İstidrâc
Hakikat yolculuğu, her adımı dikkat isteyen, her tecellîsi hikmetle okunması gereken bir seyr ü sülûktur. Bu yolda bazen kulun önüne serilen nimetler, zuhûr eden hârikulâde haller, aslında bir kerâmet değil, bir imtihan perdesidir. Kişi, bu ilâhî lütuf gibi görünen hediyelerle sarhoş olurken, aslında helâk uçurumuna doğru adım adım yaklaştırıldığını fark etmez. Tasavvuf büyüklerinin, irfan ehlinin ‘istidrâc’ diyerek uyardığı ince sır budur. Terzibaba İrfan Mektebi'nin usûlünde bu konu, sâlikin kalbini ve nefsini tanıması, ayağını sağlam basması için en mühim derslerden biridir. Bu ilâhî mekr perdesi, kerâmet gibi görünen bu helâk edici lütfun hakikatini anlamak gerekir.
Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı
İstidrâc, Arapça ‘derece’ (دَرَجَة) kökünden gelir. Lügatte birini bir dereceye, bir basamağa yavaş yavaş, adım adım çıkarmak veya indirmek demektir. Bu kelimenin kökündeki ‘tedrîcîlik’, yani aşama aşama olma hâli, meselenin can alıcı noktasıdır. Cenâb-ı Hakk, isyanında ve gafletinde direnen kulunu birdenbire yakalamaz; bilakis ona mühlet verir, nimetler sunar, onu kendi hâline bırakarak derecesini yavaş yavaş düşürür ve helâkini hazırlar. Bu hal, Kur'ân-ı Kerîm’de "Onları bilmedikleri bir yönden yavaş yavaş azaba yaklaştıracağız" (A'râf, 7/182) âyet-i kerîmesinin bir tefsiri gibidir. Helâk anîdir, fakat oraya götüren süreç yavaş ve aldatıcıdır.
Tasavvuf ıstılahında istidrâc, Hakk’ın, fâsık, münkir veya gaflet içindeki bir kuluna, günahları ve isyanı içinde yüzerken olağanüstü hâller, dünyevî başarılar ve nimetler vermesi, fakat bu nimetlerle onu yavaş yavaş helâke sürüklemesidir. Dışarıdan bakınca bu hâl, bir velîden zuhûr eden kerâmet ile karıştırılabilir. Birinin duası hemen kabul olur, öbürü tayy-i mekân eder, bir diğeri kalplerden geçeni bilir gibi görünür. Lâkin aralarında yerden göğe fark vardır.
Bu fark, menşe ve gâyede gizlidir. Kerâmet, velâyet nûrunun bir cilvesi, kulun Hakk’a olan teslimiyetinin ve muhabbetinin bir meyvesidir. Velî, kendisinden zuhûr eden bu hâle iltifat etmez, onu Hakk’tan bilir, nefsine bir pay çıkarmaz ve o hâlin içinde kaybolmaz. Kerâmet, velînin kulluğunu ve acziyetini pekiştirir. İstidrâc ise, kulun Hakk’tan uzaklığının, kendi nefsine dönüklüğünün ve kibrinin bir neticesidir. İstidrâca kapılan kimse, kendisinden beliren bu hârikulâde durumu kendi gücüne, bilgisine veya seçilmişliğine bağlar. Bu, nefs-i emmârenin en sevdiği oyundur. Nefs, ‘Bak ne kadar kıymetliyim ki, bana bunlar veriliyor’ diye fısıldar ve kişiyi benlik deryasında boğar.
Kerâmet, dostu dosta yaklaştıran bir davettir. İstidrâc ise, düşmanı tuzağa çeken bir yemdir. Biri baldır, şifadır; diğeri zehirli baldır, helâktir. Bu yüzden arifler, "Verâda kerâmet arama, istikamette kerâmet ara" buyurmuşlardır. Asıl kerâmet, uçmak veya kaçmak değil, her türlü hâl ve tecellî karşısında şeriat ve edeb dairesinde dosdoğru kalabilmektir.
Rahmân ve Rahîm olan Cenâb-ı Hakk'ın kuluna böyle bir yola müsaade etmesindeki sır, Hakk’ın adaletinde ve kulun iradesine olan hürmetinde gizlidir. Kul, yüzünü Hakk’tan çevirip kendi vehmine, nefsine, enâniyetine döndüğünde, Hakk da onu o vehmiyle baş başa bırakır. Ona istediği oyuncağı verir ki, o oyuncakla oyalanırken hakikatten tam manasıyla perdelensin. Kul, güç ve iktidar istiyorsa, Hakk ona Firavun’a verdiği gibi mülk verir. Kul, ilim ve manevî hâllerle kibirlenmek istiyorsa, Hakk ona Bel'am b. Bâûrâ’ya verdiği gibi isimleri bilme yetisi verir. Fakat bu veriş, bir lütuf değil, kişinin kendi talebinin bir yansıması, bir imtihan ve nihayetinde bir ilâhî mekr, yani tuzaktır. Verilen nimet, kulun şükrünü değil, tuğyanını (azgınlığını) artırıyorsa, o nimet artık istidrâc olmuştur.
İrfan yolunda sâlikin en büyük korkusu günah işlemek değil, istidrâca kapılmaktır. Çünkü günahkâr, acziyetini bilir, tövbe kapısını çalar. İstidrâca düşen ise kendini kâmil sanır, tövbe aklına bile gelmez. O, kendisine verilen sahte ışığı hakiki nûr zanneder ve o ışığın peşinden giderken körleşir. Bu sebeple bir mürşid-i kâmilin nazarı, terbiyesi ve sâlikin ona tam teslimiyeti, ayağını bu kaygan zeminden koruyan en büyük güvencedir. Mürşid, sâlikin kalbindeki her değişikliği, her parıltıyı tartar; hangisinin Rahmânî bir ilham, hangisinin nefsânî bir vesvese veya şeytanî bir aldatmaca, hangisinin de helâke götüren bir istidrâc olduğunu ayırt eder ve sâliki uyarır. İstidrâc, manevî yolun en sinsi tehlikesidir ve ondan korunmanın yolu, hiçliği ve acziyeti kuşanıp bir bilenin eteğine yapışmaktır.
Terzibaba'nın Nazarıyla İstidrâc: Aslı ve Mertebesi
Tecellînin İki Yüzü: Kerâmet ve İstidrâcın Vücûd Mertebesindeki Yeri
Bütün bu hâller, yani kerâmet de, istidrâc da, Zât-ı Mutlak mertebesinde söz konusu değildir. Hakk'ın Zât'ı, her türlü sıfattan, isimden, şekilden ve tecellîden münezzehtir. O mertebe, Ahadiyet (mutlak ve kayıtsız birlik) mertebesidir ki, orada ne zıtlık vardır ne de çokluk. Ne kerâmetten bahsedilir ne de istidrâcdan. Orası, "kün" emrinin dahi sükût ettiği, "Hû" sırrının hüküm sürdüğü mutlak gayb âlemidir.
Bu hâller, ancak isimlerin ve sıfatların âleminde, yani Vâhidiyyet mertebesinde ve onun altındaki mertebelerde belirir. Vâhidiyyet, Cenâb-ı Hakk'ın bütün Esmâ-i İlâhî'sinin (İlâhî İsimler) birbirinden ayrıştığı, potansiyel olarak belirdiği mertebedir. Bu mertebede zıtlıklar ortaya çıkar. El-Hâdî (hidayet veren) isminin karşısında el-Mudill (dalâlete düşüren) ismi durur. Er-Rahmân isminin tecellîsi varsa, el-Kahhâr isminin de tecellîsi vardır. En-Nâfi' (fayda veren) isminin yanında ed-Dârr (zarar veren) ismi de mevcuttur.
Kerâmet ve istidrâc, bu zıt isimlerin kevnî (âlemlere yansıyan) tecellîlerinden ibarettir.
- Kerâmet, Hakk'ın Velî, Hâdî, Latîf, Rahmân gibi cemâlî isimlerinin bir velî kulunun eliyle zuhûra çıkmasıdır. Bu tecellî, kulun Hakk'a olan teslimiyetinin, ubûdiyyetinin (kulluk) ve velâyet yolundaki sadakatinin bir meyvesidir. Velî, o kerâmeti kendinden bilmez, Hakk'ın bir ikramı ve aynı zamanda bir imtihanı olarak görür. Kerâmet, onun Hakk'a olan hayretini ve tevâzusunu artırır.
- İstidrâc ise, Hakk'ın Mudill, Mekkâr (hile ile karşılık veren), Dârr gibi celâlî ve kahır tecellîsi taşıyan isimlerinin, isyankâr veya gafil bir kulun eliyle zuhûra çıkmasıdır. Bu tecellî, kulun kendi nefsine yönelmesinin, kibrinin ve hakikatten yüz çevirmesinin bir neticesidir. Kul, bu olağanüstü hâli kendinden bilir, nefsini ilâhlaştırır ve bu durum onun helâkine giden yolu süsleyen bir aldatmaca olur.
Her iki hâdise de aslında Hakk'ın fiilidir. Aradaki fark, fiilin mazharı olan kulun duruşundadır. Biri, fiili Fâil-i Mutlak'a iade edip kulluğunda derinleşirken, diğeri fiili nefsine mal edip rablik davasına soyunur. Biri nurla yükselir, diğeri ateşle alçalır. Bu sebeple, vücût mertebeleri itibariyle bakıldığında, istidrâc, hakikatin üst mertebelerinden bir zuhûr değil, kulun kendi vehmiyle en alt mertebelere doğru yaptığı bir tenezzülün, bir düşüşün adıdır.
İlâhî Bir Sınav Olarak Mekr: Hakk'ın Aldatıcı Lütfu
Tasavvuf ıstılahında istidrâcın en yakın olduğu kavram, "Mekr-i İlâhî"dir. Kur'ân-ı Kerîm'de geçen "Onlar tuzak kurdular, Allah da tuzak kurdu. Allah, tuzak kuranların en hayırlısıdır" (Âl-i İmrân, 54) âyeti, bu sırra işaret eder. Cenâb-ı Hakk'ın mekr'i, kullarınki gibi bir hile veya aldatma değildir. O, kulun kendi iradesiyle seçtiği isyan ve gaflet yolunda, onu kendi hâline bırakması ve hatta o yolda başarılı gibi göstermesidir. Bu, kulun kendi tuzağına düşmesi için ipinin uzatılmasıdır.
İstidrâc, bu ilâhî mekr'in en somut tecellîsidir. Bir kimse, mürşitsiz, edepsiz, usûlsüz bir şekilde sadece nefsânî bir güç arzusuyla zikre veya riyâzete yönelirse, kalbi temizlenmediği için bu yolda bazı olağanüstü hâller yaşayabilir. Tayy-i mekân (mekân aşma), insanların kalbinden geçenleri bilme, eşya üzerinde tesir etme gibi durumlar zuhûr edebilir. İmtihan bu noktada başlar:
- Eğer kul, bu hâli Hakk'tan bir imtihan bilip hemen mürşidine sığınır, "Bu benlik bir iş değildir, bir imtihandır" diyerek tevazu gösterirse, o imtihanı geçmiş olur. O hâl ya ondan alınır ya da kerâmete dönüşür.
- Fakat kul, bu hâli kendi marifeti, kendi gücü, kendi kemâlâtı zannederse, "Ben oldum, ben erdim" vehmine kapılırsa, o an istidrâc kapısı sonuna kadar açılmış demektir.
Hakk, onun bu kibrini ve benliğini daha da artırmak için bu tür hâlleri ona yağdırır. O, her yeni olağanüstü hâl ile biraz daha Firavunlaşır, biraz daha nefsini rab edinir. Etrafına insanlar toplanır, ona tâbi olurlar. O da kendisini bir kutup, bir gavs zannetmeye başlar. Hâlbuki o, derece derece helâke çekilmektedir. Verilen her nimet, aslında onu batıracak bir ağırlıktır. Verilen her sahte kuvvet, onu cehennemin dibine daha hızlı çekecek bir itmedir. Bu, Hakk'ın Mekkâr isminin tecellîsidir ki, kul kendi kibriyle kendi sonunu hazırlar. Hakk ona sadece istediğini vermiştir; zâhiren lütuf, bâtınen kahır olanı...
Tenezzül ve Perdelenme: Vehmin Hakikati Örtmesi
İstidrâcın vücûdî temelini anlamak için "tenezzül" ve "perdelenme" kavramlarını doğru anlamalıyız. Vücûd-u Mutlak (Mutlak Varlık), âlemlerin zuhûru için mertebe mertebe tenezzül etmiştir. Bu, Zât'ın kendi hakikatinden bir şey kaybetmeden, sıfatları ve isimleriyle âlemlerde görünmesidir. Sâlikin yolculuğu ise bu tenezzülün tersine, yani bir "urûc" (yükseliş) yolculuğudur; âlemlerden geçerek aslına, kaynağına dönme çabasıdır.
İstidrâca düşen kimse ise bu yükseliş yolculuğunu tersine çevirir. O, manevî bir tecrübeyi, bir tecellîyi basamak yaparak daha yukarı çıkmak yerine, o tecellînin suretine takılıp kalır ve aşağıya doğru bir inişe, yani ikinci bir tenezzüle başlar. Bu, kevnî bir tenezzül değil, manevî bir çöküştür.
Bu çöküşün temelindeki illet, "vehim"dir. Vehim, hakikati olduğu gibi değil, nefsin arzuladığı gibi algılama gücüdür. İstidrâc sahibi, kendisinden zuhûr eden fiilin hakiki fâilinin Fâil-i Mutlak olan Hakk olduğunu idrak edemez. O, tecellînin sadece mazharı, yani bir ayna olduğunu unutup, tecellîyi kendi zatına, kendi nefsine nispet eder. "Ben yaptım," "Ben biliyorum," "Benim gücümle oldu" demeye başlar.
Bu "ben" iddiası, en kalın perdedir. Kişi, Hakk'ın bir lütfu veya imtihanı olan bir tecellî ile perdelenmiş olur. Nur, nur ile perde olur. Kul, kendisinden zuhûr eden fiilin A'yân-ı Sâbite'sindeki (ezelî hakikatindeki) istidatların bir yansıması olduğunu unutur ve o fiilin Hâlık'ı olduğunu zanneder. Bu, en tehlikeli şirk-i hafîdir (gizli şirk). Perde, dışarıdan bir varlık değil, kulun kendi vehminin ve kibrinin dokuduğu bir ağdır. Artık o, hakikati göremez. Her tecellîyi kendi büyüklüğünün bir delili sayar. Her nimetin bir istidrâc olabileceğini aklına bile getirmez. Kendi cehennemini, kendi elleriyle inşa ettiği bir cennet sanır. Bu, perdelenmenin en acı hâlidir: kişi, körlüğünü aydınlık zanneder.
Velâyet Nûru ve Nübüvvet Zulmeti: İki Yolun Ayrımı
İstidrâc ile kerâmet arasındaki farkı daha iyi anlamak için, bu iki hâlin kaynağına bakmak gerekir. Bu kaynaklar, velâyet ve nübüvvettir.
Kerâmet, velâyet (dostluk, velîlik) nûrunun bir yansımasıdır. Velâyet ise, nübüvvetin bâtını, yani iç yüzüdür. Her velî, kendi peygamberinin yoluna, şeriatına ve ahlâkına harfiyen tâbi olan kimsedir. Bu yüzden velîden zuhûr eden her kerâmet, aslında tâbi olduğu peygamberin bir mucizesinin gölgesidir. O, Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) getirdiği Muhammedî mîzana, yani tenzih-teşbih dengesine sımsıkı sarılmıştır. Bu yüzden kerâmet, onun ayağını kaydırmaz. Çünkü o bilir ki, bu hâl ona ait değildir. O sadece bir emanetçidir. Bu yüzden kerâmetten zevk almak yerine, onun sorumluluğundan korkar. Bu hâl, onun kulluk şuurunu ve Hakk'a olan ihtiyacını artırır.
İstidrâc ise, "nübüvvet zulmeti" diyebileceğimiz bir durumdan kaynaklanır. Buradaki "zulmet" (karanlık), nübüvvetin kendisiyle ilgili değildir; bilakis, nübüvvetin aydınlık yolundan sapmanın, o yola sırt çevirmenin getirdiği karanlıktır. Nübüvvetin özü, tam teslimiyet ve mutlak ubûdiyyettir. Peygamberler, kendilerinden zuhûr eden mucizeleri asla kendilerine nispet etmemiş, daima "Bu, Rabbimin bir lütfudur" demişlerdir.
İstidrâc sahibi ise bu teslimiyet halkasının dışına çıkmıştır. O, peygamberlerin yolunu değil, kendi nefsinin yolunu takip eder. Bu yüzden ondan zuhûr eden olağanüstü hâl, onu nübüvvetin nûruna değil, kendi benliğinin karanlığına götürür. Bu hâl, onun kibrini, benliğini ve firavunluğunu besleyen bir yakıt olur. O, bu sahte ışıkla aydınlandığını sanırken, aslında hakikat güneşinden uzaklaşarak ebedî bir zulmete doğru koşmaktadır.
Özetle kerâmet, İnsân-ı Kâmil olma yolunda, yani Muhammedî ahlâk ile ahlaklanma yolunda sâlike verilmiş bir teyit ve imtihan iken; istidrâc, bu yoldan sapmış, nefsini ilâh edinmiş kimsenin helâkini hazırlayan ilâhî bir mekrdir. Biri velâyet nûrunun bir pırıltısı, diğeri nübüvvet yolundan sapmanın getirdiği zifiri bir karanlıktır.
Terzibaba Geleneğinde İstidrâc'in Yaşanması
İstidrâc belâsı, Hakk yolcusunun seyr-i sülûkunda karşısına çıkabilir, dönemeçlerde pusuya yatabilir. Bu ilâhî tuzaktan korunmanın yollarını Terzibaba mektebinin usûl ve erkânı dairesinde anlamak gerekir. Şeytanın en tehlikeli hilesi, insana kendisini evliyâ sandırmasıdır. İstidrâc ise, bu sanrının Cenâb-ı Hakk tarafından nimet perdeleriyle süslenerek kulun önüne konulmasıdır. Dışı bal, içi zehirdir. Görünüşü lütuf, neticesi kahırdır. Bu yüzden yolun başındaki sâlik için de, yolun ortasında yorulan derviş için de en büyük imtihanlardan biridir.
Nefsin Tuzakları ve Hârikulâde Hâller
Hakk yoluna yeni adım atmış bir can düşünelim. İçinde coşkun bir ateş, samimi bir arayış vardır. Zikre, ibadete sarılır. Bu samimiyet ve gayretin bereketiyle, manevî âlemden kendisine bazı kapılar aralanabilir. Gözüne nur inebilir, kulağına fısıltılar gelebilir, rüyaları sâdık çıkmaya başlayabilir, kalbine bir ferahlık, bir genişlik gelir. Yolun en tehlikeli kavşağına gelinmiştir.
Bu kavşak, nefs-i emmâre’nin, yani insana sürekli kötülüğü ve benliği emreden en aşağı mertebedeki nefsin tuzağının kurulduğu yerdir. Nefs-i emmâre, fıtratı gereği “ben” demekten zevk alır. Zuhûr eden bu olağanüstü hâlleri gördüğünde, derhal üzerine atlar ve sahiplenir. “Ben zikrettim de oldu”, “Benim kalbim temiz ki bu haller bana geliyor”, “Demek ki ben seçilmiş bir kulum” gibi vesveselerle sâlikin kulağına fısıldamaya başlar. Bu sahiplenme, istidrâc kapısının anahtarıdır.
Hakiki bir kerâmet, velâyet nûrunun bir yansımasıdır. Kerâmet sahibi velî, o hâlin kendisinden değil, Hakk’tan olduğunu bilir. O hâl zuhûr ettiğinde, kendisi aradan çekilir, ortada sadece Fâil-i Mutlak’ın fiili kalır. Velî, o hâlden ötürü daha da mahcup olur, daha da hiçliğinin farkına varır. Kerâmet, onun Hakk karşısındaki acziyetini ve fakrını artırır. O, bir su borusu gibidir; içinden hayat veren su geçer ama boru, “Bu suyu ben akıtıyorum” demez.
İstidrâca düşen kimse ise, tam tersine, bu hâlleri kendi marifeti, kendi gücü, kendi mânevî rütbesi olarak görür. O hâller, onun benliğini küçültmez, aksine dev gibi büyütür. Kendini diğer insanlardan üstün görmeye, onlara tepeden bakmaya başlar. Bu hâller, onun için birer madalya, birer rütbe hâline gelir. Oysa tasavvuf yolunda rütbe, ancak hiçlikte ve yoklukta aranır.
Mürşid-i kâmil denetimi olmaksızın, kendi başına yol almaya çalışan bir sâlikin bu tuzağa düşmesi neredeyse kaçınılmazdır. Çünkü ona “Dur, o gördüğün bir seraptır. O hâle takılma, yoluna devam et. Bu, Hakk’ın seni denemek için önüne attığı bir oyuncaktır” diyecek bir uyarıcı yoktur. Kendi vehminin karanlığında, istidrâcın sahte ışığını güneş zanneder ve o sahte güneşe doğru koştukça helâkine yaklaşır. Mürşidsiz zuhûr eden her hârikulâde hâl, altında istidrâc yılanının saklandığı bir çiçek demeti olabilir.
Zikrin Rûhu: Sayı Değil, Edeb
Tasavvuf yolunun direği zikirdir. Zikir, kalbin cilâsı, ruhun gıdasıdır. Ancak her ilacın bir kullanım usûlü olduğu gibi, zikrin de bir usûlü, bir edebi vardır. Bu edebe riayet edilmediğinde, şifa olması beklenen zikir, en büyük istidrâc kapılarından birine dönüşebilir.
Pek çok insan, zikri bir sayı meselesi, bir aded tamamlama yarışı olarak görmektedir. “Günde on bin defa şu ismi çektim”, “Kırk günde yüz bin tevhidi bitirdim” gibi sözler, nefs-i emmâre’nin gururunu okşayan, onu semirten ifadelerdir. Elbette virdlerin, zikirlerin belli sayılarda yapılmasının hikmetleri vardır. Lâkin sayı, zikrin kabuğu, zarfıdır. Rûhu ise edeptir, huzurdur, samimiyettir.
Edepten yoksun, sadece dilin tekrar ettiği, kalbin ise gaflette olduğu bir zikir, kişiyi Hakk’a yaklaştırmaz. Bilakis, bu mekanik tekrar, kişide bir tür mânevî sarhoşluk, bir hâl üretebilir. Sâlik, bu sahte mânevî hazzı, bu geçici vecd hâlini, ulaştığı bir makam zanneder. “Ne kadar çok zikredersem o kadar yükselirim” gibi bir denkleme kendini inandırır. Cenâb-ı Hakk da onun bu aldanışını artırmak için, zikriyle uyumlu gibi görünen bazı hâller ona ihsan eder. Belki rüyasında yeşiller giymiş zatlar görür, belki zikir esnasında etrafında ışıklar hârelenir.
Bu, tam bir istidrâc manzarasıdır. Kişi, zikrinin sayısıyla övünürken, aslında edebi terk ettiği için Hakk’tan uzaklaşmaktadır. Zikir, “ben”i yok etmek için bir baltadır. Ama o, bu baltayı alıp kendi “ben” putunu yontmak için kullanmaktadır. Zikrin gayesi, zikredilende fânî olmaktır. Sâlik ise zikri, kendi varlığını ispat etmek için bir vasıta hâline getirmiştir.
Terzibaba mektebinde zikrin adedi değil, edebi önceliklidir. Edeb, zikre başlarken Cenâb-ı Hakk’ın huzurunda olduğunu idrak etmektir. Kendi acziyetini, fakrını, hiçliğini bilerek o kapıya bir dilenci gibi gelmektir. Zikir esnasında kalbini dünya kelâmından ve hayallerden temizlemeye çalışmaktır. Zikrin sonunda ise, “Ben zikrettim” demek yerine, “Ya Rabbi, bana zikretmeyi lütfeden de Sensin, zikrimi kabul edecek olan da Sensin. Bu âciz kulunun zikrinden ne olur ki?” diyebilme teslimiyetidir.
Bu edeb ile çekilen bir avuç “Allah” zikri, edepsizce çekilen yüz binlerce zikirden daha makbuldür ve sâliki istidrâc çukuruna düşmekten koruyan en sağlam kalkandır. Çünkü edeb, kulun kendi haddini bilmesidir. Haddini bilen ise, Rabbini bulur ve O’nun tuzağına düşmekten emin olur.
Mürşid Kalkanı: Teslimiyetle Gelen Furkân
Yol sarp, düşman gizli, tuzaklar çoktur. Bu tehlikeli yolculukta sâlikin sığınağı ve kalkanı, bir Mürşid-i Kâmil’in eteğine yapışmak ve ona tam bir teslimiyet ile bağlanmaktır. İstidrâc ile kerâmeti, Rahmânî ilham ile şeytanî vesveseyi birbirinden ayırma gücü, yani furkân, yolun başında sâlikte bulunmaz. Bu güç, nefsini tezkiye etmiş, kalbini arındırmış, Hakk’ın boyasıyla boyanmış bir İnsân-ı Kâmil’e bahşedilmiş bir lütuftur.
Mürid, kendisinde zuhûr eden her türlü olağanüstü hâli, rüyayı, kalbine gelen her ilhamı, bir an bile kendine mal etmeden, üzerinde düşünmeden, yorumlamadan derhal mürşidine arz etmekle mükelleftir. Bu arz ediş, basit bir bilgi verme eylemi değildir. Bu, o hâlin sahipliğinden feragat etme, “Bu benim değil, ne olduğunu Sen bilirsin” deme eylemidir. Bu, benlik iddiasından sıyrılıp, mürşidin irfanına sığınmaktır.
Mürşid, o hâlin kendisine değil, o hâlin müridin kalbinde bıraktığı ize bakar. O hâl, müridde kibre, ucûba (kendini beğenme), diğer insanları küçük görmeye mi sebep olmuş? Yoksa tevazuya, mahviyete, daha çok şükür ve niyâza mı yöneltmiş? Eğer birincisi ise, mürşid onun bir istidrâc olduğunu anlar ve derhal o hâli müridin gözünde değersizleştirir. “Boşver onu, sen dersine devam et”, “O bir şey değil, nefsinin oyunudur” gibi sözlerle o sahte ışığı söndürür. Hatta bazen müridin nefsini kıracak, onu aşağılara çekecek bir hizmet vererek, o benlik dağını yerle bir eder.
Eğer hâl Rahmânî bir tecellî, bir lütuf ise, mürşid yine müridin o hâle takılıp kalmasına izin vermez. “Şükret, ama ona güvenme. Veren, dilediği zaman alır. Sen hediyeye değil, Hediyeyi Veren’e bak” diyerek, müridin nazarını tekrar Zât-ı Mutlak’a çevirir. Çünkü yolculukta duraklamak, gerilemektir. En güzel menziller bile, asıl maksada giden yolda birer perdedir.
Teslimiyet, aklı bir kenara bırakmak değil, aklın aczini itiraf edip, kalbinin gözü (basîret) açılmış birinin rehberliğine kendini emanet etmektir. Mürid, mürşidinin kalbini bir ayna bilir. Kendi göremediği yüzündeki is ve lekeyi, o aynada görür. Mürşit, müridin Muhammedî mîzanıdır; onunla kendi hâlini tartar, ayarını düzeltir.
Bu teslimiyet kalkanını kuşanmayan, “Ben kendi kalbimin sesini dinlerim” diyerek yola çıkan kimse, kalbine fısıldayanın Rahman mı yoksa şeytan mı olduğunu nasıl ayırt edecektir? İstidrâcın en tatlı melodilerle geldiğini unutur. Mürşidsiz seyr-i sülûk, kaptansız ve pusulasız bir gemiyle azgın bir okyanusa açılmaya benzer. İlk fırtınada alabora olması, ilk sahte ışığa kanıp kayalara bindirmesi mukadderdir.
İstidrâc, sâlikin yoldaki gölgesidir. Kişi ne kadar benliğine, kendi varlığına dönerse, o gölge o kadar büyür ve koyulaşır. Ne zaman ki yüzünü tamamen Varlık Güneşi’ne döner ve bir mürşid-i kâmilin rehberliğinde O’nda fânî olmaya başlar, işte o zaman gölgesi ayaklarının altına düşer ve kaybolur gider.
Füsûsu'l-Hikem'de İstidrâc
Tasavvuf yolunun en ince ve tehlikeli dönemeçlerinden biri olan istidrâc meselesini, Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri'nin hikmet pınarından anlamaya çalışmak gerekir. Şeyh-i Ekber, Füsûsu'l-Hikem (Hikmetlerin Özleri) adlı eserinde peygamberlerin lisanıyla konuşur ve her bir peygamberin hikmetinde, varlığın başka bir sırrını açar.
İstidrâc bahsi, Füsûs'ta en keskin ve derinlikli şekliyle Mûsâ Fassı'nda, yani Hz. Mûsâ'ya bahşedilen hikmetin incelendiği bölümde karşımıza çıkar. Ancak bu hikmet, Hz. Mûsâ'nın karşısındaki Firavun'un şahsında tecessüm eder. Şeyh-i Ekber, şahıslara değil, o şahıslarda tecellî eden ilahi isimlere ve hakikatlere bakar. Firavun, sadece tarihî bir zalim değil, aynı zamanda kibrin, benliğin, Hakk'a karşı "ben" diyerek perdelenişin ve en nihayetinde istidrâcın kevnî bir timsalidir.
Firavun'un Sesi, Hakk'ın Söyletmesi: İstidrâcın Zirvesi
Füsûs'un Mûsâ Fassı'nda İbn Arabî Hazretleri, Kur'ân-ı Kerîm'de geçen Firavun'un o meşhur sözünü ele alır: "Ene Rabbukumu'l-A'lâ" (Ben sizin en yüce rabbinizim). Zâhirî hükme göre bu, küfrün ve şirkin en son perdesidir. Bir kulun, kendisini Yaradan'ın yerine koymasından daha büyük bir cürüm düşünülemez. Bu hüküm doğrudur ve yerli yerindedir. Lâkin hakikat ilmi, perdenin arkasına bakmayı gerektirir.
Şeyh-i Ekber sorar: Varlık âleminde Hakk'tan başka Fâil (işi yapan), Hakk'tan başka Mütekellim (konuşan) var mıdır? Cevap, Tevhid inancının temelidir: "Lâ fâile illallah." Öyleyse Firavun'un dilinden çıkan bu söz, kimin sözüdür? Hakikat mertebesi itibariyle konuşan, her an her zerrede kendi varlığını izhâr eden Hakk'ın kendisidir. Bütün varlık, O'nun Nefes-i Rahmânî'si ile vücûd bulmuş kelimelerden ibarettir. Firavun'un dili, o an için Hakk'ın bir tecellîsine âlet olmuştur. Söz, özü itibariyle doğrudur; zira bütün rablerin Rabbi, en yüce Rab, şüphesiz Cenâb-ı Hakk'tır.
Firavun'u kurtarmayan, bilakis helâkine sebep olan şey nedir? İstidrâcın sırrı tam bu noktada gizlidir. Firavun, bu sözün hakikatinden tamamen habersiz, tam bir gaflet ve perde içinde, bu ilahi tecellîyi kendi cüz'î varlığına, nefsine ve saltanatına nispet etmiştir. O, "Hakk benim dilimle kendini 'en yüce Rab' olarak tanıtıyor" marifetine sahip değildi. Bilakis, "Ben, yani şu etten kemikten Mısır'ın hükümdarı olan ben, sizin en yüce rabbinizim" vehmine kapılmıştı.
İstidrâc budur. Hakk, bir kuluna, hakikatin bir parçasını tattırır gibi yapar, ona bir hâl veya bir söz verir; ama kul, o hâlin sarhoşluğuyla ve kendi benliğinin karanlığıyla o tecellîyi sahiplenir. O tecellî, kulun kendi nefsine bir ayna olacağı yerde, nefsini daha da büyüten bir yakıta dönüşür. Firavun'a verilen nimetler, Nil'in emrindeymiş gibi akması, sahip olduğu güç ve saltanat... Hepsi birer istidrâc idi. Ve bu "Ene Rabbukumu'l-A'lâ" sözü, bu istidrâc silsilesinin zirvesi, son ve en büyük ilahi tuzak (mekr-i ilâhî) idi. O, bu sözle kendi helâk fermanını imzalamış oldu. Zira hakikati, kendi vehmiyle kirletti ve sahiplendi. Sâlik için bundan daha büyük bir tehlike yoktur: Kendisinde zuhûr eden bir güzelliği, bir kerameti, bir hikmetli sözü kendi nefsinden bilmek... Bu, Firavun'un yoluna bir adım atmaktır.
Son Nefes İmanının Geçersizliği: Seyr ü Sülûk Olmadan Gelen Marifet
Firavun'un kıssası, istidrâcın son perdesiyle devam eder. Ordusuyla Hz. Mûsâ ve inananları takip ederken deniz yarılır, sonra üzerine kapanır. Boğulmak üzereyken, can pazarı yaşanırken, bütün perdeler kalkar. Saltanat, güç, benlik davası sulara gömülür. O an Firavun, hakikati çıplak gözle görür ve haykırır: "İsrailoğullarının iman ettiğinden başka ilah olmadığına inandım ve ben de Müslümanlardanım!"
Zâhiren bir iman ikrarıdır bu. Ama Cenâb-ı Hakk'ın cevabı kesindir: "Şimdi mi? Hâlbuki daha önce isyan etmiştin ve bozgunculardan olmuştun."
Neden bu iman kabul edilmedi? Şeyh-i Ekber, bu meselenin hikmetini Füsûs'ta şöyle açıklar: İmanın makbul olanı, îmân-ı gaybtır, yani görünmeyene, duyularla idrak edilmeyene inanmaktır. Bu dünya, bir imtihan meydanıdır ve imtihanın şartı, hakikatin perdeli olmasıdır. Sâlikin bütün yolculuğu, bu perdeleri kendi gayretiyle, zikirle, fikirle, riyâzatla, bir mürşid-i kâmil rehberliğinde bir bir kaldırma yolculuğudur. Bu yolculuğun adı seyr-i sülûk'tur.
Firavun'un durumu ise bambaşkadır. O, seyr-i sülûk ile hakikate vasıl olmamıştır. O, imtihan süresi bittiğinde, ölüm anının gargara hâli denen, artık geri dönüşü olmayan noktasına geldiğinde, âhiret ahvâlinin ve azabın apaçık bir şehâdet (görüş) hâline gelmesiyle hakikati mecburen görmüştür. Bu, bir tercih neticesi olan iman değil, çaresizliğin getirdiği bir teslimiyettir. Bu, bir marifet değil, azabın bizzat kendisini görmektir.
Şeyh-i Ekber'in bakışıyla, teklif dünyasının (dâr-ı teklif) perdesi kalktığında, gayb şehâdete dönüştüğünde artık imanın bir kıymeti kalmaz. Çünkü artık ortada bir "seçim" yoktur. Sınav kâğıtları toplanmıştır ve öğrenci, cevap anahtarını gördükten sonra kâğıdını düzeltmeye çalışmaktadır. Bu, kabul edilmez.
Bu durum, sâlik için şu dersi içerir: Hakiki marifet, yani Hakk'ı bilme hali, bir seyr ü sülûk meyvesidir. Yolculuk olmadan, çile çekilmeden, nefs tezkiyesi yapılmadan son anda gelen bir "aydınlanma" veya "görüş", kişiyi kurtarmaz. Çünkü o bilgi, kişinin varlığına işlememiş, onu dönüştürmemiştir. O bilgi, Firavun'un bilgisi gibi, sadece felaketi haber veren bir bilgi olur. Kurtuluş, bilginin kendisinde değil, o bilgiye ulaşmak için katlanılan yolculuğun bizatihi kendisindedir. Yol, amacın bir parçasıdır. Hatta yol, amacın ta kendisidir.
Firavun, istidrâc ile yükseltilir gibi görünüp alçaltılmış, en sonunda ise gördüğü hakikat kendisini kurtarmamıştır. Çünkü o hakikate, benliğini kurban ederek değil, benliğinin kurbanı olarak ulaşmıştır. Onun imanı, kendi iradesiyle teslim ettiği bir kalenin imanı değil, düşman tarafından fethedilmiş bir kalenin enkazı başında edilen bir yemindir. Ve böyle bir yeminin, Varlık Sultanı'nın nezdinde bir geçerliliği yoktur.
Şeyh-i Ekber, Firavun'un şahsında bize sadece bir zalimin hikâyesini değil, Vücûd'un (mutlak varlık), tecellînin, perdelenişin ve istidrâcın ne kadar ince ve tehlikeli bir işleyişi olduğunu anlatır. Onun hikmeti, bizi Firavun'a lanet okumaktan daha derin bir yere, kendi içimizdeki Firavun'u tanımaya ve onun istidrâca kapılmasını önlemeye davet eder.
Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği
İstidrâc, sadece Firavun gibi bir hükümdarın değil, yola yeni çıkmış bir sâlikin, hatta yolun ortasında olduğunu zanneden bir dervişin bile ayağını kaydırabilecek ince bir sırdır. Bu sırrın anahtarı, Füsûsu’l-Hikem'in dokusuna işlenmiş olan zıtların birliği, yani Cem makamı idrakindedir.
İstidrâcın en ince tuzağı, sâlikin tenzih-teşbih dengesini kuramadan, yani Hakk’ı hem her şeyden münezzeh ve aşkın (tenzih) hem de her şeyde tecellî eden ve içkin (teşbih) olarak aynı anda görebilme makamına ermeden, yaşadığı olağanüstü hâllere kapılmasıdır. Yolun başında olan can, Hakk’ı sadece tenzih etmeye, yani O'nu göklerin ardında, ulaşılmaz bir Zât olarak düşünmeye alışıktır. Seyr-i sülûk ile kalbi açılmaya, zikrin nûruyla gönül gözü görmeye başlayınca, bu defa teşbih tecellîleri zuhûr eder. Bir anda duası kabul olur, aklından geçen karşısına çıkar, kalbine bir ilham doğar ve o ilhamın hakikati anında tecellî eder.
Sâlik, bu hâli tek kanatlı bir kuş gibi karşılar. Sadece teşbih kanadıyla, yani "Hakk bende tecellî etti" bilgisiyle uçmaya kalkar. Lakin tenzih kanadı, yani "Bu tecellî Hakk'tandır ama Hakk bu tecellîden ibaret değildir ve ben, bu tecellînin zuhûr ettiği bir hiçim" idraki kapalı kalmıştır. Bu tek kanatlı uçuş, bir yükseliş değil, kendi etrafında dönerek alçalan bir burgaca, bir girdaba düşüştür. Bu, istidrâctır. Kişi, kendisinden zuhûr eden fiili, Hakk’ın bir tecellîsi olarak değil de kendi nefsinin bir marifeti, kendi ruhanî gücünün bir eseri olarak görmeye başlar. Tenzih perdesi yırtılmıştır artık. Muhammedî mîzan, yani o hassas denge bozulmuştur. Cem makamına varmadan, yani iki denizin birleştiği ama birbirine karışmadığı o berzah noktasına ulaşmadan, teşbih denizinde boğulmaya başlar. Bu, Firavun’un Nil’in akışını kendine nispet etmesinin sâlikin kalbindeki küçük ama bir o kadar da helâk edici yansımasıdır.
Bu perdelenmenin özünde, fiili nefsine nispet etme gafleti yatar. Hakikat ilmi, yani ilm-i bâtın bize öğretir ki, âlemde Fâil-i Mutlak (mutlak eyleyici) yalnızca Hakk’tır. O’ndan başka fâil, O’ndan başka müessir (etki eden) yoktur. Bütün kevn ü mekân, bütün âlemler, O’nun ef’âlinin (fiillerinin) zuhûr ettiği sahnelerden, mazharlardan ibarettir. Rüzgârın esmesi, suyun akması, ateşin yakması gibi, kulun elinden zuhûr eden her fiil de hakikatte O’nun fiilidir. Ârif, bu sırrı bilir ve her an "Lâ fâile illallah" (Allah'tan başka fiil sahibi yoktur) idrakiyle yaşar. Kendisinden bir kerâmet zuhûr etse, bir an bile nefsine pay çıkarmaz. Bilir ki o, sadece bir "mahal"dir, bir tecellîgâhtır. O fiil, o kerâmet, onun üzerinden zuhûra gelmiştir, ama onun değildir. O, Hakk’ın kudret elinde bir kalem gibidir. Kalem, yazılan güzel yazıdan dolayı kendini övebilir mi? Överse, kendi odun veya plastik olan hakikatini unutmuş, kendini mürekkep, kendini kâtip sanmış olur.
İstidrâca düşen kulun hâli ise tam da budur. O, kendisini kâtip zanneden kalemdir. Hakk, onun üzerinden bir fiilini izhâr eder. Bu, Hakk’ın "Mekr" isminin bir tecellîsi olabilir; onu yavaş yavaş helâke sürüklemek için bir imtihandır. Kul, bu fiili görür ve "Ben yaptım" der. "Benim duam makbuldür", "Benim himmetim yücedir", "Benim kalbim temiz olduğu için bunlar oluyor" gibi sözler, bu perdelenmenin en bariz alâmetleridir. Artık fâil kendisidir, Hakk ise ona bu gücü veren (haşa) bir yardımcı kuvvet konumuna indirgenmiştir. İşte bu, şirkin en gizli, en tehlikeli türlerinden olan şirk-i hafîdir.
Firavun, "Bu Mısır mülkü ve altımdan akan bu ırmaklar benim değil mi?" derken, aslında bu vücûdî (varlığa dair) yanılgının en büyük örneğini sergiliyordu. Nil’in akışı, bir tecellî idi. O tecellî, Firavun’un mülkü ve saltanatı üzerinden zuhûr ediyordu. O, bu tecellînin sadece bir mazharı, bir aynası olduğunu idrak edip, "Bu nehirler, Rabbimin bana bir lütfudur ve O'nun emriyle akar" diyebilseydi, belki de Mûsâ'ya (a.s) iman eden sihirbazlar gibi kurtuluşa erenlerden olurdu. Lakin o, fiili kendine, nefsine nispet etti. Aynadaki görüntüyü, aynanın kendisinin bir marifeti sandı. İşte bu yüzden, o fiil onun için bir kerâmet değil, derecelerle alçaltan bir istidrâc oldu. Sâlikin kalbinde zuhûr eden her harikulade hâl, bu Firavunî iddia potansiyelini taşır. Mürşid-i kâmilin terbiyesi ve sohbetinin himayesi olmadan bu tehlikeyi sezmek ve aşmak neredeyse imkânsızdır.
Bu meselenin daha da derininde, kalbin mazhar-ı zıddeyn (zıtların tecellî ettiği yer) olma hakikati yatar. Cenâb-ı Hakk’ın hem Cemâl (güzellik, lütuf) hem de Celâl (azamet, kahır) isimleri vardır. Rahmân, Rahîm, Vedûd gibi isimler Cemâlî iken; Kahhâr, Cebbâr, Müntakim gibi isimler Celâlîdir. Kalb-i mü'min, arş-ı Rahmân'dır. Yani o kalp, bütün ilahi isimlerin tecellî edebileceği bir genişliğe, bir potansiyele sahiptir. Kamil insanın kalbi, bu zıt isimlerin hepsini kendinde cem etmiş, dengelemiş bir ayna gibidir. O aynada hem Cemâl hem de Celâl tecellî eder, ama ârif bilir ki ikisi de aynı Zât'tandır ve ikisi de haktır, yerli yerincedir.
İstidrâca düşen kimsenin yanılgısı ise, kalbinin veya tecrübesinin sadece Cemâl tecellîlerine açık olması, Celâl tecellîlerini ise ya inkâr etmesi ya da yanlış yorumlamasıdır. O, dervişliğin, maneviyatın hep bir tatlılık, bir huzur, bir lütuf iklimi olacağını zanneder. Kendisinden zuhûr eden olağanüstü hâlleri, hep Rahmân ve Rahîm isimlerinin bir tecellîsi, kendisinin sevilmiş bir kul olduğunun bir işareti olarak yorumlar. Oysa belki de o hâl, Hakk’ın Mütekebbir (azametinde eşsiz) isminin bir tecellîsidir ve kulda kibre dönüşerek onu helâke sürükleyecektir. Belki de o hâl, Mâkir (tuzak kuran) isminin bir tecellîsidir ve kulun nefsine ne kadar güvendiğini ortaya çıkarmak için bir imtihandır.
Gaflet içindeki sâlik, kalbine gelen her tecellîyi sorgusuz sualsiz "Rahmânî" olarak damgalar. Zıtların aynı kaynaktan geldiğini, gülün yanında dikenin, lütfun yanında kahrın da aynı bahçıvanın hikmetli birer eseri olduğunu kavrayamaz. Bu yüzden, kendisine verilen bir nimetin, bir gücün aslında bir "zehirli bal" olabileceğini aklına getirmez. O balı yer, lezzetinden sarhoş olur ve "Ben ne mübarek bir kulum ki Hakk bana böyle ikram ediyor" der. Halbuki o bal, onun damarlarında yavaş yavaş işleyen bir zehirdir. Gerçek ârif ise, kendisine bir nimet geldiğinde şükürle, bir musibet geldiğinde ise sabırla karşılar ve ikisinin de aynı kapıdan, yani Hakk’ın irade ve hikmet kapısından geldiğini bilir. O, kalbinin hem gül bahçesi hem de savaş meydanı olabileceğini, önemli olanın o kalbin Sultan'ına sadakat olduğunu idrak etmiştir. İstidrâc ehli ise, kalbinin bahçesinde biten zehirli bir mantarı, cennet meyvesi zanneden kişidir.
Nihayetinde bütün bu perdeler, bu aldanışlar, Vahdet-i Vücûd hikmetinin en temel sırlarından olan "'ayn'ın gayr'a bürünmesi" ilkesinin yanlış anlaşılmasından kaynaklanır. Bu sırra göre, Vücûd-ı Mutlak (mutlak varlık) birdir, tektir; O da Hakk'ın Zât'ıdır. Bütün bu gördüğümüz çokluk, kesret âlemi, o tek Vücûd'un farklı mertebelerde, farklı suretlerde bürünerek, taayyün ederek (belirlenerek) zuhûra gelmesinden ibarettir. Yani, var olan her şey, özü ve hakikati itibariyle O'dur; ancak sureti ve belirlenmişliği itibariyle O'ndan başkası (gayr) gibi görünür. Su birdir, ama bardaktaki su, sürahideki su, nehirdeki su... hepsi farklı suretlerdir. Suretler gayrdır, ama hepsindeki hakikat olan su, ayndır (aynısıdır).
İstidrâc, bu sırrın en tehlikeli, en kaba yorumudur. Kişi, kendisinden zuhûr eden bir tecellî ile bu birlik hâlini bir anlığına tadar veya öyle zanneder. O anda, "Ben O'yum" der. Lakin bu, Hallâc-ı Mansûr'un "Ene'l-Hakk" (Ben Hakk'ım) deyişindeki gibi, kendi benliğinin Hakk'ın varlığında yok olduğu bir fenafillah anının sarhoşluğuyla söylenmiş bir söz değildir. Tam tersine, bu, Firavun'un "Ben sizin en yüce rabbinizim" demesi gibi, kendi cüz'î, kayıtlı, sonlu benliğini (gayr), küllî, mutlak, sonsuz olanın (ayn) yerine koyma cüretidir. Kendi nefsini ilahlaştırmaktır.
Ârif, bilir ki kendisi, o Vahdet okyanusunun sadece bir damlası, hatta okyanusun üzerinde bir anlığına belirip kaybolan bir dalgasıdır. Dalga, hakikatinin okyanus olduğunu bilir, ama yine de kendisinin bütün okyanus olduğunu iddia etmez. O, kendi dalgalık sınırını, kendi taayyün mertebesini bilir ve o sınır içinde okyanusa teslim olur. Bu, edep ve marifettir. İstidrâca düşen ise, kendisini okyanus zanneden bir dalgadır. Kendi küçücük varlığını, A'yân-ı Sâbite'de (sabit hakikatler) kendisine biçilmiş olan o ilahî bilgiyi unutur ve Mutlak Varlık olduğunu vehmeder. Bu vehim, onu yükseltir gibi görünürken, aslında onu varlık mertebelerinin en aşağısına, kendi vehminin ve cehaletinin karanlık çukuruna düşürür.
Füsûs'un ışığı, istidrâcın bu karanlık dehlizlerini böyle aydınlatır. Bize öğretir ki, yolun esası denge, edep ve haddini bilmektir. Tenzih ile teşbihi, cem ile farkı, ayn ile gayrı Muhammedî bir mîzan ile tartamayan her kalp, istidrâc rüzgârına kapılmaya adaydır.
Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle İstidrâc
Bazı manalar kuru tanımlarla değil, ancak bir gönül hekimi olan arifin sunduğu kıssaların ve temsillerin şifalı ikliminde anlaşılır. Cenâb-ı Hakk'ın en çetin imtihanlarından, en gizli tuzaklarından biri olan istidrâc bahsi de böyledir. Bu sırrı en güzel anlatanlardan biri, sözüyle ruhlara can katan Hazret-i Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî olmuştur. O, bu derin ve tehlikeli meselenin etrafında fermanlar buyurmaz; bunun yerine Firavun’un kibrini, Bel’am’ın ilmini, zehirli balın aldatıcı tadını önümüze koyarak kalbimize bir ayna tutar. Mesnevî-i Şerîf'in sayfalarını çevirdiğimizde, istidrâcın ne olduğunu akılla değil, hâl ile idrak etmeye başlarız.
Hazret-i Pîr, istidrâcı, nefs-i emmârenin, yani insanı kötülüğe sürükleyen o en aşağı mertebedeki nefsin en sevdiği oyun olarak resmeder. Bu oyunda sahne parlak, vaatler büyüktür ama perde indiğinde geriye kalan sadece ebedî bir pişmanlık ve helâktır.
Firavun'un Kibri ve Nil'in Sırrı
Mesnevî'nin canevinde yankılanan kıssaların başında Firavun’un hikâyesi gelir. Firavun, sadece Mısır’ın hükümdarı değil, aynı zamanda istidrâcın en anıtsal örneğidir. O, “Ben sizin en yüce rabbinizim” (enâ rabbukumu’l-a’lâ) derken, bu sözü ona söyleten bir güç vardı. Bu güç, onun kendi vehmi, kibri ve benliğiydi; ama bu vehmi besleyen, ona bu cüreti veren de Cenâb-ı Hakk’ın ona bahşettiği nimetlerdi. İstidrâcın düğümü burada atılır.
Hazret-i Mevlânâ, Firavun’un Nil nehrine bakıp, “Bu nehri ben akıtıyorum, bu bolluk benim eserimdir” demesindeki derin gaflete işaret eder. Hakikatte ise Nil, her zaman olduğu gibi, Hakk’ın emriyle akmaktaydı. Lâkin Firavun, tecellî ile fiili birbirine karıştırdı. O, Hakk’ın kudretinin kendi mülkünde zuhûr edişini, kendi kudreti sandı.
Bu, seyr-i sülûk yolundaki her sâlik için en büyük tehlikedir. Yolun başında, yapılan zikirlerin, çekilen riyâzetin bir neticesi olarak bazı olağanüstü hâller, keşifler veya dünyevî başarılar zuhûr edebilir. Sâlik, eğer mürşidinin himayesinde değilse ve kalbi henüz saflaşmamışsa, tıpkı Firavun gibi, bu tecellîleri kendi nefsine mal etme yanılgısına düşer. "Ben başardım," "Benim zikrim ne kadar güçlü," "Benim duam kabul oldu" dediği an, istidrâc kapısından içeri ilk adımını atmış olur. Nil nehri onun için akmaya başlar; ama bu akış, onu Hüvviyet denizine değil, helâk girdabına doğru sürükler.
Firavun’un ordusu, gücü, zenginliği ve emrindeki sihirbazlar, onun gözündeki perdeyi kalınlaştıran nimetlerdi. Hakk, ona mühlet verdi, ipini uzattı. O, bu ipin bir lütuf değil, bir mekr-i ilâhî, yani ilâhî bir tuzak olduğunu anlayamadı. Her başarı, kibrini bir kat daha artırdı. Her nimet, onu asıl Nimet Verici’den bir adım daha uzaklaştırdı. Sonunda o ip, boynuna dolanan bir kement oldu. Mevlânâ’nın kıssalarla anlattığı istidrâc, zâhiren bir yükseliş, bâtınen ise derecelerle alçalışın ta kendisidir.
Zehirli Bal ve Tatlı Helâk
Hazret-i Pîr, bu aldatıcı süreci anlatmak için bir başka güçlü temsil daha kullanır: zehirli bal. İstidrâc, dışı bal gibi tatlı, insan nefsine hoş gelen ama içi ölümcül zehirle dolu bir ikramdır. Kimse zehri bile isteye içmez; ama balın içine gizlenmiş zehir, en akıllı geçineni bile tuzağa düşürebilir.
Mevlânâ bu temsille bize der ki: Nefsinin hoşuna giden her şeye hemen atlama. Sana sunulan her nimet, her iltifat, her başarı bir lütuf olmayabilir. Ola ki o, seni gaflete düşürmek, şükrü unutturup benliğe düşürmek için sunulmuş zehirli bir baldır.
Firavun’un canı, yüz binlerce masum çocuğun kanına girdiği halde, dört yüz yıl boyunca bir baş ağrısı bile görmedi. Eğer başında bir ağrı, bir sızı olsaydı, o inler, Hakk’a yalvarırdı. Ama o ağrısızlık, o dertsizlik, onun için bir istidrâc oldu; yani onu derece derece helâke çekti.
Bu Mesnevî hikâyesinin anlattığı hakikat ürperticidir. Dünyevî başarılar, makamlar, şöhret, hatta kişinin kendisinden zuhûr eden ve kerâmet sandığı hârikulâde işler... Bunların hepsi, eğer kişiyi daha fazla tevazuya, daha derin bir şükre ve Hakk’a daha büyük bir hayranlığa götürmüyorsa, zehirli baldan başka bir şey değildir. Sâlik, bu balı tattıkça manevî duyuları körelir. Kalbinin kulağı, Hakk’ın uyarılarını işitmez olur. Gözü, nimetin ardındaki Mün’im’i (Nimet Veren’i) görmez olur. Ağzının tadı o kadar bu dünyevî ve nefsânî lezzetle dolar ki, zikrin ve ibadetin manevî hazzını alamaz hâle gelir.
Bu, tıpkı balın lezzetine kanıp zehrin etkisini unutan ahmak adamın hâlidir. O, anlık lezzetin sarhoşluğu içindeyken, zehir damarlarında yavaş yavaş ilerler ve kalbine ulaştığında artık geri dönülmez bir helâk başlamış olur. İstidrâca düşen kimsenin sonu da böyledir; o, nimetlerin ve başarının sarhoşluğu içinde "her şey yolunda" derken, manen çoktan ölmüştür de haberi yoktur.
İlmin Perdesi: Bel'am'ın Düşüşü
Mevlânâ’nın istidrâc konusunda dikkatimize sunduğu bir diğer ibretlik şahsiyet de Bel’am bin Bâûrâ’dır. Bel’am’ın durumu, Firavun’unkinden daha ince ve daha tehlikeli bir noktaya işaret eder. Çünkü Firavun cahil bir zorbaydı; Bel’am ise ilim sahibi bir âbiddi. Duaları kabul olan, ism-i a’zamı bildiği rivayet edilen, manevî dereceleri olan bir zattı. Yani o, "yol" hakkında bilgi sahibiydi.
En büyük tehlike de burada başlar. Bel’am, ilmini ve manevî gücünü nefsinin arzuları ve dünyalık menfaatler uğruna kullanmaya kalktığı an, istidrâcın en derin çukuruna yuvarlandı. Sahip olduğu ilim, onu Hakk’a yaklaştıracağına, en büyük perdesi oldu. Bildikleri, onu kibrin ve gururun kölesi yaptı.
Hazret-i Pîr, bu kıssayla bizlere fısıldar: Ey ilim yolcusu! Ey zikir ehli! Sakın ola ki bildiklerinle, yaşadığın hâllerle gururlanma. İlim, eğer amele, edebe ve en nihayetinde irfâna dönüşmüyorsa, şeytanın elindeki en tehlikeli silahtır. Şeytan da âlimdi, meleklerin hocasıydı; ama ilmi onu kibre sevk etti ve ebedî hüsrana uğradı. Bel’am, sahip olduğu manevî gücü, Hz. Mûsâ’ya ve onun ümmetine karşı kullanmak gibi bir alçaklığa tenezzül ettiğinde, dilinin dışarı sarkıp köpeğe benzediği anlatılır. Bu, bâtındaki düşüşün zâhire yansımasıdır.
Bu kıssa, sülûk yolundaki her sâlik için bir uyarıdır. Birkaç kitap okumakla, birkaç tasavvufî terim öğrenmekle, bir-iki rüya görmekle veya kalbine gelen fısıltıları ilham sanmakla kendini bir şey zanneden kişi, Bel’am’ın yoluna girmiş demektir. Mürşid terbiyesinden geçmemiş, nefsini ezmemiş ham bilginin sonu, istidrâctır. O bilgi, sahibini aydınlatan bir nur değil, onu yoldan çıkaran bir ateşe dönüşür. Kişi, o bilgi ateşiyle hem kendini yakar hem de etrafındakileri.
Nimet mi, Nikmet mi? Belânın Lütfu
Mevlânâ’nın istidrâc öğretisinin zirvesi, belki de en sarsıcı olanı, nimet ve bela hakkındaki o muhteşem bakış açısıdır. Modern insanın ve ham nefsin asla kabullenemeyeceği bir hakikati haykırır: Sürekli nimet, kesintisiz rahatlık ve daimi başarı, çoğu zaman bir lütuf değil, bir istidrâctır. Buna karşılık, insanın canını sıkan küçük dertler, hastalıklar, kayıplar ise Hakk’ın bir lütfu, bir ikramı olabilir.
Bu, ilk bakışta akla aykırı gelen durum, aslında [tenzih ile teşbihin](/wiki/tenzih-teşbih dengesi) bir arada anlaşıldığı bir cem makamı idrakidir. Hazret-i Pîr bize gösterir ki, aralıksız gelen nimetler insanı gaflete, şımarıklığa ve en önemlisi, Hakk’ı unutmaya sevk eder. İnsan, her işi yolunda gittiğinde, kendi gücüne ve aklına güvenmeye başlar. Dua etmeyi, yalvarmayı, acziyetini itiraf etmeyi unutur. Tıpkı başı hiç ağrımayan Firavun gibi, kendinde bir varlık vehmetmeye başlar. Bu, manevî bir uykudur ve sonu helâktir.
Öte yandan, ayağına batan bir diken, ansızın gelen bir baş ağrısı, küçük bir malî kayıp... Bunlar nedir? Bunlar, Hakk’ın kuluna "Ey kulum, neredesin? Beni unuttun!" diye seslenmesidir. O küçük dert, o sızı, insanı gaflet uykusundan uyandıran bir ilâhî alarmdır. Acı çeken insan, ister istemez acziyetini hatırlar. Elini açar, "Aman yâ Rabbi!" der. O "ah" sesi, o yalvarış, kişiyi yüzlerce yıl süren gaflet ibadetinden daha çok Hakk’a yaklaştırabilir.
Bu sebeple arifler, "Dertsizlik, en büyük derttir" demişlerdir. Çünkü dert, seni Derdi Veren’e götüren bir Burak’tır. Sürekli nimet ise, seni O’ndan uzaklaştıran bir istidrâc tuzağı olabilir. Mevlânâ’nın bu öğretisi, sâlikin hayata bakışını kökünden değiştirir. Artık o, nimete kavuştuğunda kibre kapılmaz, şükre sarılır ve "Bu bir imtihan mıdır?" diye teyakkuzda olur. Bir musibetle karşılaştığında ise isyan etmez, sabra sarılır ve "Bu hangi gafletimin kefareti, hangi manevî yükselişimin merdivenidir?" diye tefekküre dalar.
Mesnevî’nin diliyle istidrâc, zâhirde lütuf gibi görünen kahrın ve kahır gibi görünen lütfun sırrına ermektir.
Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme
Kavramlar Ağında İstidrâc
Hakikat yolunda her bir kavram, tek başına bir ada değil, birbiriyle iç içe geçmiş, birbirini aydınlatan bir takımadadır. İstidrâc sırrını da ancak komşusu olduğu diğer hakikatlerin ışığında tam mânâsıyla idrak edebiliriz. Bu kavramlar, sâlikin yol haritasındaki işaret levhaları gibidir; birini görmezden gelen, yolunu şaşırır.
İstidrâcın en yakın komşusu, belki de onun karanlık ikizi, Keramet’tir. Her ikisi de âdetin, alışılmışın dışında zuhûr eden hâllerdir. Birinden su fışkırır, diğerinden de fışkırır. Biri havada uçar, diğeri de uçabilir. Dışarıdan bakan göz için aralarında fark yoktur. Lâkin biri, velâyet nûrunun, Hakk’a tam teslimiyetin bir meyvesidir; diğeri ise kibrin, benliğin ve Hakk’tan perdelenişin zehirli bir çiçeğidir. Keramet, velînin kulluğunu pekiştirir, onu mahviyet ve hayâya sevk eder. İstidrâc ise sahibini firavunlaştırır, “ben” dedirtir ve helâke bir adım daha yaklaştırır. Bu yüzden keramet isteyen değil, kerametinden korkan ve onu gizleyen velîdir.
Bu ikisinin de üzerinde, onlarla mukayese dahi edilemeyecek bir mertebede Mu'cize durur. Mu’cize, yalnızca peygamberlere mahsustur ve onların Nübüvvet (peygamberlik) davasını ispat için Hakk’ın izniyle zuhûr eder. Mu’cizenin hedefi, insanları Hakk’a davet etmek ve meydan okumaktır; başkalarını âciz bırakır. Keramet ve istidrâc ise böyle bir davet ve meydan okuma taşımaz. Mu’cize, Nübüvvet güneşinin ışığıdır. Keramet, o güneşten yansıyan ve velînin kalbinde parlayan ay ışığıdır. İstidrâc ise, o güneşin vurduğu çamur birikintisinde oluşan aldatıcı bir parıltıdır.
Bu noktada, sâlikin elindeki en sağlam terazi, en şaşmaz ölçü Nübüvvet’in kendisidir. Bir sâlikten zuhûr eden olağanüstü bir hâl, Kur’ân ve Sünnet mîzanına, yani Nübüvvet’in getirdiği şeriat ve edebe vurulur. Eğer o hâl, kişiyi şeriata daha bağlı, edebe daha riayetkâr kılıyor ve kulluk şuurunu artırıyorsa, Rahmânî bir ikram, bir keramet olma ihtimali vardır. Yok, eğer o hâl kişiyi şeriatın sınırlarından gevşetiyor, ona bir gurur, bir “büyüklenme” veriyor, ibadetlerini küçümsetiyorsa, adı ne olursa olsun, o bir istidrâcdır. Nübüvvet, hak ile bâtılı ayıran Furkan’dır.
Bu ayrımı yapabilme kabiliyetine ise Hikmet denir. Hikmet, kuru bilgi yığını değildir; kalbin nûruyla, basîretle bakabilme sanatıdır. Sâlik, seyr-i sülûkunda ilerledikçe, mürşidinin terbiyesi altında nefsini tanıdıkça, bu hikmet onda bir meleke hâline gelir. Artık o, gelen ilhamın, zuhûr eden hâlin Rahmânî mi, nefsânî mi, yoksa şeytânî mi olduğunu kalbinin hassas terazisiyle tartabilir. İstidrâc, en çok hikmetten yoksun, ilmiyle ameli bir olmayan, nefsini tanımayan kimseleri avlar.
Bu hikmetin en yoğun, en katmanlı şekilde işlendiği kaynaklardan biri de Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri’nin Fusûsu'l-Hikem (Hikmetlerin Özleri) adlı eseridir. Bu eser, peygamberlerin hayatlarındaki hikmetleri açarak, sâlike varlığın sırlarını ve nefsini tanımanın usûlünü öğretir. Özellikle Mûsâ Fassı’nda Firavun’un durumu üzerinden istidrâcın en derin tahlillerinden biri yapılır. Fusûs, istidrâcı sadece bir ahlâkî düşüş olarak değil, aynı zamanda Hakk’ın fiillerinin ve isimlerinin zıtlar üzerinden nasıl tecellî ettiğini gösteren vücûdî bir mesele olarak ele alır. Bu yüzden o, istidrâc gibi ince sırları anlamak isteyenler için bir irfan mektebidir.
Kütüphanedeki Kaynaklar
İrfan Mektebimizin dijital kütüphanesinde istidrâc bahsi, üç büyük mürşidin, üç farklı üslûbuyla aydınlatılır. Her biri, hakikatin farklı bir yüzünü gösteren birer ayna gibidir.
Terzibaba Necdet Ardıç Efendi Hazretleri’nin sohbetlerinde ve eserlerinde istidrâc, doğrudan sâlikin hayatına dokunan, pratik ve canlı bir tehlike olarak ele alınır. Terzibaba, bu meseleyi yüksek hikemî tartışmalardan ziyade, dervişin zikir odasındaki, mürşidiyle olan ilişkisindeki yerine oturtur. O, istidrâcın, Vücûd mertebelerinde nasıl bir alçalışa tekabül ettiğini, Hakk’ın “Mekr” (tuzak kuran) isminin nasıl bir tecellîsi olduğunu anlatırken dahi, sözü daima sâlikin nefsine, kibrine ve en önemlisi “edeb”e riayet etmemesine getirir. Zikrin sayısına takılıp edebini yitirmenin, mürşidin izni olmadan gelen hâllere sevinmenin nasıl bir istidrâc kapısı olduğunu yaşanmış misallerle, berrak ve kesin bir dille ortaya koyar. Onun nazarında istidrâc, en çok “ben başardım” diyen dervişin başına gelen ilâhî bir sarsıntıdır.
Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri ise, Füsûsu'l-Hikem’de meseleyi en derûnî, en ilmî boyutuyla vaz eder. Onun tahlilinde istidrâc, Firavun’un şahsında bir vücût mertebesi meselesi olarak incelenir. Firavun’un “Ben sizin en yüce rabbinizim” sözü, basit bir kibir nârası değil, Hakk’ın “el-Mütekebbir” isminin fâsık bir mazharda, perdesiz ve edepsizce zuhûrudur. Şeyh-i Ekber, bu sözün hakikat planında bir karşılığı olduğunu ama Firavun’un o mertebenin ehli olmadığını, dolayısıyla bu sözün kendisi için bir helâk ve istidrâc olduğunu açıklar. Boğulma anındaki imanının neden kabul edilmediğini, “perde kalktıktan sonraki imanın” neden bir marifet değeri taşımadığını anlatarak, seyr-i sülûk ile kazanılmamış bilginin ve hâlin değersizliğini ortaya koyar. Füsûs, istidrâcın hakikat ilmindeki köklerini gösterir.
Hazret-i Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî ise Mesnevî-i Şerîf’inde bu girift hakikati, gönüllere işleyen kıssalar ve temsil ler diliyle sunar. O, istidrâcı bir tabip şefkatiyle, bir âşık heyecanıyla anlatır. Firavun’un, Nil nehrinin kendi emriyle aktığını sanması, onun istidrâcının en dokunaklı tasviridir. Mevlânâ, istidrâcı “zehirli bala”, “süslü tuzağa” benzetir. Dışı hoş görünür ama içi helâk doludur. Bel’am b. Bâûrâ kıssası üzerinden, ilmiyle kendisine fayda veremeyen âlimin nasıl istidrâc çukuruna düştüğünü gözler önüne serer. En önemlisi, Mevlânâ, sâlikin gönlüne bir teselli ve bir uyarı bırakır: Başına gelen küçük dertler, seni daha büyük bir felaketten, bir istidrâçtan koruyan ilâhî bir lütuf olabilir. Sürekli nimet ve rahatlık içinde yüzmek ise asıl korkulması gereken durumdur. Mesnevî, istidrâcı akla değil, doğrudan kalbe anlatan bir irfan deryasıdır.
Değerlendirme
İstidrâc bahsi bizlere gösterir ki, mânevî yolda mühim olan ne yaşadığın değil, yaşadığın hâl karşısında nerede durduğun, onu kime nispet ettiğindir. Olağanüstü bir hâl, sahibini Hakk’a yaklaştırmıyor, bilakis kulluk şuurundan uzaklaştırıp “benlik” vehmine düşürüyorsa, o bir ikram değil, ilâhî bir mekr, bir tuzaktır. Bu tuzağı fark edebilmenin tek yolu, zuhûr eden her hâli ve kalbe doğan her düşünceyi Şeriat-ı Muhammediyye’nin şaşmaz mîzanında tartmaktır. Ancak bu tartı işlemini yapacak olan akıl, çoğu zaman nefsin hileleriyle körleşebilir. Bu yüzden, akıl ve ilmin ötesinde, kalbî bir basîret ve arınmış bir hikmet gereklidir. İşte bu hikmetin ve basîretin en kâmil tecellîgâhı, sâlikin elinden tutan Mürşid-i Kâmil’dir. Onun nazarı, Rahmânî ile şeytânîyi ayıran bir Furkan gibidir; ona tam teslimiyet, istidrâcın karanlık dehlizlerine karşı en sağlam sığınaktır. En büyük keramet, her türlü hâl ve tecellînin ortasında istikamet üzere, yani dosdoğru kulluk yolunda sebat edebilmektir.