İçeriğe atla
Futuhât-ı Mekkiyye
7667 kelime | 25 kaynak

Futuhât-ı Mekkiyye

Tasavvuf yolunda bazı isimler vardır ki, onlar sadece bir eserin veya bir şahsın adı olmaktan çıkıp, bizzat yolun kendisini, yolculuğun hâlini ve varılacak menzilin sırrını taşıyan birer anahtar hâline gelirler. Futuhât-ı Mekkiyye bu anahtarların en büyüklerindendir. O, sadece Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri'nin Kâbe-i Muazzama'nın gölgesinde kalbine doğan ilhamları kaydettiği devâsa bir külliyatın adı değildir. O, bir hâldir; kulun kendi varlık Kâbe'sinin, yani kalbinin fethidir. Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri'nin sohbetlerinde bu kavram, kuru bir bilgi yığını olarak değil, sâlikin her anında tecrübe edebileceği canlı, soluk alıp veren bir hakikat olarak karşımıza çıkar.

Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı

Futuhât, "fetihler", "açılışlar" demektir. Mekkiyye ise "Mekke'ye ait olan" mânâsındadır. İrfan yolunda her zâhirin bir bâtını, her harfin bir ruhu vardır. Buradaki "Mekke", yeryüzündeki mübarek beldeden ibaret değildir. O, varlığın merkezi, kalbin ta kendisidir; Âdem'in yeryüzündeki beyti, Hakk'ın nazar eylediği gönüldür. "Fetih" ise kılıçla elde edilen bir zafer değil, Cenâb-ı Hakk'ın lütfuyla, bir an içinde kalbe açılan hikmet ve marifet kapılarıdır. Bu, bir feth-i ilâhîdir; perdenin kalkması, gizli olanın aşikâr olmasıdır.

Bu fetihler, insanın kendi aklıyla elde edeceği bilgiler değildir. Bunlar, Zât denizinden gelen, vehbî, yani bağışlanmış bilgilerdir. Terzibaba Hazretleri'nin sohbetlerinde bu hakikat şöyle dile getirilir:

[15] Yerden, topraktan gelen bilgiler ise ilm-i ledün olan “hikmet” bilgileridir. Bu bilgilerin kaynağı ve rızıklandırıcısı Allah c.c. dir. “lâ ilâhe illâ hüve” Bunun hakikatine idrak edenin, Hakk onun ağzından kendi varlığını ortaya koymuş olur burası “ikân” yani teklik vadisidir. Hakikatini yaşayanlar bilir.

Beşerî ilimler, "yerden, topraktan" gelir; yani kesret âlemine, sebep-sonuç zincirine aittir. Fakat Futuhât dediğimiz ilhamlar, doğrudan ilm-i ledün, yani Hakk'ın katından gelen hikmetlerdir. Kaynağı, "lâ ilâhe illâ hüve" sırrıdır. Bu sırra erenin dili, kendi dili olmaktan çıkar; Hakk, onun ağzından Kendi varlığını beyan eder. Bu makam, imanın ötesinde, bir bilme değil, olma hâli olan yakîn makamıdır. Terzibaba Hazretleri'nin "ikân yani teklik vadisi" olarak işaret ettiği yer burasıdır. Bu vadide ikilik kalmaz. Gören, görünen ve görüş bir olur. Futuhât-ı Mekkiyye, bu vadiden gelen seslerin kâğıda dökülmüş hâlidir.

Bu fetih, aynı zamanda bütün işlerin ve oluşların gerçek fâilini bilmektir. Zâhirde her işi bir yapanı vardır, her olayın bir sebebi görünür. Fakat hakikatte, bütün işler O'na döner ve O'ndan zuhûr eder. Fâtır Sûresi tefekküründe bu incelik şöyle anlatılır:

“ila(A)llâhi turce’u-l-umûr” Burada ilâ hedef göstermektedir. Nereye “İla Allah” “Allaha doğru” hedefidir. Hedef olan nedir. “Turce’ul” döndürelecektir, “Umur” işler. Aslında her an döndürülmektedir. Umur kelimesi Arapça kökenli bir kelimedir.

Âyet, "Bütün işler Allah'a döndürülür" der. İrfan ehli ise "Aslında her an döndürülmektedir" der. Gaflet perdesiyle bakan için bu dönüş, kıyamet gününde olacak bir hadisedir. Fakat kalp gözü "feth" olunan ârif için bu, her an, her nefes tanık olunan bir hakikattir. Âlemler, her an Hakk'tan zuhûr edip yine Hakk'a dönmektedir. Bu sürekli devinimi, bu ezelî ve ebedî dönüşü seyretmek, Futuhât-ı Mekkiyye'nin ta kendisidir. Bu seyir, sâliki vehmî benliğinin esaretinden kurtarır.

Bu fethin önündeki en büyük engel, kişinin kendi vehmî varlığı, şişirilmiş benliğidir. Küfür ve cehennem gibi kavramlar, bu irfanî bakışla yeniden anlam kazanır. Küfür, Hakk'ı inkâr etmekten ziyade, O'nun karşısında kendi varlığını iddia etmektir. Cehennem de bu iddiadan doğan ayrılık ve azabın adıdır.

Kâfir "Hakk’ı tanımayan" değil, "kendi varlığını mutlak sanan"dır. "Cehennem ehli, aslında kendi benliklerinin azabını çeker." (Füsûs’ül-Hikem) "Cehennem ateşi", nefsin Hakk’a perde oluşunun sonucudur.

En büyük "küfr" (örtme), kişinin kendi nefs varlığını mutlak Vücûd'un üzerine bir örtü gibi sermesidir. "Ben varım" demek, "O'ndan başka varlık yoktur" hakikatinin üzerini örtmektir. Bu örtü, bu hicap, kişinin cehennemidir. Azap, dışarıdan gelen bir ceza değil, o sahte benliğin kendi kendini yiyip bitirmesidir. Futuhât-ı Mekkiyye, bu cehennemden kurtuluşun, yani nefsini Hakk'ta yok ederek cennete ve ötesine, Zât cennetlerine ulaşmanın yol haritasıdır. Fetih, kişinin kendi varlık kalesini fâili zanneden nefsinden alıp, asıl sahibi olan Hakk'a teslim etmesidir.

Bu sebeple, Futuhât-ı Mekkiyye denildiğinde aklımıza sadece İbn Arabî Hazretleri'nin büyük eseri gelmemelidir. O eser, bu hâlin yazıya dökülmüş bir tecellîsidir. Aynı denize Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri Mesnevî-i Şerîf ile dalmış, aynı hakikatleri aşk ve hikâye diliyle anlatmıştır. Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri ise Gönülden Esintiler ve diğer sohbetlerinde, bu kadîm hikmeti günümüz insanının idrakine yaklaştırmaktadır. Bu üç büyük okyanus, farklı kıyılardan dökülse de aynı Vahdet denizinde birleşir. Birini anlamak, diğerini anlamaya kapı açar. Futuhât-ı Mekkiyye, bu üç büyük mürşidin de işaret ettiği gibi, bir kitap okumak değil, varlık kitabını okumak, kendi kalbindeki Mekke'yi fethederek Hakk'ın sırlarına İnsân-ı Kâmil aynasında şahit olmaktır.

Terzibaba'nın Nazarıyla Futuhât-ı Mekkiyye: Aslı ve Mertebesi

"Futuhât-ı Mekkiyye" terkibi, bir kitaptan evvel bir hâlin, bir tecrübenin adıdır. "Mekke Fetihleri" demektir. Bu, sadece Kâbe'nin bulunduğu şehrin değil, asıl "kalp" olan Mekke'nin, yani insanın kendi hakikatinin fethidir. Bu fetih, Cenâb-ı Hakk'ın kuluna bahşettiği ilhâmî açılışlar, yani "feth"lerdir. Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri'nin irfan mektebinde Futuhât, kâinatın nasıl zuhûra geldiğini, harflerin bu zuhûrdaki yerini, zamanın ve ezeliyetin sırrını ve kulun Hakk'a yolculuğunun en çetin menzillerini anlamanın anahtarıdır.

Bu fetihlerin kaynağı, Zât-ı Mutlak'ın kendisidir. O, bilinmekliği murâd ettiğinde, bu murâd bir tecellî dalgasıyla âlemleri var etmiştir. Bu var edişin usûlünü anlamak, Futuhât'ın kapısını aralamaktır. Terzibaba Hazretleri, Şeyh-i Ekber'in izinden giderek bu usûlü harflerin diliyle anlatır. Çünkü harfler, sadece seslerin işareti değil, kevnî hakikatlerin suretleridir. Her bir harf, varlık mertebelerinden birine işarettir.

Harflerin Sırrıyla Varlığın Zuhûru: Elif, Lam, Ya ve Vav

Varlığın nasıl meydana geldiği, hikmet ehlinin en temel meselesidir. Bu, ancak kalbe gelen bir "feth" ile anlaşılır. Terzibaba Hazretleri, bu büyük sırrı harflerin sembolizmi üzerinden açar. Çünkü Cenâb-ı Hakk, kelâmı ile tecellî etmiştir ve kâinat, O'nun kelimelerinin bir açılımıdır.

Her şeyden evvel Elif vardır. Elif, Zât'ın sembolüdür. Tıpkı bir rakamının diğer bütün sayıları içinde gizlemesi gibi, Elif de bütün harflerin ve varlığın aslıdır. O, tek başına ayakta durur, kimseye yaslanmaz ama her şey ona dayanır. Bu, Hakk'ın Kayyûmiyet sıfatının bir tecellîsidir. Terzibaba Hazretleri, Şeyh-i Ekber'den nakille bu mertebeleri şöyle sıralar:

Zat Elif’i, sıfatın varlığının, sıfat Vav’ı ise fiilin varlığının illetidir. Fiil Ya’sı ise şehadet âleminde kendisinden meydana gelen sükûn (durağanlık) ve hareketin illetidir.

  • Elif, mutlak, isimsiz, sıfatsız Zât mertebesidir. Henüz "Ben" dememiş, kendi kendine olan Hüvviyet gaybıdır.
  • Bu Zât, kendini bilmekliği murâd edince Sıfat mertebesi belirir. Bu, Vav harfiyle sembolize edilir. Vav, Zât ile âlemler arasındaki ilk bağdır. Terzibaba Hazretleri'nin işaret ettiği gibi, Vav, "nefse aittir ve onun niteliği kabzdır (kavramak, almak)". Yani, ilâhî ilimde var olan bütün hakikatleri kendi içinde toplayan ilâhî şuurdur. Ötre (u) sesi, yüceliği ve toplamayı ifade eder ve Vav'ın kapısıdır.
  • Sıfatlardan sonra Fiil mertebesi gelir. Bu da Ya harfiyle sembolize edilir. Ya, bir nidâ, bir sesleniştir. Fiil, o ilâhî şuurda (Vav) toplanan hakikatlerin "Ol!" emriyle dışa vurulmasıdır. Ya harfinin altındaki iki nokta, Hakk-halk gibi ikiliklerin belirdiği fiiller âlemini, yani kesret (çokluk) dünyasını işaret eder. Bu, varlığın Gayb âleminden Şehadet âlemine doğru tenezzülüdür.

Bu harflerin bir araya gelişi, varlığın katman katman açılışını anlatır. Terzibaba Hazretleri, "LEYL" (gece) kelimesini tahlil ederken bu süreci adım adım gösterir. Gece, Zât'ın henüz tam açılmadığı, hakikatlerin gizlendiği gayb âlemini andırır. Bu kelimenin oluşumu şöyledir:

(لَيْ) LEY Bu oluşumda risalet “Ya” sı hareke almayıp, mutlak sükundadır. Çünkü “Ya” harfi aynı zamanda ayan-ı sabitedeki ilmi suretlerin, fiil sahasındaki kaynağıdır. Dolayısıyla programın kabulü için mahallin sükunda olması gerekir. Bu kabül için şarttır.

"LEY" oluşumunda, ilâhî programı taşıyan "Lam" ile fiillerin kaynağı olan "Ya" birleşir. "Ya" sükûndadır, çünkü henüz harekete geçmemiş, sadece kabul mahallindedir. Bu, varlıkların hakikatlerinin, yani A'yân-ı Sâbite'nin fiil sahasına çıkmak için hazırlandığı ilk mertebedir.

(لَيْل) LEYL Buradaki “Lam” harfi iradenin simgesidir. “Lam” harfinin zuhuruyla birlikte “Ley” mertebesinde oluşan her ayn-ı sabitenin yani ilmi suretlerin, ilmi ve fiili hakikatleri, oluşumu zuhura çıkaracak “Lam” iradesine aktarılmıştır.

İkinci "Lam"ın gelişi, "İrade" sıfatının tecellîsidir. Artık o potansiyel hakikatlerin zuhûra çıkması murâd edilmiştir. Ardından gelen "LEYLE" (لَيْلَة) ve "LEYLETÜ" (لَيْلَةُ) kelimeleriyle bu süreç devam eder. Fetha (e) harekesi gizli bir Elif'tir, Zâtî desteği; Ta-i merbuta (ة) dişil bir harftir, yani kabiliyet ve kabul ediciliği simgeler; Ötre (u) ise Vav'dır, yani Nefs'in, şuurun zuhûrunu ve varlığı "kabz" edişini ifade eder.

Bir kelimenin içinde bütün bir kevnî zuhûr süreci gizlidir. "Futuhât-ı Mekkiyye", bu harflerin ve mertebelerin sırrına kalbin açılmasıdır.

A'yân-ı Sâbite: Gayb'dan Şehâdete Tenezzül

Tasavvuf ıstılahında "ilâhî program" veya "ilmi suretler" için "A'yân-ı Sâbite" tabiri kullanılır. Yani, "sabit hakikatler" veya "sabit özler". Bunlar, Cenâb-ı Hakk'ın ilminde ezelden beri var olan, mahlûkatın hakikatleridir. Henüz dış âlemde bir vücutları yoktur, ama ilâhî ilimde belirlidirler. Terzibaba Hazretleri, bu mertebeyi yine harflerin diliyle açıklar:

Burada ki “Lam” ayan-ı sabiteyi sembolize eder. Ayan-ı sabite vücud kokusu almamıştır, burası varlığın programıdır yani ilmi suretler mertebesidir. (Er… Ay…) ( لَ ) LE Fethayla harekelenen oluşum yani açılmaya, zuhura çıkmaya başlayan, ilm-i ilahi. Zatın simgesi olan “Elif” ile desteklenmiştir. Çünkü her fetha (e-a sesi) da gizli bir “Elif” vardır.

"Lam" harfi, bu ilâhî programı taşıyan bir aracı gibidir. "LE" dendiğinde, yani "Lam" fetha ile harekelendiğinde, bu programın açılmaya, zuhûra çıkmaya başladığını anlarız. Fetha'daki gizli "Elif", bu açılımın Zât'ın bir tecellîsi olduğunu, O'ndan ayrı bir şey olmadığını fısıldar. Bu programın en mühim vasfı değişmez oluşudur.

“Ayan-ı sabite asla değişmez” Yani ayan-ı sabite’deki ilmi program, değişmeksizin, mutlak bir şekilde tenezzül etmektedir. Sonradan meydana gelecek, hadis varlıkların programı ayan-ı sabite’deki hakikati ne şekildeyse o şekilde zuhur bulur.

Bu, kader sırrının da anahtarıdır. Her bir zerrenin Cenâb-ı Hakk'ın ilm-i ezelîsindeki hakikati ne ise, bu şehâdet âleminde zuhûra çıkan da odur. Bu, bir cebir değildir. Bu, hakikatinin, istidadının ne ise onun açığa çıkmasıdır. Bir elma çekirdeğinden armut ağacı çıkmaz. O çekirdeğin "ayn-ı sâbite"si elma ağacı olmaktır. Bu ilâhî program, "Ya" harfinin sembolize ettiği risaletle her bir varlığa ulaşır ve onu kendi hakikatini izhâr edeceği mahalle indirir.

Berzah Olarak Zaman ve Ezeliyet: "Lam" Harfinin Hakikati

Varlığın zuhûruyla birlikte ortaya çıkan en mühim meselelerden biri de "zaman"dır. Hakk için zaman yoktur; O, ezelî ve ebedîdir. Bizim zaman algımız ile O'nun ezeliyeti arasındaki ilişki nedir? Terzibaba Hazretleri, Şeyh-i Ekber'in bir fethini aktararak bu düğümü çözer ve yine karşımıza "Lam" harfi çıkar:

“Lam” bu yönüyle berzahtır. Allah’ın ezeliliği “Lam” harfinin zuhuruyla aşikar olmuş, aynı zamanda hadis için zaman kavramı ortaya çıkmıştır.

"Lam", yani A'yân-ı Sâbite'nin belirdiği ilk taayyün (belirginleşme) mertebesi, bir berzah, bir ara bölgedir. O, Kadim (ezelî) olan Hakk ile hadis (sonradan olan) mahlûkat arasındadır. "Lam"dan önce sadece ezeliyet vardır. "Lam"ın zuhûruyla, yani yaratılış programının başlamasıyla, o programın açılacağı bir sahne olarak "zaman" da halk edilir.

Kadim için ezel neyse, halk edilmiş için de zaman odur. Ezel aynı zamanda yüce Allah’ın niteliklerinden biridir, dolayısıyla O’nun suretindedir. Allah'ın ezeli olarak nitelenmesi, bizimle ilgili zaman kavramıyla irtibatlıdır. Bizim “Allah vardı, beraberinde bir şey yoktu” ifadesi bağlamında bir zamansal uzanış tasavvur etmemizden kaynaklanmaktadır.

Bizler, zamanın içindeki varlıklar olarak, ezeliyeti bile ancak bir "geçmişe doğru sonsuz uzanış" gibi hayal edebiliriz. Hâlbuki ezel, bir zaman dilimi değildir; zamansızlığın kendisidir. Bizim "zaman" dediğimiz şey, ezeliyet deryasının, yaratılmışların kabiliyeti oranında algılanan bir yüzüdür. Zaman, A'yân-ı Sâbite'de dürülü olan hakikatlerin bir bir açıldığı bir rulo kâğıt gibidir. Bu anlayış, sâliki "ne zaman olacak?" endişesinden kurtarıp, "şu an ne oluyor?" idrakine getirir. Çünkü her an, ezelî programın bir tecellîsidir.

Hakk'ın Kuluna Dönüşü: Tövbenin Bâtınî Mânâsı ve Cehennemin Sırrı

Kalbî fetihler, dinin temel kavramlarının bâtınına, iç yüzüne de açılır. Tövbe, cehennem, azap gibi meseleler, bu irfanî bakışla derinlik kazanır.

Tövbe, genellikle kulun günahından pişman olup Hakk'a dönmesi olarak bilinir. Bu, işin zâhirî mertebesidir. Fakat Terzibaba Hazretleri, Şeyh-i Ekber'in Fütûhât'taki bir bahsine atıfla, tövbenin daha derin bir mânâsına işaret eder:

Fakat ma’nâ-yı lügavî i’tibâriyle tövbe Hakk’ın dahi vasfı olur. Nitekim âyet-i kerîmede (Tevbe, 9/118) “Hak Teâlâ onlann ma’siyetten tâate rücû’ etmeleri için onlara döndü" buyurulur. Ve “et-Tevvâb” Hak Teâlâ hazretlerinin esmâ-i şerîfesindendir. ... Binâenaleyh Hakk’ın onlara dönmesi ve rücû’u onlan bu’dden kurba çekmek için olur; ve Hakk’ın tövbesiyle kulun tövbesi bu zikr olunan ma’nâda aslâ müşterek değildir.

Kulun Hakk'a dönebilmesi, ancak Hakk'ın önce o kula dönmesiyle mümkündür. Cenâb-ı Hakk'ın isimlerinden biri et-Tevvâb'dır, yani "tövbeleri çokça kabul eden" veya "kuluna tekrar tekrar dönen". Kul, kendi vehmî varlığının uzaklığına (bu'd) düşünce, Hakk, rahmetiyle ona döner ve onu tekrar kendine, yakınlık (kurb) makamına çeker. Kulun tövbesi, bu ilâhî dönüşe bir icabettir.

Bu irfanî bakış, cehennem meselesine de farklı bir ışık tutar. Şeyh-i Ekber Hazretleri'nin Fütûhât'ta dile getirdiği ve Terzibaba'nın da naklettiği bu görüş, ilâhî Rahmet'in kuşatıcılığını gösterir.

Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) Fütûhât-ı Mekkiyye ’lerinde, cehennemin havâ-yı nârîden yânî sıcak havadan ibâret olup, içinde ateş olmadığını ve onun kor ateşlerinin mücrimler olduğunu... beyân buyururlar.

Ateş, dışarıdan gelen bir odun değildir. Ateş, "mücrim"in, yani Hakk'tan perdelenmiş olanın kendi varlığıdır. Kendi benliğinin, enaniyetinin ateşi içinde yanar. Ayrıca, Nebe Sûresi'ndeki "ahkâbâ" (uzun devirler) kelimesine dikkat çekilerek, azabın sonsuz olmayıp, çok uzun müddetler sonunda bitebileceğine bir işaret olduğu belirtilir.

En can alıcı nokta ise şudur:

Cehennem-i cismânî dahi, şekâvet ehlinin a’yân-ı sâbitesinin, emr-i sülûkte yolunun sonudur. Ve onların husûl-i kemâlleri ancak bu mertebede vâki’ olur.

Bu, meselenin vücûdî mertebesidir. Eğer her şey, kendi "ayn-ı sâbite"sinin, yani ezelî hakikatinin zuhûru ise, o halde cehennem ehlinin durumu nedir? O da, "şekâvet" (bedbahtlık) üzere olan ayn-ı sâbitenin tam olarak zuhûra çıkması, kendi "kemâl"ine ermesidir. Onun hakikati, uzaklık ve perdelilik olduğu için, o hakikati sonuna kadar yaşar. Bu, onun için bir "kemâl"dir, zira varlığının potansiyelini tam olarak gerçekleştirmiş olur. Bu, cennet ehlinin "cemâlî" kemâli gibi değil; bir "celâlî" kemâldir. Fakat bu bakış açısı, kâinattaki hiçbir şeyin ilâhî nizamın ve hikmetin dışında olmadığını idrak etmemizi sağlar.

Terzibaba Hazretleri'nin mektebinde "Futuhât-ı Mekkiyye", böyle derinlikli, katmanlı bir irfan yolculuğudur. Harflerin sırrından başlayıp, varlığın mertebelerinden geçerek, kulun kendi hakikati hakkındaki en çetin sorulara cevaplar arayan bir fetihler silsilesidir.

Terzibaba Geleneğinde Futuhât-ı Mekkiyye'in Yaşanması

Futuhât-ı Mekkiyye’yi bir kitap olmaktan çıkarıp bir hâl, bir makam olarak ele almak gerekir. İrfan Mektebi’nde ilim, ezberlenen malumat değil, sâlikin her nefesinde tecrübe ettiği bir hakikattir. Futuhât, yani “fetihler,” her bir sâlikin kendi benlik Kâbe’sinin, kalp Mekke’sinin kapılarını Hakk’a açmasıdır. Bu fetih, kâğıt üzerinde değil, can pazarında yaşanır. Seyr-i sülûk, bu fethin usûl ve erkânını öğrenme ve uygulama sanatıdır.

Terzibaba geleneğinde Futuhât, mürşidin dizinin dibinde okunan bir metin olmanın ötesinde, müridin kendi varlığında harf harf, hâl hâl inşa ettiği bir mânevî yapıdır. Bu yapı, nefs tezkiyesiyle temel atılan, zikirle duvarları örülen, mürşid rehberliğinde çatısı kurulan ve ilâhî tecellîlerle süslenen bir kalp hanesidir.

Sâlikin Mânevî Zîneti: Tahallî ve Tecellî Elbiseleri

Seyr-i sülûkun bir mertebesi vardır ki ona tahallî derler. Lügatte “süslenmek” mânâsına gelse de, ıstılahta “Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanmak” demektir. Sâlik, nefsânî huylarından arındıkça (tahliye), boşalan o makama ilâhî sıfatların ve isimlerin tecellîleriyle süslenir. Cenâb-ı Hakk, bu süslenme makamına eren kullarının hâlini Fâtır Sûresi’nde tasvir eder:

“Altın" Saf ilmi temsil eder (zâta ait bilgi, "ayn-ı yakîn"). "Bilezik" ilmin daimî halkasıdır; tevhidin kemâlini simgeler. "İnci" Gizli sırlara işaret eder (Füsûs’ül-Hikem’de "dürretü’l-beyzâ" diye geçer). Her inci, bir ilâhî ismin tecellîsidir. Süslenme : "Tahallî" makamıdır (Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanma). "Elbise" hakikatte varlığın Hakk’a bürünmesidir (Libâs-ı Takvâ). "ipek", ruhânî letâfeti ifade eder: "Dünya ipeği bükülür, âhiret ipeği ebedîdir." (Fütûhât-ı Mekkiyye) "Adn Cennetleri" = Vahdet makamıdır. "Cennet, senin O’nu gördüğün yerdir." "Altın ve inci" = İlâhî isimlerle tahakkuk. "Mümin, Hakk’ın isimleriyle süslenir." "İpek elbise" = Fenâ fillah’tan sonraki bekā libâsı. "Örtünüz takvâ olsun." (A’raf 26) âyetiyle irtibatlıdır.

Bu âyetler, sâlikin mânevî yolculuğunun ameli bir haritasını çizer. Buradaki “altın,” “inci,” “ipek” dünyevî zenginlikler değil, mânevî fetihlerin ganimetleridir.

  • Altın bilezikler: Zât’a dair olan, araya hiçbir vasıta girmeyen saf ilmi, yani ayn-ı yakîn mertebesini temsil eder. Bilezik olması, bu ilmin sâlikin varlığını çepeçevre kuşatan, kesintisiz bir tevhid halkası hâline geldiğini gösterir.
  • İnci: İlâhî isimlerin gizli sırlarına, her bir ismin sâlikin kalbinde açtığı özel tecellî penceresine işarettir. Her sâlikin istidadına göre parlayan bir inci vardır.
  • İpek elbise: Nefsin kaba elbisesini yırtıp atan sâlikin, fenâ fillah (Hakk’ta yok olma) tecrübesinden sonra Hakk ile var olma, yani bekā billah makamında giyindiği ruhânî varlık elbisesidir. Bu, takvâ libâsıdır.

Sâlik, bu zînetlere talip olduğunda, Futuhât-ı Mekkiyye’yi okumaya değil, yaşamaya başlar. Hüznü giderilenler, yani ayrılık acısından kurtulup vuslat neşesine erenler, bu elbiseleri giyenlerdir. Onların hamdı, artık dilden değil, bütün varlıklarından gelen bir şükür sedasıdır.

İç Düşmanla Cihad: Nefsin Hileleri ve Mürşidin Rehberliği

Mânevî fetihlerin yolu dikenlidir. Bu yoldaki en büyük engel, sâlikin kendi içinde, kendi nefsindedir. Mümtehine Sûresi’nin ilk âyeti, zahirde tarihî bir hadiseye işaret etse de, bâtınında her sâlikin yaşadığı bir cihadı anlatır:

“Ey inananlar, düşmanlarımı ve düşmanlarınızı dost edinip onları sevmeyin, onlara haber yolluyorsunuz ama onlar, size gerçek olarak gelen şeye kafir olmuşlardır da Peygamberi ve sizi, Rabbiniz Allah'a inanıyorsunuz diye yurdunuzdan çıkarıyorlar; benim yolumda savaşmak ve razılığımı arayıp elde etmek için yurdunuzdan çıktıysanız, bu, böyle; siz, onlara sevgiyle sır veriyorsunuz ve bense sizin gizlediğiniz şeyi de daha iyi bilirim, açığa vurduğunuz şeyi de ve sizden kim bu işi yaparsa gerçekten de düz ve doğru yoldan sapmış, yolunu kaybetmiş gitmiştir.”

Terzibaba mektebinin irfan sohbetlerinde bu âyet, sâlikin iç âlemine çevrilir.

  • Düşmanım ve düşmanınız: Bu, en başta insanın kendi içindeki nefs-i emmâre’dir. Onu “dost edinmek,” onun fısıltılarına kulak vermek, hevasını ilah edinmektir.
  • Onlara sevgiyle sır vermek: Kalpte Allah’tan başkasına, yani mâsivâya yer vermektir. Zahirde ibadet ederken, kalbin bir köşesinde makam sevdası, mal hırsı gibi gizli putlar beslemek, tevhidin saflığını bozan şirk-i hafî (gizli şirk) hâlidir.
  • Yurdunuzdan çıkarıyorlar: Hakikat yoluna giren sâlik, aslında bir hicret içindedir. Alışkanlıklarının, konfor alanının, nefsânî arzularının “yurdundan” çıkar. Nefs ise, sâlikin bu hicretine razı olmaz; onu sürekli eski yurduna geri çekmeye çalışır.

Bu çetin mücadelede sâlik yalnız değildir. Mürşid-i kâmil, bu yolda hem rehber hem de silahtardır. O, nefsin hilelerini tanıyan ve onları nasıl alt edeceğini bilendir. Mürşid Nusret Tura Hazretleri’nin bir mektubundaki şu ifadesi, bu ilişkinin özünü anlatır:

“Mürşidin çalıştığı yerde siz de çalışmalısınız.”

Mürşid, sâlikin bâtınında, kalp âleminde çalışır. O, sâlikin kalbindeki mâsivâ kirlerini temizlemek için himmet eder. Sâlikin vazifesi ise, bu himmete amelleriyle karşılık vermektir. Nusret Baba’nın şu tavsiyesi de bu manadadır:

“Hayvan gördüğünüz zaman istiğfârı bir-iki gün arttırın.”

Bu, sâlikin kendi içinde hayvânî bir sıfatın, bir öfkenin, bir hırsın baş gösterdiğini fark ettiğinde, derhal istiğfar silahına sarılması gerektiğinin işaretidir. Zikir, salavat, istiğfar; bunlar, sâlikin iç cihadında kullandığı silahlardır. Böylece sâlik, dostu (Hakk ve velîleri) ve düşmanı (velâyet ve adüvvet) ayırt etmeyi, kalbini sadece gerçek Dost’a açmayı öğrenir. Bu, Futuhât-ı Mekkiyye’nin en çetin, ama en şerefli fethidir.

Cezbe ve Hayret Yolu: Şuttâr ve Velîlerin Hâlleri

Seyr-i sülûk yolları birden fazladır. Kimisi ilim ve amel basamaklarını çıkarken, kimisi aşk ve cezbe kanatlarıyla uçar. Tasavvuf ıstılahında bu ikinci gruba şuttâr denir.

“(ﺷﻄّﺎﺭ) i. (Ar. şāṭir Fars. “çabuk giden, coşkulu”nun Ar. çoğul şekli şuttār ) tasavvuf. Seyrü sülûklerini aşk ve cezbe ile yaparak Hakk’a ermeye çalışan kimseler”

Şuttâr’ın yolu, akıl ve mantık yolundan ziyade, aşk ve sevgi yoludur. Onların fethi, bir anda kalbe düşen bir ilâhî ateşle, bir cezbeyle gerçekleşir. Onların hâli, aklın sınırlarını aşan bir sarhoşluk hâlidir. Bu yolun yolcuları için en büyük rehber, büyük velîlerin hâlleridir.

Zünnûn-ı Mısrî Hazretleri’nin şu sözü, zamanın ve mekânın ötesinde bir fethin nasıl yaşandığını gösterir:

“Zünnûn-ı Mısrî’ye (ö.245/859) “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’den sorulduğunda ‘Sanki şimdi olmuş gibi kulağımda yankılanıyor’ demiştir.”

“Elest Bezmi” denilen o ezelî ahitleşme, Zünnûn-ı Mısrî için geçmişte kalmış bir anı değil, her an canlı bir hakikattir. Onun kulağı, zamanın ötesinden gelen ve hiç kesilmeyen ilâhî hitabı duymaktadır. Bu, ruhânî bir fethin, bir Futuhât anının ifadesidir.

Bu fetihlerin zirvesi ise, Fahr-i Kâinat Efendimiz’in Miraç yolculuğunda yaşadığı tecrübedir. O makama varıldığında duyulan o esrarlı ses, sâlikin yolunun nihai ufkunu çizer:

“Dur, Rabbin namaz kılıyor”

Bu, aklın durduğu, bütün ikiliklerin ortadan kalktığı bir cem makamı’dır. Burada “namaz kılan Rab,” kulun kendi vehmî varlığının tamamen ortadan kalktığı ve fiilin sadece Hakk’a ait olduğunun görüldüğü bir tecellînin ifadesidir. Kulun durması, kendi acziyetini ve Hakk’ın mutlak fiilini müşahede etmesi istenir. Bu, en büyük “fetih”tir; çünkü burada fetheden de, fethedilen de, fethin kendisi de Bir olur. Bu hâl, sâlik için bir hayret makamıdır. İdrakin, idraki idrakten aciz olduğunu idrak ettiği yerdir.

Terzibaba geleneğinde Futuhât-ı Mekkiyye’nin yaşanması budur. O, sâlikin ilâhî ahlâkla süslenmesi, içindeki düşmanla cihad etmesi ve nihayetinde büyük velîlerin ve Peygamber Efendimiz’in yaşadığı o yüce hâllere talip olmasıdır.

Füsûsu'l-Hikem'de Futuhât-ı Mekkiyye

Şeyh-i Ekber Muhyiddîn İbn Arabî Hazretleri’nin iki büyük eseri vardır ki, biri umman ise diğeri o ummandan damıtılmış bir kevserdir. Futûhât-ı Mekkiyye o sonsuz ummandır; Füsûsu’l-Hikem ise o ummanın en değerli incilerini, her bir peygamberin hikmet mührüyle sunar. Füsûs, Futûhât'ın özü, sırrıdır. Bu yüzden Füsûs'taki bir hikmeti anlamak için sık sık Futûhât'ın genişliğine müracaat etmek gerekir. Şeyh Hazretleri de, bir meseleyi Füsûs'ta kapalı bırakır, "Bunun tafsilatını Futûhât'ın filan babında zikrettik" diyerek o büyük denize yönlendirir.

Varlığın Zuhûru: Gizli Hazineden "Lanetlenmiş Ağaca"

Her şeyin başı, Hakk'ın bilinme arzusudur. Hadîs-i kudsîde buyurulduğu gibi, "Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi sevdim ve halkı zuhûra getirdim." Bu, yok olan bir şeyin var edilmesi değildir. Bilakis, zaten var olanın, ama henüz kendine bile gizli olan kemâlâtının açığa çıkmasıdır. Terzibaba Hazretleri’nin de işaret ettiği gibi, Şeyh-i Ekber bu sırrı şöyle açar:

Bu zuhûr ve izhâr, ancak kendi zâtından, yine kendi zâtınadır; ve hafâ dahi yine kendi zâtına nazarandır. Vücûdda kendinden gayrı bir şey yoktur ki, ondan hafî olsun. Binâenaleyh bu hadîs-i şerîf, kable’z-zuhûr kendi kemâlâtının yine kendisine hafî olduğunu beyândan ibârettir. Ya’ni “kable’z-zuhûr kendimden gizli olan kemâlâtımı zevk-i şühûdî ile bilmeğe muhabbet ettim; ve halkı bu zevk-i şühûdî ile bilinmem için yarattım” demektir.

Hakk'ın âlemi halk edişi, bir sanatkârın kendi sanatını temaşa etmek için eserini ortaya koyması gibidir. Zât'ın sonsuz kemâlleri olan İlâhî İsimler ve sıfatlar, âlem suretinde açığa çıkmıştır.

Fakat bu açığa çıkış, Ahadiyyet (mutlak birlik) mertebesinden bir uzaklaşmayı da beraberinde getirir. Birlik olan çekirdekten, dallarıyla bir ağaç, yani kesret (çokluk) âlemi zuhûr eder. Şeyh-i Ekber, Kur'ân-ı Kerîm'deki bir işaretten yola çıkarak bu kesret ağacına "şecere-i mel'ûne," yani "lanetlenmiş ağaç" der. "Lanetlenmiş" olması, kötü olduğu için değil, Zât'ın mutlak birliğinden uzak düşmüş, perdelenmiş olduğu içindir.

Kur’ân ki, cemî’-i esmâ ve sıfâtı câmi’ olan zâttır; ve bu taayyünât ki, zât-ı ulûhiyyetin varlığında hayâlât ve rü’yâdan ibârettir; ve bu keserât ve taayyünât-ı hayâliyye ki, çekirdeğin içindeki ağaç gibi dal budak salıverip, esfel-i sâfilîne doğru uzamıştır ve mertebe-i zâttan baîddir; işte bu şecere, Kur’ân’da mezkûr olan şecere-i mel’ûne ve matrûdedir.

İnsanın cennetten iniş kıssası da bu hakikatin bir remzidir. Akl-ı Küll ve Nefs-i Küll, bu çokluk ağacına, yani suretler âlemine, vehmin aldatmasıyla yaklaşmış ve Zât cennetinden bu kesâfet âlemine inmiştir.

Varlığın Gayesi: Hakk'ın Gözbebeği Olan İnsân-ı Kâmil

Bu "gizli hazine"nin bilinmesinin, bu çokluk ağacının meyvesi nedir? Şeyh-i Ekber Hazretleri, Âdem Fassı'nda bu sorunun cevabını verir: Varlığın gayesi, İnsân-ı Kâmil'dir. Bütün âlem, Hakk'ın sureti üzeredir; fakat İnsan-ı Kâmil, o suretin bütün hakikatlerini kendinde toplayan, âlemin özüdür. O, Hakk'ın kendi kendine baktığı bir ayna, daha doğrusu gözün kendisidir.

Zîrâ âlem sûret-i ilâhiyye üzeredir; ve insan ise o sûretin numûne-i câmiidir; ve bu “kevn-i câmi” kendisiyle nazar vâki' olan gözün, Hak için, gözbebeği menzilesindedir; ve “basar" ta'bîr olunan dahi ancak odur; ve kuvve-i bâsıra görünen şeylerin “ayn”ı- nı nasıl gözbebeği ile idrâk ederse, zât-ı mutlakın kendi merâtib-i tenez- zülâtının kâffesine olan nazarı dahi bu gözbebeği mesâbesinde olan insân-ı kâmil ile vâki' olur.

Hakk Teâlâ, kendi güzelliğini temaşa etmek için İnsan-ı Kâmil'i bir gözbebeği kılmıştır. Göz, gözbebeği olmadan göremez. Hakk da kendi tecellîleri olan âlemi, ancak İnsan-ı Kâmil'in varlığıyla seyreder. Bu seyir, Zât'ın kendi Zât'ını seyretmesidir. Bu yüzden Şeyh-i Ekber, Futûhât'tan naklettiği bir beyitte şöyle der:

وَأَيْنَ غَيْرٌ وَمَا فِي الْكَوْنِ أَجْمَعِهِ سِوَى الْوُجُودِ الَّذِي تَدْعُوهُ بِالْبَشَرِ فَإِنَّهُ إِسْمٌ يَعُمُّ الْكَوْنَ أَجْمَعَهُ عَيْنًا وَعِلْمًا فَلَا تَخْرُجْ عَنِ الصُّوَرِ Tercüme: "Gayr nerededir? Ve kevnde bütün “beşer” tesmiye ettiğin vücudun gayrı bir şey yoktur. Zîrâ o, aynen ve ilmen kevnin kâffesine şâmil olur bir isimdir. Binâenaleyh sen sûretlerden çıkma!”

Varlıkta O'ndan başka bir şey yoktur. "Beşer" dediğin bu varlık, bütün kevnî âlemi kendinde toplayan bir isimdir. Hakikati suretlerin dışında arama; hakikat, bu suretlerde gizlidir ve o suretlerin en kâmili olan İnsan'da aşikârdır.

İlâhî İsimlerin Tecellîsi: Rahmet ve İstidat

Âlemin varlığı, er-Rahmân isminin bir tecellîsidir. Hakk, Rahmân ismiyle Arş'a istivâ etmiş, yani bütün varlığı rahmetiyle kuşatmıştır. "Benim rahmetim her şeyi kaplamıştır" (A'râf, 7/156) âyeti bu hakikati müjdeler. Şeyh-i Ekber, Füsûs'un ve Futûhât'ın pek çok yerinde bu konuyu işler:

Ve Hak Teâlâ Zü'l-arştır. Çünkü Hak "Rahmân” ismi ile arş üzerine müstevîdir. Binâenaleyh üzerine arşın ihâtası olup da kendisine rahmet-i ilâhiyye isâbet etmemiş bulunan bir kimse kalmadı. Ve rahmet-i ilâhiyyenin bu umûmiyeti Hak Teâlânın وَرَحْمَتِي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ )Araf, 7/156) [Benim rahmetim her şeyi kaplamıştır.] kavli ile sâbittir...

Eğer rahmet her şeyi kuşatıyorsa, varlıklardaki bu çeşitlilik, hidayet ve dalalet nereden geliyor? İşte burada, Şeyh-i Ekber'in en derin öğretilerinden biri olan A'yân-ı Sâbite (sabit özler) bahsi devreye girer. Rahmetin feyzi, bir güneş ışığı gibidir; her şeye eşit olarak vurur. Fakat her varlık, kendi istidadı, yani ezelî ilm-i ilâhîdeki kabiliyeti ne ise, o ışıktan o kadarını alır. Farklılık, rahmetin verilişinde değil, varlıkların alıcılığındadır. Zekeriyyâ Fassı'nda bu sır şöyle ifade edilir:

مَا تَرَى فِي خَلْقِ الرَّحْمٰنِ مِنْ تَفَاوُتٍ (Mülk 67/3) [Rahmân'ın yaratmasında bir farklılık göremezsin.] ayet-i kerimesi gereğince Rahmânî rahmetin her bir isim üzerine yayılmasında bir farklılık yoktur. Farklılık ancak ilahi isimlerin istidatlarında (kabiliyetlerinde)dır. Rahmânî rahmetin feyezanında Hâdî isminin mazharı olan "ayn"da hidayet sureti, ve Mudill isminin mazharı olan "ayn"da dahi dalalet sureti zahir olur.

Dahası, Şeyh-i Ekber "eser"in, yani etkinin, aslında var olandan değil, "ma'dûm" olandan, yani henüz dış âlemde varlık bulmamış olan o sabit özden kaynaklandığını söyler. Bu, aklın kolayca kavrayamayacağı, ancak zevk ile bilinecek "garip bir ilimdir."

Ve tahkîkan biz Fütûhât-ı Mekkiyye'de zikrettik ki, muhakkak "eser", mevcûd için değil, ancak ma'dûm için vâki' olur; ve her ne kadar mevcûd için olursa da ma’dûmun hükmü hasebiyledir; ve bu ilim, garîbdir ve mes’ele-i nâdiredir...

Yani, ezelde Hakk'ın ilminde bulunan o "sabit özler", kendi kabiliyet dilleriyle Hakk'tan varlık talep ederler. Hakk da onlara, onların istidadına göre tecellî eder.

Kıssaların Bâtını: Kurban, Firavun ve Mülkün Sahibi

Bu hikemî bakış açısı, Kur'ân kıssalarına da yepyeni bir derinlik katar. Mesela, Hz. İbrahim'in oğlu İsmail'i kurban etme hadisesi. Cenâb-ı Hakk, İsmail'in yerine "azim bir kurbanlık" (Sâffât, 37/107) gönderir. Şeyh-i Ekber, İshak Fassı'nda bu "azamet"in nereden geldiğini tefekkür eder. Onun azameti, İnsan-ı Kâmil'e bedel olmasından, onun yerine kurban edilerek hayvan mertebesinden insan mertebesine yükselmesinden gelir.

Çünkü koç insân-ı kâmil için zebholunduğu vakit, insân-ı kâmile gıdâ olup, onun cemî-i eczâsında sârî ve hemân o olur; ve hayvan mertebesinden insân-ı kâmil mertebesine intikāl eder. Bu ise ona inâyettir.

Bir diğer çarpıcı te'vil, Firavun'un imanı meselesidir. Mûsâ Fassı'nda Şeyh, Firavun'un boğulurken söylediği "İsrailoğullarının inandığından başka ilâh olmadığına inandım" (Yûnus, 10/90) sözünün, sahih ve makbul bir iman olduğunu söyler. Bu, ümitsizlik anında bir teslimiyet değil, perdenin kalktığı anda gayb âlemine dair bir yakîn imanıdır.

Hâlbuki böyle demedi de آلْآنَ وَقَدْ عَصَيْتَ قَبْلُ وَكُنْتَ مِنَ الْمُفْسِدِينَ (Yûnus, 10/91) [Şimdi mi aklın başına geldi? Hâlbuki evvelce isyân etmiş ve müfsidlerden olmuş idin!]

Şeyh-i Ekber, Futûhât'ta da bu konuyu işleyerek, Firavun'un hem şirkten tövbe ederek manen "tâhir" (temiz) olduğunu, hem de suda boğularak zahiren de bir nevi gusletmiş olduğunu ve böylece "mutahhar" (temizlenmiş) olarak can verdiğini belirtir. Bu, Hakk'ın rahmetinin ne kadar geniş olduğuna dair azim bir işarettir.

Bu aynı zamanda "mülk" kavramına da ışık tutar. Nûh Fassı'nda, mülkün hakikatte Hakk'a ait olduğu, kula verilişinin ise bir "istihlâf," yani vekillik olduğu anlatılır. Bu sırrı, Şeyh-i Ekber'den asırlar önce yaşayan Hakîm et-Tirmizî sormuş, cevabını "evliyanın mührü" olan İbn Arabî'nin Futûhât'ta vereceğini müjdelemiştir.

Bu temlîk, temlîk-i hakîkî olmayıp mecâzî olduğu için, Hz. Şeyh, bu mülk mülk-i istihlâftır; bu sebeble, Hak Tirmizî'nin dediği gibi, mülkün meliki olur, buyurdu. Zîrâ onların vücûdu bi'l-asâle Hakk'ındır ve Hakk'ın mülküdür.

Nübüvvet ve Velâyet Mertebeleri

Füsûs'un bu hikemî bakışı, nübüvvet ve velâyet gibi mertebeleri de tasnif eder. Mesela, Hızır Aleyhisselâm'ın durumu. Şeyh-i Ekber, Futûhât'ın yetmiş üçüncü babına atıfla, Hızır'ın "nübüvvet-i teşri'" sahibi olmadığını, yani yeni bir şeriat getiren bir peygamber olmadığını belirtir.

“Enbiyâ (aleyhimü’s-selâm)a mahsûs olan nübüvvet-i teşrî’ Hızır için vâki’ değildir”

Bu, onun nübüvvetinin daha genel bir mertebede olduğunu ve Hz. Muhammed Mustafa'nın (s.a.v.) getirdiği küllî şeriatın altında yer aldığını gösterir. Sadreddin Konevî Hazretleri de bu görüşü teyit eder.

Füsûsu'l-Hikem, böyle bir hikmet deryasıdır. Her bir "fass" yani mühür, varlığın bir sırrını açar. Fakat o sırların geniş izahı, her zaman bizi o büyük ummana, Futûhât-ı Mekkiyye'ye götürür. Biri öz, diğeri o özün açılımıdır.

Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği

Futuhât-ı Mekkiyye’nin kapısından girildiğinde, aklın alıştığı düz yolların bittiği, iki zıt yönün aynı ufukta birleştiği bir iklime adım atılır. Bu iklimin adı Cem makamı’dır. Burası, zıtların savaşının değil, vuslatının yaşandığı yerdir. Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri, bu engin okyanusu Futuhât’ta dalga dalga açmış, Füsûsu’l-Hikem’de ise bir damlaya sığdırmıştır.

Hakk’ın Aynasında Kendi Sûretini Görmek

Bu yolun en temel sorusu şudur: Biz Hakk’ı nasıl biliriz? Şeyh-i Ekber, bu soruyu cevaplamak için bize bir ayna uzatır. Bütün bir varlık âlemi, Hakk’ın cilâlanmış bir aynasıdır. Ayna, kendisine bakanı gösterir, ama kendisini asla göstermez. Hakk, bu âlem aynasına nazar ettiğinde Kendi isimlerinin tecellîlerini seyreder. Kul bu âlem aynasına baktığında ise, kendi isti’dâdının, yani kendi [ayn-ı sâbitesi](/wiki/A'yân-ı Sâbite)nin sûretini görür.

Tecellî, her kulun kabına göre şekil alır. Güneş ışığı tektir, ama kırmızı bir camdan geçince kırmızı görünür. Her kul, kendi mânevî rengi ne ise, tecellîyi o sûrette görür ve zanneder ki Hakk’ı görmüştür. Hâlbuki gördüğü, Hakk’ın aynasında kendi hakikatinin yansımasıdır. Şeyh-i Ekber, Kelime-i Şîsiyye’nin şerhinde bu inceliği şöyle anlatır:

Yani ilâhî tecellî (Allah'ın görünmesi), kendisine tecellî edilen kulun yatkınlığının şekli üzere ortaya çıktığı zaman, onun yatkınlığına göre belirlenir. Bu sebeple o tecellîde belirlenip ortaya çıkan ancak kendisine tecellî edilen kulun yatkınlığının şeklidir. Şu hâlde ilâhî tecellî kulun yatkınlığının şekline ayna olur. Kendisine tecellî edilen kul, kendi yatkınlığının şeklinde ilâhî tecellîyi gözlemlediği zaman, Hakk'ın varlığı aynasında kendi şeklinden başkasını gözlemlemez; ve kendisine tecellî edilen kulun gözlemlediği, mutlak Hak değildir. Zira onun mutlak Hakk'ı gözlemlemesi imkânsızdır.

Bu yüzden sâlik, manevî yolculuğunda gördüğü her tecellîyi Hakk’ın Zât’ı zannetme hatasına düşmemelidir. Gördüğü, kendi kalbinin aynasından yansıyan kendi hakikatidir. Aynanın kendisi, yani Vücûd-ı Mutlak, her türlü sûretten münezzehtir. Onu görmek mümkün değildir, çünkü O, görenin kendisidir.

Sen aynada sûretleri gördüğün zaman, muhakkak sen sûretleri veyahut kendi sûretini ancak onun içinde gördüğünü bilmen ile beraber, onu göremezsin. Şimdi Yüce Allah bunu, zâtî tecellîsi için, bir misal olarak ortaya koyup onu tayin etti, tâ ki tecellîye mazhar olan kişi onu görmediğini bilsin. Ve görme ile tecellîye bundan daha yakın ve daha benzer bir misal yoktur.

İki Kanat: Tenzih ve Teşbih Dengesi

Bu ayna misâli, bizi tasavvufun en temel mîzanına, dengesine getirir: Tenzih ve teşbih. Tenzih, Hakk’ı her türlü yaratılmışlık sıfatından, “O hiçbir şeye benzemez” diye tenzih etmektir. Teşbih ise, “Nereye dönseniz Allah’ın yüzü oradadır” âyetinin sırrınca, bütün âlemde Hakk’ın tecellîlerini görmektir.

Hakiki ârif, bu iki kanatla uçar. O, bilir ki varlık, zâhir (görünen) ve bâtın (gizli) olmak üzere iki yüze sahiptir. Bu, Muhammedî mîzan’dır. Şeyh Hazretleri, Kelime-i Hûdiyye’nin şerhinde bu dengeyi şöyle formüle eder:

Ve istersen “Zâhir cihetinden Hak değildir, çünkü bu cihetle halktır; ve bâtın cihetinden halk değildir, çünkü bu cihetten Haktır” dersin.

Âleme baktığında gördüğün sûretler, zâhirleri itibarıyla halktır; fânidir, muhtaçtır. Bu, tenzih kanadıdır. Fakat aynı sûretlerin bâtınına nazar ettiğinde, onları ayakta tutan Vücûd’un Hakk’a ait olduğunu görürsün. Bu da teşbih kanadıdır. Ârif, bu iki bakışı aynı anda cem eden kişidir.

Bu cem makamına akıl ile varılmaz. Aklın iflas ettiği bu noktada, imanın ve keşfin en yüksek mertebesi olan hayret başlar. Kişi, varlığa bakar; hem acziyet görür, “halktır” der; hem de kudret görür, “Haktır” demek ister, diyemez. Bu çıkmaz sokak, hakikatin ta kendisidir. Sıddîk-ı Ekber Efendimiz’in buyurduğu gibi:

الْعَجْرُ عَنْ دَرْكِ الْإِدْرَاكِ إِدْرَاكٌ [İdrakin idrâkinden acz, idrâktir.]

Hakk’ın Zât’ını idrak edemeyeceğini idrak etmek, en büyük idraktir. Bu hayret makamının zirvesinde, Şeyh-i Ekber Futûhât’ta o meşhur beytini söyler:

Tercüme: "Rab Hak'tır; ve hakikat nazarıyla bakılınca kul da Hak'tır. Mükellefin (sorumlu tutulanın) kim olduğuna dair şuurum ve bilgim olsaydı ne olurdu! Eğer kuldur desem, o ölüdür ve yoktur; ve eğer Hak'tır desem, teklif olunan (sorumlu tutulan) nerededir?"

Bu soru, cevaplanmak için değil, o hayret hâlini yaşatmak için sorulmuştur. Futûhât’ın bize açtığı fetih budur: Soruların bittiği, sadece müşahedenin kaldığı bir teslimiyet ve hayret makamı.

Ârifin Kulağı: Eşyanın Tesbihini İşitmek

Bu birleşik bakış, ârifin bütün duyularını dönüştürür. Artık o, kâinata baktığında cansız bir yığın görmez. Her zerrede bir hayat, bir şuur ve Hakk’ı anlatan bir dil bulur. Kur’ân-ı Kerîm’in “O’nu övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Ne var ki siz, onların tesbihini anlamazsınız” (İsrâ, 17/44) buyurduğu hakikat, ârif için bir müşahede hâline gelir.

Şeyh-i Ekber, Futuhât-ı Mekkiyye’de bu tesbihin bir “hâl dili” (lisân-ı hâl) olmadığını, hakiki bir “konuşma dili” (lisân-ı nâtık) olduğunu söyler. Bu, keşif ehlinin kulaklarıyla işittiği bir sestir.

Abd, nâstan mütekellim olan kimselerin nutkunu nasıl işitir ise, eşyâ-yı sâmitenin nutkunu dahi hayâlde değil, âlem-i histe kulağıyla öylece işitir.

Bu, taşların, ağaçların, dağların zikrini duymaktır. Bu, varlığın bir senfoni olduğunu ve her varlığın o ilâhî orkestrada kendi nağmesini söylediğini işitmektir. Şeyh-i Ekber, kendi tecrübesini de buna şahit tutar:

...ehl-i keşf indinde her bir şey hayvân-ı nâtıktır; ve bizim keşfimiz dahi ona şâhiddir. Zîrâ biz lisân-ı nâtık ile taşların Hakk'ı zikrettiklerini kulaklarımızla işittik.

Bu işitme, zıtların birliğinin tecrübe edildiği bir kalbin meyvesidir. Çünkü kalp, Hakk ile halkı bir görünce, artık halkın Hakk’dan ayrı bir ses çıkarmasının imkânsız olduğunu bilir. Her ses, O’nun sesidir.

Tecellînin Zirvesi: Namaz

Eğer bütün kâinat bir zikir halindeyse, insanın ibadetinin, bilhassa namazın hususiyeti nedir? Namaz, bu zıtların birliğinin ve ilâhî tecellînin en kâmil şekilde yaşandığı andır. Çünkü namaz, kulun kendi varlığı ve iradesi üzerindeki tüm tasarruflarını askıya aldığı bir makamdır. Kelime-i Muhammediyye’nin şerhinde buyurulduğu gibi:

Ve devam ettikçe, tasarruftan (dünyevî işlerle meşgul olmaktan) meneden, namazdan başka bir ibadet yoktur. Ve namazda olan Allah'ı zikretme, namazın kapsadığı söz ve fiillerden daha büyüktür.

Namazda kul, “Allahu Ekber” diyerek kendi vehmî varlığını bir kenara bırakır. Bu tam teslimiyet anında, en büyük sır tecellî eder: Kulun Hakk’ı zikretmesinden daha büyük olan, Hakk’ın kulunu zikretmesidir.

Yani Yüce Allah'tan kulu için, onun sorusunda, ona icabet ettiği anda ve onun üzerine senasında (övgüsünde) meydana gelen zikir, namazda kulun Rabb'ini zikrinden daha büyüktür. Zira Kibriyâ (büyüklük ve yücelik) Allah'a mahsustur...

İşte İnsân-ı Kâmil’in namazı budur. Onun namazı, kendi fiili değil, Hakk’ın onun varlığındaki tecellîsidir. Bu, kulun Hakk’ın huzurunda eridiği, “sen” ve “ben” ikiliğinin ortadan kalktığı bir mi’raç anıdır.

Teslimiyetin İnceliği: Kazâya Rıza, Makzîye Sabır

Bu tevhîd makamında yaşayan ârif, dünyevî sıkıntılardan azade midir? Hayır. Peki, bu imtihanlar karşısında ârifin duruşu nedir? İşte burada Futûhât’ın en ince derslerinden biriyle karşılaşırız: Kazâ ile makzî arasındaki fark.

Kazâ, Hakk’ın hükmü, ilâhî takdirin kendisidir. Makzî ise o hükmün tecellî ettiği şeydir; hastalık, fakirlik gibi. Ârif, Hakk’ın fiili olan Kazâ’ya tam bir rıza ve teslimiyet içindedir. Çünkü bilir ki O’ndan gelen her şey haktır. Fakat bu, hadisenin kendisi olan makzî’nin acısını hissetmeyeceği anlamına gelmez. Nitekim Eyyûb (a.s.), çektiği ıstırap için Rabbine dua etmiştir. Bu, kazâya isyan değil, makzînin getirdiği acziyetin Hakk’a arzıdır. Şeyh-i Ekber, Fütûhât’tan naklen bu sırrı şöyle açıklar:

“Kazâ, makzîden (hükmedilenden) başkadır; ve kazâ, sabit hakikatlerin (a'yân-ı sâbite) yatkınlığına (isti'dâd) ilişkin olan kadere uygun yaratma ve hükümlerden ibarettir. Binâenaleyh kazâ, sıfât-ı fiiliyye-i Hak'tandır; ve ona rızâ farzdır; ve niçin şöyle böyle kazâ etti diye Hak'tan şikâyet etmek haramdır. Velâkin makzîye râzı olmak mutlaka farz değildir...”

Bu, sâlikin kalbini hem sahte bir vurdumduymazlıktan hem de isyankâr bir şikâyetten koruyan nebevî bir edeptir. Ârif, kalbiyle kazâya rıza denizinde yüzerken, bedeniyle makzînin dalgalarını hisseder. Bu da zâhir ile bâtının aynı anda yaşanmasının bir başka tecellîsidir.

Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Futuhât-ı Mekkiyye

İrfan yolunun iki büyük sultanı, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî ve Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbnü'l-Arabî, hakikatte aynı Pınar’dan içmişlerdir. Şeyh-i Ekber, Fütûhât-ı Mekkiyye gibi bir ummanda hakikat ilminin incilerini tasnif ederken, Hazret-i Pîr Mevlânâ, Mesnevî-i Şerîf’in hikâye diliyle o incileri gönül kolyelerine dizmiştir. Biri hakikati ilmî bir usûl ile beyan eder; diğeri aynı hakikati bir padişahın, bir kölenin dilinden söyletir. Bu sebeple Mesnevî şerhleri, Şeyh-i Ekber’in Fütûhât’ına sıkça başvurur.

Vahdet-i Vücûd: Hulûl Değil, Fenâdır

Vahdet-i Vücûd meselesi, aklı kıt olanların en çok yanıldığı sırlardandır. Bunu, Hakk’ın kulun içine girmesi gibi anlayanlar, hakikatten uzak düşmüşlerdir. İrfan yolu ise bambaşkadır. Mesnevî şârihleri bu inceliği Fütûhât’ın ışığında şöyle açıklar:

Hakk'ın birliğinin, kulun vücuduna hululü (içine girmesi) değildir; belki senin vehmedilmiş varlığından yok olmandır. Yoksa boş birtakım sözler ile bir batıl Hak olmaz.

Mesele, Cenâb-ı Hakk’ın senin varlığına tenezzül etmesi değildir. Mesele, senin kendi vehmî, “ben” dediğin varlığının, Vücûd-ı Mutlak’ın güneşi karşısında bir kar tanesi gibi eriyip yok olmasıdır. Bu yok oluş, bir kayboluş değil, hakiki varlığa kavuşmaktır. Buna tasavvufta fena derler. Kul, kendi vehmî benliğinden fâni olunca, Hakk ile bâki olur. Güneş doğunca yıldızın ışığı kaybolur; ama yıldız yok olmamıştır, sadece daha büyük bir nurun içinde gizlenmiştir.

Hakiki Ârifin Mîzânı: Tenzih ve Teşbihin Cem'i

Bu fena makamına erenin bakışı nasıl olur? Burası, iki kanatla uçmayı gerektiren, Muhammedî mîzânın kurulduğu yerdir. Bir kanat tenzihtir, yani Hakk’ı “hiçbir şeye benzemez” diye bütün yaratılmışlardan soyutlamak. Diğer kanat teşbihtir, yani “her şeyde O’nun bir ayeti vardır” diye bütün âlemde O’nun tecellîsini görmek. Hakiki ârif, yani muhakkik, bu iki kanadı birlikte kullanan, tenzih ile teşbihi Cem makamında birleştiren kişidir.

Mesnevî şârihi, bu dengeyi anlatırken Mevlânâ ile İbn Arabî’yi aynı mecliste buluşturur:

"Vahdet-i vücud" müşahedeleri Hakk'ı hem tenzih (eksikliklerden arındırma) ve hem teşbih (benzetme) ederler. "Vücudîler" ise yalnız teşbih ederler. Nitekim bunların zıddı olan İslam'ın zâhir uleması dahi yalnız tenzih ederler. Muhakkiklerin müşahedeleri, bunların ikisinin ortasıdır. Nitekim teşbih ve tenzih hususunda Hz. Mevlânâ Mesnevî-i Şerîf'lerinde: Kâh güneş ve kâh deniz olursun. Kâh Kaf Dağı ve kâh anka kuşu olursun. Sen kendi zâtında ne busun, ne osun. Ey vehimlerden hariç ve ziyadeden ziyade! Ey nakışsız olan Zât, bu kadar suretler ile hem tenzih eden, hem müşebbih senden hayrandır. buyurdukları gibi; Cenab-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbnü'l-Arabî hazretleri dahi Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinde: سُبْحَانَ الَّذِي أَظْهَرَ الْأَشْيَاءَ وَ هُوَ عَيْنُهَا Yani "Tenzih ederim o Zâtı ki, eşyayı izhar etti; halbuki o Zât, eşyanın "ayn"ıdır" buyurduktan sonra, Hz. Mevlânâ'nın yukarıdaki beyitlerinde olduğu gibi, bu kelamı yine Fütûhât'da şöyle izah buyururlar: فهو عين كل شيئ في الظهور ما هو عين الاشياء فى ذواتها سبحانه بل هو هو و الاشياء اشياء Yani Hak Zât, zuhurda her şeyin "ayn"ıdır; onu tenzih ederim ki, eşyanın zâtlarında eşyanın "ayn"ı değildir. Belki O O'dur ve eşya dahi eşyâdır.

İki sultan aynı hakikati farklı dillerle söylüyor. Mevlânâ, "Kâh güneş, kâh deniz olursun" derken teşbih yapıyor, sonra "Sen ne busun, ne osun" diyerek tenzihe geçiyor. Şeyh-i Ekber ise aynı mîzânı kuruyor: Hakk, zuhurda, yani tecellî edişinde eşyanın "ayn"ı, yani ta kendisidir. Fakat ayna sen değilsin. Zuhur âlemi Hakk’ın aynasıdır; O’ndan gayrı değildir ama O da değildir. Şeyh-i Ekber bu zıtların birliğini, "Belki O O'dur ve eşya dahi eşyadır" diyerek mühürler. Bu, "Hakk Hakk'tır, halk halktır" sırrıdır.

İki Okyanusun Ortak Dili: Vücûd-ı Mutlak, Aşk ve Temsiller

Bu iki irfan denizinin kullandığı ıstılahlar dahi birdir. Mesela Vücud-ı Mutlak tabiri, Şeyh-i Ekber’in temel kavramlarındandır ve Zât-ı Hakk’ı ifade eder. Mesnevî şerhleri, Hazret-i Mevlânâ’nın da aynı ıstılahı benimsediğini ve Fütûhât’taki açıklamalarla bu konuyu aydınlattığını gösterir:

Cenâb-ı Mevlânâ, Hak Teâlâ Hazretleri'nin Zât-ı azîmü'ş-şânına "vücûd-ı mutlak" demek husûsunda Şeyh-i Ekber Muhyiddîn İbn Arabî hazretleriyle müttehiddir. Esâsen vücûd, ya'ni varlık husūsunda üç i'tibâr vardır. Birincisi fânî olan “vücûd-ı mukayyed"dir ki, bu vücûd, eşyâ-yı kevniyyenin vücûdudur... İkincisi kezâ fânî olan "vücûd-ı câmid"dir... Üçüncüsü, sıfatın sahibi olup bakā-yı ezelî ve ebedî ile bâkî olan bir varlıktır ki... İşte buna "vücûd-ı mutlak" demişlerdir...

Bu ilmî izah, Fütûhât’ın temel öğretilerindendir. Hazret-i Mevlânâ ise bu derin bilgiyi bir temsil ile herkesin anlayacağı bir seviyeye indirir:

Biz hep arslanlarız; fakat bayrak arslanı! Onların hamleleri vakit vakit rüzgârdan olur. Biz, bayrakların bezlerine yapılmış olan arslan resimlerine benzeriz. Bu resimlerin hamleleri ve hareketleri, ara sıra rüzgâr estikçe meydana gelir. İlâhî, bizim hareket ve duruşumuz dahi Senin esmâ (isimler) ve sıfat rüzgârlarının etkisi iledir.

Bizim varlığımız, o bayrağın üzerindeki arslan resmi gibidir. Rüzgâr esince dalgalanır, hücum ediyor sanırsın. Ama aslolan, görünmeyen rüzgârdır. Bizim varlığımız "vücûd-ı mukayyed", yani kayıtlı varlıktır. Bizi hareket ettiren ise, Esmâ ve Sıfât rüzgârıdır ki, o da Vücud-ı Mutlak olan Hakk’tan gelir.

Bu yolda aklı geride bıraktıran bir diğer kuvvet de aşktır. Aşk, sâliki harekete geçiren ilahî bir deliliktir. Mesnevî şârihi, aşkın bu akıl almaz halini anlatırken Fütûhât’tan bir menkıbe nakleder:

İnsana ârız olan aşk, ya aşk-ı hakîkî-i Hak'dır veyâ aşk-ı mecâzî-i mahlûktur. Her hangisi olursa olsun aşk oynak, kararsız ve sükûnsuz bir hâldir. İnsana ârız olduğu vakit, cesedi ve a'zâ-yı insânîyi deli gibi harekete sevk eder ve gayr-i ma'kül ve mantıkî sözler söyletir. Nitekim Fütûhât-ı Mekkiyye'de mezkûrdur ki, Süleymân (a.s.) zamânında, mescid-i Süleymânî'nin kubbesinde olan kırlangıcın birisi dişisine: "Emr et, şu kubbeyi Süleymân'ın başına yıkayım!" der. Lisân-ı hayvânâta vâkıf olan Hz. Süleymân bu sözü işitince kırlangıcı huzûruna celb edip ve "Söylediğin söz nedir?" diye sorar. Hayvan cevâben der ki: "Yâ nebiyyallâh, o dişi kuşun âşıkıyım ve benim sözüm lisân-ı aşktır; beni ma'zûr gör!"

Aşkın dili, aklın diline benzemez. Âşık, maşukunun yanında kendini olduğundan fazla görür. Küçük bir kırlangıç, aşkının hatırına Süleyman’ın (a.s) kubbesini yıkmaktan bahseder. Hz. Süleyman, hikmet peygamberi olduğu için onu cezalandırmaz, tebessüm eder. Çünkü bilir ki, bu sözü söyleyen kırlangıcın aklı değil, aşkıdır. Hakiki âşıkların da bazen Hallâc-ı Mansûr gibi "Ene'l-Hakk" demeleri, bu aşk sarhoşluğunun bir tezahürüdür.

Son olarak, kesret (çokluk) içindeki vahdet (birlik) sırrını anlatan harflerin temsiline kulak verelim. Şeyh-i Ekber, Fütûhât’ta harflerin sırlarından bahseder. Mesnevî şârihi, bu derin bahsi Mevlânâ’nın diliyle nasıl özetlediğini gösterir:

Yani harflerin şekillerinde, telaffuzlarında ve bâtınî özelliklerinde bir farklılık ve kargaşalık vardır; çünkü kiminin çıkış yeri "mim" gibi dudak, kiminin "ha" gibi boğaz... Bu farklılığın varlığına rağmen, bunların hepsi de bir yönden baştan ayağa kadar bir ve aynıdırlar... Yani harflerin hepsi çizgiden ve çizgi de noktadan oluşur... telaffuza gelince hepsinin aslı nefesle çıkarılan bir sestir. Elif harfini üstünlü olarak telaffuz edersek, sesi mutlak olarak salıveririz. Diğerlerinde bu mutlak sesi ağzımızın farklı mahallerine çarptırıp kısıtlayarak çıkarırız. Şu halde bu elifteki mutlak ses, harflerin hepsine yayılmıştır.

Harfler ne kadar çeşitli olursa olsun, hepsi tek bir Nefes-i Rahmânî’nin farklı çıkış noktalarına çarpmasıyla zuhur eder. Biri dudaktan, biri boğazdan çıkar ama hepsinin aslı birdir: Nefes. Tıpkı bunun gibi, bütün varlıklar, bütün a'yân-ı sâbite, ne kadar farklı görünürlerse görünsünler, hepsi Tek bir Vücûd’un, Tek bir İrade’nin farklı tecellîleridir.

Mesnevî’nin her beytinin ardında, Fütûhât’ın hikemî derinliği gizlidir. Biri aşk ile coşturur, diğeri ilim ile düşündürür; ama ikisi de aynı menzile, Marifetullah’a çıkar. Onlar, aynı hakikat şarabını farklı kadehlerde sunan iki ilahî sâkîdir.

Mesnevî Ciltlerinden İzler

Ahmed Avni Konuk'un on üç ciltlik Mesnevî-i Şerîf şerhinde Futuhât-ı Mekkiyye kavramı, farklı ciltlerde ayrı yönleriyle işlenir. Hangi beytin hangi ciltte geçtiğini bilmek, okuyucuya bu deryada bir pusula sunar:

  • Cilt 1: "[Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin Mesnevî'sinin tâbirleri] ile İbn Arabî'nin Fütûhât-ı Mekkiyye ve diğer eserlerinde ifâde ettiği 'hakîkat'ler arasında benzerlik, yakınlık veya ayniyet görenler olduğu gibi, aksini söyleyenler de bulunabilir. Geçmişte böyle olduğu gibi günümüzde de bu meselede ihtilâf olmaktadır."

Kütüphanemizde Futûhât-ı Mekkiyye'nin doğrudan tercümesi tek bir cilt olarak değil, çeşitli sûre sohbetleri ve Fusûs fasslarındaki iktibaslar üzerinden mevcuttur. Bu iktibasların en yoğun yer aldığı eserler: Fâtır Sûresi, Mümtehine Sûresi, Hadîd Sûresi, Namaz Sûreleri (Cilt 2), TB. Fusûs Mukaddimesi, TB. Kelime-i Mûseviyye, Sâffât Sûresi, Duhân Sûresi, Zuhruf Sûresi, Kamer Sûresi, Tevbe Sûresi, Kur'ân-ı Kerîm'de Nefs Âyetleri. Fusûs fasslarından Kelime-i Âdemiyye, Kelime-i Şîsiyye, Kelime-i Nûhiyye, Kelime-i Eyyûbiyye, Kelime-i İbrâhîmiyye, Kelime-i İshâkiyye, Kelime-i Zekeriyyâiyye, Kelime-i Muhammediyye, Kelime-i Lûtiyye ve Kelime-i Hûdiyye doğrudan İbn Arabî metni olarak Futûhât'a kapı açan iktibasları taşır. Mesnevî-i Şerîf Şerhi (Ahmed Avni Konuk) Cilt 1'de Futûhât ile Mesnevî arasındaki kavramsal akrabalık tartışılmıştır. Mektuplarda Yolculuk — M. Nusret Tura eseri ise Futûhât'taki Yâ Sabûr esmâsı bahsine atıf yapar.

Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme

Kavramlar Ağında Futuhât-ı Mekkiyye

Bir kavramı anlamak, onu komşularıyla birlikte tanımaktan geçer. Futuhât-ı Mekkiyye de böyledir. O, büyük bir ağacın gövdesiyse, bazı kavramlar onun kökleri, dalları ve meyveleridir.

Futuhât-ı Mekkiyye’yi Muhyiddin İbn Arabi’den ayrı düşünmek, güneşi ışığından ayırmaya benzer. Bu eser, Şeyh-i Ekber’in rûhunun, kalbine yağan ilhâm ve fetihlerin harf elbisesi giymiş hâlidir. Eserin adı “Mekke’nin Fetihleri”dir ve bu fetihler, İbn Arabi hazretlerinin Kâbe’yi tavaf ederken kalbine açılan mârifet kapılarıdır.

Bu ulu eserin özü, cevheri ise Fusûsu'l-Hikem’dir. Eğer Futuhât bir umman ise, Fusûs o ummandan çıkarılmış, her biri bir peygamberin hikmetini taşıyan eşsiz birer incidir. Futuhât bütün bir kevnî ve ilâhî düzenin haritasını çıkarırken, Fusûs bu haritadaki en stratejik noktaları gösterir. Biri tafsîl (açma), diğeri icmâldir (özetleme).

Bu iki eserin ve Şeyh-i Ekber’in bütün irfanının üzerine kurulduğu temel direk, Vahdet-i Vücud hakikatidir. Futuhât-ı Mekkiyye, baştan sona bu birliğin, yani “Lâ mevcûde illâ Hû” (O’ndan başka varlık yoktur) sırrının şerhidir. Âlemin nasıl Zât-ı Mutlak’tan Nefes-i Rahmânî ile zuhûr ettiğini, A'yân-ı Sâbite’nin ilim mertebesinden varlık sahasına nasıl çıktığını gösteren canlı bir tablodur.

Bu muazzam bilginin, bu Vahdet şuurunun tecellî edeceği mahal ise İnsan-ı Kamil’dir. Futuhât-ı Mekkiyye, Kâmil İnsan’ın kitabıdır. Zira o, Hakk’ın bütün isim ve sıfatlarını kendinde toplamış olan “Câmi’ İsim”dir. Âlem, Hakk’ın kendine baktığı bir ayna ise, bu aynanın cilâsı ve gözbebeği İnsan-ı Kâmil’dir. Futuhât, sâlikin nasıl İnsan-ı Kâmil mertebesine yükseleceğinin de yol haritasıdır.

Kütüphanedeki Kaynaklar

Bu kütüphanede bizler, Futuhât-ı Mekkiyye denizine üç ayrı kıyıdan yaklaşırız: Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri’nin sohbetleri, Şeyh-i Ekber’in Füsûsu’l-Hikem’i ve Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri’nin Mesnevî-i Şerîf’idir.

Terzibaba Hazretleri’nin irfan mektebinde Futuhât, sâlikin seyr-i sülûkunda adım adım yaşayacağı bir hâl olarak ele alınır. Terzibaba, Şeyh-i Ekber’in yüksek hikmetini alır, bir mürşid şefkatiyle dervişin avucuna bırakır. Onun sohbetlerinde, Futuhât’ın en soyut meseleleri, harflerin sırrında, günlük amellerin içinde somutlaşır. Lam, Elif, Vav gibi harflerin nasıl varlık mertebelerini işaret ettiğini, tövbenin sadece kuldan Hakk’a bir yöneliş değil, aynı zamanda Hakk’ın “et-Tevvâb” ismiyle kula bir dönüşü olduğunu onun dilinden dinleriz. Terzibaba için Futuhât, kütüphanede duracak bir kitap değil, müridin kalbinde açılacak bir fetih kapısıdır.

Füsûsu’l-Hikem ise, Futuhât ummanının anahtarını sunar. Futuhât’ın sayfalar dolusu anlattığı bir hakikati, Füsûs bir ayna metaforuyla birdenbire anlaşılır kılar. Futuhât’ın “Mekke’nin fethi” dediği o büyük içsel dönüşüm, Füsûs’ta “idrakin idrakinden aciz kalmanın idrakin kendisi olduğu” hayret makamı olarak karşımıza çıkar. Füsûs, Futuhât’ın şifrelerini çözen bir hikmet pusulası gibidir.

Hazret-i Mevlânâ’nın Mesnevî-i Şerîf’i ise bu hakikatleri akıl yoluyla değil, aşk ve gönül diliyle anlatır. Şeyh-i Ekber’in “Vücud-ı Mutlak” dediği derin hikemî konular, Mesnevî’de bir ney’in feryadına, bir âşığın hasretine dönüşür. Mesnevî şârihleri, beyitleri şerh ederken sık sık Futuhât’a ve Füsûs’a atıf yaparlar. Bu durum, İbn Arabi’nin aklı ile Mevlânâ’nın kalbinin aynı denize döküldüğünü gösterir. Mesnevî, Futuhât’ta anlatılan o büyük fethin, ancak “aşk” ordusuyla kazanılabileceğini bize hikâyelerle fısıldar.

Böylece bu üç kaynak, Futuhât-ı Mekkiyye’yi anlamak isteyen sâlike üç farklı kanat verir: Terzibaba ile amelin ve hâlin kanadı, Füsûs ile ilmin ve hikmetin kanadı, Mesnevî ile aşkın ve vecdin kanadı. Bu üç kanatla uçan sâlik, inşallah kendi kalbinin Mekke’sini fethetmeye namzet olur.

Değerlendirme

Futuhât-ı Mekkiyye sadece bir kitabın adı değildir; o, bir irfan yolunun, bir varlık şuurunun kendisidir. Bu esere yapılan yolculuk, asıl fethin kalplerin fethi olduğunu öğretir. En büyük fetih, kulun kendi vehmî varlığından geçerek Hakk’ın mutlak Vücûd’unda yok olmasıdır. Terzibaba, İbn Arabi ve Mevlana gibi bu yolun büyükleri, farklı dillerle de olsa, hep aynı hakikate, yani sâlikin kendi iç Kâbe’sini putlardan temizleyip onu sahibine teslim etmesi gerektiğine işaret ederler. Bu kütüphanedeki seyrânımız, bu büyük fetihlere bir davetten ibarettir. Her bir satırı, kendi kalbinin fethine doğru atılmış bir adımdır.

Bu makale, Terzibaba Irfan Mektebi Dijital Kutuphanesi Wiki-Enhanced RAG sistemi tarafindan 25 kaynak eserden sentezlenmistir.

Model: gemini-pro-augmented-mesnevi | Olusturulma: 11.06.2026