İçeriğe atla
Cuma
5853 kelime | 25 kaynak

Cuma

Cuma, haftanın günlerinden yalnızca biri değildir; o, varlığın sırrını bir güne sığdıran ilahî bir takvimdir. Zâhirde bir araya gelip omuz omuza saf tuttuğumuz bu mübarek vakit, bâtında kâinatın bütün zıtlıklarının düğümlendiği ve çözüldüğü bir cem makamı tecellisidir. Nasıl ki insan, Cenâb-ı Hakk’ın bütün isimlerini kendinde toplayan (cem eden) bir “özet varlık” ise, Cuma da o toplanmanın haftalık nabız atışıdır. Terzibaba İrfan Mektebi’nde Cuma, bir ibadet vaktinin ötesinde, varlığın Zâhir ve Bâtın yüzünü, Evvel ve Âhir hakikatini tek bir müşahedede birleştiren bir tevhid dersi olarak anlaşılır.

Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı

Cuma kelimesi, Arapça “cem” kökünden gelir ve “toplanmak, bir araya gelmek” demektir. Bu, cemaatin mescidde bir araya gelmesinin zâhirî yüzüdür. Hakikat yolcusu içinse her zâhirin bir bâtını vardır. Cuma’nın bâtınî mânâsı, dağınıklığın, ikiliğin ve zıtlıkların ortadan kalktığı, her şeyin aslı olan Bir’de toplandığı tevhid ufkunu işaret eder. O, sadece insanların değil, isimlerin, sıfatların ve tecellilerin de toplandığı bir makamdır.

Bu toplanma, varlıktaki en temel zıtlıkların birliğe ermesidir. Hakk’ın tecellileri zıtlar suretinde belirir: O hem Evvel’dir hem Âhir, hem Zâhir’dir hem Bâtın. Bu isimler, akıl seviyesinde birbirine zıt gibi görünse de irfan yolunda ilerleyen sâlik, bu zıtlıkların aslında aynı hakikatin farklı yüzleri olduğunu idrak eder. Bu idrakin kemâle erdiği an, bir “Cuma” hâlidir. Terzibaba Hazretleri bu birleşme anını şöyle ifade eder:

Gerçek kimliğin ortaya çıkınca, Zahir, bâtın, evvel, âhir bir olunca, Bütün âlemde kendini bulunca, İşte o zaman, o zaman işte, kendine, zatına, özüne, Rahmân’a benzersin.

“Gerçek kimliğin ortaya çıkması,” kişinin kendi hakikatine, yani Hakk’ın isimlerinin kendindeki tecelligâhı olduğu gerçeğine uyanmasıdır. Bu uyanışla birlikte Zâhir (görünen âlem) ile Bâtın (görünmeyen hakikat), Evvel (her şeyin başı) ile Âhir (her şeyin sonu) artık ayrı ayrı şeyler değil, tek bir vücûdun farklı tecellileri olarak müşahede edilir. Bu, parçalanmışlığın bittiği, kişinin “bütün âlemde kendini bulduğu” cem makamıdır. Bu makamda kişi, zıtlıkları rahmetinde birleştiren “Rahmân” isminin ahlakıyla ahlaklanmış olur. Haftalık Cuma toplanması, bizi her hafta bu yüce hakikate davet eden sembolik bir çağrıdır.

Bu toplanma hakikatinin yeryüzündeki tecelligâhı ve bu sırrı taşıyan varlık, Cuma’nın “cem” mânâsında gizlidir. Varlık mertebeleri içinde bütün ilahî isimleri kendinde toplayan, cem eden tek varlık İnsân’dır. İnsan, bu yönüyle kâinatın Cuma’sıdır. Terzibaba Necdet Ardıç Efendi, bu noktayı şöyle tespit eder:

İnsân : Bütün esma’ül hûsna’yı toplâyan has ve zât ismi.

İnsân, Celâl ve Cemâl gibi zıt isimleri bünyesinde barındıran, onları dengeleyen bir “berzah”tır. O, Hakk’ın “Zât ismi”dir, çünkü diğer bütün isimler onun potasında bir araya gelir. Bu yüzden Cuma günü ve İnsân-ı Kâmil arasında derin bir bağ vardır. Cuma, İnsân’ın bu toplayıcılık (câmiiyyet) vasfının zamana yansımasıdır. İnsanların Cuma namazı için bir araya gelmesi, dağınık haldeki ilahî isimlerin, kendi asılları olan İnsân hakikatinde toplanmasının bir misalidir. Her bir mümin, o cemaat içinde ilahî isimlerden birinin taşıyıcısıdır ve Cuma’da hepsi bir araya gelerek İnsân-ı Kâmil’in hakikatini, o büyük “toplam”ı yansıtırlar.

Bu toplanma, irfan dilinde tenzih ve teşbih dengesiyle anlaşılır. Tenzih, Cenâb-ı Hakk’ı her türlü yaratılmışlık özelliklerinden uzak tutmak, O’nun hiçbir şeye benzemediğini (“Leyse ke mislihi şey’un”) idrak etmektir. Teşbih ise, bütün yaratılmışlarda O’nun isim ve sıfatlarının tecellilerini görmek, “Nereye dönerseniz Allah’ın yüzü oradadır” sırrına ermektir. Sadece tenzihte kalan, Hakk’ı âlemden koparır; sadece teşbihte kalan ise, Hakk’ı âleme benzetir. Cuma’nın hakikati, bu iki kanadı birlikte kullanmaktır. Terzibaba Hazretleri’nin işaret ettiği gibi:

“Alimül gaybi veşşedeh” Demekki gaybi ve şehadeti bilenden isteniyormuş. Gayb şehadet, yani gayb tenzih, şehadet teşbih. İkisinin müşahedeli yaşamı tevhid, demek-ki hep bunların hakikati isteniyormuş ve veriliyormuş.

Cuma namazı, bu “müşahedeli yaşam”ın, yani tevhidin en güzel örneğidir. Cemaatle birlikte mescidde toplanmak, şehâdet âleminde, yani teşbih mertebesinde bir eylemdir. Fakat bu toplanmanın gayesi, kalbi ve yönelişi gayb olan, hiçbir şeye benzemeyen Hakk’a yöneltmektir ki bu da tenzih mertebesidir. Sâlik, hem halk içinde (teşbih) hem de Hakk ile (tenzih) olmayı Cuma’da talim eder.

Kur’ân-ı Kerîm’deki Cuma Suresi de bu dengeyi açık şekilde ortaya koyar. Terzibaba Hazretleri bu dengeyi Cuma Suresi üzerinden hatırlatır:

Cum'a suresinde, namaz vakti geldiğinde namazlarınızı kılın, namazdan sonra, yeryüzüne dağılın ve rızkınızı arayın deniyor. Gidin yatın, istirahat edin denmiyor.

“Namaz vakti geldiğinde toplanın,” çağrısı, kesretten vahdete bir yolculuktur. “Namazdan sonra yeryüzüne dağılın,” emri ise, cem makamında kazanılan o birlik şuuruyla tekrar kesret âlemine dönmektir. Ama bu dönüş, eski dağınıklığa bir dönüş değildir. Artık sâlik, çarşıda pazarda rızkını ararken dahi, kalbindeki Cuma’yı, o birlik şuurunu kaybetmez. Böylece hayatın tamamı bir ibadete, her yer bir mescide dönüşür.

Bu “toplanma” ve “dönüşüm” hakikati, tarihin ve medeniyetlerin seyrinde de kendini gösterir. Cuma, büyük zuhurların ve manevî fetihlerin günüdür. Terzibaba Hazretleri’nin işaret ettiği gibi, Cuma günü gerçekleşen hadiseler, bu kavramın kevnî (âlemlere ait) mertebesini gözler önüne serer:

Ve senenin (13) üncü Cuma günü feth olunmuştur. Nasıl ki; (13) ün kemâl zuhur mahlli olan hakit-i Muhammed-î gelmeden, eskiden sadece küçük bir kasaba olan (Yesrib) “ Yemen serâbı” oraya Hakikat-i Muhammed-î gelice onun Nûrundan (Medine-i Münevvere) (Nûrlu şehir) oldu.

İstanbul’un fethinin Cuma gününe denk gelmesi, maddî bir fethin ötesinde, bir şehrin küfür karanlığından İslâm’ın nuruna, dağınıklıktan tevhid sancağı altındaki birliğe “cem” edilişini simgeler. Aynı şekilde, Hakikat-i Muhammedî’nin zuhuruyla “Yesrib” (serap) adını taşıyan bir beldenin, “Medine-i Münevvere” (nurlanmış şehir) haline gelmesi, Cuma ruhunun bir coğrafyayı nasıl dönüştürdüğünün delilidir. Cuma, hayali hakikate, serabı nura, dağınıklığı medeniyete dönüştüren ilahî bir kimyadır.

Terzibaba'nın Nazarıyla Cuma: Aslı ve Mertebesi

Cuma, isminden anlaşıldığı gibi bir “cem” günüdür. Bu toplanma, sadece bedenlerin bir camide yan yana gelmesinden ibaret değildir. Bu zâhirdeki toplanma, bâtındaki çok daha büyük bir toplanmanın, bir cem makamı şuurunun âleme yansıyan gölgesidir. Cuma’nın hakikati, ayrılığın (fark) ardından birliğe (cem) ermenin, kesret (çokluk) denizinden vahdet (birlik) incisini çıkarmanın sırrını taşır. Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri’nin irfan mektebinde Cuma, sadece bir gün değil, bir mertebe, bir şuur hâlidir.

Cuma’nın Hakikati: Vâris-i Muhammedî’nin Cem Makamı

Cuma gününün aslı, on sekiz bin âlemi kendi hakikatinde toplayan (cem eden) İnsân-ı Kâmil’dir. O, bütün ilâhî isimlerin ve sıfatların kendisinde tecellî ettiği, kâinat ağacının meyvesi ve tohumudur. Terzibaba Hazretleri, bu hakikate işaretle, İnsân-ı Kâmil’i “18 bin âlemi cem eden” olarak tarif eder.

Tûbâ sembolü altında anlatılan vâris-i Muhammedî, 18 bin âlemi cem eden, Hz. Muhammed’in şifre sayısı 13’den kaynağını alan, 53 şifre sayısı ile zuhurda olan Hz. Pir Terzi Baba kuddise sirruhu.

Vâris-i Muhammedî, yani Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) bâtınî ilimlerine ve hakikatine vâris olan kâmil velî, bütün varlığı kendi ilminde ve şuurunda cem etmiştir. Bu cemiyetin, bu toplanmışlığın haftalık tecellîsi Cuma günüdür. İnsanlar o gün nasıl bir araya geliyorsa, kâinattaki bütün dağınık tecellîler de İnsân-ı Kâmil’in hakikatinde öylece bir araya gelmiştir.

Burada geçen 13 ve 53 sayıları da bu cem makamının şifreleridir. Ebced hesabında “Ahad” (Tek) isminin değeri 13’tür. Bu, Hz. Muhammed’in hakikatinin dayandığı Zâtî birliğe işarettir. Terzibaba Hazretleri’nin zuhur şifresi olan 53 ise, “Ahmed” isminin ve “Mevcûd” kelimesinin ebced değeridir. Mevcûd, Vücûd’un (varlığın) zuhura çıkmış, görünür âlemde var olmuş hâlidir. Terzibaba Hazretleri bu sırrı şöyle açar:

V ü C û D =6+3+4= 13 . (Vücûd) “varlık” M e VC û D =40+6+3+4= 53 . (Mevcûd) “Varolmuş, bulunmuş. V.C.D. 6+3+4=13. (vecede) “buldu” “İnsân-ı Kâmili buldu. İnsân-ı Kâmil, Vücûd’un Mevcûdu’dur.

Cuma, Vücûd’un (13) Mevcûd (53) olarak tecellî etmesinin, yani Hakk-ı Mutlak'ın İnsân-ı Kâmil suretinde zuhur bulmasının kutlandığı bir bayramdır. İnsanlar zâhiren camide toplanırken, hakikatte ise bütün âlemler ve isimler o devrin İnsân-ı Kâmil’inin hakikatinde toplanmaktadır.

İnsân-ı Kâmil: Cuma’nın Tecelligâhı ve İrfan Vahyi

Cuma’nın hakikati İnsân-ı Kâmil’de toplanmışsa, bu hakikatin bilgisi de yine onun aracılığıyla âleme yayılır. Peygamberlere gelen vahiy, şeriatı bildirir (“vahy-i beyan”). Velîlere, yani İnsân-ı Kâmil’e gelen ilham ve keşifler ise şeriatın bâtınını açıklar (“vahy-i irfan”). Terzibaba Hazretleri bu ayrımı şöyle ortaya koyar:

İnsan (İnsân-ı Kâmil) Âlemlere /yeryüzüne irsal olunmuş vahy-i beyan'dır. Kur'ân, İnsân, (İnsân-ı Kâmil)'a inzal olunmuş vahy-i irfan'dır. diye gönlüme düşürdü. Beyan: Vahyin sözsel (ma’nâ) ve eylemsel olarak hayat kitabına nakşedilmesidir.

İnsân-ı Kâmil’in kendisi, varlığı ve hâli, âlemler için okunacak bir kitaptır. Aynı zamanda, Kur’an’ın bâtınî manaları, yani “vahy-i irfan” da onun kalbine iner. Cuma hutbesi, bu “vahy-i irfan”ın tecellî ettiği anlardan biridir. Kâmil bir mürşid minbere çıktığında, o an kalbine doğan irfanı, Hakk’ın cem makamından kendisine bildirdiği hakikatleri cemaatle paylaşır. O hutbe, o haftanın mânevî yol haritasıdır. İnsân-ı Kâmil, Cuma’nın hakikati olan o “cemiyet”in yeryüzündeki sözcüsüdür.

Cem ve Fark: Teklikten Çokluğa, Çokluktan Tekliğe Seyir

Tasavvuf yolu, bir iniş (tenezzül) ve çıkış (urûc) yolculuğudur. Hakk, Ahadiyet mertebesinden bu çokluk (kesret) âlemini zuhura getirmiştir. Sâlikin yolculuğu ise bu çokluk âleminden başlayarak yeniden birliğe (vahdet) ulaşmasıdır. Cuma, bu iki yönlü hareketin, yani cem (toplanma) ve fark (ayrılma) prensibinin sembolüdür. Terzibaba Hazretleri’nin sohbetlerinde geçen bir kıssa bu sırrı aydınlatır:

Sultan güzel ahlak ve üstün özelliklerle, çoklukta tekliğe ulaşmış. Bâtı’nın ruhaniyetini temsil eden genç vasıtası ile elması kırdırıp, teklikten çokluğa inerek, taliplerine marifet nurlarını, elmas parçaları örneği ile sunmuştur.

Buradaki Sultan, vahdet makamına ulaşmış İnsân-ı Kâmil’dir. Elmas, o birliğin sembolüdür. Lâkin o, bu makamda kalmaz, “tekrar çokluğa inerek” o elması kırdırır ve parçalarını taliplerine dağıtır. Bu, cem’den sonraki farktır; birlikte bulduğunu, ayrılık âlemindeki insanlara merhametiyle dağıtmasıdır.

Cuma ibadeti de bu seyri yansıtır. Müminler, dünyevî işlerini bırakıp camide toplanırlar; bu, çokluktan tekliğe bir yöneliştir (cem). Namazın bitiminde ise “yeryüzüne dağılıp Allah’ın lütfundan nasibinizi arayın” emriyle teklikten tekrar çokluğa dönülür (fark). Ama bu dönüş, eskisinden farklıdır. Artık sâlik, cem makamında aldığı nur ve feyizle âleme döner.

Terzibaba Hazretleri, Cuma namazının rekât sayısındaki sırra işaret ederken de bu seyri anlatır:

Öğlen namazının dört rek’at farzı dört mertebeyi ifade eder, Cumâ namazı ise, fenâfillâh ve baka billâh, iki mertebeyi ifade eder.

Öğlen namazının dört rekâtı, varlığın dört temel mertebesine işarettir ve fark makamındaki seyirdir. Cuma’nın iki rekâtı ise bu seyrin özetidir: Fenâfillâh (Hakk’ta fâni olmak) ve Bakâ Billâh (Hakk ile bâkî olmak). Fenâ, çokluktan tekliğe yükseliş olan cem’dir. Bakâ ise o teklik şuuruyla tekrar çokluk âlemine Hakk ile bakmak olan fark’tır.

Cuma’nın Mertebesi: İsimler Cemiyeti ve Asla Dönüş

Sâlik için Cuma’nın en derin manası, kişinin kendi hakikatindeki “ilâhî isimler cemiyetini” bulmasıdır.

Cum'a Cem topluluktur, ancak kişi kendinde esma-i İlâhiyye cemiyetini bulabilmiş ise aslında o cemaatte de olsa gene kendi cemaatiyle o namazı kılmaktadır. Ayrıca kendi birey olarak ta namazını kılsa bu anlayış içinde olunca o gene cemaatte olmaktadır.

Gerçek cemaat, dışarıdaki kalabalık değil, insanın kendi içindeki Esma-i İlâhiyye topluluğudur. Cenâb-ı Hakk, Hz. Âdem’e bütün isimleri öğretmiştir. Seyr-i sülûk, bu “isimler cemiyetini” kendi özünde bulma yolculuğudur. Bu cemiyeti kendinde bulan kişi, tek başına namaz kılsa bile en büyük cemaatle kılmış olur.

Bu, aynı zamanda kişinin “aslı olan Âdem’e dönüşü”dür. Terzibaba Hazretleri, zâhirde kadın veya erkek görünümünün ötesinde, bu bâtınî Âdem hakikatine ulaşmanın önemini vurgular:

Genelde kadından şeyh olmaz derler, evet doğrudur ancak bu şekilde aslı olan âdeme dönüşmüş olan o haldeki zahiren nisa görünüşlü bâtınen âdem suretli kişiden şeyh olur.

Burada kastedilen, cinsiyetin ötesinde, zıtlıkları kendi nefsinde birleştirerek küllî insanlık mertebesi olan “Âdem suretine” bürünmektir. Cuma’nın ruhu, insanı bu aslî cemiyetine, bu Âdem hakikatine davet eder.

Bu derin bağları göstermek için irfan mektebinde ebced gibi usûller de kullanılır. Terzibaba Hazretleri’nin ism-i şerifleri olan “Necdet” üzerinden yapılan bir te’vil, ��nsân-ı Kâmil’in bu cem edici vasfını gözler önüne serer:

Necdet:50+3+4+400=457 / 457=16=7 53-BABAMIN ŞİFRESİ 53=8-MÜHEYMİN ADI -8 CENNET 457: 4- MELİK-ŞERİAT-TARİKAT-HAKİKAT-MARİFET MERTEBELERİN SAHİBİ 5- HAZERATI HAMSE-BEŞ ALEM-KUDDÜS ADI 4+5=9-AZİZ ADI 7- MÜMİN-YEDİ KAT GÖK YEDİ KAT YER ... 457:4=114+1 KÛR'ÂN 114 SÛRE’DİR. SAHİBİ AHAD OLAN TEK ALLAH'TIR. BABAM DA KÛR'ÂN'I KENDİ MERTEBESİNDE 114 SÛRESİNİ OKUYUP HAYATA GEÇİRENDİR.

Bu, bir ismin, bir zuhurun, varlığın bütün mertebeleriyle nasıl iç içe olduğunu gösteren bir irfan haritasıdır. Bir ismin içinde dört mertebenin, Hazerât-ı Hamse’nin (Beş İlâhî Mertebe) ve Kur’an’ın 114 suresinin izlerinin bulunması, o ismin sahibinin nasıl bir “cem” makamında olduğunu anlatır. Cuma, bu cemiyetin sahibi olan İnsân-ı Kâmil’in mertebesinin bir yansımasıdır.

Terzibaba Geleneğinde Cuma'in Yaşanması

Cuma, hakikat yolcusu için yaşayan, nefes alan bir hâldir; mürşid ile sâlik arasındaki mânevî bağın her hafta yeniden tazelendiği bir vuslat anıdır. Terzibaba irfan mektebinde Cuma, haftalık bir durak, bir muhasebe ve bir sonraki adıma hazırlanma vesilesi olarak yaşanır. Sâlikin iç âleminde biriken zuhûratlar, rüyalar ve haller, mürşidin irfan potasında eritilip altına çevrilmek üzere arz edilir.

Cuma: Mürşid ile Haftalık Vuslat ve Edeb Kapısı

Seyr-i sülûk, bir edeb yolculuğudur. Bu yolun mühim edeplerinden biri, sâlikin hayatındaki her önemli adımı mürşidinin bilgisi ve izni dâhilinde atmasıdır. Haftalık Cuma tebrikleri, sadece bir nezaket değil, "buradayım, yoldayım, himmetinizi beklerim" demenin bir başka yoludur.

Hayatın akışı içindeki en somut planlar dahi, "sizce uygun mudur?" sorusuyla mürşidin manevî onayına sunulur.

Hayırlı Akşamlar Murat Hocam, Sizin ve ailenizin Cuması mübarek olsun.. Nasılsınız? İnşeallah iyisinizdir.. Ailenize selamlarımızla. Fa… ile konuştuk, 8 Şubat'ta Ad…'ya gitmeyi, bir iki gün orada görüştükten sonra Ad…'dan Fa… ile birlikte İstanbul'a gelmeyi düşündük. Bize fazla yolculuk olacağı için erkenden uygun bilet bulup Ad…'ya uçakla gitmeyi düşünüyoruz. ... Ad…-İstanbul planlarımız sizce uygun mudur?

Gelen "Hakkınız da hayırlısı olsun... İnşeallah Hayırlı yolculuklar dileriz" cevabı, o işe vurulmuş bir himmet mührü gibidir.

Bu edebin en hassas tecellî ettiği yerlerden biri de, itikaf gibi özel mânevî uygulamalardır. Böyle bir niyete giren sâlikin, mürşidinden ruhsat alması yolun usûlüdür. Cuma günü vesilesiyle yapılan bu talep, hem güne hürmeti hem de yola sadakati gösterir:

Ben ayrıca odama çekilicem itikaf sürecinde, odamda kalmak için ailemden izin aldım. Siz den de müsade almam gerektiğini düşündüm, bir kitapta okumuştum dervişin bunun için mürşidinden izin alması gerektiğini.

Mürşidin Cuma günü verdiği cevap, sadece bir izin değil, aynı zamanda bir uyarı ve yol haritasıdır.

Aleykümselâm, Hayırlı Cum'alar, Hayırlı Cum'alar Bu… kızım... Yanlız bu günler içinde kendinde zâhir, bâtın bir olumsuzluk hissedersen bu uygulamadan ısrar etmeden çıkarsın. Eskiden dervişler tekke ve dergâhlarda bu uygulamaya girdiklerinden kendilerinin halleri kontrol edilirdi. Bizim maalesef böyle bir durumumuz yok...

Cuma, aynı zamanda sâlikin mânevî çalışmalarını mürşide sunduğu ve geri bildirim aldığı bir gündür. Mürşidin "Hayırlı cum'a lar. Nü…. anacığının da selâmları vardır" diye başlayan bir mesajı, yapılan çalışmanın kabul gördüğüne dair bir işarettir.

Zuhûratların ve Rüyaların Arz Edildiği İrfan Divanı

Zuhûrat ve rüyalar, sâlikin iç deryasının derinliklerinden yüzeye vuran işaretlerdir. Bu işaretleri doğru okumak, bir muabbir, yani bir tabirci ilmini gerektirir. Mürşid, bu mânevî tecrübeleri tabir eden bir kılavuzdur. Cuma günleri, bu zuhûratların mürşide arz edildiği bir irfan divanıdır.

Bazen sâlikin rüyaları çetin olabilir. Nefs mertebelerindeki mücadeleler, rüya âlemine şiddetli sahneler olarak yansıyabilir.

Geçen günkü rüyamızda tüfek ile on kişiden fazla insanı boğazından vurup öldürüyoruz ve bıçak ile iki kişinin boğazını kesiyoruz.. fakat kestiğimiz kişiler ölmüyor ve bizi kovalıyor biz kaçarken ayakkabılarımız çıkıyor ve sonra bizi yakalıyorlar..

Zâhiren bir kâbus olan bu rüya, mürşidin yorumuyla bir müjdeye dönüşür: "Üzülme nakıs insanıda öldürürsün..." Bu yorum, sâlikin aslında nefsindeki eksik ve hayvânî sıfatlarla mücadele ettiğini gösterir. Ölmeyip kovalamaları ise, bu mücadelenin henüz bitmediğinin işaretidir.

Yol ilerledikçe, zuhûratlar da incelir. Bir sâlikin, cemaate çıplak (uryan) halde namaz kıldırdığını görmesi böyle bir zuhûrattır.

Cemeate namaz kıldırmak güzeldir. Şer'an mümkün değildir. Ancak batıni hakakti itibari ile mümkündür. Cemeat kişinin kendisine aktarılan esmalarıdır kendisi uryan olarak yani beşeriyetinden soyunmuş olarak gerçek hali ile Cami isminin zuhuru olarak diğer esmalarına önderlik etmesidir. güzeldir. Tefhid-i ef'al tecellisidir.

Terzibaba Hazretleri'nin bu tabiri, Cuma'nın "cem" hakikatinin sâlikin bâtınında nasıl tecellî ettiğini gösterir. Cemaat, artık dışarıdaki insanlar değil, sâlikin kendi varlığında toplanan ilahi isimlerdir. "Uryan olmak", beşerî kayıtlardan soyunmaktır. Sâlik, kendi hakikati olan Cami isminin zuhuruyla, varlığındaki diğer isimlere imamlık etmektedir. Bu, fiillerin birliğinin, yani Tevhid-i Ef'al mertebesinin bir tecrübesidir.

Cuma Namazı: Zâhirde Cemaat, Bâtında Cemiyet

Cuma namazının zâhiri cemaat ise, bâtını "cemiyet"tir. Cemiyet, sâlikin kendi varlığında ilahi isimlerin bütününü toplaması, kesrette vahdeti bulmasıdır. Bu hakikate ulaşan bir kimse için artık yalnızlık kalmaz. Bu sır, bir sâlikin zuhûratında şöyle dile gelir:

Sonra Cem'iyeti Cum'a namazı kılmak için ayağa kalktım ama cemaatle kılınan bir namaz olmasına rağmen yalnız kılıyordum.

Terzibaba Hazretleri'nin bu zuhûrata yaptığı yorum, Cuma'nın bâtınî anlamını özetler:

Cum'a Cem topluluktur, ancak kişi kendinde esma-i İlâhiyye cemiyetini bulabilmiş ise aslında o cemaatte de olsa gene kendi cemaatiyle o namazı kılmaktadır.

Asıl mesele, dışarıdaki kalabalığa karışmadan evvel, içerideki dağınıklığı toparlamak, kendi içinde o "cemiyeti" kurmaktır. Bu cemiyeti kuran İnsân-ı Kâmil, yeryüzünün halifesi olarak bütün varlığın imamı olur. Ancak bu bâtınî idrak, zâhirî hükmü ortadan kaldırmaz. Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretleri'nin, Sultan Ahmed Camii'nin açılışında Cuma hutbesini okumak için fırtınalı bir havada denize açılması, bu hassasiyetin en latif misallerindendir.

O gün beklenmedik bir şey oldu. Önce bardaktan boşanırcasına yağmur başladı. Sonra fırtına ile berâber denizde dalgalar büyüdü, yükseldi ve şiddetlendi. Bu şartlar altında Üsküdar’dan Sarayburnu’na geçmek imkânsızlaşmıştı. Ne var ki Şeyh hazretleri Hünkâra söz vermişti. ... Allahü teâlânın izniyle Mahmûd Hüdâyî hazretlerinin himmeti bereketiyle, kayığın ön, arka ve yanlarından bir kayık mesâfesinde deniz süt liman oluyor, dalgalar kayığa hiç tesir etmiyordu.

Bu kıssa, Cuma'nın zâhirine gösterilen hürmetin, bâtından nasıl bir himmetle desteklendiğini gösterir. Din, zâhir ve bâtın ile, şeriat ve hakikat ile kemâle erer. Bu kemâlin haftalık tecelligâhı ise Cuma günüdür.

Sabır ve Mertebe Talimi: Cuma'dan Cuma'ya Seyir

İrfan mektebi, bir ömür boyu süren bir eğitimdir. Mürşidin önemli vazifelerinden biri de, sâlike sabrı öğretmektir. Cuma günleri gönderilen tebrik mesajları, bu uzun soluklu eğitimin birer hatırlatıcısı olur.

Hayırlı Akşamlar, Hayırlı Cum'alar Fa… Do…, Acele etme bu eğitim 20-25 sene sürer. Ma’nâ kabın da bir anda açılmaz. Yavaş vayaş olur. Bir mertebeyi, bir mertebe ile kıyas etmeye çalışma... Ehlullah vücut birdir ama mertebelere riayet şarttır derler.

Bu sözler, bir Cuma akşamı sâlikin gönlüne inen bir sükûnet gibidir. "Ma'nâ kabının bir anda açılmayacağı" bilgisi, sâliki hayal kırıklığından korur. Bu eğitim sürecinde mürşid, sâliki körü körüne bir taklide değil, kendi basîret gözünü açmaya teşvik eder.

Terzi Babamızın, bizi yönlendirmek istediği en büyük özellik özgürlüğümüzdü. "Birine körü körüne bağlı olup, onu sorgulamadan, her dediğini doğru kabul edip, düşün-me tembeli olarak araştırmasız, kendimizi akışa bırakma-malıydık.” Herşeyi doğru kabul etmemeyi kendi düşünceleri-mizinde olabileceğini ilke haline getirdi.

Bu özgürlük ve sorgulama ortamı, sâlikin cem ve tevhid idrakine kendi tefekkürüyle ulaşmasını sağlar. Öyle ki, mürşidin gönderdiği basit bir Cuma tebriğindeki en ufak bir detaydan bile derin mânalar çıkarabilir. Bir sâlikin, kendisine gelen mesajdaki "Hayırlı Cum'alar" ifadesinin iki kere tekrar edilmesinden vardığı sonuç bunun örneğidir:

''Aleykümselâm, Hayırlı Cum'alar, Hayırlı Cum'alar Bu… kızım,'' Siz 2 kere Cum'a mı kutlamışsınız, Terzi baba1 kitabından da halvet bölümünü de göndermişsiniz. Orada Terzi babamın Cum'a ile ilgili bölümü var ve o güne özel dua yazıyor. ''Daha sonra cuma günü için bir dua hazırladım onu temize çekiyorum saat on iki...'' 3 Cum' a ile cem hali olmuş oluyor. Tevhid ilmi, bir'lik oluşmuş oluyor diye anladım...

Bu, artık sâlikin sadece ders alan değil, aynı zamanda ders çıkaran bir konuma geldiğini gösterir. Terzibaba geleneğinde Cuma, sâlikin mürşidiyle birlikte, sabırla, edeple ve tefekkürle yol aldığı, zâhirden bâtına, cemaatten cemiyete yükseldiği bir mânevî seyir hâlidir.

Füsûsu'l-Hikem'de Cuma

Şeyh-i Ekber İbn Arabî’nin Füsûsu’l-Hikem'inde Cuma, zâhirî bir gün adı olarak değil, hakikati olan “cem” sırrı üzerinden ele alınır. Şeyh-i Ekber, kabukla değil, özle meşguldür. Onun nazarında Cuma, bir gün değil, bir makamdır; zıtların birleştiği, kesretin (çokluğun) içinde vahdetin (birliğin) görüldüğü, tenzih ile teşbihin tek bir potada eridiği cem makamı’dır. Hakk’ın hem Evvel, hem Âhir, hem Zâhir, hem Bâtın olduğunu aynı anda idrak etme hâlidir. Bu zıt isimlerin hepsinin tek bir Zât’ın tecellileri olduğunu idrak etmek, o isimlerin hepsini kendinde “cem etmek”, Cuma’nın hakikatine ermektir.

Bu cem sırrının ilk tecelligâhı Hz. Âdem’dir. Füsûsu’l-Hikem'in ilk fassı, “Âdem Kelimesindeki İlâhî Hikmet” bahsidir. Cenâb-ı Hakk, Âdem’e bütün isimleri öğretmiştir: “Ve alleme Âdeme’l-esmâe küllehâ.” (Bakara, 31). Âdem, bütün ilâhî isimleri ve hakikatleri kendinde toplayan, cem eden ilk numunedir. O, kâinatın bir özetidir. Bu yüzden ona İnsân-ı Kâmil denir. Âlemdeki bütün dağınık tecelliler, İnsân-ı Kâmil’in varlığında bir araya gelir. Bu yüzden Âdem’in hakikati, Cuma’nın hakikatidir.

Şeyh-i Ekber, bu toplanma sırrını bir daireye benzetir. Dairenin başlangıcı da, bitişi de Hakk’tır. O, Evvel’dir ve Âhir’dir. Dairenin çevresindeki her bir nokta, ilâhî isimlerden birinin tecellisidir. Dairenin merkezindeki nokta ise bütün bu çevreyi kuşatır, bütün isimleri kendinde toplar. O merkez, Hakîkat-i Muhammediyye’dir ve onun yeryüzündeki en kâmil zuhuru olan İnsân-ı Kâmil’dir.

Füsûs'un son fassı olan “Muhammed Kelimesindeki Ferdiyet (Teklik) Hikmeti” bahsi, bu cem sırrının zirvesidir. Eğer Âdem, Cuma’nın başlangıcı ise, Hz. Muhammed (s.a.v.) Cuma’nın kemâlidir. O, “Cevâmiu'l-kelim” (az sözle çok mânâ ifade etme) yeteneğiyle gönderildiği gibi, aynı zamanda “Câmiu'l-esmâ” yani “bütün isimleri toplayan” zâttır. Onun hakikati, bütün peygamberlerin hakikatlerini kuşatmıştır. Bu yüzden onun hikmeti “Ferdiyet”tir. Ferdiyet, eşi benzeri olmayan teklik demektir ve bu teklik, ancak bütün çokluğu kendinde toplamakla, cem etmekle mümkün olur. Bu, kesreti kuşatan bir teklik, bir Ahadiyet yansımasıdır.

Şeyh-i Ekber’e göre bu cem ediş, tenzih ve teşbih kanatlarıyla gerçekleşir.

Tenzih kanadı, Hakk’ı her türlü yaratılmışlık sıfatından uzak tutmaktır. “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur.” (Leyse ke mislihi şey’un, Şûrâ, 11) ayetinin sırrıdır bu. Hakk, akılların idrak edemeyeceği mutlak bir Hüvviyet’tir.

Teşbih kanadı ise, Hakk’ı her şeyde görmektir. “Nereye dönerseniz Allah’ın yüzü oradadır.” (Fe eynemâ tuvellû fe semme vechullâh, Bakara, 115) ayetinin sırrıdır. Bütün kâinat, O’nun isim ve sıfatlarının tecellisidir.

Sâliklerin çoğu, bu iki kanattan sadece biriyle uçmaya çalışır. Kimi, aşırı tenzih ile Hakk’ı ulaşılmaz bir yüksekliğe koyar. Kimi de aşırı teşbih ile her gördüğü tecellide takılıp kalır ve tecellinin ardındaki asıl Zât’ı unutur.

Cuma’nın hakikati ise, bu iki kanadı birlikte kullanmaktır. Muhammedî mîzan budur. Hem “O’nun benzeri yoktur” diyecek, hem de “O, gören ve işitendir” diyeceksin. Bu iki bakışı kendinde cem edebilen arif, Cuma’nın sırrına ermiş demektir. O, artık kâinata baktığında hem Hakk’ı görür hem de halkı (yaratılmışları). Halk, Hakk’ın perdesi değil, bilakis Hakk’ın tecelli ettiği bir ayna olur. Bu, “cem’u’l-cem” makamıdır ki, Muhammedî meşrebin en kâmil hâlidir.

Bu vücûdî bakış açısıyla, varlığın kendisi bir Cuma’dır. Nefes-i Rahmânî ile, Hakk’un ilminde potansiyel halde bulunan A'yân-ı Sâbite (sabit hakikatler), dış dünyada zuhura gelmiştir. Bütün kevnî âlem, gaybda dağınık halde bulunan hakikatlerin, şehâdet âleminde bir araya gelmesi, toplanmasıdır. Bütün varlıklar, Vâhidiyyet mertebesindeki ilâhî isimlerin birer tecellisidir ve hepsi birden, tek bir Tevhid senfonisini icra ederler. Kâinatın kendisi, muazzam bir Cuma namazı kılmaktadır.

Ey insan, sen bu kâinatın özüsün ve bütün ilâhî isimleri kendinde cem etmek için halk edildin. Kendi içinde bu “cem” hâlini gerçekleştirdiğin an, her günün Cuma, her anın bayram olur. Cuma, haftada bir gün toplanmaktan ibaret değil; her an, her nefeste Hakk ile cem olma sanatıdır.

Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği

Hakikat tektir, ancak idrak edilişi çift kanatlıdır. Bir kuşun tek kanatla uçamayacağı gibi, sâlik de hakikate tek bir bakışla eremez. Bu iki kanat, varlığın sırrını çözmemiz için bize bahşedilmiştir. Terzibaba Necdet Ardıç Efendimiz, bu derin hikmeti, en gündelik tecrübemiz olan iki gözle görme üzerinden önümüze serer:

Şimdi bu program yapılmış, bizim sağ gözümüz de sol gözümüz de bizim bir dahilimiz yok onun sola sağa geçmesinde veya oraya gelmesinde acaba sağ göz ne ise ne hizmet etti ise sol göz olmadı, yani ne yaparsa yapsın sol göz sağ olmadı, sağ göz de sol olmaz. Bakın bunlar hep çalışmaktalar ama biz farkında değiliz. Göremediğimiz zaman çalışmadığını anlıyoruz. Çalıştığı zaman çalıştığını anlamıyoruz. İkisinin ayrı ayrı gördüklerini bize tek olarak intikal ettiriyorlar. Gözümüzün birini kapatıp diğerini açtığımızda hedefimizde biraz değişiklik oluyor. Ama ikisiyle birlikte baktığımız zaman hedefte sanki birlik varmış gibidir.

Sağ göz ve sol göz, birbirlerinin yerine geçemezler. Her birinin vazifesi ve gördüğü açı farklıdır. Bu, âlemin kesret (çokluk) yüzüdür. Fakat bu iki ayrı görüş, beyinde tek bir görüntüye, derinliği olan üç boyutlu tek bir manzaraya dönüşür. İşte bu, Cem makamı’dır. İki ayrı hakikatin, kendi özelliklerini kaybetmeden, daha üst bir mertebede birleşerek yeni ve daha tam bir hakikat oluşturmasıdır.

Mârifet yolcusunun mânevî bakışı da böyledir. Sâlikin de iki gözü vardır: Tenzih gözü ve Teşbih gözü.

Tenzih gözü, Hakk’ı bütün yaratılmışlardan soyutlar, O’nun hiçbir şeye benzemediğini, “Leyse ke mislihî şey’un” sırrıyla müşahede eder. Bu bakış olmaksızın kişi, Hakk’ı mahlûkata benzetme hatasına düşer.

Teşbih gözü ise, Hakk’ın tecellilerini bütün kâinatta, her bir zerrede görür. “Fe eynemâ tuvellû fe semme vechullâh” sırrıyla, bütün varlığın O’nun isim ve sıfatlarının birer ayna olduğunu idrak eder. Bu bakış olmaksızın kişi, Hakk’ı âlemden kopuk, uzak bir varlık olarak görür.

Hakiki Tevhid, bu iki gözün birlikte ve ahenk içinde çalışmasıyla elde edilir. İnsân-ı Kâmil, Muhammedî meşrep sahibi arif, iki gözle birden bakar. Hem “O, hiçbir şeye benzemez” der (tenzih), hem de “Bütün her şey, O’nun bir tecellisidir” der (teşbih). İşte bu, Muhammedî mîzan yani Peygamberî denge ve ölçüdür.

Cuma günü, bu iki gözle bakma günüdür. Haftanın diğer altı günü kesret içinde geçer. Cuma günü geldiğinde ise bütün bu dağınıklığı toplama (cem etme) vaktidir. Terzibaba Efendimiz, bu cem sırrını günlerin mertebeleri üzerinden açar:

Yevm-i cum'a dahi böylece diğer günlerden efdal oldu. Cuma ne yaptı ki diğer günlerden efdal oldu. İşte Cenab-ı Hakkın inayetinden ona lutf-u kereminden “Cuma “diye onu belirtti. Cuma günü bir bakıma hadis-i şeriflerle bildirilen birçok durumları var, ama en mühim hadisesi Cum’a gününün mü’minlere verilmesi yedinci günün mü’minlere verilmesinde o da Cum’a günüdür.

Cuma’nın üstünlüğü, kendi zatından değil, Hakk’ın ona bu vasfı “tayin” etmesindendir. Hakk, Cuma’yı “cem günü” olarak belirlemiştir. Bu lütfun en büyük tecellisi ise yedinci günün müminlere verilmesidir. Altı gün, kevnî halkın açılımının sembolüdür. Yedinci gün ise bu açılımın tekrar toplanıp aslî birliğine döndüğü mertebedir. Bu, istivâ mertebesinin bir yansımasıdır. Cuma, haftanın Arş’ıdır.

Terzibaba Efendimiz, bu yedinci gün sırrını zamanın ve mekânın ötesine taşır:

Diğer kavimlerin yedi günü yok altı günü vardır. 7. Gün mü’minlere aittir. O da Cuma günüdür. Bizde tatil diye bir şey yoktur, genel manada İslam’da tatil yoktur. Tatil ancak Cuma’ya gidiş, sabah namazından Cuma namazına gidiş sürede o da Cuma’ya hazırlık yapmak içindir. Cuma suresinde “namazdan çıktıktan sonra yeryüzüne dağılın rızkınızı arayın” diyor. O zaman Cuma günü tatil olmuyor. O halde Cumartesi ve Pazar zaten bizimle ilgili olmadığından o zaman bizim günümüz yediye çıkmış oluyor. İşte bu da ahiret günü kıyamet günü peygamber Efendimizin “ikra” gecesi kendisine Cebrail’in (a.s.) tebliğ ettiği zaman yani ilk tebliğ getirdiği zaman 7. gün başladı. Yani kıyamet günü başladı. “İkra” gecesi çok büyük de bir inkılabın başladığı gecedir yeryüzünde, insanlık tarihinde.

“Yedinci gün başladı” demek, “kıyamet günü başladı” demektir. Burada kıyamet, kâinatın yok olması değil, hakikatlerin ayağa kalkması (kıyâm etmesi), bâtılın zâilden ayrılmasıdır. Bu kıyamet, Peygamber Efendimiz’e (s.a.v) ilk vahyin geldiği “İkra” gecesi başlamıştır. Çünkü o gece, insanlığa Hakk ile bâtılı ayıran ölçü, yani Furkan (Kur’an) inmeye başlamıştır.

Cuma, bu büyük kıyametin, bu Muhammedî uyanışın haftalık tecrübesidir. Cuma namazına duran mümin, “İkra” ile başlayan o büyük dirilişin içinde kendi yerini alır. Namaz bittiğinde ise “yeryüzüne dağılma” emri, bu vahdet idrakini kesret âlemine, yani hayatın içine taşıma görevidir. Cuma, sâliki her hafta bu iki kanatla uçmaya, iki gözle görmeye alıştırır.

Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Cuma

Hazret-i Pîr Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Mesnevî-i Şerîf’inde Cuma Sûresi’nin âyetlerini birer anahtar gibi kullanarak, bu mübarek günün ardındaki bâtınî katmanları, sâlikin seyrindeki durakları ve imtihanları gözler önüne serer. Onun dilinde Cuma, bir ayna olur; ilmi, samimiyeti, dünyaya meyli ve Hak’a teslimiyeti yansıtır.

Cuma'nın Hakikatine Ermenin Şartları: İlim ve Samimiyet

Cuma, bir “cem” olma günüdür. Fakat bu toplanma, sadece bedenlerin bir araya gelmesi midir? Hazret-i Mevlânâ, bu sorunun cevabını Cuma Sûresi’ndeki “kitap yüklü merkep” misali ile verir:

Bu şerefli beyitte, Cum'a Suresi'nde geçen "Kendilerine Tevrat yükletildikten sonra, onu yüklenmeyenlerin misali, kitaplar taşıyan eşeklerin misali gibidir" (Cum'a, 62/5) ayet-i kerîmesine işaret buyrulur. Ya'nî vahy-i ilâhî ile amel etmeyip kendilerinin kıyâsât-ı akliyyeleriyle amel edenler, arkalarına kitablar yükletilmiş olan eşeklere benzerler; ve bu halde olanların ilmi, hüviyyet-i ilâhiyyeden gelen ilim değil, belki esfel-i sâfilîn-i tabîat vâsıtasıyla gelen bir ilim olur ve böyle ilim de, hayvanlara yükletilmiş bir yük mâhiyyetinde bulunur.

Eğer ilim, sahibinin ahlâkına ve hâline işlememişse, o ilim bir şeref değil, bir yüktür. Merkep sırtındaki kitapların ağırlığını çeker ama içindeki hikmetten nasip almaz. Cuma’nın hakikatinden habersiz, ilmini hâle dönüştürememiş kimsenin durumu budur. Onun ilmi, doğrudan Hakk’ın Hüvviyet pınarından gelen bir irfan değil, tabiatın aşağı mertebesinden ibaret bir malumattır. Bu ilim, Cuma’nın ruhu olan “cem”i gerçekleştiremez, kişiyi benlik ve kibir ile daha da dağıtır.

Cuma’nın cem makamına ermenin ikinci şartı ise samimiyettir. Hazret-i Pîr, bu samimiyet imtihanını da yine Cuma Sûresi’nden bir âyetle, “ölümü temenni etme” meselesiyle ortaya koyar.

Ölüm muhabbeti, aşk-ı ilâhî da'vâsında sâdık olanların boyunlarında gerdanlıktır. Bu ölüm vakti yahûdîlerin imtihanı oldu. Zîrâ yahûdîler biz Allah'ın dostları ve muhibleriyiz da'vâsında bulundular. Sûre-i Cum'a'daki şu âyet-i kerîme nâzil oldu: قُلْ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ هَادُوا إِنْ زَعَمْتُمْ أَنَّكُمْ أولياء لله مِن دُونِ النَّاسِ فَتَمنوا الموت ان كنتم صادقين... Ya'nî "Ey habîbim de ki: "Ey yahûdîler, eğer siz kendinizi sâir ümmetlerden mümtâz olarak Allah Teâlâ'nın dostlarıyız zu'm ederseniz, eğer doğru söylüyorsanız, ölümü temennî edin!"

“Biz Allah’ın dostlarıyız” iddiası büyük bir iddiadır. Ölüm ise, “sevgiliyi sevgiliye kavuşturan bir köprüdür.” Öyleyse, Allah dostu olduğunu iddia eden kimse, nasıl olur da bu köprüden geçmekten korkar? Mevlânâ, bunun her devirde, Hak dostluğu iddiasında bulunan her sâlik için geçerli bir mihenk taşı olduğunu hatırlatır. Cuma’nın hakikatine ermek, ölmeden evvel ölmek sırrına vakıf olmaktır. Nefsin arzu ve isteklerini o cem makamı içinde eritebilmektir.

Hutbeyi Terk Eden Kervan: Dünyanın Cuma'daki İmtihanı

Hazret-i Pîr’in Cuma bahsinde en çok durduğu yerlerden biri, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) hutbedeyken, cemaatin bir kısmının ticaret kervanının gelişiyle mescidi terk etmesi hadisesidir. Bu, Mesnevî’de her insanın yaşadığı zâhir-bâtın, dünya-ukbâ çekişmesinin bir timsali olarak anlatılır.

Kıtlık senesinde bir cuma günü, yüce sahabeler şerefli camide ve şanlı Peygamber Efendimiz de minberde hutbede idiler. Medine-i Münevvere'ye kervan geldi ve halka haber vermek için davul çalmaya başladı. Camide davul sesini duyan sahabeler, erzak tedariki için derhal dışarı fırladılar. Camide ancak on kişi kaldı. Onun üzerine Cuma Suresi'nde olan bu ayet-i kerime nazil oldu: وَإِذَا رَأَوْا تِجَارَةً أَوْ لَهُوا انفَضُّوا إِلَيْهَا وَتَرَكُوكَ قَائِمًا... ya'nî “Ve ticareti ve lehvi gördükleri vakit ona dağıldılar ve seni kāim olarak terk ettiler. De ki: Allah indinde olan şey, lehivden ve ticâretten hayırlıdır. Ve Allah Teâlâ rızık vericilerin hayırlısıdır."

“Kıtlık senesi,” insanın rızık endişesidir. “Peygamber’in hutbesi,” Hakk’ın çağrısı, ruhun gıdasıdır. “Ticaret kervanı,” dünyanın câzibesidir. Mescidi terk edenler ise, kalbi henüz mutmain olmamış, rızık endişesi Allah’a olan tevekkülüne galip gelmiş insandır. Her Cuma, bir imtihandır: İçimizdeki Hakk’ın sesini mi dinleyeceğiz, yoksa dışarıdaki kervanın davuluna mı kulak vereceğiz? Kervana koşanlar, rızkın kervanda olduğunu zannederler. Halbuki Rezzâk olan Hakk, mescittedir, hutbededir.

Bu, çalışmayı terk etmek demek değildir. Hazret-i Pîr, bu dengeyi de kurar:

Emir "Allah'ın fazlından taleb ediniz!"dir. Tâ ki kaplan gibi gazab etmek lâzım gelmesin! Cum'a Sûresi'ndeki şu yüce ayete işaret buyrulur: فَإِذَا قُضِيَتِ الصَّلَاةُ فَانتَشرُوا فِي الْأَرْضِ وَابْتَغُوا مِن فَضْلِ اللَّهِ (Cum'a, 62/10) Yani "Cuma namazı kılındığı zaman yeryüzüne dağılın ve Allah'ın lütfundan rızkınızı isteyin!"

Cuma’nın usûlü şudur: Önce cem ol, Hakk’ın huzurunda toplan, ruhunu doyur. Sonra, o manevî güçle yeryüzüne dağıl ve Hakk’ın fazlından nasibini ara. Önceliği Hakk’a veren, rızkını ararken de O’nun adıyla arar.

Halk İçinde Hak ile Olmak: Cuma'nın Toplumsal ve Keramet Boyutu

Cuma, sâliki hücresinden çıkarıp cemiyete katan bir ibadettir. Hazret-i Mevlânâ, Muhammedî yolun “halk içinde Hak ile olmak” olduğunu, Cuma’nın da bu yolun en mühim talimlerinden biri olduğunu vurgular.

Cum'a ve namazda cemaat, emr-i ma'ruf ve münkerden ihtiraz şarttır... Bu şartlar ancak insanların arasına karışmak ile olur. Halvette mümkin değildir.

Cenâb-ı Hakk, müminlerin bir araya gelmesini, birbirlerinin hâlinden haberdar olmasını murad etmiştir. Bu vazifeler, bir mağarada yapılamaz. Sabır, affetme, merhamet gibi ahlâkların talim yeri, insanların arasıdır. Cuma’yı terk etmek, bu manevî tekâmül fırsatını da terk etmektir.

Hakk’ın emrine uyup Cuma’ya giden kimse sahipsiz kalmaz. Mevlânâ, bu noktada Şeybân-ı Râî hazretlerinin kıssasını anlatır:

O Şeybân gibi ki, anîd olan kurttan dolayı cum'a vakti sürü üzerine bir çizgi çekerdi. Ta ki o çizgiden koyun dışarıya gelmeye! Kurt ve zararlı olan hırsız gelmeye!

Şeybân-ı Râî, bir çobandır. Cuma vakti geldiğinde, “sürüyü kurda kaptırırım” endişesiyle Cuma’yı terk etmez. Emre itaat eder ve vazifesini yerine getirmeye gider. Onun bu teslimiyetine karşılık, Cenâb-ı Hakk da bir çizgiye, bir kurdu durduracak kudret verir. O çizgi, teslimiyetin ve tevekkülün çizgisidir. Kim ki Cuma’nın emrine uyarak o ilâhî dairenin içine girer, Hakk da onun dünyasını ve ukbâsını her türlü kurttan ve hırsızdan muhafaza eder.

Cuma, aynı zamanda bir lütuf ve inâyet günüdür. Levh-i Mahfûz’da yazılı olan, ama ancak o güne has bir talep ile ortaya çıkan özel rızıkların günüdür.

Yüce Allah'ın rızıklardan başka rızıkları olduğu levhde yazılıdır. Şimdi o rızıkları cuma günü iste!

Bu “rızıklardan başka rızıklar”, mânevî feyizler, ilhâmlar, gönül genişliği gibi ruhu besleyen ilâhî ikramlardır. Sâlike düşen, bu özel lütuf gününün kadrini bilmek, hem bedeniyle hem ruhuyla o günün cemine iştirak etmek ve o güne mahsus manevî rızıklardan nasibini istemektir.

Mesnevî Ciltlerinden İzler

Ahmed Avni Konuk'un on üç ciltlik Mesnevî-i Şerîf şerhinde Cuma kavramı, farklı ciltlerde ayrı yönleriyle işlenir. Hangi beytin hangi ciltte geçtiğini bilmek, okuyucuya bu deryada bir pusula sunar:

  • Cilt 2: "Hayvanlık mertebesi nasıl ki insanlık mertebesinin esiri ve mutî'i ise..."
  • Cilt 3: "Vâridât-ı ilâhiyyenin istiftâhı günü oldu. (Rüz-i istiftâhtan murâd, Receb ayının ilk cum'a günüdür. Onun gecesinde Regâib namazı kılınır.)"
  • Cilt 5: "Senesinde bir cum'a günü, ashâb-ı kirâm câmi-i şerîfte ve Nebiyy-i zîşân Efendimiz dahi minberde hutbede idiler. Medîne-i Münevvere'ye kervan geldi ve halka ihbâr için davul çalmağa başladı. Câmide davu…"
  • Cilt 10: "Yevm-i Cum'a dahi böylece eyyâm-ı mütebâkıyeden efdal oldu. Nitekim buyrulmuştur: Allah Teâlâ hazretlerinin rızıklardan başka rızıkları olduğu levhde muharrerdir. İmdi o rızıkları Cum'a…"
  • Cilt 11: "Abdülkâdir-i Geylânî (k.s.) hazretleri Gunyetü't-Tâlibîn ismindeki eser-i şerifinde Resûl-i Ekrem Efendimiz'den şu hadisi Hz. Câbir'den nakleder ki, tercümesi şudur: 'Allâh Teâlâ hazretleri cum'a namâzını be…'"
  • Cilt 12: "Sen Mustafa Paşa vezir-i a'zam iken medresemizde müderris idin. Paşa cum'a gecelerinde dervişlerin sohbetine hâzır olur idi. Sen dahi hâzır olur idin. Sen de o sûfilere muvâfakat ederek semâ' ed…"

Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme

Kavramlar Ağında Cuma

Hakikat yolunda hiçbir kavram tek başına durmaz. Cuma, en temelde Salât ile, yani namaz ile iç içedir. Cuma namazı, bireysel miracın, toplu bir şahitliğe, bir "biz" şuuruna dönüştüğü tecellîdir.

Cuma'nın bir diğer komşusu ise Sohbet meclisidir. Cuma hutbesi, en geniş mânâsıyla bir sohbet değil de nedir? Bir rehberin cemaate hitabıdır. Cuma, bütün bir ümmetin kalbini aynı anda Hakk'a döndüren, aynı kelâmı dinleten en büyük sohbet halkasıdır.

Nihayet Cuma, Tasavvuf yolunun bizâtihî kendisinin bir özetidir. Tasavvuf, dağınıklığı toparlamak, kesreti (çokluğu) vahdete (birliğe) bağlamaktır. Cuma, "cem" kökünden gelişiyle, bu büyük "toplama" ve "birleştirme" ameliyesinin haftalık bayramıdır. Sâlikin bütün bir hafta boyunca dağınıklığa meyleden kalbini, zihnini ve ruhunu yeniden bir araya getirdiği bir fırsat günüdür.

Kütüphanedeki Kaynaklar

Bu irfan mektebinin dijital kütüphanesinde Cuma kavramı üç büyük pınardan anlaşılır.

Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri’nin sohbetlerinde Cuma, yaşayan, nefes alan bir hakikat olarak karşımıza çıkar. O, Cuma’yı İnsân-ı Kâmil’in varlığında tecellî eden bir "cemiyet" mertebesi olarak anlatır. Terzibaba’nın nazarında Cuma, Vâris-i Muhammedî olan zâtın, on sekiz bin âlemi kendi bâtınında nasıl "cem" ettiğinin zâhirdeki bir yansımasıdır. Onun anlatımında Cuma, sâlikin mürşidiyle olan bağının ve seyr-i sülûk yolunda aldığı izinlerin de bir vesilesi olur.

Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri ise Füsûsu’l-Hikem’de meseleyi en derindeki vücûdî temellerine oturtur. O, Cuma’nın "cem" isminin hakikatini, varlığın temelindeki zıtların birliği üzerinden şerh eder. Hakk’ın hem Tenzih (her şeyden münezzeh olması) hem de Teşbih (her şeyde tecellî etmesi) yönlerinin nasıl bir arada idrak edileceğini anlatırken, Cuma’nın bu iki bakışı birleştiren bir "cem makamı" olduğunu sezdirir. İbn Arabî için Cuma, Hakk’ın hem Zâhir hem Bâtın, hem Evvel hem Âhir isimlerinin aynı anda, tek bir tecellîde idrak edildiği Tevhid ufkudur.

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri ise Mesnevî-i Şerîf’inde, bu yüksek hakikatleri yaşayan insanın ahlâkına ve ameline indirir. "Kitap yüklü merkep" misaliyle, Cuma’nın ruhunu anlamadan sadece şeklini yerine getiren âlimin durumunu anlatır. Peygamber’in hutbesini dinlerken dünyalık bir ticaret kervanının gürültüsüne kapılıp gidenlerin hikâyesi üzerinden, en mukaddes anda bile nefsin ve dünyanın nasıl birer ayartıcı olabileceğini gösterir. Mevlânâ için Cuma, bir samimiyet testidir.

Değerlendirme

Cuma, takvim yaprağındaki herhangi bir günden ibaret değildir. O, varlığın toplanma, birleşme ve bütünleşme sırrının haftalık tecellîsidir. Bu sır, Terzibaba’nın irfanında yaşayan İnsân-ı Kâmil’in şahsında somutlaşır; İbn Arabî’nin hikmetinde varlığın en derin yapısındaki zıtların birliği olarak ortaya çıkar; Mevlânâ’nın dilinde ise ilmiyle amel eden, samimi kulun ahlâkı olur. Sâlike düşen, Cuma’yı yalnızca bir namaz vakti olarak değil, kendi dağınıklığını toparlayacak bir "cem" fırsatı olarak görmektir. Her Cuma, kendi içindeki zıtlıkları barıştırma, zâhirini bâtınına uygun kılma ve kesretin gürültüsünde vahdetin sesini duyma niyetini tazeleme günüdür. Hakikat, bu cemiyetin içinde gizlidir.

Bu makale, Terzibaba Irfan Mektebi Dijital Kutuphanesi Wiki-Enhanced RAG sistemi tarafindan 25 kaynak eserden sentezlenmistir.

Model: gemini-pro-augmented-mesnevi | Olusturulma: 11.06.2026