Ceberut
İrfan yolculuğunda durağımız, adını duyanın heybetinden ürperdiği, hakikatini bilenin ise hayranlıkla secdeye kapandığı bir menzil: Ceberut âlemi. Bu kelimeyi sadece bir sözlük karşılığı, âlemlerin sıralamasında bir basamak olarak görme. Ceberut, Zât-ı Mutlak’ın “Ben gizli bir hazine idim” sırrından “Bilinmeyi sevdim” muhabbetine ilk tenezzül ettiği, sevginin kudrete büründüğü, bütün varlığın projesinin yazıldığı o muazzam tecellî sahasıdır. Hakk’ın kendi güzelliğini seyretmek için baktığı ilk ayna, O’nun isim ve sıfatlarının bir senfoni halinde ilk kez duyulduğu makamdır. Terzibaba geleneğinde Ceberut, ne sadece bir hikmet nazariyesi ne de ulaşılmaz bir hayaldir; o, sâlikin seyr-i sülûkunda idrak etmesi gereken, varlığın sırlarına açılan kapının eşiğidir.
Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı
Ceberut kelimesinin kökü, Arapçadaki “cebr” fiilidir. Cebir, bir şeyi ıslah etmek, kırığı onarmak, eksik olanı tamamlamak ve aynı zamanda bir şeyi iradesiyle, kudretiyle bir şeye zorlamak, mecbur etmek demektir. Bu iki mânâ, Ceberut âleminin sırrını fısıldar. O, Hakk’ın mutlak kudreti ve ezici gücünün tecellî ettiği bir saha olduğu için heybetlidir; el-Cebbâr isminin gölgesindedir. Aynı zamanda, bütün eksikliklerin tamamlandığı, bütün potansiyellerin en mükemmel şekilde açığa çıkmaya “zorlandığı” bir kemâlât mertebesidir. Varlığın ilâhî bir tazyik ile en güzel suretine büründüğü yerdir. Terzibaba İrfan Mektebi’nin büyüklerinden ilhamla yazılmış bir şiirde bu kudret şöyle dile getirilir:
Melekût senindir, mülkün dahi sultanısın; Ceberutta senindir, hep saadet katında… Sonra, arş-ı mecid sana aziz bir mekândır; Belli edersin, etmezsin de kürsü katında…
Burada Ceberut, saltanatın ve mutlak hükümranlığın bir katı olarak zikredilir. O, öyle bir kudret ve saadet katıdır ki, Hakk’ın tasarrufu orada kesindir. Mülk (görünen âlem) ve Melekût (mânâ âlemi) O’nun olduğu gibi, bu ikisinin de kaynağı olan Ceberut (sıfatlar âlemi) de O’nun mutlak tasarrufundadır.
Tasavvuf ehli, varlığın mertebelerini anlamak ve anlatmak için bir tasnif yapmıştır. Bu tasnif, iç içe geçmiş okyanuslar gibidir. Her biri bir diğerinden doğar, her biri bir diğerini içinde barındırır. Bu dört büyük derya, Zât’ın tecellî ediş sırasına göre Lâhut, Ceberut, Melekût ve Mülk’tür.
Yukarıda ayrı ayrı belirtilen dört alem, dört derya mesabesindedir. Mülk, Meleküt, Ceberut ve Lahut... İşte bu dört derya, ezeli ve ebedî olup, başlangıcı ve sonu yoktur. Birinci derya “Zat”tır... “Lahut” da derler... “küntü kenzen mahfîyyen fe ahbibtü en u’rafe”, “gizli bir hazineydim ”, hükmüne ve düsturuna göre; “Zat’ı ilahî” coşarak “ceberut alemi” ni zuhura getirdi... Ona “ruh-u izafî” de derler... “Alem-i Ceberut” coşunca da, “alem-i Meleküt” meydana geldi. Ve “alem-i Meleküt” coşarak “alem-i Mülk” zuhura geldi.
Ceberut, Lâhut deryasının, yani mutlak ve hiçbir kayıtla sınırlı olmayan Zât âleminin ilk "coşması" ile zuhura gelmiştir. Bu “coşma” (zâtî meyil), Zât’ın kendi içindeki muhabbet sırrıdır. “Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi sevdim” hadîs-i kudsîsi, bu coşkunun sebebini açıklar. Hüvviyet karanlığında, A’mâ mertebesinde kendinden kendine olan Hakk, bilinme sevgisiyle ilk defa bir belirginleşme sahasına tenezzül etmiştir ki, bu ilk belirginleşme, ilk Taayyün (belirginleşme, zuhur etme) sahası Ceberut’tur. Bu yüzden ona “Birinci Taayyün” de denir.
Zaman ve mekân kaydından münezzeh bir “ol” emriyle her şey olup bitmiştir.
Bu alemlerin hepsi “tarfetül ayn” da yani göz açıp kapaması kadar ve hatta çok daha kısa bir süre içinde “Zat” tan zuhura geldi... Nitekim Kur’anı Keriym Kamer suresi 54. sure 50. ayette; “ve ma emrüna illa vahıdetün kelemhın bil basarı” “Emrimiz, bir tek emirdir, Göz kırpması gibidir”
Bu âyet, halkın bir süreç değil, bir “an” meselesi olduğunu gösterir. Bize göre geçmiş, şimdi ve gelecek olan zaman, Hakk katında tek bir “an”dır. Hz. Ali Efendimizin, “Allah vardı ve O’nunla beraber bir şey yok idi” hadisini duyduğunda söylediği “El an kema kan!” yani “Şu an da o an gibidir!” sözü, bu sırra işaret eder. Ceberut âleminin zuhuru da bu zaman ötesi “an” içinde gerçekleşmiştir. O, olmuş bitmiş bir geçmiş değil, her an yeniden tecellî eden ezelî bir hakikattir.
İrfan ehlinin Ceberut'a farklı pencerelerden bakarak çeşitli isimler verdiğini görürüz. Her isim, o mertebenin bir başka vechesini, bir başka özelliğini aydınlatır.
2 - ALEM–İ CEBERÛT. İSE DİĞER İSMİ İLE “VAHİDİYET MERTEBESİ’DİR.” İkinci Hazret. Ceberut, birinci taayyün, birinci tecellî, ilk akıl, ilk cevher. “ HAKİKATI MUHAMMEDÎYE,” ruh-u izafî, ruhu külli, gaybı muzaf, kitab-ül müb’in gibi isimlerle çeşitli vasıflara göre isimlendirilmiş alemdir. “Ümm-ül kitab”da toplu olan her şey bu mertebede tafsilatlanmaya başlar. Ki Ümm-ül kitab Zattır . İsimler alemi, ayanı sabite, mücerretler alemi, mahiyetler alemi, büyük berzah da derler, ki hepsi bu mertebenin ismidir... Her biri bir itibarladır ki ehline malumdur.
-
Vâhidiyyet (Birlik mertebesi): Bu, Ahadiyyet (mutlak, kayıtsız Teklik) mertebesinden farklıdır. Ahadiyyet’te isimler, sıfatlar, hiçbir şey belirgin değildir; sadece Zât vardır. Vahidiyet ise, bütün ilâhî isim ve sıfatların birbirinden henüz ayrışmadan, potansiyel olarak ama toplu halde bulunduğu “Birlik” mertebesidir. Ahadiyyet’te gizli olan bütün varlık ve kimlikler, Vahidiyet sahasına, yani Ceberut’a aynen kopyalanmıştır. Terzibaba’nın el örneğiyle anlattığı gibi, bir el Ahadiyyet ise diğeri Vahidiyet’tir; biri bâtın ise diğeri onun zâhirdeki ilk yansımasıdır.
-
Hakikat-i Muhammediye (Muhammedî Hakikat): Ceberut âlemi, aynı zamanda Hakikat-i Muhammediye’dir. Çünkü Zât’ın “bilinme sevgisi”nin ilk tecellî ettiği varlık nuru, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) bâtınî hakikatidir. Bütün varlık, bu Nur’dan halk edilmiştir. O, Hakk’ın kendine baktığı ilk ve en mükemmel ayna, bütün isim ve sıfatların toplandığı İnsân-ı Kâmil’in ezelî projesidir. Bu yüzden bu mertebeye “Habiblik Mertebesi” denir.
-
Sıfatlar ve İsimler Âlemi: Zât’ın Hayat, İlim, İrade, Kudret gibi küllî sıfatları bu mertebede belirginleşir. Bu sıfatlar, kendilerinden zuhur edecek olan Esmâ-i Hüsnâ’nın (Allah’ın Güzel İsimleri) kaynağıdır. Bu isimler de, daha sonra Melekût ve Mülk âlemlerinde tecellî edecek olan bütün varlıkların hakikatleri, yani A'yân-ı Sâbite’leridir. Bu yüzden Ceberut, “isimler alemi” ve “mahiyetler alemi” olarak da anılır. O, bütün kevnî (âfâkî) varlığın ilâhî ilimdeki planının, sıfatlar suretinde vücûd bulduğu ilk aşamadır.
Öyleyse Ceberut, yokluk ile varlık arasında bir köprü, bir “büyük berzah”tır. Mutlak Gayb olan Lâhut ile görünen âlem olan Mülk arasında bir geçiş kapısıdır. Zât’ın sessizliğinden isimlerin kelimelerine, A'mâ’nın karanlığından tecellînin aydınlığına geçilen ilk duraktır. O, Hakk’ın “Ol!” emrinin kudretle yankılandığı, sevginin ise bu kudrete can verdiği, bütün âlemlerin ruhu ve hakikatidir. Bu âlemi anlamak, varoluşun büyük sırrını, Zât’ın nasıl ve neden tecellî ettiğini anlamanın ilk adımıdır.
Terzibaba'nın Nazarıyla Ceberut: Aslı ve Mertebesi
Hakikat yolcusunun seyrinde âlemler birer menzil, birer duraktır. Bu âlemleri bir okyanus gibi düşünürsek, her biri farklı bir derinlik, farklı bir haldir. En derinde, akılların idrakten aciz kaldığı, ismin ve sıfatın bulunmadığı Lâhut âlemi, yani Zât-ı Mutlak'ın sırrı vardır. Bu sır deryasından dışa doğru ilk taşan, ilk beliren dalganın adıdır Ceberut âlemi. O, Cenâb-ı Hakk'ın "Ben gizli bir hazine idim" sırrından, "Bilinmeyi sevdim" muradıyla ilk tenezzül ettiği, Zât'ın kendi sıfatlarını seyrettiği ilk aynadır. Varlığın bütün programının, bütün hakikatlerinin toplandığı ve tafsilatlanmaya, yani detaylanmaya başladığı ulu bir mertebedir.
Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri'nin irfan mektebinde Ceberut, sadece vücûd mertebelerinden biri değil, aynı zamanda varlığın ve insanın hakikatinin anlaşıldığı temel bir anahtardır. O, ne sırf Zât gibi gayb-ı mutlak, ne de şu gördüğümüz âlem gibi şehâdet-i mutlaktır. İkisinin arasında bir berzah, bir köprüdür.
Gizli Hazineden İlk Tecelli: Hakîkat-i Muhammediyye'nin Zuhûru
Her şeyin başı, Zât'ın kendi kendine olan sevgisidir. Hadis-i Kudsî'de buyurulan "Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi sevdim (Ahbibtü en u'rafe)" sırrı, bütün zuhurun başlangıç noktasıdır. Bu sevgi, bu muhabbet, o gizli hazinenin kapısını aralayan anahtardır. Terzibaba Hazretleri, bu muhabbetin ilk tecelligâhının Ceberut mertebesi olduğunu şöyle ifade eder:
“Küntü kenzen mahfiyyen” Ben gizli bir hazine idim, bakın Allah’ın kendisi söylüyor, “Ben gizli bir hazine idim” ancak bu hazinenin dışarıya çıkmasını istedim diye bazıları yorumlar, ama “Ahbibtü” ben bunu sevdim diyor. İşte Cenab-ı Hakk’ın buradaki hubbiyeti ile alemleri halk etmesi Ahadiyet mertebesinden Vahadiyet mertebesine geçerken yapılmış olan kopya bu “Ahbübtü” den geçiyor. “Ben kendimin açığa çıkmasını sevdim” ve kendinde ne varsa o Vahidiyet mertebesinde Uluhiyet sahasına hepsini kopyalıyor.
Bu "kopya" tabiri, sohbet dilinin getirdiği bir kolaylıktır; asla eksiklik veya ikincilik manasında anlaşılmamalıdır. Zât, Ahadiyyet mertebesinin isimsiz, sıfatsız, mutlak birliğinden, kendi ilmindeki bütün hakikatleri, isimleri ve sıfatları toplu olarak bildiği Vâhidiyyet mertebesine tenezzül eder. Bu Vâhidiyyet sahasının, yani bütün ilahi hakikatlerin bir bütün olarak bulunduğu o ilk belirme (taayyün) mertebesinin kendisi, Ceberut âlemidir.
Bu ilk "kopya" o kadar mükemmeldir ki, aslından zerre kadar farklı değildir. Terzibaba Hazretleri bu durumu, günümüz insanının anlayacağı bir misalle, noter tasdikine benzetir:
Hakikat-i İlahiye olan aslın, hakikat-i Muhammedî kopyasına ne varsa kendisinde geçirmiş oluyor. O halde ilk tecelli işte bir bütün halinde geldiği için buna tecelli-i ferdiyet yani tek bir tecelli (bir bütün tecelli) buna fert deniliyor.
Bu ilk tecelli, bu ilk zuhur mahalli, Hakîkat-i Muhammediyye ismini alır. Çünkü o, varlık ağacının ilk tohumu, Cenâb-ı Hakk'ın kendi Zât'ını seyrettiği ilk ve en mükemmel aynadır. Bütün peygamberlerin ve velîlerin hakikatleri, bütün meleklerin ve âlemlerin özü, bu küllî hakikatin içinde dürülüdür. Ceberut âlemi, işte bu Hakîkat-i Muhammediyye'nin ta kendisidir. O, Zât'ın "sevdim" dediği ilk sevgilisi, kendi güzelliğini temaşa ettiği ilk yüzüdür. Bu sebeple varlık, bir aşk hikâyesidir ve bu hikâyenin ilk cümlesi Ceberut mertebesinde yazılmıştır.
Ceberut'un İsimleri: Sıfat, İnsan-ı Kâmil ve Ulûhiyet Sahası
Hakikat yolunda bir mertebenin çok sayıda isme sahip olması, onun zenginliğine ve farklı bakış açılarına göre farklı vechelerini göstermesine işarettir. Ceberut âlemi de bu zenginliğe sahip bir makamdır. Terzibaba Hazretleri, ehline malum olan bu farklı isimlendirmeleri şöyle sıralar:
İkinci Hazret. Ceberut, birinci taayyün, birinci tecellî, ilk akıl, ilk cevher. Hakikatı Muhammedîye, ruh-u izafî, ruhu külli, gaybı muzaf, kitab-ül müb’in gibi isimlerle çeşitli vasıflara göre isimlendirilmiş alemidir. “Ümm-ül kitab”da toplu olan her şey bu mertebede tafsilatlanmaya başlar. Ki Ümm-ül kitab Zattır . İsimler alemi, ayanı sabite, mücerretler alemi, mahiyetler alemi, büyük berzah da derler, ki hepsi bu mertebenin ismidir... Her biri bir itibarladır ki ehline malumdur.
Bu isimlerin her biri, o mertebenin bir yönünü aydınlatır:
- Sıfat Mertebesi: Çünkü Hayat, İlim, İrade, Kudret gibi ilahi sıfatların Zât'tan ilk kez ayrışarak belirginleştiği, kendi hükümlerini icra etmeye hazırlandığı saha burasıdır.
- Hakîkat-i İnsâniyye / İnsân-ı Kâmil: Çünkü bu mertebe, bütün âlemleri kendinde toplayan büyük, küllî insanın hakikatidir. Bizim bildiğimiz cüz'î insan, bu küllî insanın bir yansıması, bir gölgesidir. Âlemlerin tümü bir araya gelse, ortaya çıkacak olan suret, İnsan-ı Kâmil'in suretidir. Bu yüzden Terzibaba Hazretleri, "Bu âlemlerin aslı İnsan-ı Kâmil" buyurur.
- Ulûhiyet Sahası: Çünkü burası, bütün ilahi isimlerin (Esmâ-i İlâhiyye) toplandığı, henüz fiil âlemine dökülmeden bir bütün halinde bulunduğu mertebedir. İsimlerin her birinin kendi tecellisini talep ettiği, hükümlerini yürütmek için hazır beklediği ilahi divan burasıdır.
- Birinci Taayyün / Birinci Tecellî: Çünkü Zât'ın mutlak gaybından ilk belirginleşme, ilk açığa çıkma bu mertebede gerçekleşir.
Bu isimler, birbiriyle çelişen değil, birbirini tamamlayan, aynı hakikatin farklı yönlerini anlatan fenerler gibidir. Cenâb-ı Hakk, Ahadiyet'ten Vahidiyet'e, yani Ceberut'a tenezzül ettiğinde, bu sahayı kendine "Habib" olarak seçmiş ve bütün isim ve sıfatlarını bu aynada seyretmiştir. Bu yüzden Ceberut, hem Zât'ın sıfatlarının tecelligâhı, hem de bütün varlığın hakikati olan İnsan-ı Kâmil'in aslıdır.
Zamanın Hakikati: Dehr, Vakt ve "An"
Bizlerin bu görünen âlemde (Mülk/Nâsût) tecrübe ettiği zaman, geçmiş, şimdi ve gelecek diye üç parçaya bölünmüş, akıp giden bir nehir gibidir. Ancak bu, zamanın tek hakikati değildir. Seyr-i sülûkta mertebeler aşıldıkça, zamanın da hakikati değişir. Terzibaba Hazretleri, kendi manevi tecrübesinden yola çıkarak zamanın farklı âlemlerdeki karşılığını eşsiz bir şekilde izah eder:
Vakt ise, “Esmâ (isimler) âleminde” geçerli, burada hadiseler yok isimlerin mânâları tek bir mânâ olarak mevcud bunun ifadesi de “vakt” oluyor. An ise, “Ceberut âleminde” geçerli; burada da tek ve kül olarak kendi varlığını kendi olarak bilişi, bunun ifadesi de “an” oluyor. Dehr ise, “Ulûhiyet âleminde” geçerli; “Ulûhiyet âlemi” ise, belirtilen bütün âlemleri kapsamında toplar böylece “dehr” ismini alır ve bu hususta çok kuvvetli tenbih vardır “dehr’e küfretmeyiniz dehr Allah’tır” haberi verilerek bu mânâ anlatılmak istenmiştir.
Bu izahı biraz açalım:
- Vakt: Esmâ âlemi olan Melekût mertebesinde geçerlidir. Burada zaman, olayların art arda gelişi değil, ilahi isimlerin tecellilerinin zuhur anlarıdır. Her bir "vakt", bir ismin hükmünün ortaya çıkışıdır.
- An: Bu, Ceberut âleminin zamanıdır. Burada artık ne geçmiş vardır ne gelecek. Ne de tecellilerin art ardalığı. Bütün varlık, bütün hakikatler, tek bir "An" içinde mevcuttur. Bu, Zât'ın kendi varlığını bir bütün olarak, tek bir duyuşla bildiği ezelî ve ebedî "Şimdi"dir. Hz. Ali'nin (k.v.) "El an kema kan! (Şu an, o andaki gibidir!)" sözü, bu makamın idrakine bir işarettir. Mi'rac hadisesinde Peygamber Efendimizin (s.a.v) yatağının soğumaması, bu "An" hakikatinin bir yansımasıdır. Olay, bizim bildiğimiz zaman ve mekânın dışında, o ezelî "An" içinde vuku bulmuştur.
- Dehr: Bu, Ulûhiyet sahasını, yani Ceberut'u da içine alan en geniş zaman kavrayışıdır. "Dehr'e sövmeyiniz, zira Dehr, Allah'tır" hadis-i şerifi, bu mertebenin Zât ile olan ilişkisine işaret eder. Dehr, bütün "vakt"leri ve o tek "An"ı kendi içinde barındıran sonsuz zaman deryasıdır.
Dolayısıyla Ceberut, zamanın parçalandığı ve aktığı bir yer değil, bütün zamanların kendisinden doğduğu, ezel ve ebedin birleştiği bir "An" noktasıdır.
Habibullah'ın Asıl Makamı ve Âlemlere Rahmet Sırrı
Peygamber Efendimiz'e (s.a.v) verilen en özel isimlerden biri "Habibullah", yani Allah'ın Sevgilisi'dir. Bu sevginin mahiyetini ve makamını doğru anlamak, Ceberut mertebesinin idrakine bağlıdır. Eğer Habibullah'ı sadece Mekke'de yaşamış, beşer suretindeki bir şahıs olarak düşünürsek, "âlemlere rahmet" olmasının sırrını çözemeyiz. Terzibaba Hazretleri, bu sığ anlayışa karşı bizleri uyarır ve Habibullah'ın asıl makamını gösterir:
İşte burası “Habib” olan yerdir. Burası çok mühimdir “Habibullah” olan yer burasıdır. Peygamberimizin fiziki manada Habibullah değil, orası da orada ama oraya bağlayamayız. Esas Hubbiyet bütün zerrelerine bütün genişliğine bütün alemlere şamil olmak üzere burası hubbiyeti Muhammediye burasıdır, işte bunun da nokta zuhur mahali Hz Rasulullah olduğu için bu yönden ismi “Habibullah”
Demek ki, Cenâb-ı Hakk'ın "sevdim" dediği ve kendine "Habib" kıldığı, her şeyden önce bu ilk tecelli olan Hakîkat-i Muhammediyye, yani Ceberut âlemidir. Bu sevgi, o kadar kuşatıcıdır ki, bütün âlemleri varlığa getiren rahmetin kaynağı olur. "Sen olmasaydın, âlemleri halk etmezdim" kudsi sözünün sırrı buradadır. O "Sen" diye işaret edilen, sadece beşer-i Muhammedî değil, topyekûn varlığın aslı olan Hakîkat-i Muhammedî'dir.
Mekke'de doğan, Medine'de yaşayan o mübarek beşer sureti ise, bu küllî hakikatin yeryüzündeki "nokta zuhur mahalli", yani çekirdeğidir. Terzibaba Hazretleri'nin buyurduğu gibi:
O halde suret-i beşeriye-i Muhammediye, Hakikat-ı Muhammediye’-nin tohumudur, çekirdeğidir, Miraç budur. O çekirdek Peygamber (sav) efendimize o gece içerisinde bir anda açıldı, onları seyretti...
Mi'rac, o cüz'î varlığın, o tohumun, bir "An" içinde açılarak kendi aslı olan küllî ağacı, yani Hakîkat-i Muhammediyye'yi ve onun da ötesini seyretmesidir. "Âlemlere rahmet" olması da bu yüzdendir. Çünkü rahmet, yani varlığı dolduran Nefes-i Rahmânî, bu hakikat üzerinden bütün âlemlere yayılır. O, sadece Arabistan yarımadasına değil, en uzaktaki yıldıza, en küçük zerreye kadar her şeye rahmettir; çünkü her şeyin hakikati, onun hakikatinde gizlidir. Ceberut, işte bu küllî rahmetin ve sevginin menbaıdır.
Varlığın Aynaları ve Perde Olan Mertebeler
Her bir varlık mertebesi, bir üst mertebenin aynasıdır. Gördüğümüz bu Mülk âlemi, Melekût'un; Melekût âlemi, Ceberut'un; Ceberut âlemi ise Lâhut'un, yani Zât'ın aynasıdır. Terzibaba Hazretleri'nin ifadesiyle, ezelî bir "derya" olan Hak ile sonradan oluşan "dalgalar" olan masiva arasındaki ilişki gibidir bu. Ceberut, o ezelî deryanın, dalgalanmadan önceki ilk niyetini, ilk planını taşıyan sakin yüzeyidir.
Ancak bu aynalar, sâlik için aynı zamanda birer perde olma tehlikesi de taşır. Kur'an-ı Kerim'de zikredilen Lât, Uzza ve Menat isimli putlar, Terzibaba Hazretleri'nin irfanî yorumunda bu mertebelerin perdelerine işaret eder:
Menat → Mülk âlemini, Uzza → Melekût âlemini, Lât → Ceberut âlemini, simgelemektedir.
Bu ne demektir? Mülk âleminin ilmine, malına, mülküne takılıp kalmak "Menat" putuna tapmaktır. Melekût âleminin keşiflerine, kerametlerine, esmâ tecellilerine aldanmak "Uzza" putuna tapmaktır. Ceberut âleminin yüce hallerine, sıfat tecellilerinin haşmetine, vahdet zevkine kapılıp orada kalmak ise "Lât" putuna tapmaktır. Risâle-i Gavsiye'de geçen şu ilahi ikaz, bu hakikati açıkça ortaya koyar:
“Şüphesiz ki mülk → alîmin; melekût → ârifin; ceberut da → vakifiye’nin ( vakıf olanın ) şeytanıdır. Kim bunlardan birine razı olursa o indimde tard olunmuşlardan olur,”
Demek ki Ceberut, ne kadar yüce bir makam olsa da, yolun sonu değildir. Oraya "vâkıf" olan, yani o mertebenin hakikatini bilen kişi dahi, eğer o makamı sahiplenir ve "ben bu hale erdim" derse, bu hali onun şeytanı, yani Hakk'a vuslatına engel olan perdesi olur. Yolcunun muradı, menziller değil, Menzil'in Sahibi'dir. Ceberut dâhil bütün âlemler, O'na ulaşmak için geçilmesi gereken köprülerdir. Üzerinde durulacak, yurt edinilecek yerler değildir. Hakiki mürşidin rehberliği de sâliki bu menzillerin aldatıcılığından koruyup, her birini bir basamak kılarak asıl maksada ulaştırmaktır.
Terzibaba Geleneğinde Ceberut'in Yaşanması
Unutmayalım ki seyr-i sülûk, yâni mânevî yolculuk, bir yerden bir yere gitmek değil, perdeleri bir bir kaldırarak zaten içinde olduğumuz hakikate uyanmaktır. Bu yolda her menzil, her makam hem bir lütuf hem de bir imtihandır. Ceberut da bu kaidenin dışında değildir. O, hem vuslata giden yolda bir köprü, hem de yolcuyu oyalamaya pek mahir bir duraktır.
Harem-i Zât'a Giden Yolda Bir Durak, Bir Perde
Hakikat yolcusunun yegâne gayesi, Zât'ın haremine, O'nun mahremiyetine dâhil olmaktır. Bu yolculukta sâlik, farklı âlemlerden, farklı tecrübe sahalarından geçer. Kendi varlığının en kaba katmanı olan mülk âleminden, hayal ve mânâların tecellî ettiği melekût âlemine, oradan da ilâhî sıfatların bütün haşmetiyle zuhur ettiği Ceberut âlemine yükselir. Lâkin bu yükseliş, bir turistik gezi değildir. Her mertebe, bir sonraki için terk edilmesi gereken bir basamaktır. Cenâb-ı Hakk, Risâle-i Gavsiyye'de bu sırrı şöyle fısıldar:
Yâ Gavs, haremime girmek istersen, ne mülke, ne melekûta, ne ceberûta iltifat et. Şüphesiz ki mülk âlimin, melekût ârifin, ceberût da vâkıfînin şeytanıdır. Kim bunlardan birine razı olursa, o, indîmde tard edilmişlerden olur!
Cenâb-ı Hakk, kendi Zât'ının mahremiyetine, "haremim" dediği o en özel alana girmek isteyen kuluna, yol üzerindeki en parlak, en göz alıcı duraklara bile "iltifat etme" buyuruyor. Mülk, melekût ve ceberut... Bunlar yok mudur? Elbette vardır. Bunlar Hakk'ın tecellîleri değil midir? Elbette öyledir. Peki, neden iltifat etmemek gerekir? Çünkü gaye, tecellîde takılıp kalmak değil, tecellî edene, Mücellî'ye ulaşmaktır. Güneşin sudaki aksine bakıp, "Güneş budur," diyen, kendini aldatır. Aksin güzelliğine dalan, asıl olan Güneş'in kendisini görmekten mahrum kalır.
Burada "iltifat etme" emri, bu âlemleri inkâr et, görmezden gel demek değildir. Bilakis, Terzibaba Hazretleri'nin buyurduğu gibi, bu yolculukta bu duraklara uğramak, buralardan "gerekli yeni teçhizatları alarak" yola devam etmek şarttır. Miraç yolculuğunda Peygamber Efendimiz'e (s.a.v.) nice âlemler, nice cennetler gösterilmiş, her birinden davetler gelmiştir. Lâkin O'nun gözü, "mâ zâğal basar" sırrınca, hedeften başkasına kaymamıştır. Sâlikin edebi de bu Muhammedî edeptir. Yol üzerindeki menzilleri birer "ihtiyaç molası" gibi görmeli, oralardaki güzelliklere, zevklere ve bilgilere gönlünü kaptırmadan, muradı olan vuslat için yoluna devam etmelidir. Aksi halde, iltifat ettiği o mertebe, onun en büyük perdesi olur.
Her Mertebenin Şeytanı: Âlimin, Ârifin ve Vâkıfın İmtihanı
Yukarıdaki kudsî ifadede geçen "şeytan" kelimesini doğru anlamak, bu yolun en mühim inceliklerindendir. Buradaki "şeytan," bildiğimiz suretteki iblis değil, lügat mânâsıyla "uzaklaştıran, meşgul eden, oyalayan" demektir. Her mertebenin sâliki oyalayan, onu bir üst mertebeye geçmekten alıkoyan, onu bulunduğu hâle razı ederek yolunu kesen bir "şeytanı" vardır.
Şüphesiz ki mülk âlimin, melekût ârifin, ceberût da vâkıfînin şeytanıdır. Kim bunlardan birine razı olursa, o, indîmde tard edilmişlerden olur!
Bu üç tuzağı, bu üç perdeyi Terzibaba Hazretleri'nin sohbet penceresinden seyredelim:
-
Mülk, âlimin şeytanıdır: Mülk âlemi, madde âlemi, dış duyularla algıladığımız bu "kesret" (çokluk) dünyasıdır. Bu dünyanın ilmini tahsil eden, kâinatın işleyişini, fizik, kimya, biyoloji kanunlarını öğrenen kişiye "âlim" denir. Bu ilim, şeriatın zâhirini bilmeyi de kapsar. Eğer bu âlim, bildiklerini "her şey bu kadardır" diyerek mutlaklaştırır, ilmin sadece maddeden ibaret olduğunu sanırsa, o ilim onun perdesi, onu hakikatten uzaklaştıran "şeytanı" olur. Terzibaba Hazretleri'nin ifadesiyle, "ilmi fazlalığı sathi genişlemedir, yani mertebesi yükselmez sadece sathıyatı genişler. Ayağı toprağa basmakta, gök ehli olamamaktadır." Bildiği her yeni kanun, onu daha derine değil, daha geniş bir yüzeye yayar ve o, mülk âleminin içinde boğulur kalır.
-
Melekût, ârifin şeytanıdır: Sâlik, mülkün kabuğunu kırıp mânâ âlemine, yâni melekûta geçtiğinde, bu defa başka bir imtihanla yüzleşir. Burası esmâların tecellî ettiği, rüyaların, ilhamların, keşif ve kerametlerin belirdiği latif bir âlemdir. Bu âlemin bilgisine eren, mânâ âleminde seyre dalan kişiye "ârif" denir. Lâkin bu, henüz yolun başındaki bir ârifliktir, "ârif-i billâh" (Hakk'ı bilen ârif) mertebesi değildir. Eğer bu ârif, yaşadığı mânevî hallere, gördüğü lâtif tecellîlere, tattığı ruhânî zevklere kanar, bunları bir marifet sanıp orada konaklarsa, işte o melekût âlemi, onun "şeytanı" olur. Zikirde açılan perdeler, görülen renkler, duyulan sözler... Bunların hepsi yol azığıdır, yolun kendisi değil. Bu zevklere takılan, daha ilerideki Cemâl'in sahibini unutur.
-
Ceberut, vâkıfın şeytanıdır: En çetin, en gizli imtihan buradadır. Sâlik, melekûtun da ötesine geçip ilâhî sıfatların tecellî ettiği Ceberut âlemine vâkıf olduğunda, yani o mertebenin bilgisine ve hâline erdiğinde, kendini "vâkıf" sanır. Burası kudretin, ilmin, hayatın, iradenin kaynaklandığı yerdir. Bu mertebeye ulaşan, kendini Hakk'ın sıfatlarıyla sıfatlanmış bulur. Artık o, sıradan bir ârif değil, sıfat mertebesinin sırlarına ermiş bir "vâkıf"tır. İşte bu, en büyük tehlikedir. Terzibaba Hazretleri bu hâli, "Üsküdar'ı İstanbul sanmak" diye tarif eder.
Meselâ Üsküdarı öğrenmiş ve Üsküdar da kalmış, Üsküdarlı olmuş. Bu durumda Üsküdar ona perde olmuş. İstanbul sadece Üsküdar olmadığına göre, Üsküdara İstanbul demek, öyle görmek onun hayâl ve vehmi olur.
Ceberut, İstanbul'un Üsküdar'ı gibi muhteşem, göz alıcı bir semtidir. Ama İstanbul, sadece Üsküdar'dan ibaret değildir. Ceberut'un haşmetine, ilminin derinliğine, kudretinin büyüklüğüne kapılıp "İşte vuslat budur, ben erdim" diyen kimse, Zât'ın sonsuzluğundan habersiz, bir semtte oyalanıp duran bir yolcuya benzer. O, artık yerinde sayan bir "dolap beygiri" gibidir. Döner, durur ama bir arpa boyu yol alamaz. Zira yolun sonu, sıfatlara bürünmek değil, sıfatların Sahibinde yok olmaktır.
Mertebelere Takılmanın Mânâsı: Modern Putperestlik
Bu mertebelere takılıp kalmanın, onlara "razı olmanın" neticesi nedir? Cenâb-ı Hakk, "o, indîmde tard edilmişlerden olur!" buyuruyor. "Tard edilmek," kovulmak demektir. Bu, bir ceza mıdır? Hayır. Bu, sebebin doğal neticesidir. Güneşe değil de gölgesine âşık olan, Güneş'in sıcaklığından ve ışığından kendi kendini "tard etmiş" olur. Hedefi unutup yoldaki hanın güzelliğine kapılan, menzile varmaktan kendi kendini mahrum bırakır. "Tard edilmişlik," Zât'ın muhabbetinden uzaklaşma, O'ndan gayrısına gönül bağlama halinin kendisidir.
Terzibaba Hazretleri, bu meseleyi daha da derinleştirerek, mertebelere takılıp kalmanın bâtınî bir putperestlik olduğunu söyler. Cahiliye devrinin meşhur putları olan Lât, Uzzâ ve Menat, aslında bu üç mertebeye duyulan bâtıl muhabbetin birer simgesidir.
Mülk âlemine muhabbet “menat” a (madde, taş – minnet, ef’âl âlemi) Melekût âlemine muhabbet “uzza” ya (ağaç – aziz, esmâ âlemi) Ceberut âlemine muhabbet “lât” a (insân – sıfat âlemi) olmaktadır. Esasında fiilen tapmasak dahi manen bu hâli yaşamış oluyoruz.
Demek ki putperestlik, sadece taştan, ağaçtan yontulmuş heykellere tapmak değildir.
- Gönlünü maddeye, paraya, makama, yâni mülk âlemine kaptıran, modern bir Menat putuna tapmaktadır.
- Gönlünü mânevî hallere, keşiflere, kerametlere, yâni melekût âlemine bağlayan, farkında olmadan Uzzâ putunu aziz tutmaktadır.
- Gönlünü kendi ilmine, irfanına, kudretine, yâni Hakk'ın kendisindeki tecellîsi olan sıfatlarına, Ceberut mertebesine bağlayıp "ben" diyen ise, en büyük put olan Lât'a, yâni kendi benliğinin tanrılaştırılmış haline tapmaktadır.
Bu yüzden, "Halka olan muhabbet, ondaki Hakkın varlığı içindir, yoksa halkı ayrı varlık görerek, ona duyulan muhabbet o zaman 'lât, uzza, menat' putlarına duyulan muhabbet olur." Efendimiz'in (s.a.v.) Kâbe'yi putlardan temizlemesi, sadece tarihî bir hadise değildir. O, aynı zamanda her sâlikin kendi gönül Kâbe'sinde yapması gereken bir ameliyenin sembolüdür. Hakikat-i Muhammediye nuru bir kalbe doğduğunda, orada mülk, melekût ve ceberut putlarına yer kalmaz. Bütün bu mertebeler birer perde olmaktan çıkar, Hakk'ı gösteren birer ayna haline gelir.
Yolculuk İçeridedir: Sâlikin Kendi Varlığındaki Âlemler
Tasavvufun en büyük sırlarından biri, bütün âlemlerin, bütün mertebelerin insanda dürülmüş, toplanmış olduğudur. Yolculuk dışarıya değil, içeriye, kendi hakikatimizedir. Terzibaba Hazretleri bu gerçeği ne güzel ifade eder:
Sende Zat’i bir yönün var, Cenab-ı Hakk’ın Zat’ının karşılığı senin bir Zat’i yönün var, sende melekut âleminin karşılığı, Ceberut âleminin karşılığı olan bir varlığın vardır. Çünkü Hakk’ın Zat’ından geldin başka türlü olması zaten mümkün değildir.
Demek ki Ceberut, bizim dışımızda bir yer değil; bizim varlığımızın bir katmanıdır. Biz dünyaya tenezzül ederken, her âlemden kendi istidadımızca bir pay aldık. Sıfat mertebesinden geçerken Ceberut'un özelliklerini, esmâ âleminden geçerken melekûtun sırlarını, madde âlemine bürünürken mülkün kanunlarını kendi varlığımıza kattık. O halde seyr-i sülûk, bu katmanları keşfetmek, kendi varlığımızdaki Ceberut'u tanımak, ama ona takılmadan, onun da ötesindeki Zâtî hakikatimize, o "gizli hazine"ye ulaşma sanatıdır.
Bu yolculuğun anahtarı ise tövbedir. Ama hangi tövbe? Sadece işlenen günahlardan dönmek mi? Hayır, daha ötesi...
Yâ Gavs, tövbeyi istersen, önce nefsinden günahı çıkarmalısın. Sonra kalbinden hâtırasını çıkarmalısın. İşte o zaman bana vâsıl olursun.
Buradaki "günah," Hakk'tan gayrısına yönelmektir, mertebelere takılmaktır. Önce bu fiili terk edeceksin. Sonra kalbinden o mertebelerin zevkinin, bilgisinin "hâtırasını" dahi sileceksin ki, kalbinde O'ndan başkasına yer kalmasın. Bu, "tövbeden de tövbe" etmektir. Bu, nefsin nefsânî hallerinden sıyrılıp, tamamen Rahmânî hallere bürünmesidir.
Ceberut âlemi, sâlikin yolculuğunda muazzam bir mertebedir. O, sıfatların tecellî ettiği, kudretin ve haşmetin zirveye çıktığı bir makamdır. Ancak unutulmamalıdır ki, en parlak ışık, en koyu gölgeyi yaratabilir. Ceberut'un parlaklığı, sâliki kör edebilir ve onu Zât'ın nurundan mahrum bırakabilir. Hakiki yolcu, Ceberut'un sıfat deryasında yüzer ama boğulmaz; o deryadan inciler çıkarır ama kendini deryanın sahibi sanmaz. Bilir ki tüm âlemler, tüm mertebeler, O'nun içindir ve O'na giden yolda birer basamaktan ibarettir.
Füsûsu'l-Hikem'de Ceberut
Varlık mertebelerini anlamak, kendimizi anlamanın anahtarıdır. Cenâb-ı Hakk'ın Zâtî gaybından âşikâr âleme uzanan bu kutlu yolculukta, her bir mertebe bir âlemdir, bir tecellîgâhtır, bir idrak ufkudur. Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri'nin Füsûsu'l-Hikem'de işaret ettiği, Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri'nin sohbetleriyle şerh ettiği bu mertebeler silsilesinde, Ceberut âlemi, kilit bir noktada durur. O, ne Lâhût’un mutlak gaybıdır, ne de Melekût ve Nâsut’un kesif perdeleridir. O, zuhûrun ilk anıdır, sıfatların belirdiği, Hakikat-i Muhammediyye'nin parladığı ilk şafaktır.
Bu mertebeleri bir harita gibi önümüze seren arifler, bazen dört temel deryadan bahsederler: "Lâhût", "Ceberût", "Melekût", "Nâsût".
Ba’zıları da dört isim ile icmâl edip “lâhût”, “ceberût”, “melekût”, “nâsût”derler. “Lâhût” bî-keyfiyet ve bî-renk olan zâttan ibârettir ki, buna “Hû” ile işâret ederler. “Ceberût”, taayyün-i evvel ve şühûd-ı mücmelden ibârettir ki, “Allah” tesmiye ederler. Onun için “Hû” isminin zikrine “lâhûtî” ve “Allah” isminin zikrine de “ceberûtî” derler. Evvelki “cem’u’l-cem‘” ve ikincisi “makām-ı cem‘”dir.
Ceberut, "taayyün-i evvel" yani ilk belirme, ilk şekillenme sahasıdır. Zât’ın renksiz, keyfiyetsiz Lâhût deryasından, sıfatlarıyla bilinmekliği murad ettiği ilk duraktır. Bu yüzden bu mertebenin zikri, bütün sıfatları kendinde toplayan "Allah" lafza-i celâlidir. Bu, "Ben gizli bir hazine idim, bilinmekliği sevdim" kudsî hadîsinin sırrının açıldığı ilk kapıdır.
Ceberut'un İsimleri: Bir Hakikatin Farklı Yüzleri
Terzibaba Hazretleri, Füsûs sohbetlerinde bu isimlerin birbiriyle olan derin bağını ısrarla vurgular. Ceberut dendiğinde anlamamız gereken diğer isimler şunlardır: Sıfat Mertebesi, Vahidiyet, Hakikat-i Muhammediye ve İnsan-ı Kâmil mertebesi.
İşte Cenab-ı Hakk bütün bu vahidiyet sahasının bir ismi de uluhiyet mertebesi yani ilahlık mertebesi bir ismi Hakikat-i Muhammediye, diğer ismi de O’nun tecellisini meydana getiren rahmaniyet mertebesidir.
Bu mertebeye "Sıfat Mertebesi" denir, çünkü Zât’ın gaybında mücmel, yani bir ve toplu halde bulunan Hayat, İlim, İrade, Kudret gibi ilahi sıfatlar, ilk kez burada tafsil bulur, birbirinden ayırt edilir bir hale gelir. "Vahidiyet" denir, çünkü Ahadiyet (mutlak birlik/teklik) mertebesindeki mutlak yalnızlıktan farklı olarak, kendi içinde bütün ilahi isim ve sıfatların çokluğunu barındıran "bir"liktir.
Bu mertebenin en şerefli ismi ise "Hakikat-i Muhammediye"dir. Zira kâinatın varlık sebebi, Cenâb-ı Hakk'ın "Levlâke levlâk, lemâ halaktü'l-eflâk" (Sen olmasaydın, sen olmasaydın, âlemleri halk etmezdim) hitabının muhatabı olan o küllî hakikattir. Bu, Mekke'de doğup Medine'de yaşamış olan beşer-i Muhammed'in tarihî şahsiyetinden öte, O'nun bütün varlığı kuşatan ezelî ve küllî hakikatidir.
Halbuki Hz. Rasulullah Efendimizin alemlere rahmet olması bu yönüyledir, çünkü bütün alemler “levlake levlak lema halaktul eflak”, “eğer sen olmasaydın, sen olmasaydın bu alemleri halk etmezdim” dediği Hakikat-i Muhammedi yönüyledir. Yoksa suret-i Muhammedi yönüyle zaten olmaz.
Bu Hakikat-i Muhammediye, aynı zamanda "İnsan-ı Kâmil" mertebesi olarak da anılır. Çünkü o, Hakk'ın kendine ayna kıldığı, bütün isim ve sıfatlarını en kâmil şekilde yansıttığı küllî varlıktır. Bütün âlemler, bu İnsan-ı Kâmil'in organları, her bir varlık ise onun bir hücresi gibidir.
İnsan-ı kamil diye bahsedilen şey aslında Hakikat-i Muhammediyedir. Sıfat mertebesidir, diğer bir ifade ile ceberut mertebesidir, o mertebenin isimlerinden birisi de insan-ı kamil mertebesidir ki Allah’ın aynası muhibi ve sevgilisi diye bahsedilen yer orasıdır. Bu mertebenin yeryüzündeki nokta zuhur mahallinin ismi de Hazreti Muhammed’dir.
Peygamber Efendimizi sadece tarihî bir şahsiyet olarak görmek, O'nun okyanus olan hakikatinin yanında bir damlayı dahi görememektir. Asıl mesele, O'nun bu küllî hakikatini, yani Ceberut mertebesini idrak etmektir.
Zuhûrun Başlangıcı: Âmâ'dan Ceberut'a Tenezzül
Bu mertebe nasıl zuhûr etti? Şeyh-i Ekber'in hikmeti, bu süreci "tenezzül" yani bir iniş, bir merhametle açılım olarak anlatır. Her şeyin öncesinde, Zât-ı Mutlak, hiçbir isim, sıfat ve tecellinin olmadığı, akılların idrakinden münezzeh bir halde, "Âmâ" (kör bulut) tabir edilen bir gaybiyette idi. Terzibaba Hazretleri, bu hali şöyle izah eder:
Vâhidiyet mertebesi ise bu mertebenin meydana gelişi Zat’ı sırfta yani sırf zatta gizli ve helâk olan, yok olan bil cümle nisbetlerin yani sıfatların, lisani istidadıyla zuhur takazasında bulunmalarındandır. Ahadiyet mertebesinden vâhidiyet mertebesine tenezzül etti. Vâhidiyet mertebesinin bir ismi Ulûhiyet mertebesidir. İşte “İLÂH”, Allah mertebesi burası vâhidiyet mertebesidir. Buna “Ceberut” âlemi, sıfat bölgesi de deniyor.
O gizli hazinede bulunan sıfatlar ve isimler, kendi istidatlarının diliyle (lisan-ı istidat) bilinmeyi, görünmeyi, eserlerinin ortaya çıkmasını talep ettiler. Bu talep, bir "sevgi" talebiydi. Bu sevgiye ve talebe cevap olarak Cenâb-ı Hakk, Nefes-i Rahmânî denilen o küllî tecelli ile bir "saha", bir "havuz" meydana getirdi. Bu ilk saha, bu ilk tecelligâh, Vahidiyet, yani Ceberut mertebesidir. Bu tenezzül, bir küçülme veya eksilme değil, aksine bir lütuf, bir cömertlik, rahmetin varlığa yayılmasıdır.
Ahadiyette zuhurda hiçbir şey yoktur, Ahadiyetten vahadiyete intikal edilince, yani hakikat-i insaniyeye tenezzül edilince Ceberut mertebesi ayrıca hakikat-ı Muhammediye sıfat mertebesine tenezzül edilince artık orada faaliyetin oluşma programları yapılmaya başlıyor. Yani bütün alemin koordinatları ile birlikte varlıkları ile birlikte her şey ile birlikte ilmi manada programları yani bütün alemin a’yanı, a’yan-ı sabitesi orada yapılmaktadır.
Bu mertebede, henüz dış âlemde var olmayan bütün varlıkların ezelî hakikatleri, yani A'yân-ı Sâbite'leri, ilmî programlar halinde yazılır. Her bir varlığın kaderi, istidadı, ne olacağı bu mertebede belirlenir. Bu yüzden Ceberut, bütün kevnî düzenin ana planıdır, İlahi projenin çizildiği yerdir.
Peygamberlerin Hakikatleri ve Ceberut
Füsûsu'l-Hikem'in usûlü, bu yüce hakikatleri peygamberlerin hakikatleri üzerinden anlatmaktır. Her peygamber, ilahi isimlerin birinin veya birkaçının mazharıdır. Ancak bu mertebeler silsilesinde peygamberlerin de farklı durakları vardır.
esma-i ilahiyenin evvela akılda bir bilgi olarak Âdem’de (a.s.) mevcut iken İbrahim’in (a.s.) bütün varlığına intikal etmesidir, onu içine sindirmesidir kendi varlık vücudunda ama (a.s.v.) Efendimize gelindiği zaman kendisi Hakikat-i Muhammediye yani Sıfat mertebesinin zuhur mahalli ayrıca Hakikat-i İnsaniye de aynı mertebede ifade edilmekte, Ceberut mertebesi de ifade edilmekte...
Hz. Âdem, "talim-i esma" sırrıyla, isimlerin ilmine mazhar oldu. O, ilmin kapısıydı. Hz. İbrahim, bu ilmi "halil" yani dostluk makamında yaşayarak varlığına sindirdi, Hakk ile arasına hiçbir şeyin girmediği bir dostluk kurdu. Lakin Efendimiz Hz. Muhammed'e (s.a.v.) gelince, durum değişir. O, bu mertebeden bir pay alan değil, bu mertebenin bizatihi kendisidir. O'nun hakikati, Ceberut âleminin, Sıfat mertebesinin ta kendisidir. Bu yüzden O'na verilen "Cevâmiu'l-kelim" (bütün kelimeleri, hakikatleri toplayan) sırrı, sadece az sözle çok mana ifade etmek değil, bütün ilahi kelimatın, yani bütün varlık hakikatlerinin O'nun hakikatinde toplanmasıdır.
Ceberut ve "el-Cebbâr" İsminin Sırrı
Kavramın kökenine indiğimizde, "Ceberut" kelimesinin "cebr" kökünden geldiğini görürüz. Bu kök, el-Cebbâr ism-i şerifinde tecellî eder. Cebbâr, hem kırıkları onaran, eksikleri tamamlayan, hem de dilediğini yapmaya muktedir olan, iradesine karşı konulamayan, kahredici güce sahip olan demektir.
Bu sebeple iblisin hakikati olan Mudil ismi bozgunculuk hile, küfür, haset gibi sıfatlara haizdir ve neşet-i unsuriyesi olan “nar” dahi istila, kibir, tasallut, ceberut (cebren bir şeyleri yaptırma) gibi sıfat-ı kahriyeyi iktiza eder.
Burada "ceberut" kelimesinin, sıfat-ı kahriyye yani kahır ve zorlayıcılık bildiren sıfatlarla ilişkili olarak kullanıldığını görüyoruz. Bu, Ceberut mertebesinin bir yönünü daha aydınlatır. Bu mertebe, varlığı, kendi ilmî hakikatine (a'yan-ı sâbitesine) uygun olmaya "cebreden" ilahi kudretin tecellî ettiği yerdir. Her şey, olması gerektiği gibidir ve başka türlü olamaz, çünkü Cebbâr olan Hakk'ın iradesi böyle tecellî etmiştir. Ateşin yakması, suyun akması, her bir varlığın kendi fıtratına göre hareket etmesi, bu cebrî tecellînin bir sonucudur.
İlm-i ilahide karanlıkta zulmette programlar yapıldı, bunlar sıfat mertebesine ithal edildi, Ceberut alemine işte ateşin cebbariyeti burada, sıfat mertebesine intikal edildi ama burası halen karanlık bir yerdir, aydınlık değildir.
Ceberut, her ne kadar ilk aydınlanma, ilk belirme sahası olsa da, bir alt mertebe olan Esmâ âleminin nuruyla mukayese edildiğinde, hâlâ bir "zulmet", bir topluluk, bir icmâl halidir. Sıfatlar belirmiştir ama henüz fiilleriyle, eserleriyle tek tek ortaya çıkmamışlardır. Bu, şafak vaktinin alacakaranlığı gibidir; gece bitmiştir ama güneş henüz doğmamıştır.
Ceberut âlemini tefekkür etmek, varlığın kökenine, Efendimiz'in (s.a.v.) küllî hakikatine ve kendi varlığımızın ilahi ilimdeki "programına" bir yolculuktur. O, Hakk'ın kendini seyrettiği ilk ayna, sevginin tecellî ettiği ilk sahne, bütün varlık senfonisinin notalarının yazıldığı ilahi bir divandır. Bu divanı okuyabilene, bu aynada kendi aslını görebilene ne mutlu...
Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği
Şeyh-i Ekber İbn Arabî hazretlerinin Füsûs’unda bize açtığı pencere, Ceberut’un sadece bir mertebe ismi olmadığını, sâlikin kalbinde yaşanan canlı, devingen ve bazen sarsıcı bir tecrübe olduğunu gösterir. Bu tecrübenin özünde ise zıtların birliği, yani Cem makamı sırrı yatar.
Ceberut aleminin ismindeki "cebr" kelimesi, ilk bakışta bir zorlama, bir baskı manası çağrıştırır. Bu aleme ismini veren el-Cebbâr esmasıdır. Bu esma, varlığı en mükemmel surette "olmaya" zorlayan, her şeyi kendi hakikatini izhar etmeye mecbur kılan ilahi kudrettir. Bu cebir, bir zulüm değil, bir nizam ve kemâl arayışıdır. Bir tohumun çatlayıp filiz vermeye, bir bulutun yağmur olmaya, bir arının bal yapmaya zorlanması gibi, kâinattaki her zerrenin kendi programını, kendi ayan-ı sâbitesindeki özünü en güzel şekilde ortaya koyması için çalışan ilahi bir kuvvettir. Terzibaba Hazretleri bu inceliği şöyle ifade eder:
Ehl-i alem muttaki olmaları cihetinden Cebbar isminin ihatası altındadır. Yani Cabbar ismi cebren yaptırıyor onun işini. İşte Cebbar ismi orda tecelli ettiğinden o ehl-i alem üzerine düşen görevi yapmak üzere ittika sahibi oluyorlar. Yapmamaktan sakınıyorlar. Yapamamaktan sakınıyorlar. Dolayısıyla bu da Cebbarın tesiriyle oluyor.
Bütün âlem bir ittika (sakınma) halindedir. Ama neyden sakınır? Günah işlemekten mi? Hayır, o beşerî bir mertebedir. Bütün kevnî varlık, "olamamaktan" sakınır. Bir yılan, zehir üretememekten; bir üzüm tanesi, tatlı bir şıra olamamaktan sakınır. Her biri, el-Cebbâr isminin tecellisi altında, kendi varlık gayesini yerine getirmeme korkusuyla tir tir titrer ve bu titreyiş, onları kemâle götüren en büyük âmildir. Bu cebir, işin en güzel şekilde, en kâmil surette olması için Hakk’ın kendi sanatına olan muhabbetinin bir tezahürüdür.
Burada Cebbarlık yapıyor, ama bu bir eziyet olsun diye değil, işin güzel olması için yapılan bir cebbarlıktır. Muttaki olan kimsede Cebbar ismi zuhura gelmektedir. Bir fabrikadan bir otomobil çıktı diyelim, işte oradaki onu kurgulayan müdür, mühendis hepisi cebbardır. İşte orada cebbar olmasa o zorlama olmasa bunun parçalarını en güzel şekilde yapacaksın, bu donanımı en güzel şekilde yapacaksın, işte bunlar cebbar ama kesici vurucu kırıcı değil, işin hakkını istemek adına cebbarlıktır.
Bu cebir, bu "hakkını isteme", sâlikin seyrinde de kendini gösterir. Nefsini terbiye ederken, kötü huylarını söküp atarken, kalbini masivadan temizlerken aslında kendine "cebreder". Bu, el-Cebbâr isminin sâlikteki tecellisidir. Lakin bu ismin satveti, yani ezici ve kahredici gücü, tek başına çekilir bir yük değildir. Bir kanatla kuş uçmaz. Tasavvufun o muhteşem tenzih-teşbih dengesi, o Muhammedî mîzan devreye girer. Sâlik, el-Cebbâr isminin celâlinden ve Ceberut’un heybetinden bunaldığı an, er-Rahmân isminin cemâline ve kuşatıcı rahmetine sığınır.
Şu halde onun safvet ve ceberutundan ittika Rahmet-i amme sahibi olan rahman ismine ilticadır. Rahman’a Cebbar iltica ediyor. Yani cebbar aracılığı ile yapılan bir iş Rahmana dönüşüyor sonunda, güzelliğe, iyiliğe dönüşüyor, ama bu Cebbarla oluşuyor bir sistemle oluşuyor. Rahman ismine iltica eder, çünkü Rahman rahmaniyeti cihetinden muktezası lütuf ve atıfet ve avf ve mağfirettir.
Zıtların birliği budur. Cebbâr olmadan Rahmân’ın kıymeti, Rahmân olmadan Cebbâr’ın hikmeti tam anlaşılmaz. Biri varlığı kemâle zorlar, diğeri o yolda yorulanı, düşeni kucaklar ve affeder. Biri tenzihin heybetidir, diğeri teşbihin ünsiyetidir. Sâlik, bu iki kanadı kalbinde dengelediği an, Ceberut aleminin sırrına vâkıf olmaya başlar. O zaman anlar ki, eşyanın bütün sıfatları, bütün nitelikleri bu alemden kaynaklanır. Hz. Musa’nın gördüğü ağaçtaki ateşin ağacı yakmaması gibi, her sıfatın kaynağı Ceberut’tur, ama tecellisi farklı olabilir.
Cismin ateş alması sıfat mertebesinden gelmesinden dolayıdır, kaynağını sıfat mertebesinden olmasından dolayıdır. Çünkü ceberut alemi sıfat mertebesi cebbariyet ateşin de cebbariyeti var, isim olarak o ama fiil zuhura geliş olarak “nur” hükmüyle zuhura gelmektedir, yakıcılığı yok, ağacı yakmadı ağaçta ateş vardı ama o görünen “nur” olduğu için ağacı yakmadı.
Bu mertebeleri geçerken, bu tecellileri seyrederken, sâlik bir an kendini bu müşahedenin fâili zannedebilir. "Ben gördüm, ben anladım, ben geçtim" diyebilir. En tehlikeli perde budur. Füsûs hikmeti bize fısıldar ki, gören de görülen de, müşahede eden de edilen de Birdir. Senin müşaheden, Zât’ın kendi güzelliğini, kendi sıfatlarını senin miratında (ayna) seyretmesinden başka bir şey değildir.
Müşahede Zat’ın yine kendisini müşahede etmesi demektir. Bakın işte kişiye bu başka yerden gelmiş değildir, yine kendi ilmini kendini müşahede etmesidir. Hakikat ehli de bu mertebeye birtakım isimler vermişlerdir ki onlar da Alem-i Ceberut, Taayyün-i Evvel, Tecelli-i Evvel, Mertebe-i Vahidiyet, Akl-ı Evvel, Cevher-i Evvel, Hakikat-i Muhammediye, Ruh-i İzafi, Ruh-i Külli, Gayb-ı Muzaf, Kitab-ı Mübin, Alem-i Esma, Ayan-ı Sabite, Alem-i Mücerredat, Alem-i Mahiyyat, Berzah-ı Kübra gibi isimleridir.
Bu idrak, sâliki Ceberut aleminin de ötesine, Zât deryasına doğru çeker. O zaman geriye dönüp baktığında, aştığı o perdelerin, geçtiği o menzillerin aslında kendinden gayrı olmadığını anlar. Onlar, yoluna çıkan düşmanlar değil, hakikatini kendine gösteren dostlardı. Yolculuk, dışarıdaki bir engeli aşmak değil, içindeki bir potansiyeli gerçekleştirmekti. Terzibaba’nın Füsûs şerhinden aktardığı şu satırlar, bu sırrı ne güzel özetler:
Sana âynanın gösterdiği vech, sendendir. Eğer sen aslu fer'a dikkatle bakarsan, o vecihsin, ceberût aleminin perdesi, senin nefesinden güzel kokuludur (muattardır). Sen misk tabiatlı olduğun halde cehilden dolayı kokmuş et aramaktasın. Hatâir-i melekût, senden süsü zînet bulurlar. Yani melekutun mühim işleri dahi senden süs ve güzellik alırlar.
"Ceberut aleminin perdesi, senin nefesinden güzel kokuludur." Demek ki o aştığın perde, o zorlu sandığın menzil, o Cebbâr’ın heybeti, aslında senin kendi öz hakikatinin bir kokusu, bir yansıması imiş. Sen, kendinden kendine bir yolculuk yapmışsın. Çünkü senin içinde de o alemlerin bir karşılığı vardır. Sen, küçük âlem, büyük âlemin bir nüshasısın.
Sende Zat’i bir yönün var, Cenab-ı Hakk’ın Zat’ının karşılığı senin bir Zat’i yönün var, sende melekut aleminin karşılığı, ceberut aleminin karşılığı olan bir varlığın vardır. Çünkü Hakk’ın Zat’ından geldin başka türlü olması zaten mümkün değildir.
Füsûs’un derinliği, Ceberut gibi bir vücûdî mertebeyi, sâlikin kalbindeki bir hâle, bir tecrübeye dönüştürmesidir. Zıtların, yani celâl ile cemâlin, Cebbâr ile Rahmân’ın, tenzih ile teşbihin, sâlikin varlığında nasıl birliğe erdiğini, nasıl bir Tevhid muktezası olduğunu gösterir. Bu birlik yaşandığında, aşılan perdeler birer enkaz gibi geride kalmaz; sâlikin varlığına katılır, onun hakikatinin birer "güzel kokusu" olurlar. Yol, yolcu ve menzil bir olur. Gören, görünen ve görüş bir olur. Ve geriye sadece, kendi güzelliğini seyreden O kalır.
Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Ceberut
Hazret-i Mevlânâ'nın o engin deryası olan Mesnevî-i Şerîf'e daldığımızda, hikmetin satır aralarından değil, kelimelerin kalbinden fışkırdığını görürüz. O, hikmet ilmini kuru bir tasnif ile değil, aşkın ve vecdin diliyle, hikâyelerle, sembollerle gönüllere nakşeder. Bu yüzden, Ceberut âlemi gibi yüce bir mertebeyi ararken, karşımıza bir tarif listesi çıkmaz. Bunun yerine, bir beyitin içine gizlenmiş, katman katman açılmayı bekleyen bir sırla karşılaşırız. Mesnevî şârihleri, yani o deryadan inciler çıkaran gavvâslar, bizim için bu sırrın perdesini aralamışlardır. Onların rehberliğinde, Hazret-i Pîr'in Ceberut'u nasıl bir incelikle işaret ettiğini, nasıl bir duyuşla hissettirdiğini anlamaya çalışalım.
Mesele, bir beyitte dört defa tekrar edilen "cân" kelimesindedir. Zâhirde bir kelime tekrarı gibi görünen bu ifade, bâtında bütün bir varlık mertebeleri silsilesini, Nâsût âleminden Lâhut'un enginliğine uzanan seyrin tamamını içinde barındırır. Bu, şiirin nasıl bir ilhâm ile söylendiğinin ve her harfinin nasıl bir mânâ yükü taşıdığının en güzel delillerindendir.
Cân İçinde Cân: Varlık Mertebelerinin Şiirle İfşâsı
Mesnevî-i Şerîf'i şerh eden büyükler, bu sırlı beyiti çözümlerken bizi varlığın dört temel katmanına doğru bir yolculuğa çıkarırlar. Bu yolculuk, en dıştaki kabuktan en içteki öze doğrudur. Şârihler bu durumu şöyle izah ederler:
İkinci mısrâ'da dört def'a “cân”ın zikri ile merâtib-i vücûda işâret buyrulur. Birinci “can” ile nâsûta ve ikinci “can” ile melekûta ve üçüncü can ile ceberûta ve dördüncü “can” ile lâhûta işâret buyrulur. Zîrâ nâsûtun rûhu melekût, melekûtun rûhu ceberût ve ceberûtun rûhu lâhûttur.
Hazret-i Mevlânâ, "cân" kelimesini dört kez zikrederek aslında bize iç içe geçmiş dört âlemden bahsediyor.
Birinci "cân", Nâsût âlemidir. Yani şu gözümüzle gördüğümüz, elimizle tuttuğumuz, beş duyumuzla idrak ettiğimiz şehâdet âlemi, mülk âlemi. Bu bedendir, topraktır, sudur, havadır. Bu âlemin de bir "cân"ı, bir diriliği vardır elbette. Ama bu, en dıştaki, en kesif perdedeki cândır.
İkinci "cân", Melekût âlemidir. Şerhte ne buyruluyor? "Nâsûtun rûhu melekûttur." Demek ki bu gördüğümüz kâinat, kendi kendine var değil. Onu ayakta tutan, ona can veren, her bir zerresini idare eden bir ruhu var. Bu ruh, Melekût âlemidir. Meleklerin, ruhanî kuvvetlerin, mânâların ve formların bulunduğu latîf âlemdir. Bedenin içindeki can gibi, Nâsût âleminin canı da Melekût'tur. O olmadan bu ceset, yani kâinat, bir an bile ayakta duramaz.
Üçüncü "cân", Ceberut âlemidir. Şerh, "melekûtun rûhu ceberût" diyerek sırrı bir kat daha aralıyor. Demek ki o latîf Melekût âlemi dahi kendi kendine kaim değil. Onu da dirilten, ona da ruh veren bir üst mertebe var. Bu, Ceberut'tur. Sıfatlar âlemi, İlâhî isimlerin toplandığı, kudretin ve iradenin hükmünü icra ettiği Vâhidiyyet sahasıdır. Melekût âlemindeki bütün o formlar, mânâlar, güçler, feyzlerini ve varlıklarını Ceberut'tan alırlar. Ceberut, Melekût'un ruhudur. Bir çiçeğin açmasını sağlayan melekî güç Melekût ise, o güce "aç!" emrini veren, o çiçeğin rengini, kokusunu, şeklini takdir eden İlâhî sıfatların tecellîgâhı Ceberut'tur. Bu mertebe, Cenâb-ı Hakk'ın "El-Cebbâr" isminin tecellî ettiği, varlığı en kâmil ve en güzel surette olmaya "cebr"ettiği, yani bir bakıma zorladığı, şekillendirdiği kudret merkezidir.
Dördüncü "cân" ise Lâhut âlemidir. "Ceberûtun rûhu lâhûttur." Bütün o isimlerin ve sıfatların menbaı, kaynağı olan Zât âlemi. Sıfatlar, Zât'tan ayrı düşünülemez. Ceberut'un o sonsuz kudreti, ilmi, iradesi, hayatı, varlığını Lâhut'tan, yani Zât-ı Mutlak'ın kendisinden alır. Lâhut, bütün âlemlerin ruhunun ruhudur. O, hiçbir şeye benzemeyen, hiçbir kayıtla sınırlanmayan, bütün âlemleri varlığıyla ihata etmiş olan mutlak Hüvviyet deryasıdır.
Hazret-i Pîr, bir kelimeyi dört kez tekrar ederek bütün bir varlık ağacını önümüze seriyor. En alttaki kökten (Nâsût) en tepedeki görünmez öze (Lâhut) kadar her bir katmanın, bir üstündeki katmandan can aldığını, onunla yaşadığını anlatıyor. Ceberut, bu muazzam yapıda, hem Melekût'u ayakta tutan bir ruh, hem de Lâhut'un tecellîsiyle var olan bir ayna konumundadır.
Âlemin Kalbi: İnsân-ı Kâmil ve Tecellînin Aynası
Bu dört katmanlı "cân" silsilesinin bizimle, insanla ne ilgisi var? Hazret-i Mevlânâ ve şârihleri, meseleyi asla bizden bağımsız, âfâkî bir bilgi olarak bırakmazlar. Her şeyi getirip insanın hakikatine, İnsân-ı Kâmil'in sırrına bağlarlar. Zira kâinat, büyük insandır; insan ise küçük kâinattır. Şerhteki şu ifadelere dikkat kesilelim:
İnsân-ı kâmilin kalbi ise lâhûttur; ve lâhût cemî'-i merâtibi muhît olduğu gibi, insân-ı kâmilin kalbi dahi böyle bir ihâtaya mâliktir... Çünki Hak Teâlâ insân-ı kâmilin kalbini tecelliyât-ı zâtiyye ve esmâiyyesine âyîne kıldı. Evvelâ ona, sonra da onun vâsıtasıyla âleme tecellî etti.
O en üst mertebe olan, bütün âlemlerin ruhu olan Lâhut, İnsân-ı Kâmil'in kalbinde tecellî eder. Onun kalbi, Lâhut'un aynası olur. Lâhut bütün mertebeleri (Ceberut, Melekût, Nâsût) kuşattığına göre, İnsân-ı Kâmil'in kalbi de bütün bu âlemleri kuşatmış, içine almış olur.
Bu durumda Ceberut âlemi, İnsân-ı Kâmil için ne ifade eder? O, artık dışarıda, uzakta bir âlem değildir. İnsân-ı Kâmil'in kendi hakikatinin bir mertebesidir. Hakk'ın sıfatları, onun ahlâkında zuhûr eder. Hakk'ın Cebbâr ismi onda adaleti ve izzeti tecellî ettirir. Hakk'ın Rahmân ismi onda şefkati ve merhameti gösterir. Hakk'ın Alîm ismi onda irfanı ve hikmeti konuşturur. Ceberut, yani sıfatlar âlemi, artık İnsân-ı Kâmil'in varlığında seyredilir hale gelir.
Şerhin devamında geçen şu cümle, halkın gayesini özetler gibidir:
Gönüllerin sultanı ve sahibi olan Yüce Allah bu kalbi ister; ve oluş ağacının (âlem-i kevn) terbiye ve gelişmesinden maksat, bu kalbin ortaya çıkmasıdır.
Bütün bu kevnî ağaç, yani Nâsût, Melekût ve Ceberut âlemleri, hep o en kıymetli meyvenin, yani İnsân-ı Kâmil'in kalbinin zuhûru için terbiye edilmektedir. Cenâb-ı Hakk, kendi Zâtî ve Esmâî tecellîlerini en kâmil şekilde seyredeceği o cilalı aynayı, o arınmış kalbi istemektedir. Bu kalp, varlığın hem gayesi hem de aslıdır. Âlemin geri kalanı ise o aslın bir fer'i, o özün bir kabuğu mesabesindedir. Ceberut âlemi de bu yüce gayeye hizmet eden, o kalbin zuhûru için kurulmuş muazzam bir tezgâhtır.
Hint Şârihlerinin Nazarıyla Farklı Bir Bakış, Aynı Hakikat
Tasavvuf hikmetinin güzelliği, farklı coğrafyalarda, farklı dillerde de olsa aynı hakikate işaret etmesidir. Mesnevî şerhlerinde, Anadolu ve İran havzasındaki yorumların yanı sıra, Hintli şârihlerin bakış açısına da yer verilmesi, bu küllî tabiatı gözler önüne serer. Onlar, dört "cân" meselesine farklı bir terminoloji ile yaklaşmışlar, fakat aynı vücûdî mertebeleri tarif etmişlerdir.
Hint şârihlerinden ba'zıları birinci "can"ı zât-ı Hak ve ikinciyi rûh-ı küllî ve üçüncüyü rûh-ı cüz'î ve dördüncüyü rûh-ı hayvânî ma‘nâsına almışlardır. Bu da yukarıki ma'nânın ta'bîr-i dîgeridir.
Bu ifadeyi de çözelim. Hintli arifler, sıralamayı en derinden, en bâtın olandan başlatmışlar.
- Birinci "cân"ı Zât-ı Hak olarak almaları, en üst mertebe olan Lâhut'a tekabül eder. Onlar işe kaynaktan başlamışlar.
- İkinci "cân"ı Rûh-ı Küllî (Küllî Ruh) olarak görmeleri, bizim Ceberut dediğimiz mertebenin tam karşılığıdır. Zira Ceberut, Hakikat-i Muhammediye'nin, yani bütün varlığın hakikatini kendinde toplayan o küllî ruhun zuhûr ettiği yerdir. Vâhidiyyet mertebesi, bütün a'yân-ı sâbitenin, yani varlıkların ilmî suretlerinin toplandığı küllî bir programdır. Rûh-ı Küllî, işte bu programın ilk ve en kâmil tecellîsidir.
- Üçüncü "cân" olan Rûh-ı Cüz'î (Cüz'î Ruh, Tikel Ruh), her bir varlığa tahsis edilmiş olan tikel ruhlara, meleklere ve ruhanî güçlere işaret eder. Bu da tam olarak Melekût âleminin karşılığıdır. Küllî ruhtan pay alarak kendi görev alanlarında faaliyet gösteren cüz'î ruhlar...
- Dördüncü "cân" olan Rûh-ı Hayvânî (Hayvanî Ruh, Canlılık Ruhu) ise, fiziksel bedenlere hayat veren, onları hareket ettiren nefstir. Bu da doğrudan doğruya Nâsût âlemindeki canlılığa, yani şehâdet âlemindeki tezahüre işaret eder.
İsimler değişse de, sıralama farklı bir yönden başlasa da, hakikat değişmiyor. Ceberut mertebesi, her iki tasnifte de Zât âlemi (Lâhut) ile tikel ruhlar âlemi (Melekût) arasında bir köprü, bir "Rûh-ı Küllî" olarak konumlanıyor. O, mutlak Birlik'ten gelen tecellînin ilk kesret rengine büründüğü, fakat henüz tam olarak ayrışmadığı, bütün hakikatlerin toptan bulunduğu Uluhiyet sahasıdır.
Hazret-i Mevlânâ'nın bir beyitlik işareti, ariflerin gönül dürbünüyle bakıldığında, işte böyle engin bir irfan okyanusuna dönüşüyor. O, bize Ceberut'u bir tanım olarak değil, varlık silsilesi içindeki yeri, görevi ve ruhuyla birlikte hissettiriyor. Ve en nihayetinde, bütün bu âlemlerin sırrının İnsân-ı Kâmil'in kalbinde dürülü olduğunu müjdeleyerek, sâliki dışarıda gezinmekten vazgeçirip kendi içine, kendi hakikatine dönmeye davet ediyor.
Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme
Kavramlar Ağında Ceberut
Ceberut âlemi, Varlık ağacının ne gövdesi ne de yaprağıdır; o, kökten gövdeye can suyunun yürüdüğü, bütün ağacın kaderini içinde taşıyan ilk filizlenme anıdır. Bu yüzden diğer kavramlarla ilişkisi, bir zincirin halkalarından ziyade, bir tohumun açılım safhaları gibidir.
Ceberut, kendisinden evvelki Lahut âleminden bir tenezzüldür. Lahut, Zât-ı Mutlak'ın hiçbir sıfat ve isimle kayıt altına alınmadığı mutlak gayb, sırr-ı hüviyyet deryası iken, Ceberut bu deryadan "bilinmeyi murad etme" sevgi ve kudretiyle taşan ilk dalgadır.
Ceberut'tan sonra ise Melekut âlemi gelir. Ceberut’ta küllî ve icmâlî (bütüncül ve özet) halde bulunan ilâhî sıfatlar ve mânâlar, Melekut âleminde tafsilata bürünür, yani tek tek açılır ve mele-i a'lânın idrak edeceği birer hakikat halini alır. Melekut, Ceberut'un bir alt mertebedeki gölgesi, tecellisidir.
Nasut âlemi ise bu silsilenin en son halkası, yani bizim de içinde bulunduğumuz şehâdet âlemidir. Ceberut'taki kudret, Melekut'taki mânâ, Nasut'ta madde ve cisim olarak zuhur eder. Gördüğümüz her şey, Ceberut'taki o ilk "Ol!" emrinin en kesif, en somutlaşmış yankısıdır.
Bu dörtlü tasnif, Hazarat-ı Hamse (Beş İlâhî Hazret) olarak bilinen daha geniş bir sistemin parçasıdır. Ceberut, bu sistemde genellikle "Vahidiyet" mertebesiyle, yani ilâhî isim ve sıfatların Zât'ta henüz birbirinden ayrışmadan ama bilinir halde bulunduğu mertebeyle bir tutulur. O, varlığın ilk programlandığı, ilâhî isimlerin ilk defa "Ben buradayım" dediği makamdır.
Bu ilk belirme haline Taayyün deriz. Ceberut, Zât'ın Ahadiyet (mutlak birlik) gaybından Vahidiyet (isimlerin birliği) sahasına ilk taayyünüdür. Mutlak hiçlik değil, fakat mutlak gayb olan o Âmâ mertebesinden, "Ben" demenin belirdiği ilk şuurdur.
Ceberut’un "cebr" kökünden gelişi, Cebir ve İhtiyâr meselesinin de kapısını aralar. Bu mertebe, varlığı en kâmil ve en güzel surette olmaya "zorlayan" ilâhî kudretin, Cebbâr isminin tecelli sahasıdır. Bu zorlayış karşısında kulun seçimi ne anlama gelir? Bu, ancak seyr-i sülûk ile tadılan bir sırdır; kul, kendi iradesinin de o Cebredici Kudret'in bir tecellisi olduğunu anladığında mesele hallolur.
Bu seyr-i sülûk yolculuğunda sâlik, Nefs-i Mutmeinne makamına erdiğinde Ceberut âleminin nurlarına ve sırlarına aşina olmaya başlar. Çünkü artık nefs, kendi heveslerinden arınmış, Hakk'ın iradesinde mutmain olmuş, Ceberut'un kudret yansımalarını kabul edecek bir sükûnete kavuşmuştur.
Son olarak, Alem-i Misal ile olan bağına değinmek gerekir. Misal âlemi, Melekut ile Nasut arasında bir berzahtır; mânâların surete büründüğü, rüyaların ve keşiflerin yaşandığı hayal âlemidir. Ceberut'taki o küllî sıfatlar, Melekut'ta mânâya, Alem-i Misal'de hayalî suretlere dönüşür ve nihayet Nasut'ta cismânî bir vücut bulur. Ceberut, bu uzun yolculuğun başladığı ilk duraktır.
Kütüphanedeki Kaynaklar
Terzibaba İrfan Mektebi'nin üç temel direği olan Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri'nin sohbetleri, İbn Arabî Hazretleri'nin Füsûsu'l-Hikem'i ve Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri'nin Mesnevî-i Şerîf'i, Ceberut kavramına üç farklı pencereden bakar. Her biri aynı hakikati, kendi meşrebince dillendirir.
Terzibaba Hazretleri'nin külliyatında Ceberut, bir irfan yolcusunun, bir sâlikin adımladığı yoldaki bir menzil olarak ele alınır. Orada Ceberut, "Vâkıf olanın perdesi"dir. Yani, o mertebenin bilgisine ve hatta zevkine eren kişinin, orada takılıp kalma tehlikesidir. Terzibaba'nın dili, her zaman sâlikin hâline dönüktür. Ceberut'un ne olduğunu anlatmaktan ziyade, o mertebeyle nasıl bir ilişki kurulması gerektiğini öğretir. "Üsküdar'ı İstanbul sanmak" gibi teşbihlerle, her mertebenin bir sonraki için terk edilmesi gereken bir durak olduğunu, asıl maksadın duraklarda oyalanmak değil, Menzil'in sahibine vasıl olmak olduğunu hatırlatır. Onun nazarında Ceberut, Zât deryasının "Ahbibtü" (sevdim) sırrıyla ilk dalgalanması, Hakikat-i Muhammediye'nin zuhur ettiği Uluhiyet sahasıdır; ama aynı zamanda "şeytan" yani "meşgul eden" olabilme potansiyeli taşıyan bir perdedir.
Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri'nin Füsûs'unda ise Ceberut, daha ziyade bir vücûdî harita üzerinde, bir mühendislik planı gibi, olması gereken yerde ve olması gerektiği gibi anlatılır. Orada Ceberut, kişisel bir tecrübeden çok, kevnî bir hakikattir. Hazarât-ı Hamse'nin (Beş Mertebe) bir parçası olarak, Zât'ın Âmâ mertebesinden tenezzül edip kendi isim ve sıfatlarını topluca seyrettiği ilk ayna, Vahidiyet mertebesidir. İbn Arabî'nin dilinde Ceberut, Hakk'ın kendi kendine tecelli ettiği, "el-Cebbâr" isminin satvetiyle varlığı en mükemmel kıvama getirdiği kudret sahasıdır. Sâlikin bu satvetten bunalıp Rahmân isminin rahmetine sığınması, tenzih ile teşbih arasındaki o Muhammedî mîzanın nasıl kurulacağını gösterir. Füsûs, Ceberut'u bir yapı taşı olarak ele alır; varlığın nasıl var olduğunun hikemî izahını yapar.
Mevlânâ Hazretleri'nin Mesnevî'sinde ise Ceberut, ne bir tehlike uyarısı ne de bir harita detayıdır; o, bir aşk nağmesidir. Kavramın kendisi doğrudan zikredilmese de, şârihlerin (yorumcuların) işaret ettiği gibi, varlığın katmanları bir aşk silsilesi içinde anlatılır. "Cân içinde cân aramak" bahsinde olduğu gibi, her bir âlemin bir üstündekinin "canı" olduğu, bir altındakine can verdiği bir sevgi ve hayat akışı resmedilir. Bu yoruma göre Ceberut, Melekût âleminin canıdır. Mevlânâ'da Ceberut, bilinecek bir şeyden çok, içinde erinilecek, vecd ile hissedilecek bir hâldir. O, aklın sınırlarını aşan bir aşk tecrübesinin, bir semânın durağıdır. Akıl Ceberut'u tarif eder, aşk ise oraya kanatlanır.
Böylece bu üç büyük mürşid, sâlike üç farklı azık sunar: Terzibaba yolun tehlikelerine karşı uyaran bir rehber, İbn Arabî yolun haritasını çizen bir kılavuz, Mevlânâ ise yolda söylenecek ilâhîleri besteleyen bir âşık olur. Üçü de aynı hedefe, Ceberut'u da aşarak Zât'a giden yola işaret eder.
Değerlendirme
Ceberut, sadece ilmî bir tasnif veya kevnî bir mertebe değildir; aynı zamanda sâlikin seyr-i sülûkunda hem bir lütuf kapısı hem de bir imtihan perdesidir. Mertebelerin ilmi, o mertebelerin sahibi olan Hakk'a perde olabilir. İbn Arabî'nin çizdiği harita yolu gösterir, Mevlânâ'nın nağmeleri yola aşk katarken, Terzibaba'nın sesi "Yola değil, Yolun sahibine bak!" diye fısıldar. Nihayetinde Ceberut, varlığın kudretle yoğrulduğu, sevgiyle filizlendiği ilk "An"dır ve o "An"ın hakikatine ermek, bütün âlemleri bilmekten değil, kendini bilmekten geçer. Kendini bilen ise Rabbini bilir ve bütün âlemlerin kendi içinde dürülmüş olduğunu idrak eder.
Cenâb-ı Hakk, bizleri yolun güzelliğine aldanıp hedefi unutanlardan değil, her mertebenin hakkını verip ondan ibret alarak yoluna devam eden, sonunda Zât'ının haremine vuslat bulan sadık kullarından eylesin. Amin.