Mu'cize
Mu'cize, en yalın mânâsıyla, Hakk’ın kudret elinin, sebep-sonuç perdesini yırtarak âlemlerin sahnesine doğrudan dokunmasıdır. O, peygamberlerin lisanından ve elinden zuhûr eden, aklı ve alışkanlıkları âciz bırakan bir tecellî hâlidir. Fakat bu tecellî, bir zorlama değil, bir davettir. Hakikatin kendisi gibi, kiminin gözünü açar, kiminin ise körlüğünü artırır. Çünkü mu'cize, imanı var eden değil, ezelde var olan imanı bu şehâdet âleminde açığa çıkaran bir ilâhî fiildir. Terzibaba İrfan Mektebi’nde mu'cize, sadece geçmişte yaşanmış bir hâdise olarak değil; varlığın her anında, sâlikin kendi seyrinde ve kâinatın işleyişinde okunan bir âyet olarak görülür. O, Hakk’ın “Ben gizli bir hazine idim” sırrının, beşer idrakini sarsarak kendini izhâr etme yollarından biridir.
Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı
Mu'cize kelimesi, Arapça “acz” kökünden gelir; âciz bırakmak, güç yetirememek, benzerini getirmekten başkalarını men etmek demektir. Istılahta ise, nübüvvet davasını ispat için peygamberlerin elinde, Hakk’ın izni ve yaratmasıyla zuhûr eden harikulâde hâdiseye denir. O, beşerî kudretin sınırlarının bittiği yerde ilâhî kudretin başladığını gösteren bir alâmettir. Mu'cize, âlem-i şehâdet dediğimiz bu görünen dünyanın alışılmış düzenini bir anlığına askıya alarak, ardındaki hakiki Fâil’i, yâni Cenâb-ı Hakk’ı işaret eder.
Ancak bu işaretin okunması, bakan göze değil, gören kalbe bağlıdır. Zira akıl, kendi kurduğu sebep-sonuç zincirine esir olduğunda, bu zinciri kıran her hâdiseyi ya inkâr eder ya da onu başka bir dünyevî sebebe bağlamaya çalışır. Günümüzün tabiatçı, her şeyi madde ve sebep dairesinde açıklamaya çalışan aklı, mu'cizeyi anlamaktan uzaktır. Onlar için mu'cize, ilkel insanın bir aldanışıdır. Bu körlüğün bir örneği, Terzibaba Hazretleri’nin işaret ettiği gibi, dalâletini şiirle ilan eden bir aklın hezeyanında görülebilir:
Nitekim zamanımızın zâhiri gören olan tabiat esirlerinden birisi, berât-ı dalâlet-i olan bir manzumesinde: Mugfil u muğfel o İsa, Musa / Köhne bir kizb-i mutalsamdır asa demiş, yani; Aldatan aldatılan o Îsâ, Mûsâ / Köhne bir sihirli yalandır asâ demiş ve bu zincirleme hezeyanlarıyla kendisinin hakikatleri gören olduğunu iddia eylemiştir.
Bu zihniyet, Hz. Mûsâ’nın asâsını “köhne bir sihirli yalan” olarak yaftalarken, aslında kendi idrakinin ne denli köhne ve perdeli olduğunu ilan eder. Asâ, bir ağaç parçasıdır; ama Hakk’ın “Ol” emri ona tecellî edince, Firavun’un bütün sihirlerini yutan bir ejderha olur. Tabiatçı akıl ise sadece ağacı görür, emri ve emrin sahibini göremez. Bu sebeple mu'cizeyi bir hile, peygamberi de bir aldatan olarak görür. Halbuki mu'cize, aldatmak için değil, uyandırmak içindir.
Mu'cizenin en büyüklerinden ve Kur’ân-ı Kerîm ile sâbit olanlardan biri, Şakk-ı Kamer, yâni Ay’ın yarılması hâdisesidir. Kureyş’in ileri gelenleri, Peygamber Efendimiz’den (s.a.v.) bir delil istediklerinde, O, mübarek parmağıyla Ay’a işaret etmiş ve Ay, herkesin gözü önünde iki parçaya ayrılmıştır. Bu, aklın ve tabiat kanunlarının durduğu bir andır. Lâkin bu apaçık delil karşısında bile kalplerdeki mühürler farklı farklı ses vermiştir.
Ve Kur’ân-ı Kerîm'de de: (Kamer, 54/1,2) “İkterebetis sâatu ven şakkal kamer (1) “Ve in yerev âyeten yu’ridû ve yekûlû sihrun mustemirr” (2) "Kıyâmet yaklaştı ve ay yarıldı ve eğer bir âyet görseler yüz çevirirler ve bu “sürekli bir sihirdir” derler" Âyet-i kerîmesinde bu olaya işâret buyrulmuştur.
Meselenin sırrı bu âyetlerde gizlidir. Hâdise birdir: Ay yarılmıştır. Fakat tepkiler muhteliftir. Kimisi iman eder, kimisi yüz çevirir ve “Bu, devam edip giden bir sihirdir” der. Mu'cize, bakan herkesin aynı şekilde etkilendiği bir olay değildir. O, bir turnusol kâğıdı gibi, kalplerde gizli olanı açığa çıkarır: imanı, inkârı, hasedi, kibri. Resûller de bu hakikati bilirler. Onlar, mu'cizenin her kalpte aynı tesiri bırakmayacağını, kimileri için hidayet olurken kimileri için helâke dahi sebep olabileceğini idrak ederler.
Ve tahkikatı resul kezâlik bildi ki, muhakkak emr-i mu'ciz bir cemaata zahir oldukda, onlardan ba'zıları onun nezdinde mü'min olur; ve onlardan, onu bilen ba'zıları da, ona inkâr eder; ve zulüm ve ulüvv ve hased ile ona tasdiki izhâr etmez; ve onlardan ba'zısı da bunu sihre ve îhâma ilhak eder.
Ebû Cehil’in kibri, Velid’in zulmü, Medine’deki Yahudilerin hasedi, onların gözleri önünde gerçekleşen hakikati görmelerine perde olmuştur. Onlar, aslında peygamberin doğruluğunu vicdanlarında hissetseler dahi, nefsânî duyguları sebebiyle tasdik etmemişlerdir. Bu durum bize, mu'cizenin vücûdî temelinin, yâni varlık âlemindeki köklerinin, çok daha derinlerde olduğunu öğretir. Mesele, o anda Ay’ın yarılıp yarılmadığına şahit olmak değildir; mesele, o şahitliği kabul edecek kalbî isti'dâda sahip olup olmamaktır.
İrfan yolunun büyükleri, bu durumu A'yân-ı Sâbite mertebesiyle açıklar. A’yân-ı sâbite, bütün varlıkların ve her bir ferdin, Hakk’ın ilm-i ezelîsindeki hakikatleri, değişmez özleridir. Henüz dış âlemde bir sûrete bürünmemiş bu hakikatler, Hakk’tan ne talep etmişlerse, neye kâbiliyet göstermişlerse, şehâdet âlemine çıktıklarında da o kâbiliyetin gereğini zuhûra getirirler. İman ve hidayet de bu ezelî isti’dâda bağlıdır.
Binâenaleyh, kalbi ezelde nûr-i îmanla nurlanmış olan kimse, bu âlem-i şehâdette dahî, mü'min olarak zahir olur; ve ilm-i ilâhîde ayn-ı sabitesinin hidâyete isti'dâdı olmayan kimseler dahî, bu âlemde hidâyetle zahir olmazlar.
Bu sırrı anlayan için mu'cize, yeni bir şey yaratmaz; sadece ezelde olanı izhâr eder. Kişinin ayn-ı sâbitesi, yâni ilm-i ilâhîdeki hakikati, hidayete kâbiliyetli ise, Ay’ın yarılması ona “Sübhanallah” dedirtir. Eğer o kâbiliyet yoksa, aynı hâdise ona “Bu bir sihirdir” dedirtir. Peygamberler de bu sırrı bildiklerinden, mu'cize göstermekte ısrarcı olmazlar. Çünkü bilirler ki, hidayet nuruyla bakmayan göz için en parlak mu'cize bile bir fayda vermeyecektir. Tesir, umûmî değildir; kalplerdeki farklı isti’datlar sebebiyle herkese ayrı ayrı tecellî eder.
Çünkü mu'cizenin te'sîri ona nazar edenlerin zahir vücudlarında ve kalblerinde umûmiyyet üzere vâki' olmaz. Zahir vücudlarında te'sîrin umûmî olmayışı, cümlesinin kalbleri nûr-i îman ile münevver olmamasındandır. Yani herkeste mucizenin tesiri aynı şekilde olmaması iman nurlarının kendilerinde olmamasındandır. Ve kalblerinde te'sîrin umûmî olmayışı da, isti'dâdât-ı zâtiyye ve gayr-ı mec'ûlelerinin farklılık bulunmasındandır.
Bu sebeple, mu'cize karşısındaki tavır, kişinin kendi hakikatinin bir yansımasıdır. O, sadece bir peygamberin doğruluğunu ispat eden bir delil değil, aynı zamanda insanın kendi Vücûd mertebesindeki yerini, Zâtî isti’dâdını ve Hakk’a olan nispetini ortaya koyan bir ayna olur. Mu'cizeyi inkâr eden, aslında kendi kalbindeki perdeden habersizdir. Onu bir sihir zanneden, kendi gözünün aldanışını hakikate yamar. Ona iman eden ise, ezelî nasibini bu dünyada bulmuş, sebepleri aşarak Müsebbib’e vasıl olmuş demektir.
Terzibaba'nın Nazarıyla Mu'cize: Aslı ve Mertebesi
Mu’cize, sebeplilik perdesine bürünmüş bu âlemde, o perdenin bir anlığına aralanması, Müsebbibü’l-Esbâb’ın, yani sebepleri halk edenin, dilediğinde sebepleri nasıl ortadan kaldırdığını göstermesidir. O, bir anlık bir tecellîdir ki, bakan göze değil, gören göze hitap eder. Kimi o tecellîde bir sihir, bir aldanış görür; kimi de imanın lezzetini, teslimiyetin saadetini bulur. Bu bahiste, Terzibaba Hazretleri’nin irfan pınarından, mu’cizenin hakikati, vücûd mertebelerindeki yeri, nasıl zuhûr edip nasıl perdelendiği anlaşılmaya çalışılır.
Kur'ân'ın Tasdiki ve İnkârın Perdesi: Şakk-ı Kamer Hâdisesi
Mu’cizenin en büyüklerinden ve Kur’ân-ı Kerîm’in bizzat kendi lisanıyla tasdik ettiklerinden biri, Fahr-i Kâinât Efendimiz’in (s.a.v.) bir işaretiyle ayın ikiye yarılması hâdisesidir. Bu, ne bir hayal ne de bir göz yanılmasıdır. Bu, kevnî bir hâdisedir; lâkin hakikati, ancak kalbî bir idrak ile kavranabilir. Cenâb-ı Pîr, bu tecellînin Kur’ân’daki yerine işaret ederken, hem mu’cizenin ispatını hem de inkârın sebebini aynı anda gözler önüne serer:
Bu mu’cizenin vukuuna vâkıf olmak istersen, ey Kur’ân-ı Kerîm’i okuyan kimse, (Kamer, 54/1) “Kıyâmet yaklaştı ve ay yarıldı” âyet-i kerîmesini oku!” Cenâb-ı Pîr’in bu beyân-ı âlîsinde bir nükte vardır: Ma’lûmdur ki, her zamanda mevcûd olan münkirler, ayın yanlmasını muhâl gördükleri için inkâr ederler. Zamân-ı saâdette Peygamber-i zîşânın etrâfını muhît olan müşriklere karşı yine onlann nazarlarında vâki’ olan inşikâk-ı kamer mu'cizesi Kur’ân’da i’lân buyuruldu. Bunu müşâhede eden müşrikler, Kur’ân-ı Kerîm’in ve cenâb-ı Peygamber’in hasmı olduklan halde bunu inkâra kendilerinde mecâl bulamadılar da, vukuunu tasdîkan (Kamer, 54/2) “Bu sihr-i müstemirdir” dediler. Zîrâ sihir, hârikulâde olan bir şeye derler.
Mu’cize, inkârcının gözü önünde cereyan ediyor. Ay, bütün haşmetiyle ikiye ayrılıyor. Bu, Hakk’ın kudretinin âlem-i şehâdetteki apaçık bir zuhûrudur. Müşriklerin tepkisi ise “Bu olmamıştır” demek değildir. Çünkü hâdise, onların da şahit olduğu bir vakadır. Gözleriyle gördüklerini inkâr edemiyorlar. Lâkin kalpleri, imanı kabule müstaid değil. O vakit, gördükleri hakikati kendi dar anlayışlarının kalıbına sokmaya çalışıyorlar ve “Bu, olsa olsa devam edegelen bir sihirdir” diyorlar.
Mu’cize, imanı olmayana iman vermek için değil, imana istidadı olanın imanını artırmak, münkirin ise inkârını kendi yüzüne vurmak için zuhûr eder. O, bir turnusol kâğıdı gibidir; kalplerde gizli olanı açığa çıkarır. Müşriklerin bu tavrı, onların ezelî hakikatlerinin, hidâyeti kabule yanaşmamasının bir neticesidir. Onlar, bu hâdiseyi “sihir” diyerek isimlendirmekle, aslında harikulâde bir şeyin vuku bulduğunu zımnen kabul etmiş, lâkin kaynağını Hakk’a değil, bâtıla nispet ederek kendi perdelerini kalınlaştırmışlardır.
Mu’cize, zuhûruyla birlikte bir perdelenmeyi de beraberinde getirir. Hakikat, en çıplak hâliyle tecellî ederken, bakanın gözündeki perde, onu görmeye mâni olur. O perde, Cenâb-ı Hakk’ın Kamer Sûresi’nin devamında buyurduğu gibi, hevâlarına uymalarıdır:
وَكَذَّبُوا وَاتَّبَعُوا أَهْوَاءهُمْ وَكُلُّ أَمْرٍ مُّسْتَقِرٌّ {القمر/3} (54/3) “Ve kezzebû vettebe’û ehvâehum ve kullu emrin mustakir(run)” (54/3) Peygamberi yalanladılar, nefislerinin arzularına uydular. Hâlbuki her iş, (Allah nasıl takdir ettiyse öylece) gerçekleşecek (değişmeyecek)tir .
Onlar, hakikati değil, kendi nefislerinin arzularını, kabilelerinin bâtıl geleneklerini, kibirlerini takip ettiler. Ayın yarılması gibi bir mu’cize dahi, onların bu hevâ perdesini yırtmaya yetmedi. Çünkü mesele görmek değil, gördüğünü kabul edecek bir kalp temizliğine, bir teslimiyete sahip olmaktır. Mu’cize kapıyı çalar, ama o kapıyı içeriden açacak olan, kulun kendi cüz’î iradesiyle imana yönelmesidir.
Zuhûr, Kudret ve Akılların Za'fı
Mu’cizenin zuhûr etmesindeki hikmet, insanın idrak seviyeleri arasındaki farkta gizlidir.
Bu sıfat da akılların za'fından dolayıdır; zuafâya kudretin şerhi ne vakit revâdır? Bu sıfat, ya’ni enbiyânın vârisleri olan evliyânm âlem-i sûrette havârık göstermek husûsundaki sıfat-ı kudretleri dahi, sûret dâiresinde mahsûr kalan akılların za’fından ve ma’nâya intikal edememelerinden dolayıdır. Onlar bu havânkı görmedikçe, kuvâ-yı tabîiyyenin fevkinde olan kudret-i Hakk’a îmân etmezler. Binâenaleyh, bir ma’nâ-yı vâsi’ olan kudret-i Hakk’ı, zaîfü’l-akl olan kimselere lafız ve kelâm vâsıtasıyla şerh etmek mümkin midir?
Bu ifadeler, mu’cizenin talim ve terbiye edici yönünü ortaya koyar. İnsanların çoğu, aklını sadece bu görünen âlemin sebep-sonuç zincirine hapsetmiştir. Onlar için bir şeyin var olması, ancak bilinen fıtrî kanunlar çerçevesinde mümkündür. Bu, “akılların za’fı”dır. Akıl, kendi başına bir hakikat ölçüsü değildir; o, ancak daha üst bir kaynaktan, yani vahiyden ve ilhamdan beslendiğinde yolunu bulabilen bir alettir.
Mu’cize, bu sûret dairesinde mahsur kalmış, mânâya intikal edemeyen akıllara bir ihtardır. Onlara der ki: “Senin kanun dediğin, kural dediğin her şey, o kanunu ve kuralı koyanın bir emrine bakar. O, ‘Ol’ der, olur; ‘Olma’ der, olmaz.” Mu’cize, kudretin lafızla ve kelâmla yapılamayacak şerhidir. O, bir fiil ile yapılan bir tefsirdir. Cenâb-ı Hakk, kudretinin sonsuzluğunu, ay’ı ikiye yararak, asâyı ejderha yaparak, ölüleri dirilterek “şerh eder”. Bu, zaîfü’l-akl olan, yani aklı sadece görünenle sınırlı olan kimseler için bir rahmettir. Onların idrak seviyesine inilerek, anladıkları dilden, yani hâdise dilinden konuşulur.
Bu durum, tenzih ile teşbihin bir araya gelmesidir. Hakk, kudretiyle her türlü sebepten ve suretten münezzehtir; bu O’nun tenzih yönüdür. Lâkin bu mutlak kudret, bir peygamberin elinde, bir ay hâdisesinde, yani bir surette zuhûr eder; bu da O’nun teşbih yönüdür. Muhammedî mîzan, bu ikisini bir arada tutabilmektir. Hem fiilin ardındaki mutlak kudreti görüp Hakk’ı tenzih etmek, hem de fiilin bu âlemdeki suretini görüp rahmetine ve lütfuna şahitlik etmektir. Münkirler, sadece sureti görür ve onu sihirle yaftalarlar. Bâtınîler, sadece mânâya takılıp sureti inkâr ederler. Mü’min ise, suretin içindeki mânâyı, teşbihin içindeki tenzihi görür ve “Subhanallah” der. Bu, Cem makamı idrakinin bir başlangıcıdır; zıt gibi görünenlerin, yani harikulâde olan ile müşahhas olanın, tek bir Hakikat’in farklı yüzleri olduğunu kavramaktır.
Hakikat'in Tenezzülü ve Şehâdet Âlemindeki Sureti
Mu’cize, bu âlemde aniden ortaya çıkmış, köksüz bir hâdise değildir. O, Zât-ı Mutlak olan en üst mertebeden, en aşağıdaki Âlem-i Şehâdet'e kadar uzanan bir Tenezzülât sürecinin meyvesidir.
Her şeyin aslı, Hakk’ın ilminde, Vâhidiyyet mertebesindeki sabit hakikatler, yani A’yân-ı Sâbite’dir. Mu’cize de dâhil olmak üzere bu âlemde zuhûra gelen her ne var ise, onun bir aslı, bir hakikati o ilim mertebesinde mevcuttur. Hakk Teâlâ, bir peygamberinin lisanıyla veya eliyle bir mu’cize izhâr etmeyi murad ettiğinde, o hâdisenin hakikati, mertebe mertebe aşağıya doğru iner. Tıpkı bir tohumun içindeki ağacın potansiyel olarak var olması ve zamanla toprağın üzerinde bir ağaç suretine bürünmesi gibi, mu’cizenin hakikati de Nefes-i Rahmânî denilen varlık dokusu üzerinde işlenerek, nihayetinde bu görünen âlemde, zaman ve mekân kayıtları altında somut bir hâdise olarak belirir.
Ayın yarılması hâdisesi bu nazarla düşünüldüğünde, bu, sadece gökyüzünde yaşanmış fiziksel bir olay değildir. Bu, Hakk’ın Kâdir isminin, Kahhâr isminin, Musavvir isminin ve daha nice isminin bir anlık yoğunlaşmış bir tecellîsidir. Bu tecellî, İnsân-ı Kâmil olan peygamberin kalb-i şerifini bir ayna, onun mübarek parmağını ise bir vesile kılarak, bu âlemin perdesinde görünür hâle gelmiştir. Peygamber, bu süreçte bir fâil değil, bir mazhardır; yani fiilin işleyicisi değil, fiilin üzerinde göründüğü mahaldir. Fiilin hakiki fâili, şüphesiz Cenâb-ı Hakk’tır.
Mu’cize, Hakk-ı Mutlak’ın, idrak edilebilir bir surete bürünerek kendini fâş etmesidir. O, o kadar mutlak ve sonsuzdur ki, bizim sınırlı idrakimiz O’nu olduğu gibi kavrayamaz. Bu sebeple O, rahmetinden dolayı, peygamberler ve kitaplar göndererek, mu’cizeler ve misaller göstererek kendi mertebesinden bizim mertebemize tenezzül eder. Mu’cize, bu ilâhî tenezzülün en çarpıcı örneklerinden biridir. O, soyut bir kudret fikrinin, somut bir ay yarığında temaşa edilmesidir. O, “bir ma’nâ-yı vâsi’ olan kudret-i Hakk”ın, bizim anlayacağımız bir dile, bir forma bürünmesidir.
Bu yüzden ârifler, mu’cizeye baktıklarında sadece harikulâdeliği değil, o harikulâdeliğin ardındaki tenezzül sırrını, o rahmeti ve o hikmeti görürler. Onlar için yarılmış ay, Hakk’ın kullarıyla konuşma biçimlerinden sadece biridir. Tıpkı Kur’ân harflerinin, Kelâm-ı Ezelî’nin bu âlemdeki sureti olması gibi, mu’cize de Kudret-i Ezelî’nin bu âlemdeki suretidir. Her ikisi de, görünmeyenin görünen bir delilidir.
"Her İş Takdir Edildiği Gibidir": Ehadiyet ve Vâhidiyet Düzleminde Mu'cize
Mu’cize bahsini en temeldeki ilkeye, yani Hakk’ın mutlak iradesine ve hükmüne bağlayan Kamer Sûresi’ndeki âyet, bütün bu olan bitenin özünü bize fısıldar: “Hâlbuki her iş, (Allah nasıl takdir ettiyse öylece) gerçekleşecek (değişmeyecek)tir.” (Kamer, 54/3).
Bu âyet-i kerîme, hem mu’cizenin zuhûrunu hem de ona verilen tepkileri, yani imanı ve inkârı, tek bir vücûdî düzlemde birleştirir. Ahadiyyet mertebesinde, yani Zât’ın kendi kendineliğinde, ne mu’cize vardır ne de inkâr. Orası, her türlü çokluğun ve nispetin ötesindedir. Fakat Vâhidiyyet mertebesine, yani ilâhî isimlerin ve sıfatların tecellî ettiği, eşyanın hakikatlerinin (A’yân-ı Sâbite) belirlendiği düzleme inildiğinde, her şey kendi yerli yerindedir. Ebû Cehil’in ayn-ı sâbitesinin gereği olan inkâr da, Ebû Bekir’in (r.a.) ayn-ı sâbitesinin gereği olan tasdik de, o ilim mertebesinde “müstakirr”dir, yani karara bağlanmıştır.
Öyleyse mu’cizenin işlevi nedir? O, bu ezelî takdiri değiştirmek için midir? Hayır. O, bu ezelî takdiri bu dünyada, Âlem-i Şehâdette fiiliyata dökmek, açığa çıkarmak için bir vesiledir. Mu’cize, bir imtihan aracıdır. O, kimin altını saf, kimin bakırı karışık, onu ortaya koyan bir mihenk taşıdır. Ay yarıldığında, Ebû Bekir’in kalbindeki teslimiyet “Şüphesiz O söylediyse doğrudur” diye tecellî ederken, Ebû Cehil’in kalbindeki kibir ve haset “Bu apaçık bir sihirdir” diye zuhûr eder. Hâdise aynı hâdisedir, ama mazharlar farklı olduğu için tecellî de farklı olmuştur.
“Kullu emrin mustakir” sırrını idrak eden sâlik için mu’cize, dışarıda aranan bir harikulâdelik olmaktan çıkar. O bilir ki, en büyük mu’cize, her an Hüvviyet tecellîsi altında olan bu kâinatın kendisidir. Bir tohumun çatlayıp filiz vermesi de ayın yarılması gibi bir mu’cizedir; çünkü ikisi de aynı “Kün” (Ol!) emrinin farklı suretlerdeki yansımalarıdır. Aradaki tek fark, birinin âdet perdesi altında gizlenmiş, diğerinin ise o perdeyi yırtarak zuhûr etmiş olmasıdır.
Terzibaba Hazretleri’nin nazarıyla mu’cizeye bakmak, işte bu bütüncül bakışa sahip olmaktır. Hâdiseyi Kur’ân’ın tasdikiyle görmek, inkârın ardındaki nefsânî perdeleri fark etmek, aklın acziyetini ve kudretin sonsuzluğunu idrak etmek, Hakikat’in bu âleme nasıl tenezzül ettiğini tefekkür etmek ve nihayetinde her şeyin ezelî takdir dairesi içinde cereyan ettiğini bilip O’na teslim olmaktır.
Terzibaba Geleneğinde Mu'cize'in Yaşanması
Mu'cize, peygamberlerin nübüvvetini ispat için Cenâb-ı Hakk'ın onlara birer alâmet olarak lütfettiği harikulâde fiillerdir. Onların hakikatini inkâr etmek, Kur'ân'ın ve Resûl'ün haberini inkâr etmek olur. Lâkin her meselenin bir zâhirine bir de bâtınına, bir de kendi nefsimizdeki karşılığına bakmak gerekir. Mu'cizenin, peygamberler diyarından sâlikin kalbine ve gündelik hayatına düşen bir gölgesi, bir tecellîsi vardır.
Hakikat parçalanmaz bir bütündür. Zât-ı Mutlak bir ise, O'nun fiilleri de farklı mertebelerde aynı usûl ve nizam üzere zuhûr eder. Peygamberlerin elinde zâhir olan mu'cize, Hakikat'in şehâdet âleminde, yani gözle görülen bu âlemde, kevnî perdeleri yırtarak kendini göstermesidir. Sâlikin hayatındaki mu'cize ise, aynı Hakikat'in, sâlikin kendi iç âleminde, nefsânî perdeleri yırtarak kendini göstermesidir. Biri âfâkta (dış dünyada), diğeri enfüste (iç dünyada) cereyan eder. Biri gözle görülür, diğeri kalp ile müşahede edilir. Bu sebeple, Terzibaba mektebinin yolcusu için mu'cize, geçmişte kalmış bir tarihî hâdise değil, seyr-i sülûk boyunca her an tecrübe edilen, canlı ve dinamik bir hakikattir.
En Büyük Mu'cize: Nefsin Dönüşümü
Sâlikin yolculuğundaki en büyük, en âciz bırakan mu'cize, bir denizi ikiye yarmak veya bir asâyı ejderha yapmak değildir. Bu yolun en büyük mu'cizesi, nefs-i emmârenin, yani insana sürekli kötülüğü, bencilliği, kibri ve isyanı emreden o en aşağı mertebedeki nefsin, bir nefs-i mutmainneye, yani Hakk’ta huzur bulmuş, O’ndan razı olmuş ve O’nun rızasını kazanmış bir nefse dönüşmesidir.
Taş gibi katı, Firavun gibi benlik davasında olan bir nefsin, yumuşacık bir kalbe, her an "Lebbeyk Allahümme lebbeyk" (Buyur Allah'ım, emrine amadeyim) diyen bir teslimiyete bürünmesi, kömürün elmasa dönmesi gibi bir dönüşümdür. Bu, Hakk'ın "Hayy" isminin, yani hayat verenin, ölü kalpleri diriltmesinin en canlı delilidir.
Bu mu'cize, zikir ve mürşid terbiyesiyle gerçekleşir. Zikir, kalbin cilasıdır. Pas tutmuş, dünya sevgisiyle kararmış, benlik ve enaniyet ile kabuk bağlamış kalbi, "Allah, Allah, Allah" nidâlarıyla temizlemektir. Zikir, kalbin içindeki o ilâhî potansiyeli, yani isti'dâd tohumunu sulayan rahmet suyudur. Bu, bir usûl, bir erkân gerektirir. İşte o usûlü öğreten, o suyu doğru zamanda ve doğru miktarda veren de mürşiddir.
Nefsin bu dönüşümü, bir anda olup biten sihirli bir değnek dokunuşu değildir. Bu, sabır, gayret, gözyaşı ve her şeyden öte samimiyet isteyen çetin bir mücadeledir. Sâlik, bu yolda defalarca düşer, kalkar. Nefsi onu bin bir hileyle kandırmaya çalışır. Bu uzun ve meşakkatli yolun sonunda, sâlikin benliği eriyip yok olduğunda, geriye sadece Hakk'ın iradesine ram olmuş bir kalp kaldığında, en büyük mu'cize zuhûr etmiş olur. Artık o kalp, Hakk’ın nazar ettiği bir Beytullah’tır. Bu dönüşümü yaşayan ve müşahede eden bir sâlik için, artık dışarıda bir mu'cize aramaya gerek kalmaz. Çünkü o, mu'cizenin bizzat kendisi olmuştur.
Kalbin Mu'cizesi: Mürşid ve Mürid
Peygamberlerin elinde zuhûr eden mu'cizeler, Hakk'ın bir fiilinin, O'nun seçtiği bir elbiseye bürünerek görünmesidir. Mürşid-i kâmil de peygamberlerin vârisidir, yani onların getirdiği nuru ve ahlâkı kendi zamanında taşıyan, yaşatan ve yayan kimsedir. Bu sebeple mürşidin tasarrufu da bir nevi "mu'cize-i kalbiyye", yani kalbe ait, bâtınî bir mu'cizedir.
Bu mu'cize, dışarıdan bakan gözlerin göremeyeceği kadar ince, latif bir iştir. Mürşid, müridinin kalbine bir tohum ekmez; zira o tohum, yani ilâhî hakikate ulaşma potansiyeli olan isti'dâd, ezelde Cenâb-ı Hakk tarafından o kalbe zaten ekilmiştir. Mürşidin yaptığı, mahir bir bahçıvanın işine benzer. Bahçıvan tohumu halk etmez, ama toprağı tanır. Hangi tohumun hangi toprakta, ne kadar suyla, ne kadar güneşle yeşereceğini bilir. Toprağı havalandırır, taşlarını ayıklar, zararlı otları temizler ve tohumun çatlayıp filiz vermesi için gerekli ortamı hazırlar.
Mürşidin tasarrufu da böyledir. Müridin kalbindeki kibri, hasedi, riyayı, benliği, yani o ilâhî filizin büyümesine engel olan manevî dikenleri ve taşları bir bir ayıklar. Bazen bir sözüyle, bazen bir bakışıyla, bazen de müridi çetin bir imtihandan geçirmesiyle yapar bunu. Mürid, o an mürşidinin kendisine neden böyle davrandığını anlamayabilir, hatta gücenebilir. Ama toprağın altındaki tohum da, üzerindeki sert toprağın neden sürekli eşelendiğini bilmez. O sadece, bir süre sonra kendisine hayat veren güneş ışığına ve rahmet suyuna daha kolay kavuştuğunu fark eder.
Mürşidin bu tasarrufu, müridin kendi kendine başaramayacağı bir dönüşümü mümkün kılar. Bu, müridin iradesini yok saymak değil, bilakis onun cüz'î iradesini, Hakk'ın küllî iradesiyle aynı hizaya getirmektir. Müridin "ben" dediği o sahte kimliği, o daracık hapishaneyi yıkarak, onu kendi hakikatinin sonsuz fezasına çıkarmaktır. Bu sebeple, bir İnsân-ı Kâmil'in elinde nefsânî bir enkazdan ilâhî bir saray inşa edilmesi, yani bir müridin yetişmesi, ayın yarılmasından daha az mu'cizevî bir hâdise değildir. Sadece, bu mu'cizeyi görecek bir kalp gözü, bir basîret gerekir.
Acziyetin Kudrete Dönüşmesi: Hâl ve Makam Tecrübesi
Seyr-i sülûk yolu, bir güçlenme ve kudret kazanma yolu değil, tam aksine mutlak acziyetini idrak etme yoludur. Sâlik yol ilerledikçe anlar ki, kendi gücüyle yapabileceği hiçbir şey yoktur. Her adımda kendi acziyetinin, bilgisizliğinin ve hiçliğinin farkına varır. Bu, bir çöküş gibi görünse de, aslında hakikate doğru atılan en büyük adımdır.
Çünkü sâlik, kendi varlık bardağını "ben"lik ve "ben yaparım" iddialarıyla doldurduğu müddetçe, o bardağa Hakk'ın rahmet şarabından bir damla bile girmez. Ne zaman ki sâlik, tam bir acziyet ve fakr hâli içinde, "Yâ Rabbi, bende bir şey yok, her şey Senden. Güç de kudret de ancak Senindir" diyerek kendi bardağını tamamen boşaltırsa, o zaman ilâhî tecellî o boşalan kaba dolmaya başlar. "Ben" aradan çekilince, "O" kendini gösterir.
Bu, sâlikin tecrübe ettiği en derin mu'cizelerden biridir. Kendisinden, kendi iradesi ve planı dışında, hikmetli sözler dökülmeye başlar. Normalde yapamayacağı zor işlerin üstesinden kolayca gelir. İnsanların kalplerine tesir eden bir hâl kuşanır. İşte buna kerâmet denir. Kerâmet, velînin kendi gücüyle yaptığı bir gösteri değil, onun acziyet ve hiçlik makamında sabit durması sebebiyle, Hakk'ın Kudret sıfatının o velî üzerinden açığa çıkmasıdır. Velî, kerâmeti "ben yaptım" demez, diyemez. Zira "ben" diyebileceği bir benliği kalmamıştır. O, sadece Hakk'ın kudretinin tecellî ettiği bir ayna, bir mazhar olmuştur. Fiilin fâilinin Hakk olduğunu bilir ve müşahede eder.
Bu tecrübe, başlangıçta gelip geçici bir hâl olarak yaşanır. Sâlik, bir anlığına bu acziyet içindeki kudret hâlini tadar, sonra yine kendi nefsânî hâllerine döner. Ama bu yolda sebat gösterip acziyetini ve fakrını bir an bile unutmazsa, bu geçici hâl, zamanla kalıcı bir makam hâline gelir. Artık o sâlik, her an, her nefes, kendi hiçliğinin ve Hakk'ın varlığının idrakiyle yaşar. Onun yürümesi, konuşması, susması, bakması; hepsi Hakk ile olur. İşte bu, sâlikin hayatındaki en büyük mu'cizedir: Fânî bir varlığın, Bâkî olanın fiillerine ayna olması. Bu, zıtların birliğinin, yani acziyet ile kudretin, hiçlik ile varlığın aynı anda, tek bir kalpte Cem makamında buluşmasıdır.
Zuhûrun Şartı: Edeb Kapısı
Bütün bu mu'cizevî dönüşümlerin, bu ilâhî tecellîlerin kapısını açan anahtar Edeb'dir. Edeb, "had bilmektir." Hakk'ın karşısında kendi haddini, acziyetini, kulluğunu bilmektir. Mürşidin karşısında haddini, yani bir talebe, bir muhtaç olduğunu bilmektir. Kardeşlerinin karşısında haddini, yani onlara hizmet etmesi gerektiğini bilmektir. Edeb, bir süslü söz veya bir eğilip kalkma hareketi değildir. Edeb, varlığın her zerresine sinmiş bir teslimiyet, bir hürmet, bir incelik hâlidir.
Terzibaba mektebinde "Edeb Yâ Hû" levhası, sadece bir duvar süsü değil, bu yolun anayasasıdır. Zira ilim ve mârifet edep ile kaimdir. Edepsiz ilim, şeytanın ilmi gibi, sahibini kibre ve helâke sürükler.
Mu'cize ve kerâmet gibi harikulâde haller, edep libasını giyinmiş ruhlara bir ikram olarak gelir. Bir sâlik, kerâmet göstermeyi arzularsa, bu en büyük edepsizliktir. Çünkü bu arzu, "Yâ Rabbi, Sen bana bu gücü ver, ben de Senin kullarına bir şeyler göstereyim" demekten farksızdır ve içinde gizli bir benlik, bir şirk kokusu taşır. Hakk'ın velîsi, kerâmet göstermekten, yılanın akrepten kaçtığı gibi kaçar. Çünkü bilir ki, kerâmetin izhârı, halkın teveccühünü üzerine çeker, bu da nefsin hoşuna gider ve sâliki yolundan alıkoyabilir. En büyük kerâmet, istikamet üzere olmaktır; yani her hâl ve şartta kulluk edebinde sabit kalmaktır.
Nefsin dönüşümü mu'cizesi de ancak edep kapısından geçilerek mümkün olur. Mürşidine karşı edebi gözeten, onun bir sözünü emir telakki eden mürid, kalbini mürşidinin manevî tasarrufuna açmış olur. Zikre karşı edebi gözeten, yani zikrin sadece bir dil tekrarı değil, Hakk'ın huzurunda bulunmak olduğunu idrak eden sâlik, zikrin feyzinden ve nurundan istifade eder. Nimetlere karşı edebi gözeten, yani her lokmanın, her nefesin Hakk'tan bir lütuf olduğunu bilen sâlik, şükür makamına erer. Terzibaba geleneğinde mu'cize, dağları yerinden oynatmak değil, kalpteki benlik dağını yerinden oynatmaktır. Bu mu'cize, mürşidin himmeti ve sâlikin gayretiyle, zikir tezgahında, edep libası giydirilerek dokunur.
Füsûsu'l-Hikem'de Mu'cize
Mu'cize, sadece tabiat kanunlarını aşan bir hâdise değil, Vücûd'un, yani varlığın bizâtihî kendisinin sırlarını ifşâ eden bir tecellîdir. Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri'nin hikmet okyanusunda, Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri'nin şerhleriyle aydınlanan Füsûsu'l-Hikem'in Lût ve Üzeyr Fass'larındaki hikmetler, bu bahsi anlamak için birer anahtar sunar. Bu kapıdan içeri girildiğinde görülür ki mu'cize, bir güç gösterisi değil, ilâhî bir edeb ve hikmet dersidir.
Şeyh-i Ekber'in irfan mektebinde, makamların hakkını vermek esastır. Risâlet (peygamberlik) makamı ile velâyet (velîlik) makamı arasındaki ince fark, mu'cizenin hakikatini anlamada yol gösterir. Risâlet, Hakk'ın Zâhir isminin bir tecellîsidir; vazifesi tebliğdir, yani ilâhî mesajı insanlara açıkça ulaştırmaktır. Velâyet ise daha ziyade Hakk'ın Bâtın isminin bir mazharıdır; onun yolu setr, yani gizliliktir. Mu'cize, risâlet makamının bu "izhâr" yani açığa çıkarma vazifesinin bir gereğidir. Velî ise, mecbur kalmadıkça veya bir emir olmadıkça kerâmetini gizler.
Terzibaba Hazretleri, bu ayrımı şöyle îzah eder:
Ya'nî risâlet makamı, kavmine karşı resulün mu'cize ikâmesiyle tasarrufunu îcab ederse de velayet makamı, velînin âdât-ı tabîiyyeye muhalif olarak, ekvânda tasarrufunu iktizâ etmez. Çünkü "velî" Bâtın isminin mazharı olduğu için, dîn-i ilâhîyi izhâr etmek maksadıyla, kerâmâtla zuhuru lazım değildir. Izhâr-ı kerâmâta me'mûr olursa o başka.
Peygamberin mu'cize göstermesi, bir marifet sergilemesi değildir. O, Hakk'ın dinini ve kendi elçiliğinin doğruluğunu tasdik etmek için, Zâhir isminin bir gereği olarak bu fiile me'murdur. Velînin ise böyle bir vazifesi yoktur. Onun asıl vazifesi, kendi varlığını Hakk'ın varlığında ifnâ etmek ve ilâhî sırları kendi bâtınında saklamaktır. Bu yüzden velîden kerâmet sadır olursa, bu genellikle onun irâdesi dışında, bir hâl neticesinde zuhûr eder veya ilâhî bir emirle gerçekleşir.
Ârif-i billâh olan bir zât, yani Hakk'ı hakkıyla bilen bir kimse, âlemde kendi keyfince tasarruf etmekten, bir şeyleri değiştirmeye kalkmaktan hayâ eder. Çünkü o, her an Hakk'ın huzurunda olduğunun idrâkindedir ve bilir ki, mülkün sahibi O'dur. Fiillerin gerçek Fâili'nin kim olduğunu müşahede eden biri, "ben yaptım" cüretini gösteremez.
Ancak peygamber, bir mu'cize gösterdiğinde bu durum değişir. O, bu fiili kendi nefsinden veya arzusundan değil, doğrudan bir ilâhî emir ve hattâ bir "cebr" ile, yani bir nevi zorunlulukla yapar. Terzibaba Hazretleri'nin pâdişâh-vezir misâli bu sırrı açar:
Fakat pâdişâh vezîre: İrâdemi tebliğ et, şöyle böyle yapsınlar ve sen de onun hususuna lâzım olan tasarrufâtı icra et! diye emr ederse, vezir pâdişâhın emir ve cebri ile tasarrufa kıyam eder; ve onun bu tasarrufu bittabi' ihtiyar ile olmuş olmaz. Ve pâdişâhın huzurunda terk-i tasarruf etmek kemâl-i ma'rifetten nâşîdir... İşte arif her ne vakit âlemde tasarruf ederse, böylece emr-i ilâhî ve cebir iledir; kendi ihtiyarıyla değildir. Zîrâ arif huzurdadır.
Mu'cizenin sırrı buradadır: Peygamberin eli, Hakk'ın kudret elinin zuhûr ettiği bir mazhardan ibarettir. Hz. Mûsâ asâsını attığında, o fiil Mûsâ'nın değil, Hakk'ın fiilidir. Hz. Îsâ ölüleri dirilttiğinde, o hayat nefesi Îsâ'nın değil, Hakk'ın "Hayy" isminin bir tecellîsidir. Peygamber, bu tasarrufu kendi seçimiyle (ihtiyar) yapmaz; o, sadece gelen emri yerine getiren, irâdesini Hakk'ın irâdesinde yok etmiş bir elçidir. Bu yüzden mu'cize, sihirbazın nefsânî güç gösterisinden tamamen ayrılır. Sihirbaz "ben yapıyorum" der; peygamber ise kalbiyle bilir ve hâliyle gösterir ki "yapan ve yaptıran ancak O'dur".
Madem mu'cize bu kadar kesin bir delildir, peygamberler neden sürekli mu'cize göstererek herkesi imana getirmemişlerdir? Burada, bir peygamberin taşıdığı "tahkik"in, yani hakikati derinlemesine idrak edişinin ve kavmine olan derin şefkatinin sırrı devreye girer. Bir resul, vahiy ile bilir ki, mu'cizenin tesiri herkeste aynı olmayacaktır.
Ve tahkikatı resul kezâlik bildi ki, muhakkak emr-i mu'ciz bir cemaata zahir oldukda, onlardan ba'zıları onun nezdinde mü'min olur; ve onlardan, onu bilen ba'zıları da, ona inkâr eder; ve zulüm ve ulüvv ve hased ile ona tasdiki izhâr etmez; ve onlardan ba'zısı da bunu sihre ve îhâma ilhak eder.
Peygamber, bu ilâhî bilgiyle, göstereceği bir mu'cizenin insanlar üzerinde nasıl farklı sonuçlar doğuracağını önceden bilir. Ay'ın yarılması gibi apaçık bir mu'cize karşısında bile bazılarının iman edeceğini, bazılarının ise Ebu Cehil gibi kibrinden (ulüvv), bazılarının hasedinden, bazılarının da sadece zulmünden dolayı inkâr edeceğini bilir. Hatta bazılarının, Kur'ân-ı Kerîm'in buyurduğu gibi, "Bu, süregelen bir sihirdir" (Kamer, 2) diyerek işin içinden çıkmaya çalışacağını da bilir.
Bu bilginin getirdiği bir de sorumluluk ve şefkat vardır. Mu'cize, ortaya konulduğu andan itibaren bir "hüccet" olur, yani inkârı imkânsız kılan kesin bir delil. Böyle bir delile rağmen inkârda direnmek, kişinin kendi helâkini hazırlaması demektir. Peygamber, kavmine olan derin şefkatinden dolayı, onları böyle geri dönülmez bir yola sokmaktan imtinâ eder. Onların üzerine hücceti tamamlayıp helâk olmalarındansa, tebliğ ile yetinmeyi, onlara düşünme ve seçme fırsatı tanımayı yeğler.
Zîrâ mu'cizât delildir. Binâenaleyh onların üzerine delilin zuhurunda mübalağa etmeyi istemez... Çünkü mu'cize ikâme ettiği halde kavminin yine dalâlette sabit kadem olması, onların helakine sebebdir. Şu halde onların sebeb-i helakleri olan mu'cizâtın delili zuhuru emrinde, şefkatinden nâşî, mübâlağa etmemesiyle, hayatlarını onların üzerinde ibka eder; ve kavmine karşı yalnız tebliğ ile iktifa eyler. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: عَلَى الرَّسُولِ اِلا الْبَلاغُ [Peygambere düşen, ancak tebliğdir.]
Bu, büyük bir hikmet ve derin bir merhamettir. Peygamber, elindeki kudreti bir kılıç gibi savurmak yerine, onu bir rahmet kalkanı gibi kullanarak ümmetini korumaya çalışır.
Neden bir mu'cize karşısında kimi iman ederken kimi inkâr eder? Bu farklılığın kökeni, varlığın ezelî hakikatlerindedir. Her bir varlığın, Hakk'ın ilminde ezelî bir hakikati vardır. Buna tasavvufta a'yân-ı sâbite (sabit özler/hakikatler) denir. Bu, o varlığın neyi kabul edip neyi etmeyeceğine dair değişmez potansiyelidir, yani isti'dâd-ı zâtiyyesidir. İman veya inkâr, bu dünyada yapılan bir seçimden ibaret değildir; o, ezelde Hakk'ın ilminde bulunan o sabit özün bu şehâdet âleminde zuhûra gelmesinden ibarettir.
Terzibaba Hazretleri bu sırrı şöyle açıklar:
Binâenaleyh peygamberler, ümmetlerinin ikrar ve inkârda ahvâl-i muhtelife ve isti'dâdât-ı mütefâvitesini ve ancak Allah'ın nûr-i îmanla kalbini münevver ettiği kimselerin îman getirdiğini; ve mu'cizeye ve peygambere îman denilen nur ile nazar etmeyen kimse hakkında mu'cizâtın fâide vermediğini gördüklerinde... hakta mu'cize emirlerini taleb hususunda onların himmetleri kasır oldu... Ve kalblerinde te'sîrin umûmî olmayışı da, isti'dâdât-ı zâtiyye ve gayr-ı mec'ûlelerinin farklılık bulunmasındandır... Binâenaleyh, kalbi ezelde nûr-i îmanla nurlanmış olan kimse, bu âlem-i şehâdette dahî, mü'min olarak zahir olur; ve ilm-i ilâhîde ayn-ı sabitesinin hidâyete isti'dâdı olmayan kimseler dahî, bu âlemde hidâyetle zahir olmazlar.
Mu'cize, boş bir kalbe imanı zorla yerleştiren bir alet değildir. O, ancak içinde ezelden gelen bir iman nuru tohumu bulunan kalpte yeşerebilir. O tohum yoksa, en büyük mu'cize bile o kalbe tesir etmez. Tıpkı günümüzün tabiatçı aklının, Hz. Mûsâ'nın asâsına "köhne bir sihirli yalan" demesi gibi, isti'dâdı olmayan kimse, gördüğü harikulâde hâdiseyi kendi dar anlayışına göre yorumlar ve inkâr perdesinin ardına saklanır. Peygamberler, bu ilâhî işleyişi bildikleri için, mu'cizenin her derde deva bir ilaç olmadığını anlarlar ve himmetlerini, yani gayretlerini, herkese zorla bir şey göstermekten ziyade, kalbi iman nuruna hazır olanları irşad etmeye yöneltirler.
Füsûsu'l-Hikem'in penceresinden bakınca mu'cize, bir peygamberin şahsî bir kerâmeti olmaktan çıkar; ilâhî isimlerin (Zâhir, Bâtın, Hayy, Kadîr) bir tecellîsi, risâlet ve velâyet makamlarının farkını gösteren bir ayna, peygamberin şefkatinin ve tahkikinin bir delili ve en nihayetinde, her bir varlığın ezelî isti'dâdının bu dünyadaki bir yansıması hâline gelir. O, Hakk'ın kudretini gösterirken, aynı zamanda kulun acziyetini ve teslimiyetin en yüce mertebesini de talim ettiren derin bir irfan dersidir.
Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği
Her hâdisenin bir zâhiri, bir de bâtını vardır. Bir sûreti, bir de hakikati vardır. Mu'cizenin sûretine, yani dışarıdan görünen harikulâde yüzüne bakmak, işin ancak başlangıcıdır. Hakikat yolcusuna düşen ise, o sûretin ardındaki sırra, o hâdisenin vücûd mertebelerindeki aslına intikal etmektir. Bu derin seyahatte kandil, Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri'nin hikmet pınarı Füsûsu'l-Hikem'dir. Şeyh-i Ekber, hâdiseleri zâhirde göründüğü gibi değil, Hakk’ın tecellîleri olarak okur. Onun nazarında kâinattaki her zerre, Hakk’ın bir isminin tecellîgâhıdır ve her hâdise, O’nun isimlerinin birbirleriyle olan münasebetinden doğan bir hükümdür. Mu'cize de bu nazarla okunduğunda, basit bir harikulâdelikten çıkıp, Vücûd-ı Mutlak’ın en derin sırlarını fısıldayan bir hikmet dersine dönüşür.
Cem Makamında Mu'cize İdraki: Acziyet ve Kudretin Vuslatı
Tasavvuf yolunun en yüksek menzillerinden biri, Cem makamı olarak isimlendirilen idrak ufkudur. Bu makam, kesrette vahdeti, yani çoklukta birliği görme hâlidir. Zıt gibi görünen şeylerin, aslında aynı Hakikat’in farklı yüzleri olduğunu müşahede etmektir. Gece ile gündüz, varlık ile yokluk, kudret ile acziyet... Bunlar, fark makamında birbirine düşman iki ayrı kutup gibi görünür. Lâkin Cem ehli için, aynı Vücûd denizinin dalgalarından ibarettir.
Mu'cizeye bu nazarla bakalım. Zâhirde bir beşer, yani Hz. Mûsâ, Hz. İsa veya Efendimiz Muhammed Mustafa (s.a.v.) vardır. Bu beşer, bizim gibi yer, içer, uyur; acziyetin bütün sıfatlarını üzerinde taşır. Diğer yanda ise, o beşerin elinden zuhûr eden bir fiil var: denizin yarılması, ölülerin diriltilmesi, Ay'ın ikiye bölünmesi... Bu fiil ise mutlak kudretin eseridir. Akıl burada durur. Bir yanda mutlak acziyet (beşer), diğer yanda mutlak kudret (fiil). Akıl bu ikisini bir araya getiremez.
Fakat Cem makamının idraki der ki: O fiilin hakiki fâili kimdir? Peygamber midir, yoksa Hakk mıdır? Elbette Hakk’tır. Peygamber, o anda kendi iradesinden, kendi nefsinden tamamen soyunmuş, Hakk’ın kudretinin tecellî edeceği arı duru bir ayna, bir mazhar olmuştur. O anda Mûsâ yoktur, Mûsâ'dan görünen Hakk vardır. O anda Muhammed (s.a.v) yoktur, O'nun mübarek parmağında tecellî eden İlâhî İrade vardır. "Attığın zaman sen atmadın, fakat Allah attı" (Enfâl, 17) âyet-i kerîmesi, bu sırrın anahtarıdır.
Öyleyse mu'cize, acziyet ile kudretin birleştiği, vuslat ettiği bir tecellîdir. Peygamberin şahsında beşerî acziyet en kâmil noktadadır, çünkü o, herkesten daha iyi bilir ki kendinde hiçbir güç ve kudret yoktur. Bu tam bir fakr ve hiçlik idrakidir. İşte bu mutlak hiçlik aynasında, Hakk’ın mutlak kudreti en parlak şekilde akseder. Mu'cize anında peygamber, hem Hakk’ın kudretinin kendisinden zuhûr edişinin şahididir, hem de o kudretin tecellî ettiği mahaldir. Yani hem fâilin Hakk olduğunu bilir, hem de fiilin kendi elinden çıktığını görür. Bu, zıtların birliğidir. Bu, aklı âciz bırakan, ancak kalb gözüyle seyredilebilen Tevhid sırrıdır. Mu'cizenin asıl "i'câzı", yani âciz bırakması, sadece inkârcıları değil, aynı zamanda aklı da hayrette bırakarak onu teslimiyete davet etmesidir.
Tenzih ve Teşbih Dengesi: Muhammedî Mîzan'ın Tecellîsi
Şeyh-i Ekber'in hikmetinin temel direklerinden biri de tenzih ve teşbih dengesidir. Tenzih, Cenâb-ı Hakk'ı yaratılmış her şeyden, her türlü noksanlıktan, şekilden ve suretten uzak tutmak, O'nun "hiçbir şeye benzemediğini" (Leyse ke-mislihî şey') idrak etmektir. Teşbih ise, "Nereye dönerseniz Allah'ın yüzü oradadır" (Bakara, 115) sırrınca, bütün âlemi O'nun tecellîsi olarak görmek, her surette O'nun isim ve sıfatlarının izlerini müşahede etmektir.
İrfan yolu, bu iki kanatla uçmaktır. Sadece tenzih, Hakk'ı ulaşılmaz, soyut bir varlığa indirger ve O'nu âlemden koparır. Sadece teşbih ise, Hakk'ı yaratılmışlara benzetme tehlikesini doğurur, panteizme ve hatta şirke kapı aralar. Kâmil iman, Efendimiz'in (s.a.v) getirdiği o hassas mîzanda, yani Muhammedî mîzan'da durabilmektir: Hakk, hem âlemlerden ganî ve münezzehtir (tenzih), hem de âlemlerde isim ve sıfatlarıyla tecellî edendir (teşbih).
Mu'cize, bu dengenin en harikulâde, en somut misallerinden biridir.
- Mu'cizenin tenzih yönü: Bir asânın yılana dönüşmesi, fıtrat kanunlarını, sebep-sonuç zincirini alt üst eder. Bu hâdise bize der ki: "Bu fiilin Fâili, sizin bildiğiniz sebepler âleminden değildir. O, sebeplere muhtaç olmayan, dilediğini dilediği anda 'Ol' emriyle var edendir." Böylece mu'cize, Hakk’ın kevnî düzenden, beşerî kudretten ve aklın kavrayışından mutlak manada münezzeh olduğunu ispat eder. O, âlemin içinde değildir, âlemin kurallarına tâbi değildir. Bu, fiil üzerinden yapılan en güçlü tenzihtir.
- Mu'cizenin teşbih yönü: Peki bu akıl almaz, münezzeh kudret nerede zuhûr ediyor? Soyut bir âlemde mi? Hayır. Bir beşerin, Hz. Mûsâ'nın elindeki asâda, Hz. İsa'nın nefesinde, Efendimiz'in (s.a.v) parmağında... Yani, en âciz ve bize en çok benzeyen surette, bir insan suretinde tecellî ediyor. Hakk’ın mutlak kudreti, bir beşer fiili "gibi" görünüyor. İşte bu da teşbihin zirvesidir. O mutlak gaybî güç, şehâdet âleminde müşahhas bir hâle bürünüyor.
Demek ki mu'cize, tenzih ile teşbihin bir anlık vuslatıdır. O, hem "Hakk hiçbir şeye benzemez" hakikatini, hem de "O, her an yeni bir şe'ndedir (tecellîdedir)" sırrını aynı anda gösteren bir ayna olur. Bu ayna, ne Hakk'ı beşere indirger ne de beşeri tanrılaştırır. Sadece, Hakk'ın kudretinin, seçtiği bir kulunun suretinde nasıl tecellî ettiğini göstererek, Tevhid'in en hassas dengesini gözler önüne serer.
Sâlikin Kalbindeki Yansıma: En Büyük Mu'cize Kendi Hiçliğini İdrak Etmektir
Bu yüce hakikatlerin, asırlar sonra yaşayan bizler için, bu yola baş koymuş bir sâlik için mânâsı nedir? Mûsâ'nın asâsı veya İsa'nın nefesi, bizim seyr-i sülûkumuzda nasıl bir ışığa dönüşür?
Şeyh-i Ekber bize öğretir ki, âfâkta (dış dünyada) olan her ne varsa, enfüste (iç dünyada) onun bir karşılığı vardır. Peygamberlerin gösterdiği haricî mu'cizeler, aslında her sâlikin kendi kalbinde yaşaması gereken bâtınî dönüşümlerin birer misalidir, birer arketipidir.
Sâlikin yolculuğu, kendi var sandığı "ben"liğinin bir vehimden ibaret olduğunu anlama yolculuğudur. Kişi, zikirle, tefekkürle, mürşidinin terbiyesiyle ilerledikçe, kendi iradesinin, bilgisinin ve gücünün ne kadar sınırlı ve âciz olduğunu fark eder. Kendi fiillerinin ardındaki hakiki Fâil'i görmeye başlar. Aldığı nefesin, attığı adımın, söylediği sözün aslında kendinden değil, Hakk'tan olduğunu idrak ettiği an, işte o an bir mu'cize anıdır.
Bu idrak anında sâlik, kendi hiçliğini, mutlak fakr hâlini derinden hisseder. Tıpkı mu'cize anındaki peygamberin hissettiği gibi... Ve tam da bu hiçlik ve acziyetin kabul edildiği noktada, Hakk’ın Varlığı ve Kudreti onun kalbini doldurur. Artık o, kendi "ben"iyle değil, Hakk ile görür, Hakk ile işitir, Hakk ile tutar. Bu, "Ben onun gören gözü, işiten kulağı... olurum" kutsî hadisinin sırrının tecellîsidir.
Sâlikin kalbindeki en büyük mu'cize budur: Kendi nefs firavununun saltanatının yıkılması ve kalb tahtına Hakk’ın oturması. Ölü kalbinin marifet nefesiyle dirilmesi... Cehalet denizinin, ilim asâsıyla yarılıp hakikate yol açması... Benlik Ay'ının, Tevhid güneşi karşısında ikiye bölünmesi ve yok olması...
Bu yüzden ârifler demişlerdir ki: "Dışarıda mu'cize arama. En büyük mu'cize, senin gibi bir günahkârın dilinde 'Allah' isminin zikredilebilmesidir." Çünkü o zikir, senin fiilin değil, O'nun sana bir lütfudur. O'nun tecellîsidir. Bu idrak, mu'cizenin hakikatinin sâlikin kalbindeki yansımasıdır.
'Kün' Emrinin Sırrı: Peygamberin Dilinden Zuhûr Eden İlâhî Kelime
Bütün varlık, Cenâb-ı Hakk'ın "Kün!" yani "Ol!" emrinin bir tecellîsidir. Bu emir, ezelde bütün varlıkların hakikatleri olan A'yân-ı Sâbite'ye yönelmiş ve onlar da isti'datları (potansiyelleri) ne ise o şekilde varlık sahasına çıkmışlardır. Âlemde gördüğümüz her şey, bu "Kün" emrinin zaman ve mekân perdesi altında, sebepler zinciriyle yavaş yavaş açılımıdır. Bir tohumun ağaç olması, bir nutfenin insan olması, hep o ezelî "Kün" emrinin tafsilatıdır.
Mu'cize ise, bu "Kün" emrinin, aradaki sebepler perdesini kaldırarak, doğrudan ve anında zuhûr etmesidir. Ağacın yıllar içinde meyve vermesi âdettir, İlâhî kanundur. Ama kuru bir hurma kütüğünün anında yeşerip taze hurma vermesi, "Kün" emrinin doğrudan tecellîsidir; bu bir mu'cizedir.
Bu emir, o anda nefsinden tamamen fânî olmuş, iradesini Hakk'ın iradesinde yok etmiş olan İnsân-ı Kâmil'in, yani peygamberin lisanından veya fiilinden zuhûr eder. Peygamber, o anda Hakk’ın "söyleyen dili" olur. Onun ağzından çıkan söz, beşer sözü değil, İlâhî Kelime'nin o andaki tecellîsidir. Hz. İsa "Kalk!" dediğinde, bu İsa'nın emri değil, Hakk'ın "Kün" emrinin İsa'nın lisanı suretinde belirmesidir.
Bu sebeple mu'cize, İnsân-ı Kâmil'in kâinattaki yerini ve sırrını da ortaya koyar. O, âlemin kalbidir. Hakk ile halk arasında bir berzahtır (ara-bulucu âlem). Hakk’ın halk etme emri, onun üzerinden âleme ulaşır. O, Hakk’ın iradesinin şehâdet âlemindeki tecellî noktasıdır. Mu'cize, bu sırrın en açık, en şüphe götürmez delilidir. O, peygamberin sadece bir haberci değil, aynı zamanda varlığın en derin sırlarına vâkıf ve Hakk’ın tasarrufuna bir ayna olduğunu gösterir.
Nihayetinde, Füsûs'un derinliklerinden bakınca anlarız ki mu'cize, bir sihirbazlık gösterisi veya sadece inkârcıyı susturacak bir delil değildir. O, Vücûd'un, yani varlığın hakikatinin ne olduğuna dair en yoğun, en derinlikli derstir. O, zıtların nasıl bir olduğunu, tenzih ile teşbihin nasıl aynı anda yaşandığını, insanın kendi hiçliğini idrak ettiğinde Hakk’ın kudretine nasıl ayna olabileceğini ve İlâhî "Kün" emrinin kâmil bir insan lisanından nasıl tecellî ettiğini anlatan canlı bir hikmet kitabıdır.
Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Mu'cize
Cenâb-ı Mevlânâ'nın irfan deryasında, mu'cize bahsi kuru bir kelâm tartışması olmaktan çıkıp, can bulan, ruhumuza seslenen bir hikâyeye dönüşür. Onun dilinde mu'cize, peygamberlerin nübüvvetini ispat eden harikulâde bir delil olmanın ötesinde, âlemlerin işleyişine, insanın kendi acziyetine ve Hakk'ın mutlak kudretine dair derin bir sırrın perdesini aralayan bir anahtardır.
Mesnevî-i Şerîf, mu'cizeleri birer tarihî vak'a olarak değil, her dem taze, her an yaşanmakta olan bâtınî hakikatlerin birer sureti olarak sunar. Hz. Mûsâ'nın asâsı, Hz. Îsâ'nın nefesi, Hz. Meryem'in silklediği kuru hurma dalı... Bunların hepsi, dış gözün takılıp kaldığı harikulâde olaylar olmaktan ziyade, kalp gözü açık olanlar için sebeplilik perdesinin ardındaki asıl Fâil'i, yani Cenâb-ı Hakk'ı müşahede etme vesileleridir. Mevlânâ, bu kıssalarla bize şunu fısıldar: Mu'cize, dışarıda aranan bir olağanüstülük değil, içeriye dönüldüğünde bulunan bir idraktir.
Asâ ve Ejderha: Aklın Aczi, Kudretin Tecellîsi
Hz. Mûsâ'nın (a.s.) asâsı, Mesnevî'de mu'cizenin en çarpıcı temsilidir. O asâ, zâhirde nedir? Bir çobanın dayandığı, yol yürüdüğü, davarını güttüğü basit bir ağaç dalı. Aklın, duyuların, gündelik hayatın ve sebepler âleminin tam ortasında duran, bilindik, sıradan bir nesne. Bu, bizim cüz'î aklımızın ve beşerî idrakimizin sınırlarını temsil eder.
Lâkin Cenâb-ı Hakk, Kelîm'ine "Bırak o elindeki asâyı!" buyurduğunda, bütün bu bildik düzen alt üst olur. Yere bırakılan o cansız ağaç parçası, Hakk'ın Kudret tecellîsiyle korkunç bir ejderhaya dönüşüverir.
Firavun’un sihirbazları, ellerindeki ipleri ve değnekleri yere attılar. Halkın gözünü boyadılar, hepsi yılan gibi görünüyordu. Fakat Hz. Mûsâ’nın asâsı ejderha olup onların bütün sihirlerini yutuverdi. Bu, bir göz boyama değil, hakikatin ta kendisiydi. Sihirbazlar, bu işin bir sihir olmadığını, ilâhî bir kudretin eseri olduğunu hemen anladılar ve secdeye kapandılar.
Bu dönüşüm, mu'cizenin özünü, yani "i'câz"ı, âciz bırakma sırrını ortaya koyar. O ejderha, sadece Firavun'u ve sihirbazlarını değil, aynı zamanda her şeyi kendi dar mantığına hapsetmeye çalışan cüz'î aklı da yutar. Akıl, bir asânın nasıl ejderha olabileceğini izah edemez. Formüller iflas eder, mantık susar, sebepler zinciri kopar. Bu acziyet noktasında, mu'cize hedefine ulaşır. O, aklı inkâr etmek için değil, aklı haddini bildirmek ve onu daha yüce bir hakikate, yani her an her şeye kâdir olan İlâhî Kudret'e teslim olmaya davet etmek için zuhûr eder.
Mevlânâ, bu kıssayla mu'cize ile sihir arasındaki o ince çizgiyi de gösterir. Firavun'un sihirbazlarının yaptığı, bir göz aldanması, bir hayaldir. Mevcut olanı, olduğundan farklı gösterme sanatıdır. Onların yılanları, asâ-yı Mûsâ'nın ejderhası karşısında bir hiçtir, çünkü biri var gibi görünen yokluk, diğeri ise yokluktan zuhûr eden varlıktır. Biri nefsin ve aldatmacanın, diğeri ise Hakk'ın ve hakikatin eseridir. Bu yüzden sihirbazlar, kendi sanatlarının sınırını bildikleri için, bu işin beşer üstü bir kudretten geldiğini ilk anlayanlar olmuş ve "Âlemlerin Rabbine îmân ettik" diyerek secdeye kapanmışlardır.
Bu, aynı zamanda mu'cize ile İstidrâc arasındaki farkın da en güzel izahıdır. İstidrâc, kâfire veya fâsığa, inkârında ve isyanında daha da ileri gitmesi için verilen, görünüşte harikulâde olan şeylerdir. Kaynağı nefsânîdir ve kişiyi helâke sürükler. Mu'cize ise Rabbânîdir, peygamberin elinde zuhûr eder ve insanları hidâyete davet eder. Birinin sonunda Firavun gibi boğulmak, diğerinin sonunda ise sihirbazlar gibi secdeye varmak vardır.
Kuru Hurma Dalı: Sebepler Perdesinin Yırtılışı
Eğer asâ-yı Mûsâ, kudretin celâl ile tecellîsi ise, Hz. Meryem'in kuru hurma kütüğünü sarsması da lütfun ve cemâlin tecellîsidir. Mevlânâ, bu kıssayı anlatırken bizi sebepler âleminin (âlem-i esbâb) ötesine taşır.
Hz. Meryem, doğum sancıları içinde yapayalnız bir haldeyken, kuru bir hurma ağacının altına sığınır. O anki çaresizliği içinde, "Keşke bundan önce ölseydim de unutulup gitseydim!" der. İşte tam o esnada, alttan bir ses ona seslenir: "Üzülme! Rabbin senin altında bir ırmak akıttı. Hurma dalını kendine doğru silkele, üzerine taze ve olgun hurmalar dökülecektir."
Kuru, çürümeye yüz tutmuş bir hurma kütüğü... Ne kökünde su, ne dalında can var. Beşerî mantık, bu ağaçtan meyve beklemenin abesle iştigal olduğunu söyler. Bu, bizim gündelik hayatımızı yöneten sebepler perdesidir. Bir şeyin olması için, bilinen ve beklenen sebeplerin bir araya gelmesi gerektiğine inanırız.
Fakat mu'cize, tam da bu perdenin bir anlığına yırtılması, aradan asıl Müsebbib'in, yani Sebeplerin Sebebi olan Hakk'ın kudret elinin görünmesidir. Hz. Meryem'e gelen emir, "O kuru dalı salla!" emridir. Bu, bir tevekkül ve teslimiyet imtihanıdır. Akla "Bu nasıl olur?" sorusunu sormadan, emre itaat etmektir. Hz. Meryem o dalı sarstığında, üzerine dökülen taze hurmalar, sebebin değil, emrin meyveleridir. O hurmalar, topraktan, sudan, güneşten değil, doğrudan doğruya Hakk'ın "Kün!" (Ol!) emrinden beslenerek zuhûra gelmiştir.
Mevlânâ, bu hikâye ile sâlike seslenir: "Ey yolcu! Sen de kendini manen kurumuş bir ağaç gibi hissettiğin, nefsini çaresiz ve meyvesiz bulduğun zamanlarda ümitsizliğe kapılma. Sebeplere takılıp kalma. Senin vazifen, Meryem gibi, sana gelen ilâhî emre (mürşidinin sözüne, zikrine, hizmetine) sarılmaktır. O kuru dalları, yani kendi acizliğini ve hiçliğini, Hakk'a yönelerek sarsmaktır. Meyveyi verecek olan sen değilsin. Meyveyi halk edecek olan, kuru ağaçtan taze hurma döken Kudret'tir. Sen yeter ki samimiyetle ve teslimiyetle o dalı sars. O zaman göreceksin ki, senin hiçliğinden ne varlıklar, ne hikmetler, ne de manevî meyveler zuhûr edecektir."
Bu yüzden mu'cize, sadece peygamberlere mahsus bir hâl değil, aynı zamanda her sâlikin kendi seyr-i sülûkunda tecrübe etmesi gereken bir idrakin adıdır: Sebeplerin birer perde olduğunu ve asıl Fâil'in her an Hakk olduğunu bilmek ve bu bilgiyle yaşamak... İşte bu, sebepler âleminde yaşarken, Müsebbibü'l-Esbâb ile olmanın sırrıdır.
Gözdeki Perde, Kalpteki Göz: Hakîkî Mu'cize Nedir?
Hz. Pîr'in nazarında, dış âlemde gerçekleşen en büyük mu'cizeler bile, eğer içeride bir dönüşüme vesile olmuyorsa, bir göz boyamadan ibaret kalır. Asıl mesele, ayın yarılması, denizin ikiye ayrılması değil; insanın kendi benlik ayının yarılması, gaflet denizinin ortasında bir kurtuluş yolu bulmasıdır. Bu yüzden Mevlânâ, sürekli olarak baş gözü ile kalp gözü arasındaki farka dikkat çeker.
Birisi sordu: "Şakk-ı Kamer, yani Ay'ın yarılması mu'cizesi nasıl oldu?" Cevap geldi: "Asıl mu'cize, senin o mu'cizeyi inkâr eden gözündeki perdenin kalkmasıdır. Gözündeki kılı görmezsin de gökteki Ay'ın yarılıp yarılmadığını mı merak edersin? Senin için asıl mu'cize, parmağınla güneşi göstermeye çalışan peygamberin parmağına değil, güneşe bakabilmendir."
Bu hikmetli sözler, mu'cize anlayışımızı temelden sarsar. Baş gözü, dışarıdaki hadiseye bakar. Ay yarılmış mı, yarılmamış mı? Teknik olarak bu nasıl mümkün olabilir? Bu sorular, Ebu Cehil'in aklının sorularıdır. O da Ay'ın yarıldığını görmüş, ama "Bu, Ebu Kebşe'nin oğlunun bir sihridir" diyerek inkâr etmiştir. Çünkü onun gözü, sadece sureti görmüş, suretin ardındaki manayı, yani o fiilin ardındaki İlâhî Kudret'i görememiştir.
Hakiki mu'cize ise, basîret dediğimiz kalp gözünün açılmasıdır. Kalp gözü açılan kişi, artık dışarıda harikulâde bir olay aramaz. Çünkü o, var olan her şeyin zaten bir mu'cize olduğunu görmeye başlar. Bir tohumun çatlayıp koskoca bir ağaç olması, bir damla sudan insan gibi mükemmel bir varlığın zuhûra gelmesi, her nefes alıp veriş... Bunların hepsi, kalp gözü açık olan için, Ay'ın yarılmasından daha az mu'cize değildir. Lâkin biz, bu sürekli mu'cizelere alıştığımız için onlardaki harikulâdeliği göremeyiz. Gözümüz, ülfet ve gaflet perdesiyle perdelenmiştir.
Peygamberlerin elinde zuhûr eden o büyük mu'cizeler, bizim bu alışkanlık perdemizi yırtmak, gaflet uykumuzdan bizi sarsarak uyandırmak içindir. Onlar, bize her an devam eden İlâhî fiilin, bir anlığına yoğunlaşmış ve görünür kılınmış hâlidir. O mu'cizeye şahit olup da îmân eden, aslında sadece o tek olaya değil, o olayın işaret ettiği Mutlak Fâil'e ve O'nun her an devam eden yaratışına îmân etmiş olur.
Bu sebeple, Mevlânâ'ya göre en büyük mu'cize, insanın kendi varlığında gerçekleşir. Nefs-i emmâre ejderhasının, bir mürşid-i kâmilin terbiyesi ve zikir asâsıyla uysallaşıp nefs-i mutmainne bineği hâline gelmesi, en büyük mu'cizedir. Kibir ve benlikten kurumuş bir kalp ağacının, tevazu ve hiçlik suyuyla sulanıp irfan meyveleri vermesi, en büyük keramet ve mu'cizedir. Mesnevî'nin dilinde mu'cize, geçmişte kalmış bir hikâye değil, her an ruhumuzda yankılanan bir çağrıdır. O çağrı, bizi aklın dar kalıplarından Kudret'in sonsuzluğuna, sebeplerin perdesinden Müsebbib'in müşahedesine ve nihayet baş gözünün körlüğünden kalp gözünün aydınlığına davet eder.
Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme
Kavramlar Ağında Mu'cize
Hakikat yolcusu için her bir kavram, bir diğerine açılan bir kapıdır. Mu'cize de tek başına duran bir kaya değil, etrafındaki tepelerle, derelerle, yollarla mânâsı tamamlanan bir dağ gibidir.
Mu'cizenin ilk ve en vazgeçilmez komşusu, Nübüvvet makamıdır. Zira mu'cize, nübüvvetin delilidir, mühürüdür. Peygamber, "Ben Hakk'tan haber getirdim" dediğinde, insanlar "İspatın nedir?" diye sorar. Mu'cize, bu sorunun cevabıdır; Cenâb-ı Hakk'ın, elçisinin davasını bizzat kendi fiiliyle tasdik etmesidir.
Mu'cizenin hemen yanı başında, onunla sıkça karıştırılan ama mertebesi farklı olan Keramet durağı vardır. Keramet, velînin, yani Allah dostunun elinde zuhûr eden harikulâde haldir. Mu'cize izhâr içindir, yani peygamberin vazifesi gereği herkese meydan okurcasına gösterilir. Keramet ise ekseriyetle setr içindir, yani gizlenir. Velî, kerametini bir imtihan vesilesi görmekten çekinir, onu ifşâ etmekten hayâ eder.
Bu aydınlık tablonun bir de karanlık ve aldatıcı gölgesi vardır: İstidrâc. Şeklen keramete benzer, hatta ondan daha şaşaalı görünebilir. Lâkin kaynağı Rahmânî değil, nefsânî ve şeytanîdir. Hakk'tan yüz çevirmiş bir kimsenin elinde zuhûr eden harikulâde haller, onun kibrini ve isyanını artırmak için ilâhî bir müsaadedir. Hakk, o kimsenin ipini yavaş yavaş, derecelerle (derece derece, istidrâc) çeker ki, helâke tam müstahak olsun. Mîzan, yani ölçü, o fiilin sahibini Hakk'a mı yaklaştırdığı yoksa O'ndan uzaklaştırıp nefsini mi ilahlaştırdığıdır.
Mu'cizenin kalbine indiğimizde ise Vahiy ile karşılaşırız. Mu'cize, Vahiy ile gelen ilâhî kelâmın fiilî bir tefsiridir. Vahiy, Hakk'ın peygamberin kalbine veya lisanına indirdiği ilimdir; mu'cize ise o ilmin doğruluğunu şehâdet âleminde kanıtlayan kudrettir. Biri Hakk'ın kelâm sıfatının, diğeri kudret sıfatının tecellîsidir.
Bütün bu kavramlar, Tasavvuf denilen irfan yolunda sâlikin tecrübesiyle anlam kazanır. Tasavvuf, mu'cize ve keramet peşinde koşma yolu değildir. Bilakis, en büyük mu'cizenin, Firavun misal nefs-i emmârenin terbiye edilip Hakk'a râm olması ve en büyük kerametin de istikamet üzere yaşamak olduğunu öğretir. Sûfî, dışarıda harikalar aramaz; kendi acziyetini idrak edip Hakk'ın kudretinin kendisi üzerindeki tecellîsini seyretmeyi en büyük mu'cize bilir.
Bu seyir hâli, ancak Hikmet nazarıyla mümkündür. Hikmet, olayların ardındaki ilâhî murâdı, işleyişi ve sırrı idrak etme kabiliyetidir. Ham bir nazar, ayın yarılmasından sadece korkar veya hayret eder. Hikmet nazarı ise o hadisede, Zât-ı Mutlak'ın âdet ve sebep-sonuç perdelerini nasıl dilediği an yırtıp attığını, fâil-i mutlakın yalnızca kendisi olduğunu müşahede eder. Mu'cize, avâm için bir hayret, münkir için bir fitne, ârif için ise bir hikmet dersidir.
Son olarak, mu'cizenin en parlak tecellîlerinden biri İseviyet Mertebesi ile anılır. Hz. İsâ'nın ölüleri diriltmesi (ihyâ-i mevtâ), körlerin gözünü açması gibi fiilleri, Hakk'ın "Hayy" (Diri) ve "Muhyî" (Hayat Veren) isimlerinin bir beşer suretinde en saf ve doğrudan tecellîleridir. Bu mertebe, sebepler âleminin tamamen aradan kalktığı, ilâhî "Kün" (Ol!) emrinin, bir peygamberin nefesi veya dokunuşu suretinde zuhûra geldiği o mutlak tasarruf halini temsil eder. Bu, mu'cizenin zirve noktasıdır; yokluğa hayat üfleyen Nefes-i Rahmânî'nin beşerî bir mazhardan taşmasıdır.
Kütüphanedeki Kaynaklar
Bu irfan mektebinin kütüphanesindeki üç temel direk, mu'cize hakikatine üç farklı ve birbirini tamamlayan pencereden bakmamızı sağlar.
Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri'nin sohbetlerinde mu'cize, kuru bir tarihî hâdise olmaktan çıkar, yaşayan ve her an tecrübe edilebilen bir vücûdî hakikat olarak karşımıza çıkar. O, Şakk-ı Kamer gibi Kur'ânî mu'cizeleri anlatırken, meselenin sadece ayın ikiye ayrılması olmadığını; asıl meselenin, Hakk-ı Mutlak'ın, bir peygamberin işareti suretinde şehâdet âlemine tenezzül ederek kendini göstermesi olduğunu vurgular. Lâkin bu zuhûr, inkâr ve haset perdesiyle örtünen gözler için bir gizlenmeye (setr) dönüşür. Terzibaba için en büyük mu'cize, dış âlemde değil, iç âlemdedir: Zikir ve mürşid terbiyesiyle kirlenmiş, taşlaşmış bir kalbin ve azgın bir nefs-i emmârenin, cilalanıp parlayarak Hakk'ın tecellîsine ayna olan bir nefs-i mutmainneye dönüşmesidir.
Şeyhü'l-Ekber İbn Arabî Hazretleri'nin Füsûsu'l-Hikem'inde ise mesele, hikmetin en derin katmanlarına, ilâhî isimlerin ve mertebelerin sırlarına taşınır. Füsûs'ta mu'cize, nübüvvet ve velâyet makamlarının farkını ortaya koyan bir mîzan olarak ele alınır. Resûl, risâletinin yani elçiliğinin bir gereği olarak, Hakk'ın emri ve hattâ cebriyle mu'cizeyi izhâr eder. Velî ise, Bâtın isminin bir mazharı olduğu için, kendisine verilen ilâhî kudreti ve kerameti setreder, yani gizler. Ârif, kemâl-i ma'rifetinden ötürü, âlemde kendi isteğiyle tasarruf etmekten şiddetle kaçınır. Çünkü o, her şeyin zaten ezelî ilimde takdir edildiği gibi en mükemmel şekilde aktığını müşahede eder.
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri'nin Mesnevî-i Şerîf'i ise bu hakikatleri hikâyelerin ve sembollerin diliyle kalbimize birer tohum gibi eker. Mesnevî'de mu'cize, aklın ve duyuların aczini, sebep-sonuç zincirine körü körüne bağlılığın ne büyük bir perde olduğunu göstermek için kullanılır. Hz. Mûsâ'nın asâsı bir ejderha olur ve aklımızın ürettiği bütün sihirli yılanları, yani sahte bilgileri ve kuruntuları yutar. Kuru bir hurma kütüğünün Hz. Meryem için taze hurmalar vermesi, Hakk'ın lütfunun sebepler perdesine muhtaç olmadığını haykırır. Mevlânâ için asıl mu'cize, dışarıdaki harikulâdelik değil, içerideki körlüğün son bulup kalp gözünün açılmasıdır.
Böylece bu üç kaynak, mu'cizeyi sâlikin tecrübesinde (Terzibaba), ârifin ilminde (İbn Arabî) ve mürşidin eğitiminde (Mevlânâ) nasıl bir yer tuttuğunu bize gösterir.
Değerlendirme
Mu'cize bahsinden alınacak en büyük hisse şudur: Evvelâ, mu'cize, Cenâb-ı Hakk'ın fâil-i mutlak olduğunu, sebeplerin O'nun kudreti önünde birer perdeden ibaret bulunduğunu ve dilediği an o perdeyi yırtıp atacağını gösteren bir tevhîd dersidir. İkinci olarak, en büyük mu'cize meydanının, Peygamberlerin ve velîlerin hayatları kadar, her birimizin kendi kalp ve nefs âlemi olduğunu idrak etmektir. Nefs-i emmârenin firavunluğuna karşı başlatılan her cihat, bir Mûsevî duruştur ve orada kazanılacak her zafer, bir mu'cize-i kalbiyyedir. Son tahlilde, irfan yolcusunun gayesi mu'cize görmek veya göstermek değil, mu'cizenin ardındaki Kudret'e teslim olmaktır. Zira en büyük keramet, her türlü hâl ve makam iddiasından soyunup, Hakk'a karşı tam bir edep ve istikamet üzere bulunmaktır. Yolumuz, dışarıdaki harikaları değil, içimizdeki hakikati bulma yoludur. Cenâb-ı Hakk, bizleri de mu’cizelerin ardındaki bu hikmetleri anlayan, gören değil, bilen, duyan değil, idrak eden kullarından eylesin.