Nefes-i Rahmani
Kâinatta duyduğumuz her ses, aldığımız her koku, gördüğümüz her renk ve ahenk nereden gelir? Bülbülün şakıması, gülün rayihası, bir neyden dökülen inilti, yıldızların sessiz parıltısı… Bütün bu farklı nağmelerin, titreşimlerin ve güzelliklerin ardında tek bir kaynak olabilir mi? İrfan ehli, bu sualin cevabını asırlardır tek bir kelime ile verir: Nefes-i Rahmani. Bu, Cenâb-ı Hakk’ın “bilinmekliğe olan muhabbeti” neticesinde Zât’ından yine Zât’ına doğru üflediği, bütün âlemleri bir tohum gibi içinde taşıyan ve varlığa çıkaran o kutlu, o kuşatıcı soluktur. Bu ilahi soluk, sadece bir başlangıç anı değil, kâinatın her an devam eden varlığının ve canlılığının da sırrıdır. Terzibaba İrfan Mektebi’nin sohbetlerinde bu kavram, Hakk ile halk, Zât ile sıfat, bir ile çok arasındaki ilişkiyi anlamanın anahtarı olarak sunulur. Bu sohbet, o anahtarın kapısını aralama niyetiyledir.
Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı
Tasavvufun derinlikli dilinde her bir ıstılah, âlemin bir sırrına açılan pencere gibidir. Nefes-i Rahmani de bu pencerelerin en genişidir. Bu kavramı anlamanın en kolay yolu, onu insanın kendi soluğuna benzetmektir. Nasıl ki karanlıkta ve sessizlikte duran bir insanın varlığının ilk ve en temel delili alıp verdiği nefesi ise, Zât-ı Mutlak’ın da bilinmezlik mertebesinden bilinirlik âlemine ilk tenezzülü, bu ilahi soluk ile olmuştur. Terzibaba Hazretleri bu ince benzetmeyi şöyle dile getirir:
Nasıl ki, (teşbihte hata olmaz) karanlıkta sessiz hareketsiz duran bir insanın dışansı için tek delili solunumu ise, öylece “Rahmaniyeti” ile nefesini “Nefes-i Rahmani” kendi varlığında yayıp, bilinmekliğini başlattı. İnsan kendi içindeki bilgisini, ilmini, amacını, san’atı’nı nasıl ki nefes ile sunuyorsa, Cenab-ı Hak da kendi “Nefes-i Rahmanî” si ile bu bilinmekliğini sağlıyor. Ama O’nun nefesi sadece manalar elbisesi olan kelimeleri değil, bütün alemleri meydana getiriyor. Kendi varlığında gizli olan esma ve sıfatlarını, içinde var olan bütün özünü , kendi içinden yine kendisi olan dışına “Huu” diye nefes verip bu aleme yayıyor.
Bu sohbetten anlıyoruz ki, Huu nidası, o ilk ve ezelî nefesin sesidir. İnsanın nefesi nasıl ki içindeki manaları kelimelere, seslere dönüştürüyorsa, Cenâb-ı Hakk’ın nefesi de Zât’ında gizli olan İlahi İsimler’i ve hakikatleri bütün bir kâinat olarak görünür kılmıştır. Soğuk bir havada verilen nefesin buhar olup görünmesi gibi, Zât’ın bu formsuz, latif nefesi de âlem aynasında sayısız suretler ve şekiller olarak tecellî etmiştir.
Bu ilahi soluk, kâinattaki her bir güzelliğin, her bir sesin ve her bir hareketin de aslıdır. O nefes olmasa ne bülbül ötebilir ne de çiçek koku yayabilirdi. Her varlık, kendi nağmesini o tek ve kuşatıcı nefesten alır.
Size bin küsür sene evvel Fahri alem efendimizin seher vaktini teneffüs ettikleri havayı gönderiyorum o nefes ki bülbüller ötme nefhalarını o nefesten alırlar bütün çiçekler kokularını o nefesten alırlar, ağaçlar tahta olur tahta cinsinden bir de ney vardır ki ondan inleyen de o nefestir, madeni teller o nefese uymak o cümbüşe layık olmak için ihtizaz ederler, yani titreşirler. O nefes ruhların suretin şekillerinden kurtarıp öz makam-ı Ahadiyete çeker, aşıkların göz yaşı o nefesin gelmekte olduğunun müjdecisidir.
Bu nefes, sadece kevnî âlemin değil, aynı zamanda mânevî hayatın da kaynağıdır. Âşıkların gözyaşı, o nefesin gönle dokunduğunun habercisidir. Dervişlerin feyzi ve mânevî açılımları, o nefesin kalplerine ulaşmasıyla mümkündür.
Istılah olarak “Nefes” ile “Nefis” arasındaki ayrımı bilmek, bu bahsi anlamak için elzemdir. Nefes-i Rahmani, bütün âlemlere yayılan küllî, genel ve kuşatıcı olan ilahi soluktur. Bu soluktan pay alarak bireyselleşen, hususi bir varlık kazanan her bir tecelliye ise Nefis denir. Yani, Nefes okyanussa, her bir varlığın nefsi o okyanustan bir damladır. Terzibaba Hazretleri bu ayrımı, günlük hayattan bir misalle idrakimize yaklaştırır:
Zuhur ettiği noktadaki varlıklara da; Nefis dendi. Geneli nefes, zuhur ettiği varlıkların her birerlerinin ismine de Nefis dendi . Biz kendimizi neyle ispatlıyoruz hükümete gittiğimiz zaman resmi evrak olarak? Nüfus kağıtlarıyla ispatlıyoruz, farkında değiliz ne yaptığımızın, kafa kağıdı diyoruz ya. İşte nüfus kağıdı, nefislerin kağıdı demektir.
Demek ki "nüfus" kelimesi dahi, "nefisler"in, yani o tek Nefes'ten zuhur etmiş bireylerin toplamını ifade eder. Her birimiz, varlığımızı o ilahi soluğa borçlu birer "nefis" taşıyıcısıyız ve Hüvviyet'imiz, yani kimliğimiz, o nefesin bizdeki hususi tecellisinden ibarettir.
Bu hikemî kavramın kökleri, Kur’ân-ı Kerîm’in işaretlerinde de mevcuttur. Özellikle "Rahman" isminin geçtiği ve "üfürme" (nefh) fiilinin zikredildiği ayetler, arifler tarafından Nefes-i Rahmani’ye birer işaret olarak okunmuştur. Örneğin, Hz. Meryem’in, kendisine insan suretinde görünen Cebrail’e karşı "Senden Rahman’a sığınırım" (Meryem, 18) demesi, Rahman isminin bir sığınak, bir koruyucu ve kuşatıcı mertebe olduğunu gösterir. Yine Hz. İsa’nın çamurdan yaptığı kuşa "üflemesi" (Âl-i İmrân, 49) hadisesi de, o an kendisinden zuhur eden hususi bir tecellinin, aslında o küllî Nefes-i Rahmani’nin bir yansıması olduğunu anlatır.
(Meryeme üflenen ve kuşa üflenen aslında “Nefes-i Rahmani”dir.)
Bu yüzden Furkan Suresi’ndeki "Rahman’ı, haberi olan birisinden sor" (Furkan, 59) ayeti, bu sırrı anlamak isteyenler için bir yol haritası çizer. O "haberi olan", bu hakikati kendi varlığında yaşamış, Rahman’ın tecellisine ayna olmuş İnsân-ı Kâmil’dir.
Bu ilahi soluk, varlığı nasıl meydana getirmiştir? Tasavvuf ehli, bu zuhurun, her bir varlığın kendi ezelî hakikati olan A'yân-ı Sâbite’sinin talebiyle gerçekleştiğini söyler. Cenâb-ı Hakk, Zât’ının mutlak bilinmezliği olan A'maiyet mertebesindeyken, bilinmeyi murad etmiş ve bu muhabbetle önce Ahadiyyet (mutlak teklik), sonra da bütün ilahi isimlerin ve hakikatlerin program halinde bulunduğu Vahidiyyet mertebesine tenezzül etmiştir. Bu Vahidiyet sahasında potansiyel halde bulunan A’yân-ı Sâbite (sabit hakikatler), kendi istidat ve kabiliyetlerini açığa çıkarmak için bir "ızdırap" içindeydi. Nefes-i Rahmani, bu ızdırabı dindiren, o potansiyellerin fiiliyata çıkmasını sağlayan bir "tenfis" (rahatlatma) eylemidir.
Cenâb-ı Hakk bütün bu âlemleri halk etmezden evvel, kendi ahadiyetinde iken Ahadiyetinden bir tecelli ile, vahidiyetine intikal etti, Vahidiyeti bir sahadır, Vahidiyette İlâh, Uluhiyet, Allahlık meydana geldi... Cenâb-ı Hakk’ın da en büyük sıfatlarından birisi Rahmaniyet, olduğundan bütün bu sonsuz, fezayı namütenahi boş iken, Cenâb-ı Hakk bütün bu âlemlerin olmasını murad ettiğinde, Rahmaniyet nefesi ile, nefhası ile ruhaniyeti ile buna “Nefes-i Rahmani” deniyor, bütün âlemlere bu nefes-i Rahmanisini yaydı.
Bu yayılma, her varlığa eşit seviyede ("alesseviye vaki") olmuştur. Ancak her bir "ayn" yani her bir sabit hakikat, bu nefesten kendi istidat ve kabiliyeti ölçüsünde pay almıştır. Bu, Cebriye fırkasının iddia ettiği gibi bir zorlama değildir. Varlık, kendi ezelî programı ne ise, onu zuhura çıkarmıştır.
nefes-i rahmani ilk olarak alemlere nefh edilen nefes-i Rahmâni alet seviye vakidir. Yani bütün varlıklarda aynı şekilde bütün âlemde, aynı seviye aynı düzende, bütün âlemde vakidir nefes-i Rahmani, Rahman, nefes-i rahmanını bütün âleme yaydıktan sonra her bir ayn her bir a’yân-ı sâbite kendi istidadına ve kabiliyeti zâtisine göre müteayin oldu... Böylece her bir ayn kendi kendine cebir etmiştir.
Bu nefesle birlikte ilk zuhur eden cevhere, irfân dilinde "sehab-ı muzi" denir. Bütün galaksiler, yıldızlar ve varlıklar, bu ilk cevherden, kendi ezelî programları doğrultusunda meydana gelmiştir. Bu süreç, bir an olup bitmiş değildir. O ilahi soluk, kesintisiz bir şekilde âlemi ayakta tutmaya devam etmektedir. "Eğer bu nefes-i Rahmani bir an inkıtaya/kesilmeye uğramış olsa, ortada bu âlem diye hiçbir şey kalmaz." Bu devamlılık, Hakk'ın her an yeni bir şe'nde (tecellide) olduğunun ve varlığın her an yeniden halk edildiğinin en güzel delilidir.
Nihayetinde Nefes-i Rahmani, Zât'ın kendisinden ayrı bir şey değildir. O, Zât'ın kendi varlığında, kendi isimlerinin güzelliğini seyretmek için yaptığı bir tecellidir. Bu tecellinin en latif, en ince haline "Hak", en kesif, en yoğun ve suretlere bürünmüş haline ise "halk" denmiştir. Ebul Hasan Gari Hazretleri'nin buyurduğu gibi: "Tenzih ederim şu yüce zat-ı alayı ki, nefesini latif kılıp ona Hak ismini verdi ve nefesini kesif kılıp ona da halk ismini verdi." Bu, Hakk'ı halkta, halkı da Hakk'ta görmeyi öğreten, zıtların birliği esasına dayanan bir Tevhid muktezasıdır. Anlayan için, kâinatta O'nun nefesinden başka bir ses, O'nun tecellisinden başka bir suret yoktur.
Terzibaba'nın Nazarıyla Nefes-i Rahmani: Aslı ve Mertebesi
İrfân mektebinin büyükleri, ilk zuhûr anını, bu ilk tecellî dalgasını Nefes-i Rahmânî olarak isimlendirmişlerdir. Bu, Zât-ı Mutlak’ın “bilinmeklik muradından” doğan ve bütün kevnî dokuyu meydana getiren İlâhî bir soluktur. Terzibaba Hazretleri’nin sohbetlerinde bu konu, bir gönül açılımı gibi işlenir. O, bu yüce hakikati, insanın kendi hâlinden, kendi nefesinden misaller vererek anlatır. Nasıl ki bir insanın varlığının en latîf delili nefesi ise, Zât’ın da bilinmekliğinin ilk delili O’nun Rahmânî Nefesi’dir. Bu nefes, bir buharın buluta, bulutun yağmura dönerek kesâfet kazanması gibi, en latîf mertebeden en kesîf olan şehâdet âlemine doğru bir tenezzül seyrini takip eder.
Nihayet Cenab-ı Hakk İlm-i İlahiyesinden Uluhiyet mertebesinden Vahidiyet mertebesine, Vahidiyet mertebesinden Rahmaniyet mertebesine nefes-i Rahmani olarak bütün aleme hayat özelliğini yayıyor, ruhaniyetini yayıyor, oradan Esma alemine intikal ediyor, tenezzül iniş bu bir kattan bir kata iniş değil, manalar olarak yoğunlaşmaya başlamasıdır. Yani göze görülür hale gelmeye başlamasıdır. Buharın bulut olması, sonra bulutun yağmur olması gibi.
Bu bölümde, Terzibaba Hazretleri’nin irfân pınarından damlayanlarla, Nefes-i Rahmânî’nin aslına, vücût mertebeleri içindeki yerine ve âlemleri nasıl bir muhabbetle varlık sahnesine çıkardığına nazar edeceğiz.
Zât'ın Muhabbetinden Âlemlerin Zuhûruna: Tenezzül ve Tenfîs Sırrı
Her şey, “Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi sevdim (muhabbet ettim)” kudsî hadîsinde saklı olan o büyük muhabbetle başlar. Cenâb-ı Hakk, kendi Zât’ında kendi güzelliğini ve kemâlini seyrederken, bu kemâlâtın dışa vurmasını, bilinmesini murad etti. Zât’ın içinde potansiyel halde bulunan Esma-i İlahiye (İlâhî İsimler), açığa çıkmak için bir iştiyak içindeydi. Bu hâle, arifler “esmanın ızdırabı” derler. Bu, bir eksiklikten kaynaklanan bir ızdırap değil, kemâlin kendi kendini izhar etme meylinin bir ifadesidir.
Zat-ı Hakka nisbetle Esma Zat-ı insana nisbetle nefes hükmündedir. Yani bütün bu Esma-ı İlahiyenin mahiyetleri yani manaları Allah’ın varlığında gizli ve sıkıntıda idi, bu ne sıkıntısı dışarıya çıkma arzusunun bir sıkıntısıdır. ... İşte nasıl ki bu Esma-ı İlahiye Hakkın Zat’ının varlığında bu ızdırabı nasıl tenfis etti, nefes-i Rahmani ile Hakkın Zat’ının varlığında mevcut olan Esma-ı İlahiye ile kendi varlıklarını dışarıya çıkarmak için çektiği ızdırap nefes-i Rahmani ile âleme salındı.
Bu “tenfîs” yani rahatlatma, nefes verme eylemi, belli bir silsile, bir düzen içinde gerçekleşti. Bu düzen, vücûdun mertebeleridir. Terzibaba Hazretleri bu mertebeleri şöyle sıralar:
1 - Cenab-ı Hak “A’maiyet” halinde kendindeki özellikleri, kendi varlığında, gizli olarak duruyorken, 2 - “bilinmekliğini sevip” alemleri halk etmeyi murad etti. Bu bilinmekliğin ilk mertebesi, 3 - “Ahadiyyet” ine tenezzül etmesiydi. Ahadiyyet yüce Zat’ın tecellisinden ibarettir. Burada daha henüz ne sıfat, ne isim, ne herhangi bir şey yoktur. ... 4 - Bu “Ahadiyyeti” ile tenezzül edip “Vahidiyyetini” “sıfat-ı subüti” yesini meydana getirir. 5 - Bu “Vahidiyyet” mertebesinden de “Rahmaniyet” ine tenenezzül eder.
Bu sıralamayı bir an için tefekkür edelim:
- A'maiyet: Mutlak gayb, Zât’ın hiçbir sıfat ve isimle kayıtlanmadığı, bilinemez ve idrak edilemez olduğu kör karanlık mertebesi.
- Ahadiyyet: Zât’ın kendi birliğini, hiçbir çokluk iması olmaksızın bildiği ilk tecellî. “Kul Hüvallâhü Ahad” sırrının işaret ettiği mutlak teklik.
- Vâhidiyyet: Zât’ın, kendinde potansiyel olarak mevcut olan bütün Esma ve Sıfatları tafsilatsız, icmâlî (toptan) olarak bildiği mertebe. Bütün âlemlerin programı, çekirdek hâlinde buradadır.
- Rahmaniyet: İşte bu mertebede, Vâhidiyyet hazinesinde gizli olan Esma’nın “ızdırabı”na bir cevap olarak, o muhabbet ateşiyle, Zât-ı Mutlak “Hû” diye bir nefes verir. Bu, bütün âlemleri varlığa bürüyen, onlara hayat ve vücût veren Nefes-i Rahmânî’dir. Bu nefes, Esma’yı habs olduğu bâtınî durumdan kurtarıp zâhir âlemine çıkaran bir “tenfîs” eylemidir.
Nefes-i Rahmânî, Zât’ın bilinmeklik muradının ilk fiilî tecellîsi, Esma’nın ızdırabına bir rahmet ve bütün varlığın can suyudur.
İlk Cevher "Sehab-ı Muzi" ve Varlıkların A'yân-ı Sâbite Üzere Zuhûru
Rahmân’ın Nefesi, sonsuz fezaya yayıldığında, bu latîf, mânevî soluk, gördüğümüz yıldızları, galaksileri, dağları, denizleri ve bizleri nasıl meydana getirdi? İrfân ehli, bu ilk yoğunlaşma anında ortaya çıkan cevhere sehab-ı muzi yani “parlak bulut” adını vermiştir.
Bu nefes neticesinde sonsuz fezada yani kendi latif vücüdunda öbek öbek açığa çıkan “Nefes-i Rahmani” sonsuz alemlerin hülasası dır. ... İlim ehli bu nefese “sehab-ı muzi” yani “parlak bulut” tabir ederler. Bu bulut, zatın kendi zatında, yine kendi zatına kendi zatıyla vaki olan bir tecellidir ve “nefes-i Rahmani” zatın aynıdır.
Bu parlak bulut, bütün âlemlerin ana mayası, ilk maddesidir. Ancak bu madde, bizim bildiğimiz gibi cansız bir öz değil, bilakis İlâhî isimlerin ve sıfatların tamamını içinde barındıran canlı, ruhânî bir dokudur. Peki, bu tek ve aynı dokudan nasıl oldu da bu kadar farklı varlık – diken, gül, melek, şeytan, insan – ortaya çıktı?
İşte burada, tasavvufun en derin sırlarından biri olan a'yân-ı sâbite (sabit hakikatler) kavramı devreye girer. Her bir varlığın, daha halk edilmeden evvel, Cenâb-ı Hakk’ın ilminde ezelî bir hakikati, bir programı vardır. Bu program onun ayn-ı sâbite’sidir. Nefes-i Rahmânî yayıldığında, her bir varlık, bu parlak bulut hamurundan, kendi ezelî programı neyi gerektiriyorsa o şekilde ve o surette zuhûra çıkmıştır.
Nefes-i rahmani yer yüzüne bütün âlemlere yayıldıktan sonra o nefes-i rahmanideki Rahmaniyet hakikatleri, bölük bölük, gurup gurup, bütün âlemdeki o gezegenleri galâksileri galâksilerin ana mayası olan “ sehab-ı muzi ” denilen parlak bulutsuları ortaya getirdi, işte onlardan sonra da üzerinde yaşayan varlıkları ortaya getirdi, bunlar hep o varlıklar a’yân-ı sabiteleri istikametinde programını oluşturdular ve zuhura çıktılar.
Bu noktada Terzibaba Hazretleri, “cebr” yani zorlama olmadığını vurgulamak için harika bir misal verir:
Şimdi diyelim ki bir buğday tanesi, yahut bir elma çekirdeğini toprağa diktik, o çekirdek kendi özünde kendi programı, a’yân-ı sâbitesi... toprağa ekince nefes-i Rahmâni aldı, yani ihtiyacı olan gıdayı aldı, filizlenmeye başladı... işte dikenin diken olarak çıkmasında meyvenin meyve olarak çıkmasın da cebir yoktur. Yani kimse buna müdahele etmemiştir. Kendi bünyesinde a’yân-ı sâbitesinde ne varsa onun istikametinde zuhura çıktı.
Bu misal, kader ve irade meselesine de ışık tutmaktadır. Diken, diken olmayı kendisi seçmemiştir, ama diken olmaya zorlanmamıştır da. O, ezelî hakikati ne ise o olmuştur. Nefes-i Rahmânî, o hakikatin filizlenmesi için gerekli olan hayat suyunu ve imkânı sunan rahmettir. Her varlık, bu rahmet deryasından kendi kabı, yani ayn-ı sâbite’si kadar alır ve o istidat üzere varlık sahnesinde yerini bulur.
Latîf Olan Hak, Kesîf Olan Halk: Nefes-i Rahmânî'nin İkiliksiz Birliği
Eğer her şey O’ndan ise, bu Hak ve halk, Hâlık ve yaratılan ikiliği nereden geliyor? Bu, aklın sınırlarında çözülmesi güç bir meseledir ve ancak Cem makamı denilen tevhid müşahedesiyle anlaşılır. Terzibaba Hazretleri, Ebul Hasan Gari Hazretleri’nden naklettiği bir sözle bu sırrın anahtarını verir:
Tenzih ederim şu yüce zat-ı alayı ki, nefesini latif kılıp ona Hak ismini verdi ve nefesini kesif kılıp ona da halk ismini verdi. Hak kendi nefesini Nefes-i Rahmani ile vasf etti.
Hak ve halk, iki ayrı varlık değil, aynı Nefes-i Rahmânî’nin iki farklı hâlidir. Nefes, kendi özünde, kaynağında, soyut ve idrak ötesi olduğunda latîftir; bu hâline “Hak” deriz. Aynı nefes, tenezzül edip suretler âleminde yoğunlaştığında, görünür, elle tutulur hâle geldiğinde kesîftir; bu hâline de “halk” deriz.
Bu, suyun buhar, sıvı ve buz hâlleri gibidir. Üçü de aslında aynı H2O molekülüdür, ama yoğunlukları ve görünüşleri farklıdır. Buhar latîf, buz kesîftir. Nefes-i Rahmânî de Zât’ın kendisinden ayrı değildir; latîfiyetinde Hak, kesâfetinde halk olarak tecellî eder. Bu yüzden “Nefes-i Rahmani zatın aynıdır.” buyrulmuştur.
Bu birlik idrakinden doğan bir başka incelik de “Nefes” ve “Nefis” ayrımıdır. Cenâb-ı Hakk’ın bütün âlemleri kuşatan o küllî, genel soluğuna “Nefes” denir. Bu Nefes’in, tek tek varlıklarda bireyselleşmiş, taayyün etmiş her bir tecellîsine ise Nefis denir. Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri de Nefs’in bu ismi almasının sebebini, onun doğrudan Nefes-i Rahmânî’den meydana gelmiş olmasına bağlar. Bu, insanın aslına ne kadar yakın, ne kadar şerefli bir kökten geldiğinin de ispatıdır.
"Kün" Emrinin İlk Mahallî: Hakîkat-i Muhammediyye ve Rahmaniyet Tecellisi
Vâhidiyyet mertebesinde program hâlinde duran âlemler, hangi emirle ve hangi ilk alıcı vasıtasıyla harekete geçti? Bu sorunun cevabı bizi, Hakikat-i Muhammediyye denilen nûrânî hakikate götürür.
Cenâb-ı Hakk, “Kün!” yani “Ol!” emrini verdiğinde, bu emri işitecek, kabul edecek ve bütün âlemlere bir tohum ve model olacak ilk bir “mahal”, bir “alıcı saha” gerekiyordu. İşte bu ilk, en kâmil ve en latîf alıcı, Hakikat-i Muhammediyye’dir.
İlm-i İlahide bunu zuhura getirecek, aynı şartlara sahip alıcı bir sahaya ihtiyaç var. İşte burası bir bakıma Hakîkat-i Muhammediye dediği bütün bu âlemler de; Cenâb-ı Hakk'ın isimleri yönüyle bakıldığı zaman Rahmâniyet mertebesi. Oraya tecelli ettiği zaman bu ilimler zat, irade, kavil, hükmüyle bunları duyacak olan. Yani “Kün” emrini duyacak. Hani Semî ve kabul edecek bir mahalde Hakikat-i Muhammedi mahalli.
Bu hakikat, tarihsel olarak gelmiş geçmiş olan Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) beşerî şahsiyetinden öte, O’nun ezelî ve kevnî hakikatidir. Arifler ona “Akl-ı Evvel” veya “Kalem-i Âlâ” da derler. O, Cenâb-ı Hakk’ın Zât aynasına baktığında gördüğü ilk suret, bütün varlığın kendisinden açıldığı ilk nûrânî noktadır. “Sen olmasaydın, âlemleri halk etmezdim” kudsî hadîsinin sırrı burada yatar.
Rahmaniyet mertebesi, bu ilk alıcı olan Hakikat-i Muhammediyye üzerine tecellî ettiğinde, “Kün” emri işitilmiş ve kabul edilmiş olur. Ardından, bu emrin taşıyıcısı olan Nefes-i Rahmânî, bu ilk modelin içinde saklı olan bütün programı, bütün Esma hakikatlerini alarak fezaya yayılır. Böylece “parlak bulut” (sehab-ı muzi) ve ondan da bütün galaksiler ve varlıklar, o ilk Muhammedî programa uygun olarak zuhûr eder.
Nefes-i Rahmânî, körü körüne bir yayılış değildir. O, içinde Hakikat-i Muhammediyye’nin nizamını, ilmî suretini ve kemâlini taşıyan, İlâhî bir sanatla dokunmuş bir rahmet nefhasıdır. Her bir varlık, bu nefesle hayat bulurken, aynı zamanda o ilk ve en kâmil modelden de kendi istidadı nispetinde bir pay alır. İşte bu yüzden Efendimiz (s.a.v), sadece insanlığa değil, “âlemlere rahmet” olarak gönderilmiştir. Çünkü O’nun hakikati, âlemlerin varlık sebebidir ve Nefes-i Rahmânî’nin taşıdığı rahmetin ta kendisidir.
Terzibaba Geleneğinde Nefes-i Rahmani'in Yaşanması
Nefes-i Rahmânî’nin kevnî, yani bütün âlemleri kuşatan yönünü idrak ettikten sonra, bu hakikatin sâlikin kendi gönül evinde nasıl yaşandığına bakmak gerekir. Zira irfân, sadece bilmek değil, olmaktır. Hakikat, kitap satırlarında donup kalan bir bilgi değil, arifin kalbinde her an yeniden tecellî eden bir hayattır.
Gönül Fezasında Bir Tecellî: Sâlikin İç Âlemine Nefha
Cenâb-ı Hakk, Nefes-i Rahmânî’yi bütün fezaya yaydığında, bu sadece yıldızların zuhuru için değildi. O nefes, aynı zamanda her bir insanın gönül fezasına da yönelmiştir. Nasıl ki kâinat o nefesle genişlediyse, sâlikin kalbi de ilâhî nefha ile genişler. Bu, vücûdî bir hâldir. Terzibaba Hazretleri bu sırrı şöyle açıklar:
«Nefes-i Rahmani yani nasıl ki Rahman esması, bütün bu fezaya tenfih, nefh edildiyse feza genişliğinde, bütün varlıkların zuhuruna bir mahal teşkil etmişse, kişinin de gönül âlemine Rahman tecellisi, Nefha-yı İlahiye geldiği zaman, O Nefha-yı İlahiyenin tesiriyle onun gönlü de çok geniş açılımlara sebep olur ve kendi varlığında bütün âlemdeki varlıkların yaşamı ortaya çıkmaya başlar..»
Sâlik, zikir ve tefekkürle kalbini arındırdıkça, o ilâhî soluk kendine bir mahal, bir tecelligâh bulur. O nefha kalbe dokunduğu an, kalp artık daracık bir et parçası olmaktan çıkar; “arş-ı Rahmân” olmaya namzet olur. “Kendi varlığında bütün âlemdeki varlıkların yaşamı ortaya çıkmaya başlar” ifadesi, sâlikin artık kâinata dışarıdan bakan bir seyirci olmadığını anlatır. O, denizin dibindeki bir balığın, bir dağ çiçeğinin, uzak bir yıldızın varlık sancısını kendi içinde duymaya başlar.
Bu tecellî, aynı zamanda büyük bir ahlâkî dönüşümdür. Sâlikin “kötü” diye bildiği vasıflar, bu Rahmânî tecellînin nuruyla dönüşüme uğrar. Zira mutlak mânâda “kötü” yoktur; sadece yerinde kullanılmayan veya hakikati idrak edilmemiş vasıflar vardır. Terzibaba Hazretleri’nin buyurduğu gibi:
«Kötü vasıflar var da güzelleri kapsamına alır demek değil. Burada biraz izah farkı var. Şunu demek istiyor; artık kötü vasıflar diye bir vasıf, vasıflıktan çıkar. Çünkü, kötü vasıf dediğimiz şeyler bizim hayalimizde, bireylere göre, göreceli kötülüktür. Mesela, balığa göre arz yani yer kötüdür, hava kötüdür. Ama kuşa göre hava hayat kaynağıdır. Aynı şekilde, kuşa göre su kötüdür, ama balığa hayat vermektedir. Demek ki kötülük, göreceli olarak bilinen, yaşanan, anlatılan birşeydir. cümle güzel vasıfları kapsamına alır derken, cümle vasıfları güzelleştirerek kapsamına alır.»
Rahman tecellisi, sâlikin nazarını öyle bir değiştirir ki, artık öfkesinde Celâl’in heybetini, şehvetinde Vedûd isminin muhabbetini, hırsında Mürîd isminin iradesini görmeye başlar. Vasıflar yok olmaz, güzelleşir; yani kendi ilâhî aslına rücû eder.
Nefs-i Emmâre'ye Karşı Bir Kale: Zikir ve Salavât ile Nefes-i Rahmânî'yi Harekete Geçirmek
Bu Rahmânî tecellîye mazhar olmak, gönlü bu nefhanın inişine hazırlamak nasıl mümkün olur? Yol, Nefs-i Emmâre’nin pusularıyla doludur. Mürşidinin öğrettiği zikirler, virdler, salavât-ı şerifeler, sâlikin bu yoldaki kalkanı ve kalesidir. Terzibaba Hazretleri, Kehf Sûresi’ndeki Zülkarneyn kıssasını sâlikin iç âlemine tatbik ederek bu konuyu şerh eder. Orada geçen Ye’cüc ve Me’cüc, sâlikin kendi içindeki yıkıcı, vesveseci kuvvetlerdir: hayal ve vehim. Onlardan korunmak için Zülkarneyn’in inşa ettiği “sed”, sâlikin zikir ve istiğfar ile inşa ettiği mânevî kaledir.
«İşte istiğfarlarla, yavaş yavaş, o kuruluşları üst üste koyuyorlar. Fakat bunların rüzgârdan, sudan, yağmurdan devrilme ihtimalleri var. O zaman ne yapılıyor? Tenfehu , üfleyin, körükleyin diyor. Ne demek? Nefes-i rahmânî ile üfleyin. Bu bir ateş olsun. Hangi ateş? Muhabbet ateşi olsun, diyor. Körükleyin diyor ya! Erimiş bakır, istiğfardan sonra yapılan zikir ile üzerine döküp sağlamlaşmış olsun.»
Seyr-i sülûkun usûlü şöyledir:
- İstiğfar: Sâlikin yolculuğa başlarken ilk adımı, geçmişin yüklerinden, günahların pasından arınmaktır. Bu, duvarın temel taşlarını, demir kütlelerini yerine koymaktır.
- Salavât-ı Şerife: Bu, bir “istikham mevkii” kazmaktır. Geriye, yani Nefs-i Emmâre’nin karanlığına kaymaya karşı en sağlam siperdir. Peygamber Efendimiz’e (s.a.v) bağlanmak, O’nun Rahmeten li’l-Âlemîn olan hakikatine tutunmaktır.
- Zikir (Kelime-i Tevhid ve Esmâ-i İlâhiyye): Bu, “körükleme” ve “erimiş bakırı dökme” anıdır. Sâlik, Hakk’ın ona bahşettiği ilâhî potansiyeli, yani Nefes-i Rahmânî’yi zikirle harekete geçirir. Bu zikrin ateşi, dağınık demir kütlelerini (salih amelleri) eritip tek bir, sarsılmaz duvar (tevhid) hâline getirir.
Hakiki zikir, Rahman’dan gelen nefesle yapılır.
«Hayvânî nefesle zikir yapılmaz. Yaptığımız zikir bizim mertebemizim emmare dahi olsa Rahman’dan kaynaklanan zikirdir. Eğer ruh-u hayvânî mertebesi ile biz zikir yapmış olsak o perdeleri açamaz. Bizi yakar daha çok... Nefs-i nâtıka, yani konuşan nefis, Rahmaniyetimiz itibari ile bu zikri yaptığımızda bizi yukarıya çekiyor. Nefsaniyetimiz itibari ile yaptıkta bizi cehennem ateşine, yani aşağıya çekiyor.»
Bu yüzden yol, mürşidsiz gidilmez. Mürşid-i Kâmil, sâlike zikri “Rahmaniyet” itibarıyla, yani kendi nefsânî gücüyle değil, Hakk’a teslimiyetle ve O’ndan gelen güçle yapmanın edebini öğretir.
Abdiyyetten Rubûbiyyete: Mürşid Eliyle Tecellî Eden Rahmânî Hayat
Yolculuk ilerledikçe, sâlikin “ben yaptım, ben başardım” dediği her fiilin, aslında Hakk’ın bir tecellîsi olduğunu idrak eder. Bu idrakin en keskin yaşandığı yerlerden biri, peygamberlerden zuhur eden mucizelerin hakikatini tefekkür etmektir. Hz. İsa’nın (a.s) çamurdan bir kuş yapıp ona üflemesi ve kuşun canlanması hadisesi, bu sırrı barındırır. O üfleyiş, İsa’nın (a.s) beşerî nefesi değil, o anda ondan zuhur eden Nefes-i Rahmânî’dir.
«İşte Cenab-ı Hakk'ın, o sınırsız hayatta, o kişilere ettiği tecelli anındadır, mucizeler. Beşeriyetiyle acizdir, onu yapamaz. Yani kendi kimliği ile yapamaz ama ilahi nefha oradan zuhur ettiğinde "Biizni" dediği o işte. Yani ben oradayım demek istiyor. Bunu böylece kamufle etmiş oluyor. Doğrudan doğruya ben yaptım demiyor da, İsa (a.s) elinden yahut nefhasından, benim iznimle o yaptı diyor.»
Bu, sâlik için muazzam bir derstir. En büyük keramet, kendi acziyetini, hiçliğini bilmektir. Kul, kendi fânî varlığından tamamen soyunup Hakk’ın kudretine teslim olduğunda, ondan zuhur eden her fiil, bir nevi “Biizni” (Benim iznimle) sırrına mazhar olur. Artık o, Hakk’ın gören gözü, işiten kulağı, tutan eli olmuştur. Bu, abdiyyet (kulluk) makamının zirvesi ve aynı zamanda rubûbiyyet (terbiye edicilik, ilâhî vasıflarla vasıflanma) makamına açılan kapıdır. Terzibaba Hazretleri’nin işaret ettiği gibi:
«Metindeki yükseliş ise, muhabbet ruhaniyet ve abdiyyetinden rububiyyetine oradan Uluhiyyetine yükseliştir.»
Bu yükselişin sonunda sâlik, “RAHMAN” tecellisine erer. Bu, tamamen zâtî bir tecellîdir. Artık o, varlığa Rahmân’ın nazarıyla bakar. Bu makamın dili, şiirsel bir dille, Risale-i Gavsiye’yi andıran bir üslupla şöyle ifade edilir:
«Sevgilim, bütün kokularda beni kokla… Bütün kokular nefes-i Rahmaniyyenin Rahmani kokularıdır, bunu bilip idrak edersen, bütün kokularda beni koklamış olursun... Sevgilim, bütün taamlarda beni ye... Sevgilim, el değdirilen şeylerde bana dokun…»
Bu, kâinattaki her zerrede, her seste, her kokuda, her dokunuşta tecellî eden Vücûd-i Vâhid’i müşahede etme hâlidir. Bu, Nefes-i Rahmânî’nin sadece bir bilgi değil, yaşanan, tadılan, koklanan, dokunulan bir hakikat hâline gelmesidir. Bu makama ulaşmanın yolu ise, bir Mürşid-i Kâmil’in ilminde fâni olmaktan geçer. Sâlik, kendi zannî ve hayâlî bilgilerini Mürşid’in tevhid potasında eritir ve O’nun Rahmânî hayatıyla yeniden dirilir. Mürşidin zâhirdeki beden perdesi, bu hakikate ulaşmada bir engel gibi görünse de, aslında o perdeyi idrakle aşanlar, perdenin ardındaki Hakikat-i Muhammediyye pınarından kana kana içerler.
Cem'den Farka Dönüş Edebi: Rahmânî Kokuyu Her An Alabilmek
Seyr-i sülûkun zirvesi, Fenâfillah yani Hakk’ın varlığında kendi benliğinden fânî olmaktır. Bu, sâlikin Cem makamı dediğimiz birlik deryasına daldığı bir sarhoşluk hâlidir. Lâkin Muhammedî meşrepte kemâl, bu deryada boğulup kalmak değil, oradan Bekâbillah (Hakk ile bâkî olmak) hâliyle “Fark” âlemine, yani halkın arasına Hakk ile dönmektir. Hz. Ali’nin (k.v) buyurduğu gibi, “Cem’de kalıp, farka dönmemek zındıklıktır.”
Bu dönüşün edebini, Terzibaba geleneğindeki bir hatıra ne güzel resmeder. Bir dervişin, Terzibaba Hazretleri’nin bir sohbet esnasında hapşırmasından aldığı ilhamla yazdığı şu satırlar, konunun özünü teşkil eder:
«Gönül evime dönüyordum, Ahmed’in Ahadiyetinden Nefes-i Rahmani Hu-Zan ile Esma-i ilahiyyeyi Nuru Muhammedi ile birlikte zuhura getirerek “Bir batında doğan ikiz kardeşler İnsan ve Kûr’an’ın yüceliğine bak diye hapşırdı…»
Hapşırmak, arif için Nefes-i Rahmânî’nin bir mikro-tecellîsidir. İçeride tutulan havanın, bir anda bir “Hu” nidasıyla dışarı çıkmasıdır. Bu, Cem makamının sarhoşluğundan, o içe dönük hâlden, bir anda “fark” âlemine, zâhire bir dönüştür. Mürşidin o hapşırığı, müridin kulağına “Âleme dön, halkın arasına karış, ama o birliğin idrakiyle dön! Gördüğün her şeyin, o ‘Hu’dan zuhur ettiğini bilerek bak!” diye fısıldar.
Bu yüzden irfân ehli, halktan kaçmaz. Bilakis, halkın içindedir ama Hakk iledir. Onlar, Nefes-i Rahmânî’nin kokusunu her an alabilmek için burunlarını tıkamazlar.
«Ey Hakk yolcusu kardeşim, bu yolda ol, başka yolda ol ama Hakk’ın yolunda ol ve İrfan ehlinin tevhid sohbetlerinden gelen Nefes-i Rahmani kokusunu almak için burnunu kapama, belki bu koku sana kötü gelebilir. Ama her daim açık tut ki, Cem halinden, Cem den sonraki fark âlemine dönebilesin.»
Belki o koku ilk başta kötü gelebilir. Fark âleminin meşgaleleri, dünyanın gürültüsü, Cem makamının huzuruna alışmış birine ağır gelebilir. Ama kâmil insan, burnunu tıkamaz. Çünkü bilir ki o gürültünün içindeki her bir ses, o dertlerin içindeki her bir ah, o kokuların her biri, aslında aynı Nefes-i Rahmânî’nin farklı bir dalga boyunda tınlamasından ibarettir. Kâmil, Rahmân’ın tecellîsini sadece gül kokusunda değil, çamurun içinde de arayan ve bulandır.
Füsûsu'l-Hikem'de Nefes-i Rahmani
Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri'nin hikmet deryasında Nefes-i Rahmânî, bütün varlık âleminin bir yansıması, bütün seslerin bir sedasıdır. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın "Rahman" isminin tecellisinden doğan, bütün kâinatı varlığa bürüyen o kutlu soluktur. Füsûsu'l-Hikem bu sırrın anahtarını sunar; zira varlığın nasıl "Bir"den "çok" olarak göründüğünü anlamak, bu nefesin işleyişini idrak etmekten geçer.
Şeyh-i Ekber, bu derin hakikati en bariz şekilde, Hz. İsa'nın (a.s) anlatıldığı "Kelime-i Îseviyye" fassında açar. Zira Hz. İsa'nın varoluşu, doğrudan doğruya bir "üfürme" (nefh) ile gerçekleşmiştir. Bu üfleme, Cebrail (a.s) suretinde görünse de, aslı itibariyle ilahi bir fiildir ve Nefes-i Rahmânî'nin en açık misallerinden biridir. Terzibaba'nın şerhinde bu bağ şöyle kurulur:
Zîrâ rûh nefes-i rahmanidir. Ve hayât, ruhun zati sıfatıdır. Yani hayat dediğimize ruh hayat vermektedir. Ruh ile hayat özelliğini bulmaktadır. Velâkin ruhun temas ettiği şeyde hayâtın eseri zuhuru derecesi, o şeyin suretiyle alakalıdır.
Hayat, ruhun öz sıfatıdır ve ruh da Rahman'ın nefesidir. Demek ki âlemde gördüğümüz her türlü canlılık, en temelde o tek ve kuşatıcı Nefes'in bir parçasıdır. Hz. İsa'nın ölüleri diriltmesi, çamurdan kuş yapıp ona can vermesi, hep bu sırra işarettir. O, beşerî kimliğiyle değil, kendisinden o an tecelli eden ilahi nefesle, "Bi-iznillâh" (Allah'ın izniyle) bu fiilleri göstermiştir. Bu, ruhun temas ettiği her şeyde, o şeyin kabiliyeti nispetinde bir hayat eserinin ortaya çıkacağını öğretir. Hatta bu hakikati tersten okuyan Sâmirî'nin, Hz. Musa'nın (a.s) yokluğunda Cebrail'in atının bastığı topraktan bir avuç alıp yaptığı buzağı heykelini "böğürttürmesi" dahi, bu ilahi kanunun şaşmazlığına bir delildir.
Bu Nefes'in kaynağı nedir? Şeyh-i Ekber, bu ismin bizzat Hakk'ın kendi Zât'ını vasfetmesinden kaynaklandığını bir hadis-i şerif ile açıklar. Efendimiz (s.a.v) bir gün şöyle buyurmuştur: "Ben Rahman'ın nefesini Yemen tarafından hissediyorum." Terzibaba, bu hadisin derin manasını şöyle şerh eder:
Yüce Allah kendi nefsini (sükûn-i fâ ile, yani "nefs" kelimesindeki "fâ" harfi sakin okunarak), Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) lisanıyla vâki olan "إِنِّي لَأَجِدُ نَفَسَ الرَّحْمَنِ مِنْ قِبَلِ الْيَمَنِ" yani "Ben Rahman'ın nefesini Yemen tarafından hissediyorum" hadîs-i şerîfinde "nefes-i Rahmanî" ile (feth-i fâ ile, yani "nefes" kelimesindeki "fâ" harfi üstün okunarak) vasfetti. Çünkü Nebî'nin sözü, Hakk'ın sözüdür.
Cenâb-ı Hakk, kendi "Nefs"ini, yani Zât'ını, "Nefes" kelimesiyle tanımlıyor. Bu, Zât'ın kendi içindeki "bilinme" arzusunun, o "gizli hazine" halinin getirdiği mânevî bir "sıkıntıdan", varlık âlemini dışarıya doğru "soluyarak" bir "rahatlamaya" (tenfis) kavuşmasıdır. İnsanın daraldığında derin bir nefes alıp vermesi gibi, Zât-ı Mutlak da kendi isimlerinin ve sıfatlarının güzelliğini seyretmek için onları Nefes-i Rahmânî ile âlemler suretinde açığa çıkarmıştır.
Bu ilahi soluk o kadar kuşatıcıdır ki, İbn Arabî Hazretleri "tabiat" dediğimiz şeyin hakikatte Nefes-i Rahmânî'den başka bir şey olmadığını söyler. Yani madde ve mana, birbirinden ayrı iki cevher değildir.
Hâlbuki tabîat, hakîkatte, ancak nefes-i Rahmânîdir. Zîrâ nefha, cevher-i heyûlânîde, hâssaten âlem-i ecrâm hakkında sereyân ettiği için, onda suver-i âlemin a'lâsı ve esfeli müntefih oldu.
Şu gördüğümüz dağlar, denizler, yıldızlar, gezegenler; hepsi o tek Nefes'in farklı yoğunluktaki tecellileridir. O Nefes, bütün âlemin suretlerini kabul eden ilk maddedir, yani cevher-i heyûlânî'dir. Tıpkı kış günü camın üzerine üflenen sıcak bir nefesin soğukla karşılaşıp buzdan çiçekler oluşturması gibi, latif olan Nefes-i Rahmânî de tenezzül ederek kesif (yoğun) âlemlerin suretlerini meydana getirmiştir. Bütün âlem, Hakk'ın o kutlu Nefesi'nin görünür hale gelmesinden ibarettir. O latif iken "Hak", kesif iken "halk" ismini alır.
Bu zuhûr, iki aşamalı bir "tenfis" yani rahatlatma/nefes verme olarak açıklanır.
- Tenfîs-i Evvel (İlk Rahatlatma): Bu, varlığın henüz dış âlemde değil, Cenâb-ı Hakk'ın ilminde meydana gelmesidir. Ahadiyyet mertebesinde gizli bulunan İlahi İsimler, kendi hakikatlerinin açığa çıkmasını talep ederler. Bu talebe cevap olarak Zât, kendi Zât'ına "Feyz-i Akdes" (en kutsal feyiz) denilen bir tecelli ile yönelir. Bu tecelliyle, bütün varlıkların ezelî hakikatleri olan a'yân-ı sâbite (sabit hakikatler), İlahi İlim'de birbirinden ayırt edilir hale gelir.
Hak ahadiyyet mertebesinde var olan bi'l-cümle sıfat ve esmâ-i ilâhiyyesinin kuvveden fiile zuhurunu murâd eylediğide... nefesi rahmânî ile, o esmanın mazharlarının suretleri ilm-i ilâhîde peyda ve her birerleri ilmen zahir olup, birbirinden ayrılmış oldular.
- Tenfîs-i Sânî (İkinci Rahatlatma): Bu, asıl Nefes-i Rahmânî dediğimiz, varlığı dış âlemde meydana getiren tecellidir. Buna da "Feyz-i Mukaddes" (kutsal feyiz) denir. Bu ikinci "soluk" ile Cenâb-ı Hakk, ilmindeki o sabit hakikatlere "Kün!" (Ol!) emriyle dış varlık elbisesini giydirir.
Bu noktada kader ve cebr meselesine dair ince bir sır ortaya çıkar. Şeyh-i Ekber, bunun sebebinin, varlığın kendi ezelî istidadı olduğunu söyler. Hak Teâlâ, kimseye bir şeyi zorla dayatmaz; sadece o varlığın kendi hakikatinin talebine icabet eder.
İmdi nefes-i Rahmânînin hîn-i tenfîsinde, her bir ayn o nefeste “Kün!” emrine imtisâlen kendi isti’dâd ve kābiliyeti dâiresinde kendi kendini tekvîn etmiş ve ona o sûrette tekevvünü için cebir vâki’ olmamış olduğundan Hak أل ُ عَمَّــا يَفْعَــل ُالَا يُسْــ (Enbiyâ, 21/23) [Hakk’a işlediğinden suâl olunmaz.] dır... Belki suâl isti’dâd-ı âlî dururken isti’dâd-ı süflîyi beğenip, o isti’dâd dâiresinde mütekevvin olanlara teveccüh eder.
Yani, bir yunus balığı, ezeldeki hakikati (ayn-ı sâbitesi) "yunusluk" olduğu için Hakk'tan yunus olmayı talep eder; Hakk da onun bu talebine vücut vererek onu yunus olarak zuhura getirir. Varlıkların kaderi, onların ezeldeki kazâlarına (ilm-i ilahideki hükümlerine) tamamen uygundur.
Bu muazzam kevnî yapının en tepesinde ise Hakikat-i Muhammediyye vardır.
Taayyün-i evvel hakîkat-i muhammediyyeden ibâret olduğu cihetle, bu hakîkat-i muhammediyye cemî’-i hakāyıkı câmi’ olmuş olur. Bu taayyün-i sânî mertebesine “vâhidiyet” denildiği gibi, “hakîkat-i insâniyye” de derler, ve âtîdeki esâmî ile de tevsîm ederler: ... nefes-i Rahmânî...
Zât-ı Mutlak'ın ilk belirlenimi (taayyün-i evvel), bütün hakikatleri kendinde toplayan "Hakikat-i Muhammediyye"dir. Ondan sonra gelen ikinci belirlenim (taayyün-i sâni) ise Vâhidiyyet mertebesidir. Bu mertebenin diğer isimleri arasında "Hakikat-i İnsaniyye" (İnsan Hakikati) ve "Nefes-i Rahmânî" de vardır. Bu, Nefes-i Rahmânî'nin, özü itibarıyla, İnsân-ı Kâmil'in hakikatidir. Bütün âlem, o Kâmil İnsan'ın hakikatinin soluğundan açılıp yayılmıştır. Kâinat, büyük insandır; insan ise küçük kâinattır. Her ikisinin de ruhu, o tek Nefes'tir.
Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği
Nefes-i Rahmânî deryasının derinliklerinde, bu ilahi soluğun zıtlıkları nasıl bir araya getirdiğini görürüz. Zira hakikat, zıtların kavga ettiği bir savaş meydanı değil, onların el ele tutuştuğu bir Cem makamı'dır.
Âlemde gördüğümüz her şey, bir diğerinin zıddı ile vardır. Mutlak Birlik olan Hakk’tan bu çokluk ve zıtlık nasıl doğdu? Füsûs, bu sorunun cevabını dosdoğru Nefes-i Rahmânî’ye bağlar. İlahi İsimler, kendi hakikatlerinin ortaya çıkmasını istediklerinde, her bir isim kendi hükmünü icra etmek ister. El-Hayy hayatı, el-Mümît ölümü; el-Kâbıd sıkıntıyı, el-Bâsıt ferahlığı talep eder. Nefes-i Rahmânî, bu zıt taleplerin hepsine birden "evet" diyen, hepsinin zuhûra çıkacağı sahneyi açan ilahi bir "tenfis", yani bir rahatlatma eylemidir.
Şeyh-i Ekber, Kelime-i Îseviyye’de bu inceliğe şöyle işaret eder:
Çünkü tabiat mütekabildir (karşılıklıdır). Ve nispetlerden ibaret bulunan ilâhî isimler arasında meydana gelen tekabülü (karşılıklı gelmeyi) ancak nefes verdi.
O ilahi soluk olmasaydı, isimler arasındaki bu karşıtlıklar âlem sahnesine çıkamazdı. Nefes, onların hepsini birden varlık alanına taşıyan rahmetin ta kendisidir. Bu yüzden arif, kâfiri görür, inkârını işitir ama onun varlığının da Hakk’ın bir isminin (mesela el-Mudill) tecellisi olduğunu bilir. Mü’mini görür, imanını duyar, onun da bir başka ismin (el-Hâdî) tecellisi olduğunu bilir. Bu iki zıt tecellinin varlık bulduğu ortak zemin, Nefes-i Rahmânî’dir. Terzibaba Hazretleri’nin Füsûs şerhinde bu makamı şöyle açıklanır:
Ya’nî bu “halk” dediğimiz eşyanın ister büyüğü olsun, ister küçüğü; ister emirlere vâkıf olanı olsun, ister olmayanı; hepsinde, Allah’ın “ayn”ı zahir ve zâtı ve “hüviyyeti hazırdır. Yani Hakkın hakikati Zat’ıyla hüviyetiyle onlarda hazırdır hepsinde. Yani inkar edende de etmeyende de. Ve nefes-i rahmanisi ve tecellî-i ilâhîsi ile zuhuru eşit surettedir; yani inkarcıda da aynı değerde, aynı derecede, tasdik edende de aynı derecededir .
Bu, sıradan bir gözün tahammül edemeyeceği, fakat arifin huzur bulduğu Muhammedî mîzan'dır. Bu bakış, her biri kendi başına bir "sırat-ı müstakim" olan, fakat birbirine zıt gibi görünen yolların hepsinin aslında Hakk'a çıktığını görmektir. Bu görüşe ancak Muhammedi meşrep sahibi olanlar, yani bütün isimlerin tecellilerini kendi varlığında cem edebilen kâmil insanlar vasıl olabilir.
Yani bütün isimlerin birer sırat-ı müstakim üzerinde olduğunu Hakka doğru giderken ve her bir ama her bir sırat-ı müstakimin diğerinin sırat-ı müstakimi olmadığını birbirine ters düştüğünü ama tamamının sırat-ı müstakim üzere olduğunu ancak Muhammedi evliyalar, Muhammedi meşreb olanlar anlayabilirler.
Bu birlik, bâtın ve zâhir, latif ve kesif ikiliğiyle kendini gösterir. Nefes-i Rahmânî, özü itibarıyla latiftir. Ancak bu latif nefes, kesif olan Tabiat mertebesine indiğinde, görünmez olur, yani bâtına çekilir. Gördüğümüz Tabiat ise o latif Nefes’in zâhiri, yani yoğunlaşmış hâli olur. İbn Arabî Hazretleri bu sırrı şöyle ifade eder:
...ve latîf olan nefes-i Rahmânî, kesîf olan mertebe-i tabîatta bâtın ve tabîat-ı kesîfe onun zâhiri oldu. Şu hâlde tabîat nefes-i Rahmânînin “ayn"ıdır...
Bu, arifin seyrinde en temel edep kuralını belirler: tenzih ve teşbih dengesi. Hakk, Zâtı itibarıyla âlemlerden münezzehtir (tenzih). Fakat aynı Hakk, isim ve sıfatlarıyla bu kesif âlemde tecelli etmiştir (teşbih). Arif, bu iki kanatla uçar. Terzibaba Hazretleri’nin uyarısı bu noktada mühimdir:
Yani Allah’ı ancak Zat’ı itibariyle tenzih ederiz. Sıfatları itibariyle esma-i ilahileri ile değildir... ayetleri genelde ef’ali manada, hepsini ef’al anlayışına indirip yani günah sevap cetveli hükmüne indirip oradan yorum yapmaktayız işte Kur’an-ı Kerim’in gerçek manada anlaşılmasına mani olan en büyük etken budur.
Bu inceliği kavrayan sâlik, âlemdeki her tecellinin ardındaki rahmeti görmeye başlar. Hakk'ın kullarına olan rahmeti, aslında kendi isimlerine olan rahmetidir. Çünkü o isimler, bu kullar ve varlıklar olmadan zuhura çıkamazlardı.
Yani isimler halkın vücuduyla zahir olur, kullarının vücuduyla zahir olur. Binâenaleyh Hakk'ın kullarına olan rahmeti, kendi esmasına olan rahmetidir.
Madem her şey O'nun Nefes'iyle oluyor, bizim irademiz nerede kalıyor? Bu bir cebir değil midir? Burada, irfân yolunun en nazik sırlarından biri yatar: atâ (ilahi bağış) ve kabiliyet (alıcılık) meselesi. Mevlânâ Hazretleri'nin Mesnevî'sinden aktarılan bir beyitle Terzibaba Hazretleri konuyu açar:
“O kalb-i kāsînin çâresi bir mübdilin atâsıdır; onun atâsı için kābiliyet şart değildir. Belki kābiliyetin şartı onun atâsıdır. Zîrâ atâ iç ve kābiliyet kabuktur.”
Biz zannederiz ki, önce bizde bir kabiliyet olacak da, sonra Allah lütfedecek. Halbuki hakikat tam tersidir. Evvela O’nun atâsı, yani Nefes-i Rahmânî’si vardır. O Nefes, her şeyi eşit kaplar. Sonra her bir a'yân-ı sâbite, o nefesi kendi istidadı ve kabiliyeti oranında alır ve bir şekle bürünür. Kabiliyetin kendisi bile o ilk atânın bir sonucudur. Terzibaba Hazretleri’nin verdiği misal ile bu sohbeti noktalayalım:
Bir kimse zemherîde lâ-yenkatı’ bir cam üzerine nefesini irsâl etse, bî-sûret olan bu nefes cam üzerine ale’s-seviyye temâs eder. Fakat şiddet-i bürûdet hasebiyle bu nefes cam üzerinde tekâsüf ederek incimâd eylediği vakit, türlü şekiller zâhir olur. Bu zâhir olan eşkâlin hiçbirisi ne tûlen ve ne de arzan yekdîğerine benzemez. Bu eşkâlin her biri bî-sûret olan o nefeste mündemic idi... Bu isti’dâd ve kābiliyetlere aslâ müteneffisin icbârı yoktur. Belki ayn-ı nefeste onlar, isti’dâd ve kābiliyetlerine göre kendilerini yine kendileri îcâd ettiler.
İşte Nefes-i Rahmânî'nin sırrı budur. O, hem Bir'dir, hem de bütün çokluğun ve zıtlığın kaynağıdır. Onu anlamak, zıtlıkların içinde boğulmak değil, o zıtlıkların Rabbi olan Vâhid'in kuşatıcı rahmetini her zerrede müşahade etmektir.
Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Nefes-i Rahmani
Hakikat ilminin derin sularında karşımıza çıkan en latif sırlardan biri Nefes-i Rahmani'dir. Gönüller sultanı Mevlânâ Celaleddin-i Rûmî Hazretleri aynı hakikati bir kıssanın içine gizler, bir ney'in feryadıyla dillendirir. Mesnevî-i Şerîf'in sayfalarını çevirdiğimizde, Nefes-i Rahmani'nin artık bir terim olmaktan çıkıp, kâinatı dolduran bir seda, gönüllere hayat veren bir esinti olduğunu görürüz.
Ney'in Nefesi, Varlığın Sesi: Tek Nefesten Doğan Çokluk
Mevlânâ Hazretleri için varlığın sırrı, bir neyzenin nefesi ile kamışlıktan koparılmış bir ney'in hikâyesinde özetlenir. Nefes birdir, tektir. O nefes, neyzenin dudağından çıktığı an itibarıyla Hüvviyet'in sırrını taşır. Lakin o tek nefes, her biri farklı bir boyda, farklı bir delik sayısında olan neylerden geçtiğinde, binlerce farklı nağmeye bürünür. İşte bu, Vâhidiyyet mertebesindeki ilahi isimlerin, kesret âleminde nasıl farklı farklı suretlerde zuhûr ettiğinin en güzel temsilidir.
Nitekim neyzenin nefesi, muhtelif âhenkli neylere göre bir derecededir; fakat onlardan çıkan sadâ neylerin isti'dâdına göredir. Meselâ kimi "mansûr" âhenginde ve kimi “mâbeyn” veyâ “şâh” veyâ “dâvûd" âhenklerinde sadâlar çıkarır.
Hakk'ın nefesi olan Nefes-i Rahmani, bütün varlıklara eşit olarak yayılır. Ancak her varlık, kendi ezelî hakikati, yani a'yân-ı sâbite'si ne ise, o nefesi ancak o kadar alabilir ve o istidat ölçüsünde bir tecelli gösterebilir. Bir taş, "Celîl" isminin tecellisiyle sertliği gösterir; bir çiçek "Cemîl" isminin tecellisiyle güzelliği sergiler. İnsan ise, bütün bu isimleri kendinde toplama potansiyeli taşıdığı için "ney"lerin en eşrefidir. Arif, farklı nağmelerin ardındaki o tek nefesi duyan, çoklukta birliği müşahede eden kişidir.
Mevlânâ Hazretleri, çobanın hikâyesinde bu hakikati bir başka yönden açar. Çoban, Hakk'a olan sevgisini kendi diliyle, "Gelseydin çarığını dikerdim" gibi kaba saba sözlerle ifade eder. Hz. Musa onu azarladığında, Hakk'tan gelen nida, her duanın, o kişinin kendi istidadının bir yansıması olduğunu öğretir.
Senin hamdin ona nisbetle gerçi daha iyidir; fakat o Hakk'a nisbetle yine nef'den munkatı'dır. Senin Hakk'a karşı yaptığın hamd ve övgü, çobanın hamd ve övgüsüne göre her ne kadar daha yüksek ise de, mademki kullandığın sözler ve kelimeler senin beşeriyetine aittir, varlığının ilâhî mertebesiyle beşeriyetinin hükümleri asla birbirine benzemediği için, Hakk'a göre o hamd ve övgü hayırdan ve faydadan uzaktır.
Her varlık, kendi "ney"inden bir ses çıkarmaktadır. Âlimin hamdi ile çobanın hamdi, beşeriyet mertebesinde farklı görünse de, Hakk-ı Mutlak karşısında ikisi de bir "acziyet" ifadesidir. Önemli olan, o sesi ortaya çıkaran ilahi nefesin varlığını idrak etmektir.
Kevnî Nefes ve Dağları Titreten Emanet
Nefes-i Rahmani'nin bir yönü varlığın her zerresindeki bu latif tecelli ise, diğer yönü de kâinatın halk edilişindeki o muazzam, heybetli gücüdür. Mesnevî şerhlerine yansıyan irfân, bu nefesin milyarlarca galaksiyi, yıldızları ve gezegenleri varlığa getiren temel bir "oluş" eylemi olduğunu anlatır.
Zîrâ ayn-ı vücûd-ı mutlak olan fezâda nefes-i rahmânînin irsâli ile evvelen milyarlarca kilometre kutrunda tekevvün eden sehâb-ı muzîler ve küre-i duhânîler, kendi mihverleri etrafında devr ederler. Ve sâniyen kuvve-i ani'l-merkeziyye te'sîriyle etraflarına âteşîn seyyâreler fırlatırlar. Ve sâlisen bunlar tasallüb edip kendi merkezleri olan güneşlerden ziyâ alıp parlak yıldızlar hâlinde görünürler.
Arifler, kevnî âlemin sırlarına kalp gözüyle bakmışlar ve Hakk'ın "kün" (Ol!) emrinin, bir Nefes-i Rahmânî genişlemesiyle, "duman" (duhân) halindeki bir ilk maddeden nasıl bütün bir kâinatı var ettiğini müşahede etmişlerdir.
Bu nefesin taşıdığı sır o kadar büyüktür ki, Kur'an-ı Kerim'in "emanet" ayetinde buyrulduğu gibi, gökler, yer ve dağlar onu yüklenmekten çekinmiştir. Mevlânâ Hazretleri ve şârihleri, bu emanetin, Nefes-i Rahmani'nin taşıdığı "cem'iyyet-i esmâiyye" yani bütün ilahi isimleri toplama ve yansıtma kabiliyetinden başka bir şey olmadığını söylerler.
Evvelki beyitte "dem-i bî-müntehâ" dan murâd, hiç bir an munkatı' olmayan ve nihâyeti bulunmayan "nefes-i rahmânî"dir ki, esmâ ve sıfatın mezâhiri olan kâinâtın hey'et-i mecmûasına lâ-yenkatı' vücûd-bahş olur. Fakat âlemin hey'et-i mecmuası, insan gibi cem'iyyet-i esmâiyyeyi kabûle müstaid değildir. Meselâ efrâd-ı âlemden hiçbir ferd ism-i Gaffâr'ın mazharı olamaz; çünkü mükellef olmadığı cihetle, kendisinden isyân zuhûr etmek mümkin değildir; ve isyân olmayan mahalde, mağfiret dahi olamaz. Bu mazhariyyet ancak insana mahsûsdur.
Dağ, "Kahhâr" ismini tecelli ettirir ama "Gaffâr" ismini tecelli ettiremez. Bütün bu zıt kutupları, Celâl ve Cemâl'i, Lütuf ve Kahr'ı kendinde birleştirme istidadı yalnızca insana verilmiştir. İşte "emanet" budur ve bu emanet, Nefes-i Rahmani'nin insandaki en kâmil tecellisidir.
Hayat Veren Nefes ve Vahdet Deryasına Dönüş
Nefes-i Rahmani, bir yandan kâinatı var edip ayakta tutarken, bir yandan da mânevî hayatın kaynağı olur. O, peygamberler ve onların varisleri olan velilerin lisanıyla tecelli ederek, kalbi ölü olanlara "hayat-ı ma'neviyye" bahşeden bir rahmet esintisidir.
O nefes-i rahmânî gayr-ı münkatı' olan tecelliyât-ı cedîdesi ile, eski ölü olan cismânîlere rûh-i hayvânî verir; ve yine o nefes-i rahmânî, rûh-i hayvânîsi cihetinden diri ve fakat rûh-i insânîsi cihetinden ölü olan o cismânîlere, enbiyâ ve evliyâ lisânıyle hayât-ı ma'neviyye ihsân edip akıl ve îman nûrunun tâcı olan maârif ve hakāyık-ı rabbâniyyeyi verir.
Bu nefes, mürşidin sohbetinde, arifin kelamında, bir Kur'an ayetinin tilavetinde sana ulaşır. Gönlünde bir sızı, gözünde bir damla yaş, içinde bir anlama arzusu uyandırır. İşte o an, Nefes-i Rahmani'nin sana dokunduğu andır. Mevlânâ Hazretleri bu hakikati ne güzel ifade eder. Bizler, bu dünyaya gelmeden önce bir "vahdet deryası" içindeydik. O birlik okyanusundan kopup bu kesret ve ayrılık âlemine düşmüş birer damlayız.
Senin nazarın ancak baba sulbüyle ana rahmine münhasır kalmıştır. Menşein olan deryâ-yı vahdetten ve âlem-i ervâhtan beri geldiğinin farkında değilsin!
Peygamberler ve veliler, işte bu "unutulmuş hakikati" hatırlatmak için gönderilmiştir. Lakin bu ilahi nefesin tecellisi tek taraflı değildir. Hakk'ın feyzi sonsuz olsa da, o feyzi çekecek bir talep, bir arzu, bir yakarış gerekir. Mevlânâ Hazretleri, Fîhi Mâ Fîh'de bu sırrı, anne ve çocuk temsiliyle açıklar:
XBQX47QX
İlahi feyiz, annenin memesindeki süt gibidir; daima hazırdır. Ama çocuğun ağlaması, yani sâlikin talebi, o sütün akmasına vesile olur. Bu yüzden yol, bir yandan Hakk'ın nefesini beklemek, bir yandan da o nefesi alacak kalbi temiz ve hazır tutma yoludur.
Nihayetinde, Nefes-i Rahmani'nin her bir tecellisi, bizi aslımıza, o "vahdet deryasına" geri çağıran bir davettir. Sâlikin yolculuğu, bu fiilî "Belî"yi, şuurlu ve irfânî bir "Belî"ye dönüştürme, ney'in feryadında neyzenin nefesini duyma, dalganın hareketinde okyanusun derinliğini hissetme sanatıdır. Cenâb-ı Hakk, bizleri o nefesin kadrini bilenlerden, o nefesle dirilenlerden ve o nefesin kaynağı olan Zât-ı Mutlak'a vuslat özlemiyle yananlardan eylesin. Amin.
Mesnevî Ciltlerinden İzler
Ahmed Avni Konuk'un on üç ciltlik Mesnevî-i Şerîf şerhinde Nefes-i Rahmani kavramı, farklı ciltlerde ayrı yönleriyle işlenir. Hangi beytin hangi ciltte geçtiğini bilmek, okuyucuya bu deryada bir pusula sunar:
Mesnevî şerhi tarafından bilhassa Cilt 2, "nefes-i rahmânî, isim ve sıfatların tezahür yeri olan kâinatın bütününe kesintisiz var oluş bağışlar" beyânını içerir. Cilt 3'te yâr-Halîl-put istiârelerinde Nefes-i Rahmânî arka planda işler.
Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme
Kavramlar Ağında Nefes-i Rahmani
Nefes-i Rahmani, varlık ağacının kökünde akan can suyudur. Diğer temel hakikatler, bu nefesin dalgalarıyla ya zuhûra gelir yahut onunla olan münasebetiyle mânâ kazanır.
Nefes-i Rahmani, o kuşatıcı ilâhî soluktur. Nefs-i Külli ise, bu soluğun bütün âlemleri bir tek can gibi kuşatan, ilk tecellî etmiş halidir. Biri sebep, diğeri ilk eseridir.
Ahadiyyet, Zât'ın hiçbir sıfat ve isimle kayıtlı olmadığı, mutlak gayb ve teklik mertebesidir. Nefes-i Rahmani, bu mertebedeki "bilinme muhabbeti"nin ilk fiili, Gayb'dan şehâdete doğru atılan ilk adımdır.
Tecelli, yani Hakk'ın isim ve sıfatlarıyla görünür âlemde zuhûr etmesi, Nefes-i Rahmani'nin kendisidir. Bu nefes olmasaydı, ne bir isim tecelli eder, ne de bir sıfat bilinirdi. O, bütün tecellîlerin menbaıdır.
Hakikat-i Muhammedi, Nefes-i Rahmani'nin ilk mazharı, ilk zuhûr ettiği aynadır. Bütün varlık bilgisi ve potansiyeli, o nurda dürülüdür. Nefes-i Rahmani o nûra üflenmiş, o nûr da bütün âlemleri bu nefesle var etmiştir.
İlâhî "Ol!" emri olan Kün Feyekün, Nefes-i Rahmani'nin getirdiği imkânlar deryasında gerçekleşir. Nefes, varlıkların kabiliyetlerini taşır; "Kün" emri ise o kabiliyetleri fiile çıkarır.
Nefes-i Rahmani, Vahdet-i Vücud hikmetinin işleyişini izah eden anahtardır. Varlığın özünde Tek olan Hakk'ın, kesrette (çoklukta) nasıl göründüğünü anlatır. O nefes ki, hem Hakk'ın Zât'ından gayrı değildir, hem de bütün halkın hakikatidir. Latifken Hak, kesifken halktır.
Varlıkların ilâhî ilimdeki ezelî hakikatleri olan A'yan-ı Sabite, Nefes-i Rahmani sayesinde dış dünyada birer suret kazanır. O nefes, her bir "ayn"ın istidadına göre şekil alarak onu görünür kılar.
Esma'ül Hüsna, yani İlâhî İsimler, bilinmek ve eserlerini görmek isterler. Bu "muhabbet ızdırabı", Nefes-i Rahmani'nin zuhûruna sebep olur. Nefes, her bir ismin hükmünü göstereceği bir sahne hazırlar ve isimlerin bu talebini "tenfis" ederek, yani rahatlatarak âlemleri açığa çıkarır.
İnsan, Nefes-i Rahmani'nin en kâmil, en câmi (toplayıcı) mazharıdır. Âlemlere yayılan o ilâhî soluk, insanda şuur ve irfân olarak kendini bulur. İnsan, kendi nefesini anladığında, Rahman'ın Nefesi'nin sırrına erer.
Rahman Suresi, isminin de işaret ettiği gibi, bu hakikatin Kur'ân'daki en parlak aynasıdır. "Er-Rahmân, alleme'l-Kur'ân, halaka'l-insân" (Rahman, Kur'an'ı öğretti, insanı halk etti) âyetleri, Nefes-i Rahmani'nin hem ilim (kelâm) hem de vücûd (varlık) mertebesini bir arada sunar.
Kütüphanedeki Kaynaklar
Nefes-i Rahmani hakikati, irfân mektebimizin temel taşlarından biridir. Bu kütüphanenin banisi olan Pirimiz Terzibaba Necdet Ardıç Efendi Hazretleri, sohbetlerinde bu sırrı sâlikin idrakine en yakın noktadan açar. O, varlığın Zât'tan tenezzülünü bir buharın buluta, bulutun yağmura dönmesi gibi mertebe mertebe anlatır. Nefes-i Rahmani'yi, İlahi İsimler'in "bilinme ızdırabı"na bir cevap, bir "tenfis" (rahatlatma) olarak açıklar ve bu nefesin ilk yoğunlaşmış hali olan "sehab-ı muzi"den (parlak bulut) bütün varlığın nasıl kendi istidadınca zuhûr ettiğini gösterir. En mühimi de bu vücûdî hakikati sâlikin kendi seyr-i sülûkuna bağlar; kalbe ulaşan ilahi nefhanın gönlü nasıl genişlettiğini, zikir ve salavatın bu yolda nasıl birer kale olduğunu ve kulun "abdiyyet"ten "Rahmaniyyet" tecellisine nasıl erdiğini yaşanmış bir hâl diliyle bizlere aktarır.
Bu sohbetlerin hikemî temelini ise Şeyhü'l-Ekber İbn Arabî Hazretleri'nin Füsûsu'l-Hikem'inde buluruz. Şeyh, bu kavramı en derinlikli şekilde işleyerek, onun bütün bir vücûd anlayışının merkezine yerleştirir. O, "Nefes" ile Hakk'ın kendi "Nefs"ini, yani Zât'ını nasıl vasfettiğini Peygamber lisanından aktarır. Bütün bir "Tabiat"ın aslında Nefes-i Rahmani'nin kesifleşmiş suretinden ibaret olduğunu ortaya koyar. Hakk'ın Zât olarak mutlak tenzihi ile sıfatlarıyla teşbih edilişi arasındaki o hassas Muhammedî mîzanı, Nefes-i Rahmani'nin latif ve kesif yüzleri üzerinden kurar.
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri ise Mesnevî-i Şerîf'inde bu hakikati bir aşk ve vecd diliyle terennüm eder. O, hikemî izahlardan ziyade, bu nefesin gönüldeki yankısına kulak verir. İlahi nefesi, bir neyzenin nefesine benzetir; nefes birdir ama her neyden kendi kabiliyetince farklı bir nağme çıkar. Sâlikin talebini, annesinin memesine sütü çeken çocuğun ağlamasına benzeterek, ilahi feyzin ancak samimi bir ihtiyaç ve yakarışla celbedileceğini anlatır. Onun dilinde Nefes-i Rahmani, bizi aslımız olan "vahdet deryası"na çağıran bir hasretin sesidir. Terzibaba'nın hâl dili, İbn Arabî'nin hikmet dili ve Mevlânâ'nın aşk dili, bu üç kaynakta birleşerek Nefes-i Rahmani'nin bütüncül bir tablosunu önümüze serer.
Değerlendirme
Nefes-i Rahmani bahsi, varlığın donuk ve bir defada olup bitmiş bir "eser" olmadığını, bilakis Hakk'ın her an devam eden, canlı ve dinamik bir "fiili", bir soluk alıp verişi olduğunu öğretir. Âlem, her an yeniden zuhûra gelmektedir. Bu nefes, Hakk ile halk arasındaki ayrılığı ortadan kaldıran bir köprüdür; O'nun Zâtından ayrı olmayan, fakat suretler âleminde çokluk olarak görünen bir tecellidir. Bu idrak, sâliki hem tenzih hem de teşbih kanatlarıyla uçan bir Zülcenaheyn yapar. Bu bilgi nazarî bir malumat olarak kalmamalıdır. Her sâlik, kendi varlığının, kendi nefesinin, o büyük ve kuşatıcı Nefes-i Rahmani'nin bir dalgası olduğunu tefekkür etmeli, zikriyle o nefese karışmalı ve sonunda kendi hiçliğini idrak ederek o ilahi solukta fani olmanın sırrına talip olmalıdır. Yol da, yolcu da, menzil de o nefesten ibarettir.