve edilgenleşir. Bu karşılıklı aşkta, her iki taraf da hem fâil hem de münfa’il olur. Her ikisi de hem seven hem sevilen olur. Bu karşılıklı aynalama içinde, Hakk’ın hem yaratan hem de yarattığında tecellî eden sırrı, en somut şekilde tecrübe edilir. Bu, Hakk’ın en bütüncül, en tam olarak temaşa edildiği bir tecellîdir.

Bu yüzden Peygamber Efendimiz (s.a.v.), “Bana dünyanızdan üç şey sevdirildi: Kadınlar, güzel koku ve gözümün nuru namaz” buyurmuştur. Şeyh-i Ekber, kadın sevgisinin en başa konmasının, bu sevginin, Hakk’ı hem fâil hem de münfa’il olarak en kâmil müşahedeye vesile olduğunu belirttiğini söyler. Aşk, Füsûs’un hikmet deryasında varlığın zıt kutuplarını birleştiren, tenzih ile teşbihi barıştıran, seven ile sevilen arasındaki ikiliği kaldıran ve sâliki Hakk’ın Zâtî tecellîsini müşahede etme noktasına taşıyan ilm-i bâtın’ın en derin sırrıdır.

Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Aşk

Aşkın hikemî haritasını Şeyh-i Ekber çizmişse, Sultânu’l-Âşıkîn Hazret-i Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî de o haritayı kan ve gözyaşıyla, hikâyeyle ete kemiğe büründürmüştür. Mesnevî-i Şerîf, baştan sona bu ilâhî Aşk’ın destanıdır.

Aşk: Kâinatın Eczahanesi ve Cüz'î Aklın Sınırı

Hazret-i Pîr’in nazarında Aşk, bütün varoluşun temel ilkesi, kevnî düzenin şifasıdır. O, Mesnevî’sinde Aşk’ı, kibri, bencilliği ve dünya bağlarını tedavi eden ilâhî bir eczacı, bir “Eflatun-ı İlâhî” olarak tanıtır. Bütün mânevî hastalıklarımızın kökünde aslımızdan, yani Hakk’tan ayrı düşmüş olmamız yatar. Aşk, bu ayrılık hastalığının yegâne ilacıdır.

Şâd ol, ey her derde devâ olan Aşk! Ey bütün kibir ve benlik illetlerimizin tabibi! Toprak bedeni senin sevginle göklere yükselir; dağlar bile seninle oynamaya, zıplamaya başlar.

Aşk, cansız görüneni canlandıran, ağır olanı hafifleten, yerdeki toprağı göklere çıkaran bir kuvvettir. Sâlikin katılaşmış kalbi, dağ gibi yerinden oynamayan kibri, ancak Aşk’ın bu sarsıcı tesiriyle yumuşar, harekete geçer ve aslına doğru bir yolculuğa başlar.

Fakat bu ilâhî eczanenin kapısında bir bekçi vardır: Cüz’î, yani parçalı, hesapçı akıl. Bu akıl, kâr-zarar hesabı yapar ve Aşk’ın sahasına girince iflas eder. Çünkü Aşk, aklın mantığıyla değil, kalbin coşkusuyla idrak edilir. Aşk, denize atlamaktır; cüz’î akıl ise sahilde durup hesap yapmaya çalışır.

Aşk, bu sırrı anlama hususunda aklın ayağının çamura battığını söyler. Aşk’ın şerhini yine Aşk’ın kendisi yapar.

Bu yüzden Mevlânâ, Aşk’ı bir tür ilâhî delilik, bir cünûn hâli olarak görür. Âşığın aklı, Mahbub’un güzelliğinde kaybolmuştur. Onun tek bir hesabı vardır: Sevgili’ye nasıl daha yakın olurum? Bu yolda canını vermek kârların en büyüğüdür. Aklın bittiği yerde kalp konuşmaya başlar ve o kalbin lisanına “Aşk” denir.

Ney'in Feryadı: Ayrılığın Sızısı ve Vuslatın Çağrısı

Hazret-i Mevlânâ, Aşk’ın bu yakıcı hakikatini somut bir sembolle dile getirmiştir: Ney. Mesnevî-i Şerîf, "Dinle bu Ney’den..." diye başlar. Bu ilk emir, hakikatin sükûnetle dinleyebilen kalpte açığa çıkacağını anlatır. Dinlenecek olan, Ney’in feryadı, onun anlattığı ayrılık hikâyesidir.

Dinle, bu Ney nasıl şikâyet ediyor; ayrılıkları nasıl anlatıyor: “Beni kamışlıktan kestiklerinden beri feryadımdan erkek de ağladı, kadın da.”

Ney, aslından, vatanından koparılmış olan İnsân-ı Kâmil’in, hatta her bir ruhun sembolüdür. Onun vatanı, “kamışlık” dediği Vâhidiyyet âlemidir; bütün ruhların Hakk ile birlikte olduğu birlik diyarıdır. Ruh, bu kesret âlemine gönderilince, o ilk kopuşun acısını derinden hisseder. Ney’in içli feryadı, bu ezelî ayrılığın, bu gurbetin acısıdır.

Ney’in ses çıkarabilmesi için içinin boşaltılması gerekir. Sâlik, içini kendi benliğinden, arzu ve heveslerinden boşaltmadıkça, ilâhî nefes onda tecellî edemez. İçi dolu bir neyden ses çıkmaz. Sâlik, riyazetle içini boşalttığında, bir “hiç” olduğunda, o boşluktan Nefes-i Rahmânî geçer ve o Aşk nağmesi duyulur hale gelir. Artık konuşan o değildir; onun içinden konuşan, Sevgili’nin nefesidir.

Ney’in bu sesi ateştir, hava değil. Kimde bu ateş yoksa, o yok olsun gitsin! Aşk’ın ateşidir ki Ney’in içine düşmüştür; Aşk’ın coşkunluğudur ki şarabın içine düşmüştür.

Ney’in feryadı sadece bir hüzün değildir. O aynı zamanda bir davettir, bir vuslat çağrısıdır. O ses, hem ayrılığın acısını (Celâl) hem de kavuşma ümidini (Cemâl) bir arada barındırır. Bu, tam bir Cem makamı hâlidir. Ney, bize en büyük ayrılığın Hakk’tan ayrı düşmek olduğunu hatırlatır ve kalbimizdeki o ezelî vuslat arzusunu tutuşturan bir kıvılcım olur.

Aşk Ateşi: Hamlıktan Kurtulup Pişmenin Yolu

Hazret-i Pîr, Aşk’ı anlatırken en çok “ateş” istiâresini kullanır. Bu, varlığın özünü değiştiren, dönüştüren, arındıran hakikî bir mânevî ateştir. Aşk, önce yakmayı, eritmeyi, yok etmeyi vaat eder. Çünkü ham olan hiçbir şey Sevgili’nin katına lâyık değildir. Hazret-i Mevlânâ’nın kendi hayatını özetlediği “Hamdım, piştim, yandım” sözü, Aşk yolculuğunun üç mertebesidir.

Hamlık, benlik iddiasında olduğumuz, kendimizi bir varlık sandığımız hâldir.

Pişmek, Aşk ateşinin tenceresine düşmekle başlar. Mesnevî’de anlatılan tenceredeki nohut hikâyesi bu hâli anlatır. Nohut, kaynayan suyun içinde haşlandıkça feryat eder. Aşçı kadın ise der ki: “Bu kaynama senin için bir lütuftur. Bu sayede sertliğin gidecek, lezzetli bir yiyecek olup canlara gıda olacaksın.” Seyr-i sülûkta çekilen çileler, belalar, sâliki pişiren Aşk ateşinin birer tecellîsidir. Ateş, sâlikin içindeki hamlığı, benlik davasını yakar, onu arındırır.

Yanmak ise pişmenin de ötesidir. Bu, fenâ makamıdır. Artık pişecek bir şey kalmamıştır. Pervane, kendini ateşe atar ve ateşin içinde yok olur. Yanmak, sâlikin kendi cüz’î varlığının ilâhî Aşk ateşinde tamamen yok olmasıdır. Geriye bir “ben” kalmaz. Gözüyle gören, diliyle söyleyen Hakk olur. Bu, Aşk’ın zirvesidir.

Kimin elbisesi Aşk’tan dolayı yırtılmışsa, o hırstan, ayıptan ve bütün kötülüklerden arınmıştır.

Aşk’ın yırttığı elbise, bizim sahte kimliğimizdir. O yırtılmadan hakikî varlığımıza ulaşamayız. Hazret-i Mevlânâ’nın diliyle Aşk; hem her derdin devası, hem aklı aciz bırakan bir delilik; hem ayrılığın feryadı, hem vuslatın müjdesi; hem de insanı hamlıktan kurtarıp yakan ve sonunda yeniden var eden ilâhî bir ateştir. Cenâb-ı Hakk, kalplerimize bu ateşten bir kıvılcım düşürsün de biz de o ateşle pişip yananlardan olalım.

Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme

Kavramlar Ağında Aşk

Hakikat ilmi, birbirinden kopuk parçaların değil, birbiriyle hemhâl olmuş manaların bütünüdür. Aşk da böyledir; tek başına bir yıldız değil, bir yıldızlar kümesidir.

  • İlahi Aşk: Beşerî ve mecazî sevgilerin ötesinde, her türlü beklentiden arınmış olan saf Aşk’tır. Sâlikin yolculuğu, mecazî aşk köprüsünden geçerek bu hakiki ve İlahi Aşk deryasına vasıl olmaktır.

  • Muhabbet: Aşk’ın daha latif, daha sakin hâlidir. Aşk bir ateş ise, muhabbet o ateşin verdiği sıcaklıktır. Kalbin Hakk’a ilk meylidir. Bu tohum, hizmet ve zikir suyuyla sulandığında Aşk filizini verir.

  • Fena: Aşk’ın nihai hedefi ve meyvesidir. Âşık olan kulun, kendi beşerî varlığını Maşûk’un, yani Cenâb-ı Hakk’ın Vücûdunda yok etmesi hâlidir. Yunus’un dediği gibi, “Aşkın aldı benden beni,” işte bu fenâ makamının en duru ifadesidir.

  • Sekr: İlahi Aşk’ın tecellîsinin şiddetiyle sâlikin kendinden geçmesi, bir tür mânevî sarhoşluktur. Âşık, Maşûk’un güzelliği karşısında aklının ve benliğinin sınırlarını unutur. Hallac-ı Mansur’un hâli, bu sekr makamının en billurlaşmış misallerindendir.

  • Hikmet: Aşk, kör bir duygu değil, en keskin idrak biçimidir. Aşk ile açılan kalp gözü, aklın perdeler arkasında sezdiği hakikatleri apaçık seyreder. Hakiki aşk, sahibini mutlaka hikmete götürür.

  • Fusûsu'l-Hikem: Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri’nin bu başyapıtı, Aşk’ın vücûdî temelini, yani varlığın neden ve nasıl Aşk’tan zuhûr ettiğini anlatan en derinlikli metinlerden biridir.

  • Yunus Emre: Anadolu irfanının pîri Yunus, Aşk’ı bir hikmet olarak anlatmamış, onu bizzat yaşamış ve nefes alıp verdiği her mısrada bu Aşk’ı beyan etmiştir. Onun şiirleri, Aşk’ın bir sâlikin kalbini nasıl erittiğini, pişirdiğini ve nihayetinde onu nasıl Hakk’a ulaştırdığını gösteren canlı bir seyr-i sülûknamedir.

Kütüphanedeki Kaynaklar

Bu sohbeti şekillendirirken üç büyük pınardan istifade edilmiştir. Her biri Aşk deryasına farklı bir kıyıdan açılır, lakin hepsi aynı Vahdet denizinde buluşur.

Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri’nin sohbetleri, Aşk’ı sâlikin gündelik hayatına, kalbinin atışına indiren bir üslup taşır. Onun dilinde Aşk, erişilmez bir nazariye değil, yaşanacak bir hâldir. Terzibaba için Aşk, varlığın başlangıcındaki ilâhî bir sırdır; Zât-ı Mutlak’ın kendi güzelliğine olan meylinden doğan ilk taayyündür. Bu Aşk, Hakikat-i Muhammediyye olarak ilk önce zuhûr etmiş, sonra dalga dalga bütün [vücûd mertebelerine](/wiki/vücûd mertebeleri) yayılmıştır. Sâlikin yolculuğu da bu hakikati kendi içinde keşfetme sürecidir. Terzibaba’nın sohbetlerinde vurgulanan “ağlamak”, “sevinç gözyaşları”, “kendini yakma” arzusu gibi ifadeler, Aşk’ın sâlikin kalbinde nasıl bir arınma ve dönüşüm ateşi yaktığını gösterir.

Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri’nin Füsûsu’l-Hikem’i ise Aşk’ın hikmet mertebesini, onun varlığın dokusuna nasıl işlendiğini en derin seviyede ortaya koyar. İbn Arabî için Aşk, varoluşun temel ilkesidir. Her şeyin temelinde, Cenâb-ı Hakk’ın “Bilinmeyi sevdim (ahbabtu)” hadis-i kudsîsinde ifade edilen ilâhî “sevme” fiili yatar. Füsûs’ta, özellikle Muhammed Fassı’nda ele alınan kadın sevgisi meselesi, bu hikmetin zirvesidir. Şeyh-i Ekber’e göre sâlikin kadına olan sevgisi, Hakk’ın en kâmil tecellîsini müşahede etme vesilesidir. Çünkü bu tecellîde Hakk, hem seven (fâil) hem de sevilen (münfa’il) olarak, bir [cem makamında](/wiki/cem makamı) görünür. Bu, [tenzih ile teşbihin](/wiki/tenzih-teşbih dengesi), yani Hakk’ın hem aşkın hem de içkin oluşunun bir arada idrak edildiği Muhammedî bir bakıştır.

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri’nin Mesnevî-i Şerîf’i ise Aşk’ı bir şifacı, bir eczacı, bir kılavuz olarak anlatır. Mesnevî’nin ilk sözü olan “Bişnev!” (Dinle!), asıl vatanından ayrı düşmüş ruhun, o ilk Aşk’ın hasretiyle çektiği feryadı dinlemeye bir davettir. Bu feryadın sembolü neydir. Mevlânâ’ya göre aklın çözemediği bütün ilâhî sırlar Aşk kapısından girilerek anlaşılır. Aşk, “cümle illetlerimizin hekimi”dir; kibri, bencilliği ve dünya sevgisini yakan, arındıran bir ateştir. Bu ateşle pişmeyen ham kalır. Mevlânâ için Aşk, insanı doğrudan hakikate ulaştıran ilâhî bir cünûn (delilik) hâlidir ve bu delilik, binlerce akıldan daha üstündür.

Değerlendirme

Aşk, tasavvuf yolunun sadece bir durağı değil, bizzat yolun kendisidir. O, varlığın başlangıcındaki sebep (Hakk'ın "ahbabtu" sırrı), yolculuktaki yöntem (kalbi arındıran ateş) ve yolun sonundaki gaye (Hakk'ta fâni olmak) olarak karşımıza çıkar. Terzibaba'nın dilindeki yaşanan hâl, İbn Arabî'nin nazarındaki vücûdî ilke ve Mevlânâ'nın kalemindeki şifalı iksir, aslında aynı hakikatin farklı yüzleridir. Aşk, hem kâinatı zuhûra getiren ilâhî tenezzülün motoru, hem de kulun aslına yükselişinin (urûc) kanatlarıdır. İrfan, Aşk hakkında bir şeyler bilmek değil, o Aşk ateşinde yanarak kül olmak ve o küllerden yeniden, sadece O’nunla var olarak doğmaktır. Yolumuz Aşk, menzilimiz vuslat ola.

Bu makale, Terzibaba Irfan Mektebi Dijital Kutuphanesi Wiki-Enhanced RAG sistemi tarafindan 4 kaynak eserden sentezlenmistir.

Model: gemini-2.5-pro | Olusturulma: 25.05.2026