Nefs-i Merdiyye
Nefs mertebelerinin yüksek bir durağı, kulun Rabb’inden, Rabb’inin de kulundan razı olduğu mübarek menzil olan Nefs-i Merdiyye, bir vuslat müjdesidir. Kulun, kendi arzu ve isteklerinin gürültüsünden sıyrılıp, sadece Hakk’ın rızasının hoş sedâsını işittiği, O’nun tecellîsinde eridiği bir hâldir. Bu makam, seyr-i sülûk dağının zirvelerine yakın, havanın sâfîleştiği, görüşün berraklaştığı bir yayladır. Yolun başındaki dikenli vadilerden, Nefs-i Emmâre’nin karanlık dehlizlerinden geçip bu aydınlığa ulaşan can için büyük bir lütuftur. Terzibaba İrfan Mektebi’nin usûlünde bu mertebe, sâlikin kendi varlık davasından tamamen vazgeçip, varlığının Hakk ile kâim olduğunu idrak ettiği, ilâhî tecellîlerin bir ayna gibi üzerinde parladığı bir teslimiyet ve hoşnutluk durağıdır.
Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı
Hakikat yolculuğu, başıboş bir seyahat değildir; bir usûlü, bir erkânı, menzilleri ve o menzilleri gösteren işaretleri vardır. Bu yolculuk, insanın kendi içine, yani enfüsî âlemine doğru yaptığı bir seferdir. Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri, bu seferin ana hatlarını çizerken, yolun iki ana kısımdan oluştuğunu tâlim eder. Birincisi, kendi iç âlemimizi tanımamıza yarayan yedi mertebeli nefs yolculuğu, ikincisi ise dış âlemleri ve tecellîleri idrak etmemizi sağlayan beş hazret mertebesidir.
Yolumuzda, kişinin kendini tanıyabilmesi için yapılması lâzım gelen çalışmaları başlıca iki kısımda toplayabiliriz. Birinci kısma, (ettur’u seb’a) yani yedi tur, ve ya, (etvar’ı seb’a) yani yedi tavır denmektedir. Adından da anlaşılacağı üzere bu kısım yedi merhaleden oluşmaktadır. Bunlar da sırasıyla: 1 - Nefs-i Emmâre. 2 - “ Levvâme. 3 - “ Mülhime. 4 - “ Mutmeinne. 5 - “ Râdiye. 6 - “ Merdiyye. 7 - “ Sâfiye. Diye adlandırılır. Bu kısımda kişi (enfüsi) yani içe dönük çalışmalar yaparak kendi varlığında mevcud hakikatlerini ve kendini tanımağa başlar.
Nefs-i Merdiyye, bu yedi basamaklı merdivenin altıncı basamağıdır. Emmâre’nin esaretinden, Levvâme’nin pişmanlığından, Mülhime’nin ilham karmaşasından, Mutmeinne’nin sükûnetinden ve Râdiyye’nin rızasından geçerek ulaşılan bir menzildir. Bu, kulun artık sadece kendisinin razı olduğu değil, aynı zamanda Rabb’inin de kendisinden razı olduğu bir mertebedir. Bu karşılıklı rıza hâli, kul ile Hakk arasındaki perdelerin ne kadar inceldiğinin en açık işaretidir.
Bu makamın müjdesi ve ismi, Kur’ân-ı Kerîm’in Fecr Sûresi’nde verilir. Cenâb-ı Hakk, itminana ermiş, sükûn bulmuş o kutlu nefse şöyle seslenir:
يَا أَيْتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ ارْجِعِي إِلَى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَرْضِيَّةً فَادْخُلِي فِي عِبَادِي وَادْخُلِي جَنَّتِي (Ya eyyetühennefsülmutmeinnetü. (27) ircii ilâ Rabb’i ki Râdiyeten Merdiyyeten. (28) fedhuli fi ibadi. (29) vedhuli cenneti. (30) Meâlen: “Ey Nefs-i Mutmeinneye eren kişi, sen ondan râzı o da senden mer- zi olarak Rabb’ı na dön. Benim kullarımın arasına ve benim cennetime gir.”
Çağrı, Nefs-i Mutmeinne’ye yapılmaktadır. Dönüşün hâli ise “Râdiyeten Merdiyyeten” olarak, yani hem razı olmuş hem de razı olunmuş bir şekilde gerçekleşir. Bu, Râdiyye ve Merdiyye makamlarının, Mutmeinne’den sonra gelen ve iç içe geçmiş iki büyük lütuf olduğunu gösterir. Kul, başına gelen her tecellîden, her lütuf ve kâhırdan razı olunca (Râdiyye), Hakk da o kulun teslimiyetinden, ahlâkından ve kulluğundan razı olur (Merdiyye). Bu, sevginin tek taraflı bir arayış olmaktan çıkıp, iki seven arasında karşılıklı bir vuslata dönüştüğü andır. Artık kulun fiili, Hakk’ın fiili; kulun rızası, Hakk’ın rızası içinde erimiştir. Bu hitap, diğer mertebelerdeki gibi umumi değil, “hususi, teke tektir.” Bu, sâlik için büyük bir şereftir.
Bu yüce mertebenin kadrini bilmek için, yolun en başındaki hâli, yani Nefs-i Emmâre’nin durumunu hatırlamakta fayda vardır. Emmâre, yani kötülüğü şiddetle emreden nefs, hakikate karşı kör, kendi arzu ve heveslerini ilâh edinmiş bir haldedir.
Zira inkâra sapmış emmâre nefsin en temel özelliği hikmeti ve hakikati kabullenmemesi, bunları görmezden gelmesi; kendi arzu, istek ve düşüncelerinin tartışmasız doğru olduğunu zannetmesidir. Bu yanılsamasını da güya sahip olduğu üstünlük ve izzete dayandırır. Oysa hakikatte bu tutum izzet değil, bilakis tam bir zillettir. Nitekim nefsin kendi başına bir izzeti de yoktur. Eğer bir kıymet ve değeri olacaksa bunu, tabi olmakla yükümlü olduğu ruhun emirlerini gözeterek itminan mertebesine ulaşmak suretiyle elde eder. İşte o zaman kendisine şöyle hitap edilir: “Yâ eyyetuhâ-nnefsu-lmutme-inne, İrci’î ilâ rabbiki râdiyeten merdiyye...”
Yolculuk, kendi vehimlerini “izzet” sanan kör bir esaretten, Hakk’ın rızasına mazhar olmanın gerçek izzetine uzanan bir seferdir. Emmâre’nin zilletinden Merdiyye’nin izzetine giden yol, mücahede, riyazet, sabır ve bir mürşid-i kâmilin rehberliğinde atılan adımlarla kat edilir.
Bu yedi mertebenin her biri, sadece bir ahlâkî durum değil, aynı zamanda vücûdî bir hâldir. Âli İmrân Sûresi’nde geçen “Her nefis ölümü tadacaktır” âyet-i kerîmesi dahi, bu mertebelerde farklı bir mânâ kazanır.
كُلِّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ ”küllü nefsin zaikatül mevti” Meâlen; “Her nefis ölümü tadacaktır,” ifadesinde, ölümün yok olunacak bir şey olmadığı, ancak “nefs” tarafından tadılacak birşey olduğu açık olarak bildirilmektedir. O halde emmâre mertebesinde kalan bir nefs ile diğer mertebelerde olan nefislerin ölümü tatmaları değişik, değişik olacaktır.Gerçek ifade, ölümün “beden” tarafından değil “nefis” tarafından tadılacağıdır.
Bu, ince bir sırdır. Ölüm, bir son değil, bir “tatma” hadisesidir. Tadan ise bedenin kalıbı değil, nefsin kendisidir. Emmâre mertebesindeki bir nefs için ölümün tadı, ayrılık, korku ve azap iken; Merdiyye makamındaki bir nefs için o tat, vuslatın, sevgiliye kavuşmanın, “Rabb’ine dön” hitabının lezzetidir. Bu, irâdî ölümle, yani ölmeden evvel ölme sırrıyla, nefsanî arzulardan ölerek Rûh-ı Sultânî ile dirilmenin ta kendisidir.
Nefs mertebeleri arasındaki geçiş de bir o kadar mühimdir. Her makam, kendinden bir evvelki ile bir sonraki arasında bir köprü vazifesi görür.
Nefs-i Merdiyye nin iki yüzü vardır . Biri Râdiyye ye diğeri Sâfiyye ye bakar. Henüz daha beşeri varlığından tam sıyrılamamış olmakla birlikte bu hâlin sonuna gelmiş sayılır, eski hallerine dönmemeğe çalışır.
Bu ifade, sâlikin Merdiyye makamında bile rehavete kapılmaması gerektiğini ihtar eder. Bir yüzü, Râdiyye’de kazandığı rıza ve teslimiyet hâlini muhafaza etmeye dönüktür. Diğer yüzü ise, nefsânî bütün kayıtlardan arınıp sâfîleşeceği, mutlak saflık ve berraklık makamı olan Nefs-i Sâfiye’ye yönelmiştir. Yolculuk devam etmektedir.
Terzibaba geleneğinde bu yedi nefs mertebesi, sadece bir tasnif değil, aynı zamanda kevnî düzenin insandaki yansımasıdır.
(7) Nefis mertebeleri. (Emmare, levvame, mülhime, mutmeinne, radıye, merdiyye, safiye)
Yedi kat gök, haftanın yedi günü, Fatiha’nın yedi âyeti gibi, insanın iç âlemindeki bu yedi mertebe de, âfâk ile enfüs arasındaki derin uyumun bir delilidir. İnsan, küçük bir âlemdir ve büyük âlemde ne varsa, onun bir numunesi insanda dürülmüştür. Nefsin yedi katmanlı bu yapısı, insanın Zât-ı Mutlak’tan zuhûra gelişindeki mertebelerin bir yansıması gibidir. Bu yolda ilerlemek, sadece ahlâkî bir tekâmül değil, aynı zamanda vücûdî bir hakikate uyanmaktır. Nefs-i Merdiyye, bu uyanışın en lezzetli, en huzurlu anlarından biridir; kulun, kendi varlık aynasında Rabb’inin cemâl sıfatlarının tecellîsinden razı olduğu ve Rabb’inin de o aynanın saflığından ve teslimiyetinden razı olduğu kutlu bir andır.
Terzibaba'nın Nazarıyla Nefs-i Merdiyye: Aslı ve Mertebesi
Nefsimiz hem bineğimiz, hem imtihanımızdır. Yedi kat semâ gibi, nefsin de yedi mertebesi vardır. Emmâre'nin zindanından başlayıp Sâfiye'nin vuslatına uzanan bir miraçtır bu. Nefs-i Merdiyye, bu miracın en şerefli duraklarındandır; kulun Hakk katında yüzünün ağardığı, sevgilinin sevgiliye "senden razıyım" dediği mübarek bir makamdır.
Bu mertebe, sâlikin artık sadece Rabb'inden razı olduğu değil, Rabb'inin de ondan razı olduğu bir visal anıdır. Artık irade, iradede erimiş; fiil, Fâil'inde fâni olmuştur. Kul, Hakk'ın baktığı göz, tuttuğu el, yürüdüğü ayak olma sırrına ermeye başlamıştır. Terzibaba Hazretleri'nin irfan mektebinde bu makam, kuru bir bilgi değil, tadılan bir haldir; bir vücûdî mertebedir.
HAY İsmiyle Yeniden Diriliş: Râdiye'den Merdiyye'ye Geçiş
Seyr-i sülûk, daima ileriye, daima O'na doğrudur. Nefsin her mertebesi, bir sonrakinin tohumunu içinde taşır. Nefs-i Râdiye, yani Hakk'tan gelen her şeye rıza gösteren nefs makamı da böyledir. O, bir yüzüyle geride bıraktığı Mutmainne'nin huzuruna, diğer yüzüyle ise Merdiyye'nin vuslatına bakar. Terzibaba Hazretleri bu ince noktayı şöyle dile getirir:
Yaşantısı: Nefs-i Râdiyenin iki yüzü vardır. Biri Mutmeinneye, diğeri Merdiyye ye bakar. Başına gelen her hâle rıza göstermeye çalışır. Büyük cehd içinde olur. Tevekkül hâli çok gelişmiştir. Hakk’ın rızasını kazanamamaktan kokar.
Bu "korku", azap korkusu değil, sevgilinin rızasını kaybetme endişesidir; âşıkların en tatlı sızısıdır. Sâlik, Râdiye makamında büyük bir cehd ile "razı olmaya" çalışır. Başına gelen musibetlere, imtihanlara "Eyvallah" demeyi öğrenir. Bu, kulun Hakk'a sunduğu rızasıdır. Bu rıza samimiyetle sunulduğunda, karşılıksız kalmaz. Cenâb-ı Hakk, kulunun bu rızasına kendi rızasıyla mukabele eder ve onu Merdiyye makamına davet eder.
Bu davet, bir yeniden diriliştir. Hakk, bu kuluna HAY ismiyle tecelli eder. Hayat, sadece bu bedenin canlılığı değildir. Hakiki hayat, O'nunla diri olmaktır. Terzibaba Hazretleri, bu dirilişi ve getirdiği yeni imtihanları şöyle açıklar:
Cenab’ı Hakk burada HAY ismi ile yeni bir hayat verdiği kuluna böylece, yeni güçler de vermiş olur. Bu güçlerin yardımıyla sâlik, önüne çıkan engelleri daha kolay geçebilir. Bu mertebede KABZ (darlık) ve BAST (genişlik) hali daha belirginleşir. Geçilmesi oldukça zor olan bu mertebede ALLAH (c.c.) kullarına yardımcı olsun.
Merdiyye makamına giren sâlik, bir nevi ölüp yeniden dirilir. Artık kendi cüz'i hayatıyla değil, Hakk'ın Hay isminin tecellisiyle yaşar. Bu yeni hayat, yeni güçler getirir. Lakin bu güçler, sâlikin benliğine bir pay çıkarması için değil, daha çetin imtihanlara sabredebilmesi içindir. Kabz ve Bast halleri, yani manevi darlık ve genişlik anları keskinleşir. Çünkü sâlik artık daha hassas bir alıcı haline gelmiştir. Hakk'ın Celâl tecellisiyle daralır, Cemâl tecellisiyle genişler. Bu makamdaki imtihanlar malda, canda, evlatta zuhur edebilir. Çevreden gelen eza ve cefalar artabilir.
Bu çetin yokuşun sırrı, yine teslimiyettedir. Sâlik, başına gelen her ne ise, onun Rabb'inden geldiğini bilir ve isyan etmez. O bilir ki her musibet, O'nun rızasını kazanmak için bir vesiledir. Bu hal, Kur'an-ı Kerim'de müjdelenenlerin halidir:
O kimseler ki; kendilerine bir musibet isabet ettiği zaman biz ALLAH’ ı nız Ona döndürüleceğiz” derler. (Bakara, 2/156)
"İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi raciûn." "Biz Allah için varız ve yine O'na döneceğiz." Bu cümle, Merdiyye nefsinin zikridir. Bu, sadece dilde söylenen bir teselli değil, kalpte yaşanan bir hakikattir. Varlığının O'ndan geldiğini ve yine O'na döneceğini bilen için musibet diye bir şey kalmaz. Her hadise, O'na dönüş yolunda bir adıma, O'nun rızasına giden bir kapıya dönüşür.
Teslimiyetin Ateşten Geçen Sırrı: Halilullah'ın Merdiyye Hâli
Her nefs mertebesinin Kuran'da bir peygamberin kıssasında kemâle ermiş bir örneği vardır. Nefs-i Merdiyye makamının en kâmil, en parlak misali ise Halilullah unvanıyla şereflenmiş Hz. İbrahim'de (a.s.) zuhur eder. Onun ateşe atılışı, sadece tarihi bir hadise değil, her sâlikin Merdiyye kapısında yaşadığı veya yaşayacağı bir halin timsalidir. Nemrut'un yaktırdığı o devasa ateş, aslında nefsin, gayrılığın, şirk ateşidir. O ateşe atılırken Hz. İbrahim'in gösterdiği tavır, Merdiyye makamının dersidir.
Terzibaba Hazretleri, bu anın sırrını şöyle fısıldar:
Ateşe atıldığı halde sadece ( Hasbünellah ve ni’mel vekiyl,) sözleriyle Rabb’ı na ne kadar güven içinde olduğunu mutmain bir gönül ile hadiseleri şikâyet etmeden nasıl karşıladığı ve hiç kimseden yardım istemediği anlaşılmaktadır ki; bu hadise bir yönüyle onun Rabb’ı nın kendisinden râzı olmasını kendisinin de ehli Merdiyye den olmasını sağlamıştır.
Mancınıkla ateşe fırlatılırken Cebrail (a.s.) gelip, "Bir isteğin var mı?" diye sorduğunda verilen cevap, Merdiyye makamının mührüdür: "Senden bir isteğim yok. Rabb'im halimi görüyor ya, o yeter." Bu, büyük bir teslimiyet ve kâmil bir Tevhid idrakidir. Sebepleri, aracıları ortadan kaldırmak, doğrudan Müsebbib'ül-Esbâb'a, yani sebepleri halk edene bağlanmak, "Hasbünellah ve ni'mel vekil" (Allah bize yeter, O ne güzel vekildir) demenin hakikatidir.
Bu sözü söylemek kolay, lakin bu hal ile hallenmek zordur. Hz. İbrahim, o anda sadece diliyle değil, bütün varlığıyla bu sözü yaşamıştır. Kendi varlığından, iradesinden, kurtulma çabasından tamamen vazgeçmiş, kendini mutlak bir güvenle Hakk'ın iradesine bırakmıştır. Kul, bu teslimiyeti gösterince, Hakk'ın rızası tecelli eder. Kul, "razı olan" (râdî) mertebesinden, "razı olunan" (merdî) mertebesine yükseltilir. Ateşin onu yakmaması, bu rızanın kevnî, yani âlemlerin dokusundaki bir tecellisidir. Ateşin yakıcılık sıfatı yok olmaz, lakin Hakk'ın rızasına mazhar olmuş o kula tesir edemez. Çünkü o kul, artık Hakk ile bakmakta, Hakk ile durmaktadır. Ateş, kendi sahibinin razı olduğu bir kulu nasıl yakabilir?
Bu kıssa, Merdiyye sâlikine şunu öğretir: Seni yakan dışarıdaki ateş değil, içindeki isyan, tevekkülsüzlük ve şikayettir. Sen varlığının dizginlerini tamamen O'na teslim edersen, Nemrut'un ateşi dahi gül bahçesine döner. Bu, Hakk'ın vaadidir.
Vücûdun Yedi Mertebesi ve Âdem'in Sırrı Olarak Nefs Basamakları
Terzibaba mektebinde irfan, sadece enfüsî, yani insanın iç dünyasına ait bir yolculuk olarak görülmez. Bu içsel yolculuk, âfâkî olanın, yani kevnî düzenin bir yansımasıdır. Sâlikin nefsinde katettiği mertebeler, aslında Hakk'ın kendi Zât'ından bu âleme tenezzül edişinin, yani zuhura gelişinin mertebeleriyle birebir örtüşür. Bu, insanın neden "âlemin özü" (zübde-i âlem) olduğunun da sırrıdır.
Terzibaba Hazretleri, Mü'minûn Suresi'ndeki "yedi yol" ayetini tefsir ederken, bu iç içe geçmiş hakikati gözler önüne serer:
Bâtınî olarak bakıldığında, yedi yol bir yönüyle Vücûd'un yedi tecellî mertebesidir : (1) lâ-taayyün (Ahadiyyet), (2) taayyün-ü evvel (Ulûhiyyet), (3) taayyün-ü sânî (Vâhidiyyet), (4) mertebe-i ervâh, (5) mertebe-i misâl, (6) mertebe-i şehâdet ve (7) mertebe-i insân. ... Enfüsî olarak bakıldığında; yedi yol yedi nefs mertebesi ni ifâde eder: (1) emmâre, (2) levvâme, (3) mülhime, (4) mutmainne, (5) râdiye, (6) merdiyye, (7) sâfiye.
Nefiste çıkılan her basamak, aslında Vücûd mertebelerinden birine tekabül eder. Nefs-i Emmâre'de boğuşurken, en kesif, en maddî olan şehâdet âleminin kayıtları altındasın. Yükselip Nefs-i Merdiyye'ye vardığında ise, artık ruhlar âlemine, misal âlemine yakın bir yerden bakmaya, Vahidiyyet'in sırlarına aşina olmaya başlarsın. Seyr-i sülûk, Hakk'ın "Kün" (Ol) emriyle başlattığı bu iniş (tenezzül) seyahatini, kulun aşk ve irfan ile geriye doğru, yani urûc ederek (yükselerek) tamamlamasıdır.
Bu sırrın en güzel tecelli ettiği ibadet ise namazdır. O, insanın kendi hakikatini bedeniyle ikrar etmesidir. Terzibaba Hazretleri, namazdaki duruşların harflerle olan ilişkisini ve bunun Âdem kelimesini nasıl oluşturduğunu şöyle anlatır:
Arap alfabesini dikkate aldığımızda, ayakta durma ; elif, rükû ; dal, secde ; mim, şeklindedir. Bu harfler yan yana getirildiği zaman Adem kelimesini oluşturmaktadır. Günde beş (5) vakit namaz kılan kimse böylece bedensel hareketleriyle de Adem liğini ortaya koymuş olmaktadır.
Kıyamdaki Elif, Ahadiyyet'in, Tekliğin sembolüdür. O Elif ki, aslında on iki noktanın üst üste dizilmesinden ibarettir. Terzibaba Hazretleri bu noktaların sırrını da açar: Alttaki yedi nokta, yedi nefs mertebesini; üstteki beş nokta ise Beş Hazret'i (Hazarât-ı Hamse) temsil eder. Nefs-i Merdiyye, bu Elif'in aşağıdan yukarıya altıncı noktasıdır. Sâlik, kıyamda dururken aslında bu bütün mertebeleri bünyesinde taşıyan hakiki varlığını, "Elif"liğini ikrar eder. Rükûda "Dal" olup eğilir, secdede "Mim" olup hiçliğe varır. Bu üç hal birleşince, ortaya "Âdem" çıkar. Her namaz, sâlikin amel defterine vurduğu bir "Ben Âdem'im, yani o bütün mertebeleri kendimde cem etmiş olan halifeyim" mührüdür. Merdiyye makamına ulaşan sâlikin kıldığı namaz, işte bu idrak ile kılınan namazdır.
Fiillerde Tecellî Eden Rıza: Reşîd İsminin Sırrı
Hakk'ın rızası, kulun fiillerinde, amellerinde zuhur eder. Kul, bir işi Hakk rızası için, nefsini aradan çıkararak yaptığında, o fiil artık onun fiili olmaktan çıkar; Hakk'ın bir isminin tecelligâhı olur.
Bu ince sır, er-Reşîd ismi üzerinden şöyle açıklanır:
Bir yerden bir kişiye yardım ederken reşit hükmü o mertebedeki rüşd yani değişmiş halini anlatması, ve onun anlatmaya başlaması ile birlikte karşı tarafın fayda sağlaması, reşid isminin o kişiden o fiilden râzı olmasıdır. O kişide onu zuhura getirdiğinden, merzi yani kendisinden râzı olunmuş olmaktadır.
Birine bir hakikati anlatırken veya maddi bir yardımda bulunurken, eğer bunu "ben" yapıyorum diye, kendi ilminize, cömertliğinize güvenerek yaparsanız, bu fiil nefsinize aittir. Ama eğer kendinizi bir aracı, bir kanal olarak görüp, o sözün veya o yardımın Hakk'tan geldiği idrakiyle hareket ederseniz, o anda sizde "er-Reşîd" ismi tecelli eder. O doğru yolu gösteren, o rüşde erdiren Hakk'ın kendisidir. Fiil, Hakk'ın rızasına uygun olduğu için, o fiilin mazharı olan siz de "merzi", yani kendisinden razı olunmuş olursunuz.
Hakk'ın rızası, gökyüzünde bekleyen bir onay değildir. O, sâlihin fiilinde gerçekleşen bir tecellidir. Kul, kendi iradesini Hakk'ın iradesine tâbi kıldığı an, Hakk'ın rızası o kul üzerinden âleme yansır. Bu sebeple Merdiyye makamındaki arifin her işi, her sözü ibadet hükmündedir. Çünkü o, artık fiillerinin Fâil'inin kim olduğunu bilmektedir. O, Rahmân'ın sıfatlarının kendisinde birer emanet olduğunu, kendisinin ise sadece bir vekil olduğunu idrak etmiştir. Bu idrak sebebiyledir ki, Rahmân o kulu "sevgili" kılar. Çünkü o kul, varlığıyla, fiilleriyle, halleriyle sürekli olarak Sahibini işaret etmekte, O'nu göstermektedir. Razı olanın, razı olunanda gördüğü yine kendi Cemâl'idir.
Terzibaba Geleneğinde Nefs-i Merdiyye'in Yaşanması
İrfan, sadece bilmekle değil, olmakla kemâle erer. Bilgi bir tohumdur, o tohumu gönül toprağında yeşertecek olan ise sâlikin gayreti, mürşidin himmeti ve en nihayetinde Cenâb-ı Hakk'ın lütfudur. Bu mübarek makamın seyr-i sülûk yolundaki bir gönül erinin hayatında nasıl yaşandığını, hangi zikirlerle perçinlendiğini, hangi edeple muhafaza edildiğini anlamak gerekir. Zira tasavvuf, kuru bir nazariye değil, baştan sona bir hâl ilmidir; yaşanmayan, tadılmayan hakikatin kelimeleri, kabuğu kalmış bir meyveye benzer.
Bu mertebe, artık sâlikin kendi başına çırpındığı bir menzil değildir. Burası, bir kâmil mürşidin gözetiminde, adeta bir hekimin hastasına verdiği hassas bir reçete gibi, mânevî derslerin kişiye özel olarak ayarlandığı bir safhadır. Yolun her durağının bir azığı, her makamın bir zikri ve virdi vardır. Mürşid, sâlikin mânevî nabzını elinde tutarak, ona neyin şifa, neyin ağırlık vereceğini Hakk'ın izniyle bilir ve dersini ona göre tertip eder. Nefs-i Merdiyye'nin yaşanması, bu ilâhî reçetenin sadakatle tatbik edilmesiyle başlar.
Mürşidin Rehberliğinde Yeni Bir Ders: Zikirlerin Değişimi ve Hikmeti
Seyr-i sülûk, mânevî bir yükseliştir. Nasıl ki bir dağa tırmanan kişi, her yükseltide farklı bir manzarayla karşılaşır ve daha yukarı çıkmak için bazı ağırlıklarını geride bırakırsa, sâlik de nefs mertebelerinde yükseldikçe eski derslerinin bir kısmını geride bırakır. Zira her ders, bulunduğu makamın hâlini ve idrakini beslemek içindir. O makam geçildiğinde, aynı zikirlere ve virdlere takılıp kalmak, ilerlemeye mâni olabilir. Terzibaba Hazretleri, bu inceliği bir sâlikine verdiği ders değişikliğiyle izah eder:
dersinize (6-nefs-i merdıyye) yi de ekleyin (500) Ya Hay Zikrini (100) e indirin, (Ya Kayyum) zikrini (500) olarak ilâve edersiniz. Not= birinci dersten dördüncü derse kadar olan "idraki ve hali" ayetlerinin çekimini bırakın sadece beşinci ve bu altıncı dersin idraki ve halini ifade eden ayetleri çekmeye devam edersiniz.
Mürşid, sâlikin Nefs-i Merdiyye dersine başladığını müjdeliyor. Bu mertebenin aslî zikri olan "Ya Hayy" esması devam ederken, yanına "Ya Kayyûm" esması ekleniyor. "Hayy", ezelî ve ebedî diriliği ifade eder. Sâlik, bu makamda kendi fânî varlığının ötesinde, Hakk'ın Hayy ismiyle "diri" olduğunu idrak etmeye başlar. "Kayyûm" ise, bütün varlığı kendi Zât'ıyla kaim kılan, her şeyi ayakta tutan demektir. Bu iki ismin birleşmesi, sâlike şu hakikati telkin eder: "Sen, kendi kendine var değilsin. Senin ve bütün âlemlerin varlığı ve diriliği, her an Kayyûm olan Hayy'ın tecellîsiyledir." Bu, Merdiyye makamının temel idrakidir: kulun kendi güç ve kudretinden vazgeçip, her şeyi Hakk'tan bilme hâli.
Eski derslere ait âyetlerin bırakılmasının sebebini Terzibaba Hazretleri bizzat kendisi açıklar:
Bunun neden olduğunu sorarsanız ilk derslerdeki ayetler beşeriyet ve nefs mertebelerinin ayetleri olduğu için devamlı o ayetler çekilirse o ayetlerin sahasında kalınmış olur, bu yüzden o sahanın üstünde olan ayet-i kerimelere geçmek lazım gelmektedirki irtifa kazanılmış olsun.
Kâmil mürşidin rehberliği burada ortaya çıkar. Nefs-i Emmâre, Levvâme gibi alt mertebeler, insanın beşerî zaaflarıyla, mücadelesiyle ilgili hâlleri yansıtır. O mertebelerin âyetleri ve zikirleri, o zaafları terbiye etmek içindir. Ancak sâlik o mertebeyi aştıktan sonra hâlâ o zikirlerde ısrar ederse, mânevî olarak "irtifa kaybeder", yani tırmandığı yokuştan geriye doğru kaymaya başlar. Çünkü zikir, sadece bir kelime tekrarı değil, bir nisbet yayınıdır. Hangi hâlin zikrini çekersen, o hâlin sahasına, o hâlin mânevî iklimine girersin. Merdiyye'ye ulaşmış bir gönlün artık Emmâre'nin zikirleriyle meşgul olması, arınmış bir elbiseye yeniden çamur sürmeye benzer. Bu, yolun inceliğidir ve ancak bir rehberin gözetimiyle fark edilir. Aksi takdirde, iyi niyetle yapılan bir ibadet, sâliki geriletebilir. Terzibaba Hazretleri'nin dediği gibi, bu durum "büyük kabz yapar ve kişiyi çıkmaza ve ümitsizliğe sürükler. Boşuna zaman kaybı ve geriye gitmek olur."
Merdiyye Makamının Virdi: "Selâmun alâ İbrâhim"
Her makamın belirli sayıda çekilen bir zikri olduğu gibi, gün içinde dilin ve kalbin sürekli meşgul olacağı bir de virdi vardır. Vird, sâlikin günlük hayatın akışı içinde makamının şuurunu kaybetmemesi için bir çapadır. Nefs-i Merdiyye makamının virdi, bu makamın pîri ve en kâmil örneği olan Hz. İbrahim'e (a.s.) bir selam, bir bağlılık ifadesidir.
Ayrıca; diğer bir tavsiye olarak, yukarıda (109) uncu Âyet-i Kerime de belirtilen (selâmun alâ İbrâhim) sözlerini en az bu dersini tamamlayıncaya kadar lisanlarında vakit buldukça (vird etmeleri) tekrarlamaları sâlikler için yerinde olacaktır.
"İbrahim'e selâm olsun." Bu, sadece tarihsel bir şahsiyete iyi dilek göndermek değildir. Tasavvuf yolunda her peygamber, bir ismin mazharı, bir makamın temsilcisidir. Hz. İbrahim, Halîlullah'tır; Allah'ın dostu. Bu dostluğun ispatı ise, Nemrut'un ateşine atılırken Cebrail'e (a.s.) bile "Çekil aradan, Rabbim hâlimi görüyor" diyebilmesindeki o mutlak teslimiyettir. Ateşin içinde yanarken dahi Rabbinden râzı olan, şikâyet etmeyen, O'nun hükmüne tam bir rıza ile boyun eğen o İbrahimî tavır, işte Nefs-i Merdiyye'nin ta kendisidir. Kul Rabbinden râzı olmuştur, Rabbi de kulundan.
Dolayısıyla sâlik, "Selâmun alâ İbrâhim" virdini çekerken aslında kendi nefsine şu telkini yapar: "Ey nefsim! Sen de İbrahim gibi ol. Başına ne gelirse gelsin, hangi ateşlere atılırsan atıl, sakın şikâyet etme. Rabbinden râzı ol ki, O da senden râzı olsun. O'nun hükmüne teslim ol ki, ateş sana gül bahçesi olsun." Bu vird, sâliki gün boyunca İbrahimî bir şuurda tutar. Her zorlukta, her imtihanda, o teslimiyet hâlini hatırlatır. Böylece zikir ve vird, sâlikin hem gece dersinde hem de gündüz işinde, iç ve dış dünyasını kuşatan bir mânevî zırh hâline gelir.
Dersin sonunda yapılan dua da bu yolun edebini gösterir. Her çalışma, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ve onun Ehl-i Beyt'inin ruhlarına hediye edilir. Bu, yolun başı olan Hz. Muhammed'e (s.a.v.) bağlılığı, silsileye olan sadakati ve alınan feyzin kaynağını unutmamayı ifade eder.
Zuhûratın Dili: Mânevî Ameliyat ve Yenilenme
Sâlikin mânevî yolculuğu sadece uyanıklık âleminde değil, uyku âleminde de devam eder. Görülen rüyalar, yani zuhûrat, çoğu zaman sâlikin içinde bulunduğu hâlin, geçtiği imtihanların ve kendisine gelen mânevî lütufların sembolik bir dilidir. Bu sembolleri doğru okuyacak olan, yine yolun tabibi olan mürşid-i kâmildir. Bir sâlikin gördüğü şu zuhûrat ve Terzibaba Hazretleri'nin yorumu, Nefs-i Merdiyye'deki büyük dönüşümü gözler önüne serer:
Manada kafamın üstündeki bölüm kafa derimden kayarak önüme elime düşüyor, elime alıyor bakıyorum, kafatasımın yarısı elimde ama kuru kemik şeklinde, böyle içindeki kıvrımlar belli oluyor, temiz her hangi bir kan yok. Başımda acı da yok. O telaşla elimi başıma götürdüm, yerine yeni bir kafatası gelmiş. Sanki üzerimden bir yük atmış gibi müthiş hafif ve sevinçli hissettim.
Zâhiren korkutucu bir rüya gibi dursa da, hakikatte bu, büyük bir müjdedir. Mürşidin yorumu, bu müjdeyi açığa çıkarır:
Mühim bir zuhurat gerçekten çok ibret vericidir . Eski kalanlardan ve gereksiz olan bilgilerin temizlenip yerine, yeni bilgiler alacak alanın yenilenmesidir. Bu bir İlâhi bıçaksız ameliyat ve bir lütuftur.
"Eski kafa", sâlikin bu makama gelene kadar biriktirdiği, benliğine ait tüm fikirler, şartlanmalar, zanlar ve nefsânî bilgilerdir. Bunlar, hakikatin nûrunun tecellî etmesine engel olan perdelerdir. Nefs-i Merdiyye makamı, işte bu "eski kafa"nın, yani eski benliğin tamamen sökülüp atıldığı ve yerine ilâhî tecellîleri kabul etmeye hazır, arınmış, yeni bir şuurun yerleştirildiği bir "mânevî ameliyat" gibidir. Rüyadaki acı olmaması, bu değişimin bir ceza değil, bir lütuf olduğunu; kan olmaması ise bu işin beşerî bir müdahale ile değil, tamamen ilâhî bir fiil ile gerçekleştiğini gösterir. Sâlikin hissettiği "müthiş hafiflik ve sevinç", benlik yükünden kurtulmanın getirdiği özgürlüktür.
Yine başka bir zuhûratta geçen "içki içmek" sembolü ve yorumu da bu makamdaki idrak değişimini gösterir. Mürşid, bu sembolün iki yönlü olduğunu, birinin küfür ve gaflet sarhoşluğu, diğerinin ise "şaraben tahûrâ" yani tertemiz Tevhid ilmini içmek olduğunu belirtir. Bu, sâlikin artık her şeyi zâhirî manasıyla değil, bâtınî ve hakikî manasıyla yorumlamaya başladığını gösterir. Mürşid, bu yorumlarıyla sâlike yeni idrakinin anahtarlarını verir.
Yolun Zorluğu ve Teslimiyetin Gerekliliği
Hiçbir büyük fetih, kolay kazanılmaz. Nefs-i Merdiyye gibi yüksek bir makamın idraki ve yaşanması da çetin bir mücâhede gerektirir. Terzibaba Hazretleri bu gerçeği açıkça ifade eder:
Yaşam ve idrâki oldukça zor olan bu mertebeden geçmeyi Cenâb-ı Hakk oraya ulaşanlara fazla zorluk çıkarmadan nasib etsin. Gayret yolcudan. Yol verme Hâdî den’dir.
Bu söz, yolun temel düsturudur. Kul, üzerine düşen gayreti göstermekle mükelleftir. Zikrine, virdine, sohbetine, hizmetine, edebine sımsıkı sarılacaktır. Ancak neticeyi yaratacak olan kendisi değildir. Yolu açacak, başarıyı nasip edecek olan, ismi "Hâdî" (hidayet veren) olan Cenâb-ı Hakk'tır. Bu şuur, sâliki iki büyük tehlikeden korur: Başarı anında kibre kapılmaktan ve zorluk anında ümitsizliğe düşmekten. Bilir ki, gayret kendinden, tevfîk Allah'tandır.
Bu makamın anahtarı olan teslimiyetin ne kadar zor kazanıldığını, Kur'ân-ı Kerîm'deki İsrailoğullarının "bakara" (sığır) kıssasında da görürüz. Kendilerinden bir sığır kesmeleri istendiğinde, sürekli sorular sorarak, işi yokuşa sürerek teslimiyetten kaçınmışlardır. Zihinleri, vehim ve hayalleriyle onlara vesvese vermiş, "o bakare bize karışık geldi/hangi sığır olduğunu kestiremedik" diyerek işi zorlaştırmışlardır. Bu, henüz teslim olmamış nefsin hâlidir. Sürekli soru üretir, delil arar, aklına yatmayan şeye itiraz eder. Fakat ne zaman ki acziyetlerini anladılar, işte o zaman teslimiyetin kapısını araladılar:
“Bununla birlikte biz-“ Allah dilerse” onu elbette buluruz.” Dediler. Görüldüğü gibi burada hitab değişmektedir. Çünkü daha evvelce “Mûsâ”nın Rabb’ı na derlerken, bu def’a (İnşeallah) “ Allah dilerse” dediler ve kısmen de olsa teslimiyyetlerini ifade etmiş oldular.
Bu "İnşallah" kelimesi, Merdiyye makamına açılan kapıdır. "Benim aklım, benim gücüm yetmez, ancak Allah dilerse olur" demek, kendi iradesini Hakk'ın iradesine teslim etmenin ilk adımıdır. Bu teslimiyet olmadan ne zikir fayda verir ne de vird. Bu yüzden bu makamın yaşanması, sâlikin aklının ve nefsânî iradesinin direncini kırıp, tam bir rıza ve teslimiyetle "Peki Rabbim, sen nasıl istersen öyle olsun" diyebilme sanatıdır. Bu sanatın talim edildiği yer ise, bir kâmil mürşidin rahle-i tedrisidir. Yol birdir, usûl birdir ve hedefe ancak bu usûle riayet edenler, gayret ve teslimiyeti birleştirenler varabilir.
Füsûsu'l-Hikem'de Nefs-i Merdiyye
Nefsin mertebelerini tırmanırken, her basamakta ayrı bir âlemin kapısı aralanır, ayrı bir tecellînin sırrına bürünülür. Yolculuk, emmârenin zindanından başlayıp Sâfiye’nin nuruna uzanan bir miraçtır. Bu yolculuğun en müstesna menzillerinden biri, kulun Rabbinden, Rabbinin de kulundan razı olduğu o kutlu makamdır: Nefs-i Merdiyye.
Bu makamın hakikatini anlamak için hikmet pınarlarının başına oturmak, kâmillerin sohbetine kulak vermek gerekir. Bu pınarların en derini, şüphesiz Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri’nin Füsûsu’l-Hikem’idir. Şeyh-i Ekber, bu eserinde hakikatin mücevherlerini âlemin dokusuna, peygamberlerin kıssalarına, ilahi isimlerin tecellîlerine gizler. Sâlikin vazifesi, bu gizli hazineleri keşfetmektir. Füsûs, bir bilgi kitabı değil, bir idrak haritasıdır. Her bir “fass” yani her bir peygamberin şahsında parlayan hikmet, aslında sâlikin kendi manevî yolculuğunda tırmanacağı bir yokuş, vasıl olacağı bir makamdır.
Bu yüzden Nefs-i Merdiyye’nin Füsûs’taki izini sürmek, tek bir kelimeyi veya cümleyi aramakla olmaz. Bu, eserin ruhunu, temel direklerini anlamakla mümkündür. Zira Nefs-i Merdiyye, Füsûs’un anlattığı bütün bir vücûdî (varlığa dair) hakikatin meyvesi, gayesi ve en tatlı neticesidir.
Füsûs’un Usûlü: Her Peygamber Bir Makam, Her Hikmet Bir Tecellî
Şeyh-i Ekber’e göre, Cenâb-ı Hakk’ın sonsuz ilmindeki hakikatlerimiz olan A'yân-ı Sâbite (sabit özler), kendi istidat ve kabiliyetlerinin lisanıyla Hakk’tan zuhûra gelmeyi, yani varlık sahnesine çıkmayı talep ederler. Hakk, bu talebe Nefes-i Rahmânî (Rahmân’ın nefesi) ile karşılık verir ve a'yân, kendi istidatları neyi gerektiriyorsa o surette âlemde belirir.
Peygamberler ise, bu ilahi tecellînin en billur, en saf mazharlarıdır. Onlar birer Kelime-i İlâhî (İlahi Kelime) gibidir. Her biri, Hakk’ın bir [İlahi İsmi](/wiki/İlahi İsim)’nin kâmil manada tecellî ettiği bir “fass” yani bir yüzük kaşıdır. O kaşın üstündeki eşsiz nakış ise “hikmet”tir. Mesela Âdem (a.s.) fassında “ilâhî isimlerin hepsini kendinde toplayan hikmet” parlar. İdris (a.s.) fassında “yücelik ve kudsiyet hikmeti” parlar. Her peygamber, bir beşer olarak değil, bir ilahi ismin tecellî merkezi olarak anlatılır.
Füsûs’ta anlatılan her peygamber kıssası, aslında sâlikin seyr-i sülûk esnasında yaşayabileceği bir hâlin, ulaşabileceği bir makamın sembolüdür. Sâlik, nefsini terbiye ettikçe, bu peygamberlerin mirasçısı olur ve onların şahsında parlayan hikmetlerden kendi kabı kadar pay alır. Bu peygamberler, yolun işaret taşlarıdır. Onların hayatı, sâlikin potansiyel manevî hayatının dışarıdan bir resmidir. Sâlik, İbrahimî bir teslimiyete ulaştığında, aslında Nefs-i Merdiyye’ye ait bir hâli yaşamaktadır. Musa (a.s.) gibi Tûr’a çıktığında, İsmail (a.s.) gibi kurban olmaya razı olduğunda, hep bu mertebelerin eteklerinde gezinmektedir.
Kulun Rızası ve Hakk’ın Rızası: Merdiyye’nin Vücûdî Temeli
Nefs-i Merdiyye’nin özü, Fecr Sûresi’nde ifade edilen o muhteşem karşılıklı rıza hâlidir: “Sen O’ndan razı, O da senden razı olarak...” Bu, iki ayrı varlığın birbiriyle anlaşması değil, tek bir vücûdun iki farklı vecheden görünümünün idrakidir. Şeyh-i Ekber’in tüm öğretisi, bu Tevhid (birlik) idraki üzerine kuruludur.
Kulun Hakk’tan razı olması (Râdiye), başına gelen her hadisenin, ister lütuf ister kahır görünsün, kendi a'yân-ı sâbitesinin istidadından kaynaklandığını ve bunun da Hakk’ın ilminde ezelden beri böyle olduğunu bilmesidir. Arif, bilir ki Hakk ona asla zulmetmez. Başına gelen, kendi hakikatinin talep ettiğidir. Bu yüzden şikâyet biter, tam bir teslimiyet ve rıza başlar. Ateşe atılan İbrahim (a.s.) gibi, bıçağın altına yatan İsmail (a.s.) gibi, “Hoştur bana Senden gelen, ya gonca gül yahut diken” diyebilme sanatıdır bu. Bu, kaderin sırrına ermektir. Sâlik, fiillerin ardındaki Fâil-i Mutlak’ı gördüğünde, artık olayları değil, tecellîleri seyreder. Bu seyir, onu Râdiye makamına ulaştırır.
Hakk’ın kuldan razı olması (Merdiyye) ise, bu rıza hâlinin bir yansımasıdır. Kul, kendi iradesini Hakk’ın iradesinde erittiğinde, Hakk’ın tecellîlerine ayna olduğunda, artık ondan zuhûr eden her fiil, her söz, her hâl, Hakk’ın rızasına uygun olur. Çünkü ortada kulun müstakil bir varlığı ve iradesi kalmamıştır. Kul, Hakk’ın gören gözü, işiten kulağı, tutan eli olmuştur. Bu, meşhur kudsî hadiste bildirilen “kurb-i nevâfil” (nafile ibadetlerle yaklaşma) makamının zirvesidir. Hakk, kulunun suretinde kendi fiillerini seyreder ve bu seyirden razı olur.
Şeyh-i Ekber bu hakikati şöyle özetler: Hakk, kulun kendisidir (aynı) ve kulun sıfatları, Hakk’ın sıfatlarının tecellîsidir. Kul, bu sırrı idrak ettiğinde, kendinden zuhûr eden fiillerin aslında Hakk’a ait olduğunu bilir. Artık o, Hakk’ın rızasından başka bir şey isteyemez ve yapamaz. Zira onun isteme ve yapma gücü, Hakk’ın gücünden başkası değildir. Bu, tam bir teslimiyet ve yokluk (fenâ) hâlidir ki, Nefs-i Merdiyye’nin ta kendisidir.
Füsûs’taki Peygamberler ve Merdiyye Makamının İzleri
Füsûs’u bu gözle okuduğumuzda, her fassın Merdiyye makamına açılan bir pencere olduğunu görürüz:
-
İbrahim (a.s.) Fassı (Meveddet Hikmeti): İbrahim (a.s.), Halîlullah’tır, Hakk’ın dostu. Dostluk, rıza üzerine kuruludur. Nemrut’un ateşine atılırken Cebrail’in yardım teklifine “Hasbiyallah, ve’n-ni’mel vekîl” (Allah bana yeter, O ne güzel vekildir) demesi, Hakk’ın takdirine tam bir rıza göstermesidir. Bu, Râdiye hâlidir. Ateşin ona “serin ve selametli” olması ise, Hakk’ın bu teslimiyetten razı olduğunun, yani Merdiyye’nin tecellîsidir. Ateşin yakma sıfatının değişmesi, kulun rızasına Hakk’ın rızayla mukabele etmesidir.
-
İsmail (a.s.) Fassı (Yüce Hikmet): Babası, “Oğlum, rüyamda seni boğazladığımı görüyorum” dediğinde, tereddütsüz “Babacığım, emrolunduğun şeyi yap. İnşallah beni sabredenlerden bulacaksın” demesi, Râdiye makamının zirvesidir. Kendi canından, varlığından, Hakk’ın emri uğruna razı olmuştur. Hakk’ın da bu teslimiyetten razı olup ona karşılık bir kurban göndermesi, Merdiyye makamının en açık delilidir. İsmail, kendi iradesini Hakk’ın emrinde yok ettiği için, Hakk’ın rızasına mazhar olmuş ve canı bağışlanmıştır.
-
Musa (a.s.) Fassı (İlâhî Aşk Hikmeti): Musa (a.s.) Tûr Dağı’nda Hakk ile konuşurken, O’nu görmek ister: “Rabbim, bana kendini göster,Sana bakayım!” Bu talep, beşerî bir arzu gibi görünse de, aslında vuslat aşkının en saf ifadesidir. Hakk’ın cevabı “Beni asla göremezsin” olur. Bu, Zât’ın idrak edilemezliğine (tenzih) bir işarettir. Fakat devamında “Lâkin dağa bak, eğer o yerinde durursa sen de beni göreceksin” demesi, tecellînin imkânına (teşbih) bir kapı aralar. Dağ paramparça olunca Musa (a.s.) bayılır. Ayıldığında ise hatasını anlar ve “Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim, Sana tövbe ettim ve ben inananların ilkiyim” der. Bu tövbe, kendi iradesiyle görme talebinden vazgeçip, Hakk’ın tecellîsinin usûlüne rıza göstermesidir. Bu rıza anı, onu Merdiyye makamının bir vechesine eriştirir.
-
Muhammed (s.a.v.) Fassı (Teklik Hikmeti): Füsûs’un son ve en kapsamlı fassı, Muhammedî Fass’tır. O, bütün isimleri ve hikmetleri kendinde toplayan İnsân-ı Kâmil’dir. O, “abd” (kul) kelimesinin hakikatine ermiş olandır. Kulluk, kendi varlığının Hakk’ın varlığı karşısında bir hiç olduğunu idrak etmektir. Bu idrak, en kâmil rıza hâlidir. O’nun duası “Allah’ım, eşyanın hakikatini bana olduğu gibi göster” idi. Bu, olayların ardındaki ilahi takdire ve hikmete tam bir vukûfiyet talebidir. Bu vukûfiyet ise, rızayı doğurur. Mi’rac hadisesi, O’nun hem Râdiye hem de Merdiyye makamlarının zirvesinde olduğunun en büyük ispatıdır. O, Hakk’a varmış ve Hakk’tan razı olarak geri dönmüştür. O’ndan da Hakk razı olmuştur. Bu yüzden O’nun makamı, Cem makamı’dır; yani kul ile Rabbin, tenzih ile teşbihin, celâl ile cemâlin birleştiği, bütün zıtlıkların ortadan kalktığı makamdır.
Şeyh-i Ekber’in Füsûs’u, doğrudan “Nefs-i Merdiyye” demese de, baştan sona bu makamın nasıl bir idrak üzerine kurulduğunu, hangi manevî hallerden geçilerek tadılacağını anlatır. Füsûs, bir peygamberler tarihi değil, kâmil insanın manevî anatomisidir. Ve bu anatomide Nefs-i Merdiyye, kalbin en mutmain, en huzurlu ve en nurlu attığı yerdir. O yer ki, kulun fısıltısıyla Hakk’ın kelâmının birleştiği, kulun arzusunun Hakk’ın muradı olduğu o kutsal kavuşma noktasıdır.
Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği
Nefs-i Merdiyye kapısına gelip dayanan sâlikin hâlini daha derinden anlamak için, hikmet pınarının başı olan Şeyh-i Ekber İbn Arabî hazretlerinin Füsûsu’l-Hikem’ine kulak vermek gerekir. Zira bu makam, aklın sınırlarında anlaşılamayacak, ancak kalbin enginliğinde tadılabilecek bir tecrübenin, zıtların birliğinin yaşandığı yerdir.
Bu mertebe, aklın “ya o, ya bu” diye ayırdığı her şeyin, kalpte “hem o, hem bu” sırrıyla birleştiği Cem makamı’dır. İrfan ehli, bu makama cem'u'l-addâd yani zıtların bir araya gelmesi derler. Gündüz ve gece, varlık ve yokluk, evvel ve âhir, zâhir ve bâtın... Bunlar, kesret (çokluk) âleminde birbirine düşman gibi görünen hakikatlerdir. Lâkin Nefs-i Merdiyye’ye ulaşan arifin gözünden perde kalkar ve görür ki, bütün bu zıtlıklar, tek bir Hakikatin farklı yüzlerinden, Zât-ı Mutlak’ın farklı isimlerinin tecellilerinden ibarettir. Gece, gündüzün düşmanı değil, tamamlayıcısıdır. Ölüm, hayatın sonu değil, Hakk’ın el-Mûmit (Öldüren) isminin tecellisidir; tıpkı hayatın el-Muhyî (Hayat Veren) isminin tecellisi olduğu gibi.
Bu görüşe ulaşmanın yolu, iki kanatla uçmaktan geçer. Tasavvuf ehli bu iki kanada tenzih ve teşbih der.
Tenzih, Cenâb-ı Hakk’ı her türlü halk edilmişlikten, noksanlıktan, akla ve hayale gelen her şeyden uzak ve münezzeh bilmektir. Kur’ân-ı Kerîm’in “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur” (Şûrâ, 11) buyruğu, tenzihin temelidir. Bu, aklın ve imanın ilk durağıdır. Lâkin sadece bu kanatla uçmaya kalkan, Hakk’ı kendinden ve âlemden o kadar uzaklaştırır ki, aradaki bağı koparma tehlikesiyle yüzleşir.
İkinci kanat ise teşbihtir. Teşbih, Hakk’ı halk edilmişlerde görmek, O’nun tecellilerini her zerrede müşahede etmektir. “Nereye dönerseniz Allah’ın yüzü oradadır” (Bakara, 115) ve “Biz ona şah damarından daha yakınız” (Kāf, 16) gibi ayetler, teşbihin Kur’ânî dayanaklarıdır. Bu, Cemâl tecellisinin bir yansımasıdır. Lâkin sadece bu kanatla uçmaya kalkan da, Hakk ile halkı birbirine karıştırma, tecelliyi tecelli edenden ayıramama tehlikesiyle karşılaşır.
Nefs-i Merdiyye, bu iki kanadın mükemmel bir dengeyle, ahenkle çırpıldığı makamdır. Bu dengeye Muhammedî mîzan (Hz. Muhammed’in terazisi) denir. Çünkü Resûlullah Efendimiz (s.a.v), Hakk’ı hem “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur” diyerek tenzih etmiş, hem de “Ben bir beşerim” diyerek halkın içinde, halk ile beraber en kâmil teşbih numunesi olmuştur.
Nefs-i Merdiyye’deki arif, işte bu Muhammedî mîzana sahip olur. O, tek gözü kör Deccâl gibi ne sadece tenzihe ne de sadece teşbihe bakar. İki gözü de açıktır. Bir gözüyle Hakk’ın hiçbir şeye benzemeyen, akıllara sığmayan mutlak münezzehliğini (tenzih) görür ve O’nun karşısında hayret ve haşyetle secde eder. Diğer gözüyle ise, o münezzeh Zât’ın bütün âlemi bir elbise gibi büründüğünü, her zerrede kendi isim ve sıfatlarıyla tecelli ettiğini (teşbih) müşahede eder ve her şeye muhabbet ve şefkatle bakar.
Bu görüş, arifin kalbinde öyle bir dönüşüm meydana getirir ki, artık kendi varlığının ve iradesinin hakikatini idrak etmeye başlar. Füsûs’un en temel öğretilerinden biri, varlıkta tek bir Fail-i Hakiki (gerçek eyleyici) olduğudur. O da Hakk’tan başkası değildir. Kulun fiilleri, kendi nefsinden kaynaklanan mutlak bir iradenin ürünü değil, Hakk’ın iradesinin ve isimlerinin o kul üzerinde zuhûra çıkmasından ibarettir.
Güneşin ışığı bir pencereden içeri girip odanın duvarında bir aydınlık oluşturur. O aydınlığın kaynağı duvar mıdır, pencere midir, yoksa güneş midir? Arif bilir ki, ne duvar ne de pencere ışığın sahibi değildir; onlar sadece ışığın tecelli ettiği yerlerdir (mahal). Işığın asıl sahibi Güneş’tir.
Nefs-i Merdiyye’deki kul da kendi varlığını böyle bir pencere gibi görmeye başlar. Kendisinden sadır olan her fiilin, her sözün, her düşüncenin ardındaki asıl Fail’in Hakk olduğunu idrak eder. Bu idrak, kişiyi tembelliğe veya günah işlemeye bir ruhsat olarak görmeye sevk etmez; tam aksine, en yüksek edep hâline ulaştırır. Kul, kendisinden bir güzellik, bir hayır zuhûr ettiğinde, bunu kendinden bilip gurura kapılmaz. “Bu, Rabbimin lütfundandır” der ve o fiili asıl sahibine, yani Hakk’a iade eder. Kendisinden bir hata, bir noksanlık zuhûr ettiğinde ise, bunu Hakk’a isnat etme edepsizliğinden kaçınır. Kendi kabiliyetinin, yani o pencerenin camının kirli veya kusurlu olmasından dolayı ışığın tam yansımadığını bilir. Sorumluluğu kendi isti’dâdının (potansiyelinin) sınırlılığında arar ve istiğfar eder.
Bu, Füsûs hikmetinin kalbidir: "Emir O'nundur, hüküm O'nundur, ama edep senindir."
Bu hâl, kulun iradesinin Hakk’ın iradesi içinde erimesidir. Artık kul, “Ben istiyorum” demez. Hakk’ın kendisi üzerinden ne istediğini, ne murad ettiğini seyreder. Başına gelen bir musibet karşısında isyan etmez, çünkü bilir ki bu, Hakk’ın el-Kahhâr veya el-Kabz (daraltan) isminin bir tecellisidir ve bunda da bir hikmet gizlidir. Bir nimete kavuştuğunda şımarmaz, çünkü bilir ki bu da el-Latîf veya el-Basit (genişleten) isminin bir tecellisidir. O, her hâlde ve her olayda Hakk’ın farklı bir isminin tecellisini seyreder ve hepsine “Eyvallah” der.
Bu teslimiyet, kulun kendi nefsini ortadan kaldırması değil, nefsini Hakk’ın iradesine tâbi kılmasıdır. Artık onun nefsi, Hakk’ın razı olduğu bir nefistir. Çünkü o nefis, Hakk’ın fiillerine, hükümlerine ve tecellilerine ayna olmaktan başka bir iddia taşımaz. Hakk da ondan razıdır, çünkü o kul, varlığın sırrını çözmüş, kesrette vahdeti görmüş, zıtların birliğine ermiş ve her fiilin ardındaki Fail-i Hakiki’yi tanımıştır. Artık o kulun görmesi Hakk’ın görmesi, işitmesi Hakk’ın işitmesi, yürümesi Hakk’ın yürümesi olur. Bu, Fecr Suresi’nde müjdelenen o ilahi davetin sırrıdır: “Ey mutmain olmuş nefs! Sen O’ndan razı, O da senden razı olarak Rabbine dön!”
Füsûs’un ışığında Nefs-i Merdiyye, sâlikin kâinat kitabını Hakk’ın gözüyle okumaya başladığı, zıtlıkların ardındaki birliği seyrettiği ve kendi varlığının, Hakk’ın varlığı denizinde bir damla değil, o denizin tecelli ettiği bir ayna olduğunu idrak ettiği mübarek bir makamdır. Bu makamda sükûnet, rıza ve derin bir huzur vardır. Çünkü kavga bitmiş, arayış son bulmuş, sâlik aradığı her şeyi kendi kalbinde, Hakk ile beraber bulmuştur.
Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Nefs-i Merdiyye
Hazret-i Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin engin deryâsı, tasavvuf yolunun her bir durağını remizlerle, hikâyelerle, misallerle aydınlatır. O, nefsin mertebelerini bir âlim gibi tasnif etmez; bir âşık gibi, bir hekim gibi yaşayarak ve yaşatarak gösterir. Mesnevî-i Şerîf'i okurken, Nefs-i Merdiyye makamının adını doğrudan aramak, okyanusta bir damla suyu etiketiyle aramaya benzer. Zira bütün Mesnevî, o damlanın ait olduğu okyanusa, yani kulun Rabbinden razı, Rabbinin de kulundan razı olduğu o kutlu vuslata bir davettir.
Hazret-i Pîr'in dili, Aşk'ın dilidir. Aşk ise, sevenin sevgilide yok olmasını, kendi iradesinden soyunup Sevgilinin iradesine bürünmesini gerektirir. Bu yok oluş ve yeniden var buluş, Nefs-i Merdiyye'nin ta kendisidir. Mevlânâ, bu çetin ama tatlı yolu, ham bir meyvenin olgunlaşması, çiğ bir lokmanın pişmesi gibi gündelik hayattan alınmış, fakat içi hakikat sırlarıyla dolu temsillerle önümüze serer.
Hamlıktan Pişmişliğe: Nefsin Terbiyesi ve İlâhî Ateş
Hazret-i Mevlânâ, bize bir tencerede kaynayan nohutun hikâyesini anlatır. Nohut taneleri, kaynar suyun ve ateşin tesiriyle bir o yana bir bu yana savrulur. Her biri, tencerenin kapağına vurarak feryat eder: "Ey ev sahibesi, bizi niçin böyle ateşe attın, niçin kaynatıp eziyet ediyorsun?"
Ev sahibesi, yani aşçı, kepçesiyle nohutlara vurur ve der ki: "Hayır, uslu durun! Ben sizi hor gördüğünüz için kaynatmıyorum. Aksine, size lezzet katmak, gıda olmanızı sağlamak, cana can katacak bir kıvama erdirmek için kaynatıyorum. Bu ateş, bu kaynama, sizin düşmanınız değil, dostunuzdur. Sizi çiğlikten, hamlıktan kurtarıp padişahın sofrasına layık bir lezzete kavuşturacak olan bu ateştir."
O tencere, bu kevn ü mekân âlemidir. O su, dünya hayatının getirdiği olaylardır. O ateş ise, Hakk'ın kulunu terbiye etmek için yaktığı iptilâ, yani imtihan ateşidir. Tenceredeki ham nohutlar, henüz kendi varlığının farkında olan, başına gelen her hadiseden şikâyet eden Nefs-i Emmâre ve Nefs-i Levvâme mertebelerindeki sâliktir. Sâlik, yolun başında, başına gelen her sıkıntıyı bir eziyet olarak görür ve "Yâ Rabbi, bu niçin benim başıma geldi?" diye feryat eder.
Aşçı, bazen sâlikin elinden tutan Mürşid-i Kâmil'dir. Hakikat mertebesinde ise aşçı, bizzat Cenâb-ı Hakk'tır. O, kulunu sevdiği için, onu kendine yaklaştırmak istediği için imtihan ateşinde kaynatır. Bu ateş, Hz. İbrahim'i yakmayan ateştir. Çünkü o ateş, kahrın değil, lütfun tecellîsidir.
Nohut, bir süre sonra aşçının niyetini anlar. Ateşin ve kaynamanın kendisini yok etmek için değil, yüceltmek için olduğunu idrak eder. Artık feryat etmez, şikâyet etmez. Tam bir teslimiyetle kendini aşçının iradesine bırakır. İşte bu teslimiyet, Nefs-i Râdiyye (razı olmuş nefs) makamının başlangıcıdır. Kul, başına gelen her şeyin Hakk'tan geldiğini ve kendi hayrına olduğunu bilir ve Rabbinden razı olur.
Nohut tamamen piştiğinde, lezzeti kemâle erdiğinde, artık padişahın sofrasına konulmaya hazır hâle geldiğinde ise, sadece nohut aşçıdan razı olmakla kalmaz, aşçı da nohuttan razı olur. Onun o yeni hâlinden, o lezzetinden hoşnut olur. İşte bu, Hakk'ın kulundan razı olduğu makamdır. Kul, ilâhî ateşte pişmiş, kendi hamlığından, benliğinden tamamen arınmış, Hakk'ın tecellîleriyle lezzetlenmiş ve "Güzel bir gıda oldun, şimdi soframa gel!" hitabına mazhar olmuştur. Fecr Suresi'ndeki "Râdiyeten Merdiyyeten" hitabı, tam da bu pişmişliğin, bu kemâlin ilânıdır.
Ayrılığın Feryadından Vuslatın Sükûnuna: Ney'in Sırrı
Mesnevî-i Şerîf'in daha ilk beytinde, Hazret-i Pîr bize Nefs-i Merdiyye'ye giden yolun bir başka sırrını fısıldar: "Dinle, bu ney nasıl şikâyet ediyor, ayrılıkları nasıl anlatıyor..."
Ney, aslında basit bir kamıştır. Ama onun feryadı, dinleyenlerin yüreğini titreten o yanık sesi nereden gelir? Mevlânâ, bu sırrı adım adım açar. Ney der ki: "Beni kamışlıktan kestiklerinden beri, feryadımdan erkek de kadın da inlemiştir."
Buradaki "kamışlık", kulun aslı, yani kökenidir. Vahdet âlemidir, ruhların "Elestü bi-Rabbiküm?" hitabına "Belâ!" dediği o ezel meclisidir. Her ruh, o kamışlıktan koparılmış ve bu kesret, yani çokluk âlemine gönderilmiştir. Bu dünyaya geliş, bir firak, yani ayrılıktır. İnsanın içindeki o dinmeyen hasret, işte bu aslî vatandan ayrı düşmenin sızısıdır.
Fakat her kamış, ney olabilir mi? Hayır. Bir kamışın ney olabilmesi için içinin tamamen boşaltılması lâzımdır. Bütün boğumları, perdeleri tek tek delinir, oyulur. Bu, sâlikin seyr-i sülûk yolunda kendi benliğinden, arzu ve heveslerinden, yani "içini dolduran" her şeyden vazgeçmesi, bir mücâhede ile nefsini arındırmasıdır. İçi boşalmayan kamıştan ses çıkmaz. Kalbi mâsivâdan boşalmayan sâlikten de hakikat nağmesi duyulmaz.
Sonra, o boşaltılmış kamışın üzerine delikler açılır. Göğsü ateşle dağlanır. Bu delikler, sâlikin yedi nefs mertebesini geçerek kazandığı manevî idrak kapılarıdır.
Artık kamış, "ney" olmaya hazırdır. Ama hâlâ sessizdir. Onu konuşturan, bir "Neyzen"in ona üflediği nefestir. O nefes, Nefes-i Rahmânî, yani Rahmân'ın nefesidir. Neyzen, dudaklarını neye dayar ve kendi nefesini ona üfler. Ney'den çıkan ses, aslında Neyzen'in sesidir. Ney, sadece bir aracıdır, bir mazhardır.
Nefs-i Merdiyye makamındaki kâmil insan, böyle bir "ney" gibidir. Kendi enâniyet (benlik) davasından tamamen geçmiş, içini boşaltmış, ilâhî imtihanlarla dağlanıp pişmiş ve Hakk'ın iradesine tam bir teslimiyetle boyun eğmiştir. Artık onun bir iradesi yoktur; iradesi, Hakk'ın iradesinde erimiştir. Onun bir sözü yoktur; sözü, Hakk'ın ona söylettiği sözdür. Onun bir fiili yoktur; fiili, Hakk'ın onun eliyle, diliyle, bedeniyle işlediği fiildir.
Bu mertebede kul, Hakk'ın kendisinden razı olduğu bir "mazhar" hâline gelir. Tıpkı neyzenin, sesini en güzel şekilde yansıtan neyinden razı olması gibi, Cenâb-ı Hakk da böyle bir kuldan razı olur. O kulun duası, Hakk'ın duası olur. O kulun bakışı, Hakk'ın bakışı olur. Hadîs-i Kudsî'de buyurulduğu gibi: "Ben onun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli, yürüyen ayağı olurum." Bu, kulun kendi varlık vehminden tamamen soyunup, Hakk'ın varlığıyla var bulduğu, O'nun tecellîlerine kusursuz bir ayna olduğu anlamına gelir. Ney, neyzen olmaz ama neyzenin sırrını en iyi taşıyan olur. Nefs-i Merdiyye'deki arif de böyledir; Hakk olmaz ama Hakk'ın razı olduğu, sırrını taşıyan kâmil bir insan olur.
"Ölmeden Evvel Ölmek": Fenâ Makamında Rıza
Hazret-i Mevlânâ'nın bütün öğretisinin zirvesi, "Mûtû kable en temûtû" yani "Ölmeden evvel ölünüz" sırrında gizlidir. Bu ölüm, bedenin toprağa girmesinden evvel, iradenin ve benliğin Hakk'ın varlığında yok olmasıdır. Bu, tasavvuftaki fenâ (yok oluş) makamıdır.
Âşık, sevgilisinin diyarında o kadar erir ki, kendi adını, sanını, kimliğini unutur. Bir gün biri kapıyı çalar. İçeriden "Kim o?" diye sorulur. Kapıdaki, "Benim" der. İçerideki ses, "Bu evde iki 'ben'e yer yok, git!" der. Adam gider, bir yıl aşk ateşinde yanar, pişer, kendi benliğinden geriye hiçbir şey kalmaz. Tekrar gelir, kapıyı çalar. İçeriden yine "Kim o?" diye sorulur. Bu defa, "Sensin ey can!" diye cevap verir. İşte o zaman kapı açılır ve "Madem ki artık sen 'ben' değilsin, 'Biz' oldun, içeri gir" denir.
Bu hikâye, Nefs-i Merdiyye'nin en mahrem sırrını açar. "Benim" diyen nefs, henüz hamdır. Kendi varlığını, iradesini ortaya koymaktadır. Hakk'ın kapısından içeri giremez. Ama ne zaman ki sâlik, aşk ve mücâhede ateşiyle yanıp kendi "ben"liğini eritir ve kapıya geldiğinde "Sen" derse, işte o zaman vuslat gerçekleşir. Artık ortada Hakk'tan şikâyet edecek, O'nun takdirine itiraz edecek bir "ben" kalmamıştır. Benlik tamamen ortadan kalktığı için, geriye sadece mutlak bir rıza hâli kalır. Bu, kulun Rabbinden razı olduğu Nefs-i Râdiyye'dir.
Kapı açılıp içeri alındığında ise, artık kulun varlığı Hakk'ın varlığında bekâ (sonsuzluk, kalıcılık) bulur. O, Hakk ile görür, Hakk ile işitir. Kendi fiillerinin fâili olarak kendini değil, Hakk'ı bilir. Yaptığı her işte, söylediği her sözde Hakk'ın rızasının dışında bir eylemde bulunma ihtimali kalmamıştır. O, Hakk'ın razı olduğu bir "fiil" hâline gelmiştir. İşte bu, Nefs-i Merdiyye'dir.
Hazret-i Mevlânâ için bu makam, kuru bir bilgi veya zihinsel bir idrak seviyesi değildir. Bu, tamamen bir "hâl"dir. Bu hâle eren kul, artık "Ben namaz kılıyorum" demez, "Bana namaz kıldırılıyor" idrakindedir. "Ben zikrediyorum" demez, "Bende zikreden O'dur" şuurundadır. Bu, tam bir teslimiyet, tam bir yokluk ve bu yokluğun içinde en büyük varlığı bulma makamıdır. Kul, kendi sıfatlarından fânî olup Hakk'ın sıfatlarıyla bâkî olduğunda, Cenâb-ı Hakk ondan razı olur ve onu "Ey mutmain olmuş nefs! Sen O'ndan, O da senden razı olarak Rabbine dön!" hitabıyla kendi katına, has kullarının arasına davet eder. Mesnevî'nin tamamı, bu ilâhî davete giden yolun aşkla, gözyaşıyla ve teslimiyetle döşenmiş bir haritasıdır.
Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme
Kavramlar Ağında Nefs-i Merdiyye
Bir kavramı anlamak, onu bir ağacın dalı gibi görmektir. Kökü, gövdesi, diğer dallarla ve yapraklarla olan ilişkisi bilinmeden o dalın sırrı tam açılmaz. Nefs-i Merdiyye makamı da böyledir. O, tek başına bir durak değil, büyük bir ağacın, Tasavvuf ağacının en müstesna dallarından biridir. Tasavvuf, özü itibariyle, insanın kendini bilme, Rabbini bilme ilmidir; nefsini terbiye ederek kalbini bir ayna kılma sanatıdır. Bu sanatın icra edildiği, bu ilmin yaşandığı yola da Seyr-i Süluk denir. Nefs-i Merdiyye, bu kutlu yolculuğun, bu manevî tırmanışın bir parçası, yüksek bir menzilidir. Sâlik, yani hakikat yolcusu, bu yolda mertebe mertebe yükselir. Her mertebe, nefsin bir sıfatından arınıp Hakk’ın bir sıfatıyla boyanmasıdır.
Bu yolculukta Nefs-i Merdiyye, kendisinden bir önceki durak olan Nefs-i Radiyye ile doğrudan irtibatlıdır. Bu ikisi, Fecr Suresi’nde Cenâb-ı Hakk’ın mümin kula hitabındaki iki kanat gibidir: “Ey mutmain olmuş nefs! Sen O’ndan razı, O da senden razı olarak Rabbine dön.” Önce “Râdiyeten” gelir, yani kulun Rabbinden razı olması. Bu, her ne gelirse gelsin, lütuf da olsa kahr da olsa, kulun tam bir teslimiyet ve hoşnutluk içinde olmasıdır. Bu, Nefs-i Radiyye makamıdır. Lâkin iş burada bitmez. Kulun bu rızası, öyle bir samimiyet ve ihlas taşır ki, ilahi bir karşılık bulur. İşte o zaman “Merdiyyeten” tecelli eder; yani Hakk’ın kulundan razı olması. Bu, artık tek taraflı bir rıza değil, karşılıklı bir muhabbet, bir rıza alışverişidir. Kul, Sevgilisi’nin nazarında beğenilen, hoşnut olunan bir makama yükselmiştir. Bu sebeple Radiyye olmadan Merdiyye’ye varılmaz; biri sebeptir, diğeri netice.
Merdiyye makamının ötesinde ise, zirvelerin zirvesi, nefs mertebelerinin sonu olan Nefs-i Safiye bulunur. Merdiyye’de kul, Hakk’ın kendisinden razı olmasının lezzetini ve şerefini tadar. Artık benliği, iradesi, istekleri ilahi rızanın içinde erimiştir. Bu erime ve arınma o noktaya varır ki, nefs bütün bulanıklıklarından, en gizli benlik kırıntılarından dahi kurtulur ve saf, berrak bir hâle gelir. İşte bu, Nefs-i Safiye’dir. Bu makamda sâlik, Zât’ın tecellilerine ayna olmuş, kendinden hiçbir renk ve desen katmayan saf bir billur gibidir. Merdiyye, bu saflığa açılan kapıdır; kulun Hakk nezdinde beğenilmesinin getirdiği son ve kâmil arınma halidir. O halde diyebiliriz ki, Seyr-i Süluk yolunda Radiyye teslimiyetin, Merdiyye ilahi kabulün, Safiye ise tam bir vuslatın ve arınmışlığın adıdır.
Kütüphanedeki Kaynaklar
Bu kütüphanenin temelini teşkil eden üç büyük kaynak, Nefs-i Merdiyye makamını üç farklı ama birbirini tamamlayan pencereden bize gösterir. Her biri, hakikatin farklı bir yüzünü aydınlatır; biri yolu tarif eder, biri haritayı çizer, diğeri ise yolun azığı olan aşkı sunar.
Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri’nin sohbet ve eserlerinde Nefs-i Merdiyye, sâlikin bizzat yaşadığı, tecrübe ettiği canlı bir hâl olarak karşımıza çıkar. Onun anlatımında bu makam, soyut bir fikir değil, mürşidin rehberliğinde adım adım çıkılan bir mertebedir. Bu mertebeye ulaşan sâlike, ilahi isimlerden “Hay” isminin zikri verilir. Çünkü bu makam, kulun kendi fâni varlığından geçip Hakk’ın ezelî ve ebedî diriliğiyle yeni bir “hayat” bulduğu yerdir. Terzibaba, bu hâli Hz. İbrahim’in ateşe atıldığındaki teslimiyetiyle örneklendirir. Ateşin ortasında “Hasbunallahu ve ni’mel vekîl” diyen İbrahim (a.s.), kendi tedbirini terk edip Hakk’ın takdirine tamamen razı olmuş ve bu haliyle “ehli Merdiyye”nin pîri sayılmıştır. Bu yüzden bu makamın sâlikine, zikrini tamamlayana dek “Selâmun alâ İbrâhim” virdini okuması telkin edilir. Terzibaba’nın usûlünde her şey nettir: eski dersler bırakılır, yeni zikirler verilir, sâlikin rüyaları dinlenir ve manevi hâline göre yolu çizilir. Bu, irfanın kitaptan hayata, nazariyeden pratiğe dökülüşüdür.
Şeyhü’l-Ekber İbn Arabî Hazretleri’nin Füsûsu’l-Hikem’inde ise mesele, vücûdun ve bilginin en derin katmanlarında ele alınır. İbn Arabî, bize bu makamın vücûdî temelini, yani varlık âlemindeki kökünü gösterir. Ona göre her bir nefs mertebesi, Hakk’ın bir isminin tecellisine ve kulun o ismin hükmü altına girmesine karşılık gelir. Nefs-i Merdiyye, kulun iradesinin Hakk’ın iradesinde eridiği, kulun fiillerinin Hakk’ın fiilleri olarak göründüğü bir Cem makamı idrakidir. Artık kul, kendi A'yân-ı Sâbite’sinin, yani ezelî hakikatinin gereğini tam olarak yerine getirmekte, Hakk da kendi ilminde ezelden beri bildiği bu kulun halinden ve fiillerinden razı olmaktadır. Bu, ilahi bir senaryonun en güzel şekilde sahnelenmesidir. Kul, Hakk’ın kendisi için dilediği şeyi diler hale gelmiştir. Füsûs’un bakışıyla, bu makamdaki arif, Hakk’ı hem her şeyden sonsuz derecede yüce (tenzih) hem de her şeyde apaçık mevcut (teşbih) olarak müşahede eder. Bu tenzih-teşbih dengesi içinde, kendi fiilinin failinin Hak olduğunu bilir ve bu bilişle tam bir huzura erer. Hakk’ın razı olduğu kul, aslında Hakk’ın kendi tecellisinden razı olmasıdır.
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri ise Mesnevî-i Şerîf’te bu makamı, aklın ve nazarî bilginin ötesinde, aşkın ve vecdin diliyle anlatır. Onun için Nefs-i Merdiyye, akılla tırmanılan bir tepe değil, aşk ateşinde yanıp kül olmanın bir sonucudur. Mevlânâ, nefsin terbiyesini tencerede kaynayan nohut hikâyesiyle anlatır. Nohut, haşlandıkça tencereden kaçmaya çalışır, acıdan feryat eder. Aşçıbaşı kadın ise kepçeyle ona vurur: “Kayna da kendine gel, tatsız tuzsuz halinden kurtul, yemeğe karışıp canlara gıda ol.” İşte nefsle mücahede de böyledir; riyazetin ateşi acı verir ama sonunda nefsi hamlıktan kurtarıp olgunlaştırır. Nefs-i Merdiyye, bu pişmenin son aşamasıdır. Kul, kendi varlık iddiasından tamamen vazgeçmiş, Sevgili’nin varlığında yok olmuştur (fenâ). Geriye kalan, Sevgili’nin rızasından başka bir şey değildir. Mevlânâ’ya göre bu makam, kelimelerin bittiği, hâlin başladığı yerdir. Ney’in kamışlıktan koparılıp delik deşik edilmeden o ilahi nağmeleri çıkaramadığı gibi, kul da kendi benliğinden soyunmadan Hakk’ın rızasına mazhar olamaz. Mesnevî’nin diliyle, Nefs-i Merdiyye, pervanenin ateşe atılıp ışık kesilmesidir; geride ne pervane kalır ne de ayrı bir benlik, sadece Aşk’ın kendisi…
Değerlendirme
Nefs-i Merdiyye makamını anlamak, tasavvuf yolculuğunun özüne dair derin bir sırrı aralamaktır. Bu makam, kulun çabasıyla kazanılan bir paye değil, samimi bir teslimiyetin ve aşkın neticesinde bahşedilen ilahi bir lütuftur. En temel içgörü, buradaki rızanın tek yönlü değil, karşılıklı bir muhabbet tecellisi olduğudur; kul Rabbinden, Rab de kulundan razıdır. Bu, Zât-ı Mutlak’ın kendi tecellisine kendi esmasıyla bakıp “güzel” bulmasıdır. İkinci olarak, bu mertebe, sâlikin iradesinin Hakk’ın iradesine tam mutabık hale geldiği, “ben” demenin artık bir anlam ifade etmediği bir Tevhid muktezası idrakidir. Yolcu, artık dalgaların üzerinde çırpınan biri değil, okyanusun kendisiyle birlikte hareket eden bir damladır. Son tahlilde, Nefs-i Merdiyye’den başlayarak Nefs-i Safiye’ye uzanan bu yol, insanın halk ediliş gayesinin, yani halifelik sırrının ve kendisine üflenen ilahi ruhun hakkını vermesinin zirvesidir. Bu, kalbin pasını silip, o aynada sadece ve sadece Dost’un Cemâli’ni seyretme makamıdır. Cenâb-ı Hakk, bizleri de o yolda yürüyen ve o rızaya eren kullarından eylesin.