Nefs-i Mutmeinne
Tasavvuf yolu, insanın kendi hakikatini bulma, yani “kendini bilme” yoludur. Bu yolculuk, bir harita üzerinde ilerler gibi, belli duraklardan, belli mertebelerden geçerek tamamlanır. Bu haritanın en temel unsuru, insanın bâtınî yapısını, yani iç dünyasını oluşturan nefs mertebeleridir. Cenâb-ı Hakk, bizleri bir sûret üzere halk etmiş, bu sûretin içine de kendi sırrından bir nefha üflemiştir. Sâlikin, yani Hakk yolcusunun bütün gayesi, o nefhayı, o ilâhî özü, kendisini örten perdelerden, yani nefsânî sıfatlardan arındırarak aslına döndürmektir. Bu yolculuğun tam ortasında, fırtınalı denizlerin durulup sâkin bir limana varıldığı bir menzil vardır ki, oraya Nefs-i Mutmeinne denir. Bu makam, şüphelerin ve vesveselerin yerini imanın ve teslimiyetin aldığı, kulun Rabb’i ile hususi bir ünsiyet kurmaya başladığı, ilâhî hitaba doğrudan mazhar olduğu mübarek bir duraktır.
Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı
Nefs, bir yanıyla bedene, toprağa, kesrete bakan; diğer yanıyla ruha, mânâya, vahdete bakan iki yüzlü bir cevherdir. Terbiye edilmediğinde insanı en aşağı mertebelere çeken de, terbiye edildiğinde en yüce makamlara çıkaran da odur. Bu sebeple irfan yolunun büyükleri, bu cevherin hallerini yedi ana başlıkta incelemişlerdir. Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri’nin de eserlerinde belirttiği bu sıralama, bir seyr-i sülûk krokisi gibidir:
Habib, olmakmış meğer . Necdetten dinle bu sözü. Hakk’tan ayırma hiç özü. Bu dünyanın gerçek tadı. Ölmeden, ölmekmiş meğer. İÇİNDEKİLER: ... Dördüncü, bülüm: Nefs-i Mutmeinne. (İbrâhim (a.s.) mın kuş hikâyesi)………. 28 Beşinci, bölüm: Nefs-i Râdiyye. ... Altıncı, Bölüm: Nefs-i Merdiyye. ... Yedinci, Bölüm: Nefs-i Sâfiye…
Bu yedi mertebe; [Nefs-i Emmâre](/wiki/nefs-i-emmare) (kötülüğü şiddetle emreden), [Nefs-i Levvâme](/wiki/nefs-i-levvame) (kendini kınayan), [Nefs-i Mülhime](/wiki/nefs-i-mulhime) (ilham alan), Nefs-i Mutmeinne (huzura eren), [Nefs-i Râdiyye](/wiki/nefs-i-radiyye) (Rabb’inden razı olan), [Nefs-i Mardiyye](/wiki/nefs-i-mardiyye) (Rabb’inin kendisinden razı olduğu) ve [Nefs-i Sâfiyye](/wiki/nefs-i-safiyye) (arınmış, sâf) olarak isimlendirilir. Bu mertebelerin her biri, sâlikin Cenâb-ı Hakk ile olan münasebetinin, idrakinin ve ahlâkının bir yansımasıdır. Yolun başındaki Emmâre nefsi, Yusuf Sûresi’nde belirtildiği gibi daima kötülüğe meylederken, yolun dördüncü ve en mühim dönüm noktalarından biri olan Mutmeinne’ye gelen nefs, artık ilâhî bir hitapla şereflenir.
Bu şereflenmenin kaynağı, bizzat Kur’ân-ı Kerîm’dir. Fecr Sûresi’nde Cenâb-ı [Hakk](/wiki/hakk), o makama ulaşmış olan kula şöyle seslenir:
يَا أَيْتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ ارْجِعِي إِلَى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَرْضِيَّةً “ya eyyetühennefsül mutmeinnetü” (27) “irci’ıy ilâ Rabbiki râdiyeten merdiyyeten” (28) Meâlen ; “ Ey Mutmeinne nefse ulaşan Râdıyye ve Merdıyye olarak rabb’ına dön”
Bu âyet-i kerîme, Nefs-i Mutmeinne’nin ne büyük bir mertebe olduğunu anlatır. Hitap artık “Ey insanlar!” veya “Ey iman edenler!” gibi umumi bir sesleniş değildir. Hitap, “Yâ eyyetuhen nefs,” yani “Ey o nefs!” diyerek doğrudan doğruya, hususi bir şekilde sâlikin kendisine yönelmiştir. Bu, kulun artık kalabalıktan sıyrılıp Hakk’ın nazarında “seçilmişliğe” adım attığı, Rabb’i ile aracısız bir sohbetin başladığı yerdir. Terzibaba Hazretleri bu hususu şöyle açıklar:
Bu halde kişi kendinde var olan hakikatin, “Hakk” ın hakikati olduğunu “mutmain” bir kalb ile idrak ettiğinde kendisinde bu hitap meydana gelir. Diğer mertebelerde hitap insanlara umumi iken burada “hususi” teke tektir.
Bu makam, “Nefsini bilen Rabb’ini bilir” hadîs-i şerifinin sırrının açılmaya başladığı yerdir. Sâlik, uzun ve çetin mücahedeler neticesinde, kendi vehmî varlığının ötesinde, kendisini var kılan hakikatin Hakk’ın hakikati olduğunu idrak etmeye başlar. Bu idrak, bir akıl yürütme değil, bir “tatmin olma” hâlidir. Kalp, artık şüphe ve endişelerle çalkalanmaz; iman ile sükûnet bulur. Bu, bir mürşidin rehberliğinde, zikir ve tefekkürle kalbin pasının silinmesiyle mümkün olur. Zira kulaktan duyan değil, gönülden duyan er kişi bu ilâhî çağrıya icabet edebilir.
Nefs terbiyesinin ve bu mertebeleri aşmanın nihai gayesi, “ölmeden evvel ölmek” sırrına ermektir. Âli İmrân Sûresi’ndeki “Her nefis ölümü tadacaktır” (küllü nefsin zâikatü’l-mevt) âyeti, bu yolculuğun özünü anlatır. Ölüm bir yok oluş değil, bir “tatma” eylemidir. Her nefs, kendi bulunduğu mertebenin idrakine göre ölümü tadar.
Kûr’ân-ı Keriym, Âli İmrân Sûresi, (3/185) Âyetinde; كُلِّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ ”küllü nefsin zaikatül mevti” Meâlen; “Her nefis ölümü tadacaktır,” ifadesinde, ölümün yok olunacak bir şey olmadığı, ancak “nefs” tarafından tadılacak birşey olduğu açık olarak bildirilmektedir. O halde emmâre mertebesinde kalan bir nefs ile diğer mertebelerde olan nefislerin ölümü tatmaları değişik, değişik olacaktır.Gerçek ifade, ölümün “beden” tarafından değil “nefis” tarafından tadılacağıdır.
Emmâre mertebesindeki bir nefs için ölüm, korkunç bir son, bir ayrılık ve azap iken; Nefs-i Mutmeinne’ye ulaşmış bir ruh için ölüm, Sevgili’ye kavuşma anıdır, “Rabb’ine dön” emrinin vuslatıdır. O, ölümü bir ceza olarak değil, bir düğün gecesi (şeb-i arûs) olarak tadar. İrfan yolunda sâlik, nefsini terbiye ederek ölümü tatma şeklini güzelleştirmeye çalışır.
Nefs-i Mutmeinne, bu yedi basamaklı merdivenin tam ortasıdır. Kendinden önceki Mülhime mertebesinin ilham sarhoşluğundan ve tehlikelerinden kurtulmuş, kendinden sonraki Râdiyye mertebesinin tam teslimiyetine ise kapı aralamıştır. Bu yüzden “iki yüzü vardır” denilmiştir; bir yüzü geride bıraktığı mücadeleye, diğer yüzü ise varacağı huzur diyarına bakar. Bu mertebenin ahlâkı, artık hayvânî ve nefsânî sıfatlardan arınmış, melekî bir hâl almıştır.
Nefs-i Mutmeinne’ nin iki yüzü vardır, biri Mülhime’ ye bakar, diğeri Râdıyye’ ye bakar. Mutmeinne mertebesinin belirgin ahlâk ve sıfatları şunlardır: Meleki ahlâklıdır. Hâli, tevazu ve ihlâs üzeredir. Kanaat, sehavet, şeceat, iffet, fiilleriyle iş görür. Taat ve itaatten zevk alır. ... Rengi: Beyazdır. Bu makamın anahtarı ve yükselticisi HAKK ismi’dir.
Bu makamda sâlik, ibadet ve itaatten artık bir yük olarak değil, bir zevk olarak haz duymaya başlar. Kanaat, cömertlik, tevazu gibi peygamber ahlâkı, onun fıtrî fiilleri hâline gelir. Renginin “beyaz” olması, bu mertebedeki saflığı, arınmışlığı ve nûru temsil eder. Artık nefs, kendi karanlık renklerinden soyunmuş, Hakk isminin nûruyla boyanmıştır. Ancak bu, yolculuğun bittiği anlamına gelmez. Sâlik bu mertebede dahi zaman zaman [Kabz](/wiki/kabz) (manevî sıkıntı, daralma) ve [Bast](/wiki/bast) (manevî ferahlık, genişleme) halleri yaşar. Bu haller, onun Cenâb-ı Hakk ile olan canlı ve dinamik ilişkisinin bir parçasıdır; sâliki rehavete düşmekten koruyan ilâhî bir terbiyedir.
Özetle, Nefs-i Mutmeinne, sâlikin kendi vehmî benliğinden sıyrılarak Hakk’ın varlığında tatmin bulduğu, umumi hitaptan hususi iltifata geçtiği, şüphe denizinden iman ve itminan sahiline çıktığı kutlu bir menzildir. Bu mertebe, bir son değil, Râdiyye, Mardiyye ve Sâfiyye makamlarına açılan bir kapıdır. Terzibaba Hazretleri’nin de işaret ettiği gibi, asıl mühim olan bu ilk üç mertebeyi (Levvâme, Mülhime, Mutmeinne) hazmederek aşmaktır. Zira bir sâlik, Mutmeinne’nin kalesine bir kez sığındı mı, artık yolu aydınlanmış, istikameti Rabb’i olmuştur.
Terzibaba'nın Nazarıyla Nefs-i Mutmeinne: Aslı ve Mertebesi
Çoğu zaman "nefs" denilince akla hemen kötülüğü emreden, dizginlenmesi gereken bir canavar gelir. Bu, hakikatin sadece bir yüzüdür ve bu dar bakış, nefsin kendisine yapılmış en büyük haksızlıktır. Efendimiz (s.a.v), “Allah evvelâ benim aklımı ve nefs’imi halketti” buyururken, nefsin ne yüce bir köke dayandığını bizlere fısıldar. Öyleyse, bu kıymetli cevheri sadece çamuruyla, yani emmâre sıfatıyla tanımak, ona da, kendimize de zulümdür.
«Kûr’ân-ı Keriym, Yûsuf Sûresi, (12/53) Âyetinde; وَمَا أُبَرِّئُ نَفْسِي إِنَّ النَّفْسَ لَأَمَّارَةٌ بِالسُّوءِ “ vema überriu nefsi innennefse leemmâretün bissui” Mealen; “Ben nefsimi temize çıkarmam. nefs daima kötülüğü emredicidir,” hükmüyle bakıp sadece bu haliyle özleştirerek ona en büyük zulmü yaparak bu yoldan kendi nefsimize de zulum etmiş olmaktayız.»
Bu zulmü ortadan kaldırmak, nefsin katmanlarını bir bir açarak içindeki Hakk pırıltısını bulmak, âriflerin yoludur. Bu yol, yedi büyük mertebeden geçer. Bu mertebelerin dördüncüsü, fırtınaların dinmeye başladığı, suların durulduğu, sâlikin selamet sahiline ayak bastığı o mübarek limandır: Nefs-i Mutmeinne.
Yedi Gök, Yedi Deniz: Seyr-i Sülûkun Haritası
Sâlikin mânevî yolculuğu, kendi iç âleminde, yani enfüsünde başlar. Ârifler, bu diyarı yedi kat göğe benzetmişler ve her bir kata bir isim vermişlerdir. Tıpkı Cenâb-ı Hakk’ın Kur'ân'ında buyurduğu gibi:
«“Gökleri yedi kat üzere halk eden O’dur” diye âyette belirtilen zâhir gökyüzüdür. “Yere göğe sığmam mü’min kulumun gönlüne sığarım” ifadesiyle hadis-i kudsîde belirtilen ise, insan gönlü olan bâtın gökyüzüdür. Zâhir gökyüzü yedi kat (tabaka) olduğu gibi, gönül gökyüzü de yedi tabakadır. Bunlar yedi nefis mertebeleridir. Birinci tabaka “Nefs-i Emmare” dir. Diğerleri; “levvame”, “mülhime”, “mutmeinne”, “radiye”, “merdiye, safiye” diye isim alırlar.»
Bu yedi kat gök, aslında sâlikin kendi varlığının yedi perdesidir. Yolculuk, en alt tabaka olan ve hayvani arzuların, hamlığın hüküm sürdüğü Nefs-i Emmâre’den başlar. Rengi gridir, bulanıktır. Sonra pişmanlıklarla kendini kınayan Nefs-i Levvâme’nin kırmızı uyanışları gelir. Ardından hem ilhama hem de vesveseye açık olan Nefs-i Mülhime’nin yeşil bahçelerinde dolaşılır. Bu üç çetin mertebeden sonra, sâlik dördüncü kata, yani Nefs-i Mutmeinne’nin beyaz, arı duru semasına yükselir. Bu mertebenin rengi beyazdır, zikri ise “Yâ Hakk”tır.
Bu yedi mertebelik enfüsî (içe dönük) yolculuk, aslında daha büyük bir seyrin ilk adımıdır. Kâmil insanlar bu yolu şöyle tarif etmişlerdir:
«Hakk’a varmak ister isen. Gönül yolun tutman gerek. Üzerinden varlık yükün. Hemen çözüp atman gerek. Bir de kâmil yere varıp. Evvel elin tutman gerek. Yedi deniz beş deryayı. Kanat açıp geçmen gerek. diye belirtilen, yedi deniz “nefs” mertebeleri, beş derya ise, “Hazarât-ı Hamse” dir.»
Yedi deniz olan nefs mertebeleri geçilince, önümüzde beş büyük derya, yani varlığın beş temel hazreti (mertebesi) açılır: Ef’âl, Esmâ, Sıfât, Zât ve hepsini kendinde toplayan İnsân-ı Kâmil. Nefs-i Mutmeinne, bu yedi denizin geçilip beş deryaya açılmanın eşiğidir. Sâlikin kendi iç âlemini tanıyıp, artık dış âlemi, yani kevnî düzeni Hakk ile okumaya başladığı yerdir. Bu, enfüsî seyrin kemâle erip, âfâkî seyrin başladığı mübarek bir kavşaktır.
Husûsî Hitap: “Ey Nefs!” Çağrısının Sırrı
Nefs-i Mutmeinne makamının en belirgin alâmeti, sâlikin artık Cenâb-ı Hakk’tan husûsî, özel bir hitap işitmeye başlamasıdır. Bu makama gelene kadar Kur’ân-ı Kerîm’deki hitaplar umumiyetle “Ey insanlar!” (Yâ eyyühennas) veya “Ey iman edenler!” (Yâ eyyühellezîne âmenû) şeklindedir. Bunlar genel çağrılardır, bir topluluğa seslenir. Hatta bazen uyarıcı, iğneleyici bir ton taşırlar.
«bir çok ayetlerde وَاِلَى اللَّهِ تُرْجَعُ الاُمُورُ 2/210 bütün işler Allah’a dönecektir, sizler hepiniz Allah’a döndürüleceksiniz diye böyle hitaplar vardır. İkaz yönlü hatta biraz da iğneli hitaplar vardır. Eğer biz ömür boyu rabbımıza dönmüş olsak bu ayetler bize gelmezdi, döndürüleceksiniz, oraya ulaşacaksınız ulaştırılacaksınız diye gelmez...»
Ancak sâlik, nefsinin karanlık dehlizlerinden geçip, kendini kınama ve ilham-vesvese badirelerini atlatıp bir huzur ve sükûn bulduğunda, hitabın rengi değişir. Artık kalabalığa değil, doğrudan doğruya o nefsin kendisine seslenilir. Bu, bir terfi, bir seçilmişlik müjdesidir.
«Daha sonra Mutmainne mertebesinde o kadar latif o kadar güzel o kadar hoş bir hale ulaşıyor ki insan Cenab-ı Hakk mutmainne mertebesindeki kişiye özel olarak hitab ediyor, daha evvelki mertebelerde “Ya eyyühellezine amenu, ya eyyühennas” gibi umumi hitap varken bakın emin olun böyle bilin Rabbımız böyle diyor, Kur’an-ı Kerim böyle diyor, o kitaba bakarsak يَاۤ اَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ “ey mutmainne olmuş nefs, huzur bulmuş kendini tanımış...”»
Bu özel hitap, Fecr Sûresi’nde geçen "Yâ eyyetuhen nefsul mutmeinneh!" (Ey huzura ermiş nefs!) çağrısıdır. Bu çağrı, artık o kulun Hakk katında tanındığının, bireysel varlığının fark edildiğinin ve muhatap alındığının delilidir. Bu, kulakla değil, gönülle duyulan bir sestir. Bu makamda sâlik, “Hakk” isminin tecellisine mazhar olur. Zikri “Yâ Hakk” olması da bundandır. Artık her şeyde, en başta da kendi nefsinde, Hakk’ın hakikatini görmeye başlar. Bu, “ilme’l-yakîn” mertebesinde bir idraktir. Sâlik, henüz o hakikati bizzat “olmamış” ama ne olduğunu “bilmiş” ve bu bilgiyle tatmin olmuştur. Bu tatmin olma, bu itminan halidir ki, ona bu hususi hitabı kazandırır.
Hayaldeki Rab’dan Hakiki Rab’be Dönüş: “İrci’î ilâ Rabbiki”
Nefs-i Mutmeinne’ye ulaşan sâlike gelen ilahî çağrının devamı, yolculuğun belki de en sarsıcı ve aydınlatıcı emrini içerir: "İrci’î ilâ Rabbiki" yani "Rabbine dön!". Bu emri duyan sâlik, bir an durup kendine sorar:
«Şu hitaba şu güzelliğe bakın Rabbına dön şimdi karşımıza başka bir şey çıktı, ben bu güne kadar nereye dönmüşüm ki bana “rabbına dön” şamarı geliyor, hani beş vakit secde namaz hep rabbımıza dönmedik mi, Kabe’ye dönmedik mi,? demek ki dönmemişiz, dönseydik dön hitabı gelmezdi. Hep zannımızdaki rabba yönelmişiz...»
Bu, Mutmeinne makamının en büyük fethidir: Kişinin, o güne kadar yöneldiği Rabbin, kendi zannında, hayalinde, vehminde yarattığı bir Rab olduğunu fark etmesi. Bu, korkularımızdan, beklentilerimizden, arzularımızdan ve şartlanmalarımızdan inşa ettiğimiz bir puttur. Terzibaba Hazretleri’nin ifadesiyle bu, “hayâli Rabbi” bırakıp, her şeyin hakiki sahibi olan “Rabb-ül Erbab’a” yönelme emridir. Bu, gizli şirkten kurtuluşun ve hakiki Tevhid’e atılan ilk sağlam adımın ilanıdır.
Bu dönüş, sadece bir yöneliş değişikliği değil, bir Vahdet-i Vücûd idrakinin şafağıdır. Sâlik, En’âm Sûresi’nde Hz. İbrahim’in diliyle ifade edilen o muazzam teslimiyete ulaşır: “Ben yüzümü, gökleri ve yeri halk edene döndürdüm. Ben müşriklerden değilim.” (En'âm, 6/79). Artık anlar ki, döndüğü Rab, dışarıda aradığı bir varlık değil, kendi hakikatinin ta kendisidir. Kendi varlığının kendisiyle kaim olduğu, kendi hususi Rabbi, yani Rabb-ı Hass’ıdır.
Bu noktada, “Allah var idi ve O’nunla birlikte başka bir şey yok idi” hadis-i şerifinin sırrı aralanmaya başlar. Sâlik, eşyaya baktığında artık Hakk’tan ayrı, müstakil varlıklar görmez.
«Varlıkların var oluşu isimleri yönüyledir. Bizler gözümüz perdeli olarak baktığımızda o varlıkları halk zannederiz oysa halk dediğimiz şeyin aslı Hakk’tan başka bir şey değildir.»
Nefs-i Mutmeinne, bu idrakin kalbe şüpheye yer bırakmayacak şekilde yerleştiği makamdır. Kişi, kendi nefsinin dahi Hakk’ın bir tecellisi olduğunu, öz varlığının O’ndan gayrı olmadığını ilmen bilir ve bu bilgiyle mutmain olur. Bu, vehmin ve hayalin perdesini yırtıp hakikatin nuruna kavuşmaktır. Bu dönüş, ikilikten birliğe, şirkten Tevhid’e, zandan irfana doğru yapılan kutlu bir hicrettir.
Her Mertebenin Tatmini ve Mutmeinne’nin Kemâli
"Mutmain olmak", yani tatmin bulmak, sadece dördüncü mertebeye has bir hal değildir. Aslında her nefs mertebesinin kendine göre bir tatmin olma şekli vardır.
«Târikat mertebesindeki mutmainlik olduğu gibi her mertebenin ayrı bir mutmainliği vardır ve bütün hepsinin toplamından oluşan genel mutmainne vardır.»
Nefs-i Emmâre, hayvani arzu ve isteklerini yerine getirdiğinde bir tür tatmin duyar. Nefs-i Levvâme, günahından pişman olup kendini kınadığında, vicdanını rahatlatarak bir nevi tatmin olur. Nefs-i Mülhime, aldığı ilhamlarla veya yaptığı ibadetlerle kendini iyi hissederek bir tatmin yaşar. Ancak bütün bunlar geçici, eksik ve aldatıcı tatminlerdir.
Nefs-i Mutmeinne’deki tatmin ise bambaşkadır. Bu, nefsanî bir hazdan veya psikolojik bir rahatlamadan kaynaklanmaz. Bu, doğrudan doğruya hakikatin bilgisiyle, irfan ile gelen bir sükûnettir. Sâlik bu mertebede, artık dalgalı bir denizde çırpınan bir yüzücü değil, denizin aslında sudan ibaret olduğunu idrak eden bir âriftir.
«Bu halde kişi kendinde var olan hakikatin, “Hakk” ın hakikati olduğunu “mutmain” bir kalb ile idrak ettiğinde kendisinde bu hitap meydana gelir.»
Bu, "ilme’l-yakîn" yani bilgiyle gelen kesinliktir. Sâlik, kendi varlığının ve tüm kâinatın özünün Hakk olduğunu "bilerek" huzur bulur. Bu bilgi, onu geleceğe dair ümitsizlikten, geçmişe dair pişmanlıktan ve an'a dair vesveseden kurtarır. Ahlakı melekleşir; tevazu, cömertlik, sabır ve tevekkül onun fıtrî halleri olur.
Nefs-i Mutmeinne, nefs mertebeleri içinde "itminan"ın yani tam bir huzur ve tatminin ilk defa hakiki temeller üzerine kurulduğu, sâlikin artık geri düşme korkusundan büyük ölçüde emin olduğu, Hakk ile arasında özel bir bağın kurulduğu müstesna bir makamdır. Burası, cehennemî hallerden çıkılıp Cennet bahçelerine girilen, arifliğin yolunun açıldığı, insanın kendi hakikatine "merhaba" dediği kutlu bir menzildir.
Terzibaba Geleneğinde Nefs-i Mutmeinne'in Yaşanması
Nefs-i Mutmeinne, yedi katlı gök gibi olan nefs mertebelerinin dördüncü katıdır; tam ortası, mihveri, kalbidir. O, bir eşiktir, bir karargâhtır. Buraya ulaşmak, dikenli vadilerden geçip, sarp yokuşları aşıp, bir vahaya ulaşmak gibidir. Bu yolculuk, tek başına yapılacak bir yolculuk değildir. Bu yolda bir rehber, bir kılavuz, bir mürşid-i kâmil şarttır. Zira yol, tuzaklarla doludur ve insan, kendi nefsine karşı en kör hâkimidir.
Seyr-i Sülûk'un Mihveri: Mürşid Rehberliğinde Zikir ve Temrin
Hakk yolunda ilerlemek, kendi başına yapılacak bir iş değildir. Sâlik, yola revan olurken ilk iş, bu yolun usûlünü, erkânını bilen bir kâmilin elini tutar. Seyr-i sülûk adı verilen bu mânevî tekâmül süreci, sâlikin nefsini tanıması, onu terbiye etmesi ve nihayetinde Hakk’ta fâni olması için çizilmiş ilâhî bir programdır. Nefs-i Mutmeinne’ye varış da bu programın en can alıcı duraklarından biridir.
Bu durağa varmadan evvel, sâlikin heybesini boşaltması, üzerindeki ağırlıklardan kurtulması gerekir. Bu ağırlıklar, nefsin en köklü ve en gizli sıfatlarıdır. Mürşid, sâlikin bu gizli düşmanlarını tanıması için ona ayna tutar, özel vazifeler, yani "temrinler" verir.
Amacımız mutmainne mertebesine ulaşmadan önce olumsuz sıfatları hakkıyla tanıyıp onların olabildiğince etkisinden kurtulmaya gayret etmek. Özellikle nefsin temel yedi olumsuz sıfatını ki bunlar aynı zamanda cehennemin de yedi kapısını açan sıfatlardır, geride bırakmamız seyrimiz açısından son derece önemlidir. Başlangıçta "bu sıfatlar zaten bende yok" duygusuna kapılıp da ihmal etmeyiniz. Zira ilk tehlike bu duygudur.
Mürşidin ilk uyarısı mühimdir: "Bu sıfatlar bende yok" zannı, şeytanın en tatlı fısıltısıdır. Kibir, ucub (kendini beğenme), riya gibi sıfatlar, en dindar görünenin bile kalbinin en derin köşelerinde saklanabilir. Mürşid, sâlike "Kibir Temrini", "Riya Temrini" gibi vazifeler vererek, bu gizli düşmanları gün yüzüne çıkarır. Sâlik, on beş gün boyunca bu sıfatların kendi hayatındaki yansımalarını tefekkür eder, raporlar tutar ve mürşidine sunar. Bu, bir nevi mânevî cerrahidir. Mutmeinne’nin huzur dolu sarayına, bu kirli paslı elbiselerle girilemez.
Bu arınma süreciyle birlikte, her mertebenin kendine has bir zikir anahtarı vardır. Zikir, sadece bir kelime tekrarı değil, o mertebenin hakikatine açılan kapının şifresidir. Nefs-i Mutmeinne’nin zikri "Yâ Hak"tır. Mürşid, sâlikin dersini vakti geldiğinde değiştirir:
Dersinize (4 mutmeinne) yi de İrfan mektebinde yazdığı gibi ilâve edin (Ya Huu) zikrini (100) e indirin (Ya Hakk) zikrini (500) olarak ilâve edin. gene iki ay böyle devam edin iki ay sonunda tekrar hatırlatırsınız. Kitapta yazdığı gibi okur (hali ve idraki) âyetlerinide (33) er defa vakit buldukça çekersiniz İnşeallah.
Buradaki incelik şudur: Mülhime'nin zikri olan "Yâ Hû" bırakılmıyor, sayısı azaltılıyor. Mutmeinne'nin zikri olan "Yâ Hak" ise dersin merkezine yerleşiyor. Bu, bir halden diğerine geçerken eski mertebenin de bir tecrübe olarak muhafaza edildiğini, ama artık yeni bir idrak ufkuna yelken açıldığını gösterir.
Fakat asıl mesele, bu zikrin kuru bir tekrar olmamasıdır. Terzibaba Hazretleri’nin usûlünde zikrin iki kanadı daha vardır: İdrak ve Hâl. Sâlik, zikrini çektikten sonra o mertebenin "idrak" ve "hâl" âyetlerini tefekkürle okur.
Nefs-i mutmainne merbesinde olup zikri “Yâ Hak” olan sâlik, beş yüz kez “Yâ Hak” dedikten sonra otuz üç kez bu mertebenin idraki olarak: “يَٓا اَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّة اِرْجِع۪ٓي اِلٰى ر َبِّكِ رَاضِيَةً مَرْضِيَّةً” [263] âyetlerini 28. âyetteki “ رَاضِيَةً” kısmına kadar okur. (...) Hemen akabinde yine otuz üç kez bu mertebenin hali olarak: “إِنِّي وَجَّهْتُ وَجْهِيَ لِلَّذِي فَطَرَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ حَنِيفًا وَمَا أَنَاْ مِنَ الْمُشْرِكِينَ” [264] âyetini söyler.
Sâlik, bir yandan "Ey huzura ermiş nefs, Rabbine dön!" hitabının muhatabı olmanın ne demek olduğunu anlamaya (idrak etmeye) çalışır. Diğer yandan da, "Ben yüzümü, gökleri ve yeri halk edene döndürdüm, ben müşriklerden değilim!" diyerek o teslimiyet halini yaşamaya (hâllenmeye) gayret eder. Zikir, idrak ve hâl üçgeni, sâlikin kalbini ve aklını aynı hedefe kilitleyerek mânevî dönüşümü gerçekleştirir. Terzibaba'nın ifadesiyle: "Eğer idrak ve hâl olmazsa amaç gerçekleşmemiş olur."
Mülhime Kapısından Mutmeinne Sarayına: En Kritik Eşik
Nefs mertebeleri arasındaki geçişler içinde belki de en nazik, en tehlikeli ve en mühim olanı, Nefs-i Mülhime'den Nefs-i Mutmeinne'ye geçiş kapısıdır. Mülhime, "ilham alan nefs" demektir. Fakat bu mertebede sâlik, hem Rahmânî ilhamlara hem de şeytanî ve nefsânî vesveselere aynı anda açıktır. Tıpkı hem berrak suların hem de bulanık sellerin aktığı bir nehir yatağı gibidir.
Mülhime nefis mertebesi hem nefsani ve şeytani vesveselere hem de melekî ve Rahmani ilhamlara açık olduğu için bu mertebede çoğunlukla saliklerin ayağı kayar. Nefsani olanı Rahmani zannederek hareket etme eğilimi gösterirler. Ol nedenle çok dikkatli olmak iktiza eder. Ayrıca Mutmainne seyrimizde son derece önemli bir aşamadır. Dolayısıyla bu aşamaya yükselmek büyük bir samimiyet, disiplin ve gayret gerektirir.
Bu sebeple mürşidin rehberliği burada hayatî bir önem kazanır. Sâlik, kendisine gelen bir ilhamın, bir mânânın, bir rüyanın hangi kaynaktan geldiğini tek başına ayırt edemez. Nefsi ona, şeytanın fısıltısını Rahman'ın ilhamı gibi gösterebilir. Bu, yolun en büyük tuzağıdır. Mürşid, sâlikin anlattıklarını dinler, hâlini tartar ve ona gelen mânânın kaynağını ayırt etmesine yardımcı olur.
Bu yolculuk, Hac ibadetinin sembolizminde de anlatılır. Hacı adayları, Kâbe'yi tavaf ederken ve Safâ ile Merve arasında sa'y ederken, ilk üç turu daha hızlı, koşar adımlarla yaparlar.
Bunun hikmeti, en kısa sürede üç nefs mertebesinden kaçıp kurtulmak diğerlerinin de hakk’ını vererek oluşumlarını meydana çıkarmak içindir.
Bu üç nefs mertebesi, Emmâre, Levvâme ve Mülhime'dir. Buralar, tehlike bölgesidir. Sâlikin buralarda oyalanmaması, bir an evvel bu "ateş hattından" kaçıp kurtularak emin bir liman olan Mutmeinne'ye sığınması hedeflenir. Zira Mutmeinne, nefs mertebelerinin tasnifinde dahi apayrı bir yerde durur. O, bir dönüm noktasıdır.
Haddizatında nefis mertebelerini temelde üç gruba ayırabiliriz: Grup: Emmare, Levvema ve Mülhime Grup: Mutmainne Grup: Raziye, Merzıyye, Safiye’dir. Kamile değildir. Görüldüğü üzere Mutmainne ana mihverdir. Ve bu mertebeyi geçen artık geriye kolay kolay dönmez ve kâmile aday kabul edilir.
Mutmeinne, bir nevi mânevî ergenlikten yetişkinliğe geçiş gibidir. Artık sâlik, çocukça heveslerin, nefsânî fırtınaların ve şeytanî vesveselerin oyuncağı olmaktan büyük ölçüde kurtulmuş, ayakları yere daha sağlam basan, Rabbine güveni artmış, huzuru bulmuş bir yolcu adayıdır. Bu yüzden Mülhime, "Mutmainneye açılan kapı olması" cihetiyle çok önemlidir. O kapıdan sağ salim geçebilen, sarayın selametine adım atmış olur.
Zuhuratın Dili: Mânâ Âleminden Gelen İşaretler ve Mürşidin Tâbiri
Hakk yolcusunun seyr-i sülûkü sadece zikir ve tefekkürden ibaret değildir. Bu yolculuk, aynı zamanda sâlikin iç âleminde, mânâ boyutunda da devam eder. Sâlik, özellikle uyku halinde, bazen de uyanıkken birtakım hâller yaşar, rüyalar, yani zuhurat görür. Bu zuhuratlar, sâlikin o anki mânevî durumunu, imtihanlarını, ilerlemesini veya gerilemesini gösteren birer işarettir. Ancak bu işaretlerin dilini çözmek, herkesin harcı değildir. Tıpkı bir röntgen filmini sadece doktorun okuyabilmesi gibi, zuhuratı da ancak o ilme sahip bir mürşid doğru yorumlayabilir.
Mürşid, sâlikin anlattığı zuhuratı, onun bulunduğu nefs mertebesi, zikri ve hâli çerçevesinde değerlendirir. Mesela bir sâlik, rüyasında beyaz çiçekler gördüğünü anlatır. Mürşid, bunun ne anlama geldiğini sâlikin mertebesine göre yorumlar:
Beyaz olmaları da güzel olmuş. Nefs-i mutmainne'ye delalet eder. İnşallah seyrinizde bu mertebelere ulaşacaksınız. Rabbim lütfetsin. Çiçekler bir bakıma "Cemâl" isimlerinin suretleridir siz bu isimlerin "Tahir" isminde ki, temiz beyazdır, Bunlardan küçüklerinden sohbetinizde veya gönlünüzde üretmişsiniz bunları talip olanlara hediye ediyorsunuz. Buradaki beyaz "tahir/temizliği" ifade etmektedir. Çünkü daha henüz "mutmeinne" hali çok erkendir.
Mürşid, "beyaz" rengini doğrudan Nefs-i Mutmeinne'nin rengiyle (beyaz) ve hâliyle (tahâret, temizlik) ilişkilendiriyor. Ancak hemen bir uyarı ekliyor: "daha henüz 'mutmeinne' hali çok erkendir." Bu, sâlike hem bir müjde verir hem de onu rehavete kapılmaktan korur. "Yolun doğru, istikametin güzel, ama daha menzile varmadın, gayrete devam et" demektir.
Başka bir zuhuratta sâlik, kendisini bir karakolda görür. Mürşid, bu sembolü de yine Mutmeinne makamıyla ilişkilendirir:
Karakol güvenlik sağlayanların görev yaptıkları yer bir bakıma eminliği, mutmainliği sağlayanlayanların görev yeri, Akl-ı Küll, Nefsi küll ve Kadın Koku hakikatlerini güvenlik-eminlik içine almışlar ben ise buranın girişindeyim.
"Eminlik", "mutmainlik"... Bunlar, Mutmeinne makamının temel vasıflarıdır. Karakol, dış dünyada güvenliği sağlayan bir yerdir; mânâ âleminde ise sâlikin artık emin bir hâle, mânevî bir güvenliğe kavuşmaya başladığının işaretidir.
Ancak zuhurat yorumu çok hassas bir iştir. Mürşid, sâlikin geleceği hakkında kesin hükümler vermekten, onu boş beklentilere sokmaktan şiddetle kaçınır. Bu, yolun en mühim edeplerinden biridir.
Zuhurat yorumlarken zuhuratın gelecekte tahakkuk edeceğinden hiç bahsetmeyin çünkü farkında olmadan şuur altı o hali beklemeye başlarlar süre uzarsa da kendilerinde bıkkınlık hali oluşmaya başlayabilir bazı hususlar bizlerin bilmesi için gösterilir bizde biliriz ki bu kardeşimizin şimdilik önü bu derse kadar açık, kendisinin bilmesine gerek yoktur.
Bu, büyük bir hikmet ve ince bir terbiye usûlüdür. Mürşid, sâlikin potansiyelini görür, nereye kadar gidebileceğini anlar ama bunu ona açık etmez. Çünkü sâlikin vazifesi, geleceği hayal etmek değil, "ân"ın hakkını vermektir. Zuhurat, yol haritasıdır ama direksiyonda olan sâlikin kendisidir ve gözünü yoldan ayırmamalıdır.
"Yüzümü Döndürdüm": Teslimiyetin ve Tevhidin Fiiliyata Dökülüşü
Bütün bu zikirler, temrinler, riyazetler, mücahedeler ve mürşid rehberliğindeki yolculuk, sâliki bir hedefe ulaştırmak içindir. O hedef, Nefs-i Mutmeinne makamında Cenâb-ı Hakk’ın o özel hitabına muhatap olmaktır: "Yâ eyyetuhen nefsul mutmeinneh, irci'î ilâ Rabbik..." (Ey huzura ermiş nefs, Rabbine dön...).
Bu hitap, üzerinde derinlemesine tefekkür edilmesi gereken bir davettir. İnsan sorar: "Peki, bu sâlik bunca zamandır kime yöneliyordu ki, şimdi ona 'Rabbine dön' deniyor?" Mutmeinne makamının en büyük sırrı ve en büyük fethi bu sorunun cevabında gizlidir. Terzibaba Hazretleri bu inceliği şöyle açıklıyor:
Biz başka tarafta isek Cenab-ı Hakk rabbine dön diyor ayet-i Kerimesinde. (...) Kişi gaflet ve şuursuz bir halde yaptığı ibadetleri (hayâli Rabb’ı) na, yani (Hakk’dan gayrı muhabbet ettiği ne var ise) farkında olmadan onlara yönelmesidir. İşte bu oluşumun farkına vararak, varlık muhabbetinden, Hakk muhabbetine dönmesi (irci’i) hitabını duymağa başlamasıdır.
Demek ki insan, farkında olmadan, kendi zihninde yarattığı, kendi zanlarıyla şekillendirdiği bir "hayâlî Rab"be ibadet edebilirmiş. Servetine, makamına, bilgisine, hatta kendi nefsine tapan niceleri, secdede alınlarını yere koyduklarında aslında Hakk'a değil, o gizli putlarına yönelirler. "Rabbine dön" emri, bu hayâlî rablerden, bu zihinsel putlardan yüz çevirip, âlemlerin yegâne Rabbi olan Rabb-ül Erbab'a, hakiki Rabbe yönelme davetidir. Bu, şirkin en gizli formlarından kurtulup tevhidin aydınlığına atılan ilk gerçek adımdır.
Bu ilâhî daveti duyan ve idrak eden sâlikin kalbinden ve dilinden dökülen cevap ise, yine Kur'ân'ın diliyledir. Bu, bir teslimiyet ilanı, bir tevhid beyanıdır:
Ben muhakkak bir hanif/ muvahhid olarak vech/ yüzümü gökleri ve yeri fetar/ yaradana vecceh/ çevirdim, tevcih ettim ve ene/ ben müşriklerden değilim Âyetin hali içindedir. Yani bu beyan onun halini ifade eder. Allah ondan bu beyan ile görünmüştür.
Bu artık kuru bir söz değildir. Bu, sâlikin bütün varlığıyla yaşadığı, tecrübe ettiği bir hâldir. "Yüzümü döndürdüm" demek; kalbimi, aklımı, sevgimi, gayretimi, bütün zerrelerimi Senden başkasından çektim ve sadece Sana yönelttim demektir. Bu, "Lâ ilâhe illallah" kelime-i tayyibesinin, sâlikin hayatında ete kemiğe bürünmesidir.
Nefs-i Mutmeinne'nin yaşanması budur. O, zikirle cilalanan, temrinle arınan, mürşid nazarıyla pişen, zuhuratla yolunu bulan ve nihayetinde "Rabbine dön!" emrine "Yüzümü Sana döndürdüm!" teslimiyetiyle cevap veren bir kalbin ulaştığı huzur limanıdır.
Füsûsu'l-Hikem'de Nefs-i Mutmeinne
Nefs-i Mutmeinne makamının sırlarına, Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri'nin hikmet pınarından bakmaya çalışalım. Onun Füsûsu'l-Hikem'i, peygamberlerin lisanıyla bize ulaşan ilâhî hakikatlerin birer anahtarı gibidir. Şeyh-i Ekber, bu makamı doğrudan bir başlık altında incelemez; o, hikmeti, İsmâil Aleyhisselâm'a bahşedilen kelimenin içine, "İsmâil Fassı"na yerleştirir. Çünkü bu makamın sırrı, teslimiyetin ve kurban olmanın en yüce örneği olan İsmâil'in (a.s) halinde gizlidir.
Bu makamın temeli, Cenâb-ı Hakk'ın Fecr Sûresi'ndeki hitabıdır:
يَا أَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ ارْجِعِي إِلَى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَرْضِيَّةً فَادْخُلِي فِي عِبَادِي وَادْخُلِي جَنَّتِي "Ey nefs-i mutmainne! Râzıye ve marzıyye olarak Rabb'ine rücû' eyle; benim kullarıma dâhil ol ve cennetime gir!" (Fecr, 89/27-30)
Bütün sır bu çağrıdadır: "Rabbine dön!" Ama nasıl bir dönüş? "Râdıye" (razı olmuş) ve "Mardıyye" (razı olunmuş) olarak... İbn Arabî Hazretleri, bu iki sıfatın ne manaya geldiğini, fiilin (eylemin) kime ait olduğu meselesi üzerinden açar.
Yolcu, bu makama gelene dek, yaptığı her işi kendinden bilir. Nefs-i Emmare makamında, "Ben yaptım!" diyerek Firavunluk taslar. Nefs-i Levvâme makamında, "Tüh, ben nasıl yaptım!" diye pişmanlık duyar. Her ikisinde de fâil, yani eylemi yapan, kişinin kendi vehmettiği varlığıdır. Mutmeinne'ye gelince ise sâlik, fiillerin hakiki sahibini görmeye başlar. Şeyh-i Ekber, bu hali açıklamak için Hızır Aleyhisselâm'ın durumunu misal verir. Hızır (a.s), Musa'nın (a.s) aklının almadığı işler yapmıştı. Musa (a.s) bu fiillere zâhirî şeriat ölçüsüyle itiraz edince, Hızır (a.s) işin sırrını tek bir cümleyle özetlemiştir:
مَا فَعَلْتُهُ عَنْ أَمْرِي (Kehf 18/82) yani “Ben o işleri kendi nefsimin emriyle işlemedim” buyurdu. Çünkü إِنَّ النَّفْسَ لَأَمَّارَةُ بِالسُّوءِ (Yusuf 12/53) ayet-i kerimesi gereğince "Nefis kötülüğü emreder." Fakat Hak emrinde hikmet sahibidir. Bu sebeple insân-ı kâmilden meydana gelen fiiller, görünen surette çirkin bile olsa, razı olanın fiili olduğundan mutlak olarak rızaya mazhar olur.
Fiilin kaynağı nefs-i emmâre değilse, yani kendi hevesin, çıkarın, öfken değilse, o fiilin ardında ilâhî bir emir ve hikmet vardır. Hızır'ın fiili, Hakk'ın emriyle olduğu için, zâhirde ne kadar "kötü" görünürse görünsün, bâtında tamamen "iyi" ve "razı olunmuş" bir fiildir. Nefs-i Mutmeinne'ye ulaşan sâlikin hali budur. O, kendi nefsinden gelen emirle değil, Rabbinden gelen ilhamla hareket etmeye başlar. Artık o, Hakk'ın elinde bir kalem gibidir. Fiiller ondan zuhûr eder, ama fâil o değildir. Bu yüzden onun her hali "razı olunmuş"tur.
Bu noktada İsmâil Aleyhisselâm'ın hususiyeti ortaya çıkar. Cenâb-ı Hakk, onu Kur'ân'da "Rabbinin katında razı olunmuş (marzî) idi" (Meryem, 19/55) diye över. Şeyh-i Ekber bu övgünün derin manasını şöyle açıklar:
فَفَضَلَ إسماعيل على غيره من الأعيان بما نَعَتَه الحقُّ به مِن كَونِهِ عِندَ رَبِّه مَرْضِيًّا، وكذلك كلُّ نَفْسٍ مُطمَئِنَّةٍ قِيلَ لها ارْجِعِي إِلَى رَبِّكِ . İmdi Hak Teâlâ onu Rabb'i indinde marzî olmasıyla vasfetmekle, İsmâîl (a.s.) a'yândan kendisinin gayrı üzerine fâzıl oldu. Ve "Ey nefis, Rab'ine rücû' eyle!" (Fecr, 89/27-28) denilen her nefs-i mutmainne de bunun gibidir.
Bu sırrı anlamak için iki mühim irfanî kavramı bilmek gerekir: Rabb-ı Hass (Özel Rab) ve Rabb-ül Erbab (Rablerin Rabbi). Her bir varlığın, ilm-i ilâhîdeki hakikati olan a'yân-ı sâbitesinden kaynaklanan, sadece ona mahsus bir Rabbi vardır. Bu, onun varlığını terbiye eden, ona has istidatları veren özel ilâhî isimdir. Her varlık, kendi Rabb-ı Hass'ının hükmü altındadır ve onun tecellîsine mazhardır. Dolayısıyla her varlık, kendi Özel Rabbinin katında "razı olunmuş"tur, çünkü onun varlık gayesini yerine getirmektedir.
Fakat İnsan-ı Kâmil, yani İsmâil (a.s) gibi bu mertebeye ulaşmış olanlar, sadece kendi Rabb-ı Hass'larının katında değil, aynı zamanda Rabb-ül Erbab olan Zât-ı Mutlak'ın katında da "marzî" yani razı olunmuştur.
Böylece o mutlaka merzidir. Razı olunmuştur. Ve sair ayan ise yani insan-ı kamil’in dışındaki âyanlar ise Rabb-ı hasları indinde merzidir. Yani kendi özel Rabları onlardan razıdır bu surette merziye (razı olunma) iki türlüdür, biri Rabb-ı hasları indindeki rızalık diğeri de daha geniş Rabb-ul erbab mutlak Rabbın indindeki rıza oluştur. Bu surfette İsmail (a.s.) kendisinden gayri olan ayan üzerine daha yüksekte olur.
İnsan-ı Kâmil, bütün ilâhî isimleri kendinde cem eden, ism-i "Allah"ın mazharı olduğu için, onun rızası tek bir ismin rızasıyla sınırlı değildir. O, Mutlak olanın rızasına ermiştir. Nefs-i Mutmeinne'ye gelen "Rabbine dön!" emri, bu çift katmanlı dönüşü ifade eder. Terzibaba Hazretleri'nin sohbetinden dinleyelim:
اِرْجِعِۤى اِلَى رَبِّكِ evvela Rabb-ı has olan buradaki Rabbına dön, oraya dön, ondan sonra da rabbül erbaba dön. Rabbül hasa dönmeden Rabbül erbab olan ilahi varlığa dönüş mümkün olmaz, anlamak da mümkün olmaz.
Yolcu önce kendi hakikatine, kendi varlığının menbaı olan Özel Rabbine dönecektir. "Nefsini bilen Rabbini bilir" sırrı burada tecellî eder. Kendi özel hakikatini bilmeden, Hakk-ı Mutlak'e vasıl olamaz. Bu ilk dönüş, kişinin kendi varlığındaki Hakk'ı müşahede etmesi, kendi acziyetini ve Hakk'ın kudretini idrak etmesidir. Bu dönüşle nefs, tatmin olur, huzura erer.
Bu makama ulaşan nefs, fiillerin sahipliği davasından vazgeçmiştir. Bu, mevt-i ihtiyârî yani "ölmeden evvel ölmek" sırrıyla olur.
Çünkü emmare değildir ki efali kendisine isnad ile davaya kıyam etsin. Yani kendi fiillerini dava etmeye kalksın ve levvame değildir, ki böylece efali kendine muzaf kılarak kendini levm etsin... O mevte ihtiyarı ile yani ihtiyari bir ölümle ve cem-i efalinden fani olmuş kendisinde efal isnad edecek bir vücut görememiştir.
Emmare ve Levvâme'de hâlâ "ben" vardır. Biri "ben yaptım" diye övünür, diğeri "ben yaptım" diye dövünür. Ama Mutmeinne'de "ben" aradan çekilmiştir. Kişi, kendi müstakil varlığının bir vehimden ibaret olduğunu anlamış, bütün fiillerin ve sıfatların asıl sahibinin Hakk olduğunu görmüştür. Bu "görememe" hali, yani kendinde bir varlık görememe hali, en büyük görüş açıklığıdır. Bu fânîlik anında, "Hak geldi, bâtıl gitti" (İsrâ, 17/81) ayetinin sırrı yaşanır. Bâtıl olan, kişinin vehmî benliğidir. O gidince, ezelî ve ebedî olan Hakikat zuhûr eder.
Bu sebeple, Fecr Sûresi'ndeki hitap, sadece fiziki ölüm anında değil, bu mânevî ölüm olan mevt-i ihtiyârî anında da sâlike ulaşır. "Rabbine dön!" emri, hem bu dünyada yaşarken iradî olarak benliğinden vazgeçtiğin anda, hem de bedenden ayrılma anında gelen bir müjdedir.
Füsûs'un bize anlattığı Nefs-i Mutmeinne, sadece psikolojik bir sükûnet hali değildir. Bu, vücûdî bir dönüşümdür. Varlığın merkezini kendi vehmî benliğinden alıp, Hakk'a teslim etme makamıdır. Fiillerin fâilinin kim olduğunu bilme, rızanın ne demek olduğunu tatma ve "Rabbine dön" emrindeki o sonsuz vuslat müjdesine kulak verme yeridir.
Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği
Füsûs, denizin yüzeyindeki dalgaları değil, o dalgaları var eden okyanusun derinliğini anlatır. Bize gösterir ki, Nefs-i Mutmeinne'nin huzuru, sadece bir sükûnet hâli değil, zıtların birbiri içinde eridiği, ikiliğin ortadan kalktığı bir [Tevhid](/wiki/tevhid) tecrübesidir. Bu, aklın sınırlarının bittiği, irfanın başladığı yerdir.
Bu mertebenin en temel sırrı, Fecr Sûresi'ndeki "Rabbine dön!" emrinin kime ve neye yönelik olduğunu anlamakta gizlidir. Şeyh-i Ekber, bu sorunun cevabıyla bizi [Tevhid-i Vücûd](/wiki/tevhid-i-vucud) ilminin en hassas noktalarından birine götürür: [Rabb-ı Hass](/wiki/rabb-i-hass) yani "Özel Rab" hakikatine.
Her bir varlık, Cenâb-ı Hakk'ın bir isminin tecellîsiyle varlık sahasına çıkmıştır. O isim, o kişinin varlığının hakikati, programı, "kaderi"dir. İşte o isme, o kişinin "Rabb-ı Hass"ı denir. Cenâb-ı Hakk'ın sâlike "Rabbine dön!" demesi, işte bu kendi hakikatine, varlığının kaynağı olan o İlâhî İsme dönme davetidir. Bu, dışarıda bir yeri aramak değil, kendi vücûdunun en derinindeki sırra ermektir.
Şeyh-i Ekber, bu dönüşü şöyle izah eder:
Ya'ni Hak nefs-i mutmainneye, kendisini çağıran Rabb-i hâssına rücû ile emretti. O da bu Rabb-i hâssını, sâir erbâb-ı hâssadan, ya'ni esmâdan temyîz edip, O'nun da'vetinden râzı olduğu hâlde ârif oldu; ve O'nun da'vetine icâbet eyledi.
Nefis, bu makamda öyle bir idrak keskinliğine ulaşır ki, kendisini var eden o "Özel Rab"bi, diğer bütün İlâhî isimlerden ayırt eder. Artık O'nun davetinden başkasına kulak asmaz. Dünyanın, nefsinin, vehminin bin bir çeşit "rab" edindiği putlarından yüz çevirir ve sadece kendi aslına, hakikatine yönelir. Bu, şirkten arınmanın en hassas derecesidir. Terzibaba Hazretleri'nin şerhinde bu durum daha da berraklaşır. Çağrıyı yapan "Hakk"tır, dönülecek olan ise "Rab"dır.
Yani Hak nefs-i mutmainneye kendisini çağıran Rabbı hassına rücu ile emretti. Yani burada emri yapan ne diyor; Hakk “Rabbına dön” diyor, Rabbı “Bana dön” demiyor Yani bir üst mertebe yani Hakk mertebesi “Rabbına dön” senin kendi Rabbına dön diyor.
Bu, vücût mertebeleri arasındaki işleyişi gösteren bir misaldir. Mutlak olan [Hüvviyet](/wiki/huvviyet) makamından gelen emir, sâlikin kendi kayıtlı hakikatine, yani Rabb-ı Hass'ına dönmesini buyurur. Bu, ilâhî sistemin edebidir.
Bu makamın zirvesi, [İnsân-ı Kâmil](/wiki/insan-i-kamil)'de zuhûr eder. İsmail Aleyhisselâm, bu zıtların birleştiği [Cem makamı](/wiki/cem-makami)nın en kâmil örneği olarak karşımıza çıkar. O, bir yandan mutlak kulluk (ubudiyet-i mahza) ile vasıflanmıştır; diğer yandan ise, mutlak Rabliğin (rububiyet-i mutlaka) kendisiyle tahakkuk ettiği bir mazhardır. Yani, hem en kâmil kuldur hem de Rabliğin bütün veçhelerinin kendisinde tecellî ettiği en parlak aynadır.
Birinci vecih budur ki İsmail (a.s.) insan-ı kamil olduğundan Rububiyet-i mutlakaya mutazammın olan yani bunu gerektirmiş olan cemi rububiyatın mazhariyetindendir. Yani bütün Rablık mertebeleri kendisinde zuhur etmesinden ve rububiyet-i mutlaka onunla mütehakkık olmuştur. Mutlak rububiyetle tahakkuk etmiştir. İkinci vecih budur ki ubudiyet-i mahza ile vasıflanmış olduğundan sırf katıksız mutlak abdiyetiyle vasıflandığından ondan zahir olan bütün efal Hakk-ı razinin efalidir.
Bu, Muhammedî mîzanın ta kendisidir. Kul ile Rab, zâhir ile bâtın, tenzih ile teşbih... Bu ikilikler, İnsân-ı Kâmil'in hakikatinde birleşir. O'nun fiili, Hakk'ın fiili olur. O'nun rızası, Hakk'ın rızası olur. Bu nedenle o, sadece kendi Rabb-ı Hass'ı katında değil, mutlak olarak "razı olunmuş"tur (marzî).
Bu birleşme noktasında, seven ile sevilen (muhib-mahbub), razı olan ile razı olunan (râzî-marzî) arasındaki ayrım da erir gider. Tek bir Rıza vardır. Bu hakikati Şeyh-i Ekber ne güzel ifade eder:
Ve her marzî mahbûbdur; ve mahbûbun her işlediği şey mahbûbdur.
Razı olunan her şey sevilmiştir. Ve sevilenin (mahbubun) her fiili de sevilir. Bu makamda kul, Hakk'ın sevgilisi olunca, ondan sudûr eden her ne varsa, Hakk'a aittir ve Hakk tarafından sevilir. Kötülük bile, o kuldan zuhûr ettiğinde, hikmet perdesi altında bir güzelliğe bürünür. Hızır Aleyhisselâm'ın gemiyi delmesi gibi... Zâhirde bir kusur, bâtında ise bir lütuftur. Bu, Mutmeinne makamının rıza sırrıdır.
Peki, bu kadar bahsettiğimiz Rabliğin (Rububiyet) sırrı nedir? Şeyh-i Ekber, tek bir cümleyle bütün perdeleri kaldırır:
Muhakkak rububiyet için bir sır vardır, o sır dahi sensin.
Evet, sensin. Çünkü senin varlığın, senin [A'yân-ı Sâbite](/wiki/ayan-i-sabite) denilen ilmî hakikatin, Rabbinin sırrıdır. Rab, ancak kendisiyle terbiye ettiği, varlık verdiği kul ile bilinir. Kul olmadan Rablik zuhûr etmez. Bu yüzden der ki: "Zîrâ "ayn"ın vücûdu, ancak Rabb'i iledir." Senin varlığın, ancak Rabbin ile mümkündür. Bu ikisi, birbirinden ayrılmaz bir bütündür. Biri diğerinin hem aynası hem de varlık sebebidir. Bu, Tevhid'in en derin idrakidir.
Bu idrake varan nefse son bir emir daha gelir: "Fadkhulî fî ibâdî" – "Kullarımın arasına gir!" Bu, bir hâle bürünme, bir makama dahil olma davetidir. Şeyh-i Ekber'in izahı nettir:
Şu halde burada zikrolunan "ibâd", Rabb'ini bilen ve onun üzerine iktisâr eden ve ondan gayrı Rabb'e nazar etmeyen her abddir.
Bu kullar, kendi Rabb-ı Hass'ını bilmiş ve O'ndan başkasına asla iltifat etmeyenlerdir. Onların nazarı, başka hiçbir şeye takılmaz. Ne cennet arzusu, ne cehennem korkusu, ne de dünyalık bir menfaat... Onlar için tek bir kıble vardır: kendi varlıklarının kaynağı olan o İlâhî İsim. "Kullarımın arasına gir" emri, bu mutlak yöneliş ve tevhid hâline bir davettir.
Ve nihayet, "Cennetime gir!" emri gelir. Bu cennet, ağaçların altından ırmaklar akan o bildiğimiz cennetin ötesinde bir hakikate işarettir. Şeyh-i Ekber'in bir işareti, bu cennetin ne olduğunu bize fısıldar: "Sen Rabb'in cennetine girdiğin vakit,"nefs"ine dâhil olur'sun." Cennet, senin hakikatindir. Çünkü Hakk, seninle kendini perdeler (setr). "Benim cennetime gir" ki, benim setrim onun iledir." Sen, O'nun zuhûr ettiği perdesin. O cennete girmek, kendi hakikatine vâkıf olmak, "Nefsini bilen Rabbini bilir" sırrına tam manasıyla ermektir.
O zaman, sâlikte zıtlar birleşir. Hem kul olduğunu, hem de Rabbinin sırrını taşıdığını idrak eder. Bu, Şeyh-i Ekber'in o meşhur sözünde düğümlenir:
Sen abdsin ve sen Rab'sin.
Bu, kulun ilahlık taslaması değildir. Bu, vücûdun tekliğini, varlığın birliğini idrak etmenin nihai ifadesidir. Sen, kul olma haysiyetinle abdsin; ama aynı zamanda varlığının hakikati olan Rabb-ı Hass'ının tecellî mahalli, aynası ve sırrı olman haysiyetiyle Rabsın. Bu, [tenzih-teşbih dengesi](/wiki/tenzih-tesbih-dengesi)'nin zirvesidir. Nefs-i Mutmeinne'nin Füsûs'taki derinliği, bizi bu [Cem makamı](/wiki/cem-makami)'na, bu zıtların birliğine taşır. O huzur, bu Tevhid idrakinden başka bir şey değildir.
Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Nefs-i Mutmeinne
Hazret-i Mevlânâ’nın o engin deryâsı Mesnevî-i Şerîf’e daldığımızda, nefs mertebelerini anlatan bir fihrist bulmayı beklememeliyiz. O, bir ilim adamı gibi tasnif etmez; bir âşık gibi söyler. Mesnevî, bir usûl kitabı değil, bir gönül aynasıdır. O aynaya bakan, kendi nefsini bin bir surette seyreder. Nefs-i Mutmeinne, yani o huzura ermiş, sükûn bulmuş canın hâli de, bu aynada en berrak, en latîf akislerle görünür. Mevlânâ, bu makamı doğrudan adıyla anmaktan ziyade, o makamın kokusunu, rengini, lezzetini hikâyelerin ve temsillerin içine gizler.
Mesnevî’de Mutmeinne’yi arayan sâlik, kelimelerin değil, hâllerin izini sürmelidir. O, fırtına sonrası denizin dinginliğinde, çölün ortasında bulunmuş bir vahânın serinliğinde, ham meyvenin güneşin ateşinde olgunlaşıp tatlanmasında bulur aradığını. Hazret-i Pîr, bize bu makamın ne olduğunu anlatmaz; o makama erenlerin nasıl baktığını, nasıl duyduğunu, nasıl yaşadığını gösterir.
Nefsin Hayvan Suretleri ve Terbiye Meydanı
Mesnevî, insan gönlünü bir ormana benzetir. Bu ormanda her türden hayvan yaşar. Kibir aslanı, hırs kurdu, şehvet domuzu, tembellik tilkisi, inatçı eşek... Bunların hepsi, nefsin henüz terbiye edilmemiş, ham hâlinin tezahürleridir. Nefs-i Emmâre, bu hayvanların dizginleri tamamen eline aldığı, insanı kendi güdülerinin esiri ettiği bir vahşet meydanıdır. Sâlikin yolculuğu, bu ormanı yok etmek değil, o ormanın sultanı olmaktır.
Hazret-i Mevlânâ, nefsin bu hayvânî yönünü yenmenin, onu öldürmenin değil, onu terbiye edip Hakk yolunda bir hizmetkâra dönüştürmenin sırrını fısıldar. O azgın at olan nefs, terbiye edildiğinde sâliki menzile ulaştıran bir Burak olur. O kükreyen aslan, yani benlik ve gazap, ehlileştirildiğinde “Esedullah” (Allah’ın Aslanı) sırrına mazhar olanların heybetine dönüşür.
Bu mücâhede ve riyâzet süreci, sâliki Nefs-i Levvâme’den geçirir. Pişmanlıklar, düşüşler ve yeniden ayağa kalkışlarla dolu bu çetin yokuşun sonunda bir düzlüğe varılır. O düzlük, Nefs-i Mülhime’nin başlangıcıdır. Artık sâlik, sadece bu hayvanların sesini değil, ilâhî ilhamların fısıltısını da duymaya başlar.
Nefs-i Mutmeinne’ye varış ise, bu iç ormandaki bütün hayvanların artık sahibini tanıdığı, onun emrine girdiği, sükûnete erdiği bir hâldir. Artık aslan, sahibinin yanında uysal bir kedi gibi yatar. Kurt, sürünün çobanı kesilmiştir. Bu, nefsin yok olduğu değil, aslî fıtratına, o ilâhî emaneti taşıyabilecek safiyete döndüğü makamdır. Artık içeride bir kavga, bir çekişme kalmamıştır. Her şey yerli yerine oturmuş, bir ahenk ve teslimiyet başlamıştır. Mesnevî’nin anlattığı o iç huzur, bu teslimiyetin meyvesidir.
Hamlıktan Pişmişliğe: Kâmil İnsanın Güneşi
Mevlânâ için seyr-i sülûk, bir pişme yolculuğudur. "Hamdım, piştim, yandım" sözü, bu yolculuğun en veciz özetidir. Nefsin alt mertebeleri, hamlığın ve çiğliğin alâmetidir. Ham insan, benliğiyle hareket eder; acıdır, kekredir.
Nefs-i Mutmeinne’ye ulaşan can ise artık pişmiştir. O, Aşk ateşinde, mücâhede ocağında olgunlaşmış bir meyve gibidir. Acılığı gitmiş, yerini tatlılık almıştır. Hazret-i Pîr, bu pişmiş, kâmil insanı bir güneşe benzetir. Güneş nasıl ki ham meyveleri olgunlaştırırsa, Nefs-i Mutmeinne sahibi de etrafındaki ham ruhların pişmesine vesile olur. Onun sohbeti, nazarı, sükûtu bile bir terbiye vesilesidir.
Güneş, ayrım yapmaz. Işığını ve sıcaklığını hem gül bahçesine hem de çöplüğe eşit bir cömertlikle sunar. Mutmeinne makamındaki arifin hâli de böyledir. O, artık “iyi-kötü”, “dost-düşman” ikiliğinin ötesine geçmiştir. Hakk’ın tecellîsi olarak gördüğü mahlûkata şefkatle, merhametle bakar. Onun varlığı, etrafı için bir rahmet ve huzur kaynağı olur. O, kendisi huzur bulduğu için, huzur dağıtan bir merkez hâline gelir.
Mesnevî’deki aşçı, bahçıvan, hekim gibi semboller, hep bu pişirici, olgunlaştırıcı, şifâ verici İnsân-ı Kâmil’i işaret eder. O, ruhların hekimidir; nefsin hastalıklarını bilir ve ilacını verir. O, gönül bahçesinin bahçıvanıdır; hangi dikenin sökülüp hangi gülün sulanacağını bilir. Bu makam, sâlikin sadece kendisi için değil, artık başkaları için de yaşamaya başladığı, varlığının bir hizmete dönüştüğü bir mertebedir.
Fırtınadan Limana: Huzurun Vahası ve Okyanusa Kavuşma
Mesnevî’nin diliyle alt mertebelerdeki nefs, fırtınalı bir okyanusta yolunu kaybetmiş bir gemi gibidir. Arzu dalgaları, öfke rüzgârları, şüphe girdapları onu bir o yana bir bu yana savurur. Gemi kaptanı olan akıl, nefs tayfasının isyanıyla baş edemez. Bu, emmâre ve levvâme hâlinin tam bir tasviridir.
Nefs-i Mutmeinne ise, o geminin nihayet sakin bir limana demir atmasıdır. Dışarıda fırtına devam etse bile, limanın içindeki gemi emniyettedir. Dalgalar artık onu sarsmaz. Bu, dış dünyadaki olayların sâlikin iç dünyasındaki sükûneti bozamaması demektir. Çünkü o artık gemisini, fırtınaların ve dalgaların da sahibi olan Mutlak Kudret’e teslim etmiştir. Bu teslimiyet, ona sarsılmaz bir itminan, yani tam bir güven ve emniyet duygusu verir.
Hazret-i Mevlânâ’nın kullandığı bir diğer güçlü temsil, çöl ve vahadır. Nefs ile yapılan yolculuk, kızgın kumlarla dolu, susuz, yakıcı bir çölde ilerlemeye benzer. Nefs-i Mutmeinne, bu uzun ve meşakkatli yolculuğun sonunda bulunan serin bir vahadır. O vahada mârifet pınarları akar, teslimiyet ağaçları gölge salar ve vuslat rüzgârı eser.
Nihayetinde bu liman, bu vaha, son durak değildir; okyanusa açılan bir kapıdır. Mevlânâ’nın en çok sevdiği sembollerden biri, damlanın denize kavuşmasıdır. Her birimiz, o Vücûd (Mutlak Varlık) okyanusundan ayrı düşmüş birer damla gibiyiz. Damla, damla olduğu sürece rüzgârda savrulur, güneşte buharlaşır, toprağa düşüp kaybolur. Ama ne zaman ki ait olduğu okyanusa geri döner, işte o zaman okyanusun kendisi olur.
Nefs-i Mutmeinne, damlanın okyanusu gördüğü, ona doğru aktığı ve nihayetinde ona kavuştuğu makamdır. Bu, “ölmeden evvel ölünüz” sırrının tecellîsidir. Ölen, damlanın sahte benliğidir. Dirilen ise, okyanusun hakikatiyle var olan bekâ hâlidir. Cüz’ün Küll’e, parçanın Bütüne rücû etmesidir. Artık arayanla aranan, sevenle sevilen bir olmuştur. Kavga bitmiş, arayış sona ermiş, sükûnet hâkim olmuştur. Mesnevî’nin hikâyelerle anlattığı o en büyük huzur, bu vuslatın, bu birliğin ta kendisidir.
Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme
Kavramlar Ağında Nefs-i Mutmeinne
Hiçbir menzil, tek başına bir ada değildir; her biri, kendinden öncekine yaslanan ve bir sonrakine kapı açan birer menzildir. Nefs-i Mutmeinne'nin sırrını anlamak için, onun komşularını ve içinde bulunduğu büyük Tasavvuf okyanusunu da görmek gerekir.
Her şeyden evvel Nefs denilen o büyük sırrı bilmek icap eder. Nefs, insanın kendi hakikatidir; kimi zaman en büyük perdesi, kimi zaman ise Hakk’a açılan en yakın kapısıdır. Nefs-i Mutmeinne, bu hakikatin perdelerinden sıyrılıp huzura kavuşmuş, aslî sükûnetini bulmuş yüzüdür. Bu huzur, kendinden önceki Nefs-i Mülhime basamağındaki çalkantıdan sonra gelir. Mülhime, ilham ile vesvesenin, hayır ile şerrin karıştığı bir imtihan sahasıdır. Sâlik, bu meydanda sebat gösterdiğinde, Mutmeinne'nin emin beldesine ayak basar.
Bu emin belde, Seyr-i Süluk denilen mânevî yolculuğun tam ortasıdır. Yolun başı Emmâre'nin karanlığı, ortası Mutmeinne'nin aydınlığı, sonu ise Sâfiye'nin saf nurudur. Mutmeinne, sâlikin artık geri düşme korkusundan büyük ölçüde emin olduğu, Hakk ile ünsiyet peyda ettiği bir konaktır. Bu konağın bir sonraki durağı ise Nefs-i Radiyye'dir. Mutmeinne'de Hakk'tan gelene teslimiyetle gelen bir huzur varken, Radiyye'de bu teslimiyet, tam bir rızaya ve sevinçli bir kabul edişe dönüşür.
Bu makamın Kur'ân'daki mührü, Fecr Sûresi'dir. "Ey mutmain olmuş nefs! Rabbine dön!" hitabı, sadece bir ayet değil, bu makama ulaşan her bir ruha, kendi hakikatinin derinliklerinden gelen ezelî bir çağrıdır. Bu çağrıyı duymak, İnsan olmanın sırrına ermektir. Zira İrfan ve Hikmet, kitaplarda yazan kuru bilgiler değil, insanın kendi nefsini bilerek Rabbini bulduğu bu tecrübenin ta kendisidir.
Terzibaba Hazretleri'nin işaret ettiği üzere, bu enfüsî (içsel) yolculuk, âfâkî (dışsal) âlemlerle de bir ahenk içindedir. Nefs-i Mutmeinne'nin bulunduğu mertebe, Hazarât-ı Hamse'de Ceberut âlemine, yani ilâhî isimlerin ve sıfatların tecellî ettiği kudret âlemine tekabül eder. Sâlik, kendi içinde huzuru bulurken, aslında varlığın daha yüksek bir katmanıyla hemhâl olur.
Bu derinlikli anlayışın anahtarlarından biri de Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri'nin Fusûsu'l-Hikem adlı eseridir. Özellikle İsmail Fassı, "Rabbine dön" emrindeki "Rab" kelimesinin sırrını açar. Bu dönüş, uzaktaki bir ilâha değil, her bir varlığın kendi hususî Rabbi'ne, yani onu terbiye eden, varlığını ayakta tutan ilâhî isme olan rücûdur. Bu, Tevhid'in en ince sırlarından biridir ve Mutmeinne makamında tadılmaya başlanır.
Kütüphanedeki Kaynaklar
Terzibaba İrfan Mektebi Kütüphanesi'nin üç temel direği olan Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri'nin sohbetleri, İbn Arabî'nin Füsûs'u ve Mevlânâ'nın Mesnevî'si, Nefs-i Mutmeinne'yi üç farklı ama birbirini tamamlayan pencereden bize gösterir.
Terzibaba Hazretleri'nin sohbet ve eserlerinde Nefs-i Mutmeinne, seyr-i sülûkun canlı, tecrübe edilen ve mürşid rehberliğinde aşılan bir menzili olarak karşımıza çıkar. Onun anlatımında bu makam, soyut bir fikir değil, "Yâ Hakk" zikrinin kalpte ve dilde pişirilmesiyle, Fecr Sûresi'nin tefekkürüyle ve sâlikin gördüğü zuhuratların tabir edilmesiyle yaşanan somut bir hâldir. Terzibaba, bu makamı yedi kat göğün dördüncüsü olarak resmeder ve "Rabb-ül Erbab'a dön" emrinin, sâlikin zihninde kendi kurduğu hayalî rablerden kurtulup, mutlak olan Rab'be yönelmesi olduğunu vurgular. Bu, yolun usûlünü, erkânını ve pratik adımlarını gösteren bir mürşid nazarıdır.
Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri, Füsûsu'l-Hikem'de meseleyi en derindeki vücûdî temellerine indirir. Onun için Nefs-i Mutmeinne, sadece bir ahlâkî arınma durağı değil, bir hakikat idrakidir. İsmail Fassı'nda ele aldığı üzere, "Rabbine dön" emri, nefsin kendi varlık kaynağı olan "Rabb-ı Hass"ına, yani kendisini terbiye eden ilâhî isme dönmesidir. Bu dönüş, kulun Hakk'tan ayrı bir varlığı olmadığının idrakidir. Râzı olan (râdıye) ile razı olunanın (mardıyye) birleşmesi, seven ile sevilenin aynı tecellînin iki yüzü olduğunu anlamaktır. İbn Arabî, bu makamdaki huzurun sebebini açıklar: Huzur, ikiliğin kalktığı yerde başlar. Bu, yolun hedefini ve varılacak yerin hakikatini anlatan bir ârif nazarıdır.
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri ise Mesnevî-i Şerîf'te bu hâli, gönle dokunan hikâyeler ve sembollerle anlatır. Nefsin Emmâre ve Levvâme'deki azgınlığı bir aslan veya inatçı bir eşek metaforuyla resmedilir. Nefs-i Mutmeinne ise bu vahşi hayvanın terbiye edilip sahibine hizmet ettiği, fırtınalı denizin durulup geminin selametle limana yanaştığı bir huzur anıdır. Mevlânâ için bu makam, aşk ateşinde pişmenin, hamlıktan kurtulup olgunlaşmanın bir meyvesidir. O, Mutmeinne'ye ermiş kâmil insanı, çiğleri pişiren bir "güneş" veya lezzetli yemekler hazırlayan bir "aşçı" olarak görür. Bu, yolun çilesini, mücadelesini ve sonunda ulaşılan mânevî lezzeti anlatan bir âşık nazarıdır.
Bu üç büyük nazar birleştiğinde, Nefs-i Mutmeinne'nin tam bir tablosu ortaya çıkar: Terzibaba'nın rehberliğinde yola çıkan sâlik, Mevlânâ'nın anlattığı aşk ateşiyle nefsini pişirir ve nihayet İbn Arabî'nin işaret ettiği Tevhid denizinde huzur bularak kendi hakikatine vasıl olur.
Değerlendirme
Nefs-i Mutmeinne bahsini tamamlarken, yolcuya hatırda tutması gereken birkaç inci tanesi bırakalım. Bu makam, basit bir psikolojik rahatlama veya dünyevî stresten kurtulma hâli değildir. O, bir vücût mertebesi idrakidir; kulun, kendisini var eden Rabb-ı Hass'ının tecellîsinden ibaret olduğunu sezmeye başladığı, böylece vehmî varlığının getirdiği yüklerden kurtulduğu bir özgürlük anıdır.
Bu makamın en büyük sırrı, "Rabbine dön" emrinin, aslında bir "kendine dön" çağrısı olduğunu anlamaktır. Zira kulun Rabbi, ondan ayrı ve uzakta değildir; onun hakikatidir. Bu dönüş, şirk-i hafîden, yani Hakk'ın yerine nefsin arzularını, toplumun beklentilerini veya zihnin kuruntularını rab edinmekten kurtuluştur. Huzurun kaynağı, tek olan Rab'be dönmekle gelen Tevhid selametidir.
Unutulmamalıdır ki, Nefs-i Mutmeinne yolun sonu değil, asıl yolculuğun başladığı yerdir. Burası, mücadelenin bittiği değil, şekil değiştirdiği bir menzildir. Artık nefs ile savaşmak yerine, Hakk ile beraber O'nun rızası istikametinde yürüme dönemi başlar. Bu, emin bir limandır; ama sâlik, bu limandan daha yüce okyanuslara, yani Radiyye ve Mardıyye'nin sonsuz rıza ve muhabbet ufkuna açılmak için demir almalıdır. Cenâb-ı Hakk, cümlemizi bu yolda sabit kılsın ve o emin beldeye vasıl olanlardan eylesin.