Celâl ve Cemâl
Hakk'ın âlemlere tecellî edişinin iki büyük yüzünü, iki ana rengini konuşalım: Celâl ve Cemâl. Bütün varlık, hayatımızın her anı, içimizde ve dışımızda ne varsa hepsi bu iki sıfatın birbiri ardınca, bazen iç içe zuhûrundan ibarettir. Kimi zaman bir kahır tecellîsiyle sarsılır, kimi zaman bir lütuf meltemiyle ferahlarız. Yolumuz, bu iki tecellînin ortasında Hakk’ı bulma, denizde damlayı değil damlada denizi seyretme yoludur. Terzibaba İrfan Mektebi’nin de özü budur: Celâl'in heybeti altında gizlenen Cemâl'i görmek, Cemâl'in rahmeti içindeki hikmeti anlamak. Bu iki zıt gibi görünen tecellî, hakikatte nasıl bir ve aynı kaynaktan doğar, nasıl birbirinin perdesi olur, tefekkür edelim.
Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı
Her kavram, önce lügat kapısından girer, sonra irfan meclisinde mânâsını bulur. Celâl ve Cemâl de böyledir. Lügate baktığımızda "Celâl", Arapça celâlet kökünden gelir; büyüklük, ululuk, azamet ve heybet demektir. Karşısında duranın dizlerinin bağını çözen, aklı hayrete düşüren bir yüceliktir. "Cemâl" ise cemîl kökünden türemiştir; güzellik, hoşluk, lütuf ve iyilik mânâsına gelir. Görenin kalbine sevinç ve huzur veren, kendine çeken bir letafettir. Kur'ân-ı Kerîm'de Cenâb-ı Hakk, "Zü'l-Celâli ve'l-İkrâm" yani "Celâl ve İkram Sahibi" olarak anılır. Buradaki ikram, Cemâl'in en latif yansımalarından biridir.
Tasavvuf yolunda bu kelimeler, lügat mânâlarını aşarak birer ıstılah, yani mânevî birer anahtar hâline gelirler. Bu yolda Celâl, Hakk'ın kahır, gazap, kibriyâ ve azamet gibi isimlerinin tecellîsidir. O, el-Kahhâr'dır, el-Cebbâr'dır, el-Müntakim'dir. Bu isimler tecellî ettiğinde âlemde ve sâlikin kalbinde darlık, sıkıntı, korku ve heybet zuhûr eder. Buna kabz hâli denir. Cemâl ise, Hakk'ın rahmet, lütuf, rıza ve kerem gibi isimlerinin yansımasıdır. O, er-Rahmân'dır, er-Rahîm'dir, el-Vedûd'dur, el-Latîf'dir. Bu isimler tecellî ettiğinde ise varlıkta ve sâlikin gönlünde genişlik, neşe, ümit ve huzur belirir. Buna da bast hâli denir.
Hayatımızdaki her zorluk, her imtihan, her kayıp bir Celâl tecellîsidir. Her sevinç, her nimet, her kavuşma ise bir Cemâl tecellîsidir. Fakat irfan ehli bilir ki, bu iki tecellî birbirinden ayrı değildir. Onlar, aynı hakikatin iki farklı yüzüdür. Biri diğerinin hem perdesi hem de tamamlayıcısıdır. Tıpkı gecenin, gündüzün kıymetini bildirmesi gibi, Celâl de Cemâl'in mânâsını ortaya çıkarır. Kışın dondurucu soğuğu olmasa, baharın o diriltici Cemâl'i bu kadar özlenir miydi? Açlık çekmeyen, bir lokma ekmeğin lezzetini tam mânâsıyla idrak edebilir mi?
Bu yüzden arifler, "Celâl, Cemâl'in nikabıdır (peçesidir)" demişlerdir. Hakk'ın kahredici gibi görünen tecellîsinin ardında, aslında arındıran, olgunlaştıran ve kulunu kendisine daha çok yaklaştıran bir rahmet gizlidir. Bir hekimin, hastasını iyileştirmek için acı bir ilacı içirmesi veya neşter vurması gibidir bu. Dışarıdan bakınca bir eziyet, bir kahır gibi görünür; ama aslı şifadır, lütuftur. Mürşidlerin, sevdikleri müridlerini en çetin imtihanlara tâbi tutması da bu sırdandır. Nitekim "Debbağ sevdiği deriyi yerden yere vurur" sözü, bu hakikati anlatır. O deri, o darbelerle terbiye olur, yumuşar, kıymetli bir esere dönüşür.
Bu iki tecellî, sâlikin mânevî seyrinde iki kanat gibidir. Biri havf (korku) kanadı, diğeri recâ (ümit) kanadıdır. Sâlik, sadece Cemâl tecellîlerine meyledip recâya kapılırsa gevşer, nefsine aldanır. Sadece Celâl tecellîlerine takılıp havf içinde kalırsa da ümitsizliğe düşer, yol alamaz. Kâmil insan, bu iki kanadı dengede tutarak uçar. Hakk'ın Celâl'inden korkar ama rahmetinden asla ümit kesmez. Cemâl'inin lütfuna şükreder ama o lütfun da bir imtihan olduğunu unutmaz.
Cem makamı denilen tevhîd ufkunda sâlik, Celâl ile Cemâl'in aynı Zât'ın iki farklı cilvesi olduğunu, kahır ile lütfun aynı sevgi kaynağından geldiğini müşahede eder. Artık onun için gelen kahır da birdir, lütuf da. Çünkü bilir ki, her ikisi de Sevgili'dendir. O zaman, Celâl'in azametinde Cemâl'in güzelliğini, Cemâl'in letafetinde ise Celâl'in heybetini seyreder ve "Hoştur bana senden gelen, yâ gonca gül yâ diken" diyerek tam bir teslimiyetle Hakk'a yönelir.
Terzibaba'nın Nazarıyla Celâl ve Cemâl: Aslı ve Mertebesi
Hakk’ın tecellîlerinin iki ana rengi, iki temel yüzü olan Celâl ve Cemâl bahsine gönül kapımızı aralayalım. Bu iki sıfat, varlık âleminin dokusuna işlenmiş, her zerrede kendini gösteren, kâh heybetiyle titreten kâh güzelliğiyle mest eden iki büyük hakikattir. Dışarıdan bakınca birbirine zıt gibi duran bu iki tecellînin aslı nedir, nereden zuhûr ederler ve birbirleriyle münasebetleri nasıldır?
Hakk’ın her fiili bir hikmet perdesi ardında gizlidir. Sâlikin vazifesi, bu perdeleri bir bir aralayıp perdenin ardındaki yüzü, yani fiilin ardındaki ismi, ismin ardındaki sıfatı ve nihayetinde o sıfatın menbaı olan Zât’ı müşahede etmektir. Celâl ve Cemâl, bu seyrin en temel iki kapısıdır. Biri “kahır” gibi görünür, diğeri “lütuf” gibi. Ama arif olan bilir ki, ikisi de aynı Padişah’ın fermanıdır ve ikisi de sevdiğine yöneliktir.
Zât'ın Gaybından Sıfatlar Âlemine: Ahadiyyet ve Vâhidiyyet
Bu iki sıfatın varlık sahnesine çıktığı mertebeyi doğru tespit etmek gerekir. Terzibaba Hazretleri’nin de işaret ettiği üzere, vücûdun mertebeleri vardır. Bu mertebelerin en tepesinde, her türlü isimden, sıfattan, şekilden ve kayıttan münezzeh olan Zât-ı Mutlak’ın Ahadiyyet (mutlak teklik) mertebesi bulunur. Burası, “kün” emrinden bile önceki, Zât’ın Zât ile olduğu, hiçbir ikiliğin, hiçbir karşıtlığın bulunmadığı sırf Birlik makamıdır. Bu mertebede ne Celâl’den ne de Cemâl’den bahsedilebilir. Çünkü Celâl de Cemâl de bir “nispet” ifade eder; yani bir şeye göre azametli, bir şeye göre güzel olmayı gerektirir. Ahadiyyet mertebesinde ise Zât’tan başka “bir şey” yoktur ki, O’na nispetle bir sıfat zuhûr etsin. Orası, her türlü taayyünden (belirginleşme) arınmış, kendi kendine yeten bir Hüvviyet gaybıdır.
Celâl ve Cemâl, Hakk kendi gizli hazinesinin bilinmesini murad edip sevgiyle tecellî ettiğinde, Ahadiyyet’in o mutlak Birliği’nden ilk taayyün olan Vâhidiyyet mertebesi zuhûr ettiğinde belirginleşir. Vâhidiyyet, bütün ilâhî isimlerin ve sıfatların henüz fiiliyata dökülmemiş, ilmî suretler halinde bulunduğu mertebedir. İşte burası, Celâl ve Cemâl kutuplarının ilk belirdiği yerdir. Bütün Esmâ-i Hüsnâ, bu iki ana başlık altında toplanır. El-Kahhâr, el-Cebbâr, el-Müntakim gibi isimler Celâl’in; er-Rahmân, er-Rahîm, el-Vedûd, el-Latîf gibi isimler ise Cemâl’in şemsiyesi altında yer alır.
Bir tohumun içinde ağacın bütün potansiyeli gizlidir. Kökü, gövdesi, dalı, yaprağı, meyvesi... Hepsi o tohumun ilminde mevcuttur. Vâhidiyyet mertebesi de işte böyle, bütün kâinat ağacının ve o ağaçta görünecek her türlü halin, yani Celâlî ve Cemâlî tecellîlerin potansiyel olarak bulunduğu ilâhî ilim mertebesidir. A'yân-ı Sâbite (varlıkların hakikatleri) dediğimiz o ilmî suretler, bu mertebede Celâl ve Cemâl sıfatlarının tecellîlerini kabul etmeye hazır halde beklerler. Dolayısıyla Celâl ve Cemâl, Zât’ın kendisi değil, Zât’ın bilinme ve görünme arzusunun ilk tezahürleri, varlık sahnesinin iki temel rengidir.
Perdenin Ardındaki Hakikat: Celâl'in Bâtınındaki Cemâl
İrfan yolunun en mühim derslerinden biri, zâhirin (görünenin) ardındaki bâtını (iç gerçekliği) okuyabilmektir. Celâl ve Cemâl tecellîleri de bu kaideden istisna değildir. Gaflet ehli, başına bir musibet geldiğinde bunu salt bir kahır, bir gazap olarak görür ve isyana düşer. Bir nimete kavuştuğunda ise bunu sadece bir lütuf sanır, vereni unutur ve kibre kapılır. Arif ise, her iki tecellînin de iç yüzünü, bâtınî manasını seyreden kişidir.
Terzibaba mektebinin usûlü bize öğretir ki, her Celâl tecellîsinin içinde gizli bir Cemâl vardır. Hakk’ın kahrı, aslında rahmetinin bir başka surette görünüşüdür. Çünkü o kahır, senin fâni olan, gelip geçici olan, seni Hakk’tan uzaklaştıran nefsine, vehimlerine ve putlarınadır. Seni senden kurtarmak içindir. Debbağın sevdiği deriyi temizlemek, arındırmak ve kıymetlendirmek için yerden yere vurması gibi, Cenâb-ı Hakk da sevdiği kulunun nefsini, onu ebedî hayata hazırlamak için Celâl tecellîleriyle imtihan eder, arındırır. O sıkıntı, o darlık, o acı gibi görünen hal, aslında ruhun üzerindeki pasları temizleyen bir zımparadır. O Celâl perdesinin ardında, kulunu kendine yaklaştırmak isteyen bir Cemâl, bir rahmet eli vardır. Musibetin zâhirî Celâl’i, bâtınî bir terfiye, bir arınmaya vesile olduğu için özünde Cemâl’dir.
Aynı şekilde, her Cemâl tecellîsinin içinde de gizli bir Celâl, yani bir imtihan bulunur. Sağlık, zenginlik, makam, itibar, iltifat... Bunlar zâhiren lütuf ve güzellik gibi görünür. Fakat bu nimetler, kulu şükürden gaflete, tevazudan kibre, Hakk’a yönelmekten halka yönelmeye sevk ederse, o Cemâl tecellîsi kul için en büyük Celâlî imtihan haline gelir. O nimet, kul ile Rabbi arasına giren bir perde olur. Nice insan vardır ki, darlıkta Hakk’a sığınırken, bollukta O’nu unutmuştur. Bu yüzden arif, lütuf geldiğinde de korkuyla titrer; “Acaba bu nimet, benim için bir imtihan mıdır, beni Rabbimden uzaklaştırır mı?” diye endişe eder.
Bu sebeple, kâmil insan ne Celâl’in kahrından ümitsizliğe düşer, ne de Cemâl’in lütfuyla şımarır. Bilir ki ikisi de aynı kaynaktandır ve ikisi de kulun terbiyesi içindir. O, Celâl’in içinde gizlenmiş Cemâl’i görüp sabırla şükreder; Cemâl’in içine yerleştirilmiş Celâl imtihanını görüp teyakkuzla şükreder. Bu, tecellîlerin ardındaki hakikati okuma sanatıdır.
Varlık: Celâl Heybetiyle Örtülmüş Bir Cemâl Tecellîsi
Nazarımızı tek tek tecellîlerden bütün bir varlık âlemine çevirelim. Bu gördüğümüz kâinat, bu kevnî yapı, özü itibariyle nedir? Terzibaba Hazretleri’nin irfanından süzülen hikmete göre, bütün varlık âlemi, Hakk’ın Cemâl sıfatının bir tecellîsidir. Çünkü varlığın mayası, “Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi sevdim” hadis-i kudsîsinde işaret edilen ilâhî sevgidir. Varlığı zuhûra getiren o ilk nefes, Nefes-i Rahmânî (Rahmân’ın Nefesi)’dir. Adı üstünde, Rahmân’ın, yani rahmeti gazabını geçmiş olanın nefesi... Bu nefes, özü itibariyle saf güzellik, lütuf ve rahmettir. Öyleyse kâinattaki bu kadar ayrılık, acı, zorluk, yani Celâlî görüntüler nereden geliyor?
Sır burada gizlidir: Varlık, Celâl’in heybetiyle perdelenmiş bir Cemâl’dir. Zât-ı Mutlak, o kadar sonsuz bir güzelliğe sahiptir ki, eğer perdesiz tecellî etseydi, bütün kâinat bu güzellik karşısında yanar, yok olurdu. Hz. Musa’nın Tur Dağı’ndaki talebi ve dağın paramparça olması, bu hakikatin bir misalidir. O mutlak Cemâl’e doğrudan bakmaya kimsenin takati yetmez.
Bu yüzden Cenâb-ı Hakk, kendi Cemâl’ini, Celâl’inin heybetiyle, izzetiyle, kibriyâsıyla perdelemiştir. Celâl, burada bir nevi koruyucu bir zırh, bir hicaptır. Ayrılık, zıtlık, mesafe, kesret (çokluk) gibi algıladığımız her şey, aslında o ezici ve yok edici Vahdet (birlik) Cemâli’nin şiddetini hafifleten perdelerdir. Bu yüzden denir ki, Celâl, Zât-ı Mutlak’ın tenezzülât mertebelerinde (varlık basamaklarına inişinde) kendini gizlediği en kalın, en dıştaki perdedir. Sâlikin mânevî yolculuğu, en dıştaki bu Celâl perdesini (nefsinin ve kâinatın ayrılık görüntüsünü) aşarak, onun ardındaki Cemâl’i, o Cemâl’in ardındaki daha nice sırrı ve nihayetinde perdesiz olan Zât’ı idrak etme yolculuğudur.
Arif, kâinata baktığında bu sırrı görür. O, kışın dondurucu Celâl’inde, baharın Cemâl’ini müjdeler. Gecenin karanlık Celâl’inde, sabahın aydınlık Cemâl’ini bekler. Ölümün ayrılık Celâl’inde, vuslatın ebedî Cemâl’ini seyreder. Onun için bütün varlık, Celâl harfleriyle yazılmış bir Cemâl kasidesidir. O, bu kasideyi okumayı öğrenen, perdenin ardındaki güzelliğe aşina olan kişidir. Bu nazar, ancak bir Mürşid-i Kâmil’in himmetiyle, kalbin tasfiye ve tezkiye edilmesiyle kazanılır. O kalp ki, artık Celâl ile Cemâl’in aynı elden geldiğini, ikisinin de Hakk’ın kuluna olan muhabbetinin farklı dillerle ifadesi olduğunu müşahede eder. Bu müşahede, sâliki korku (havf) ve ümit (recâ) kanatlarıyla dengede uçuran, onu Cem makamı’na, yani zıtların birliğinin yaşandığı o kutlu zirveye taşıyan İnsân-ı Kâmil’in halidir.
Terzibaba Geleneğinde Celâl ve Cemâl'in Yaşanması
Hakikat yolculuğu, yani seyr-i sülûk, düz bir otobanda ilerlemek gibi değildir. O, daha ziyade, her bir dönemecinde ayrı bir manzara, ayrı bir imtihan ve ayrı bir lütuf gizleyen, dolambaçlı bir dağ yoluna benzer. Sâlik, bu yolda yürürken Hakk’ın iki temel tecellîsi olan Celâl ve Cemâl ile hemhâl olur. Bu yolculuk, bu iki kanatla uçmayı öğrenme sanatıdır. Biri olmadan diğeriyle menzile varılmaz. Celâl, sâliki yakan, pişiren, hamlıktan kurtaran ateştir; Cemâl ise o ateşin içindeki serinlik, yorgunluğun ardından gelen dinlenmedir. Bu iki tecellî, sâlikin hayatında, kalbinde ve mürşidiyle olan ilişkisinde nasıl yaşanır?
Celâl'in Terbiyesi: Sevdiği Deriyi Döven Debbağ Gibi
Mürşid-i kâmil, sâlikin yolculuğundaki kılavuzudur. O, bir öğretmen gibi sadece bilgi aktarmaz; bir hekim gibi sâlikin mânevî hastalıklarını teşhis eder ve ilacını verir. Bazen bu ilaç, Cemâl tecellîsiyle tatlı bir şerbet gibidir; sâlikin kalbine ferahlık, umut ve aşk verir. Bazen ise Celâl tecellîsiyle acı bir ilaç gibidir; nefse ağır gelir, canı yakar, sarsar. Fakat bu sarsıntının gayesi, sâliki helâk etmek değil, bilakis onu ihya etmektir. Nefsin kalesini fethetmek, içindeki putları kırmak için bazen celâlî bir tavır gerekir.
Bu noktada, Terzibaba Hazretleri’nin sohbetlerinde sıkça başvurduğu o hikmetli benzetme akla gelir. Eskiler, bu hâli anlatmak için "Debbağ sevdiği deriyi yerden yere vururmuş" derler. Mürşidin celâlî tavrı, bu debbağ'ın işine benzer. Ham deriyi alıp ondan yıllarca eskimeden kullanılacak, kıymetli bir eser ortaya çıkarmak için önce onu tuzlar, ıslatır, gerer ve en önemlisi, üzerindeki tüm fazlalıklardan, yağdan, kirden arındırmak için defalarca tokmaklar, yerden yere vurur. Dışarıdan bakan biri, debbağ'ın deriye eziyet ettiğini düşünebilir. Oysa bu muamelenin temelinde derin bir sevgi ve o deriyi en kıymetli hâline getirme niyeti yatar. Eğer o yağlar, o pürüzler temizlenmezse, deri zamanla çürür, kokar ve hiçbir işe yaramaz hâle gelir.
Terzibaba Necdet Ardıç Efendi, bu arındırma sürecinin hikmetini bir sohbetinde şöyle dile getirir:
Pat pat pat pat vururlardı, canı yanmıyor mu o çamaşırın. O yıkanan ceket, elbise neyse işte halı, posteki ne varsa. Ama neden onu öyle yıkıyor ki temizlensin. Hani eskiler derlerdi debbağ sevdiği deriyi yerden yere vururmuş, yumuşasın, daha güzel işlensin, altında hiç bir yağ kalmasın diye. Çünkü derinin altında biraz yağ kalırsa zamanla üstteki tüyleri bozuyor, çürüme yapıyor bozuyor. Onun için iyice sıyrılır, çok iyi sıyrılır deri, ki sonra ilaçlansın, bir daha o tüyler dökülmesin. Böyle şey gibi belki, kanca gibi oluyor tüyler o şekilde yapılınca.
Sâlikin nefsi de o ham deri gibidir. Üzerinde kibrin, ucubun (kendini beğenme), hasedin, riyanın ve dünyaya ait nice lüzumsuz sevginin yağları birikmiştir. Mürşid, Hakk’ın izniyle, bu yağları temizlemek için bazen sâlikin nefsine ağır gelen imtihanlar, vazifeler ve disiplinler uygular. Belki onu en zor hizmete verir, belki en sevdiği şeyden mahrum bırakır, belki de herkesin içinde onu tenkit eder. Bunların hepsi, o "pat pat" vuruşlar gibidir. Nefsin canı yanar, "neden ben?" diye feryat eder. Ama kalp gözü açık olan anlar ki, bu vuruşlar bir gazabın değil, bir rahmetin eseridir. O vuruşlar sayesinde nefsin derisi yumuşar, içindeki kirler akar ve o sâlik, ilâhî tecellîleri yansıtacak temiz bir ayna hâline gelmeye başlar. Celâl'in bu sert görünen yüzü, aslında Cemâl'e giden yolun taşlarını döşer.
Sâlikin Kalbindeki Gel-Git: Kabz ve Bast Hâlleri
Celâl ve Cemâl tecellîleri sadece dış dünyada, mürşidin tavrında veya başa gelen olaylarda zuhûr etmez. Onların en yoğun yaşandığı yer, sâlikin kendi kalbidir. Tasavvuf ehli, bu içsel tecrübeyi iki temel hâl ile ifade eder: kabz ve bast.
Kabz hâli, ruhun daralması, kalbin sıkışmasıdır. Sâlik zikreder, ama tat alamaz. Namaz kılar, ama huşû bulamaz. Gönlünde bir kuraklık, bir kasvet hisseder. Sanki Hakk ile arasına perdeler gerilmiştir. Bu, Celâl isminin kalpteki bir yansımasıdır. Yolun acemisi, bu hâle düştüğünde ümitsizliğe kapılır, "Ben bu işi başaramayacağım, terk edildim" diye düşünür. Oysa bu daralma, sâliki acziyetini anlamaya, "ben"liğinden sıyrılıp bütünüyle Hakk'a yönelmeye davet eden bir imtihandır. Kışın ağaçları donduran ayaz gibidir; toprağın altındaki tohumu çatlatmak, bahara hazırlamak içindir. Kabz, sâliki daha derin bir arayışa, daha samimi bir yakarışa sevk eden celâlî bir kamçıdır.
Bast hâli ise, ruhun genişlemesi, kalbin ferahlamasıdır. Sâlik, zikirden, ibadetten büyük bir lezzet alır. Gönlü sevinçle, aşkla, umutla dolar. Her şeyde Hakk’ın güzelliğini, lütfunu görür. Sanki bütün perdeler kalkmış, vuslat kapıları aralanmıştır. Bu da Cemâl isminin kalpteki bir yansımasıdır. Bu genişlik ve sevinç hâli, sâlike yolda devam etmesi için verilen bir azıktır, bir ikramdır. Ancak bu hâl de kendi içinde bir imtihan taşır. Yolun acemisi, bast hâlinin sarhoşluğuyla rehavete kapılabilir, kendini bir şey sanabilir. "Ben oldum" demeye başladığı an, düşüşü de başlar.
Kâmil sâlik ise, bu iki hâl arasında bir denge kurmayı öğrenir. Kabz geldiğinde sabreder, bunun bir terbiye olduğunu bilir ve ümidini yitirmez. Bast geldiğinde şükreder, bunun bir lütuf olduğunu bilir ve haddini aşmaz. Anlar ki, gece ve gündüz nasıl aynı güneşin farklı tecellîleri ise, kabz ve bast da aynı Hakk’ın kalbe farklı yönlerden dokunuşlarıdır. Biri olmadan diğerinin kıymeti bilinmez. Sâlik, bu iki kanatla, yani Celâl’den doğan havf (korku ve haşyet) ve Cemâl’den doğan recâ (umut ve arzu) ile dengeli bir şekilde mânevî semalarda yükselir.
"Zûl Celâli vel İkrâm": Perdenin Ardındaki İkram
Bu iki zıt gibi görünen tecellînin ardındaki sır nedir? Onları birleştiren ortak ilke nerede gizlidir? Bu sorunun cevabı, Kur'ân-ı Kerîm'in o muhteşem ifadesinde saklıdır: "Zûl Celâli vel İkrâm" (Celâl ve İkram Sahibi). Terzibaba Hazretleri, bu ifadenin bâtınî manasını açarken, bize yolculuğun en temel usûlünü öğretir. Ayette "Zûl Cemâli vel İkrâm" denmiyor. İkram, yani lütuf ve hediye, Celâl'in peşinden zikrediliyor. Bu, tesadüfî bir sıralama değildir; kevnî işleyişin ta kendisidir.
Terzibaba Efendi, bu derin hikmeti, Celâl ve Cemâl tecellîlerini "perdeli" ve "perdesiz" oluşları üzerinden açıklar. Bu, onun irfan mektebinin en özgün ve aydınlatıcı yorumlarından biridir.
Peki “zûl celâli vel ikrâm”, bu ‘İnci Mercan’ kitabında baş taraflarda izahta Celâl ve Cemâl bir kaç satırda belirtildi. Çok güzel bir tarif orası, şimdi bakarız da. Celâl tecellisi Cenab-ı Hakk’ın perdeli tecelli ettiği yer, perdesiz tecelli ettiği halde Cemâl tecellisi olarak belirtmiş. Çok güzel bir tarif gerçekten. İşte Celâl ile perdeyle, evvela perdeli olarak, vasıtlarla işte. Hasta etti, o hastalığı Cemâli’ne perde ediyor. Yani Celâl isminin geçtiği yer perdeli, Hakk’ın tezahuru. Cemâl isminin geçtiği yer perdesiz, salt, açık tezahuru oluyor. İşte ondan “zûl celâli”, ‘zû’ orda sahip manasına. Celâl sahibi, Celâl’inden gelen ikramı. “zûl celâli vel ikrâm” Celâl’inden sonra ikramı geliyor. “zûl cemâli vel ikrâm” denmiyor bakın. Evvela Celâli olacak, yani bir temizlenme olacak, bir faaliyet olacak ki. Şimdi şu camın üstünde bir sürü toz varsa, dışarıyı seyretmek mümkün mü değil. Evvela o temizlenecek, içimizdeki cam temizlenecek ki Cemâli İlahiyi göstersin.
Celâl tecellîsi, Hakk'ın sebepler perdesinin arkasından iş görmesidir. Başına bir hastalık gelir, bir iflas yaşarsın, sevdiğin birini kaybedersin. Zahirde baktığında gördüğün şey, hastalık, parasızlık, ayrılıktır. Bunlar, tecellînin üzerindeki perdedir. Bu perdeler, yani sebepler, sana acı verir, seni sıkar, üzer. Bu, Celâl'in alanıdır.
Cemâl tecellîsi ise, o perdenin kalktığı veya o kadar inceldiği andır ki, sen artık sebebi değil, Müsebbib'i (sebepleri halk edeni) görürsün. Gelen lütuf o kadar açıktır ki, "Bu ancak O'ndan gelir" dersin. Arada başka bir vasıta görmezsin. Bu, perdesiz, salt bir tecellîdir.
En büyük sır burada: "Celâl'inden sonra ikramı geliyor." O Celâl perdesi, o hastalık, o sıkıntı, aslında sana gelecek olan ikramın hazırlayıcısıdır. O, seni ikrama hazırlayan bir arındırma sürecidir. Terzibaba Hazretleri'nin cam örneği manidardır. Kalp, ilâhî güzellikleri yansıtacak bir penceredir. Ama günahların, gafletin, dünya sevgisinin tozları bu camı kaplamıştır. Dışarıdaki Cemâl manzarası görünmez olur. Cenâb-ı Hakk, o camı temizlemek ister. Celâl tecellîsi, o camı temizleme eylemidir. Bazen ıslak bir bezle (yumuşak bir uyarı), bazen de kazıyıcı bir aletle (sert bir imtihan) o kirler, paslar temizlenir. Temizlenme işlemi sırasında canın yanabilir, cam çiziliyor sanabilirsin. Ama temizlik bittiğinde, o camdan daha önce hiç görmediğin bir berraklıkla Cemâl'i seyretmeye başlarsın. İşte o seyir, Celâl'in içinden gelen "ikrâm"dır.
Sâlik için her Celâl, bir Cemâl müjdesidir. Her kahır, bir lütfun habercisidir. Yol, Celâl'in imtihanından geçerek Cemâl'in ikramına ulaşma yoludur. Arif odur ki, debbağ'ın vuruşunda derinin gelecekteki kıymetini görür. Kışın ayazında baharın yeşilliğini hisseder. Ve kalbini örten tozları temizleyen her celâlî tecellîye, "Hoş geldin, safa geldin ey Rabbimin hizmetçisi!" diyebilen bir teslimiyet ve edep ile mukabele eder. Çünkü bilir ki, o tozlu cam temizlenmeden, Vuslat'ın Cemâl'i seyredilemez.
Füsûsu'l-Hikem'de Celâl ve Cemâl
Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri'nin Füsûsu'l-Hikem deryasında Celâl ve Cemâl incilerini arayalım. Her peygamberin kelimesinde bir hikmet gizlidir ve bu hikmetler, Hakk'ın kendini nasıl izhâr ettiğinin sırlarını taşır. Celâl ve Cemâl bahsi de bu sırların en temelinde, varlığın dokusunda yer alır.
Şeyh-i Ekber'in irfan mektebinde her şey, Hakk'ın isimleri ve sıfatları üzerinden anlaşılır. Cenâb-ı Hakk, Zât-ı Mutlak itibariyle her türlü kayıttan, isimden ve sıfattan münezzehtir. O, [Ahadiyyet](/wiki/hazarat-i-hamse) mertebesinin "kimse bilmez" sırrında, kendi Kendine'dir. Lâkin O, bilinmeyi murâd etmiş, "Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi sevdim ve mahlukatı halk ettim" kudsî hadîsinin sırrınca, kendi güzelliğini ve kudretini seyretmek istemiştir. Bu "sevgi" (hubb), varlık âleminin zuhûrunun ilk muharrikidir. Bu sevgiyle Nefes-i Rahmânî yayılmış, varlığın imkânları olan [A'yân-ı Sâbite](/wiki/ayan-i-sabite) (sâbit hakikatler) bu nefesle dışa vurmuştur.
Bu zuhûr nasıl bir keyfiyette gerçekleşir? İşte burada Celâl ve Cemâl devreye girer. Şeyh-i Ekber'e göre Hakk, âlemlerde dâima zıtlarıyla tecellî eder. Çünkü bir şey, ancak zıddıyla bilinir ve tecellî tamamlanır. Karanlık olmasa ışığın, soğuk olmasa sıcağın kıymeti ve manası tam anlaşılmaz. Bu ilâhî usûl, Hakk'ın isimlerinde de kendini gösterir. O, el-Evvel'dir, aynı zamanda el-Âhir'dir. O, ez-Zâhir'dir, aynı zamanda el-Bâtın'dır. Bu isimler birbirine zıt gibi görünse de aslında aynı Hüvviyet'in, aynı Zât'ın farklı vecheleridir. Bütün bu zıt isimlerin temelinde iki ana kutup vardır: Celâl ve Cemâl.
Celâl, Hakk'ın kibriyâ, azamet, ululuk, kahır ve ulaşılamazlık sıfatlarının tecellîsidir. O, tenzih yönüdür. Yani Hakk'ın yaratılmışlara benzemediğini, onların ötesinde, yüce ve aşkın olduğunu bildiren tecellîlerdir. Cemâl ise lütuf, rahmet, güzellik, yakınlık ve sevgi sıfatlarının tecellîsidir. O, teşbih yönüdür. Yani Hakk'ın yaratılmışlarda görünen, hissedilen, yakın olan vechelerini ifade eder.
İbn Arabî Hazretleri, varlık âleminin tamamını bu iki kutbun, yani Celâl ve Cemâl'in tecellîlerinin iç içe geçtiği bir [berzah](/wiki/berzah) (ara bölge) olarak görür. Âlem, ne salt Celâl'dir ne de salt Cemâl. O, ikisinin birleştiği, birbirine perde olduğu ve birbirini açığa çıkardığı bir aynadır. Her kahır tecellîsinin içinde bir lütuf, her lütuf tecellîsinin içinde bir imtihan gizlidir. Bu, ilâhî isimlerin kendi zıtlarını talep etmesinden kaynaklanır. El-Kahhâr ismi, lütfa mazhar olacak birilerini arar ki kahretmenin manası anlaşılsın. Er-Rahmân ismi, kendisine sığınacak bir muhtaç arar ki rahmet tecellî etsin. Biri olmadan diğerinin hükmü tam olarak zâhir olmaz. Bu, varlığın ritmidir, ilâhî bir ahenktir.
Şeyh-i Ekber, bu büyük hakikati Füsûs'ta peygamberlerin hikmetleri üzerinden somutlaştırır. Her peygamber, ilâhî isimlerden bir veya birkaçının kâmil mazharıdır. Bu bağlamda Celâl ve Cemâl tecellîlerinin en berrak aynaları olarak Hz. Musa ve Hz. Yusuf'u önümüze koyar.
Hz. Musa (a.s.): Celâl Tecellîsinin Heybeti
Füsûsu'l-Hikem'in "Kelime-i Mûseviyye"si, yani Hz. Musa'nın sözündeki hikmet, büyük ölçüde Celâl tecellîsinin etrafında şekillenir. Hz. Musa'nın yolu, heybetin, kahrın ve ilâhî azametin yoludur. Onun bütün hayatı, Firavun gibi bir cebbarın karşısına dikilmekle, çetin bir kavmi idare etmekle ve ilâhî kanun olan Şeriat'ı en sert ve tavizsiz hâliyle tebliğ etmekle geçmiştir.
En meşhur kıssası olan Tûr Dağı'ndaki tecellî talebi, bu bahsin zirvesidir. Hz. Musa, "Rabbim, kendini bana göster, sana bakayım!" dediğinde, aldığı cevap tam bir Celâl dersidir: "Len terânî" (Beni asla göremezsin). Bu "göremezsin" ifadesi, bir mahrumiyetten ziyade, Zât'ın kibriyâsı karşısında yaratılmış olanın acziyetinin ve dayanıksızlığının ifadesidir. Hakk'ın Zât tecellîsinin heybetine, O'nun kendi halk ettiği en sarsılmaz varlıklardan olan dağ bile dayanamamıştır.
Hakk dağa tecellî edince onu paramparça etti ve Musa bayılarak yere düştü. (A'râf, 143)
Bu, Celâl'in tecellîsidir. Bu tecellî, beşerî şuurunu ortadan kaldıran, aklı ve idraki hükümsüz kılan, varlığı yokluğa düşüren bir tecellîdir. Bu tecellîde yakınlık değil, mesafe; lütuf değil, heybet; vuslat değil, ulaşılamazlık esastır. Hz. Musa, bu celâlî tecellînin şiddetine ancak bayılarak, yani kendi benliğinden geçerek bir anlığına dayanabilmiştir. Bu, sâlikin yolda karşılaştığı "kabz" hâllerinin, mânevî sıkıntıların, "ben kimim ki O'na ulaşayım" diye hissedilen acziyetin en ulu örneğidir. Şeriatın katı kuralları, yasakları ve cezaları da bu celâlî terbiyenin bir parçasıdır; nefsi sınırlar arasına alarak terbiye eder. Hz. Musa'nın mazhar olduğu hikmet, bu ilâhî haşmet ve tenzih perdesinin ardındaki sırları anlamaktır.
Hz. Yusuf (a.s.): Cemâl Tecellîsinin Güzelliği
Eğer Hz. Musa celâlî haşmetin temsilcisi ise, Hz. Yusuf da cemâlî lütfun en güzel aynasıdır. Füsûs'un "Kelime-i Yûsufiyye"si, yani Hz. Yusuf'un sözündeki hikmet, baştan sona bir güzellik, rahmet ve bağışlama senfonisidir. Onun güzelliği, sadece fiziksel bir güzellik değil, Hakk'ın "el-Cemîl" isminin kâinattaki en parlak yansımalarından biridir. Bu güzellik o kadar güçlüdür ki, Mısır kadınlarının ellerini kesmelerine sebep olmuş, Züleyha'yı bir ömür peşinden koşturmuştur.
Bu cemâl tecellîsi, sadece dış görünüşte kalmaz. Hz. Yusuf'un ahlâkı da bir cemâl yansımasıdır. Kendisini kuyuya atan, köle olarak satılmasına sebep olan kardeşleriyle yıllar sonra Mısır'ın hâkimi olarak karşılaştığında intikam almaz. Onları kınamaz bile. Sadece şöyle der:
"Bugün size karşı hiçbir kınama yoktur. Allah sizi bağışlasın. O, merhametlilerin en merhametlisidir." (Yusuf, 92)
Bu, Cemâl'in zirvesidir. Bu, Hakk'ın "et-Tevvâb" (tevbeleri çokça kabul eden), "el-Gafûr" (çok bağışlayan), "er-Raûf" (çok şefkatli) isimlerinin bir beşer kalbindeki en kâmil tecellîsidir. Hz. Musa'nın yolu haşmet ve kanun yolu iken, Hz. Yusuf'un yolu güzellik, af ve rüya tabirleri gibi ilhâmî bilgiyle gönülleri fethetme yoludur. Onun tecellîsi, insanları korkuyla değil, sevgi ve hayranlıkla kendine çeker. Bu, sâlikin yolda karşılaştığı "bast" hâllerinin, mânevî genişlemelerin, ilâhî lütfu ve sevgiyi her zerresinde hissetmenin en latîf örneğidir.
İki Kanat: Varlığın Dengesi
Şeyh-i Ekber'in bize Füsûs'ta gösterdiği şey, bu iki yolun veya tecellînin birini diğerine tercih etmek değil, ikisinin de aynı kaynaktan geldiğini ve varlığın tamamlanması için ikisinin de zorunlu olduğunu anlamaktır. Celâl, Cemâl'in güzelliğini ortaya çıkaran siyah bir kadife gibidir. Kışın dondurucu celâli olmasa, baharın o canlandıran cemâlinin kıymeti bilinir mi? Kahır ve imtihan ateşi olmasa, ham altın saflaşıp taç olabilir mi?
Bu yüzden kâmil arif, Hakk'ı tek bir gözle seyretmez. Bir gözüyle Hakk'ın celâlî tenzihini, O'nun hiçbir şeye benzemeyen yüceliğini müşahede eder ve "Sübhanallah" der. Diğer gözüyle de Hakk'ın cemâlî teşbihini, O'nun her zerrede görünen güzelliğini ve rahmetini seyreder ve "Elhamdülillah" der. Bu iki bakış, [Muhammedî mîzan](/wiki/muhammedi-mizan)dır, yani en kâmil denge noktasıdır.
Arifin kalbi (kalbü'l-ârif), İbn Arabî'ye göre, Hakk'ın her an yeni bir şe'nde, yani yeni bir tecellî ile göründüğü bir tecellîgâhtır. Hak, bir an Celâl'iyle tecellî edip kalbi kabz eder, sıkar; bir sonraki an Cemâl'iyle tecellî edip o kalbi bast eder, genişletir. Arif, bu gelgitler arasında savrulmaz. Çünkü o, her iki tecellînin de aynı Sevgili'den gelen birer mektup olduğunu bilir. Celâl mektubunu edeple, sabırla okur; içindeki gizli rahmeti arar. Cemâl mektubunu ise şükürle, minnetle okur; içindeki imtihanı ve mesuliyeti unutmaz.
Sonuç olarak, Füsûsu'l-Hikem'in penceresinden bakıldığında Celâl ve Cemâl, Hakk'ın varlık sahnesinde kullandığı iki temel dil, iki ana tecellî biçimidir. Biri olmadan diğeri eksik kalır. Biri heybetiyle haddimizi bildirir, diğeri şefkatiyle yaramızı sarar. [İnsân-ı Kâmil](/wiki/insan-i-kamil), bu iki denizde de yüzmeyi bilen, Celâl'in ortasında Cemâl'i gören, Cemâl'in içinde Celâl'in imtihanını unutmayan kimsedir. Yolumuz, bu iki kanadı da kullanarak O'na doğru uçma yoludur. Bir kanat korku (havf) ise, diğeri ümittir (recâ). Bir kanat adalet ise, diğeri merhamettir. Ve bu iki kanat, ancak [Tevhid muktezası](/wiki/tevhid-muktezasi) olarak aynı gövdede birleştiğinde mana bulur.
Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği
İrfan yolu, görünenin ardındaki sırra talip olmaktır. Sadece zıtları görmek değil, o zıtların el ele tutuştuğu, aynı kaynaktan fışkırdığı birliği idrak etmektir. Füsûs’un ışığında daha derine dalacak, bu iki büyük tecellînin nasıl olup da aynı Vücûd’un iki farklı yüzü olduğunu anlamaya gayret edeceğiz. Bu, aklın sınırlarının zorlandığı, kalbin ise genişleyip her şeyi içine aldığı bir makamın sohbetidir: Cem makamı'nın sırları.
Bu makam, sâlikin yolculuğunda her şeyi çift görmekten (Celâl ve Cemâl, kahır ve lütuf, hayır ve şer) kurtulup, her şeyin ardındaki Bir’i müşahede etmeye başladığı yerdir. Yolun başında olan için Celâl, korkulan, kaçınılan bir ateştir; Cemâl ise arzulanan, özlenen bir cennettir. Bu, fark makamının zaruri bir hâlidir. Fakat yolculuk ilerledikçe, kalp saflaştıkça, nazar keskinleştikçe bir hakikat kendini belli etmeye başlar: Ateşin de, cennetin de sahibi Birdir. Dahası, o ateşin içinde bir gül bahçesi, o cennetin içinde ise bir imtihan gizlidir. Celâl ve Cemâl, aynı ilâhî iradenin, aynı sevginin iki farklı tezahürüdür. Biri terbiye eder, diğeri teselli eder; ama ikisinin de gayesi aynıdır: Kulu, aslına, yani Hakk’a ulaştırmak.
Bu idrak, Cem makamının kapısını aralamaktır. Bu makamda sâlik, Celâl tecellîsi olan bir musibetle karşılaştığında "Bu O'ndandır" der, sabırla ve rızayla karşılar. Cemâl tecellîsi olan bir nimetle şereflendiğinde de yine "Bu O'ndandır" der, şükürle ve hayretle karşılar. Artık onun için kahır da lütuftur, lütuf da kahır potansiyeli taşıyan bir imtihandır. O, tecellîlerin suretine değil, tecellî edenin kimliğine bakar. Kaynağı bildikten sonra, pınardan akan suyun sıcak veya soğuk olmasının ne önemi kalır? İkisi de aynı pınarın hayat veren suyudur.
Bu birliğin en derinlikli hikmetlerinden biri, tenzih ve teşbih dengesinde saklıdır. Bu iki kavram, Hakk’ı anlama ve O’nunla ilişki kurma biçimimizin iki kanadıdır. Tenzih, Cenâb-ı Hakk’ı her türlü eksiklikten, yaratılmışlığa ait özelliklerden, hayal ve tasavvurun ulaşabileceği her şeyden uzak ve yüce tutmaktır. "O’nun benzeri hiçbir şey yoktur" (Şûrâ, 11) ayetinin sırrıdır. Bu, Hakk'ın Celâl veche'sine, O'nun ulaşılamaz azametine, kibriyasına ve istiğnasına işarettir. Mutlak tenzih, aklı ve idraki aciz bırakır; Hakk’ın Zât-ı Mutlak oluşunu, hiçbir şeye benzemeyişini idrak etmektir.
Teşbih ise, Hakk’ın sıfatlarının ve isimlerinin tecellîlerini kâinatta, yani yaratılmışlarda görmektir. "O, işitendir, görendir" (Şûrâ, 11) ayetinin devamında gelen sırdır. Bu, Hakk'ın Cemâl veche'sine, O'nun rahmetinin, lütfunun, güzelliğinin âlemlerdeki yansımalarına işarettir. Gördüğümüz her güzellikte O’nun el-Cemîl ismini, duyduğumuz her seste es-Semî' ismini, bildiğimiz her ilimde el-Alîm ismini müşahede etmektir.
İnsân-ı Kâmil, bu iki bakışı kendinde birleştiren zâttır. O, tek gözle bakmanın eksikliğini bilir. Sadece tenzih gözüyle bakan, Hakk’ı ulaşılmaz, soğuk ve soyut bir varlığa indirger. Âlemle bağını koparır, tecellîlerin güzelliğine kör kalır. Sadece teşbih gözüyle bakan ise, Hakk’ı yaratılmışlara benzetme, hatta O’nu yaratılmışların içinde eritme tehlikesiyle karşı karşıya kalır. Bu da surette takılıp kalmak, tecellîyi tecellî edenin kendisi sanmaktır.
Hakikat ehli ise, Muhammedî mîzânı, yani o mükemmel dengeyi bulmuştur. Bir gözüyle Hakk’ı her şeyden tenzih ederken, diğer gözüyle her şeyde O’nun tecellîsini teşbih eder. Celâl’in heybetiyle "Sübhânallah" der, O’nun yüceliği karşısında titrer. Cemâl’in güzelliğiyle "Elhamdülillah" der, O’nun lütfu karşısında sevgiyle dolar. Bu iki kanatla uçar. Celâl’in korkusu (havf) onu günahlardan ve gafletten korur; Cemâl’in ümidi (recâ) onu O’na yaklaştırır, sevgisini artırır. Bu iki bakışın birleştiği kalp, en geniş ve en dengeli kalptir.
Bu sebeple arifin kalbi, yani kalbü'l-ârif, Hakk için bir tecellîgâh'tır. Cenâb-ı Hakk, "Ben yere göğe sığmadım, mü'min kulumun kalbine sığdım" kudsi hadisinde bu sırra işaret eder. Arifin kalbi, sürekli değişen ve yenilenen ilâhî tecellîlerin aynasıdır. Hakk, "her an yeni bir şe'ndedir" (Rahmân, 29). Bazen Celâl ile tecellî eder, o kalpte bir kabz (sıkıntı, daralma) hâli zuhûr eder. Kalp, sanki bir mengenede sıkışır gibi olur. Arif bilir ki, bu sıkıntıyı veren de Sevgilidir ve bu, kalbin daha da genişlemesi için bir hazırlıktır. Bazen de Cemâl ile tecellî eder, o kalpte bir bast (genişlik, ferahlık) hâli belirir. Kalp, sanki tüm âlemleri içine alacak kadar genişler. Arif bilir ki, bu ferahlık da Sevgilidendir ve bu, O'na olan şükrü ve sevgiyi artırmak için bir lütuftur.
Arifin kalbi, bu iki hâlin gelgitlerine sahne olan bir okyanus gibidir. O, ne kabz hâlinde ye'se düşer, ne de bast hâlinde şımarır. Çünkü o, dalgaların değil, okyanusun kendisinin, yani tecellîlerin değil, tecellî eden Zât’ın peşindedir. Onun için kabz da bast da, Celâl de Cemâl de, Hakk’a giden yolda birer binektir. İkisi de O’ndan gelen birer mektuptur ve ikisi de "Seni unutmadım, seninleyim" der.
Bu mertebeye ulaşan nazar, artık aldanmaz bir basirete, bir içgörüye dönüşür. O, Celâl’in içinde gizlenmiş Cemâl’i ve Cemâl’in içinde saklı imtihanı (Celâl'i) görebilen bir nazardır. Dışarıdan bakana kahır gibi görünen bir hastalık, bir iflas, bir kayıp... Arif, o perdenin arkasına bakar ve o celâlî tecellînin, kulun günahlarını döken, onu nefsinden arındıran, derecesini yükselten bir rahmet, yani bâtınıyla bir Cemâl olduğunu görür. Tıpkı hekimin acı ilacı veya neşteri gibi... Zahiri acıdır, eziyettir ama bâtını şifadır, sevgidir.
Aynı şekilde, dışarıdan bakana lütuf gibi görünen bir zenginlik, bir makam, bir övgü... Arif, bu cemâlî tecellînin ardındaki imtihanı görür. Bu nimet, kulu şükre mi, yoksa nankörlüğe mi sevk edecek? Bu makam, kulu hizmete mi, yoksa kibre mi götürecek? Bu övgü, kulu acziyetini unutturup benliğe mi düşürecek? Cemâl tecellîleri, Celâl tecellîlerinden daha tehlikeli, daha ince bir imtihan olabilir. Nice yiğitler Celâl kılıcının önünde sabırla durmuş, ama Cemâl şerbetiyle kendinden geçip yolunu şaşırmıştır.
Celâl ve Cemâl, varlığın dokusunu oluşturan iki ilâhî nefestir. Biri sıkar, diğeri genişletir. Biri alır, diğeri verir. Biri gizler, diğeri açığa çıkarır. Ama bu hareketin tamamı, varlığın Hüvviyet'ten, yani Mutlak Zât’ın "Hû" (O) oluşundan zuhûra çıkışının ve tekrar O'na dönüşünün ritmidir. Kâmil insan, bu ritme ayak uyduran, bu ilâhî dansa katılan, kalbini bu iki tecellînin de rahmet olduğuna açan kişidir. O, zıtların birliğinde Hakk’ın Ahadiyyet (mutlak birlik/teklik) sırrını bulan ve bu sır ile huzura erendir.
Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Celâl ve Cemâl
Hazret-i Pîr, gönüller sultanı Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri, hakikat ilminin en girift meselelerini, bir bahçıvanın toprağı işlemesi gibi, bir annenin çocuğuna masal anlatması gibi bir şefkat ve bilgelikle önümüze serer. Onun mübarek eseri Mesnevî-i Şerîf, Cenâb-ı Hakk'ın Celâl ve Cemâl tecellîlerinin nasıl anlaşılması gerektiğine dair eşsiz bir hazinedir. O, bu iki zıt gibi görünen tecellînin aslında aynı sevgi okyanusunun iki farklı dalgası olduğunu, hikâyelerin, temsillerin ve tabiatın diliyle bize fısıldar. Doğrudan kalbe işleyen bir üslupla, kâh bir padişahın sarayına konuk eder bizi, kâh bir peygamberin sabır imtihanına şahit kılar.
Hz. Pîr'in nazarında kâinat, Hakk'ın isimlerinin tecellî ettiği devasa bir aynadır. Bu aynada bazen O'nun Kahr, Cebbâr gibi celâlî isimlerinin heybeti yansır; bazen de Latîf, Rahmân gibi cemâlî isimlerinin letafeti. Sâlikin vazifesi, bu yansımaların ardındaki asıl Sûret'i, yani tecellî edeni görmek, Celâl'in içinde gizlenmiş rahmeti, Cemâl'in içindeki imtihanı sezebilmektir. Mesnevî, bu sezişi kuvvetlendiren bir irfan mektebidir.
Kışın Heybeti, Baharın Müjdesi: Mevsimlerin Diliyle Tecellîler
Hazret-i Mevlânâ, bize hakikati anlatmak için en çok tabiatın kitabına başvurur. Çünkü âlem, Hakk'ın bir başka Kur'ân'ıdır; her yaprağı, her damlası O'ndan bir haber taşır. Celâl ve Cemâl bahsini anlamak için bize gösterdiği en berrak ayna, kış ile bahar arasındaki gidiş geliştir.
Kış, Cenâb-ı Hakk'ın Celâl tecellîsinin bir misalidir. Ağaçlar yapraklarını döker, sanki birer iskelet gibi kalır. Toprak donar, sertleşir. Sular buz tutar. Bütün canlılık içeri çekilmiş, her yer bir ölüm sessizliğine bürünmüştür. Bu, Kahr isminin, el-Mümît (öldüren) isminin bir yansımasıdır. Dışarıdan bakan biri için bu, bir yok oluş, bir son gibi görünür. Nefsin hoşuna gitmeyen, onu sıkan, daraltan bir hâldir. Sâlikin yolculuğundaki kabz (kalbî sıkıntı ve daralma) hâli de tıpkı bu kışa benzer. Zikir çekemez, ibadetten tat alamaz olur. Mânevî feyizlerin kesildiğini, kapıların kapandığını zanneder. Bu, Celâl'in heybetiyle gelen bir terbiye anıdır.
Fakat arif bilir ki, bu kış aslında bir rahmettir. Toprağın altında tohumlar, baharı beklemektedir. Kışın soğuğu, toprağı dinlendirir, onu baharda vereceği nimetler için hazırlar. O sertlik, o don, aslında bir arınma, bir biriktirme, bir hazırlıktır. Celâl'in kahır gibi görünen yüzünün ardında, Cemâl'in lütfu gizlenmiştir.
Sonra bahar gelir... Bahar, Cemâl tecellîsinin en muhteşem misalidir. O kupkuru görünen dallardan yemyeşil yapraklar fışkırır. Donmuş toprak yarılır, içinden bin bir çeşit çiçek boy verir. Buzlar çözülür, sular yeniden akmaya başlar. Her yer bir hayat cümbüşüne döner. Bu, Muhyî (hayat veren), Latîf (lütfeden), Musavvir (şekil veren) isimlerinin bir tecellîsidir. Sâlikin yolculuğundaki bast (kalbî genişlik ve ferahlık) hâli de bu bahara benzer. Kalbi neşeyle dolar, zikrin tadına varır, ilhamlar yağmur gibi yağar. Bu, Cemâl'in lütfuyla gelen bir ikram anıdır.
Hz. Pîr bize der ki: "Ey sâlik! Kışın gelişine üzülme, baharın gidişine de aldanma." Çünkü ikisi de aynı bahçıvanın, yani Cenâb-ı Hakk'ın işidir. Biri olmadan diğerinin kıymeti bilinmez. Kışın arındırıcı Celâl'i olmasa, baharın diriltici Cemâl'i bu kadar tatlı gelir miydi? Sıkıntının, darlığın ne olduğunu bilmeyen, ferahlığın ve genişliğin kadrini nasıl anlar? Kâmil insan, kışta baharın müjdesini, baharda ise kışın hikmetini görür. Celâl tecellîsi geldiğinde sabırla bekler, bilir ki bu toprağın dinlenmesidir. Cemâl tecellîsi geldiğinde ise şükürle karşılar ama gaflete düşmez, bilir ki bu bahar da ebedî değildir. O, iki tecellînin de Hakk'tan geldiğini bilerek, her ikisinde de edebi muhafaza eder. Bu, mevsimlerin diliyle Tevhid dersidir.
Padişahın Gazabı ve İhsanı: Lütfun İçindeki Kahır, Kahrın Ardındaki Lütuf
Mesnevî-i Şerîf, padişahlar, vezirler, köleler ve hizmetkârlarla dolu hikâyelerle bezenmiştir. Bu hikâyeler, sadece tarihî kıssalar değil, Hakk ile kul arasındaki ilişkinin sembolik anlatımlarıdır. Padişah, mutlak hükümran olan Cenâb-ı Hakk'ı; saraydaki hizmetkârlar ise kulları temsil eder. Padişahın muamelesi de Celâl ve Cemâl tecellîlerini anlamak için bir anahtar sunar.
Hz. Mevlânâ anlatır ki, padişah bazen bir hizmetkârına öfkelenir, onu azarlar, huzurundan kovar. Dışarıdan bakanlar, o hizmetkârın gözden düştüğünü, padişahın gazabına uğradığını düşünürler. Bu, Celâl tecellîsinin zâhirî, yani dış yüzüdür. Belâ, musibet, yokluk, hastalık gibi görünen imtihanlar, tıpkı padişahın bu gazabı gibidir.
Ancak hikmet nazarıyla bakanlar bilir ki, padişahın bu gazabı aslında bir sevgi göstergesi, bir terbiye yöntemidir. Padişah, o hizmetkârını sevdiği için, onun bir hatasını düzeltmek, onu daha yüksek bir makama hazırlamak için böyle celâlî bir tavır takınır. Belki de o hizmetkâr, kendisine verilen nimetler yüzünden şımarmış, edebi elden bırakmıştır. Padişahın kahrı, onu kendine getirir, nefsini kırar, onu arındırır. Nitekim Terzibaba Hazretleri'nin de sıkça hatırlattığı "Debbağ sevdiği deriyi yerden yere vurur" sözü, tam da bu sırrı ifade eder. Deri, o darbelerle kullanılmaz hâle gelmez; bilakis tabaklanır, yumuşar, kıymetli bir esere dönüşmeye hazır hâle gelir. Padişahın gazabı da sevdiği kulunu tabaklayan darbeler gibidir. Kahrın içinde gizlenmiş bir lütuftur bu.
Diğer yandan padişah, bazen de bir hizmetkârına hilatler giydirir, ona altınlar bağışlar, onu en güzel sözlerle över. Bu da Cemâl tecellîsinin zâhirî yüzüdür. Nimet, zenginlik, sağlık, başarı gibi görünen ikramlar, padişahın bu lütfuna benzer.
Fakat yine hikmet nazarı der ki, bu lütuf da bir imtihandır. Padişah, o hizmetkârının bu nimetler karşısında nasıl davranacağını görmek ister. Şımarıp haddini aşacak mı, yoksa şükrünü artırıp daha sadık bir kul mu olacak? Bu yüzden Cemâl tecellîsinin içinde de gizli bir Celâl, bir imtihan vardır. Nice insan, yoklukta sabretmiş ama varlıkta şükretmeyi başaramamıştır. Nice sâlik, kabz hâlinde Hakk'a sığınmış ama bast hâlinde nefsine kapılıp gaflete düşmüştür.
Hz. Pîr'in bize öğrettiği budur: Ne padişahın gazabından ümidini kes, ne de lütfuna aldanıp kendini güvende hisset. Gazabı da lütfu da O'ndandır ve her ikisi de senin hayrınadır. Arif odur ki, padişah onu azarladığında "Beni görüyor, benimle meşgul oluyor" diye sevinir; ona ihsanda bulunduğunda ise "Bu bir imtihan, edebi elden bırakmamalıyım" diye titrer. Celâl'de Cemâl'i, Cemâl'de Celâl'i gören bir nazarla, her iki halde de kulluk vazifesini yerine getirir.
Hz. Eyyûb'un Sabrı: Celâl İmtihanında Cemâl'e Ermenin Edebi
Peygamber kıssaları, Kur'ân-ı Kerîm'in ve Mesnevî'nin kalbidir. Bu kıssalar, sadece geçmişte yaşanmış olaylar değil, her an her sâlikin kendi iç dünyasında yaşadığı manevî hâllerin birer timsalidir. Celâl tecellîsinin en çetin imtihanlarına karşı nasıl bir duruş sergilenmesi gerektiğini anlamak için Hz. Mevlânâ'nın işaret ettiği en parlak örneklerden biri, sabır kahramanı Hz. Eyyûb'dur.
Hz. Eyyûb, Cenâb-ı Hakk'ın en ağır celâlî tecellîlerine maruz kalmış bir peygamberdir. Malını, mülkünü, evlatlarını kaybetmiş, vücudunu yaralar sarmıştır. Dışarıdan bakıldığında, bir insanın başına gelebilecek en büyük felaketler onun başına gelmiştir. Şeytan ve gafil insanlar, "Eğer Allah onu sevseydi, başına bunlar gelir miydi?" diye fısıldamışlardır. Bu, Celâl'in kahır perdesine takılıp kalmaktır.
Fakat Hz. Eyyûb, bu amansız imtihanın ortasında, eşsiz bir teslimiyet ve edep göstermiştir. O, başına gelen belâlardan şikâyet etmemiş, "Bu da Rabbimdendir" diyerek sabretmiştir. Çünkü o, Celâl perdesinin ardındaki hikmeti, o kahır tecellîsinin aslında ne büyük bir ilâhî muhabbetin nişanesi olduğunu biliyordu. O, belâyı gönderenin kim olduğunu bildiği için, belânın kendisiyle değil, onu gönderenle meşgul oluyordu. Bu sabır, körü körüne bir katlanma değil, irfan ile aydınlanmış bir rızadır.
Hz. Pîr, bu kıssayla bize şunu öğretir: Ey dertli gönül! Başına gelen sıkıntılara, hastalıklara, yokluklara bakıp da Hakk'ın seni unuttuğunu, sana gazap ettiğini sanma. Belki de bu imtihanlar, senin Hz. Eyyûb gibi sabredip en yüksek makamlara ulaşman için birer davetiyedir. Hakk, sevdiği kulunu çetin imtihanlardan geçirir ki, onun içindeki sabır, şükür ve teslimiyet cevherleri ortaya çıksın. Altın, ateşe atılmadan saflığına kavuşamaz. Kul da Celâl'in ateşinden geçmeden, Cemâl'in saf nuruna tam manasıyla eremez.
İmtihan bittiğinde Cenâb-ı Hakk, Hz. Eyyûb'a eskisinden daha fazla mal, daha hayırlı evlatlar ve tam bir şifa ihsan etti. Celâl'in o yakıcı kışı bitmiş, Cemâl'in en latif baharı gelmişti. Ama asıl büyük mükafat, onun sabrı ve edebi sayesinde ulaştığı manevî mertebe, Hakk'a olan yakınlığıydı. Bu, sâlik için en büyük derstir: Celâl imtihanına sabır ve edeple mukabele edersen, sonu mutlaka misliyle bir Cemâl tecellîsi olacaktır. Sıkıntının en koyu anı, aydınlığın en yakın olduğu andır.
İki Kanatla Uçmak: Havf ve Recâ Dengesi
Sâlikin mânevî yolculuğu, yani seyr-i sülûk, bir kuşa benzetilir. Bu kuşun uçabilmesi için iki kanada ihtiyacı vardır. Bu iki kanat, Havf (Hakk'ın azametinden duyulan heybet ve korku) ile Recâ (O'nun rahmetinden duyulan ümit) kanatlarıdır. Hz. Mevlânâ'ya göre bu iki hâl, doğrudan doğruya Celâl ve Cemâl tecellîlerinin sâlikin kalbindeki yansımalarıdır.
Celâl tecellîsi, Hakk'ın Kibriyâ, Azamet, Kahhâr gibi isimlerinin zuhûrudur. Sâlik bu tecellînin heybeti altında kendi hiçliğini, acziyetini, günahlarını idrak eder. Bu idrak, onda bir korku, bir titreyiş hâli doğurur. İşte bu, Havf kanadıdır. Bu korku, dünyevî bir korku gibi değildir; bilakis insanı günahlardan alıkoyan, onu gafletten uyandıran, daha dikkatli ve edepli olmaya sevk eden mübarek bir korkudur. Havf kanadı olmayan bir sâlik, nefsine güvenir, "Ben oldum" der, ibadetlerinde gevşeklik gösterir ve manevî olarak düşme tehlikesiyle karşı karşıya kalır. Celâl'in bu terbiyesi, sâliki daima uyanık tutar.
Cemâl tecellîsi ise Hakk'ın Rahmân, Rahîm, Gaffâr, Vedûd gibi isimlerinin zuhûrudur. Sâlik bu tecellînin lütfu ve şefkati altında, Hakk'ın ne kadar bağışlayıcı ve merhametli olduğunu hisseder. Bu his, onda bir ümit, bir sevgi coşkusu doğurur. İşte bu da Recâ kanadıdır. Bu ümit, sâliki asla ye'se, yani umutsuzluğa düşmekten korur. Günahları ne kadar çok olursa olsun, Hakk'ın rahmetinin daha büyük olduğunu bilir. Bu ümit, ona ibadet ve hizmet için şevk verir. Recâ kanadı olmayan bir sâlik, günahlarının ağırlığı altında ezilir, "Benden bir şey olmaz" diyerek umutsuzluğa kapılır ve yolculuğu bırakabilir.
Hz. Pîr'in hikmetli öğretisi şudur ki, sâlik bu iki kanadı dengede tutmak zorundadır. Sadece Havf kanadıyla uçmaya çalışırsa, korku ve umutsuzluk girdabında boğulur. Sadece Recâ kanadıyla uçmaya çalışırsa, şımarıklık ve laubalilik uçurumuna yuvarlanır. Uçuş, ancak iki kanadın ahenkli bir şekilde çırpılmasıyla mümkündür. Bazen Celâl tecellîsiyle Havf kanadı güçlenir, sâlik tir tir titrer. Bazen de Cemâl tecellîsiyle Recâ kanadı güçlenir, sâlik sevinçten uçar. Kâmil mürşid, müridinin hangi kanadının zayıf olduğunu görür ve onu güçlendirecek manevî reçeteler sunar.
Bu denge, yani Havf ve Recâ arasındaki bu Muhammedî mîzan, sâliki sırat-ı müstakim üzerinde, yani dosdoğru yolda tutan şeydir. O, Hakk'ın Celâl'inden korkar ama Cemâl'inden ümit kesmez. Bu iki tecellî arasında bir sarkaç gibi salınan kalbi, her salınımda biraz daha arınır, biraz daha Hakk'a yaklaşır. Ta ki Celâl ile Cemâl'in aynı kaynaktan geldiği Cem makamı idrakine ulaşsın ve kuşun kendisinin değil, onu uçuran rüzgârın asıl olduğunu anlasın.
Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme
Kavramlar Ağında Celâl ve Cemâl
Celâl ve Cemâl, âlemlerin dokusuna işlenmiş ilâhî mührün iki yüzü gibidir. Birini anlamadan diğerini idrak etmek mümkün olmaz. Bu iki temel tecellî, irfan yolunun diğer bütün kavramlarıyla iç içe geçmiş, onlara hem renk hem de mana vermiştir.
Bu iki sıfatın ardındaki sırrı aralamak, aslında Hikmet kapısını çalmaktır. Zira hikmet, her şeyin ardındaki ilâhî muradı, her hadisenin yerli yerindeliğini görme sanatıdır. Celâl’in kahrında gizlenen rahmeti, Cemâl’in lütfunda saklı imtihanı fark etmek, ancak hikmet nazarıyla mümkündür. Bu yüzden Celâl ve Cemâl’i anlamak, hikmetin ta kendisini anlamaya doğru atılmış bir adımdır.
Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri’nin Fusûsu'l-Hikem (Hikmetlerin Özleri) adlı eseri, bu zıtların birliğinin en derin şerh edildiği kaynaklardan biridir. Her peygamberin hikmetinde bir ilâhî ismin tecellîsini okuyan Şeyh-i Ekber, Celâl ve Cemâl’in nasıl bir denge içinde âlemi ayakta tuttuğunu gösterir. Eser, bütünüyle, bu iki kanadın ahengini ve bunların ötesindeki Hüvviyet birliğini anlama gayretidir.
Sâlikin yolculuğunda Celâl tecellîleri, benliğin kalesini yıkan bir mancınık gibidir. Bu yıkılış, bu eriyiş, Fena (yokluk) makamının ta kendisidir. Nefsin arzu ve iddialarından soyunup Hakk’ın iradesi karşısında hiç olduğunu idrak etme hâli, celâlî bir tecrübedir. Lakin bu yokluk, bir son değil, bir başlangıçtır. Fenâda eriyen kul, Hakk ile yeni bir varlık bulur ki, buna Bekabillah (Hakk ile var olmak) denir. Bu, Cemâl tecellîsinin en ulvî hediyesidir. Celâl ile fâni olan, Cemâl ile bâki olur.
Bu inişli çıkışlı mânevî seyahat, bir usûl ve erkân dairesinde gerçekleşir. Tarikat, sâlikin bu Celâl ve Cemâl dalgaları arasında boğulmadan, bir Mürşid-i Kâmil’in rehberliğinde sahile ulaşmasını sağlayan mânevî bir gemidir. Mürşid, ne zaman celâlî bir müdahale ile nefsi yontacağını, ne zaman cemâlî bir şefkatle yaraları saracağını en iyi bilendir. Tarikat, bu iki tecellînin rahmanî bir terbiye aracına dönüştüğü mekteptir.
Yolculuk esnasında sâlikin kalbine ansızın doğan manevî ilhamlar ve bilgiler vardır ki, bunlara Varidat denir. Bu varidatlar bazen bir Celâl tecellîsiyle kalbi titreten bir haşyet, bir korku (havf) şeklinde gelir. Bazen de bir Cemâl tecellîsiyle kalbi coşturan bir ümit (recâ), bir sevgi ve bir müjde olarak doğar. Varidat, Hakk’ın kulunun kalbine doğrudan konuşmasıdır ve bu konuşma bazen celâlî, bazen cemâlî bir lisanla olur.
Zuhurat ise bu manaların dış âlemde, olaylar ve hadiseler suretinde belirmesidir. Sâlikin karşısına çıkan bir zorluk, bir hastalık, bir kayıp, celâlî bir tecellînin zuhurudur. Buna mukabil, hiç beklemediği bir yerden gelen bir yardım, bir ferahlık, bir dostluk, cemâlî bir tecellînin surete bürünmesidir. Arif kişi, zuhurat perdesinin ardında, her an Celâl ve Cemâl sıfatlarıyla iş gören Fâil-i Mutlak’ı müşahede eder.
Peygamberler, bu ilâhî sıfatların insanlık aynasındaki en berrak yansımalarıdır. Hz. Musa (a.s.), celâlî tecellînin en kâmil mazharlarındandır. Tur Dağı’nda tecellîye dayanamayıp bayılması, şeriatının heybeti, Firavun’a karşı olan mücadelesi hep bu celâlî duruşun yansımalarıdır. O, Hakk’ın “el-Kahhâr” isminin bir mazharı olarak Zât’ın azametini temsil eder.
Buna karşılık Hz. Yusuf (a.s.), cemâlî tecellînin timsalidir. Göz alıcı güzelliği, kendisine zulmeden kardeşlerini affetmesindeki yüce gönüllülüğü, Mısır’ı kıtlıktan kurtaran lütufkârlığı hep Hakk’ın “el-Latîf”, “el-Cemîl”, “el-Kerîm” isimlerinin bir tecellîsidir. O, varlığın cemâl yüzünü gösteren bir ayna gibidir.
Bu iki tecellînin de ötesinde, her türlü sıfattan ve isimden münezzeh olan Zât-ı Mutlak’ın Hüvviyet (O’luk) mertebesi vardır. Celâl ve Cemâl, Zât’ın değil, sıfatların ve isimlerin alanıdır. Hüvviyet, “Lâ ilâhe illâ Hû” (O’ndan başka ilah yoktur) hakikatinin işaret ettiği, her türlü ikiliğin ve zıtlığın eridiği mutlak Birlik’tir. Celâl ve Cemâl, o erişilmez deryadan bize, yani kesret âlemine ulaşan iki koldur.
Sâlikin kalbindeki hâller de bu iki tecellînin bir yansımasıdır. Kabz, yani mânevî sıkıntı, daralma ve mânevî kuraklık hâli, Celâl tecellîsinin enfüsî (içsel) bir yansımasıdır. Bu hâlde sâlik, aczini ve hiçliğini derinden hisseder. Bast ise mânevî genişlik, ferahlık ve mânevî coşkunluk hâlidir ki, bu da Cemâl tecellîsinin kalpteki bir yansımasıdır. Sâlik, bu iki hâl arasında gidip gelir. Tıpkı gece ile gündüz gibi, kabz ve bast hâlleri de birbirini takip ederek ruhu olgunlaştırır. Yol, bu iki hâlin ötesine geçip, her ikisini de vereni bir bilme yoludur.
Kütüphanedeki Kaynaklar
Sen Terzibaba İrfan Mektebi Dijital Kütüphanesi’nin temel direkleri olan üç büyük kaynak, Celâl ve Cemâl bahsini üç farklı ama birbirini tamamlayan zaviyeden ele alır. Her biri, bu ilâhî sırrın bir başka perdesini aralar.
Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri’nin sohbetleri ve külliyatı, bu meseleyi doğrudan doğruya vücût mertebeleri ve sâlikin hâli üzerinden anlatır. Terzibaba’ya göre Celâl ve Cemâl, Zât’ın mutlak birliği olan Ahadiyyet mertebesinde değil, isim ve sıfatların belirdiği Vâhidiyyet mertebesinde ortaya çıkan bir ikiliktir. Bu, son derece mühim bir ayrımdır; zira bize, zıtlıkların kaynağının Zât’ın kendisi değil, Zât’ın tecellî ediş biçimleri olduğunu öğretir. Terzibaba’nın en can alıcı öğretilerinden biri, zâhir ile bâtın arasındaki ince bağdır: “Celâl’in bâtını rahmet, Cemâl’in bâtını imtihan olabilir.” Bu söz, sâlike, karşılaştığı zorlukların içinde gizli bir lütfu, ulaştığı nimetlerin içinde ise bir imtihanı araması gerektiğini fısıldar. O’nun nazarında varlık, “Celâl’in heybetiyle perdelenmiş bir Cemâl’dir.” Bu, arifin görevinin, kahır perdesini aralayıp ardındaki güzelliği seyretmek olduğunu gösterir. Ayrıca “Debbağ sevdiği deriyi yerden yere vurur” misaliyle, celâlî tecellîlerin aslında bir arındırma ve ilâhî sevginin bir nişanesi olduğunu, mürşidin müridini terbiye ediş biçiminde de bu sırrın yaşandığını anlatır.
Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri’nin Füsûsu’l-Hikem’i, meseleyi daha hikemî ve vücûdî bir zeminde ele alır. Şeyh-i Ekber için varlık, zıt isimlerin tecellîgâhıdır. Hakk, hem el-Evvel’dir hem el-Âhir; hem ez-Zâhir’dir hem el-Bâtın. Celâl ve Cemâl, bu temel zıtlığın en belirgin tezahürleridir. Varlık, bu iki zıt tecellînin karşılaşıp birleştiği bir “berzah” (ara bölge) gibidir. İbn Arabî’ye göre ilâhî isimler, kendi zıtlarını talep ederler. Kahır ismi lütfu, Celâl ismi Cemâl’i çağırır ki, mana tam olarak ortaya çıksın. Biri olmadan diğerinin ne kıymeti ne de anlamı tam olarak bilinebilir. Füsûs’ta Hz. Musa’nın celâlî tavrı ile Hz. Yusuf’un cemâlî güzelliğinin karşılaştırılması, bu isimlerin peygamberler aynasından nasıl yansıdığının en güzel örnekleridir. Şeyh-i Ekber’in öğretisi, sâlike, kâinattaki her hadiseyi bu zıtların dansı olarak okuma ve her birinin ardındaki ilâhî ismi tanıma basireti kazandırır.
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri’nin Mesnevî-i Şerîf’i ise bu hakikatleri kıssaların, şiirin ve sembollerin diliyle kalplere nakşeder. Mevlânâ için Celâl, kışın dondurucu ve öldürücü soğuğudur; her şeyi kurutur, yaprakları döker. Cemâl ise baharın hayat veren nefesidir; her yeri yeşertir, çiçekler açtırır. Ama O bize gösterir ki, baharın o güzelliği, kışın o zorlu hazırlığı olmadan mümkün değildir. Padişahın hem kahredici gazabı hem de cömert lütfu metaforu, Mesnevî boyunca Hakk’ın kullarıyla muamelesini anlatmak için kullanılır. Bir kulun padişahın sadece lütfuna talip olup gazabından kaçması, tek kanatla uçmaya çalışmak gibidir. Mevlânâ’ya göre kâmil kulluk, her ikisine de rıza göstermektir. Hz. Eyyûb’un celâlî imtihanlar karşısındaki eşsiz sabrı ve sonunda gelen cemâlî ikramlar, bu yolun nasıl yürüdüğünü anlatan en dokunaklı kıssalardan biridir. Sâlikin mânevî yolculuğu, Celâl’den doğan korku (havf) ve Cemâl’den kaynaklanan ümit (recâ) kanatlarıyla dengeli bir şekilde gerçekleşir. Bu iki kanat olmadan vuslat menziline varılamaz.
Değerlendirme
Celâl ve Cemâl bahsini nihayete erdirirken hatırda kalması gereken en temel öğreti şudur: Bu iki tecellî, Hakk’ın birbirinden ayrı ve zıt iki yüzü değil, aynı hakikatin, aynı sevginin ve aynı hikmetin iki farklı lisanıdır. Yolculuk, Celâl’in kahrından kaçıp Cemâl’in lütfuna sığınmak değil, her ikisinin de aynı Kaynaktan geldiğini idrak ederek rıza makamına ermektir. Sâlik, Celâl’in tecellîsinde nefsini eritir, aczini anlar ve terbiye olur; Cemâl’in tecellîsinde ise şükrü öğrenir, umut bulur ve muhabbetini artırır.
Hakiki irfan, kahır perdesinin ardındaki lütfu, lütuf perdesinin ardındaki imtihanı görebilmektir. Bu, Cem makamı’nın, yani zıtların birliğinin müşahede edildiği yerin nazarıdır. Bu nazara sahip olan İnsân-ı Kâmil, bir gözüyle Hakk’ı her şeyden münezzeh kılarken (tenzih/Celâl), diğer gözüyle her şeyde O’nu müşahede eder (teşbih/Cemâl). Böylece o, Hakk’ın her an yeni bir şe’nde, yeni bir tecellî ile varlığı nasıl donattığını seyreder ve bu seyirden asla usanmaz. Yolumuz ve yönümüz, bu mübarek nazara erişmek ola.