İçeriğe atla
Bekabillah
7706 kelime | 54 kaynak

Bekabillah

Seyr-i sülûk yolunun mübârek menzillerinden biri, vuslatın ta kendisi olan Bekabillah halidir. Bu, tasavvuf yolculuğunun zirvesidir. Yolun evvelinde sâlikin kendi varlık vehminden soyunması, "ben" zannından arınması vardır ki, buna Fenafillah denir; yani Hakk’ın Vücûdunda kendi izâfî varlığının yokluğunu idrak etmektir. Yolculuk burada bitmez. O yokluk deryasına dalan kulun, o deryanın kendisiyle yeniden var olması, Hakk’ın sıfatlarıyla bezenip O’nunla bâkî kalmasıdır Bekabillah. Fenafillah bir "ölüm" ise, Bekabillah Hakk ile "dirilmek"tir. Bu, bir yok oluşun değil, hakiki bir var oluşun, Asl’a döndükten sonra Asl ile kalmanın sırlarıdır.

Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı

Bekabillah kelimesi, Arapça bekâ (بقاء) yani "kalıcı olmak, devam etmek" ile bi-llah (بالله) yani "Allah ile, Allah vasıtasıyla" ifadelerinin birleşmesinden doğar. En yalın mânâsıyla "Allah ile bâkî olmak" demektir. Fakat bu bâkî oluş, kulun kendi başına, müstakil bir varlık olarak kalması değildir. Bu, kulun kendi cüz’î varlığının, Hakk’ın Küllî Vücûdunda eridikten sonra, o Vücûdun tecellîsi olarak yeniden zuhûra gelmesidir.

Bu menzile giden yol, fakr kapısından geçer. Fakr, kulun kendi varlığının hakikatte bir hiç olduğunu idrak etmesidir. Terzi Baba Necdet Ardıç Hazretleri bu sırrı şöyle açar:

Fakirden kasıt nefsi- nin fakirliğini ve kendinin bağımsız bir varlığı olmadığını, bütün varlıkta Hakk’ın varlığından başka bir varlık olmadığını anlamış olandır. Efendimiz (s.a.v) işte ben bu fakrım ile bütün peygamberlerin üzerine iftihar etmekteyim buyurmuştur. Her bir peygamberin kendisine âit mertebesi olduğundan ve o mertebenin hükümleri geçerli olduğundan üst mertebelerde fakir değillerdir onların fakirliği kendi mertebelerindedir, ancak Efendimiz (s.a.v) bütün mertebeleri ihatâ edip kendi bünyesinde bulundurduğundan onun fakrı bütün mertebelerin fakrıdır. Örneğin Îsâ (a.s) teşbihi fakrda yâni fenâfillahın fakrındadır. Îsâ (a.s) o fakrlığı içinde sâkin olmuştur, Efendimiz (s.a.v) ise bakâbillah fakrı içinde mi’racını tamamladıktan sonra Allah’ın varlığıyla beraber var olarak görevini yapmaya başlamıştır, geriye dönmüştür.

Bu iki makam arasındaki fark, bir peygamberin mertebesiyle anlatılacak kadar incedir. Hz. İsa’nın (a.s.) makamı, fenâfillah’tır; Hakk’ın tecellîsinde kendini yok bilme, o tecellîde sâkin olma halidir. Bu, teşbihin, yani Hakk’ı yaratılmışlarda görmenin getirdiği bir fakrdır. Fahr-i Kâinat Efendimiz’in (s.a.v.) makamı ise, bu yokluk idrakinden sonra, Hakk ile var olarak halkın arasına geri dönmektir. O, Mi’rac’ında Zât’a vasıl olmuş, fenâ bulmuş, sonra Bekabillah ile, yani Hakk’ın varlığıyla var olarak kulluk görevine, irşad vazifesine dönmüştür. Bu, hem tenzihi (Hakk’ın aşkınlığını) hem teşbihi (Hakk’ın her yerdeki mevcudiyetini) cem eden Muhammedî makamdır. Fenâ, gitmektir; Bekâ ise gittikten sonra Hakk ile dönmektir.

Fenafillah, Bekabillah'ın bir nevi perdesidir. Gecenin gündüzü örtmesi gibi, fena hali de beka hakikatini örter ve ona hazırlar. Kul, kendi vehmî varlığının gecesine bürünmeden, Hakk’ın bâkî varlığının güneşiyle aydınlanamaz. Terzi Baba bu ince noktayı bir misalle aydınlatır:

Gecenin aynı zamanda istirihat zamanı olması Bekabillah’ın Fenafillah ile örtülü olmasıdır. Attığın zaman sen atmadın, fakat Allah attı. Âyeti ile Hakk’ın failiyette kulun istirahatte-uyku halinde olmasıdır.

Kulun iradesi, fiili, varlığı "istirahate" çekildiğinde, yani fenâ bulduğunda, Fâil-i Mutlak olan Hakk, onun eliyle, diliyle, gözüyle iş görmeye başlar. Bu, Bekabillah halidir. Bu hâli yaşayan arif için artık kendi varlığından bir gölge kalmamıştır. Tıpkı atmosferin dışına çıkan bir yolcunun, dünyanın gölgesinden kurtulup sürekli güneşin ışığına mazhar olması gibi, nefs karanlığından çıkan kul da Nûr-u İlâhî’nin içinde sürekli bir "gündüz" yaşar. Terzi Baba bu hâli şöyle tasvir eder:

Diyelim ki! Elimizde peykler misali bir aracımız vardır, ve bu araç ile dünyadan yüz kilometre yukarıya çıktık, dünyadan ve tesirlerinden kurtulduk o halde güneşe perde olacak bir vesile olmadığından biz devamlı güneş ile karşı karşıya olduğunuzdan o mahalde izâfi olan ne gündüz ne gece olacaktır. Orada oluşan hadise ise Nûr-u İlâhiyyenin bizi sarmış olduğunu ve hep gündüz hükmü ile orada yaşadığımızı fark etmiş olacağımızdır, işte bu da Bakâbillâh’tır. Yâni kendi nefs-î varlığından gölge yapacak hiç bir şeyin kalmaması ve tamamen Hakk ile Hakk olmuş olmamızdır. Bu halin tarifi ise, Efendimizden bildirilen. “benim, rabb’ım ile öyle bir zamanım vardırki, oraya ne bir Nebi-i mürsel ve nede bir melek-i mukarrep giremez” diye buyurduğu yaşam halidir.

Bu öyle bir vuslat anıdır ki, araya ne bir melek ne de başka bir peygamber girebilir. Bu, Zât’ın Zât ile olan sırrıdır. Bu hâlin en kâmil örneği, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) Mi'rac yolculuğudur. Bu yolculuk, sadece göklere yapılan fizikî bir seyahat değil, aynı zamanda her sâlik için nefs mertebelerinden geçerek Hakk’a ulaşmanın ve O’nunla bâkî olmanın yol haritasıdır. Terzi Baba, Kur'ân'ın bâtınî manalarını harflerin ve sayıların diliyle okuyarak, Mi'rac'ın Bekabillah ile olan bu derin bağını gözler önüne serer:

Ahad olan Ahmed mi’raca başladığı zaman âlemin nefs-i emmâre kaynağı hem de Zât-ı tecelli kaynağı olan Mekke’den Mi’raca başlamış oldu. Buradan nefs-i levvâme kaynağı olan Kudüs’e oradan da Mi’raca çktı... Bu sûreler ile Kûr’an yani Zât hatm olur ama Bekâbillah/Marifet mertebesinin bir sonu yoktur.

Mi'rac, en alt nefis mertebesi olan Emmâre'den başlayıp en yüce makamlara uzanan bir yükseliştir. Kur'ân'ı hatmetmek Zât'a ulaşmak gibidir, ama Bekabillah, o Zât deryasında seyre devam etmektir; onun bir sonu yoktur. Bu yolculuğun zirvesi, Necm Sûresi'nde tarif edilen o mübarek andır. O anda kalp, gördüğünü yalanlamaz; göz, gördüğünden şaşmaz ve haddini aşmaz. Bu, şüphenin ve ikiliğin bittiği, yakîn ilminin hâle büründüğü makamdır.

مَا كَذَبَ الْفُؤَادُ مَا رَأَى {النجم/11} “ma ke­zebel fuadü ma rea” “fuad rû’yet ettiğini (gördüğünü) tekzib etmedi (yalanlamadı) ,” مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَمَا طَغَى {النجم/17} “ma za­ğal basarü ve ma tağa” “gördüğünü kalbi yalanlamadı”. “gözü ne şaştı ne de aştı”. ... İşte burada beni gören Efendimizin (s.a.v) “Beni gören Hakk’ı gördü” dediği hadisedir. ... Yani Birden Bire Ahad’dan Vahid’e olan sefer bu efendimizin seferidir. Bizlerin ise Vahid’den Ahad’a olan seferimizdir.

Bu ayetler, Bekabillah halinin Kur'ânî delilidir. O makamda fuad (gönül) ile basar (göz) bir olur. Görülen Hakk, gören Hakk, gösteren Hakk'tır. "Beni gören Hakk'ı gördü" hadîs-i şerîfi, bu sırrın İnsân-ı Kâmil suretinde tecellisidir. O, Hakk'ın aynası olmuştur; o aynaya bakan, kendi hakikatini ve Hakk'ı müşahede eder. Efendimiz'in (s.a.v) seferi, Ahadiyyet Zâtı'ndan, isim ve sıfatların tecelligâhı olan Vahidiyyet mertebesine, yani halka rahmet olmak üzere bir iniştir. Bizim seferimiz ise, bu kesret âleminden, yani Vahidiyyet'in tecellilerinden toplanıp, her şeyin aslı olan Ahad'a, yani BİR'e doğru bir yükseliştir. Fenafillah bu yükselişin zirvesi, Bekabillah ise o zirveden âlemlere Hakk'ın nazarıyla bakmaktır.

Terzibaba'nın Nazarıyla Bekabillah: Aslı ve Mertebesi

Bekabillah sırrı, sâlikin seyr-i sülûk dağlarını aşıp, kendi benlik vadisinden geçip, Varlık’ın menbaına ulaştıktan sonra, o Varlık ile yeniden âlemlere nazar kıldığı bir zirvedir. Fenafillah bir “yok olma” idraki ise, Bekabillah o yokluğun içinde ebedî bir “var olma”nın adıdır. Fenafillah, Hakk’ın celâliyle yanmaktır; Bekabillah ise o yanışın ardından Hakk’ın cemâliyle yeniden, ama bu kez O’nunla birlikte var olmaktır. Bu, kulun kendi izâfî varlığından tamamen soyunup, Hakk’ın mutlak varlığıyla beka bulması, O’nunla görmesi, O’nunla işitmesi, O’nunla yürümesidir.

Bu yolculuk, bir vehimden ibaret olan kendi müstakil varlığımızı terk edip, asıl sahibine iade etme yolculuğudur. Bekabillah, bu iadenin sonunda padişahın “Bu mücevher de, hazine de, sen de Benimsin” dediği ve kulun bu sırra tam bir vukûfiyetle erdiği andır. Artık bakan da O’dur, bakılan da; gören de O’dur, görünen de. Bu, aklın sınırlarının bittiği, kalbin müşâhedesinin başladığı yerdir.

Varlık Mertebeleri ve Esmâ Tecellileri Olarak Bekabillah

Kâinatta var olan her ne varsa, Zât-ı Mutlak’ın kendi Zât’ından yine kendi Zât’ına bir tenezzülüdür. Bu tenezzül, bir gizli hazine olan Hakk’ın bilinme arzusunun, yani “Muhabbet”in eseridir. Bu iniş, mertebe mertebedir. Her bir mertebe, bir Hazret (ilâhî mevcutiyet düzlemi) olarak isimlendirilir. Bu Hazretlerde, Esmâ'ül Hüsnâ dediğimiz ilâhî isimler tecellî eder ve varlık sahasına çıkar. Sâlikin yolculuğu da bu mertebeleri bir bir idrak ederek aslına doğru çıkmasıdır. Bekabillah, bu çıkışın ve yeniden inişin kemâle erdiği makamdır.

Seyr-i sülûkta sâlik, evvela fiillerin fâilinin Hakk olduğunu idrak eder (Tevhid-i Ef’âl). Sonra isimlerin ve sıfatların da asıl sahibinin Hakk olduğunu anlar (Tevhid-i Esmâ ve Tevhid-i Sıfât). En nihayetinde, bütün bu varlıkların ve kendi varlığının dahi Hakk’ın Zât’ından ayrı bir vücûdu olmadığını idrak eder ki, bu Tevhid-i Zât mertebesidir. Bekabillah, bu Tevhid-i Zât idrakinin sâlikte bir hâl olarak yerleşmesidir. Artık sâlik, kendi varlığının Hakk’ın Zât’ından başka bir şey olmadığını, kendi izâfî varlığının bir gölgeden ibaret olduğunu tam bir yakîn ile bilir. Terzibaba Hazretleri’nin bir sohbetinde bu hâl şöyle ifade edilir:

Padişah burada sıfatların kökenlerinin Allah’ın zâtına dayandığını ve varlıklarını O’ndan aldığını idrâk ediyor. Tevhîd-i Zât mertebesinde, kendi zâtının aslında Allah’ın zâtından başka bir şey olmadığını idrâk ediyor . İzâfi varlığını kaybediyor. Onun yerine Hakkani varlığını, zâtını bulmuş, Hakk’la bâkî, bakâbillah olmuştur. Artık bu kimseler ölmezler. Çünkü ölmeden evvel ölüp daha bu dünyada iken Hakk’la ve Hakk'ta dirilmişlerdir .

Bu “Hakk’la bâkî olma” hali, sâlikin artık kendi cüz’î aklıyla değil, Küllî Akıl ile bakmaya başlamasıdır. Kendi iradesiyle değil, Hakk’ın iradesiyle hareket etmesidir. Bu, bir yok oluş değil, asıl varlığa bürünerek sonsuz bir dirilişe ermektir. Sâlik, bu mertebede kendi beden toprağının, ilâhî tecellîler ile nasıl sarılıp sarmalandığını müşâhede eder. Gerçek cennetin bu olduğunu anlar.

Gerçek cennet Allah (c.c.)’ın kişiyi fiilleriyle, isimleriyle sıfâtlarıyla ve tümden zâtıyla sarmasıdır. Biz bunu talep ediyorsak eğer gerçek Hakk dostuyuz. O kişiler işte kendi varlıklarını Allah (c.c.)’ın zâtı ile sarıp beden topraklarında görünecek yer bırakmazlar. Bu hale de “bakâbillah” derler. Herhangi bir mahal fenâfillah’tan sonra bakâbillah hükmü ile hayatını sürdürüyor ise Hakk’ın varlığından başka kendi varlığında varlık bulamıyorsa ve “kimse kimse değildir” sözünün hakîkatine ulaşmış ise “o kimse” denilen bütün varlıkların Hakk’ın varlığında olan isimlerin birer tecellisinden başka bir şey olmadığına âriftir.

Bekabillah bir soyutlanma hali değildir. Tam aksine, sâlikin Fenafillah’ta yaşadığı ruhânî tecrübeyi, Hakk ile bâkî olarak tekrar halkın arasına, beşeriyet âlemine indirmesidir. Bu, Hakk’ın varlığıyla halkın içinde bulunma, O’nun rahmetinin ve irfanının bir tecellîgâhı olma halidir. Bu makamda sâlik, her şeye daha yukarıdan, daha derinden, Hakk’ın nazarıyla bakar.

Fenâfillah’tan sonra yâni uluhiyyeti kendisinde bulan bir kimse bakâbillah hükmü ile yeryüzüne iner. Bu kişi meselelere külli akıl ile bakmaya başlar ve bu şekilde aklı cüz’ ve onun biraz üzerindeki diğer akıllara yönelik olarak benzetmeler ile verilen bilgilerin gerçeğine ulaşır ve yaşar.

Bu, marifet mertebesidir. Marifet, bilginin ötesinde, tadarak, yaşayarak, bizzat o hâl olarak idrak etmektir. Asr Sûresi’nde işaret edilen dört kurtuluş reçetesinin sonuncusu olan “sabrı tavsiye etmek” de ancak bu makamda tam manasıyla gerçekleşir. Çünkü Bekabillah sahibi, halkın içinde Hakk ile sabreder.

Marifet Mertebesinin Salahı – Bekabillah ile halkın arasına sefer ettikten sonra Halka sabretmek diye ifade edebiliriz. Surenin ve ayetin son kelimesi SABR’dır. Esma-i Hüsna sıralamasında 99ncu yani son sırasında yer almaktadırki çok manidardır.

Bekabillah, Esmâ’nın ve sıfatların tecellî ettiği bu kevnî âlemde, o tecellîlerin ardındaki Mutlak Zât’ı müşâhede ederek ve O’nunla olarak yaşamaktır. Bu, her bir varlığın kendi hakikatine, yani kendi Rabb-i Hâs’sına olan yolculuğunda, onların hepsinin merkezinde duran Hakk-ı Mutlak ile bir olmaktır.

Harflerin ve Sayıların Dilinden Bekabillah'ın Sırları

İrfan yolunda her harfin bir ruhu, her sayının bir sırrı vardır. Kur’ân-ı Kerîm, kâinatın ve insanın bir nüshasıdır. İnsan da konuşan Kur’ân’dır. Bu yüzden Terzibaba mektebinde harflerin ve sayıların ilmi olan cifr, hakikatlerin bâtınî yönlerini anlamada bir anahtar olarak kullanılır. Bekabillah makamı da bu sırlı dilde kendine has işaretler taşır.

Bu işaretlerin en belirgini (11) sayısıdır. Zira (11), bir ve bir’in yan yana gelmesidir. Bu, Hakk ve halk ikiliğinin, Zâhir ve Bâtın’ın, tenzih ve teşbihin ortadan kalktığı, Vahdet’in “iki bir” şeklinde zuhur ettiği Tevhid-i Zât makamının sayısal ifadesidir. Bir, Hakk’ı temsil ederken, yanındaki bir de Hakk’ın tecellîsi olan kâmil insanı, yani Bekabillah makamındaki kulu simgeler. Terzibaba Hazretleri, birçok eserinde bu (11) sayısının sırrına işaret eder:

Hesaplamadan anlaşıldığı üzere sûre sıra değeri ile ismi (11) sayısını vermektedir. Bu da Tevhid-i Zât/Hazreti Muhammed ve Marifet/bekâbillah mertebesidir. (11) Bir yönü ile Tevhid-i Zât/Hazret-i Muhammed “ bir bâtında doğan ikiz kardeş” İnsân ve Kûr’ân dır… Bu ikiz kardeşin Zât mertebesinden olan yolculuk seyirleri ile bu âlemde buluşmaları Kadir gecesinde olmuştur. (11) Bir yönü ile Marifet/bekâbillah Kadir gecesinin gündüzü ile oluşan Kaadir günü (28) mertebe ile bu hakîkatlerin aktarımının oluşması halidir.

Mutaffifîn Sûresi’nin ebced değeri de, Mushaf’taki sıra numarasının toplamı da (11) çıkıyor ve bu, doğrudan Bekabillah mertebesine bağlanıyor. Yine Kıyâmet Sûresi’nde geçen "Yevm’il kıyâmeti" kelimesinin harf sayısı da (11) olarak tespit ediliyor ve bu, Fenafillah makamındaki İsevîliğin (10) üzerine çıkan Muhammedî Bekabillah (11) makamına bir işaret olarak yorumlanıyor:

Yazıda görüldüğü gibi sureten kelimenin sembol şekli içinde (11) asli harf vardır... Ayrıca, (11) Makam-ı Hazret-i Muhammediyye-Bekâbillah (10) Makam-ı İsevîyyet-Fenâfillah mertebelerini ifade etmektedir.

Bu ilim, Esmâ’ül Hüsnâ’nın sayısal değerlerinde de aynı sırlara rastlar. Mesela, el-Mübdi’ esmâsının sayısal değeri (56)’dır ve toplamı (5+6=11) eder. Bu, her başlangıcın ardındaki Tevhid-i Zât hakikatine bir işarettir. Yine, el-Mugnî esmâsının değeri (1100)’dür ki bu da (11)’in katlarıdır ve Bekabillah makamının hem Gani (ihtiyaçsız) hem de Mugni (ihtiyaç giderici) olma vasfını birleştirmesine delalet eder.

اَلْمُبْدِئُ) ) Mübdi esmâsının sayısal değeri, (م) Mim: 40, (ب) Be: 2, (د) Dal: 4, (ى) Ye: 10 dur. Toplamı, 40+2+4+10= 56 dır. 5+6= 11 dir. (11) Hazreti Muhammed ve Tevhid-i Zât mertebesidir. ... اَلْمُغْن۪ي) Mugni esmâ-i İlâhiyyesinin sayısal değeri; (م) Mim: 40, (غ) Gayın: 1000, (ن) Nun: 50, (ى) Ye: 10 dur. Toplamı, 40+1000+50+10= 1100 dür. (11) Tevhid-i Zât ve Hazreti Muhammed mertebesidir.

Bu sayısal tevafuklar, kâinat kitabının her zerresine sinmiş olan Tevhid mührünün farklı açılardan okunmasıdır. Bekabillah makamına eren ârif, artık bu dili anlar ve kâinata baktığında sadece harfleri ve sayıları değil, onların ardında konuşan Hakk’ı işitir.

Fenafillah ve Bekabillah: İsevî ve Muhammedî Makamların Farkı

Peygamberler, insanlığa Hakk’a giden yolları göstermek için gönderilmiş ilâhî rehberlerdir. Her birinin getirdiği mesaj ve yaşadığı hâl, seyr-i sülûkun bir mertebesine karşılık gelir. Bu bağlamda, Terzibaba irfanında Hz. İsa (a.s) ve Hz. Muhammed (s.a.v) arasındaki fark, Fenafillah ve Bekabillah makamlarının en güzel izahlarından birini sunar.

Hz. İsa, ruhânî bir varoluşun, beşeriyetten soyunup Hakk’ta fâni olmanın zirvesidir. Babasız dünyaya gelişi, ruhanî yönünün baskınlığı ve bedeniyle göğe çekilmesi, onun Fenafillah mertebesindeki seyrini tamamladığını gösterir. O, Hakk’ta o kadar fâni olmuştur ki, kendi varlığı adeta ortadan kalkmış, sadece Hakk’ın bir zuhuru olarak kalmıştır.

Îsâ a.s’ın fizik olarak diğer varlıklar gibi ölmeyerek göğe çekilmesinin sebebi fenâfillah mertebesinde olup tekrar yeryüzüne gelişinde bakâbillah’a ulaşması içindir. Îsâ a.s yaşam olarak nefsâniyetinden yâni beşeri kimliğinden öldü. Onun baba tarafı Rûh’ül Kudüs olduğu için o zâten ölmez... Îsâ a.s fenâfillah mertebesinde olduğundan dolayı onun şeriatı da yoktu.

Hz. İsa’nın makamı, ruhânî bir zirvedir. Ancak yolculuk burada bitmez. Fenafillah, bir duraktır, menzil değildir. Asıl kemâl, bu ruhânî idraki tekrar beşerî hayata, halkın arasına, dünyanın içine indirebilmektir. İşte bu makam, Bekabillah makamıdır ve bu makamın mimarı, sultanı Hz. Muhammed Mustafa’dır (s.a.v).

Hz. Peygamber, hem ruhânî hem de beşerî hayatı en kâmil şekilde birleştirmiştir. O, Mi’râc’da Hakk ile Hakk olmuş, Zât’a vasıl olmuş, ancak orada kalmamıştır. Gördüğünü, bildiğini, olduğu hakikati tekrar ümmetinin arasına indirmiş, onlara bir rahmet olmuştur. O, evlenmiş, ticaret yapmış, devlet yönetmiş, savaşmış ve barış yapmıştır. Bütün bunları yaparken bir an bile Hakk’tan gâfil olmamıştır. Bu, Bekabillah’tır: Hakk ile halkın içinde olmak.

Ancak hazreti Resûlullah (s.a.v) onun üzerinde olan bakâbillah mertebesi ile yeryüzüne geldiğinden Hakk’ta baki olarak uzun bir peygamberlik süresi ve bütün beşeriyetiyle yaşamını ortaya koydu.

Bu iki büyük peygamberin mertebeleri arasındaki fark, bir eksiklik veya fazlalık meselesi değil, ilâhî bir tertip ve seyrin iki farklı aşamasıdır. Hz. İsa’nın Fenafillah’ı, Hz. Muhammed’in Bekabillah’ına bir hazırlıktır. Nitekim ahir zamanda Hz. İsa’nın tekrar yeryüzüne inip Hz. Mehdi ile buluşması ve Muhammedî şeriat ile amel etmesi de bu sırra işarettir. Fenafillah makamında göğe çekilen, Bekabillah makamını yaşamak için yeryüzüne inecektir.

Bakâbillah mertebesinin mimarı ise hazreti Resûlullah (s.a.v)’dır. Bu nedenle Îsâ a.s bu bilgi üzere gelecek ve bâtılı devirecek, yasakları kaldırıp doğruluğu ortaya getirecektir. Hz. Mehdi (a.s) ile birleşip, küfre karşı savaşacaklar ve devirleri bittikten sonra Muhammedî şeriat ile vefat edecektir.

Bu yüzden Efendimiz (s.a.v), Mi’râc’ın ertesi sabahı, “Men reâni fekad real Hakk” yani “Beni gören Hakk’ı görmüştür” buyurmuştur. Bu, “Bende benden bir şey kalmadı, benden gördüğünüz Hakk’ın varlığından başka bir şey değildir” demektir. Bu, Bekabillah makamının en net ifadesidir. Kulun aynası o kadar saflaşmıştır ki, artık sadece Hakk’ı yansıtır. Bu, en büyük kulluk ve en büyük hürriyettir.

Kevnî Tecellîler ve Zıtların Birliği: Şems ve Kamer'in Vuslatı

Hakikat âleminde her zâhirî tecellî, bâtınî bir ma’nânın perdesidir. Gökyüzündeki Güneş (Şems) ve Ay (Kamer) de sadece birer gök cismi değil, aynı zamanda irfan yolunun iki büyük mertebesinin sembolüdür. Terzibaba Hazretleri’nin sohbetlerinde bu sembolizm, Fenafillah ve Bekabillah hakikatlerini anlamak için sıkça kullanılır.

Güneş, kendi ışığına sahip olan, varlığın ve hayatın kaynağıdır. O, Zât’ın, marifetin ve Bekabillah makamının sembolüdür. Ay ise ışığını Güneş’ten alan, onun bir yansıması olan, geceye hükmeden bir nurdur. O da hakikatin, Fenafillah makamının ve Hakîkat-i Muhammediyye’nin sembolüdür. Gece, Fenafillah’ın sükûneti ve yokluk idrakidir. Gündüz ise Bekabillah’ın zuhuru ve Hakk ile var olma halidir.

Gece fenâfillah, gündüz bakâbillah hükmündendir, ki bunlar Allah (c.c.)’ın zâti işaretleridir.

Gece olduğunda Ay (Kamer) zâhir olur, Güneş (Şems) ise bâtına çekilir. Gündüz olduğunda ise Güneş zâhir olur, Ay bâtında kalır. Bu, sâlikin seyrindeki hallerin de bir ifadesidir. Bazen Fenafillah’ın istiğrak halinde kaybolur, bazen de Bekabillah’ın sahv (ayrım) halinde âlemlere nazar kılar. Lakin kemâl, bu ikisinin birliğindedir. Kıyâmet Sûresi’nde geçen “Güneş ve Ay toplandığı zaman” ayeti, işte bu tevhidin, bu Cem'ül Cem makamının işaretidir.

Ma’nâ olarak cem edersek, Şems; Marifet/bekâbillah, Kamer; Hakîkat/fenâfillah, Bu da Cem’ül Cem olmaktadır.

Bu birleşme, zıtların birliğidir. Gece ile gündüz, zâhir ile bâtın, fenâ ile bekâ artık birbiriyle çekişen iki ayrı kutup değil, aynı hakikatin iki farklı yüzü olarak idrak edilir. Bu, aklın “ya o, ya bu” dediği yerde, kalbin “hem o, hem bu” sırrına erdiği yerdir. Şems ve Kamer’in sayısal değerlerinin toplamı da bize yine aynı sırrı fısıldar:

“Şın-300”, “Mim-40”, “Sin-60” dır. (300+40+60= 400 ) dür. “Kaf-100”, “Mim-40”, “Re-200” dür. (100+40+200= 340 ) dır. (400+340= 740 ) dır. (7+4= 11 ) dir. ( 11 ) Hazret-i Muhammed, Tevid-i Zât ve Marifet/bekâbillah mertebesinde toplandığı ortaya çıkmaktadır.

Güneş ve Ay’ın ebced değerleri toplandığında yine (11) sayısına, yani Bekabillah makamına ulaşılır. Bu, kâinattaki her zuhurun, Mutlak Varlığın bir kendini kayıtlayışı olduğunu, Bekabillah’ın ise bu kayıtların ardındaki mutlak birlik olduğunu gösteren bir işarettir. Bu makama eren kişi için artık hiçbir şey “merkezinden kaymış” değildir. Her şey, olması gerektiği yerdedir. Çünkü o, artık olaylara kendi cüz’î nefsinden değil, her şeyi yerli yerinde tutan Merkez’in nazarından bakmaktadır.

“her şeyi merkezinde bırakırdım” sözü Bekabillah mertebesinin sözü olabilir. Ancak bu mertebedeki kişi varlığa baktığında aynı anda hem doğrudan Hakkı hem de Hakk’ın o varlıktaki hususi kayıtlanmış zuhurunu müşahede edebilir. Fenafillâh mertebesinde Haktan gayrı bir şey görmek mümkün değildir.

Bekabillah, Fenafillah’ta Hakk’tan gayrı bir şey görmeme halinden, her şeyde Hakk’ı görme haline geçiştir. Bu, kâinatı ve içindeki her zerreyi, Hâlık'ın bir sanatı, bir tecellîsi, bir ismi olarak sevme ve her şeyi tam da olması gereken yerde, kendi merkezinde, tam bir teslimiyet ve hayranlıkla müşâhede etme makamıdır.

Terzibaba Geleneğinde Bekabillah'in Yaşanması

Hakk yolunun bilgisi kitap satırlarında donup kalan bir mürekkep lekesi değil, yaşayan, tecrübe edilen, kâmil bir gönülden diğerine akan bir hayat pınarıdır. Bekabillah (Hakk ile bâkî olmak) dediğimiz o yüce makam da, kuru bir tarifin ötesinde, sâlikin bütün varlığıyla tattığı, yaşadığı bir hâldir. Fenâfillah'ta kendi vehmî varlığından soyunan, bir "hiç" olduğunu idrak eden can, orada bırakılmaz. Maksat yok olmak değil, Hakk ile yeniden ve hakiki bir varlığa kavuşmaktır. Bu kavuşma, bu yeniden doğuş, Bekâbillah sabahında gerçekleşir.

Bu makam, teorik bir hedef değil, sülûkun bizzat kendisinde, mürşid-i kâmilin rehberliğinde, atılan her adımda, alınan her nefeste, kılınan her namazda yaşanan bir dönüşümdür.

Sülûk Yolu: Mürşid Rehberliğinde Ölmek ve Yeniden Doğmak

Hakk’a giden yol, bir mürşid-i kâmilin elinde şekillenen bir sanattır. Sâlik (yolcu), ham bir maddedir; mürşid ise o maddeyi işleyip ondan bir şaheser çıkaran sanatkârdır. Bu sanatın en temel usûlü, "ölmeden evvel ölmek" sırrıdır. Mürşid, müridini önce öldürür, sonra diriltir. Bu ölüm, cismin toprağa girmesi değil, nefsaniyetin, "ben" zannının ortadan kalkmasıdır. Bu diriliş ise, Hakk'ın varlığıyla, O'nun sıfatlarıyla yeniden var olmaktır.

Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri'nin irfan pınarından akan hikmete kulak verelim:

Çünkü gerçek mânâda Hakk talibi sâlik, mürşidinin gölgesi mesabesindedir. Tecellîyi ilâh-i olan celâli tecellîler ile öldürürler ve ölürler, cemâli tecellîler ile doğarlar ve yaşarlar. (O ki ölüm ve hayatı hanginizin daha güzel davranacağını denemek için halk etti.....67/2 Mülk Sûresi/2. âyeti) İlâhi tecellîler hiçbir an kesilmeden devam eder.

  • Nefsani, bireysellik ve birimsellik anlayışlarını öldürdüler.
  • Hakk’ın varlığında fâni olduklarını idrâk ederek öldüler.
  • Fenâ ile Hakk’ın varlığında kendi hakîkatlerine doğdular.
  • Hakk’ın varlığı ile bâkî olarak yaşadılar.

Mürşid bu "öldürme" işini Celal tecellîleri ile yapar. Sâliki zorluklarla, imtihanlarla, nefsine ağır gelen hallerle karşılaştırır. Bu, sâlikin Fenafillah (Hakk'ta fânî olma) tecrübesidir. Bu yokluk vadisinde sâlik bir başına bırakılmaz. Mürşid, bu defa Cemal tecellîleri ile onu yeniden "doğurur". Hakk'ın rahmeti, lütfu ve sevgisiyle onu sarıp sarmalar. Bu, sâlikin kendi hakikatine doğduğu, Hakk ile bâkî olduğu Bekâbillah'ın başlangıcıdır.

Bu yolculuk, Nahl Sûresi'nde işaret edilen bal arısının serüvenine benzer:

Bir bakıma derviş önce “İşçi” arı gibidir. Topladığı balları dergahı olan kovana taşır. Daha sonra “Erkek” arı gibi ölür. Fenafillah mertebesini yaşar. Tam kemalat ile Bekabillah mertebesine ulaşabilirse “Kraliçe” arı gibi oğul verir. Kendi kovanını açar. Cemaati olur. Bal marifet demektir.

Sâlik, yolun başında bir "işçi arı"dır. Dünyanın çiçeklerinden mânevî özleri toplar ve bunları mürşidinin dergâhı olan "kovan"a taşır. Burada topladığı her şey, Fenâfillah tecrübesiyle yok olur. Artık "ben bilirim" yoktur. Bu tam teslimiyet ve yokluktan sonra, eğer kemâle ererse, bir "kraliçe arı" gibi Bekâbillah ile yeniden doğar. Artık o, sadece bal toplayan değil, marifet (irfan) balını üreten ve başkalarına da irşad eden bir kaynak hâline gelir.

Bu yolda ilerlemek, sadece istemekle olmaz. Gavs-ı Âzam Abdülkâdir Geylânî Hazretleri'nin dilinden bize ulaşan şu ilâhî sesleniş, yolun usûlünü açıklar:

Yâ Gavs, cisimlerden ve nefsinden çık, sonra kalplerden ve rûhlardan çık, sonra hüküm ve emirden çık, ki bana vâsıl olasın!

Cisimlerden çıkmak, kendini bu beden zindanına hapsetmemektir. Nefsinden çıkmak, "ben" davasından vazgeçmektir. Kalplerden ve ruhlardan çıkmak, kendi manevî hallerine, zuhurat ve keşiflerine bile takılıp kalmamaktır. Hüküm ve emirden çıkmak ise, "ben emirlere uyuyorum" diye kendini ayrı bir varlık olarak görme ikiliğinden kurtulmaktır. Bu mertebeleri bir bir aştığında, varlığında en ufak bir "sen" kırıntısı kalmadığında, Fenâfillah'a, oradan da Bekâbillah'a kapı açılır. Bu çıkış, beşerî duyguların ilâhî vasıflara dönüşümüdür.

Kişi eğer tarikat mertebesinden hakîkât mertebesine yükselmek istiyor ise bu beşeriyetinden kaynaklanan duygusallığını terketmelidir. Bu kesme tabî ki bıçakla kesilme gibi kesin ölçülere bağlı bir kesilme değildir. Kişi tevhîd hakîkâtleri ile kendisini donatmaya başladığı andan îtibaren bu beşeri duygu halleri yavaş yavaş kendisinden çıkmaya başlar ve yerine bunların ilâhî halleri gelir.

İbadetin Bâtını: Namaz ve Zikir ile Bekâbillah'a Varmak

Bekâbillah makamı, ibadetlerin içinde yaşanan, zikrin derinliklerinde tadılan bir haldir. Zahirde yapılan her ibadet, sâliki bu hakikate hazırlayan birer adımdır. Ömür boyu kılınan namazlar, hepsi tek bir hakiki ibadete, tek bir hakiki secdeye ulaşmak içindir.

Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri, bu sırrı şöyle ifşa eder:

Bütün ömür boyu kılacağımız namazlarımız netice olarak önce iki rekâta buradan da tek rekât namaza dönüşmektedir. Diğer bütün kıldığımız namazlar bunların tekrarıdır. Bu tekrarlar bizi yavaş yavaş hakiki namaza yönlendirmektedir. ... Sonuç olarak bütün bu namazların bizi götüreceği iki rekâtlık namazın bir rekâtı fenâfillah, bir rekâtı ise bakâbillah’tır.

Kıldığımız her namaz, bizi o iki rekâtlık hakikat namazına hazırlar. İlk rekât, Fenâfillah secdesidir. Orada kendi varlığını, benliğini Hakk'ın önünde secdeye bırakırsın. İkinci rekât ise, Bekâbillah kıyamıdır. O secdeden, artık kendi varlığınla değil, Hakk'ın varlığıyla, O'nun seni "kaldırmasıyla" kıyama durursun. Artık namazı kılan sen değil, senin varlığında Hakk'ın kendisidir. "Salât-ı daimun" yani kesintisiz namaz hali, bu iki rekâtlık şuurun ömür boyu devam etmesidir.

Bu şuur, gecenin sükûnetinde yapılan tefekkür ve zikirde de kendini gösterir. Furkân Sûresi'ndeki "Rahmân'ın kulları" tarif edilirken buyrulur ki:

“Vellezîne yebîtûne lirabbihim succeden vekiyâmâ(n)” Onlar, Rabblerine secde ederek ve kıyamda durarak geceleyenlerdir. (25/64)

Bu âyetin bâtınî manası, sâlikin mânevî yolculuğuna işaret eder. Gecelemek, henüz Bekâbillah güneşi doğmamış olan Fenâfillah hâlidir. Bu gecede sâlik, Rabbine secde eder; yani Resûl'de, Şeyh'te ve nihayet Hakk'ta fânî olur. Kıyamda durması ise, nefs kıyametini koparıp Bekâbillah ile dirilmesidir. O artık, gecenin karanlığından (Fenâ) gündüzün aydınlığına (Bekâ) çıkmıştır.

Sabah namazı, Âdemiyet mertebesi namazıdır. Ve havanın aydınlanmaya başlaması fenafillahtan, bekabillah’a geçiştir. Gönül semâsında görülen, dolunay (Kamer) ise Hakikat-i Muhammedi ve Nûr-u Muhammedidir.

Bu aydınlığa çıkan arifin zikri de değişir. Artık o, kendi aklıyla tesbih etmez. Kâf Sûresi'nde işaret edildiği gibi, "Rabbinin hamdi ile tesbih eder":

Ve bu eğitim sonucu Fenâfişşeyh, Fenâfirresül ve Fenafillah eğitiminin sonucu güneşin doğuşu Hakikat-i ilahiyye güneşi ve bekabillah’ın doğuşundan ve bu yaşam içinde fenâfillah kendinde bulunan hakkk’ı mahrem olanlardan gizlemediğin zamanlarda “bi’hamdihi” rabbinin hamdi ile tesbih et. Yani kendi anlayışın ille değil rabbin nasıl hamd ediyor ise öyle hamd et.

"Rabbinin hamdı ile tesbih etmek", sâlikin kendi cüz'î varlığından sıyrılıp, her bir varlığın kendi Rabb-i Hass'ı ile Hakk'ı nasıl tesbih ettiğini müşâhede etmesi ve o küllî tesbihâtın içinde erimesidir. Artık "ben tesbih ediyorum" ikiliği kalmamıştır. Tesbih eden de, edilen de, tesbihin kendisi de Hakk olmuştur. Bu, Bekâbillah makamının zikirdeki yansımasıdır.

Halkın Arasına Hakk ile Dönmek: Merkez Olma Hâli

Fenâfillah'ta kalıp halktan kopmak, Muhammedî meşrebin son durağı değildir. Muhammedî irfan, cem makamı'nda (birlik makamı) kalmayı zındıklık olarak görür. Asıl kemâl, Cem'den sonra Fark'a dönebilmek, yani Hakk ile birliği idrak ettikten sonra, bu şuurla tekrar halkın arasına, kesret (çokluk) âlemine dönebilmektir. Bu dönüş, Bekâbillah makamının en mühim vasfıdır.

Mutlu gelecek ancak Allah bilgisiyle dünyâda gönül cenneti ahirette cennet oluşumuyla ifâde edilmektedir. ... Kişinin bütün benliği ile Allah’a yönelmesi ve onda yok olması fenâfillah mertebesidir ki burası Îsevîyyet mertebesidir ve sonrasında bakâbillah hükmüyle insanı kâmil olarak geri dönerek diğer insanlara yol gösterir.

Fenâfillah bir zirve olsa da, yolculuğun tamamı değildir. O, bir tür "İsevîyyet mertebesi"dir; Hakk'ta fânî olup kalma hâlidir. Muhammedî kemâlât ise, o fânîlikten sonra Hakk ile bâkî olarak halka dönmeyi, yani Bekâbillah'ı gerektirir. İnsân-ı Kâmil, bu dönüşü gerçekleştiren kişidir. O artık bir "merkez" olmuştur.

merkezi en güzel merkezi bilen-yaşayan anlatır ki, Onun merkezi anlatması şahadetiyle konuşmasıdır. onlar artık merkez olmuşlardır. bu bekabillah hali içinde halka yeniden dönenin her mertebeye göre merkezinden hitabıyla merkezi anlatması olmuş olur. Onlar genel merkez kapsamındadır ve bütün özel merkezlerden haberleri vardır.

Bekâbillah'a ermiş kâmil insan, sabit bir nokta gibidir. Diğer insanlar ise o merkezin etrafında dönen varlıklardır. Kâmil insan, "merkez" olduğu için, her bir yörüngedeki insana kendi bulunduğu yerden, kendi anlayacağı dilden hitap edebilir. Avamla avam, âlimle âlim, ârifle ârif olur. Çünkü o, bütün mertebeleri kendi merkezinde cem etmiştir.

Bu dönüş, bazen en gündelik bir hadisede bile kendini gösterir. Terzibaba geleneğindeki şu ince Nefes-i Rahmânî yorumu manidardır:

Burada görüldüğü gibi hapşırmak ile nefes istem dışı verilmesidir. Yani “Hu” dışarı verilmekte, nefes yani nefis kesilmekte ve kişi fena fillah halinden BekaBillah’a dönmektedir. Bu kişi gerçek irfan ehli ise bu halden âleme halkın arasına döndüğünde Beka billah olarak Hakk ile birlikte dönmektedir. Fenafillah halinde olanlar, ancak Hakk ile Hakk olmuş bir Arifillah tarafından bu uyku halinden uyandırılabilirler.

Bir anlık nefes kesilmesi ve "Hu" ile yeniden nefes alma eylemi olan hapşırma, Fenâ ve Bekâ'nın mikro düzeyde bir tecellîsi olarak yorumlanır. Arif, bu basit fizyolojik olayın bile hakikatini yaşayan, her an Fenâ'da ölüp Bekâ'da dirilen ve bu dirilikle halkın arasına dönendir. Onun dönüşü, "Hakk ile birlikte" bir dönüştür. O, artık kendisi için değil, Hakk'ın iradesinin bir tecellîgâhı olarak yaşar.

Bekâbillah'ın Tecellî Lisanı: Zuhurat ve Sembollerin Dili

Terzibaba İrfan Mektebi'nde hakikatler, sadece kelimelerle değil, aynı zamanda zuhurat (manevî tecrübeler), rüyalar ve sembollerin diliyle de anlatılır. Bekâbillah hâli de, sâlikin manevî âleminde çeşitli sembollerle tecelli eder.

En temel sembollerden biri, gece ve gündüz ikilisidir:

Gece fenâfillâh gündüz ise bekâbillah tır. Gecenin gündüz içinde olması hakk’ın kulunda gizlenmesi, gündüzün gece içinde olması kul’un örtünüp gizlenerek hakk’ta fenâ bulmasıdır.

Gece, her şeyin belirsizleştiği, birliğin hissedildiği Fenâfillah makamıdır. Gündüz ise, her şeyin yeniden kendi rengi ve şekliyle, fakat tek bir Güneş'in (Hakk'ın) nuruyla aydınlandığı Bekâbillah makamıdır. Bu iki hal, birbirinden ayrı değil, iç içedir. Mevlânâ Hazretleri'nin buyurduğu gibi, "İkiniz ayrı değilsiniz, her ikinize birden gün diyorlar." Bu "gün", Arapça'daki "yevm"dir ki, aynı zamanda Hakk'ın "Kün" (Ol!) emrinin tecellî ettiği an'dır.

Bu sembolik dil, şiirde ve sanatta da kendini gösterir. Ömer Hayyam'ın bir rubaisi, Bekâbillah sabahının bir müjdesi olarak okunur:

Dal goncayı bir sabah açılmış buldu, Dal gülün dikenli yani nefis tarafıdır, bir sabah ise Bekâbillah sabahıdır. Nefsini bilen, rabbini bilir hükmü ile mucidine tam bir fakr ve ihtiyaç halinde ölmeden önce ölen nefis bir sabah marifet goncasını Bekâbillah sabahı nefinde açılmış bulur.

Burada "dal", nefsin zahirî tarafıdır. "Gonca" ise, ruhun, hakikatin potansiyelidir. "Bir sabah" ifadesi, sıradan bir sabah değil, sâlikin nefsini bilip Rabbini bulduğu, Fenâ gecesinden sonra ulaştığı "Bekâbillah sabahı"dır. O sabah, nefis dalı, kendi içinde açılmış olan marifet goncasını bulur.

Bazen de bu hakikat, bir zuhuratta, bir manevî hediye şeklinde belirir:

Bu hediye iki kişilik kahve fincanına benzeyen yeşil renkli bir nesne… İki, Gönül Kâ’besinin Fenâfilah ve Bekâbillah hükmü ile ikilikteki birlik hükmü ile görünmesidir.

Görülen "iki" fincan, zahirde ikilik gibi görünse de, bâtında birliğe işarettir. Bu, Fenâfillah ve Bekâbillah'ın birbirinden ayrı iki makam değil, aynı hakikatin iki yüzü, Tevhid muktezası (birliğin gereği) olan bir cem makamı olduğunu gösterir. Tıpkı Zâhir ve Bâtın, Evvel ve Âhir isimlerinin aynı Zât'a ait olması gibi, Fenâ ve Bekâ da aynı Vücûd'un tecellîleridir.

Bekâbillah, sâlikin yolculuğunun meyvesidir. Mürşid eliyle nefsini öldürüp ruhunu dirilten, ibadetlerini suretten sirete taşıyan, Fenâ gecesinden sonra halkın arasına Hakk ile dönen kâmil insanın yaşadığı hâldir. O, artık her anını bir "Bekâbillah sabahı" şuuruyla yaşar ve baktığı her yerde, o sabah açılan marifet goncasının güzelliğini seyreder.

Füsûsu'l-Hikem'de Bekabillah

Tasavvuf yolunun menzillerini konuşurken, kelimeler bazen yetersiz, bazen de birer perde olabilir. Bir hâli anlatan bir kelime, başka bir irfan mektebinde farklı bir kelimeyle, ama aynı manaya işaret ederek dile getirilebilir. Şeyh-i Ekber, Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri'nin Füsûsu'l-Hikem'inde, "Bekabillah" kelimesini bu şekliyle arayan, onu bulmakta zorlanabilir. Zira Şeyh-i Ekber, hakikatin isminden çok, onun bizatihi kendisine, yani tecellisine ve sâlikin kalbindeki idrakine bakar. O, bu yüce makamı, kendi usûlünce, kendi hikemî diliyle açar. Onun lügatinde Bekabillah, çoğu zaman Hakk ile tahakkuk (gerçekleşmek, hakikatiyle var olmak) veya cem' makamı ve onun da ötesindeki cem'u'l-cem makamı olarak karşımıza çıkar.

Şeyh-i Ekber'in bizlere sunduğu hikmet tablosunun merkezinde, Vücûd'un birliği vardır. Varlık birdir ve O, Hakk'ın Vücûd'undan ibarettir. Bütün bu gördüğümüz âlemler ise O Mutlak Varlığın kendi Zât'ını seyrettiği, isim ve sıfatlarının tecellî ettiği bir aynadan başka bir şey değildir. Hakk, kendini görmek ve bilinmek diledi; böylece âlemleri bir ayna olarak zuhûra getirdi. Bu aynanın en parlağı, en cilalısı ise insandır.

Bekabillah'ın sırrı, bu ayna misalinde gizlidir. Şeyh-i Ekber, bu karşılıklı seyir hâlini, yani kulun Hakk'ı, Hakk'ın da kulu kendi aynasında görmesini, Bekabillah'ın temeli olarak ortaya koyar.

Kul, kendi nefs aynasına baktığında, orada kendi hiçliğini, kendi fâniliğini idrak eder. Bu, Fenafillah'a açılan kapıdır. Bu idrakle aynasını kendi vehminden, enaniyetinden temizler. Ayna saflaştıkça, artık kendi suretini değil, aynanın sahibini göstermeye başlar. Kul, kendi aynasında Hakk'ın tecellî eden isimlerini ve sıfatlarını görmeye başlar. Kendi görmesinin, Hakk'ın Basîr isminin bir tecellîsi; kendi işitmesinin, Semî' isminin bir yansıması olduğunu idrak eder.

Hakk'ın kulun aynasında kendini görmesi ise, meselenin en ince noktasıdır. Cenâb-ı Hakk, Mutlak ve sınırsız iken, isim ve sıfatlarının hükümlerini görmek için kayıtlı ve sınırlı bir aynaya, yani bir mazhara ihtiyaç duyar. Hakk, kendi Zât'ında gizli olan sonsuz potansiyellerini, yani ilmindeki suretleri –ki bunlara A'yân-ı Sâbite denir– ancak kulun varlık aynasında fiilen seyreder. Şâfi isminin tecellîsi için bir hasta; Rezzâk isminin tecellîsi için rızka muhtaç bir varlık gerekir. Kulun acziyeti, Hakk'ın Kâdir isminin; kulun fakirliği, Hakk'ın Ganî isminin tecellî aynası olur.

Bekabillah, bu karşılıklı seyir hâlinin kâmil idrakidir. Sâlik, artık "ben" dediği şeyin, Hakk'ın tecellîleri için cilalanmış bir ayna olduğunu anlar. Varlığı, Hakk'ın varlığıyla kaimdir. Hayatı, Hakk'ın Hayy isminin tecellîsidir. Bu idrakle, "Ben O'nunla varım, O'nunla görür, O'nunla işitirim" der. Bu, meşhur kudsî hadiste bildirilen "Ben kulumun gören gözü, işiten kulağı... olurum" sırrının ta kendisidir. Bu hâle, İbn Arabî Hazretleri Hakk ile tahakkuk etmek der. Yani, kulun ahlâkının, Hakk'ın ahlâkıyla ahlâklanması; sıfatlarının, ilâhî sıfatların bir yansıması hâline gelmesidir.

Bu yüce makamın en kâmil örneği, Füsûsu'l-Hikem'in son fassı olan Muhammediyye Hikmeti'nde sunulur. Şeyh-i Ekber için Hz. Muhammed'in (s.a.v.) makamı, bütün peygamberlerin makamlarını kendinde toplayan en câmi makamdır. Çünkü bu makam, Bekabillah'ın en mükemmel yaşandığı yerdir. Bu makam, **abdiyyet**in (kulluğun) kemâle erdiği yerdir.

Hakikat ilminde, kemâl-i abdiyyet, yani kulluğun zirvesi, en büyük şereftir. Çünkü ne kadar kâmil bir "abd" (kul) olursan, o kadar mükemmel bir ayna olursun. Aynan ne kadar temiz ve pürüzsüzse, Hakk'ın tecellîsini o kadar net yansıtırsın. Hz. Peygamber, "abdühû ve resûlüh" (O'nun kulu ve elçisi) olarak anılır. Önce "kul" olması, onun bu mükemmel ayna oluşuna işarettir.

Bu yüzden Muhammediyye makamı, Cem'u'l-cem (birliğin birliği) makamıdır. Bu mertebeleri kısaca hatırlayalım:

  1. Fark Makamı: Sâlikin, Hakk'ı ayrı, halkı ayrı gördüğü, tenzih hâlidir.
  2. Cem Makamı: Sâlikin, her şeyde Hakk'ı gördüğü, çoklukta birliği müşahede ettiği, teşbih hâlidir. Bu makamda sâlik, bir "yokluk" ve "sarhoşluk" hâli yaşar. Fenafillah tecrübesi burada yoğunlaşır.
  3. Cem'u'l-cem Makamı (veya Fark-ı Sânî): Bu, Bekabillah'ın ta kendisidir. Sâlik, Cem makamındaki sarhoşluktan sonra tekrar "Fark"a, yani ayıklığa döner. Ama bu ilk Fark gibi değildir. Bu makamda, Hakk'ı Hakk olarak yerinde, halkı da halk olarak yerinde bilir. Ancak halkın, Hakk'ın tecellîsinden başka bir şey olmadığını da bilir. Hakk'ın hem tenzihini hem de teşbihini aynı anda idrak eder.

Hz. Peygamber'in hayatı, bu makamın en güzel örneğidir. O, bir yandan Mi'rac'da Hakk ile en yakın mertebeyi tecrübe ederken (Cem), diğer yandan yeryüzüne dönüp insanlar arasında yaşamıştır (Fark). O, hem Hakk ile hem de halk ile olabilmenin sırrına ermiştir. Bekabillah budur: Fenafillah deryasında yok olup gitmek değil, o deryadan inci ve mercanlarla yüklü olarak geri dönüp, Hakk'ın varlığıyla baki kalarak halkın arasında yaşamaktır. Bu, hem Zât ile beraber olup hem de halka rahmet olabilme sanatıdır. Bu, İnsân-ı Kâmil'in şânıdır.

Şeyh-i Ekber'in dilinde Bekabillah, kulun kendi vehmî varlığından soyunup, Hakk'ın varlığıyla giyinmesidir. Bu birleşme, iki ayrı şeyin birleşmesi gibi değildir. Çünkü zaten kulun hakikatte Hakk'tan ayrı bir vücûdu yoktu. Bu, sadece bir idrak meselesidir. Bekabillah, gölgenin, kendisinin Aslı'na ait olduğunu ve varlığını Aslı'ndan aldığını tam bir şuurla idrak etmesi ve o şuurla yaşamasıdır.

Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği

Bekâbillah makamının derûnuna, en ince sırlarına Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri’nin hikmet pınarından içerek dalmak gerekir. Bu hal, zıtların birbiriyle kavga ettiği değil, vuslat ettiği bir düğün meclisidir. Füsûsu’l-Hikem’in bize öğrettiği en büyük sırlardan biri de budur: Hakikat, ikilikte değil, zıtların birliğinde, yani Cem makamında kendini gösterir.

Bu makamı anlamak için önce iki kanadı tanımak gerekir: tenzih ve teşbih. Tenzih, Cenâb-ı Hakk’ı her türlü eksiklikten, yaratılmışlara benzemekten uzak tutmaktır. “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur” (Şûrâ, 11) buyruğu, tenzihin temelidir. Diğer kanat ise teşbihtir. Teşbih, Hakk’ı yaratılmışlarda, tecellilerinde görmektir. “Nereye dönerseniz Allah’ın yüzü oradadır” (Bakara, 115) ayeti, bu görüşün mührüdür.

Bekâbillah ehli, bu iki kanatla uçan Zümrüd-ü Anka gibidir. Ne sadece tenzihle Hakk’ı ulaşılamaz bir noktaya koyar, ne de sadece teşbihle O’nu yaratılmışlara hapseder. O, Şeyh-i Ekber’in tabiriyle, “iki gözle” bakar. Bir gözüyle Hakk’ın her şeyden münezzeh olduğunu (tenzih) görür. Diğer gözüyle de bütün âlemin O’nun isim ve sıfatlarının bir tecelligâhı olduğunu (teşbih) müşahede eder. Bu iki görüş, arif’in kalbinde bir çelişki değil, bir bütünlük oluşturur. Bu hale “hayret” makamı denir. Akıl, bu birliğin karşısında çaresiz kalır ve “hayran” olur. Bu, aklın bittiği, irfanın başladığı yerdir.

Bu denge kurulduğunda, sâlikin nazarında artık “zıt” diye bir şey kalmaz. Gece-gündüz, sıcak-soğuk, varlık-yokluk, Celâl-Cemâl… Bunların hepsi, tek bir Hakikat’in farklı yüzleridir. Bekâbillah makamındaki ârif, bu zıtların aslında birbirinin hasmı değil, tamamlayıcısı olduğunu anlar. Mesela Celâl ve Cemâl tecellilerini düşünelim. Bekâbillah’a erdiğinde görür ki, kahır da lütuf da aynı kaynaktan gelmektedir. Celâl, Cemâl’in bir perdesidir; Cemâl de Celâl’in içinde gizlidir. Alan da O’dur, veren de. Sâlik, bu noktada, gelen her tecelliyi, “Hoş geldin yâ Rabbî!” diyerek karşılar. Çünkü bilir ki, gelen, tecellinin sureti ne olursa olsun, bizzat Sahib’inin kendisidir. Bu, zıtların birliği yani cem’u’l-eddâd tecrübesidir.

Bu makamda sâlik, kendi varlığının ve yokluğunun ne manaya geldiğini de anlar. Fenâda hissettiği “yokluk”, bir hiçlik değildir. Kulun varlığı, Hakk’ın varlığı karşısında gölge bir varlıktır, izafîdir. Bekâbillah’ta bu idrak, bir bilgi olmaktan çıkar, bir hale dönüşür. Sâlik, kendisinin, Vücûd-ı Mutlak olan Hakk’ın tecelli edeceği bir ayna, bir “yokluk” alanı olduğunu anlar. O, kendi “yok”luğunda, Hakk ile “var” olur. Varlığı, Hakk’ın varlığıdır; sözü, Hakk’ın sözüdür. Bu, “Benimle duyar, benimle görür” hadîs-i kudsîsinin en derin tecellisidir. Yokluk ve varlık, onun şahsında birbirine sarılmıştır. Bu, ancak Aşk’ın ve irfanın kabul edeceği bir Tevhid muktezasıdır.

Bütün bu zıtların birleştiği, tenzih ve teşbihin vuslat ettiği bu düğün meclisi mü’minin kalbinde kurulur. Kalb, sadece etten bir parça değildir. O, Rahmân’ın iki parmağı arasında olan, sonsuz genişleme kabiliyetine sahip bir latifedir. Âlemlerin sığmadığı Hakk, mü’min kulunun kalbine sığar. Çünkü kalp, bir berzahtır; ruh ile bedenin, gayb ile şehâdetin, Hüvviyet ile mahlûkatın arasında bir köprüdür.

Bekâbillah makamında bu ayna o kadar saflaşır ki, artık kendinden bir renk veya şekil göstermez. O kalbe baktığında, Hakk hem Evvel’dir, hem Âhir’dir. O kalpte Hakk hem Zâhir’dir, hem Bâtın’dır. Bu dört isim (Evvel-Âhir, Zâhir-Bâtın), akıl için birbirini dışlayan zıtlıklardır. Bekâbillah ehline ise bu sır açılır. Kalbi, bu dört ismin aynı anda, tam bir uyum içinde tecelli ettiği bir mazhar-ı câmi’, yani toplayıcı bir tecelli mahalli olur. Onun kalbi, kâinatın bir özeti haline gelir. Bu, İnsân-ı Kâmil’in halidir. O, ayakları yeryüzünde gezerken, kalbiyle Arş’ın ötesini seyredendir. Hem halk ile beraberdir, hem de her an Hakk ile. Bu, zıtların en muhteşem birliğidir.

Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Bekabillah

Hazret-i Pîr Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin Mesnevî-i Şerîf'i, hakikat ilminin en girift meselelerini birer hikâyeye, birer teşbihe dönüştürür. O, Bekabillah gibi aklın sınırlarını zorlayan bir makamı anlatırken, kelimeleri birer bineğe dönüştürür ve bizi mânânın semasına yükseltir. Onun dilinde Bekabillah, bir formül değil, bir hâldir; bir tanım değil, bir tecrübedir.

Geçim Aklını Aşan Küllî Aklın Makamı

İnsanda bir akıl vardır ki, çarşıda pazarda iş görür, ekmeğinin peşinde koşar. Hazret-i Mevlânâ buna "akl-ı maâş", yani "geçim aklı" der. Bu akıl, bu fâni dünyanın işleyişi için elzemdir, lâkin bir o kadar da aldatıcıdır. Gözünü toprağa dikmiş, gökyüzünden habersizdir.

Lâkin bir de "Akl-ı Küll", yani Küllî Akıl vardır. Bu, Bekabillah makamında bulunan kâmil insanların aklıdır. O akıl, parçayı değil, Bütün'ü görür. Sebepleri değil, Sebeplerin Sebebini bilir. Onun bilgisi, her şeyi en güzel şekilde yapan Cenâb-ı Hakk'ın doğrudan bir bağışıdır.

Satürn gezegeni, astroloji açısından en büyük uğursuzluktur. Bu gezegene mensup olanlarda büyük uğursuzluk hayal edilir. Geçim aklı da fani dünya hayatının işlerine dalmış ve ebedî ahiret hayatından gafil olduğundan, bu şerefli beyitte Satürn'ün dönüşüne nispet edilmiştir. Küllî akıl ise bekâbillah (Allah ile bâki olma) makamında bulunan kâmil insanların aklı olduğundan, bu geçim aklının küllî akıl önünde asla yeri ve kıymeti yoktur. Zühal seyyâresi ilm-i nücûm nokta-i nazarından nahs-i ekberdir. Bu seyyâreye mensûb olanlarda büyük uğursuzluk tahayyül olunur. Akl-ı maâş da hayât-ı fâniye-i dünyeviyye umûrunda müstağrak ve hayât-ı bâkiye-i uhreviyyeden gâfil olduğundan bu beyt-i şerîfde Zühal’in deverânına nisbet buyrulmuştur. Ve akl-ı kül bekâbillah makâmında bulunan kâmillerin aklı olduğundan, bu akl-ı maâşın akl-ı kül önünde aslâ yeri ve kıymeti yoktur. 2585. O Utârid ve Zühal’den bilici oldu. Biz lütuf huylu olan Kirdigâr’ın atâsından! ... Aşağıdaki beyitler insân-ı kâmilin dilindendir. ... 2582. Onun tövbelerini fen ile birbirine vururuz. Biz aklın ve parlak ahdin düşmanıyız.

Bu beyitler, Bekabillah makamının bir idrak ve şuur seviyesi olduğunu anlatır. Bu makamın sahibi, artık olaylara geçim aklının dar penceresinden bakmaz. O, Küllî Akl'ın nuruyla bakar ve her hadisenin ardındaki hikmeti seyreder. İnsân-ı Kâmil, "Onun tövbelerini fen ile birbirine vururuz" derken, aslında o cüz'î aklın kurduğu bütün planları altüst ettiğini söyler. Çünkü o sâlikin, kendi aklının zindanından kurtulup Küllî Akl'ın sonsuzluğuna kanat açmasını murâd eder. Bekabillah'a ermiş olan velî, geçim aklının ve onun parlak görünen ama aldatıcı olan ahitlerinin "düşmanı"dır. Bu, bir kurtarma operasyonudur. Sâlik, bu "düşmanlık" sayesinde anlar ki, kendi aklıyla kurtuluşa eremez. Teslim olması gerekir ki, Küllî Akıl ile "var olabilsin".

Varlık ve Yokluğun Aşkla Yöneldiği Asıl: Zât-ı Mutlak

Hazret-i Mevlânâ, Bekabillah makamını anlatırken, bütün bir kevnî yapıyı bu hakikatin bir aynası olarak görür. Onun nazarında, gördüğümüz ve görmediğimiz her şey, bir aşk ile Aslı'na doğru hareket halindedir. Bu âlem, bir "izafî varlık"tır. Bir de "izafî yokluk" vardır ki, o da eşyanın, Cenâb-ı Hakk'ın ilminde, henüz zuhûr etmemiş hâlidir. Bu ilmî sûretlere tasavvuf dilinde A'yân-ı Sâbite denir.

Hem bu gördüğümüz varlık âlemi, hem de o henüz yokluk perdesindeki ilmî hakikatler, her ikisi de kendi Asılları olan Zât-ı Mutlak'a âşıktır. Çünkü her ikisi de O'ndan rahmet ve kerem görmüştür. Yokluktaki A'yân-ı Sâbite, Hakk'ın Nefes-i Rahmânî'si ile varlık sahasına çıkma lütfuna mazhar olur. Varlık âlemi ise, her an O'nun varlık tecellîsiyle ayakta durur.

Hem izafî varlık âlemi hem de izafî yokluk âlemi, kendi asılları olan Senin Zât'ına âşıktır; çünkü bu âlemlerin ikisi de ondan rahmet ve kerem görmüştür. İzafî varlık âleminin gördüğü rahmet ve kerem şudur ki, Hak Zât'ı, ilahi ilminde sabit olan, fakat dış varlıkta faaliyetleri bulunmayan ve ilahi isimlerin suretlerinden ibaret olan sabit hakikatlere, kendi latif varlığından yoğunlaştırma yoluyla, peyderpey izafî varlık bahşeder. ... Bekabillah (Allah ile beka bulma) mertebesinde sabit olan kâmil velilerin nazarında kesret âleminin varlığı, Hakk'ın hakiki varlığına perde olmadığı gibi, Hakk'ın hakiki varlığı da izafî varlık âlemine perde olmaz.

Bu şerhin son cümlesi, Bekabillah makamının en net tariflerinden birini sunar. Normal bir bakış için, kesret (çokluk) âlemi, Vahdet'i (Hakk'ın Birliğini) örten bir perdedir. Fakat Bekabillah makamında sabit olan kâmil velî, Muhammedî bir mîzan üzeredir. Onun nazarında, çokluk âlemi, Hakk'ın hakiki varlığına bir perde olmaz. O, her zerrede Hakk'ın esmâsının tecellîsini seyreder. Aynı zamanda, Hakk'ın hakiki varlığı da bu izafî varlık âlemine perde olmaz. Yani o, "Her şey O'dur" derken, bu âlemin izafî varlığını ve kulluğun gereklerini inkâr etmez. Bu, Cem makamı'dır; Zâhir ile Bâtın'ı, Vahdet ile Kesret'i bir arada görme sanatıdır.

Fenâ'nın Yokluğu ve Bekâ'nın Varlığı: İzafîlik ve Hakikat

Tasavvuf yolunun en çok yanlış anlaşılan menzillerinden biri Fenafillah, yani "Allah'ta yok olma" hâlidir. Hazret-i Mevlânâ, bu "yokluğun" mutlak değil, "izafî" yani göreceli bir yokluk olduğunu bize anlatır. Fenâ, bir son değil, Bekâ'ya açılan bir kapıdır.

Davud'a hitaben buyurdu ki: "Ey Davud, bu fenâ-fillâh (Allah'ta yok olma) hâli içindeki mağlup bir yok olandır ki, o yok olan, bağıntının dışındaki bir şeyle değildir; ancak bağıntıyla yok olandır. Yani izafî (bağıntılı) ve mukayyed (sınırlı) olan bir yok olandır, yoksa mutlak yok olan değildir. Bu yokluğun böyle nisbî (göreceli) bir yokluk olduğunu kesin olarak biliniz! ... Gerçi mağlup idin ve irade etme gücünü kaybettin; lakin mademki bekabillah (Allah ile var olma) ile var oldun, bu sebeple varlığın tamdır ve sen Hakk'ın iradesiyle irade sahibi oldun. Bu ise tam bir iradedir; ve bu irade ile, zorunluluk olamaz.

Bu ifadeler, Bekabillah'ın ne olduğunu anlamak için bir anahtar gibidir:

  1. Fenâ'daki yokluk izafîdir: Sâlikin varlığı mutlak manada yok olmaz. Yok olan, onun Hakk'a nispetle ayrı ve bağımsız bir varlık olduğu vehmidir. Güneş doğunca yıldızların ışığının görünmemesi gibi, Hakk'ın Varlık Nuru tecellî edince, kulun izafî varlığı görünmez olur.
  2. Bekâ'daki varlık Hakk iledir: Fenâ tecrübesinden sonra gelen Bekabillah hâli, eski benliğe bir geri dönüş değildir. Bu, Hakk ile yeni bir varoluştur. Bu "tam varlık", artık kulun kendi nefsine dayanan eksik varlığı değil, Hakk'a dayanan kâmil varlığıdır.
  3. Bekâ'daki irade, Hakk'ın iradesidir: Fenâ'da kendi iradesini kaybetmiş gibi görünen sâlik, Bekâ'da "Hakk'ın iradesiyle irade sahibi" olur. Bu, "tam bir irade"dir. Artık onun istemesi, Hakk'ın istemesidir. Bu, "Attığın zaman sen atmadın, fakat Allah attı" (Enfâl, 17) sırrının tecellîsidir. Bu, bir zorunluluk hâli değil, aşk ile vuslatın, iradelerin birleştiği en kâmil abdiyyet (kulluk) makamıdır.

Mesnevî'nin dilinden anlıyoruz ki Bekabillah, Fenafillah'ın bir meyvesidir. Fenâ, eski ve sahte olanı yakıp yıkan bir ateştir. Bekâ ise, o ateşin içinden çıkan ve artık yanmaz olan, hakikatiyle var olan Anka kuşunun yeniden doğuşudur.

Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme

Kavramlar Ağında Bekabillah

Bir kavramı anlamak, onu çevresindeki diğer incilerle birlikte bir gerdanlıkta görmeye benzer. Bekabillah incisi de böyledir.

Bu bağların en başında, Fenafillah ile olan ayrılmaz birlikteliği gelir. Fenafillah, sâlikin kendi vehmî varlığından soyunması, Hakk’ın Vücûdu karşısında bir hiç olduğunu idrak etmesidir. Bu bir yok oluştur. Lâkin bu yokluk, hakiki varlığa açılan bir kapıdır. O kapıdan geçildiğinde varılan menzil, Bekabillah’dır. Fena, "Lâ ilâhe"nin kılıcıyla kendi putunu kırmaksa, Beka, "illallah" nuruyla Hakk ile yeniden var olmaktır. Biri ölmekse diğeri dirilmektir.

Bu dirilişin mahiyetini ise Beka kavramının kendisi açıklar. Beka, sonsuzluk, kalıcılık demektir ve sadece Zât-ı Mutlak'a mahsustur. Bekabillah ise kulun, bu fâniliğini idrak ettikten sonra, Bâkî olan Hakk’ın bekasıyla beka bulması, O'nun sıfatlarıyla boyanmasıdır. Kul, kendi fâni varlığından vazgeçtiği için, Hakk ona Kendi Bâkî Varlığı'ndan bir elbise giydirir.

Bu ölüm ve diriliş, başıboş bir halde gerçekleşmez. İşte burada Seyr-i Süluk, yani mânevî yolculuk devreye girer. Bekabillah, uzun ve çileli bir yolculuğun meyvesidir. Sâlik, nefsini tezkiye ede ede, kalbini masivadan temizleye temizleye bu makama hazırlanır.

Bu çetin yolda sâliki elinden tutan nuranî el, Mürşid’in elidir. Mürşid, bu yolu daha önce yürümüş, fenanın ne demek olduğunu tatmış, bekanın ne olduğunu yaşayan kâmil insandır. O, sâliki, nefsinin aldatıcı labirentlerinden Celâl ve Cemâl tecellileriyle geçirir. Yeri gelir Celâl kılıcıyla sâlikin nefsini "öldürür", yeri gelir Cemâl suyuyla ona "hayat verir". Sâliki fenafillah denizinden sağ salim çıkarıp beka sahiline ulaştıracak olan, mürşidin himmet ve irşadıdır.

Nihayetinde, tüm bu kavramların düğümlendiği merkezî hakikat Tevhid’dir. Tevhid, birlemektir. Bekabillah ise tevhidi bilmekten çıkıp, tevhidi olmaktır. Varlıkta Hakk’tan başkasının olmadığını bütün bir vücût ile idrak etmektir. Sâlik, yolun başında "Lâ fâile illallah" der, fiillerin birliğini görür. Sonra "Lâ mevsûfe illallah" der, sıfatların birliğini idrak eder. En sonunda fenafillah ile "Lâ mevcûde illallah" sırrına erer. Bekabillah ise bu sırrın içinde, bu sır ile yaşamaktır.

Kütüphanedeki Kaynaklar

Bu kütüphanenin raflarında saklı olan üç büyük hazine, Bekabillah hakikatine üç farklı pencereden bakar, ama hepsi aynı Nûr’u gösterir.

Önce, bu mektebin pîri, Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri'nin sohbet ve eserlerine kulak verdiğimizde, Bekabillah'ın sâlikin hayatında nasıl bir karşılık bulduğunu, nasıl yaşanır bir hâle geldiğini görürüz. O'nun dilinde Bekabillah, soyut bir hikmet değil, mürşidin rehberliğinde adım adım çıkılan bir mertebedir. Varlık mertebelerinin (hazretlerin) ve ilahi isimlerin (esmâ) tecellilerinin nasıl bir düzen içinde sâliki bu makama taşıdığını anlatır. Terzibaba'nın öğretisinde Bekabillah, cifr ilmi gibi bâtınî ilimlerle Kur'an'ın ve esmânın derinliklerindeki gizli manaların çözüldüğü, kâinattaki her bir zuhurun Mutlak Varlığın bir kaydı olduğunun idrak edildiği bir şuur seviyesidir.

Sonra, irfan semasının güneşi Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri'nin Füsûsu'l-Hikem'ine yöneldiğimizde, Bekabillah'ın vücûdî temelini, yani varlık ilmi içindeki yerini buluruz. Şeyh-i Ekber, bu kavramı doğrudan "Bekabillah" ismiyle sıkça anmasa da, bu hâli "Hakk ile tahakkuk etmek", "cem makamı" ve "cem'u'l-cem" gibi ifadelerle tarif eder. Özellikle Muhammediyye Hikmeti'nde anlattığı "abdiyyetin kemâli" (kulluğun zirvesi), tam da Bekabillah'ın ta kendisidir. Füsûs'a göre bu makam, kulun kendi aynasında Hakk'ı, Hakk'ın da kulun aynasında Kendi isim ve sıfatlarını görmesiyle oluşan karşılıklı bir tecelli ilişkisidir.

Nihayet, aşkın ve vecdin pîri Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri'nin Mesnevî-i Şerîf'ine daldığımızda, Bekabillah'ın kuru bir bilgi değil, nasıl bir aşk ve vuslat olduğunu hissederiz. Mevlânâ, bu makamı hikâyelerle, mesellerle, coşkun bir dille anlatır. O'nun nazarında bu, ancak "Küllî Akıl" ile, yani Hakk ile bir olmuş kâmil insanın aklıyla idrak edilir. Mesnevî'ye göre Bekabillah, ilahi aşkın vuslata erdiği, maşukun âşıkta, âşıkın da maşukta kaybolup yeniden "bir" olarak var olduğu makamdır. Mevlânâ'nın dili, Bekabillah'ın kalbî ve ruhî tecrübesini anlamak isteyenler için eşsiz bir kaynaktır.

Değerlendirme

Bekabillah bir son değil, hakiki bir başlangıçtır. O, benliğin ölümüyle başlayan ve Hakk’ın varlığıyla ebedîleşen bir diriliştir. Bu makam, kulun kendi acziyetini ve fâniliğini en derinden idrak ettiği anda, Cenâb-ı Hakk’ın Bâkî sıfatlarının onun varlığında tecelli etmeye başladığı nuranî bir hâldir. Zıtların, yani Celâl ile Cemâl’in, tenzih ile teşbihin, halk ile Hakk’ın sâlikin kalbinde birleştiği, ikiliğin ortadan kalktığı o mübarek Cem makamıdır. Bu, Hz. Muhammed Aleyhisselâm'ın şahsında en kâmil şekliyle zuhur eden, hem halk içinde Hakk ile olma, hem de Hakk’ın huzurunda halkın derdiyle dertlenme sırrıdır. Bu yol, yoklukta varlığı, ayrılıkta vuslatı bulma yoludur ve her sâlikin nihai özlemi, bu Beka sabahına uyanmaktır.

Bu makale, Terzibaba Irfan Mektebi Dijital Kutuphanesi Wiki-Enhanced RAG sistemi tarafindan 54 kaynak eserden sentezlenmistir.

Model: gemini-2.5-pro | Olusturulma: 25.05.2026