İçeriğe atla
İhtiyari Ölüm
9233 kelime | 25 kaynak

İhtiyari Ölüm

İhtiyari ölüm, tasavvuf mektebinin en temel derslerinden ve en mühim sırlarından biridir. Bu, Azrail (a.s.) kapıyı çalmadan evvel, kendi irademizle benlik perdesini yırtıp atmak, vehimden ibaret olan kendi varlığımızı, Varlığı Mutlak olan Cenâb-ı Hakk’ın varlığında yok etmektir. Bu, bir yok oluş değil, bilakis hakiki mânâda var oluştur. “Ölmeden evvel ölünüz” Nebevî fermanının kalbine bir yolculuktur. Bu yolculuk, korkuyla değil, aşkla; mecburen değil, iradeyle yapılır. Zira bu ölüm, cesedin değil, nefsin ölümüdür.

Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı

“İhtiyarî,” Arapça kökenli bir kelime olup “seçme, isteme, kendi iradesiyle yapma” mânâsına gelir. Yani bu ölüm, bize zorla tattırılan bir son değil, bizim aşkla ve şevkle talip olduğumuz bir vuslat halidir. İrfan yolunda ölüm üç çeşittir. Birincisi, kişinin kendi varlığını, Zât’ını idrak edememesi sebebiyle ölü hükmünde olmasıdır ki bu gaflet uykusudur. İkincisi, bizim konumuz olan ihtiyari ölümdür. Üçüncüsü ise herkesin tadacağı, ecel geldiğinde vuku bulan tabii veya ızdırari (zorunlu) ölümdür. Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri bu ayrımı şöyle izah eder:

Zatını öldürmüş olması mümkün değil ancak idrak edemediği için zat yok hükmüne giriyor. Yok hükmüne girmesi de ölü hükmünde olması manasınadır. İkinci ölümü dileyerek, isteyerek ölmesidir. Bu ölmeden evvel ölünüz hükmünün mastarıdır. İhtiyari ölüm, dileyerek, isteyerek ölmesidir. Üçüncüsü de eceli gelince ister istemez ölmesidir. Bu onun elinde olmayan bir şey fakat evvelkiler bir ve ikincisi elinde olan işlerdir. Kişi buradaki muvaffakiyetini sağlayabilirse öldükten sonra üçüncü ölüm onun için sureta olan bir ölüme dönüşür.

İlk iki hal “elimizde olan işlerdir.” Yani sâlik, gaflet uykusunda kalmayı da seçebilir, iradesini kullanarak bu uykudan uyanmayı da. Eğer ikinci yolu, yani ihtiyari ölümü seçerse, üçüncü ölüm onun için bir felaket ve ayrılık değil, sadece bir perdenin kalkması, bir suret değiştirme, bir vuslat anı olur.

Dünya hayatı, hakikatin yanında bir rüya gibidir. Bizler bu rüyanın içinde, kendimize ait sandığımız bir varlık vehmiyle yaşarız. Kendi benliğimizi, fiillerimizi, sıfatlarımızı gerçek zannederiz. İşte bu, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) işaret ettiği uykudur.

Sen uykudasın, bu gördüklerin de hayâl. Ne görüyorsan misalden ibaret! ‘İnsanlar uykudadur, öldükleri zaman uyanacaklardır.’ hadisini burada hatırlatıyor. Bizim uykuda olmamız şu şekilde oluyor: Hakk’ın varlığından başka varlıklar gördüğümüzde kendi varlığımızı gerçekten idrak edemediğimizden uyku hükmünde bir hayat yaşıyoruz. İnsanlar uykudadır, öldükleri zaman uyanacaklardır hadisinde belirtilen fiziksel ölüm değil.

İhtiyari ölüm, bu rüyadan, bu hayalden, bu uykudan henüz bedendeyken uyanmaktır. Fiziksel ölümle uyanan kimse, eğer dünyada bu hazırlığı yapmamışsa, yine bir hayal âleminde, vehim ve zan içinde kalmaya devam eder. Fakat “ölmeden evvel ölünüz” sırrına eren, kendi cüz’i, izafi varlığının bir hayalden ibaret olduğunu anlar ve Hakk’ın külli varlığıyla dirilir. O zaman hayal biter, hakikat başlar. Zira hayal, yoku var, varı yok gösteren bir perdedir. Kendi yok olan benliğimizi var zannettirir, Hakk’ın mutlak varlığını ise bizden perdeler.

Bu ölümün temelinde, Kur’ân-ı Kerîm’in ve Hadîs-i Şerif’lerin ruhu yatar. Cenâb-ı Hakk, bizlere “ancak Müslüman olarak ölünüz” buyururken, sadece zahiri bir imanla son nefesi vermeyi değil, aynı zamanda tam bir teslimiyet ile, yani kendi varlık iddiamızdan vazgeçerek, benliğimizi Hakk’a teslim ederek ölmeyi emreder. Bu teslimiyetin en kâmil hali, henüz hayattayken yaşanır.

Yani burada kasd edilen kendi kendimize var ettiğimiz aslında olmadığı halde o benliğimizi ortadan kaldırmaktır. Yakub (as) da çocuklarına vasiyet ederken فَلا تَمُوتُنَّ اِلا وَاَنْتُم مُسْلِمُونَ 2/132 sakın ha ölmeyiniz ölmeyesiniz diyor, neden ancak Müslüman olarak ölünüz, yani sizin gaflet ehli olarak ölmenize gönlüm razı değildir diyor. ölseniz de Müslüman olarak ölün diyor, işte Efendimizin buyurduğu ölmeden evvel ölünüz yani nefsaniyetinizden ölünüz Hakk’ın varlığı ile var olunuz ondan sonra dünyayı terk ediniz diye bu izin böyle veriliyor.

İhtiyari ölüm, nefsaniyetten ölmek, vehmî benliği ortadan kaldırmaktır. Kişinin kötü huyları, hayvani sıfatları yok olur. Fakat bu, cesetle birlikte toprağa gömülen sıfatlar gibi değildir. Zira o, bir mecburiyetin sonucudur. İhtiyari ölümde ise kişi, kendi iradesiyle bu sıfatları terk eder, onlardan arınır ve Cenâb-ı Hakk, o kulun boşalan varlık tahtına Kendi Zât’ı ve sıfatları ile tecelli eder. Bu, kulun Hakk’ın ahlakıyla ahlaklanmasının en yüksek mertebesidir.

bir de, manevi ölümle öleni düşünelim yâni ölmeden evvel öleni, tıpkı yukarıdaki gibi bundan da iyi ve kötü sıfatlar kalkar fakat öyle bir hal alır ki yukarıda anlatılana hiç benzemez Allahû Teâlâ, onu kendi makamına oturtur ama bütün hâllerde, zâtı makamına oturtur Allah'ın zâtı olur sıfatları makamına oturtur Allah'ın sıfatları olur. İş bu mânâya cidden ermek gerek çok önemlidir. İşte bu mânâ icabıdır ki Resûlullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurdu "Ölmeden evvel ölünüz"

Bu hal, “Ben kulumu sevdiğim vakit onun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli olurum” kudsi hadisinin sırrının tecellisidir. Kul, kendi izafi varlığından fâni olunca, Hakk ile bâki olur. Gözü, Hakk’ın nazarıyla bakar; kulağı, Hakk’ın kelamını işitir. Artık onda ona ait bir şey kalmamıştır. O, sadece cehaletini gidermiş, zaten Hakk’a ait olan varlığın hakikatini irfan yoluyla bilmiştir.

Bu mânâda ihtiyari ölüm, bir fenâfillâh (Hakk’ta yok olma) tecrübesidir. Sâlikin, kendi nefsini, yani nefs-i emmâre (kötülüğü emreden nefis) ve nefs-i levvâme (kendini kınayan nefis) mertebelerindeki hayvani vasıflarını bu dünyada iken eğiterek, dönüştürerek yok etmesidir. Yunus’un dediği gibi, “Ölen hayvân imiş, âşıklar ölmez.” Âşık, yani hakikat yolcusu, kendindeki bu ölümlü, hayvani tarafı daha bu dünyadayken öldürür. Böylece geriye, Hakk’ın varlığıyla diri olan hakiki insan kalır.

O halde kişi daha şimdiden kendinde bulunan ölümlü hâl ve taraflarının farkına varıp daha bu dünyada iken onları eğiterek yavaş yavaş yok eder, öldürürse daha sonra kendisinde ölüm diye bir tereddüt ve korku kalmaz. Bu ihtiyari ölümle öldükten sonra kişinin yeni bir yapı ile ve gerçek varlığı ile ikinci doğuşunu gerçekleştirmesini ve yeni oluşan bu “veled-i kâlb-gönül evlâdını” bir İnsân-ı Kâmilin nezaretinde en iyi şekilde yetiştirmesi gerekecektir.

Bu ikinci doğuş, “veled-i kalb” yani kalp çocuğunun doğuşudur. Nefsin öldüğü yerden, ruhun çocuğu doğar. Artık sâlik, kendi başına değildir. Bu yeni varlığı, bir İnsân-ı Kâmil’in rehberliğinde yetiştirmek, aslına doğru urûc ettirmek, yani yükseltmek gerekir. İhtiyari ölüm, sâlikin kendi kıyametini koparması, eski âlemini yıkıp yeni bir âlemde, Hakk ile birlikte var olmasıdır. Bu, bir son değil, ebedî hayat namzetliğinin başladığı mübarek bir andır. Bu, rüyadan uyanıp hakikatin sabahına gözlerini açmaktır.

Terzibaba'nın Nazarıyla İhtiyari Ölüm: Aslı ve Mertebesi

Vücûd Perdesi ve Mutlak Likâ

Bizler, Hakk’tan ayrı, O’ndan uzakta varlıklar değiliz. Bilakis, O’nun varlığıyla varız. O, bizim varlığımızda zaten mevcuttur, belirgindir. Öyleyse bu ayrılık, bu hasret nedendir? Bu hasretin sebebi, aradaki perdedir. O perde, bu beşerî kisvemiz, bu kesif bedenimizdir.

Terzibaba Hazretleri, bu ince sırrı şöyle şerh eder:

Hakk'nı müştakına olan şevki ve iştiyakı likâ-ı hastır cevâbı verilir. Yani has bir mülakidir, hususi bir mülakidir cevabı verilir. Çünkü Hak, müştakının vücûdun­da müteayyindir. Yani sevdiği varlığın varlığında zaten kendisi vardır. Ve bu taayyün, tayin edilmiş, programlanmış, sınırları çizilmiş beden arada mülaki olmaya, birleşmeye perdedir. Yani bu bedenimiz Hakk’a mülaki olmaya perdedir. Ölüm ile ortadan kalkmadıkça eksiksiz kavuşma hâsıl olmaz.

Cenâb-ı Hakk, sevdiği kulunun vücudunda zaten “müteayyin”dir, yani belirginleşmiş, açığa çıkmıştır. Kulun Hakk’a olan iştiyakı, aslında Hakk’ın kendi kendine olan iştiyakının kuldaki yansımasıdır. Bu, karşılıklı bir sevgi ve şevk halidir. Fakat bu vuslatın, bu “likâ-i hâs” yani özel buluşmanın tam manasıyla gerçekleşmesine engel olan, adına “beden” dediğimiz bu taayyün, bu kayıtlanmış, sınırlanmış halimizdir.

Hazret, bu durumu bir misalle açıklar:

Meselâ su donup buz şeklinde zahir olur. Buzun katı yapısı erimedikçe onda mahbüs olan su, vech-i etemm üzere denize kavuşamaz. Buzu deryaya atsak bile buz belirli bir süre gene buzdur, su olup deryaya karışmaz. Ama ısı alarak erir ve kendi aslına ermiş olur, o zaman su ile su olarak birleşmiş olur.

Bizim bu kesif bedenimiz, o buz kalıbı gibidir. Aslımız sudur, yani hakikatimiz Hakk’ın varlığından ayrı değildir. Fakat bu dünyaya tenezzül ederken giydiğimiz bu beden elbisesi, bizi dondurmuş, katılaştırmış ve bir “ben” zannı içine hapsetmiştir. Deryanın, yani Vahdetin içinde olsak bile, buz kalıbı (benlik) erimedikçe deryaya karışamayız. İhtiyari ölüm, işte bu buz kalıbını, Azrail’in gelip kırmasını beklemeden, irfan ve aşk ateşiyle kendi irademizle eritme sanatıdır.

Bu eritme, yani iradi ölüm, tabii ölümden farklı bir mahiyet taşır. İradi ölümle sâlik, benlik perdelerinden sıyrılır, nefsani hükümlerin esaretinden kurtulur ancak bedenin kendisi, yani taayyünün kaydı varlığını sürdürür. Bu sebeple mutlak vuslat değildir.

Fakat mevt-i iradîde yani kişinin iradesi ile ölmeden evvel ölme hususuna bu beden-i kesifin hükmü zâil olsa bile, yani bu beden o kişinin üzerinde hükmünü kayıp etse bile yani bedeni ile yaşamasa beden duygularını hükümsüz bırakarak yaşamış olsa bile taayyün mevcüd olduğu cihetle, yani bedenin varlığı mevcut olduğu cihetle mevt-i tabîî gibi değildir. Yani mevt-i iradi mevt-i tabii değildir.

Bu, şu demektir: İhtiyari ölümle ölen arif, buzun erimeye başladığı, suyunun deryaya sızmaya başladığı ama hâlâ tam erimemiş bir buz parçası gibidir. Hakikat ilmiyle, zikirle, riyazetle nefsini öldürmüş, bedenin hayvani taleplerini hükümsüz kılmıştır. Lakin o buz kalıbı, o “taayyün” hâlâ oradadır. Bu yüzden “ölmeden evvel ölünüz” sırrına erenler için bu hal, mutlak bir vuslat değil, vuslatın bir talimi, bir provasıdır. Asıl ve tam vuslat, buzun tamamen eriyip suya, suyun da deryaya karıştığı tabii ölümle gerçekleşir. Lakin bu talimi yapmayan, bu sırra ermeyen kimse için ölüm, sadece bir son olur; vuslat değil.

İzâfî Varlığın 'Öldürülmesi' ve Îkân Mertebesi

Terzibaba Hazretleri, bir Hadîs-i Kudsî’yi şöyle aktarır ve açıklar:

Bir Hadîs-i Kudsî’de şöyle buyruluyor: "Öldürdüğüme karşılık olarak, kendimi veririm.” İşte öldürülenler bunlardır. ÖLDÜLER: Kendi zâtının ve âlemdeki bütün zâtların aslında Allah'ın zâtından başka birşey olmadığını idrâk eder. İzâfi varlığını kaybetmiş, Hakkani varlığının zâtını bulmuştur. Allah’ın (c.c) "ÎKÂN" mertebe-i lütfuna ulaşmıştır. "Ölmeden evvel ölünüz!" hadîs-i şerifinin hakîkatının sırrına mazhardırlar.

Hakk, sâlikten izafi, yani gölge ve eğreti varlığını alır; karşılığında ise kendi Zât’ını, kendi hakiki varlığını verir. Bu bir alışveriştir. Fâni olanı verip, Bâkî olanı almaktır. Bu, kulun kendi vehmî benliğinden soyunup, Hakk’ın varlığıyla var olduğu hakikatine uyanmasıdır. Bu uyanışın adı, Îkân mertebesidir. Yani, şüpheden arınmış, kesin ve sarsılmaz bir biliş, bir idrak halidir.

Bu mertebeye ulaşanlar, tasavvuf ıstılahıyla fenâfillâh (Hakk’ta fâni olma) halini yaşayıp, oradan bakâbillâh (Hakk ile bâkî kalma) makamına yükselenlerdir. Artık onların kendi iradeleri kalmamıştır; iradeleri, Hakk’ın iradesinde erimiştir. Onlar Hakk’ın gören gözü, işiten kulağı, tutan eli olurlar. Kendi zâtlarının ve bütün mevcudatın zâtının, Allah’ın Zât’ından başka bir şey olmadığını müşahede ederler. Bu, Vahdet-i Vücûd (varlığın birliği) hakikatinin ilimden, müşahedeye dökülmesidir.

Bu çıkış, bu miraç, beşerî anlayışımızdan, “ben” ve “sen” ayrımından, “şey’iyet ve men’iyetimizden”, yani kendimize ve eşyaya atfettiğimiz sahte kimliklerden bir çıkıştır. Bu, bâtınî bir hicrettir. Bu hicreti yaşayanlar, âlemlerin kutrundan, yani sınırlı çemberinden çıkarak, İnsân-ı Kâmil olarak bütün âlemi kucaklarlar. Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) “Benim Allah ile öyle bir anım olur ki, oraya ne bir melek-i mukarreb ne de bir nebî-i mürsel giremez” diye ifade ettiği sır, işte bu Zâtî tecelliye, bu aracıların kalktığı mutlak birliğe işarettir. İhtiyari ölüm, sâliki bu ana hazırlayan yoldur.

Cüz'î İdrakten Küllî İdrake Yükseliş

İhtiyari ölüm, bir daralma, bir yok olma değil, tam tersine bir genişleme, bir küllileşmedir. Sâlik, kendi cüz’i, yani parçalara ayrılmış, sınırlı aklından ve nefsinden ölür; karşılığında ise küllî, yani bütünsel ve küllî olan Akl-ı Küll ve Nefs-i Küll’de dirilir. Bu, damlanın kendini okyanus olarak idrak etmesidir.

Terzibaba Hazretleri, bu yükselişi şöyle tasvir eder:

Yani akıl mertebesi idraki artık beşeriyet aklından çıkmıştır Aklı Küll olmuştur. Nefsi Nefsi Küll olmuştur. Nefsin diye belirttiği cesedi yani, Cesedine verdiği nefis ismi o zaman Nefsi Küll olmuştur. Bu bedenlikten çıkmıştır. Ve geniş anlamda yayılmıştır. Bütün âlemdeki âlemin varlığı olan Nefsi Küll (madde âleminin ismi Nefsi Küll) bütün bu âleme yayılmıştır, yaygınlaşmıştır, genişlemiştir. İdrakinde oluyor bu tabii. Ama gerçek kimliği de o zaten.

“İdrakinde oluyor bu tabii. Ama gerçek kimliği de o zaten.” Bu, sâlikin olmayan bir şeye dönüştüğü anlamına gelmez. Bu, zaten sahip olduğu ama gaflet perdesiyle unuttuğu kendi asli kimliğini, hakikatini hatırlamasıdır. Kişinin kendi daracık bedenine ve zihnine hapsettiği “ben” idraki ölür; yerine bütün madde âlemini, bütün kevnî dokuyu kendi varlığı olarak idrak eden küllî bir şuur doğar. Onun aklı artık şahsî aklı değil, varlığın ilk tecellisi olan Akl-ı Küll’dür. Onun nefsi, yani varlığı, şahsî bedeni değil, bütün âlemlerin maddesini teşkil eden Nefs-i Küll’dür.

Bu idrak seviyesine ulaşan kişinin ruhu da cüz’iyetten, izafiyetten kurtulur; Ruh-u Mukaddes, yani Ruh-u Kudsî olur. Cenâb-ı Hakk’ın Hz. İsa için buyurduğu “Biz onu Ruh-u’l Kudüs ile destekledik” (Bakara, 87) ayeti, bu makamın bir mertebesine işarettir. Bu, kişinin beşerî ve ruhsal izafiyetlerinden kurtularak kendi Hakk-ı Mutlak'ını yaşamasıdır. Bu, tevhid yolculuğunun zirvesidir. İhtiyari ölüm, bu zirveye tırmanmak için cüz’i benlikten vazgeçmektir.

Uykudan Uyanış: Zaman, Gaflet ve Hakikati Müşâhede

“İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar.” Bu dünya hayatı, hakikatine eremeyenler için uzun bir rüyadan, bir gaflet uykusundan ibarettir. Zaman algımız, bu uykunun bir parçasıdır. Bize yıllar gibi gelen ömür, uyanınca bir an gibi gelecektir.

İhtiyari ölüm, işte bu uykudan, ölüm gelip zorla uyandırmadan evvel, kendi irademizle uyanmaktır. Ârifler, bu uyanışı yaşadıkları için, zamanın ve dünyanın hakikatini farklı idrak ederler.

Ârifler " ölmeden evvel ölünüz " hükmüyle beşerî benliklerini daha bu dünyâda iken terk ettiklerinden, bu hakîkati biyolojik ölüm henüz gerçekleşmeden müşâhede eder ve bu " bir günlük " dünyâ hayatını, bir gaflet rüyâsı olarak değil, Hakk'ı müşâhede etme fırsatı olarak kullanırlar. Âyette geçen " âddîn " ( hesap tutanlar ) işte bunlardır. Gaflet ehli ise dünyâdayken bu ilme ulaşamadıklarından, hiç ölmeyecekmiş gibi hevâ ve heves peşinde koşarak ömür sermayelerini tüketirler ve hakîkatle yüzleştiklerinde büyük bir pişmanlık kendilerini sarar.

İhtiyari ölüm, bir bakış açısı değişikliğidir. Gaflet ehli, bu “bir günlük” dünyayı ebedî sanır, onun geçici zevkleri peşinde ömür sermayesini tüketir. Ârif ise, bu dünyanın bir rüya, bir imtihan meydanı olduğunu bilir. Onu bir gaflet sahnesi olarak değil, Hakk’ı müşahede etme, O’nun isim ve sıfatlarının tecellilerini seyretme fırsatı olarak görür. Zamanın göreceli olduğunu, binlerce yıllık dünya hayatının, Hakk katında kısa bir an olduğunu idrak eder. Bu idrak, onu dünyanın aldatıcı süslerinden yüz çevirip, yüzünü Bâkî olana döndürmeye sevk eder.

Bu sebeple, bizlere düşen vazife, Azrail Aleyhisselam kapımızı çalmadan evvel, bu hazırlığı yapmaktır. Varlığımızı, benliğimizi, irademizi daha bu dünyadayken Hakk’a teslim etmektir. Öyle ki, o son an geldiğinde, teslim edilecek bir “ben” kalmasın geriye.

Umarım Azrâîl (a.s.) ile zaruri ölüm gelmezden evvel ihtiyari ölüm ile, bu dünyanın ve kendi beden dünyamızın hakikatini idrak etmiş olarak varlığımızı daha evvelden Hakk’a teslim ederiz de Azrâîl (a.s.) geldiğinde varlığımızda sadece geriye kalmış bir çuval et ve kemikten başka bir şey bulamamış olsun.

Terzibaba Geleneğinde İhtiyari Ölüm'in Yaşanması

Seyr-i sülûk, "Ölmeden evvel ölünüz" nebevî buyruğunun bizzat yaşanmasıdır. Bu, bir teori değil, sâlikin her anında, mürşidinin himmetinde tecrübe ettiği bir diriliştir. Bizler, bu dünyaya geldiğimizde kendimizi bir varlık zannederiz. Bu beden benim, bu akıl benim, bu hisler benim deriz. Bu "benim" zannı, hakikat üzerine çekilmiş en kalın perdedir. İhtiyari ölüm, bu perdeyi kendi irademizle yırtıp atmaktır. Cenâb-ı Hakk'ın bize verdiği en büyük nimet olan cüz'î iradeyi, yine O'nun yolunda, O'na vuslat etmek için kullanmaktır. Bu öyle bir ölümdür ki, kişi yok olmaz; bilakis, asıl varlığına kavuşur. Ardından haşir, neşir, mizan, sırat hep bu dünyada yaşanır ve sâlik, daha Azrâîl (a.s.) kapıyı çalmadan, hesabını görmüş, vuslat beraatını almış olur.

Nefsin Huylarından Ölmek: Seyr-i Sülûkun İlk Adımı

Yolun başındaki sâlikin ilk vazifesi, nefsini tanımak ve onu tezkiye etmektir. Halk arasında sıkça söylenen "Can çıkmayınca huy çıkmaz" sözü, aslında tasavvufî bir hakikatin avam dilindeki ifadesidir. Bu söz, kötü huylardan kurtulmanın ne kadar zor olduğunu anlatır gibi görünse de, asıl işaret ettiği mana, huylardan kurtulmak için "canın çıkması" gerektiğidir. Bu, bedenin ölümü değildir. Bu, "ben" dediğimiz, o kötü huyların kaynağı olan izafî varlığın, yani nefsin canının çıkmasıdır. Terzibaba Hazretleri, bu inceliği şöyle şerh eder:

İnsan kötü huylarla hayvana döner. Pis huyları terketmek dediği zaman birinci etapta kötü huyları kastediyor. Huy diyor ama günah demiyor. Günah fiildir çünkü, huy da kendisinin yaşantısıdır. Can çıkmayınca huy çıkmaz denilmesi huyun çıkması için canın çıkması gerekliliğini anlatır. Yani ‘Ölmeden evvel ölünüz.’ hükmünü yaşamak gerekir. İnsanın en azından bunu yapması gerekir. Çünkü insan kötü huylarla hayvana döner. Kötü huyları yaptıkça insanlık hasletlerini tamamen kaybeder ve artık ondan insan diye bahsedilmez.

Günah, bir fiildir; yapılır ve biter. Tevbe ile affı umulur. Fakat huy, o fiili doğuran köktür, karakterin kendisidir. Hased, kibir, öfke, cimrilik gibi huylar, insandaki hayvanî sıfatların tezahürüdür. Bu huylar terk edilmedikçe, insan suretinde olsak da, mana âleminde o sıfatın suretine bürünürüz. İhtiyari ölümün ilk merhalesi, bu "hayvanî canı" öldürmektir. Bu, bir anlık bir iş değil, bir ömür süren bir mücahededir. Sâlik, mürşidinin terbiyesinde, zikirle ve riyazetle bu pis huyları önce fiil olarak terk eder. Sonra kalbinden bu huylara olan meyli söker atar. En sonunda ise, o huyların varlığını dahi hatırından çıkarır.

Bu temizlik tamamlandığında, sıra dördüncü ve en mühim temizliğe gelir: "Sırrı Tanrı’dan başka her şeyden arındırmak." Bu, sâlikin "Ben kimim?" sorusuna verdiği cevabın değişmesidir. Artık "Ben şu mesleğin sahibiyim, falanın oğluyum, bu bedenin içindeyim" demekten kurtulup, kendi hakikatinin Hakk'ın bir zuhuru olduğunu idrak etmesidir. Bu idrak, İnsân-ı Kâmil olma yolunda atılan en büyük adımdır. Kendi varlığının Hakk'ın varlığından ayrı olmadığını anlayan kişi, aslında Hakk ile konuşmaya başlamıştır. Miraç'ta Efendimiz'in (s.a.v) Hakk ile konuşması, kendi küllî hakikatini idrak etmesinden başka nedir ki?

Mürşidin Aynasında Kopan Kıyamet: Zuhurat ve Tâbir

Bu çetin yolculuk, tek başına çıkılacak bir sefer değildir. Sâlikin elinden tutan, ona yol gösteren, karanlık dehlizlerde ışık olan bir "Verâsetü'l-Enbiyâ"ya, bir Kâmil Mürşid'e ihtiyaç vardır. İhtiyari ölüm süreci, en yoğun şekilde mürşid-mürid ilişkisinde yaşanır. Sâlikin manevî âlemde gördüğü zuhuratlar (manevî rüyalar), bu ölümün habercileri ve merhaleleridir. Ham bir gözle bakıldığında korkutucu veya anlamsız görünen bu rüyalar, mürşidin irfan aynasında tâbir edildiğinde, sâlikin geçtiği makamların birer müjdesine dönüşür.

Bir mürid, rüyasında mürşidinin vefat ettiğini görür ve üzülür. Zahirde bu bir ayrılık ve hüzün habercisidir. Fakat hakikatte durum bambaşkadır. Terzibaba Hazretleri, bu tür bir zuhuratı şöyle yorumlar:

Ölmeden evvel ölünüz hükmünün tecellisi olmuştur. Güzeldir. Sakalların gür ve uzamış olması zaten aynı zaman da hayatta olduğumdur ve esma-i ilâhiyelerin faaliyette olduğunu göstermektedir.

Müridin gördüğü "ölüm", mürşidin nazarında "ölmeden evvel ölünüz" sırrının bir tecellisidir. Mürid, kendi mürşidinin şahsında, bu manevî ölümün hakikatine şahit olmaktadır. O vefat, fiziksel bir yok oluş değil, fânî sıfatlardan arınıp Hakk'ın Esmâ'sıyla bezenmiş olmanın bir alametidir. Sakalın gürleşmesi, ilahî isimlerin o zât üzerinde ne kadar faal olduğunun bir nişanıdır.

Bir başka zuhuratta, sâlik göğsünden vurulduğunu ve kıyametin koptuğunu zanneder. Bu da korkutucu bir tablodur. Fakat mürşidin tâbiri, manayı tersine çevirir:

Göğsünden vurulman “nefsinin yaşam mahallini yaşanmaz hale getirmektir.” kıyamet kopuyor galiba, nefsinin kıyametinin kopmasıdır. Ölmeden evvel ölünüz, hakikatinin yaşantısıdır. Korkulacak bir şey yoktur, güzeldir.

"Kendi kıyametini koparmak" budur. Göğüs, yani kalp, nefsin yaşam merkezidir. O merkezin vurulması, nefsin saltanatının yıkılması, onun hükmünün sona ermesidir. Bu, sâlikin bireysel kıyametidir ve bu, korkulacak değil, sevinilecek bir hâldir. Çünkü nefsin kıyameti, ruhun dirilişidir. Mürşid, sâlikin kendi başına anlamlandıramayacağı bu manevî halleri, irfan diliyle tercüme ederek onu teskin eder ve yoluna devam etmesi için cesaretlendirir. Bu yolda mürşid, sâlikin manevî gıdasını hazırlayan bir "aşçıbaşı" gibidir. Tıpkı şu zuhurat tâbirinde olduğu gibi:

Zuhurattaki sofranın et yemekli ve değerli ot’la zenginleştirilmesi hayvani ve bitkisel gıdalı bir yemek olmasıdır. “Ve Mâide sofrası’dır.” “bu otun çıkması için bir kuşun gelmesi gerekiyor” Bu kuş “ardıç kuşu”dur.

Ardıç ağacının tohumu, ancak ardıç kuşu tarafından yenilip sindirim sisteminden geçtikten sonra toprağa düştüğünde filizlenebilir. Tıpkı bunun gibi, ilahî hakikatler de ham ve işlenmemiş haliyle sâlikin kalbinde yeşermez. O hakikatlerin, bir İnsân-ı Kâmil'in, yani Mürşid'in irfan potasında işlenmesi, yumuşatılması ve sâlikin idrak seviyesine uygun bir "gıda" haline getirilmesi gerekir. Mürşid, Hakk'tan aldığını halka, yani müridine böyle ulaştırır.

Her Nefeste Ölmek, Her Nefeste Dirilmek: Zikir ve Hicret

İhtiyari ölüm, sâlikin hayatının ritmi haline gelen bir "an" tecrübesidir. Bu tecrübenin en temel pratiği ise zikirdir; özellikle de her an bizimle olan nefes alıp verme eylemidir. Hayatın kendisi olan bu ritim, şuurlu bir şekilde yapıldığında, en büyük zikre ve en derin tefekküre dönüşür. Terzibaba Hazretleri, bu sırrı şöyle açıklar:

Nefes alıp verme hayatın ritmidir. Seyr-ü sülûkte Terzi Babamız (nefesi verdiğinde fenâfillâh, nefesi aldığında bakâbillâh) nefes seyri olarak; âlemde de çok seri olarak yaşanan her an yaşanan doğum ve ölümü “anlık seyr” olarak, “madem ki bu seyirler yapılıyor, o halde bilinçli olarak yapmaya ne mâni vardır?” diyerek de muhteşem şekilde ifade etmişlerdir.

Her nefes veriş, bir ölümdür. Benlik iddiamızı, varlık vehmimizi "Hû" diyerek dışarıya, aslına iade etmektir. Bu, Fenâfillâh (Hakk'ta fânî olma) hâlidir. Her nefes alış ise, bir diriliştir. Hakk'ın hayat nefesiyle yeniden varlık bulmak, O'nunla var olmaktır. Bu da Bakâbillâh (Hakk ile bâkî olma) hâlidir. Sâlik, bu zikri yapa yapa, her an ölüp her an dirilme hakikatini yaşamaya başlar. Artık ölüm, hayatın sonunda gelecek bir hadise değil, hayatın her anında yaşanan bir vuslat tecrübesidir.

Bu şuurlu ölüm ve diriliş pratiği, aslında bir "hicret"tir. Hicret, sadece Mekke'den Medine'ye yapılan tarihsel bir yolculuk değildir. O, her sâlikin kendi varlık âleminde yapması gereken manevî bir göçtür. Sâlik, nefsaniyetin, şirk ve gafletin hüküm sürdüğü "benlik Mekke'sinden" çıkar; Allah'a, Resûlü'ne ve onun bu asırdaki vârisi olan Mürşid-i Kâmil'e doğru bir yolculuğa başlar. Bu yolculuğun hedefi, tevhidin ve muhabbetin yaşandığı "gönül Medinesi"ni kurmaktır.

”Allaha ve rasulüne hicret etmek için evinden çıkan kimseye ölüm gelirse, onun ecrini vermek Allaha aittir” Allah’a ve rasûlüne hicret etmek ifadesini, Rasûl olanın yani irsal edicinin özel ma’nâda da, Terzi Babamın, duyurduğu hakikate kim muhacir olarak katılır ise, ve sonra ölümün hakikati (ölmeden evvel ölünüz sırrı ) kendisine bildirildiğinde, onun mükâfatı Allah üzerinedir.

"Evinden çıkan" kimse, kendi izafî varlık evinden, nefsaniyetinden çıkan kimsedir. Bu hicret yolculuğunda ona "ölüm" yani ihtiyari ölüm hâli gelirse, onun mükâfatı doğrudan Cenâb-ı Hakk'a aittir. Çünkü o, en değerli varlığı olan "benliğini" bu yolda feda etmiştir. Efendimiz'in (s.a.v) "Ölmeden evvel ölünüz yâni büyük kıyâmet gelmeden evvel siz kendi kıyâmetinizi koparınız ki sonrasında zorlanmayasınız" buyruğunun sırrı budur. Sâlik, bu hicretle kendi kıyametini koparır, hesabını burada görür ve ebedî bayrama daha bu dünyadayken erişir.

Ölümü Tatmak: Şeb-i Arûs ve Ruhani Vücûd

Neticesi, ölüm korkusunun ve ölümün kendisinin ortadan kalkmasıdır. Çünkü Kur'ân-ı Kerîm, "Her nefis ölümü tadacaktır" (Küllü nefsin zâikatü'l-mevt) buyurur. Terzibaba Hazretleri, bu ayetteki "tatma" (zâika) kelimesine dikkatimizi çeker:

KÜLLÜ NEFSÜN ZAİKATÜL MEVT, (29/57) HER NEFİS ÖLÜMÜ TADACAKTIR demesi tadacaktır diyor her nefis ölecektir demiyor. Tatmak demek yaşamanın ta kendisidir. Her nefis ölümü yaşayacaktır, o âyetteki ifade budur.

Tatmak, bir hayat belirtisidir. Ölü olan tadamaz. Demek ki ölüm, bir yok oluş değil, bir hâlden başka bir hâle geçiş ve bu geçişi bizzat "yaşama" ve "tatma" tecrübesidir. İhtiyari ölümle bu "tadış" daha dünyadayken gerçekleşir. Sâlik, ölümü bir son olarak değil, vuslatın ta kendisi olarak tadar. Artık ölüm, korkulan bir son değil, Hz. Mevlânâ'nın buyurduğu gibi bir "Şeb-i Arûs", yani sevgiliye kavuşulan bir "düğün gecesi"dir. Bu düğün, cüz'î ruhun Küllî Ruh ile, yani kulun kendi hakikati olan Hakk ile birleştiği düğündür.

Bu manevî ölümü yaşayan kâmil velîler, fiziksel bedenin kayıtlarından kurtulup "ruhani bir vücuda" sahip olurlar. Bu, onların zaman ve mekân prangasından kurtulup "tayy-i mekân" yapabilmelerini sağlar.

Ruhani vücûd ise, kendi bireysel ve fiziksel vücût- larından geçip “ölmeden evvel ölünüz” sırrına vâkıf olarak, hakkani bir vücûda sahip olabilen kâmillerin’dir. Böyle bir vücûda sâhip olabilen “veliler” için zaman ve mekân mevhumunu yok ederek, tayyi mekân yapabilmektedirler. Çünkü bu kâmil velilerin vücût ülkesinin sultanları, ruhullah olmuştur. Ruhsal bir vücû da sahip oldukları için de, zaman ve mekân kayıtların dan kurtulmuşlardır.

Artık o zât için Konya'da olmakla Kâbe'de olmak arasında bir fark kalmaz. Çünkü onun asıl vücudu, ruhani bir vücuttur ve ruh için mekân söz konusu değildir. İhtiyari ölümün en büyük meyvelerinden biri budur: bedenin hapishanesinden kurtulup, ruhun sonsuz özgürlüğüne kanat çırpmak.

Dervişin bütün gayesi, Azrâîl (a.s.) gelip kapıyı çaldığında, ona teslim edecek bir "benlik" bırakmamaktır. O, daha Azrâîl gelmeden varlığını asıl sahibine, Cenâb-ı Hakk'a teslim etmiştir.

Umarım Azrâîl (a.s.) ile zaruri ölüm gelmezden evvel ihtiyari ölüm ile, bu dünyanın ve kendi beden dünyamızın hakikatini idrak etmiş olarak varlığımızı daha evvelden Hakk’a teslim ederiz de Azrâîl (a.s.) geldiğinde varlığımızda sadece geriye kalmış bir çuval et ve kemikten başka bir şey bulamamış olsun.

İşte en güzel ölüm budur. Varlığını Hakk'a vermiş, kendi benliğinden ölmüş birine Azrâîl ne yapabilir? O sadece emanet olan ten elbisesini alır ve gider. Ama ruh, zaten çoktan sevgilisine kavuşmuş, düğün gecesini yaşamaya başlamıştır.

Füsûsu'l-Hikem'de İhtiyari Ölüm

Şimdi irfan ocağının kalbine, Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri'nin hikmet pınarına doğru bir adım atalım. Terzibaba'mızın şerhleriyle aydınlanan bu yolda, ihtiyari ölüm sırrının Füsûsu’l-Hikem’de nasıl işlendiğini anlamaya gayret edelim. Bu, kuru bir bilgi değil, bir hâl sohbetidir. Şeyh-i Ekber’in kelâmı, okunan değil, yaşanan bir hakikattir.

İbn Arabî Hazretleri için ihtiyari ölüm, sâlikin kendi iradesiyle, Hakk’a vuslatına mani olan perdeleri bir bir kaldırmasıdır. Bu perdelerin en kalını, en kesifi, içinde bulunduğumuz bu beden ve onunla birlikte gelen tabiat hükümleridir. Bizler bu dünyaya gelirken, bu ceset elbisesini giyindik. Bu elbise, hem bir nimet hem de bir perdedir. Nîmettir, çünkü Hakk’ın tecellîlerini bu âlemde müşahede etmemize vasıtadır. Perdedir, çünkü çoğu zaman bu elbiseyi kendimiz zanneder, onun sahibi olanı unuturuz. İhtiyari ölüm, bu zannı ortadan kaldırma ameliyesidir.

Terzibaba'mızın sohbetlerinde bu incelik sık sık vurgulanır. Bedenin, mutlak vuslata nasıl bir engel teşkil ettiğini buz ve su misaliyle şöyle anlatır:

Yani has bir mülakidir, hususi bir mülakidir cevabı verilir. Çünkü Hak, müştakının vücûdunda müteayyindir. Yani sevdiği varlığın varlığında zaten kendisi vardır. Ve bu taayyün, tayin edilmiş, programlanmış, sınırları çizilmiş beden arada mülaki olmaya, birleşmeye perdedir. Yani bu bedenimiz Hakk’a mülaki olmaya perdedir. Ölüm ile ortadan kalkmadıkça eksiksiz kavuşma hâsıl olmaz . Her ne kadar ölmeden evvel ölünüz diye bir hakikat var ise de bu ilmi manada bir ölüm olduğundan tasavvuri ve ilmi manada eğitim manasında bir ölüm olduğundan ama daha henüz vücud-u beşeri ortada olduğundan mutlak lika hükmünde olmaz . Meselâ su donup buz şeklinde zahir olur. Buzun katı yapısı erimedikçe onda mahbûs olan su, vech-i etemm üzere denize kavuşamaz. Buzu deryaya atsak bile buz belirli bir süre gene buzdur, su olup deryaya karışmaz. Ama ısı alarak erir ve kendi aslına ermiş olur, o zaman su ile su olarak birleşmiş olur.

Bu misal, Füsûs’un ruhunu yansıtır. Bizim varlığımız, aslı su olan bir buz kalıbı gibidir. Aslımız, Hakk’ın Vücûd deryasıdır. İhtiyari ölüm, bu buz kalıbını eritme iradesidir. Sâlik, zikir ve tefekkür ateşiyle, mürşidinin himmetiyle bu buzdan ibaret olan "ben"liğini eritmeye başlar. Henüz bedenen hayattayken, yani buz kalıbı henüz tam erimemişken bile, aslının su olduğunu idrak eder. Bu, "ilmi manada bir ölüm"dür. Tam vuslat, yani buzun tamamen eriyip deryaya karışması, ancak mevt-i tabiî (fıtrî ölüm) ile gerçekleşse de, arif daha bu dünyadayken o deryanın bir parçası olduğunu bilir ve o hâl ile yaşar. Avam ise kendini sadece buzdan ibaret sanır, su olduğunu hiç aklına getirmez.

Tenezzül Elbiselerini Sahibine İade Etmek

Şeyh-i Ekber’in sisteminde Vücûd-ı Mutlak, kendi Zâtî sevgisiyle bilinmeyi murad etmiş ve tenezzül buyurarak, yani mertebe mertebe yoğunlaşarak bu âlemleri zuhûra getirmiştir. Bu iniş yolculuğunda, her bir mertebeden geçerken bir "elbise" giyiniriz. Ahadiyet'ten Vahidiyet'e, oradan ruhlar âlemine, misal âlemine ve nihayet bu şehadet alemine inene dek sayısız "benlik" katmanıyla örtülürüz. Bu elbiseler, o mertebenin gereğidir, zorunludur.

Ancak seyr-i sülûk, bu inişin tersine bir çıkıştır; bir urûc (yükseliş) yolculuğudur. “Ölmeden evvel ölünüz” sırrı, bu çıkış yolculuğunda, inerken giyindiğimiz o benlik elbiselerini, ait oldukları mertebelerde iradi olarak çıkarıp Sahibine iade etmektir. Terzibaba Hazretleri, bu hikmeti şöyle açar:

Bunu zaten bir gün bırakacaksın sen bunu bilsen de bilmesen de bu elbiseyi bırakacaksın ama öteki elbiseleri bırakamayacaksın. Yukarıdaki alemlerden aldığın benlik elbiselerini bırakamayacaksın. Çünkü o çalışmayı yapmamışsın. “Ölmeden evvel ölünüz” buyurduğu işte bunlardır. O mertebedeki elbiseleri çıkarın yerine iade edin sahibine iade edin demektir. İnerken mecburen indin...

Herkes eninde sonunda bu ten elbisesini bırakacaktır. Ama asıl mesele, ten elbisesinin içindeki nefsanî sıfatlar, kibir, benlik, haset gibi manevî elbiseleri bırakabilmektir. İhtiyari ölüm, bu manevî soyunma iradesidir. Sâlik, seyr-i sülûkunda her bir makamı aştıkça, o makama ait benlik vehmini terk eder. Nefs-i Emmâre’nin elbisesini çıkarır, Levvâme’nin elbisesini bırakır, tâ ki Nefs-i Mutmainne’nin saflığına erişene dek bu soyunma devam eder. Bu soyunma tamamlandığında, arif artık o elbiseleri giyse bile onların "iğreti" olduğunu, kendisine ait olmadığını bilir. Halk içinde Hakk ile olur; elbiseler üzerindedir ama o, çıplak hakikatin farkındadır.

Şehadet Alemi: Bir Rüya ve Uyanış Olarak Ölüm

Füsûsu’l-Hikem’in en temel öğretilerinden biri, varlığın hayalî yapısıdır. Özellikle Fass-ı Yûsufî’de (Yusuf Peygamber'in hikmetinin anlatıldığı bölüm) Şeyh-i Ekber, bu şehadet âleminin de bir rüya olduğunu, hakikatin ise bu rüyadan uyanınca görüleceğini anlatır. Bizler, uzun bir rüyanın içindeki karakterler gibiyiz. Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) "İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar" hadis-i şerifi, bu hikmetin anahtarıdır.

İhtiyari ölüm, bu rüyadan henüz bedenen ölmeden uyanma çabasıdır. Kişi, yaşadığı her şeyin, acıların, sevinçlerin, sahiplendiği varlıkların bir hayalden ibaret olduğunu idrak etmeye başlar. Bu idrak, kişiyi dünyaya ve nefsine karşı "ölü" kılar. Terzibaba'mız bu noktayı, Efendimiz'in (s.a.v) diğer peygamberlerden ayrılan bu yüce ilmini vurgulayarak şöyle izah eder:

Fass-ı Yûsufî'de görüldüğü üzere bu his alemi ve şehâdet dahî hayalden başka bir şey değildir... bu dünya bir haylden bir uykudan ibarettir. Bundan kurtulmak için de “muti kable ente muti” ölmeden evvel ölünüz hükmünü bize gösterdi ki bu çok yüce bir ilim hiçbir peygamberin, Musa (a.s.), İsa (a.s.) dahil diğer aralarında geçen bütün peygamberler dahil bu sırrı hiçbir peygamber dahil ortaya koymuş değildir.

Bu uyanış, sâlikin âleme bakışını kökten değiştirir. Artık o, olayların zahirî suretlerine takılmaz, ardındaki manayı seyreder. Tıpkı rüyada bıçaklandığında korkan ama uyanınca yara olmadığını gören biri gibi, dünya hadiselerinin de kendi hakikati üzerinde kalıcı bir tesiri olmadığını anlar. Bu anlayış, onu dünyanın kederinden ve neşesinden azade kılar. O, artık rüyanın içinde olduğunu bilen bir seyircidir. Bu hâle ermek, ahirete bu dünyadayken hazırlanmaktır. Zira ihtiyari ölümle uyanan kimse, fıtrî ölümle başka bir âleme geçtiğinde yabancılık çekmez; zaten bildiği, idrak ettiği bir hakikate intikal etmiş olur.

En Büyük Şirk: Vücud Şirki'nden Kurtuluş

Tasavvuf yolunun nihai gayesi tevhiddir. Tevhid, "Lâ ilâhe illallah"tır; yani, Allah'tan başka ilah, O'ndan başka mutlak Vücûd sahibi olmadığını bilmek ve bu bilgiyle yaşamaktır. Bunun zıddı ise şirktir. Şirkin en gizlisine, en tehlikelisine Şeyh-i Ekber ve onun yolundakiler vücud şirki derler. Vücud şirki, putlara tapmak değil, Hakk’ın mutlak Vücûdu karşısında kendi izafi varlığına, kendi nefsine bir pay biçmektir. "Ben varım," "ben yaparım," "ben bilirim" demek, en derin şirk kapısıdır.

İhtiyari ölüm, bu vücud şirkinden kurtulmanın yegâne yoludur. Kişi, kendi izafi varlığının, vehmî benliğinin bir hiç olduğunu, asıl var olanın yalnızca Hakk olduğunu idrak ettiğinde, "ölmüş" olur. Kendi nefsini aradan çıkardığında, Hakk’ın Vücûdu onda tecellî eder. Bu, kulun yok olması değil, kendi vehmî varlığından geçerek Hakk ile var olması, yani bekâbillah mertebesidir.

Fıtrî ölüm, herkesi bu vücud şirkinden zorunlu olarak kurtarır. Çünkü ölüm anında herkes, kendi acziyetini ve mutlak Sahib'in varlığını anlar. Ama arif, o anı beklemez. O, iradesiyle bu hakikate teslim olur. Terzibaba'nın dilinden dinleyelim:

Ve bu umuma şâmil olan zaruri ölümün hikmeti Hakk'ın onları vücud şirkinden kurtarıp, kendine almasından ibarettir. Bu âlemde iken ihtiyarî ölüm ile ölenlerin suri ölümleri ise, bir vecihden umuma muvafakat içindir... Yoksa onların Hakk'a vusul için, mevt-i ıztırârîye ihtiyaçları yoktur.

Ârif için bedensel ölüm, yalnızca halkın gördüğü bir surettir, bir "muvafakat"tır. O, çoktan vuslata ermiştir. Mevlana Hazretleri'nin son anlarında kendisini ziyarete gelen Sadreddin Konevî Hazretleri'ne söylediği gibi, âşık ile maşuk arasında yalnızca ince bir gömlek kalmıştır. İhtiyari ölümle o gömlek manen yırtılmıştır, fıtrî ölümle ise sureten ortadan kalkar. Bu, nurun nura kavuşmasıdır.

Yol ve Rehber: İnsân-ı Kâmil'in Terbiyesi

Bu çetin yolda, bu derin denizde insan tek başına yüzemez. Bu nefsani elbiseleri kendi kendine çıkaramaz. Bu rüyadan kendi çabasıyla uyanamaz. Şeyh-i Ekber Hazretleri ve bu yolun bütün büyükleri, bu sorunun cevabını net bir şekilde verirler: Hayır.

İhtiyari ölüm, ancak bir insân-ı kâmil'in, yani bu yolu yürümüş, bu ölümü tatmış ve Hakk ile dirilmiş bir mürşidin terbiyesi altında mümkün olur. Mürşid, sâlikin elinden tutan, ona kendi nefsini ve perdelerini gösteren bir ayna, yolunu aydınlatan bir kandildir. O, "ölmeden evvel ölünüz" sırrına ermiş, yeryüzünde yürüyen bir "ölü"dür. Nitekim Efendimiz (s.a.v), Hz. Ebû Bekir (r.a.) için "Yeryüzünde yürüyen bir ölü görmek isteyen Ebû Bekir'e baksın" buyurmuştur. Terzibaba'mızın Füsûs mukaddimesinden aktardığı şu sözler, bu gerçeği özetler:

Bu mevt-i ihtiyârî, bir insân-ı kâmilin dâmenine teşebbüs edip, onun terbiyesi tahtında bulunmak ile mümkindir. Istılâh-ı muhakkikînde buna “mevt-i ahmer” derler... Beyit: Hayât-ı câvidânî sırrını şeyhden suâl ettim: “Oğul, ölmezden evvel öl!” deyince intikāl ettim.

İnsân-ı kâmil, sâlikin hevâ ve hevesini, yani nefsani arzularını terk etmesine yardımcı olur. Bu terk edişe, "kırmızı ölüm" (mevt-i ahmer) denir. Çünkü nefse karşı verilen mücadele, en büyük cihattır ve kanlı bir savaşa benzer. Bu savaşı kazanan, ebedî diriliğe kavuşur.

Hâsılı, Füsûsu'l-Hikem'in derinliklerinde ihtiyari ölüm; bedenin kesafetinden, tenezzül elbiselerinden, dünya rüyasından ve vücud şirkinden arınarak, bir insân-ı kâmilin rehberliğinde Hakk'ın Vücûdunda fâni olma ve O'nunla bâki olma yolculuğunun ta kendisidir. Bu, bir yok oluş değil, hakiki var oluşa açılan kapının anahtarıdır.

Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği

İhtiyari ölümün en derin sırlarından biri, zıtların birliğidir. Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri'nin Füsûsu'l-Hikem'de işaret ettiği, ancak kâmil bir mürşidin sohbetinde lezzetine varılacak bir hakikattir bu. Akıl, zıtları birbirinden ayırmaya meyyaldir. Gece ile gündüz, hayat ile ölüm, varlık ile yokluk... Aklın terazisi bunları ayrı kefelere koyar. Hakikat ilmi ise, bu zıtların aynı elin parmakları olduğunu, aynı Zât'ın farklı tecellîleri olduğunu bize fısıldar. İhtiyari ölüm, aklın bu ikiliğinden kalbin birliğine hicret etmektir. Bu, öyle bir makamdır ki, orada tenzih ile teşbih, yani Hakk'ı her şeyden münezzeh kılmak ile her şeyde O'nu görmek, bir kuşun iki kanadı gibi birlikte çırpınır. Bu Muhammedî mîzânı, bu dengeyi kurabilenler, zıtların ardındaki birliği müşahede ederler. Bu makamın adı Cem makamı'dır.

İhtiyari ölüm, sâliki bu Cem makamına hazırlar. Şeyh-i Ekber'in İlyâs Fassı'ndaki hikmetini şerh edenler şöyle buyurur:

Eğer ilâhî isimler açısından Hakk'ın varlığına bakarsan, her bir isim bir ayna hükmünde olduğundan, Hak aynalar gibi olur. İmdi senin nefsin veyâ gayrın nefsi, herhangi ism-i ilâhîye nazar etse, nazarında o isme mahsûs olan hakîkat zâhir olur. Meselâ Rezzâk ismine nazar olundukda, onun muktezâ-yı hakîkatinin ma'nâ-yı irzâk olduğu ve Şâfî ve Râfi' ve Cebbâr ve sâir esmâ-i ilâhiyyenin hakāyıkından başka bir hakîkati bulunduğu zâhir olur.

Avâm, yani hakikatten perdelenmiş olanlar, âleme baktığında Rezzâk'ı ayrı, Şâfî'yi ayrı, Kahhâr'ı ayrı birer kuvvet gibi görür. Rızkı Rezzâk'tan, şifayı Şâfî'den, kahrı Kahhâr'dan bilir ama bu isimlerin hepsinin aynı Zât'ın farklı yüzleri, farklı tecellîleri olduğunu idrak edemez. Her bir ismi, ayrı bir ayna gibi görür ve her aynada farklı bir suret seyreder. Bu, fark makamıdır, kesret âlemidir. Lâzımdır, ama burada kalınmaz. İhtiyari ölümle nefsini Hakk'a kurban eden ârif ise, bütün bu aynaların aslında Tek bir Vücûd'u, Tek bir Güzelliği yansıttığını anlar. O bilir ki, Rezzâk da O'dur, Kahhâr da O'dur. Celâl ve Cemâl, aynı Hüsn'ün, aynı Mutlak Güzelliğin iki farklı tezâhürüdür. Bu idrak, zıtların birliğidir. Ârif, bu sayısız aynada tek bir Yüz'ü görmeye başladığında, "Ölmeden evvel ölünüz" sırrına ermiş, kendi izafî varlığının perdelerini yırtmıştır.

Bu perde yırtılınca kişi, bu dünya yurdunda iken ahiret ahvâli ile hallenmeye başlar. Zaman ve mekân kayıtları, avâm için olduğu gibi onun için bağlayıcı olmaz. Gözündeki perde kalkınca, başkalarının göremediğini görür, işitemediğini işitir. Bu, Hakk'ın has kullarına bir lütfudur.

İlâhî haysiyetiyle, dünya yurdunda iken, âhiret yaratılışı üzere haşrolunmuş ve kabrinden neşrolunmamış bir ârif-i billâh (Allah'ı bilen kişi) yoktur. Bu ârif-i billâh, avamın (halkın) görmediği şeyi görür ve müşâhede etmediği şeyi müşâhede eder. Bu dünya âleminde iken ârifin âhiret yaratılışı üzere aceleyle haşrolunması ve ve neşrolunması, Yüce Allah'tan bazı kullarına bir inayettir.

Herkesin büyük kıyamet ile kabrinden kalkıp haşrolacağı günü, ârif kendi "ihtiyari ölümü" ile bu dünyada yaşar. Onun kıyameti, benliğinin kopmasıdır. Onun haşrı, Hakk'ın varlığında yeniden dirilmesidir. Terzibaba'mızın da işaret ettiği gibi, eğer ahiretin hakikatleri bize bu madde âleminde bütün çıplaklığıyla gösterilseydi, bu dünyanın ağırlığına dayanamaz, burada bir an bile duramazdık. Bu yüzden Cenâb-ı Hakk, bu müşahedeyi perdelerle verir. Ârif, bu perdelerin arasından bakar. O, hem bu dünyadadır, hem de değildir. Hem cesediyle şehadet âleminde gezer, hem de ruhuyla mânâ âlemlerinde seyreder. Kalbi, iki âlemin birleştiği bir berzah haline gelmiştir. Bu yüzden "Burada âmâ olan, ahirette de âmâdır" (İsrâ, 17/72) buyrulmuştur. Bu dünyada iken gözünü hakikate açamayan, ihtiyari ölümle uyanamayan, öte âlemde de gaflet uykusuna devam edecektir.

Bu uyanışın kalpteki yansıması, nefsin mertebelerindeki yolculuktur. Nefs, kendi fiillerini kendine isnat ettiği sürece uykudadır. Bu, "Ben yaptım, ben başardım" diyen Nefs-i Emmâre'dir. Sonra pişman olur, "Keşke yapmasaydım, nefsime uydum" diye kendini kınar. Bu da Nefs-i Levvâme'dir. Her ikisinde de "ben" vardır. Birinde gururlu bir ben, diğerinde pişman bir ben. Ama merkezde hep o sahte benlik durur. İhtiyari ölüm, işte bu "ben"i ortadan kaldırır. Sâlik, öyle bir hâle gelir ki, fiillerin Fâil-i Mutlak olan Hakk'tan geldiğini müşahede eder. Artık ne fiili kendine isnat edip gururlanır, ne de kendini kınayıp yerinir. Çünkü ortada fiili üstlenecek bir "kendisi" kalmamıştır. Bu, huzura ermiş, tatmin olmuş nefsin makamıdır: Nefs-i Mutmainne.

Çünkü emmare değildir ki efali kendisine isnad ile davaya kıyam etsin. Yani kendi fiillerini dava etmeye kalksın ve levvame değildir, ki böylece efali kendine muzaf kılarak kendini levm etsin... O mevte ihtiyarı ile yani ihtiyari bir ölümle ve cem-i efalinden fani olmuş kendisinde efal isnad edecek bir vücut görememiştir... Zira bir kimse nefsinden rücu edince Hak zuhur eder. Nitekim ayet-i Kerime de buyrulur, 17/81 Hak geldi batıl gitti. جَاۤءَ الْحَقُّ وَزَهَقَ الْبَاطِلُ "Hak geldi, bâtıl yok oldu gitti!”

"Hak geldi, bâtıl gitti." Hakk bir yerden gelmez, bâtıl da bir yere gitmez. Zira Hakk'tan başka var olan yoktur ki gelsin veya gitsin. Giden, sizin vehminizdeki "benlik" davasıdır. O sahte benlik ki, en büyük bâtıldır. O aradan çekilince, zaten orada olan, her an her yerde hâzır ve nâzır olan Hakk'ın Vücûdu, sizin varlığınızda da ayan beyan zuhûr eder. İhtiyari ölüm, bu bâtılın, bu sahte varlığın ortadan kalkmasıdır.

Bu hal yaşandığında, sâlikin kalbi, hayal ile şehadetin, mana ile maddenin birleştiği bir ayna olur. "İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar" hadis-i şerifindeki "ölüm" işte bu ihtiyari ölümdür. Yoksa ızdırârî, yani mecburi ölümle herkes uyanmaz. Aksine, dünyadaki gaflet uykusu, kabirde daha derin bir uykuya dönüşür.

O zaman kendi farkında yoksa kendisi ortada yoktur, kendisinin farkında değil, kendi yok, o zaman yaşadığı hayatın tamamı hayal alemidir. Ama varlığı madde şehadet işte o şehadetin içinde o hayal alemini yaşatıyor. Dolayısıyla hayal alemiyle şehadet alemi birliktedir aynı anda yaşanıyor demektir... Ancak ihtiyari ölümle “muti kable ente muti” ölmeden evvel ölünüz hükmüyle ölenler bu hadisin hükmünün dışına çıkmış olacaklardır.

Bu şehadet âlemi dediğimiz dünya, kendi başına bir hakikat değil, bir hayal içindeki hayaldir. Ancak ölmeden evvel ölenler, bu hayalden uyanıp gerçek hayatı yaşamaya başlarlar. Onların kalbi, hem bu görünen âlemi, hem de misal ve berzah âlemlerini aynı anda yaşar. Bu, zıtların birliğinin en kâmil tecrübesidir.

Nihayetinde bu tecrübe, sâlikin kendi kişisel kıyametini koparmasıdır. Kıyamet gününde nasıl bütün nispetler, bütün izafî kimlikler ortadan kalkacaksa, "Falancanın oğlu, filancanın babası, şu makamın sahibi" gibi sıfatlar hükümsüz kalacaksa, ihtiyari ölümle ârifin de bütün izafî bağları kopar. Varlığını kendine, fiillerini nefsine, sıfatlarını şahsına nispet etmekten vazgeçer. Her şeyi asıl sahibine, Hakk'a iade eder. Bu, en büyük teslimiyettir.

Bi’l-cümle taayyünâtın fani olduğu yevm-i kıyamette yani bütün sonradan meydana gelmiş varlıkların fani olduğu yok olduğu kıyamet gününde sizin nefsinize ve zevatınıza olan intisabınızı sizden alıp, zevatınız Zâtullah ve sıfatınız sıfâtullâh ve efâliniz efâlullâh olmak için sizi Bana mensûb kılarım... Buz gibi donmuş olan bu tayin olunmuş bu vücut, güneş tecellisi ile eridiği vakit “ben” tabirinin taalluk edeceği bir nokta-i istinâd kalmaz.

Senin "ben" dediğin varlık, bir buz parçası gibidir. Bu buz, donmuş sudan başka bir şey değildir. Aslı sudur. Ama donduğu, bir taayyün yani bir belirlenim kazandığı için kendine "buz" der. Hakk'ın Zât tecellîsi olan irfan güneşi doğduğunda, bu buz erir ve aslı olan suya, yani Vücûd-ı Mutlak'a geri döner. Artık ortada "ben" diyecek bir buz kalmamıştır. Bu, fenâfillâh yani Hakk'ta fâni olmaktır. Buz fâni olmuştur, ama su olarak bakâbillâh yani Hakk ile bâkî kalmıştır. Bu, yok olmak değil, aslına dönmektir. Varlığını Hakk'a veren, Hakk'ın varlığıyla var olur. Zât'ı Hakk'ın Zât'ı, sıfatı Hakk'ın sıfatı, fiili Hakk'ın fiili olur. Bu, zıtların ötesindeki Mutlak Birliğin, Tevhid'in ta kendisidir. İhtiyari ölüm, sâliki bu sonsuz okyanusa ulaştıran geminin adıdır.

Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle İhtiyari Ölüm

Hazret-i Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin (k.s.) mübarek eseri Mesnevî-i Şerîf, hakikat ilminin kuru bir izahı değil, o ilmin can bulduğu, ruhlara fısıldandığı bir aşk meydanıdır. Orada kavramlar, hikâyelerin ve sembollerin içinde nefes alıp verir. İhtiyari ölüm gibi, aklın sınırlarında zorlanan, ancak kalbin zevk ile idrak edebileceği bir hali anlatmak için Hazret-i Pîr, en latif temsil ve kıssalara başvurur. O, “Ölmeden evvel ölünüz” sırrını, bir hüküm olarak bildirmekle kalmaz; bu ölümün neye benzediğini, sâlikin iç âleminde nasıl bir yankı bulduğunu, hangi sarhoşluklara, hangi vuslatlara kapı araladığını bin bir renk ile resmeder. Mesnevî'nin dilinde ihtiyari ölüm, bir yok oluş değil, sahte varlıktan hakiki Varlığa doğuşun en büyük müjdesidir.

Hakk'ın Sarhoşluğu: Kıyamete Kadar Ayılmamak

Tasavvuf yolunda ilerleyen sâlikin en büyük yanılgısı, bu yolun amellerini kendi nefsiyle, kendi aklıyla, kendi gücüyle başardığını zannetmesidir. Mevlânâ, bu hamlığı kırmak için ihtiyari ölümü bir “sarhoşluk” haliyle tasvir eder. Bu, dünyanın geçici zevkleriyle aklı baştan alan bir sarhoşluk değildir. Bu, Hakk’ın ezelî şarabından bir yudum alıp, dünyanın ve nefsin ayartıcı seslerine karşı sağır olmaktır. Bu, öyle bir sarhoşluktur ki, ayılması ancak Hakk’ın huzurunda, yani kıyamette vuku bulur.

«Yani "Hakk'ın sarhoşu, nefsânî heveslerden ve cismanî zevklerden ayık ve haberdar değildir. Çünkü o, Hakk'ın sarhoşu, موتوا قبل ان تموتوا yani "Ölmeden evvel ölünüz!" sırrına mazhar olduğundan kıyamete kadar ayılmaz. Bu sebeple nefis ve cismâniyetle ne ilgisi olur?"»

Bu beyanda işaret edilen hal, bir şuur kaybı değil, şuurun yönünün tamamen değişmesidir. Sâlik, “Hakk’ın sarhoşu” olduğunda, artık nefsani arzuların ve cismânî zevklerin peşinde koşmaz. Çünkü o, daha üstün bir lezzeti, Vuslat lezzetini tatmıştır. Onun için dünya, ayık bir kimsenin rüyası gibi olur. Bu sarhoşluk, “ölmeden evvel ölünüz” emrinin tam olarak yaşanmasıdır. Kişi, kendi iradesinden, heveslerinden, benliğinden “ölmüş”, geriye sadece Hakk’ın tecellisi kalmıştır. Artık onu hareket ettiren kendi cüz’i iradesi değil, Hakk’ın küllî iradesidir.

Fakat Hazret-i Pîr, bu halin taklitçilerine, bu yolda iddia sahibi olanlara karşı bizi uyarır. Gerçek ilahi aşk şarabını içen ile, kendi nefs hilelerinin ayranını içip sarhoşluk taslayanı keskin bir dille ayırır:

«Hakk'ın şarabı yalan değil, doğru olur. Ayran içtin, ayran içtin ayran, ayran! Ey yalancı iddiacı, "Rableri onlara tertemiz bir içecek içirdi" (İnsan, 76/21) ayet-i kerimesinin sırrına uygun olup o tertemiz içeceği içenlerin sarhoşluğu yalan ve sahte olmaz, ciddi ve gerçek olur. Sen ise ayran içip sarhoş olduğunu iddia ediyorsun, ey yalancı efendi! Ayran hükmünde olan nefsinin hilelerini içtin, ayran içtin, ayran, ayran!»

Buradaki “ayran”, nefsin insana süslü gösterdiği ameller, keramet iddiaları, manevi makam taslamalar ve benlik gösterileridir. Bunlar da bir tür “sarhoşluk” verir ama bu, insanı Hakk’a değil, kendi kibrinin zindanına götüren sahte bir sarhoşluktur. Hakiki sarhoşluk, yani fenâfillâh hali, bir lütuftur; kulun kendi çabasıyla elde edeceği bir makam değil, Hakk’ın “şarâb-ı tahûr” yani tertemiz bir içecek ikram etmesiyle hasıl olan bir haldir. Bu hale eren kişi, kendi kıyametini koparmıştır. Zira hadîs-i şerîfte buyrulduğu gibi, من مات فقد قامت قيامته yani "Ölen kimsenin kıyameti kopar." İhtiyari ölümle ölen, daha bu dünyadayken hesabını görmüş, nefsini susturmuş, böylece kıyamete kadar ayılmayacağı bir vuslat sarhoşluğuna ermiştir.

Nefsin Suret Aşkından Vuslatın Hakikatine: Mesnevî'nin Temsilleri

İhtiyari ölüm, soyut bir fikir değildir; sâlikin kalbinde yaşanan somut bir dönüşümdür. Mevlânâ Hazretleri bu dönüşümü, aşk hikayeleri üzerinden anlatarak akıldan ziyade kalbe hitap eder. Padişahın, hastalanan cariyesini iyileştirmek için anlattığı Kuyumcu hikayesi, bu konudaki en parlak örneklerdendir. Cariye, Semerkandlı bir kuyumcuya âşıktır ve bu aşk onu yataklara düşürmüştür. Bu, ruhun, geçici ve fâni olan suretlere, dünyevî güzelliklere olan meylini temsil eder. Bu “aşk”, aslında bir hastalıktır ve hakiki Sevgili’ye giden yolu tıkamaktadır. Tedavisi ise, o fâni aşkı öldürmektir.

«Yani aklın nazarında nefsin güzelliğine olan aşk, onu ruh tarafına meyilden ve ilâhî aşktan ayırdığı için hakikat ehli katında, onun ilâhî marifetler şerbeti ile öldürülmesi gerekmiştir. Bu hüküm nefse göre, kötü bir hükümdür; çünkü nefis ölümden tiksinir ve kendi benliği dairesinde yaşamak ister; fakat Allah katında nefsin öldürülmesi hakkında gerçekleşen hüküm güzeldir ve hikmetin ta kendisidir.»

İhtiyari ölümün özü budur: “İlâhî marifetler şerbeti” ile nefsin fâni sevgilerini öldürmek. Bu, nefse “kötü bir hüküm” gibi gelir, çünkü o, kendi varlık iddiasından, sevdiklerinden vazgeçmek istemez. Fakat bu “ölüm”, ruhun sağlığı için zaruridir. Kuyumcunun çirkinleştirilerek cariyenin gözünden düşürülmesi gibi, mürşid de sâlikin kalbindeki dünya sevgisini, suretlere olan bağlılığını çeşitli riyazet ve mücahedelerle, yani “marifet şerbetiyle” tedavi eder. Bu, “ölmeden evvel ölünüz” emrinin, sâlikin gönül dünyasındaki tatbikatıdır.

Bu ölüm gerçekleştiğinde, yani sâlik kendi izafi varlığından ve sıfatlarından soyunduğunda, vuslatın hakikati zuhur eder. Mevlânâ, bu hali de yine bir aşk temsiliyle, Sevgili’yi “libaslı” ve “libassız” kucaklamakla anlatır:

«Ma'şûku libâs ile âgūşa çekmek budur ki, sâlik kendinin sıfât-ı nefsâniyyesi ve enâniyyet-i mevhûmesi bâkî olduğu halde mezâhirde esmâsıyla zâhir olanın ancak Hak olduğunu bilmek ve mezâhirden esmâya ve esmâdan müsemmâya intikāl etmektir. Bu "ilme'l-yakîn" mertebesidir. Ve ma'şûku libâssız âgūşa çekmek dahi budur ki, sâlik kendinin sıfât-ı nefsâniyyesinden ve enâniyyet-i mevhûmesinden fânî olduğu halde, kendi vücûdunda ve eşyâda; ya'nî âfâkda ve enfüsde, Hakk'ın tecelliyât-ı zâtiyye ve sıfatiyyesini zevkan müşâhede etmektir. Bu ikinci sûret bittabi', evvelkinden daha hoştur; çünkü "hakka'l-yakîn" mertebesidir.»

“Libaslı kucaklaşma”, ilme'l-yakîn mertebesidir. Sâlik, aklıyla Hakk’ın her şeyde tecelli ettiğini bilir, ama hâlâ ortada bir “ben” ve bir de “O” vardır. Arada “enâniyyet-i mevhûme”, yani vehmedilmiş benlik libası, elbisesi durmaktadır. Bu, perdenin arkasından Sevgili’nin sesini duymak gibidir.

“Libassız kucaklaşma” ise, ihtiyari ölümün meyvesidir. Bu, ayne'l-yakîn ve hakka'l-yakîn mertebesidir. Sâlik, kendi nefsanî sıfatlarından fâni olmuş, benlik elbisesini çıkarmıştır. Artık arada ikilik perdesi kalmamıştır. Bu, aklın anladığı manada iki şeyin birleşmesi (ittihad) değildir. Zira akıl, ancak iki ayrı varlık tasavvur edip sonra onları birleştirebilir.

«bu bizim söylediğimiz birlik ve ittihâd, aklın anladığı ittihad değildir. Zîrâ akıl evvelen iki şey tasavvur eder, sonra onları birleştirir. Bunu anlamak موتوا قبل ان تموتوا ya'nî "Ölmezden evvel ölünüz" emr-i peygamberîsi mûcibince insanın dâimâ ikilik gösteren nefsinin ölümüne ve nefsin sıfatlarından kurtulup sıfât-ı Hakkānî ile kıyâmına mevkūftur.»

Hakiki vuslat, bir birleşme değil, bir yok oluştur. Sâlikin vehmî varlığının, Hakk’ın mutlak Varlığı karşısında eriyip gitmesidir. Libas çıkınca, geriye sadece Sevgili’nin kendisi kalır. Bu, ihtiyari ölümle varılan en yüce makamdır.

Sâlikin Yolculuğu: Ahyâr, Ebrâr ve Şüttâr Mertebeleri

İhtiyari ölümle neticelenen bu kutlu yolculuk, bir anda olup biten bir sıçrama değil, mertebeleri olan bir seyr-i sülûktur. Hazret-i Mevlânâ, bu mertebeleri üç şehzade hikayesiyle sembolize eder. Bu şehzadeler, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) manevi evlatları olan müminlerin üç ana meşrebini temsil eder: Ahyâr (hayırlılar), Ebrâr (iyiler) ve Şüttâr (atılganlar, Hakk’a vasıl olanlar).

«"Ahyâr" meşrebinde olan şehzâde a'mâl-i zâhiresine kıymet verdiğinden sûretlere bağlanmış kalmış ve ma'nalara teveccüh edememiştir; ve bu reviş sâlikin ibtidâî hâlidir. "Ebrâr" meşrebinde olan ikinci şehzâde tasfiye-i bâtına meşgül olduğundan, kısmen ma'nâya teveccüh etmiş ise de, keşf ve kerâmât gibi sûretlerden ve hayallerden alâkasını kesmemiştir. Bu da sâlikin vasat hâlidir. “Şüttâriler"den olan üçüncü şehzade موتوا قبل ان تموتوا [ya'nî "Ölmeden evvel ölünüz!"] emrine imtisâlen mevt-i ihtiyârîyle ölmüş ve sûret ve ma'nâdan geçerek Hakk'a vâsıl olmuştur. Bu da sülükün nihâyetidir.»

Bu tasnif, sâlikin yol haritasını çizer:

  1. Ahyâr: Yolun başındaki sâliktir. Namaz, oruç gibi zâhirî amellere sımsıkı sarılır. Bu çok kıymetlidir, ancak tehlikesi, amellerine güvenip kendini beğenme ve surette takılıp kalmadır.
  2. Ebrâr: Yolun ortasındaki sâliktir. Zâhirî amellerin yanında bâtınını, kalbini temizlemeye yönelmiştir. Kötü huylardan arınma derdindedir. Fakat bu mertebede de keşifler, kerametler gibi manevi hallere takılıp kalma, bunları bir gaye zannetme tehlikesi vardır. Bu da bir tür surettir.
  3. Şüttâr: Yolun sonuna varmış âriftir. O, “ölmeden evvel ölünüz” emrine uymuş, hem zâhirin suretinden hem de bâtının hayallerinden geçmiştir. Kendi iradesini tamamen Hakk’ın iradesine teslim etmiştir. O, artık ne ameline güvenir ne de manevi haline. Onun tek güvencesi Hakk’tır. O, bekâbillâh sırrına ermiştir.

Bu son mertebeye erenlerin hali, denize düşen birinin durumuna benzetilir. Kendi iradesiyle çırpınan, batmamak için mücadele eden kişi, aslında kendi hareketiyle boğulur. Ama kendini denizin iradesine bıraktığında, denizin kendisi onu taşır.

«Sen beşerî vasıflardan öldüğün zaman, sırlar denizi seni başı üzerine koyar. Yukarıdaki misâle mutâbık olarak, ey sâlik sen evsâf-ı beşeriyyeden موتوا قبل ان تموتوا ya'ni “Ölmeden evvel öl[ünüz!]” emri mûcibince ölür; ve irâdeni terk edersen, esrâr denizinin muharriki olan irâde-i ilâhiyyeye tâbi' olursun; ve esrâr denizi artık seni başı üstünde tutar.»

İşte teslimiyet budur. Beşerî vasıflardan, yani “ben yaparım, ben bilirim, ben giderim” iddiasından ölmek... Kendi cüz’i iradeni, o Sırlar Denizi olan Küllî İrade’ye teslim ettiğinde, boğulmazsın; bilakis en şerefli yerde, “baş üzerinde” taşınırsın. Artık senin fiilin, Hakk’ın fiili; senin sözün, Hakk’ın kelâmı olur.

Bu teslimiyete eremeyen, kendi aklına, bilgisine, hilesine güvenen kimsenin hali ise acıklıdır. Mevlânâ, bu kimseyi, insanları hor gören ve kendini bilgili zanneden, fakat buz üzerinde kalıp çaresizliğe düşen bir eşeğe benzetir.

«Ey kimse ki sen halâyıka eşek ta'bîr edersin, bu zaman eşek gibi buz üzerinde kalmışsın. ... Ey nahiv (dilbilgisi), mantık ve benzeri zahirî ilimlere aldanmış olan kimse, sen bunları bilmeyen kimseleri gördüğün zaman, onlara 'eşek' ve 'hayvan' gibi ifadeleri uygun görürsün. Halbuki bu dedikodu ilmi (kıyl u kal ilmi) bu âlemin şekline ilişkindir. Bu şekil âlemi ise... her an ve zaman yok olmaya ve çözülmeye mahkûmdur.»

Zâhirî ilimler, kitap bilgisi, hikemî tartışmalar… Bunların hepsi, erimeye mahkûm olan “buz” gibidir. İnsanı Hakk’a ulaştırmaz, bilakis kibre ve enaniyete sevk ederek yolda bırakır. Hak katında makbul olan tek bir ilim, tek bir marifet vardır. O da, kendi hiçliğini idrak edip ölmektir.

«Ölmekten başka hiç başka bir ferheng, ey hîleger, makbul olmaz! ... Yani, ey hîleci ve tedbirli kişi! Sıfât-ı nefsâniyyeyi terk edip mevt-i irâdî ile ölmekten başka hiçbir ilim ve edeb ve ma'rifet Hak indinde makbûl değildir.»

Kendi hile ve tedbirini, aklını ve ilmini bir kenara bırakıp iradî ölümle ölmeyi başaramayan için kurtuluş yoktur. Bütün yollar, bütün ilimler, bütün hikmetler, sâliki bu ölüme hazırlamak içindir. Çünkü diriliş, ancak bu ölümden sonra başlar.

Mesnevî Ciltlerinden İzler

Ahmed Avni Konuk'un on üç ciltlik Mesnevî-i Şerîf şerhinde İhtiyari Ölüm kavramı, farklı ciltlerde ayrı yönleriyle işlenir. Hangi beytin hangi ciltte geçtiğini bilmek, okuyucuya bu deryada bir pusula sunar:

  • Cilt 1: "'Ölmeden evvel ölünüz' hadîs-i şerîfi hükmü(nü tutanlar...) inayât-ı ilâhiyye meyvelerini yerler ve maârif-i ilâhiyye şarâbını içerler. Ya'ni 'Bu Mesnevî-i Şerîf insân-ı kâmile t(ahsîs edilmiştir)..." (Mesnevî-i Şerîf Şerhi Cilt 1, Ahmed Avni Konuk)
  • Cilt 5: "Hak'kın şarâbı yalan değil, doğru olur. Ayran içtin, ayran içtin ayran. 'İnsan, 76/21' ya'ni 'Rableri onlara şarâb-ı tahûr içirdi' âyet(i kerimesi)..." (Mesnevî-i Şerîf Şerhi Cilt 5, Ahmed Avni Konuk)
  • Cilt 10: "Eğer bir kişinin nefsinin sıfatları, insânî ruhun sıfatlarına dönüşmüşse, bu cisim kılıcı, Allâh Teâlâ'nın saf sun'u ve sâfi hâli içinde olur. Onun iradesi, Hak'kın irade(siyle birleşir)..." (Mesnevî-i Şerîf Şerhi Cilt 10, Ahmed Avni Konuk)

Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme

Kavramlar Ağında İhtiyari Ölüm

İhtiyari ölüm, irfan binasının kemerlerini birbirine bağlayan bir kilit taşıdır.

İhtiyari ölüm, Fenafillah makamına varma iradesinin ve gayretinin adıdır. Biri yol ise, diğeri o yolun sonundaki menzildir. “Ölmeden evvel ölünüz” emri, bir davettir. Bu davete icabet edip nefs bineğinden inmeyi, kendi izafi varlığını Hakk’ın varlık deryasına atmayı seçmektir ihtiyari ölüm. Bu atlayışı yaptığında vardığın yerin adı Fenafillah’tır; yani kendi fâniliğini idrak edip Hakk’ın varlığında yok olmaktır. Ölüm fiil ise, fenâ o fiilin neticesidir.

Bu ölümün hemen ardından gelen durak, Kabir’dir. Lâkin bu, toprağın altındaki çukur değil, sâlikin kendi bedenidir. İhtiyari ölümle ölen kişi için beden, bir hapishane olmaktan çıkar, bir sır kabrine dönüşür. Dışarıdan bakanlar onu canlı sanır, lakin o, kendi nefsini bu bedene defnetmiştir. Artık o bedende tasarruf eden, kendi cüz’i iradesi değil, Hakk’ın külli iradesidir. Nasıl ki kabirde Münker ve Nekir’in sualleri varsa, bu manevi kabirde de sâlik, vicdanının veya mürşidinin diliyle “Rabbin kim?” sualine her an muhatap olur ve her an “Hüve” (O) diyerek cevap verir. Bu, ızdırari ölümden evvel bir kabir hayatı talimidir.

Bu ölümde ölen, Nefs’in hayvani ve vehmî sıfatlarıdır. İhtiyari ölüm, ruhun ölümü değildir; Cenâb-ı Hakk’ın “ruhumdan üfledim” dediği o ilahi nefhanın bedenden ayrılması hiç değildir. Bilakis, o nefhanın üzerini örten pasın, kirin ölmesidir. Emmârelikten, yani kötülüğü emreden o durdurulamaz arzulardan, o “ben” diyen firavundan kurtulmaktır. Bu ölüm, nefsi yok etmek değil, onu tezkiye ve terbiye ederek Mutmainne (huzura ermiş) mertebesine yükseltmektir. Ölen, sahte benliktir; dirilen ise Hakk ile var olan hakiki kuldur.

Bu durum, Fena ve Beka kavram çiftini doğurur. Bu iki kanat olmadan Tevhid semasında uçulmaz. İhtiyari ölüm, sâlikin kendi fiillerinden, sıfatlarından ve en nihayetinde kendi vehmî varlığından Fena bulması, yani soyunmasıdır. Bu, bir hiçliğe düşüş değil, bir arınmadır. Kendi fâni sıfatlarından öldüğün an, Hakk’ın bâki sıfatlarıyla giydirilirsin. İşte bu da Beka’dır. Kendi cüz’i görmenden fâni olursun, Hakk’ın Basîr ismiyle bâki olursun. Kendi acizliğinde yok olursun, Hakk’ın Kâdir ismiyle var olursun. İhtiyari ölüm, bu ilahi alışverişin kapısıdır. Varlığını verirsin, karşılığında Hakk’ın varlığını bulursun. Bu, en kârlı ticarettir.

Bütün bu yolların ve menzillerin varacağı son nokta ise Tevhid’dir. Varlıktaki ikiliği, yani “ben ve Sen” ayrımını kaldırmanın ameli yoludur ihtiyari ölüm. İnsan, kendi varlığını Hakk’ın varlığına ortak koştuğu müddetçe, gizli bir şirk içindedir. Bu, puta tapmak gibi açık bir şirk değil, şirk-i hafî yani gizli şirktir. “Ben yaptım”, “ben bildim”, “ben varım” demek, Hakk’ın mutlak varlığına karşı bir iddiadır. İhtiyari ölüm, bu iddiadan vazgeçmektir. Bu iddia öldüğünde, geriye sadece “Lâ ilâhe illallah” hakikati kalır: O’ndan başka fâil, O’ndan başka mevcûd yoktur. Böylece sâlik, Tevhid’i ilim olarak bilmekten, hâl olarak yaşamaya geçer.

Son olarak, bildiğimiz fiziki Ölüm ile bu manevi ölümü ayırt edelim. Herkesin tadacağı zorunlu, yani ızdırari Ölüm, bir kapıdan geçmektir. Lakin o kapıdan nasıl geçeceğin, bu dünyadaki hâline bağlıdır. İhtiyari ölümü bu dünyada tadan, yani ölmeden evvel ölen kimse için fiziki ölüm, bir korku ve yok oluş anı değil, bir vuslat anı, bir şeb-i arûs, yani düğün gecesidir. O, zaten sevgilinin diyarının hasretiyle yanmış, kendi benliğini o yolda kurban etmiştir. Fiziki ölüm geldiğinde, bu sadece perdenin son kez kalkması ve özlemin bitmesidir. Diğerleri için bir son olan şey, ârif için hakiki başlangıçtır.

Kütüphanedeki Kaynaklar

Bu kütüphanenin temelini oluşturan üç büyük kaynak, ihtiyari ölüm sırrını üç farklı pencereden, ama aynı manzaraya bakarak anlatır. Her biri, sâlikin farklı bir latîfesine, farklı bir idrak seviyesine hitap eder.

Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri’nin sohbet ve eserlerinde ihtiyari ölüm, seyr-i sülûkun amelî bir esası, mürşid-mürid ilişkisinin kalbi olarak karşımıza çıkar. Terzibaba’nın dilinde bu kavram, soyut bir hikmet olmaktan çıkar, dergâhın içinde, zikir halkasında, müridin gördüğü bir zuhuratta yaşanan somut bir tecrübeye dönüşür. O’nun beyanlarında ihtiyari ölüm, kulun kendi varlığının bir vehimden ibaret olduğunu, asıl varlığın zaten Hakk’ın kulda müteayyin olan varlığı olduğunu idrak etme anıdır. Bu idrak, mürşidin himmetiyle gerçekleşen bir “öldürme” fiilidir; mürşid, müridin nefsini ilahi iradenin kılıcıyla keser ve karşılığında ona Hakk’ın Zât’ını, yani Îkân mertebesini bahşeder. Zikrin her bir nefes alıp verişi, bu ölüm ve dirilişin talimidir. Nefesi içeri çekerken “Hû” ile kendi varlığından ölmek, nefesi verirken yine “Hû” ile Hakk ile dirilmektir. Terzibaba’nın irfan mektebinde ihtiyari ölüm, “can çıkmadan huy çıkmaz” deyişinin sırrına ermek, kötü huyları ve hayvani sıfatları daha bu dünyadayken terk ederek kendi kıyametini koparmaktır.

Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri’nin Füsûsu’l-Hikem’inde ise mesele, vücûdun mertebeleri ve varlığın hakikati planında, derin bir hikmet diliyle ele alınır. Füsûs’a göre ihtiyari ölüm, varlığın Zât-ı Mutlak’tan tenezzül ederek âlemlere inişi sırasında giyindiği elbiseleri, yani taayyünleri (belirginleşmeleri) ve kayıtları, tekrar geldiği yere iade etme iradesidir. Beden ve tabiat, bu iniş sırasında giyilen en son ve en kesif (yoğun) elbisedir. “Ölmeden evvel ölünüz” sırrı, bu elbiseyi ve onun getirdiği hükümleri, yani bedene ve tabiata ait istek ve alışkanlıkları, daha fiziki ölüm gelmeden iradi olarak terk etmektir. Şeyh-i Ekber, bu hâli Yûsuf Fassı’nda işaret ettiği gibi, şehadet âleminin de bir tür rüya olduğunu idrak etmeye benzetir. İhtiyari ölüm, bu rüyadan uyanma eylemidir. Uyanan kişi, rüyada kendini kral sanan biriyken aslında yatağında yatan bir fakir olduğunu anlar. Bizim “ben” dediğimiz varlık da, hakikat uykusunda gördüğümüz bir rüyadır. Bu rüyadan uyanmak, varlık iddiasından vazgeçmek ve en büyük şirk olan “vücud şirki”nden kurtulmaktır. Bu, Hakk’a vuslata engel olan en kalın perdeyi, yani kendi vehmî varlık perdesini yırtmaktır.

Hazret-i Mevlânâ’nın Mesnevî-i Şerîf’inde ise bu derin hikmet, aşkın ve cezbenin diliyle, gönüllere işleyen hikâyeler ve sembollerle anlatılır. Mesnevî’de ihtiyari ölüm, “Hakk’ın şarabıyla sarhoş olmak”tır. Bu sarhoş, dünyanın geçici zevklerinden, makam ve mevki sevdasından, nefsani arzulardan ayılmıştır ve bu ayıklık, onu kıyamete kadar terk etmez. O, artık başka bir âlemin sarhoşudur. Mevlânâ, bu hâli, sevgilinin bir “libaslı” (giysili) bir de “libassız” (çıplak) kucaklanmasıyla anlatır. Kendi benlik elbisenle sevgiliye sarılmaya çalışmak, ilme’l-yakîn seviyesinde, perdeli bir vuslattır. Ama o benlik elbisesini, yani beşeri vasıfları çıkarıp attığında, ihtiyari ölümle öldüğünde, sevgiliyi “libassız”, yani hiçbir aracı olmadan, ayne’l-yakîn mertebesinde kucaklarsın. “Beşeri vasıflardan öl ki sırlar denizi seni başının üzerine koysun” buyurur. Kuyumcunun cariyeye olan nefsani aşkının, ancak hekimin verdiği ilahi marifet şerbetiyle “öldürülmesi” ve böylece hakiki aşka yer açılması hikâyesi, ihtiyari ölümün nasıl bir dönüşüm olduğunu en güzel anlatan misallerden biridir. Mesnevî için ihtiyari ölüm, aklın ve mantığın sınırlarını aşıp aşk ile kendini kurban etmektir.

Değerlendirme

İhtiyari ölüm, bir son değil, hakiki bir başlangıçtır; bir yok oluş değil, ebedî varlığa doğuştur. Bu, nefsin karanlık zindanından ruhun aydınlık göğüne hicret etmenin adıdır. Sâlik için bu yoldaki en temel vazife, bu manevi ölümü her an, her nefes talim etmek, kendi varlık iddiasından vazgeçerek Hakk’ın iradesine teslim olmaktır. Terzibaba’nın sohbetindeki amelî rehberlik, İbn Arabî’nin Füsûs’undaki hikemî derinlik ve Mevlânâ’nın Mesnevî’sindeki ilahi aşk, bu teslimiyetin farklı veçhelerini gözler önüne serer. Unutulmamalıdır ki, bu ölüm, bir kerelik bir hadise değil, “Müslüman olarak ölünüz” ayetinin sırrınca, son nefese kadar her an Müslüman, yani teslim olarak yaşama gayretinin ta kendisidir. Yol budur, yordam budur; geri kalan, laf u güzaftır.

Bu makale, Terzibaba Irfan Mektebi Dijital Kutuphanesi Wiki-Enhanced RAG sistemi tarafindan 25 kaynak eserden sentezlenmistir.

Model: gemini-pro-augmented-mesnevi | Olusturulma: 11.06.2026