Kibir
Tasavvuf yolunun yolcusu için en çetin imtihan, en sinsi düşman nefsidir. Bu nefsin en tehlikeli silahı, en kalın perdesi ise kibirdir. Kibir, sâlikin seyr-i sülûkunda ayağını kaydıran, onu menzilden alıkoyan bir uçurumun adıdır. O, yalnızca bir ahlâkî zaaf değil, Vücûd-ı Mutlak karşısında sahte bir vücut iddiasında bulunmanın, Zât-ı Kibriyâ’nın saltanatına ortaklık davası gütmenin cüretidir. Kibir perdesini aralamadan, tevazu kapısından geçmeden Hakk’ın cemâline giden yolda bir adım dahi atılamaz. Zira kibir, kulun kendi hiçliğini unutup, varlık vehmine kapıldığı an başlayan bir körleşmedir.
Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı
Kibir, Arapça "ke-be-ra" (كبر) kökünden gelir ve "büyük olmak, büyüklenmek" demektir. Istılahî mânâsı ise, kulun kendisini başkalarından üstün görmesi, sahip olduğu meziyetleri, yaptığı güzel amelleri Allah’tan değil de kendi nefsinden bilmesidir. Bu, Hakk’ın lütfettiği nimeti gasp edip, “bu benimdir” deme cüretidir. Kibrin bir de kardeşi vardır: ucub. Bu ikisi çoğu zaman karıştırılsa da aralarında ince bir fark vardır. Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri bu ayrımı şöyle izah eder:
Kendini üstün görme (kibir) zahire yönelik, kendini beğenme (ucub) ise batına yönelik bir tavırdır. Bu iki olumsuz sıfat üzerinde tefekkür etmek ve bunların bizde hangi ölçüde yer aldığını gözlemlemek, hem etkilerini kontrol etmede hem de bunlardan kurtulmada büyük rol oynayacaktır. KİBİR – UCUB Kibir insanın kendisini başkalarından üstün görmesi, güzel işlerini ve amellerini kendinden bilmesi demektir. Kibrin en kötüsü Hakk’ı ve hakikati kabule engel olan kibirdir.
kibir, dışa dönüktür; başkalarıyla kıyas üzerine kuruludur. Kişi, kendindeki ilmi, serveti, soyu veya ibadeti bir başkasınınkinden üstün gördüğü an kibir tuzağına düşer. ucub ise içe dönüktür; bir başkasına ihtiyaç duymaz. Kişi, tek başına kaldığında bile ameline, bilgisine, haline bakıp kendi kendine hayranlık duyuyorsa, bu da ucub denilen gizli bir şirk tuzağıdır. Kibir başkasına karşı bir üstünlük iddiası iken, ucub kendi nefsini ilahlaştırmanın ilk adımıdır. En tehlikelisi ise, bu halin kişiyi Hakk’ın kelâmını, bir mürşidin irşadını veya bir dostun nasihatini dinlemekten alıkoymasıdır. Kalp, kendi büyüklüğü vehmiyle dolunca, hakikatin sızacağı bir çatlak dahi bulamaz.
Bu büyüklenme hastalığının kökeni, kevnî bir hadiseye, İblis’in isyanına dayanır. İblis, Cenâb-ı Hakk’ın Hz. Âdem’e secde emrine karşı çıktığında, öne sürdüğü delil tam da kibrin ta kendisiydi: “Ben ondan hayırlıyım. Beni ateşten, onu ise topraktan halk ettin.” (A'râf, 12). Bu, kendi taayyününe (belirlenmişliğine), yani ateşten olan unsurî yapısına aldanıp, Âdem’de gizlenen ilahi sırrı, halifelik hakikatini görememesinin neticesiydi. Kendi varlık sebebini, Hakk’ın emrinden üstün tuttu. Bu hadise, tasavvuf yolunda bir düstur olarak okunur:
Kibrin zararı; hak ve hakikati dinlemeyip Allah’a muhalefet ve isyana yol açmasıdır. Nitekim İblisin kibirlenmesi, kendini Âdem’den üstün görmesine, Allah’ın emirlerine karşı gelmesine ve O’na isyan etmesine sebep olmuştur.
Kibir, sadece bir ahlâk sorunu değil, bir tevhid sorunudur. Hakk’ın emri karşısında kendi aklını, mantığını, unsurunu öne sürmek, O’nun mutlak iradesi karşısında göreceli bir irade iddiasında bulunmaktır. İblis, ateşin topraktan üstün olduğu şeklindeki akl-ı cüz’îsine (parçacı akıl) güvendi ve emrin sahibinin hikmetini sorguladı. Bu, kendi sınırlı varlığıyla perdelenişin, tevhidden kopuşun ilk ve en büyük örneğidir. O günden beri her kibirlenen, aslında İblis’in o ilk “ben” diyen sesini kendi içinde tekrar etmektedir. Bu, Allah’ın sıfatı olan Mütekebbir (azamet ve kibriya sahibi) ismine karşı bir isyan, bir haddi aşmadır.
İnsan gibi acz (acizlik) ve fakr (muhtaçlık) ile yoğrulmuş bir varlığın bu cürete kapılmasının sebebi, unutkanlığında gizlidir. İnsan, kendi hakir başlangıcını unutur. Nereden geldiğini ve nereye gideceğini unuttuğu an, şimdiki hâline, sahip olduğu vehbî (verilmiş) yeteneklere aldanır. Pîr Muhammed Nûru’l-Arabî’nin bir sohbetini şerh ederken Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri bu unutkanlığa şöyle dikkat çeker:
"Ey insân, sen de evvelki hâline ve şimdiki hâline bakıp da ibret al! Zîrâ sen evvelen toprak idin. Sonra babanın sulbünde (belinde) nutfe (meni) olup, ananın rahmine munsab oldun (ulaştın), sonra orada pıhtılaşmış kan hâline geldin ve sonra da et parçası oldun. Doğdun, büyüdün, mütenâsıbü'l-a'zâ cisim ve idrâk sâhibi bir insân oldun. Evvelki toprak hâlini ve sonra bir idrâr deliğinden, diğer bir idrâr deliğine akan birkaç katre suyun parçası olduğunu, Ayâz'ın palasları ve çarkları gibi dâimâ gözünün önünde tut da, zekâvetin (zekân) ve sûrî güzelliğin ve servetin ile nazlanma ve azamet satma!"
Bu sözler, bir sâlikin her gün yapması gereken bir tefekkürün özetidir. İnsan, aslına, yani toprağa ve bir damla suya (nutfe) dönüp bakmadıkça, şimdiki elbisesine –ilmine, makamına, güzelliğine, servetine– aldanır. Oysa bunların hepsi, Zât-ı Mutlak’ın ona giydirdiği birer ariyettir, birer tecellîdir. Bunları kendinden bilmek, gölgenin güneşe kafa tutması kadar abestir. Kibrin ilacı, kendi hiçliğini, muhtaçlığını idrak etmek, yani kendini bilmektir. "Kendini bilen, Rabbini bilir" sırrı burada açığa çıkar. Kendinin bir hiç olduğunu bilen, her şeyin O’ndan olduğunu da bilir.
Kibrin bu en temel tezahürü, tarih boyunca hakikatin karşısına dikilen en büyük engel olmuştur. Peygamberler, insanları Hakk’a davet ettiklerinde, karşılarına çıkan inkârcıların ilk itirazı hep aynı noktada düğümlenmiştir: Peygamberin kendileri gibi bir beşer olması. Bu durum, kibrin sadece kişisel bir günah değil, aynı zamanda hakikati kabul etmeye mani olan toplumsal bir hastalık olduğunu gösterir. Kavmin ileri gelenleri, kendi mevkilerini, zenginliklerini ve güçlerini mutlak bir değer olarak gördükleri için, aralarından çıkan, kendileri gibi yiyip içen bir beşerin Allah tarafından seçilmiş olmasını akıllarına ve kibrine sığdıramamışlardır.
O peygamberin kavminden, Allâh'ı inkâr eden, âhireti yalanlayan ve bizim dünyâ hayâtında kendilerine bol bol nîmet verdiğimiz ileri gelenler şöyle dediler: "O da ancak sizin gibi bir insândır. Sizin yediğiniz şeylerden yiyor, içtiğiniz şeylerden içiyor."
Terzibaba Hazretleri bu âyeti tefsir ederken, bu "ileri gelenler"in sadece tarihsel şahsiyetler olmadığını, aynı zamanda her birimizin içindeki nefsânî güçler olduğunu hatırlatır. Tıpkı bir toplumun liderleri gibi, insanın içindeki hayal, vehim, şehvet, benlik gibi güçler de beden ülkesindeki saltanatlarını sürdürmek isterler. Ne zaman ki ilahi bir çağrı –bir âyetin mânâsı, bir mürşidin sözü– gönle ulaşır, bu içsel güçler hemen ayaklanır. Onların ilk savunma mekanizması, gelen mesajı değil, mesajcıyı küçümsemektir: "O da bizim gibi bir beşer." Bu tavır, sûrete (görünüşe) takılıp mânâyı (özü) görememenin, kibrin basîreti (kalp gözünü) nasıl kör ettiğinin en açık delilidir. Kibirli nefs, hakikatin bir çobanın dilinden de tecellî edebileceğini kabul edemez; çünkü bu, kendi kurduğu sahte hiyerarşinin yıkılması demektir.
Terzibaba'nın Nazarıyla Kibir: Aslı ve Mertebesi
Kibir, bir vücûdî duruş bozukluğudur; kulun, varlık âlemindeki kendi yerini, haddini ve hakikatini unutarak, Vücûd-u Mutlak olan Cenâb-ı Hakk’ın karşısında kendini bir “şey” zannetme gafletidir. Kibrin kökü, “ben” demektir. Hakk’ın “Ben” demesi zuhûr, kulun “ben” demesi perdedir. Biri varlığın kaynağı, diğeri yokluğun çığlığıdır. İnsan, kendi aciz başlangıcını unuttuğu an, kibir yılanı kalbinde başını kaldırmaya başlar. Oysa irfan yolcusu bilir ki, bütün kuvvet, güzellik, ilim ve varlık, yegâne Varlık’tan ödünç alınmış birer tecellî elbisesinden ibarettir. Bu elbiseyi kendine mâl etmeye kalkmak, emanete hıyanetlerin en büyüğüdür.
Haddini Bilmek: Mütekebbir'in Karşısında Kulun Aczi
Kibir, her şeyden evvel, kulun Mütekebbir isminin hakikatini idrak edememesinden doğar. Mütekebbir, yani yegâne büyüklük ve azamet sahibi olan sadece Hakk’tır. O’nun dışındaki her şey, varlığını bir an bile O’nsuz sürdüremeyen, muhtaç ve aciz birer mazhardan ibarettir. Kul, bu hakikati unuttuğu, kendisine bahşedilen sıfatları ve imkânları kendinden bildiği vakit, ilâhî Kibriya’nın sahasına tecavüz etmiş olur.
Terzibaba Hazretleri, sâlikin bu tehlikeden nasıl korunacağının usûlünü şöyle beyan eder:
Nitekim bir kimse yapabildiklerini, gücünü, kuvvetini ve kişisel özelliklerini 2 dikkate aldığında güçsüz savunmasız kırılgan ve aynı zaman da hakim bir güce muhtac olduğunu görür. Zira insan zayıf yaratılmış ve yaratıcısına muhtac olan bir varlıktır. Böylece Rabb-ının karşısındaki konumu bilir; yegâne güç kuvvet, izzet, azamet ve kudretin O’na ait olduğunu; O’nun Mütekebbir ve her şeyin kendisine ihtiyaç duyduğunu yani Samed oluşunu idrak eder. Tedavideki ikinci unsur, kibirlendiği ve ucba kapıldığı her şeyin; bedensel özellikler, maddi imkânlar, dünyevi güç, kuvvet, nüfuz, bilgi, unvan, makam, mevki, tanınmışlık, saygı görme, sosyal çevre vb. bir gün kaybolup gideceğini ve asla kalıcı olmadığını görebilmektir.
Kibrin ilacı, tefekkürdür. İnsan önce kendi acziyetini tefekkür etmelidir. Güçsüz, savunmasız, kırılgan olduğunu; her an bir hastalığın, bir musibetin, nihayetinde ölümün kendisini beklediğini idrak etmelidir. Sonra, gururlandığı ne varsa hepsinin faniliğini, geçiciliğini görmelidir. Bu tefekkür, insanı “ben” zindanından çıkarıp “O”nun sonsuz kudretine sığınmaya götürür.
Ancak bu tefekkür, dâimî bir uyanıklık hâli olmalıdır. Zira nefis, fırsat kollayan bir düşmandır. Özellikle seyr-i sülûk yolunda, sâlikin ibadetleri, zikirleri, mânevî halleri dahi birer kibir tuzağına dönüşebilir. “Ben şu kadar zikir çekiyorum”, “Ben şöyle haller yaşıyorum” gibi düşünceler, en sinsi kibir türlerindendir. Kişi, Hakk’a yaklaştığını zannederken, aslında kendi nefsinin heykelini yontmaktadır.
Nefsin İlahlık İddiası: Firavun ve İblis Örnekleri
Tasavvuf irfanı, Kur’ân-ı Kerîm’de anlatılan kıssaları sadece tarihî birer hadise olarak görmez. Onlar, her insanın iç dünyasında, nefs mertebelerinde tekrar tekrar yaşanan ezelî hakikatlerin birer misalidir. Bu bağlamda kibir denilince iki büyük arketip karşımıza çıkar: Firavun ve İblis.
Terzibaba Hazretleri, Firavun’u nefs-i emmârenin, yani kötülüğü emreden nefsin en saf sembolü olarak yorumlar:
Fir'âvn: Nefs-i emmârenin, kibrin ve enâniyetin en saf sembolüdür. Fir'âvn'un " Ben sizin en yüce rabbinizim " (Nâzi'at 79/24) demesi, nefsin ilâhlık iddiâsının zirvesidir. O, beden ülkesinin mutlak hükümdârı olduğunu iddiâ eder. " Ve meleihî " ( Onun ileri gelenleri ): Bunlar, Fir'âvn'un (nefs-i emmârenin) hizmetindeki kuvvelerdir. Evvelki yorumlarda da gördüğümüz gibi bunlar: vehîm, hayâl, gazap, şehvet ve diğer dünyevî arzulardır. Bütün bunlar, nefsin saltanatını korumak için seferber olurlar.
Firavun, her birimizin içinde potansiyel olarak var olan, beden ülkesinde kendi saltanatını ilan etmeye çalışan nefsin ta kendisidir. Vehim, hayal, gazap, şehvet gibi kuvveleri onun vezirleri, askerleridir. Nefis, ne zaman ilâhî emri dinlemek yerine kendi arzusunu, kendi aklını, kendi hükmünü öne çıkarırsa, o an Firavunlaşır.
İblis ise kibrin bir başka mertebesini, emre isyan ve tevhidi reddedişin timsalini temsil eder. O, Hakk’ın varlığını inkâr etmemiştir. İblis’in kibri, akl-ı cüz’îsini, yani kendi dar mantığını, Akl-ı Küll’ün, yani ilâhî hikmetin önüne koymasından kaynaklanır.
İşte İblîs de bu özelliği dolayısıyla secde emrini aldığında kendince mantıksal bir kıyâs yaptı; “onu topraktan halk ettin, beni ise ateşten halk ettin; ateş topraktan hayırlıdır, bu sebeple ben ondan hayırlıyım ve yüksek olan, aşağı olana boyun eğmez,” dedi. Büyüklük tasladı, secde etmedi ve kâfirlerden oldu. Bu hâdiseyle İblîs, âlemde ilk def’a bireysel benlik üzere akıl yürüten varlık olmuştur. Kendi hayâl ve vehmine dayanarak ki, âlemde üretilen ilk birimsel hayâl ve vehim’dir, “ben ondan hayırlıyım” dedi, Hakk’ın karşısında benlik, gurur ve kibir göstermeye cü’ret etti.
İblis’in hatası, varlığın hakikatini unsurlarda, yani maddede aramasıdır. Âdem’in çamurdan olan sûretine takılmış, o çamurun ardına gizlenen ilâhî ruhtan, halifelik sırrından gafil kalmıştır. Ateşin topraktan üstün olduğu kıyası, zâhiren doğru gibi görünse de bâtınen tam bir cehalettir. Çünkü üstünlük, unsurda değil, Hakk’ın o unsura yüklediği manada, o tecellîye verdiği rütbededir. İblis, kendi varlık sebebini, yani Mudill (saptıran) isminin bir mazharı olduğunu unutmuş, kendi taayyünüyle perdelenmiştir. Tasavvuf nazarında bu iki figür, kibrin iki ana tezahürüdür:
Tasavvufî Arketipler: Firavunî nefis → kibir arketipi ... İblisî duruş → emre isyan / tevhidi reddediş arketipi
Firavun, nefsin ilahlık iddiasıdır; İblis ise aklın isyanıdır. Biri mülkte, diğeri ilimde kendini gösterir. İkisi de kulun, Hakk karşısında haddini unutmasının trajik birer misalidir.
Kibir ile Kibriya'nın Farkı: Tecellînin İki Yüzü
Kibir ile Kibriya’yı birbirine karıştırmak, nice sâlikin ayağının kaydığı bir noktadır. Kibir, nefsin sahte benliğinin şişinmesi, kendini büyük görmesidir. Kibriya ise, Hakk’ın “El-Kebîr” isminin, azamet ve celâl sıfatının bir kulda, bir velîde tecellî etmesi, zuhûra çıkmasıdır. Biri zulmânî bir duman, diğeri nûrânî bir tecellîdir.
Terzibaba Hazretleri, bu hassas ayrımı şöyle anlatır:
Bu da Nakşibendi Hz Lerinin kulağına gidiyor, diyor ki onlara söyleyin bu kibir değil, gurur değil bu kibriyadır diyor. Kibir gurur nefsinin benliğinin artmasıdır, her tarafı küçük görme ona sataşır buna sataşır, kimseyi beyenmez bu kibir gururdur, ama Kibriya Allah’ın kendisinde azamet tecellisinin olduğu mahal demektir. Ekabir-i evliya derler, işte onda bu hal zuhur ettiğinden avam yani hadiseyi ayıramayan kimseler nefsani gurur gibi zannediyorlar.
kibriya tecellîsi, velînin kendi iradesiyle ortaya çıkardığı bir hal değildir. O, Hakk’ın o anki tasarrufudur. O tecellînin mazharı olan velî, o esnada adeta kendinde değildir. Nefsi aradan çekilmiştir. Terzibaba’nın, mürşidi Nüsret Baba ile yaşadığı şu hatıra, bu halin canlı bir misalidir:
...bir gün Nüsret Babamı ziyarete gittim O da evinden işe doğru geliyor, uzaktan baktım bir heybet var üstünde gemici olduğu için beyaz elbiselerini giymiş yaz mevsimi göreve gidiyor, yukarıdan geliyor kimseyi gördüğü yok, yanından geçiyorum beni görmedi ben de baktım o halini bozmamak için hiç önüne çıkıpta işte efendim ben geldim nasılsınız falan demedim, rüzgar gibi geçti ben de fırtına gibi gittim... Neden kendinde değildi yoktu o orada işte nefsi ile orada yoktu, bir cesed gidiyor ama o cesedde var olan hakikat kim.
Bu, Kibriya tecellîsidir. O heybet, Nüsret Baba’nın şahsına ait değildir; o an ona yüklenen ilâhî bir celâl elbisesidir. En sevdiği müridini dahi görmemesi, o anda beşerî idrakin ötesinde, ilâhî bir tecellînin istilası altında olduğunun delilidir. Kibirli insan, herkesin kendisini görmesini, tanımasını ister. Kibriya mazharı olan velî ise, o haldeyken kimseyi görmez, çünkü kendisi de orada “yok”tur.
Perdelenmenin En Büyüğü: Cemâl'den Mahrumiyet ve Âyetleri Alaya Alma
Kibrin dünyadaki cezası zillet, ahiretteki en büyük cezası ise mahrumiyettir: Hakk’ın cemâlinden, O’nun rüyetinden perdelenmek. Kibir, kalbin üzerine örtülmüş en kalın perdedir. Bu perde dünyada hakikati görmeye, ahirette ise hakikatin kaynağını görmeye engel olur.
Terzibaba Hazretleri, Zümer Sûresi tefsirinde bu acı akıbete şöyle işaret eder:
Bâtınen, âhiret azâbı daha büyüktür, çünkü orada kul Hakk'ın cemâlini müşâhede etmekten ebedî olarak mahrûm kalmıştır. Mutaffifîn 83/15'teki " Rablerinden perdelenmiş olacaklardır " ifâdesi bu hakîkati doğrudan beyân eder. " Lev kânû ya'lemûn " ( Keşke bilselerdi ): Zâhiren bu, inkârcıların âhiret azâbının büyüklüğünü bilmediklerine duyulan ilâhî bir teessüf ifâdesidir. Bâtınen, buradaki cehâlet sıradan bir bilgisizlik değildir. Onlar âyetleri gördüler, uyarıları duydular, fakat kalplerindeki kibir ve nefsânîyet perdesi sebebiyle "bilemediler", bilgiyi ma'rifete çeviremediler.
Bu perdelenme, dünyada işlenen kibir günahlarının, ilâhî âyetlere karşı takınılan alaycı ve umursamaz tavrın birikimiyle kalınlaşır. Kibirli insan, peygamberin kendisi gibi bir beşer olmasına takılır, onun getirdiği mesajın Zât-ı İlâhî’den gelen bir hakikat olduğunu göremez. Kendi sosyal statüsünü, gücünü, ırkını hakikatin ölçüsü zanneder. Tıpkı Firavun’un kavminin dediği gibi:
" Kavimleri bize kul köle iken ": Bu, dünyevî güce, sosyal statüye ve ırk üstünlüğüne dayanan şeytânî bir kibirdir. Onlara göre, köleleştirdikleri bir kavimden bir peygamber çıkamaz. Onlar, hakîkatin ölçüsü olarak Hakk'ı değil, kendi toplumsal hiyerarşilerini ve güçlerini alırlar. Bu kibir, aklı ve kalbi örten en kalın perdedir.
Bu zihniyet, ilâhî âyetleri duyduğunda onlarla alay eder, onları küçümser. Çünkü âyetler, onun sahte benlik saltanatını, Firavunluğunu tehdit etmektedir. Bu tavır, Câsiye Sûresi’nde apaçık resmedilir:
Hakikat kendilerine açıkça duyurulduğu hâlde, onu ya duymamış gibi yaparlar yahut duyduklarında alaya alırlar. İlâhî kelâmı küçümser, kendi bâtıl inançlarını beğenip onlarla övünürler... Makamlarına, servetlerine, dünyevî güçlerine aldanarak, ilâhî uyarıyı hiç işitmemiş gibi davranırlar. Böylece, küfür ve sapkınlıklarında ısrar ederek kendi nefislerini helâke sürüklerler.
Bu tavır, gönül tarlasını çoraklaştıran, Hakk’ın ektiği tevhid tohumunu kurutan bir sam yelidir. Mektuplarda Yolculuk eserinde geçen şu ilâhî nida, bu hakikati özetler:
Ben kendimi tohum olarak gönlünüze ektim. Fakat siz bana bakmıyorsunuz. Onun için tarlanız bomboş kalıyor. Bu idrâk tarlanızı çoraklıktan kurtarın. Aksi taktirde hasat zamanı mahsul alamazsınız. Şurdan burdan rivâyet rüzgârlarının tarlanıza bıraktığı tohumu da kibir, gurur, ukalâlık azametlerinizle kuruttunuz, sararttınız.
Kibir sadece bir günah değil, bir varoluşsal körlüktür. Kulun, kendi acizliğini unutup Hakk’ın azametine karşı benlik davasına girmesi, Firavun ve İblis’in yolunu seçmesidir. Bu yolun sonu, dünyada ilâhî tecellîlerden, Hakîkat-i Muhammediyye’nin nurundan ve irfan bilgisinden mahrum kalmak; ahirette ise bütün bu hakikatlerin kaynağı olan Cemâlullah’ı görmekten ebediyen perdelenmektir.
Terzibaba Geleneğinde Kibir'in Yaşanması
Kibir, sâlikin yolunu kesen bir eşkıya, kalbi katılaştıran bir zehir, Hakk ile kul arasına çekilmiş en kalın perdedir. seyr-i sülûk yolculuğu, özünde bu kibir dağını aşma, bu benlik putunu kırma mücadelesinden ibarettir. Yolun başında da, ortasında da, hatta ileri mertebelerde bile farklı suretlerde karşımıza çıkan bu düşmanı tanımak, onunla mücadele etmenin ilk adımıdır. Terzibaba geleneği, bu mücadeleyi hayattan kopuk bir nazarî bilgi olarak değil, bizzat yaşanan, tecrübe edilen bir hâl olarak ele alır.
Seyr-i Sülûk Meydanında Nefsin Kibirle İmtihanı
Dervişlik yolu, bir arınma, bir tecellîye hazırlanma yoludur. Bu yolculuğun ilk durakları, nefsin en ham hâlleriyle yüzleştiğimiz yerlerdir. Nefsin mertebeleri bir bir geçilirken, her mertebenin kendine has imtihanı vardır ve bu imtihanların başında kibir ve kardeşleri gelir.
Sâlikler için emmâre ve levvâme mertebeleri, nefisteki olumsuz sıfatların etkisini ortadan kaldırmaya yönelik çabanın öne çıktığı iki önemli aşamadır. [...] Emmâre mertebesinde yer alan kibir [kendini başkasından üstün görme] sıfatının levvâmedeki uzantısı ucub [kendini, nefsini beğenme] vasfıdır. Kendini üstün görme (kibir) zahire yönelik, kendini beğenme (ucub) ise batına yönelik bir tavırdir. Bu iki olumsuz sıfat üzerinde tefekkür etmek ve bunların bizde hangi ölçüde yer aldığını gözlemlemek, hem etkilerini kontrol etmede hem de bunlardan kurtulmada büyük rol oynayacaktır. (Bir Sâlikin Seyr Yolu Hikâyesi, Cilt 1)
Yolun en başında karşımıza çıkan nefs-i emmâre, kibrin kalesidir. Burada sâlik, kendini başkalarından üstün görme hastalığıyla boğuşur. Bir üst basamağa, nefs-i levvâme'ye, yani kendini kınayan nefse adım attığında ise zehir içeriye, bâtına işlemeye başlar. Adı ucub olur. "Ne kadar da güzel ibadet ediyorum," "Ne kadar da alçakgönüllüyüm," diye kendini beğenmeye başlar. Kibir, suret değiştirmiş, daha sinsi bir düşman olarak yine karşısındadır.
Bu mücadele, sâlikin iç âleminde bir orduyla savaşması gibidir. Nefsin her bir arzusu, Hakk’a yürüyen ruhun karşısına dikilmiş birer hiziptir.
Enfüsî anlamda âyet [...] aynı zamanda nefsin iç dünyasındaki dağınık kuvvelerine de işaret eder. Çünkü insanın bâtınında da birbirine muhalif çok sayıda “hizip” vardır: Emmâre nefsin hevâsı; arzuları ve şehvetleri, Gazab kuvvesi; öfke ve saldırganlık yönü, Vehim ve hayal; hakikati perdeleyen kuruntular, Benlik gururu ve kibir; Hakk’a karşı direnen taraf. [...] Lâkin hepsi geçici ve darmadağın olmaya mahkûmdur. Çünkü tevhîdin nuru kalpte zuhur ettiğinde, bu hizipler teker teker bozguna uğrar. (Sâd Sûresi)
Sâlikin görevi, kalbine tevhid sancağını dikmektir. "Lâ ilâhe illallah" derken, sadece dilde değil, kalpte de Allah'tan başka varlık olmadığını tasdik etmektir. Bu nur kalbe yerleşmeye başladığında, kibrin, ucubun, hasedin orduları birer birer dağılır. Ancak bu dağılma, çoğu zaman Cenâb-ı Hakk'ın lütfettiği imtihanlarla olur. Bela, kulun hakikatini ortaya çıkaran bir mihenk taşıdır.
Bela: Kulun hakikatinin ibtila ile ortaya çıkmasıdır. Peygamberimiz (sav) “Belası en çetin ve zor olanlar önce nebiler, sonra veliler, sonra derece derece onlara en çok benzeyenlerdir. [...] Sınanma musibet olursa sabır, nimet olursa şükürle karşılık verilir. İmtihanın çoğu insanlarla olan ilişkiden doğar. Riya, kibir, ucub, yalan, su-i zan, gıybet ile aldanma sebepleridir. Ne ile imtihan olduğumuzu bilmek için uyanıklık şarttır. (Hûd Sûresi)
Başa gelen sıkıntılar, zorluklar, hatta insanların reva gördüğü haksızlıklar, aslında kibrimizi kırmak için birer ilahi müdahaledir. "Ben" diyen nefis, bir musibet karşısında ne kadar âciz olduğunu anlar. Varlıkla, bollukla imtihan ise daha da çetindir. Zira nimet, nefse kendini yeterli görme ve şımarma fırsatı verir. Bu yüzden uyanıklık, yani her an kalbini ve nefsini gözlemlemek, bu yolda elzemdir.
Tevazu Silahı: Toprak Olmak ve Aslını Unutmamak
Kibir dağına karşı sâlikin elindeki en tesirli silah, tevazudur. Tevazu, kendini aşağı görmek değil, kendini görmemektir. Varlığın sadece Hakk'a ait olduğunu idrak edip kendi hiçliğini bilmektir. Bu yolda "yok olmak", hakiki varlığa açılan bir kapıdır.
Hâlbuki “adem” (yokluk), irfanda bir başlangıç noktasıdır. Toprak olmak, ilâhî tohumun ekileceği yerdir. [...] Benlik, kibir, arzular ve dünyevî tutkular bu toprağı sertleştiren unsurlardır. Bu sertlik kırılmadıkça, ilâhî hakikatin tohumları ekilemez. Tava getirmek; nefsin tezkiyesi, kalbin rikkati, teslimiyetin zuhurudur. İşte bu, “ölmeden önce ölünüz” emrinin özüdür. (Ra'd Sûresi)
"Toprak olmak" ne güzel bir tabirdir. Toprak, her şeyi kabul eder. Üzerine basılır, ezilir ama kendisine atılan tohumu yeşertir. Sâlik de böyle olmalıdır. Benlik ve kibirle katılaşmış kalp toprağını, zikirle, hizmetle, riyâzetle sürmeli, gözyaşıyla yumuşatmalıdır ki, ilahi feyzin tohumları orada yeşerebilsin.
Aslını unutmamayı hayatının düsturu hâline getirenlerin en güzel misallerinden biri, Sultan Mahmud'un veziri Ayaz'dır.
Ey Ayaz, o kürkü hatırında tut! [...] Ayaz nâil olduğu bu devlet ve saâdete aldanmamak ve kendisine ucüb ve kibir ânz olmamak için, saraya gelmezden evvel giydiği bir post ile çarığı dâimâ nazarında bulundurmak üzere bir odaya sakladı. [...] Ara sıra gidip: “Ey Ayaz, işte senin aslın budur ve sen bu kadar zelîl ve fakîr idin. Sakın kibr etme ve devletin ile müftehir olma!” diye nefsine nasîhat ederdi. (Târık Sûresi)
Ayaz'ın o eski postu ve çarığı, sâlik için bir semboldür. Bizim de her gün dönüp bakacağımız bir "eski postumuz" olmalıdır: bir damla sudan halk edildiğimiz hakikati, acziyetimiz, fakrımız, hiçliğimiz. Varlık, makam, ilim insana bir sarhoşluk verir. Ayaz gibi her gün o hiçlik odasına girip, "Ey nefsim, sen busun işte!" diyebilmek, bu sarhoşluğun panzehiridir.
Fakat bu zehir o kadar etkilidir ki, bazen fakirlik ve ihtiyaç hâlinde bile kendini gösterir. İnsan, muhtaç olduğu nimeti bile kibrinden dolayı reddedebilir. Bu, "fakirin kibri" denilen ve en tehlikeli olan türdür.
Fakat gurur ve kibir devrede. İhtiyacı varken de ihtiyacım yok diyor. İşte “fakirin kibrinden korkun”. Fakir kendine gelecek nimeti gurur ve kibri yüzünden kaybeder. Araştırmacı Prof. Dr. Gurur , kibir konusunu araştırırken en çok tekkelerde ve dervişlerin Üzerinde gördüğünü söyler. (Bir Hikâye, Birçok Yorum)
Bu, Hakk'ın lütfuna karşı bir edepsizlik, kendi aczini görememe körlüğüdür. Mesele zengin veya fakir olmak değil, her hâlükârda kalpteki o gizli "ben" putunu fark edip onu kırmaktır.
Mürşid Edebi ve Kibriya Tecellisi: Kibir ile Azameti Ayırt Etmek
Kibirle mücadelede sâlikin en büyük yardımcısı, bir İnsân-ı Kâmil'in, bir mürşidin elinden tutmaktır. Çünkü nefsin hileleri o kadar çoktur ki, insan kendi başına onunla başa çıkamaz. Özellikle ilim sahibi olanlar için kibir, en büyük tuzaklardan biridir. İlim, muhabbetle yoğrulmazsa, kişiyi Hakk'a yaklaştıracağı yerde, O'ndan uzaklaştıran bir perdeye dönüşür.
İlmin muhabbeti yoksa o kişiye ilim perde olur, nitekim zahir ulemanın hali böyledir. [...] Muhabbet ilmin verdiği benliği giderir, yumuşatır, benlik yapmaz o ilmi ile gururlanmaz, işte içinde yaşanılan hadise budur, ben diyor, ben profösörüm diyor benden başka kimse yok diyor, en kral benim diyor, muhabbet ilmin verdiği gururu kibiri oratadan kaldırır... (Sohbet Arası Sohbetler CD 5)
Muhabbet, ilmin verdiği o sahte benliği eriten bir iksirdir. Mürşide duyulan muhabbet, sâliki "ben bilirim" davasından vazgeçirir, teslimiyete ve edebe yöneltir. Bu yolda edep, her şeydir. Hz. Ali Efendimizin "Bana bir harf öğretenin kölesi olurum" sözü, bu edebin zirvesidir.
Bu noktada, kulun nefsinden kaynaklanan "kibir" ile Hakk'ın bir velîsinde tecellî eden "kibriya"yı, yani azameti birbirine karıştırmamak gerekir. Avam, bir Allah dostunda gördükleri heybeti ve asaleti, nefsânî bir gurur zannedebilir. Hâlbuki o, kulun benliğinin değil, Hakk'ın Kibriya sıfatının bir yansımasıdır.
Hz Nakşibendi Hz lerinde böyle bir asalet meydana geliyor, daha sonraki senelerinde bir olgunluk bir azamet bir asalet meydana geliyor, çevresindekiler diyorlar ki bu insan böyle değildi ama biraz kibirli gururlu olmaya başladı diyorlar. Bu da Nakşibendi Hz Lerinin kulağına gidiyor, diyor ki onlara söyleyin bu kibir değil, gurur değil bu kibriyadır diyor. Kibir gurur nefsinin benliğinin artmasıdır, her tarafı küçük görme ona sataşır buna sataşır, kimseyi beyenmez bu kibir gururdur, ama Kibriya Allah’ın kendisinde azamet tecellisinin olduğu mahal demektir. (Sohbet Arası Sohbetler CD 6)
Bu, sâlikin mürşidine karşı edebinin en zirveye çıktığı yerdir. Terzibaba Hazretleri'nin, mürşidi Nusret Tura Baba'da şahit olduğu Kibriya tecellîsi, bu sırrı bize canlı bir misalle öğretir. O anda mürşid, kendi beşerî hâlinde değildir. Üzerinde bir ilahi tecellî vardır. Müridin vazifesi, o tecellîye hürmet etmek, araya kendi varlığıyla girmemektir. Kibir, her şeye müdahale etmek, kendini göstermek ister. Tevazu ve edep ise, doğru zamanda geri çekilmeyi bilmektir.
Zikir Ateşi ve Aşk İksiri: Benliği Eriten Son Çare
Yolun sonunda, kibrin ve benliğin kökünü kazıyacak olan son ve en tesirli silah, aşktır. Zikir, bu aşk ateşini tutuşturan bir çakmak taşıdır. Ancak bu silah da iki ucu keskin bir kılıç gibidir. Eğer ihlas ile, yani sadece Allah rızası için yapılırsa, benliği yakan bir nur olur. Ama içine riya, yani gösteriş karışırsa, kibri daha da besleyen bir zehre dönüşür.
Bir hafızın Kur'an okuduktan sonra, "Riyâ kokusu mevcût zîrâ hakkı ile okuyabilseydim ben bile erirdim” demiş. İşte bu hâl malûmunuz olunca, tam bir ihlâs ile can ve dilden bir defâ ALLAH diyenin günâhları nasıl olurda buz gibi erimez. Çünkü aşkın zuhûru madde âlemini eritir, mânâ âlemini ihyâ eder. (Aşk ve Muhabbet Yolu)
Mesele, ne kadar çok zikrettiğimiz değil, ne kadar aşk ile, ne kadar "ben"den geçerek zikrettiğimizdir. Aşk, kalbe bir defa girdi mi, orada kendinden başka bir şey bırakmaz. O, Hakk'ın gayretiyle yanan bir ateştir; masivayı, yani Allah'tan gayrı ne varsa hepsini yakıp kül eder. Kibir, gurur, benlik davası, hepsi bu ateşin içinde eriyip gider.
Bil nazargâh-ı Celil-i Kibriyâdır gönlümüz, İstemem ifşa-i râz, ama dedirtir emr-i aşk. [...] Girdiği dilde bulunmaz, masivay-i gayr-ı aşk. Hangi bir kalbte duyarsan, ismi pâki neş’elen, Bir takazay-ı hüdâ’dır. İstiyor irfan-ı aşk. (Aşk ve Muhabbet Yolu)
Aşk, sâlikin kendi iradesiyle başaramadığını başarır. Kendi çabasıyla kıramadığı benlik putunu, bir anda paramparça eder. Artık "ben" diyen kalmaz ortada. Sadece maşukun tecellîsi, sadece O'nun sevgisi kalır. Bu mertebede kibirden bahsetmek mümkün değildir. Çünkü kibrin var olabilmesi için, bir "ben"in olması gerekir. Aşk ise o "ben"i ortadan kaldırmıştır.
Füsûsu'l-Hikem'de Kibir
Kibir bahsine, Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri’nin Füsûsu’l-Hikem’de açtığı pencereden bakmak, meselenin varlık düzeyindeki köklerine inmek demektir. Zira kibir, sadece bir ahlâkî zaaf değil, Varlık’ı yanlış okumanın ve kendi taayyününe (belirlenmişliğine) esir olmanın adıdır. Füsûs’un hikmet deryasında bu meselenin kökleri, Âdem’in halk edilişine, meleklerin secdesine ve İblis’in isyanına kadar uzanır.
İblis’in Kibri: Unsurî Kıyas ve Taayyün Perdesi
İblis’in kibrinin temelinde, kendi varlık yapısını, yani unsurunu, Âdem’in hakikatinden üst��n görmesi yatar. Bu, akl-ı cüz’iyyenin, yani parçayı gören aklın yapabileceği en büyük hatadır. O, kendi ateşten yaratılışını, Âdem’in topraktan yaratılışıyla kıyas etti ve bu kıyasta kendini haklı gördü. Terzibaba’nın Şeyh-i Ekber’den süzerek aktardığı gibi:
Ateş yandığı zaman toprağın üstüne çıktığı mantığı ile ben ondan üstünüm dedi. Şeytanlık mantığı daha orada başladı. Yaptığı bu kıyas çok yanlıştı. Çünkü ateş yandığı yeri harap eder, yani bir fayda sağlamaz. Ama toprak bulunduğu yerde hayat verir. Ateş hayat alır, toprak ise hayat verir. Kendi işine gelmediği için bu mantığı bile düşünemedi. İşte Adem’in (a.s.) toprağına bakarak o topraktan ben ise ateştenim diyerek kendisini üstün gördü.
İblis, ateşin yukarıya yükselen, her şeyi yakıp tüketen sıfatlarına aldandı. Toprağın ise üzerine basılan, her şeyi kabullenen, içinde tohumları yeşerten tevazu ve sükûnetini bir aşağılık olarak gördü. Bu, sûrete takılıp mânâyı görememektir. O, Âdem’in çamuruna baktı ama o çamura üflenen ilahi ruhtan, o bedenin Cenâb-ı Hakk’ın bütün isimlerini toplayan bir ayna olduğundan perdelendi. Kendi taayyünü, yani “ateşten olma” belirlenmişliği, onun için en büyük perde oldu.
Şeyh-i Ekber Hazretleri bu perdelenişi şöyle ifade eder ki, Terzibaba da bunu bize şöyle açar:
Âdem’i dahi kendi haline kıyas edip baş eğme ile emir olunup da batınının ve zahirinin iktizasına kibirlendi, ve kendi taayyünüyle Âdem’in hakikatinden perdelenmiş olduğu için Hak Teala perde arkasına reddetti. Zira iblisin gereği bu idi. Hak teala mutlak hakimdir, hükmünü mahaline vaaz eder, hükmünde asla kimseye zulum etmez.
İblis, kendi sınırlı varlık elbisesinin içinde hapsoldu. “Ben” dediği şey, ateşten ibaret olan bu elbiseydi. Bu elbisenin ardındaki Hüvviyet’i ve bu elbisenin dahi O’nun izniyle ayakta durduğunu unuttu. Âdem’in hakikatinden perdelenmesi, aslında kendi hakikatinden ve Hakk’ın hakikatinden perdelenmesiydi. Zira her taayyün, özünde bir perdedir. Sâlikin yolculuğu, bu taayyün perdesini yırtıp ardındaki Vücûd-u Vâhid’i müşahede etmektir. İblis ise perdenin kendisine âşık oldu.
İblis’in Hakikati: Mudill İsminin Mazharı Olarak Celâl Tecellisi
Şeyh-i Ekber’in bize açtığı derin bir sırra göre, İblis başıboş bir isyankâr değildir. O da ilahi bir ismin mazharı, yani tecelli yeridir. Onun hakikati, esmâ-i ilâhiyyeden olan Mudill (saptıran, dalalete düşüren) ismidir. Bu isim, Cenâb-ı Hakk’ın Celâl sıfatlarının bir tecellisidir.
Zira İblis'in bâtını olan "Mudill" ismi celâl isimlerinden olduğu gibi, zâhiri olan unsuri yapısı dahi havadan ibaret olan oksijen ile oluşan ateştir. Buna göre onun unsuri parçaları ateş ve havadır; ve onun en büyük cüzü olan ateş ise, celâl tecellilerindendir. Şu halde İblis zâhiren ve bâtınen Celâl'in mazharı olduğundan sol el olan celâl sıfatıyla yaratılmıştır. Bu sebeple İblis'in hakikati olan Mudill ismi, saptırma, hile, küfür, inkâr, kin ve haset gibi sıfatları haizdir; ve unsuri yapısı olan ateş dahi üstün gelme, kibir, tasallut ve ceberut gibi kahredici sıfatları gerektirir.
Varlıkta her ne zuhûr ediyorsa, bir ilahi isme dayanır. Hakk’ın “Hâdî” (hidayet veren) ismi olduğu gibi, onun zıddı ve tamamlayıcısı olan “Mudill” ismi de vardır. İblis, işte bu ismin hükmünün ortaya çıktığı yerdir. Onun kibri, üstünlük taslaması, hasedi; hep bu ismin ve celâl tecellisi olan ateş unsurunun gereğidir.
Âdem ise bambaşkadır. O, sadece Celâl’in değil, aynı zamanda Cemâl’in de mazharıdır. Onun hakikati, bütün isimleri kendinde toplayan İsm-i Âzam olan “Allah” lafz-ı celâlidir.
Âdem'e gelince, onun bâtını "Allah" ism-i şerifi olduğu ve bu ism-i âzam Celâl'i ve Cemâl'i bilcümle isimleri kapsadığı gibi, onun zâhiri olan unsuri yapısı dahi celâl tecellilerinden olan ateş ve havadan ve cemâl tecellilerinden olan su ve topraktan mürekkeptir.
[İnsân-ı Kâmil](/wiki/İnsân-ı Kâmil)’in sırrı buradadır. O, İblis gibi tek bir kanatla (sadece Celâl ile) uçmaz. O, hem Celâl hem Cemâl kanatlarıyla, yani Hakk’ın “iki eliyle” halk edilmiştir. Bu yüzden insanda hem şeytanî sıfatlar (kibir, haset) hem de melekî sıfatlar (tevazu, teslimiyet) potansiyel olarak bulunur. Yolculuk, Celâl’i Cemâl’in terbiyesine vermektir. İblis, bu dengeye ve bütünlüğe sahip olmadığı için, kendi tek yönlü hakikatine saplanıp kalmıştır.
Meleklerin Secdesi ve Halifetullah Karşısında Edep
Âdem’e secde emri, melekler için de bir edep ve marifet dersiydi. Onlar da başlangıçta, “Yeryüzünde fesat çıkaracak, kan dökecek birini mi halife kılıyorsun?” diyerek bir an tereddüt yaşamış, kendi sürekli tesbih hallerini, Âdem’in potansiyel günahkârlığından üstün görür gibi olmuşlardı. Bu, kibrin en ince, en gizli formudur: ibadetle gururlanmak.
Terzibaba’nın Füsûs şerhinden aktardığı gibi bu, sâlik için büyük bir ibret dersidir:
Zuhur ve ızhar emrinde kendi hakikatlerini kafi görüp halifenin zait olduğunu zanneden melaikenin halinden ibret alınması için buyururlar ki “Sen halifetullah kabul edilen insan-kamilin rütbesi derecesinde edebini muhafaza eyle. Muhakkak Allahüteala senin gayrin olan melaikenin halini anlatmakla birlikte sana misal veriyor. Sen de bu duruma düşmeyesin diye. Sende kibirlenmeyesin gururlanmayasın, melaike bile bu benliğe düşüyor, bu tür sınavları verebilmen için senin çok, çok dikkatli olman lazımdır.”
Melekler, emre itaat ederek bu ince perdeden kurtuldular ve secde ederek Âdem’de tecelli eden ilahi Halifelik sırrına teslim oldular. İblis ise bu teslimiyeti gösteremedi. Bu hadise bize gösterir ki, irfan yolunda en büyük tehlike, kişinin kendi ilmiyle, ibadetiyle gururlanması ve Hakk’ın bir velîsinde tecelli eden hikmet karşısında “Ben de biliyorum” demesidir.
Kibir: Akl-ı Cüz’iyye ve Vehmin Tuzağı
İblis’in kıyası, aklın ve vehmin tuzağına düşmenin ilk örneğidir. Şeyh-i Ekber’e göre, peygamberleri inkâr edenlerin kibri de hep bu kökene dayanır. Onlar, kendi sınırlı akıllarını ve vehimlerini mutlak ölçü kabul ederler. Peygamberin veya velînin getirdiği haber, onların akıl kalıplarına sığmazsa, kibirle reddederler.
Yazık ki hicâb-ı enâniyyetleri sâikasıyla Peygamber'e tebaiyetten istikbâr edip, şikeste ve beste olan ukūl-i cüz'iyyelerine mağrûren, sûret-i insâniyyede mevcûd olmak gibi bir ni'metin kadrini bilmezler. Ey marifet talibi, bu fırsat eline bir defa geçer. Kibir ve gurur ve isti'lâ gibi huzûzât-ı nefsâniyyeye tâbi' olup isti'dâdını zâyi' etme!
Buradaki “hicâb-ı enâniyyet”, yani benlik perdesi, kibrin ta kendisidir. Kişi, kendi kırık dökük aklına ([ukūl-i cüz'iyye](/wiki/ukul-i-cuziyye)) o kadar güvenir ki, ondan daha büyük bir aklın, Akl-ı Küll’ün bir tecellisi olan Peygamber’e uymayı kendine yediremez. Bu, İblis’in “ateş-toprak” kıyasının modern bir versiyonundan başka bir şey değildir.
“Böbürlendin mi, Yoksa Yücelerden mi Oldun?”
Cenâb-ı Hakk’ın İblis’e sorduğu sual, meselenin vücûdî mertebesini ortaya koyan en çarpıcı ifadelerden biridir.
قَالَ يَاۤ اِبْلِيسُ مَا مَنَعَكَ اَنْ تَسْجُدَ لِمَا خَلَقْتُ بِيَدَىَّ اَسْتَكْبَرْتَ اَمْ كُنْتَ مِنَ الْعَالِينَ Sad(38) / 75- Allah: “Ey İblis! Kudretimle yarattığıma secde etmekten seni meneden nedir? Böbürlendin mi, yoksa yücelerden mi oldun?” dedi.
Şeyh-i Ekber bu âyeti tefsir ederken, “Âlîn” (Yüceler) zümresinin, Âdem’e secde emrinin muhatabı olmayan, arşın üzerindeki büyük melekler olduğunu belirtir. Cenâb-ı Hakk, İblis’e adeta şöyle sormaktadır: “Senin bu tavrın, sonradan edindiğin bir böbürlenme midir, yoksa sen zaten doğuştan o secde emrinin dışında bırakılan ‘Yüceler’den miydin?” Bu soru, İblis’in haddini ve yerini yüzüne vurur. O, “Âlîn”den değildi, emrin muhatabıydı. Dolayısıyla onun tavrı, sonradan olma bir kibirdi; bir makam gaspıydı. Kibir, kulun kendisine ait olmayan bir yüceliği kendinden bilerek sahiplenme cüretidir.
Şeyh-i Ekber’in Eyyûb faslından bir hikmet, kibrin ve isyanın bile Hakk’ın kuşatıcı Vücûdu’ndan ayrı olamayacağını gösteren, arifin içini titreten bir cem makamı müşahedesidir.
Nitekim Allah Teâlâ insanı, abd halketti. İnsan ise Rabb'i üzerine tekebbür eyledi; ve O'nun üzerine teâlî etti. Halbuki Hak Sübhânehû maahâzâ, kendi nefsine câhil olan bu abdin ulüvvüne nazar ile onu tahtından hifzeder.
Kul, kendi acziyetini unutup Rabbine karşı büyüklendiğinde bile, o kulun varlığını ayakta tutan, onun o kibirlenme fiilini bile var kılan, yine Hakk’ın Vücûd’udur. Bu, bir yandan Hakk’ın mutlak kuşatıcılığını, diğer yandan da kulun kibrinin ne kadar temelsiz ve aciz bir iddia olduğunu gösterir.
Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği
Kibir bahsine cem makamı bakışıyla, yani bu en kalın perdenin Hakk’ın Vücûd denizindeki yerini anlamaya çalışarak bakmak, aklın sınırlarının zorlandığı bir makamdır. Mesele, kulun kendi varlığını müstakil sanma gafletinde başlar. Kibir, bir varlık vehmidir. Kul, kendi gölgesini bir şahıs zanneder ve o gölgenin sahibiyle kavgaya tutuşur. Oysa o gölge, varlığını dahi sahibinin nurundan almaktadır. Şeyh-i Ekber, Kelime-i Eyyûbiyye’de bu sırrı, su ile buz misaliyle önümüze koyar:
İnsan ise Rabb'ine karşı büyüklendi ve O'nun üzerine yücelik tasladı. Halbuki Yüce Hak, buna rağmen, kendi nefsine karşı cahil olan bu kulun yüceliğine bakarak onu makamından korur. Ya'ni buzun vücûdunu içinden hıfzettiği gibi, su, ecsâmı tahtından ve içinden nasıl hıfzederse, Allah Teâlâ dahi, abd olarak yarattığı insanı öylece tahtından ve bâtınından hıfzeder. Zîrâ abdin vücûdu, Hakk'ın vücûd-1 mutlakının sûret-i abdde takayyüd ve taayyününden ibarettir; ve onun vücûdu vücûd-ı Hakk'a muzâf olan bir vücûd-ı itibârîdir ki, onda aslolan ademdir. İnsan ise kendi vücûd-ı kesîfini gördü. Hakk'ın vücûdu, onu bâtınından ve tahtından hifzetmekte olduğu hâlde, kendisini bir vücûd-1 müstakil sahibi zannedip, Rabb'i üzerine tekebbür etti.
İşte zıtların birliği buradadır. Kul, Hakk’a karşı kibirlenir. Hakk ise bu isyankâr kulun o itibârî varlığını, o vehmini bile ayakta tutan Vücûd’uyla onu kuşatır. Tıpkı buzun, kendisini donmuş ve katı bir şey sanmasına rağmen, onu içinden ayakta tutan ve ona “buz olma” imkânını veren suyun kendisi olduğu gibi. Kulun kibri, Hakk’ın onu içinden ve altından kuşatan rahmet ve kudretine karşı bir körlüktür. Kul isyan ettikçe, Hakk onu var kılmaya devam eder. Bu, ne büyük bir Kibriyâ, ne büyük bir istiğnâ tecellîsidir!
Bu sırrı anlayan arif için ibadetlerin manası da değişir. Sâlik, zikrederken “Ben Rabbimi zikrediyorum” diye övünürse, bu da gizli bir kibirdir. Şeyh-i Ekber, Kelime-i Muhammediyye’de “Allah’ın zikri daha büyüktür” (Ankebut, 45) ayetini bambaşka bir derinlikte şerh eder:
"Ve Allâh'ın zikri (ya'ni salâtta) ekberdir." Ya'ni Allah Teâlâ'dan abdi için onun suâlinde, ona icâbet ettiği hînde ve onun üzerine senâsında vâki' olan zikir, na- mazda abdin Rabb'ini zikrinden ekberdir. Zîrâ Kibriyâ Allâh'a mah- sustur...
Bizim O’nu anmamız değil asıl olan. Asıl olan, O’nun bizi anmasıdır. Bizim dilimizdeki "Allah" lafzı, O’nun bize olan icabetinin, bizi anmasının bir yansımasıdır. Kul, "Allah" der; bu, kulun zikridir. Ama bu zikrin imkânı, Hakk’ın kulunu zikretmesiyle doğar. İşte bu, Hakk’ın zikridir. Ve elbette Hakk’ın zikri, kulun zikrinden “ekber”dir, daha büyüktür. Çünkü Kibriya, yani gerçek büyüklük, sadece O’na aittir. Kibirli nefis, kendi zikrini büyütür. Arif ise kendi zikrinde, Hakk’ın kendisini zikredişinin büyüklüğünü müşahede eder ve kendi hiçliğinde kaybolur.
Kul bu kibir afetine tutulduğunda, Hakk onu bu hastalıktan Cebbâr ismiyle kurtarır. Cebbâr, umumiyetle “zorlayan, kahreden” olarak anlaşılır. Lakin ismin bir manası da “kırıkları onaran, eksikleri tamamlayan”dır. Hakk, Cebbâr ismiyle tecelli ettiğinde, kulun sahte benliğini, kibir kalesini yıkar, onu kırar. Ama bu kırma, yok etmek için değil, onarmak içindir. Terzibaba’nın, Şeyh-i Ekber’den aktardığı şu satırlar, bu ilahi terbiyeyi açıklar:
Mesela abdin kibir ve azameti kendisinin afetidir. Cebbar ismi o kulun kibirlenmesini azamet göstermesini zillete çevirip kendisine def ettirir. “Kemal” ise tevazudadır. Böylece onun müstehak olduğu şey bu bulunduğu yerde zillettir. Cabbar ismi o abdin düçar olduğu kibir afetini zilletle cebr edip def eyler. Yani kibrini zillete dönüştürür, o da kendisinde tabilik meydana getirir, uysallık meydana getirir, bu şekilde üstünden def eder.
Cebbâr isminin tecellisi, bazen bir hastalık, bazen bir iflas, bazen de insanlar arasında mahcup olmak şeklinde zuhur edebilir. Dışarıdan bakınca bir musibet gibi görünür. Ama hakikatte bu, kibir kanserine tutulmuş ruhun cerrahi bir operasyonudur. O zorluk, o zillet, kulun “ben” putunu kıran bir balyozdur. O put kırılınca, kalp Hakk’a döner.
Kibrin ve ayrılık vehminin arketipi İblis’tir. Onun "Ben ondan hayırlıyım" (A'râf 7/12) sözü, tevhid hakikatinden ilk kopuşun manifestosudur. Şeyh-i Ekber, bu hadiseyi yorumlarken, meselenin bir vücûdî körlük olduğunu belirtir. İblis, Âdem’in çamuruna baktı, kendi ateşine baktı ve bir kıyas yaptı. Oysa Âdem’in hakikati, çamurunda değil, kendisine üflenen ruhta, yani Hakk’ın tüm isimlerini câmi olan Hakikat-i İnsaniyye’de gizliydi. Terzibaba’nın Füsûs mukaddimesi şerhinde buyurduğu gibi:
İblisin hakikati akl-ı kül olan insanın hakikatine diğer kuvvetler gibi vehim ve iblis şeytanın gücünden başka vehim gücünden başka bütün güçlerin Âdem’e secde etmesi karşısında teklifine karşı 7/12 ayetinde belirtildiği gibi “Ben ondan hayırlıyım” diye cevap verdi. Bu cevap kendisini ayrı görmek demektir. Aslında hakikat-i insaniyede (Hakikat-i Muhammediye’de) bütün kuvvetler mevcuttur. Yani insanın hakikatinde hepsi birden toplanmış durumdadır, İblis dahil. Kendisinde bulunan diğer güçler ona tabi oluyor, ama iblis denilen vehim secde etmiyor. Biri iki görmek vehimdendir. Kendisini ayrı görmek demektir.
İblis’in hatası, “kendisini ayrı görmesi”dir. Bütüne, yani Akl-ı Küll’e tekabül eden İnsan-ı Kâmil’e tâbi olmayı reddedip, kendi cüz’î varlığını mutlaklaştırmasıdır. Kibir, işte bu ayrılık illüzyonudur. Her birimizin içindeki İblis, yani vehim kuvveti, ne zaman ki akl-ı küll’ün ve kalbin irfanının hükmünü dinlemeyip “Ben daha iyi bilirim” derse, o an Âdem’e secde etmekten kaçınmış olur.
Bu yüksek hikmetleri sâlikin gündelik hayatına indirdiğimizde, kibrin ne kadar sinsi bir düşman olduğunu görürüz. Bazen en bariz haliyle, birinin ziyaretine gittiğimizde "Beni ayakta karşılamadı" diye öfkelenmekle ortaya çıkar. Bu öfke, kalbin derinliklerinde gizlenmiş olan “ben” putunun, beklediği saygı kurbanını alamamasından gelir.
Meselâ ziyaretine gidilen bir kimse, beni ayakta karşılamadı, diye kötülenmez. Eğer kötülenirse, bunda nefsin hazzı ve garazı vardır. Çünkü nefis, herkesin kendisine hürmet etmesini ister. Aksi hâlde nefis kibir ve hiddet edip, o kimseyi kötülemeye başlar. İşte bu gibi kötülemeler Allah indinde makbul olmayandır.
Bu, sâlik için bir mihenk taşıdır. Nefis, herkesin kendisine hürmet etmesini ister. Bu tasdik gelmediğinde ise öfke ve kibirle patlar. Bu, kalpteki gizli şirkin en net işaretidir. Hakiki bir muvahhid, varlığı kendinden bilmediği için, başkalarından bir saygı beklemez. Gelen lütfu Hakk’tan bilir, gelmeyen için de nefsinin terbiyesine bir vesile olarak görür.
Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Kibir
Hazret-i Pîr Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Mesnevî-i Şerîf’te hakikatleri bir bahçe gibi sunar. Kibir gibi en çetin nefs hastalıklarını dahi, o bahçenin içinde dolaşırken, bir hayvanın dilinden, bir mürşidin siteminden, bir âşığın nidasından duyuveririz. Mesnevî, kibrin ne olduğunu anlatmakla kalmaz, onun kokusunu, rengini, tabiatını sezdirir ve ilacını da aynı hikmet sofrasında sunar.
Kazın Hırsı, Tavusun Kibri: Makam Sevdasının Tehlikesi
İnsanın nefsânî arzuları bir değildir. Hazret-i Mevlânâ, bu arzuları, kaz ile tavus kuşunun timsaliyle önümüze serer. Kazın derdi yemek, içmek gibi temel arzulardır. Fakat tavusun hırsı başkadır; onun derdi güzelliğini sergilemek, dikkat çekmek, diğerlerinden üstün olduğunu göstermektir. İşte bu, makam ve mevki hırsının, yani kibrin en saf hâlidir.
Yani, kazın hırsı yemek ve içmekten ve cinsel ilişki arzusundan kaynaklanır. Riyasette ise bu hırslar mevcut olmakla beraber haset ve kibir ve kendini beğenmişlik ve hodperestlik gibi birçok nefsanî sıfat daha vardır. Bu sebeple o tavusun hırsı kazın hırsından yirmi derece daha fazladır. Bu sebeple hadis-i şerifte المال حية و الجاه اضر منه yani "Mal yılandır ve makam ondan daha ziyade zararlıdır" buyrulmuştur.
Riyaset, yani baş olma sevdası, içinde haset, ucub (kendini beğenme), hodperestlik (bencillik) gibi bir dizi ruhsal illeti barındırır. Mal, bir yılan gibidir, insanı sokabilir. Fakat makam hırsı, o yılandan daha zehirlidir, zira o doğrudan Hakk’ın sıfatlarına göz dikmektir. Makam sahibi, farkında olmadan ilahlık taslamaya başlar.
Cahil ve makam sahibi bir kimse, ilâhlığa özgü olan sıfatları benimser; ilâhlığa özgü anlamlar ise kibir, azamet, tasarrufta tek olmak ve emrine muhalefet edenleri kahretmek gibi şeylerdir. Bu sebeple böyle bir kimse, başkanlık makamında fiilen ilâhlıktan dem vurmuş olur... Allah'ın sıfatlarına ortak olmak isteyen bir kimse, Allah katında affedilir mi?
Bu, kulun kendi acizliğini unutup, Zât-ı Mutlak’ın ridâsı, yani dış elbisesi olan Kibriyâ’ya el uzatmaya kalkmasıdır. Hadîs-i kudsîde Cenâb-ı Hakk, "Kibriyâ benim ridâm, azamet ise izârımdır. Kim bu ikisinden birinde benimle çekişirse, onu ateşe atarım" buyurmuştur. Makam hırsı, işte bu ilahî sınıra tecavüz etme arzusudur.
Aklın Tuzağı: Delil Peşinde Koşarken Kibre Düşmek
Kibir, yalnızca cahillerin hastalığı değildir. Bazen en keskin zekâları, en bilgili âlimleri bile esir alır. Bu, bilginin kendisinden değil, o bilgiyi sahiplenme ve onu bir benlik kalesine dönüştürme arzusundan kaynaklanır. Kişi, kitaplardan öğrendiği birkaç hakikat kırıntısıyla kendini bir şey zannetmeye başlar. Bu, [akl-ı cüz’iyye](/wiki/akl-i-cuz-iyye)nin (bireysel aklın) en büyük tuzağıdır.
Muhakkıkların âsârında okuduğu ve yâhud onlardan işittiği maârif ve hakāyıktan o kadar mağrûr oldu ki, "Bu mes'eleyi ben de okudum ve anla- dım. Benim gibi bir insanın huzûruna gidip baş eğmeğe ne ihtiyacım vardır?" dedi. Kibir ve azametinden dolayı ehl-i hâl ve hakikat olan ve ayne'l-yakîn mertebesini ihrâz etmiş bulunan üstâdlardan yüz çevirdi.
Bu hal, ilme'l-yakîn (bilgi yoluyla kesinlik) mertebesinde takılıp kalmaktır. Kişi, ateşin yakıcı olduğunu kitaptan okur ve anlar. Ama ateşin ne olduğunu gerçekten bilmek için ona dokunmak, yani [ayne'l-yakîn](/wiki/aynel-yakin) (görerek kesinlik) ve [hakka'l-yakîn](/wiki/hakkal-yakin) (yaşayarak kesinlik) mertebelerine ulaşmak lazımdır. Bu yolculuk, bir Mürşid-i Kâmil’in rehberliği olmadan yapılamaz. Fakat aklına ve bilgisine güvenen kibirli kişi, bu rehberliği reddeder. Sâmirî’nin kıssası bu noktada ibretliktir.
Sâmirî gibi o hüneri mademki kendisinde gördü, o tekebbürden dolayı Mûsa'dan yüz çevirdi!
Sâmirî, Hazret-i Mûsâ’nın sohbetiyle bir sırra vâkıf olmuştu. Fakat o, bu bilgiyi kendinden bildi, onu bir hüner olarak sahiplendi ve bu hünerle kibre kapıldı. Mûsâ’ya tâbi olmak yerine, o bilgiyle kendine bir yol icat etti ve kavmini saptırdı. Fahr-i Râzî gibi büyük bir kelâm âlimi için söylenen şu söz, bu hakikati özetler:
Nitekim Necmeddîn-i Kübrâ hazretlerine cenâb-ı Fahreddîn-i Râzî için, vücûd-ı Hakk'ı binbir delîl ile isbât etmiş olan bir âlimdir, demişler. O hazret dahi: "Demek ki, vücûd-ı Hak hakkında bin bir şübhesi var imiş!" demiştir. Zîrâ delîl şübheyi izâle etmek için araştırılıp ikāme olunur.
Delil aramak, bir şüphenin varlığına işarettir. Gerçek iman ve irfan, delillerin ötesinde, kalbî bir teslimiyetle başlar. Aklın getirdiği delillerle gururlanmak, kişiyi hakikatten uzaklaştıran bir kibir perdesi olur.
Mürşid'in Lütfu ve Kahrı: Benliği Kıran Terbiye
Bu ince ve tehlikeli kibrin ilacı, evvela aşktır. Aşk, benlik davasını, şan ve şöhret sevdasını eriten bir ateştir.
Ey bizim kibrimizin ve namusumuzun ilacı! Ey bizim Eflâtûn'umuz ve Câlinos'umuz!
Buradaki "namus", kişinin toplumdaki itibarı, "el alem ne der" korkusuyla ördüğü sahte kişilik zırhıdır. Kişi, bir mecliste kendisine aşağı bir yer gösterilmesinden incinir. Bu, kibrin ta kendisidir. Mürşid-i Kâmil, sâlikin bu çürük namusunu kırmak için bazen lütuf, bazen de kahır ile tecelli eder.
"Şeyh-i kâmil ba'zan lutuf ve merhamet ile zâhir olur; onun bu lutuf ve merhameti, senin rûhuna bir kanat olup, seni yukarıya uçurur ve âlem-i melekûta eriştirir; ve ba'zan kahır ile zâhir olur, o da senin için fâidelidir." Zîrâ seni dalâlet alçaklığından, hidâyet yüksekliğine çıkarır. Meskenet ve tevâzu' ve zillet-i nefis yolunu gösterir.
Mürşidin, bir zamanlar kadılık yapmış müridine pazarda ciğer sattırması, dışarıdan bakınca bir kahır gibi görünür. Ama hakikatte bu, sâlikin içinde kalmış son kibir kırıntılarını temizleyen en büyük lütuftur. Mürşidin kahrı, lütfunun zıddı değil, onun başka bir yüzüdür. Her ikisinin de gayesi birdir: sâlikin nefsini öldürüp, onu Hakk ile diriltmek.
Kibirli nefs ise bu terbiyeden kaçar. Dostu, "biz ve ben" davası yüzünden incitir. Peygamberlere ve velîlere karşı kibirlenirken, dünya ehline karşı tevazu gösterir. Bu, hakikatleri ters yüz etmektir.
Ey ahmakların önüne tevazu göstermiş ve ey şahların önüne kibir götürmüş!
"Ahmaklar"dan kasıt dünya ehli, "şahlar"dan kasıt ise enbiya ve evliyadır. Hakiki tevazu, Hakk’ın dostları önünde eğilmek, onların irşadına teslim olmaktır. Kibir ise, Allah'ın sevmediği, hakikatten gafil olanlara karşı gösterilmesi gereken bir izzet tavrıdır.
Alçak Gönüllülük Toprağına Akan Rahmet Suyu
Son tahlilde, kibir bir doluluk, bir "ben varım" iddiasıdır. Tevazu ise bir boşluk, bir "hiçlik" idrakidir. İlahi feyiz ve rahmet, dolu kaplara değil, boş kaplara akar. Su, fıtratı gereği yüksek yerlerde durmaz, daima alçak yerlere doğru hareket eder.
Her nerede bir dert varsa, deva oraya gider; her nerede alçaklık varsa su oraya gider.
Deva, derdini bilene gelir. Rahmet suyu, alçak gönüllü olanın vadisine dolar. Kendini bir şey sanan, kibir dağının zirvesinde oturan kimse, bu rahmet suyundan nasipsiz kalır.
Eğer sana rahmet suyu gerekliyse, git alçak gönüllü ol; ve ondan sonra rahmet şarabını iç, sarhoş ol!
Yol budur. Kendini yücelten alçalır, kendini alçaltan ise Hakk tarafından yüceltilir. Mesnevî, bu hakikati binbir hikâye ve remizle anlatarak, bizi Firavun’un kibrinden Mûsâ’nın teslimiyetine, tavusun gururundan toprağın tevazuuna davet eder.
Mesnevî Ciltlerinden İzler
Ahmed Avni Konuk'un on üç ciltlik Mesnevî-i Şerîf şerhinde Kibir kavramı, farklı ciltlerde ayrı yönleriyle işlenir. Hangi beytin hangi ciltte geçtiğini bilmek, okuyucuya bu deryada bir pusula sunar:
- Cilt 3: "Onun adı kavmi arasında, zekâsı sebebiyle önceden Ebu'l-Hikem iken, onun bu kibir ve hasedi, kendisine Ebû Cehl adını koydurdu. Hey gidi hey! Akıl ve zekâsı ile ehliyet sâhibi olan çok kimseler, nefis..." (Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 3)
- Cilt 4: "T-i ilâhiyyeye mazhar olmak istersen, git nefsinin kibir ve azametini terk et ve mütevâzi' ol; ondan sonra da senin bu tevâzu' ve inkisârına karşı rahmet-i ilâhiyye şarâbı ihsân buyurulsun. Ve bu şarâ..." (Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 4)
- Cilt 5: "Ederdi ve bu görüşü makbûl olurdu. Fakat ne çâre ki, kibir ve gurûru ve gazabı sebebiyle aklının gözü göremedi. Binâenaleyh onun gözünün böyle vakitsiz görmesi, vakitsiz öten kuşa ve horoza benzedi." (Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 5)
- Cilt 6: "Ları vardır. Meselâ 'hased' sıfatının dili ve 'kibir' sıfatının dili ve 'ucüb' ve 'hırs' sıfatlarının dilleri başkadır. Meselâ hased dilini kullandığı vakit, senin ni‘metinin zevâlini murâd ederek zâ..." (Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 6)
- Cilt 8: "Lmez. Üçüncü mâni' bizlik ve benlikdir. Yâ‘nî, hodbinlik ve kibir ve enâniyettir. Bu hâl ekseriyâ kendi bilgilerini çok ve akıllarını kâmil gören kimselerde olur. İşte bu sebeblerden dolayı veliyy-i z..." (Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 8)
- Cilt 11: "An nâmus ise nefsin kibir ve ucbünden neş'et eden hallerdir. Meselâ bu nâmusun sâhibleri bir mahalle gittiği vakit kendilerine karşı ayağa kalkılmamak veyâhud bir bahs-i ilmide fikirlerine i'tirâz olu..." (Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 11)
- Cilt 12: "Ri efendiye aşkının şarâbı dolu ağır ve okkalı bir kadeh ver de, onu üstâdlık kibir ve gurûrundan ve nâm ve nâmûs da‘vâsından kurtar! Onun nahveti bizim üzerimize bir yol vurur. Fakat sakalını da biz..." (Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 12)
Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme
Kavramlar Ağında Kibir
Kibir, tek başına duran bir diken değildir; kalbi saran bir dikenli çalıdır ve diğer nefsânî hastalıklarla iç içe büyür, birbirini besler.
Kibrin tam karşısında, onun panzehiri olarak Edep durur. Edep, Hakk karşısında ve yaradılmışlar karşısında haddini bilmektir. Kibir ise haddini bilmemek, hudutları çiğnemektir.
Bu cüretin kaynağı ise Nefs’tir. Kibir, terbiye edilmemiş, ham kalmış, özellikle Emmâre mertebesindeki nefsin en belirgin sesidir. “Ben” diyen, üstünlük taslayan, hep bu ham nefstir.
Kibrin zıddı ve ilacı olan hâl Tevâzu’dur. Hakiki tevâzu, kulun kendi varlığının Hakk’ın varlığıyla kaim olduğunu, kendi başına bir hiç olduğunu idrak etmesidir. Toprak gibi olmaktır.
Kibrin küçük kardeşi, onun tohumu ise Ucüb’dur. Ucüb, kişinin yaptığı ibadeti, iyiliği veya sahip olduğu ilmi beğenmesi, onu kendinden bilmesidir. Bu hayranlık, kalpte gizli bir şirk filizidir. Eğer sulanırsa, büyür ve başkalarını hor görme şeklinde dışa vurarak kibre dönüşür.
Kibrin zehirli meyvelerinden biri de Hased’dir. Kibirlenen kişi, kendini en üstün makama layık gördüğü için, bir başkasında gördüğü nimete tahammül edemez. O nimetin o kişiden yok olmasını arzular. İblis’in Hz. Âdem’e secde etmemesinin ardındaki kibir, onu hasede sürüklemiştir.
Son olarak, kibrin en yakın dostu ve dışa vurum şekli Riya’dır. Riya, amelleri Allah rızası için değil, insanların beğenisini kazanmak için yapmaktır. Kibirli nefs, kendi büyüklüğünün başkaları tarafından görülmesini ve onaylanmasını ister.
Kütüphanedeki Kaynaklar
Bu kütüphanenin temelini oluşturan üç ana kaynak, kibir meselesini kendi üsluplarıyla, farklı mertebelerden ele alarak sâlike üç ayrı ayna tutar.
Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri’nin sohbetlerinde kibir, bir tevhid meselesi olarak karşımıza çıkar. Kibir, kulun kendi acziyetini unutup, yegâne azamet sahibi olan el-Mütekebbir olan Cenâb-ı Hakk’ın sıfatına ortaklık taslamasıdır. Kibrin en dehşetli cezası, cehennem ateşinden ziyade, ahirette Hakk’ın cemâlinden mahrum kalmaktır. En mühim derslerden biri de, kuldaki kibir ile bir velîde tecelli eden ilahi Kibriya arasındaki ince çizgidir.
Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri ise, Füsûsu’l-Hikem’de meselenin vücûdî katmanlarına işaret eder. Onun nazarında İblis’in kibri, kevnî bir perdeleniştir. İblis, kendi taayyününün, yani ateşten olan unsurî yapısının hakikatine takılıp kalmış, Hz. Âdem’in ruhuna üflenen ilahi nefhanın hakikatini görememiştir. Şeyh-i Ekber, daha da derine inerek, İblis’in bu isyanının dahi “el-Mudill” (saptıran) isminin bir mazharı olarak zuhûra geldiğini anlatır. Kibir, bu bakışla, küllî hakikatten kopup kendi cüz’î varlığına mağrur olmaktır.
Hazret-i Mevlânâ ise, Mesnevî-i Şerîf’te kibri hikâyelerin ve teşbihlerin kanatlarında gezdirir. Kibir, bazen bir tavus kuşunun süslü kuyruğunda, yani makam ve şöhret sevdasında tecelli eder. Bu derdin devası nedir? Mevlânâ’nın cevabı kesindir: Aşk. “Aşk, bizim kibrimizin ve nâmûsumuzun devasıdır.” Aşk ateşi, sâlikin o sahte “ben”liğini yakıp kül eden yegâne iksirdir. Mürşid-i Kâmil, bazen lütfuyla, bazen de kahrıyla tecelli ederek, müridin bu kibir kalesini yıkar.
Değerlendirme
Bu sohbetten alınacak en kıymetli ders şudur: Kibir, sadece bir sosyal günah veya psikolojik bir sorun değil, varlığın temeline dair bir yanılgıdır. O, kulun kendi hiçliğini unutup, vehmî varlığına bir paye biçmesidir; Hakk’ın mutlak Vücûd’u karşısında ikinci bir varlık iddiasında bulunma cüretidir. Bu yönüyle kibir, gizli şirkin ta kendisidir.
Kaynaklarımız göstermiştir ki, kibrin ilacı, Şeyh-i Ekber’in işaret ettiği gibi varlığın tekliği (Vahdet-i Vücûd) hakikatini idrak etmek; Hazret-i Mevlânâ’nın söylediği gibi benliği eriten bir Aşk ateşine atılmak ve Terzibaba’nın dilindeki gibi, bir Mürşid-i Kâmil’in himmet ve terbiyesinde “yokluk” ve “toprak” olmayı öğrenmektir.
Öyleyse sâlik, şunu bilsin ki mânevî yolunda ilerlemek, yeni sıfatlar kazanmaktan evvel, kibir ve ucüb gibi mevcut kirlerden arınmaktır. Kalp kabı bu pisliklerden temizlenmedikçe, içine ilahi feyiz ve muhabbet şarabı dolmaz. Yol, “ben” demekten vazgeçip, her an ve her zerrede “Sen” diyen bir kalbe erişme yoludur. Bu ise ancak lütuf ve himmetle nasip olur.