Fark
Fark makamı, sâlikin Vahdet denizinden çıkıp kesret sahilinde yürüdüğü, Bir’in nice suretlerde tecellîsini seyrettiği yerdir. Fark, ayrılık değil, ayırabilme, görebilme sanatıdır. Terzibaba İrfan Mektebi’nin usûlünce, fark bir fırka, bir ayrılık vesilesi değil; tevhidi daha derinden idrak etmenin bir basamağı olarak ele alınır. Zira çokluğu görmeden Bir’in kıymeti, renkleri tanımadan beyaz ışığın sırrı nasıl bilinebilir?
Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı
“Fark” kelimesi Arapça kökenli olup, iki şeyi birbirinden ayırmak, aralarındaki başkalığı görmek demektir. Lakin işin hakikati, bu ayırma ve görme fiilinin, varlığın bütün mertebelerinde nasıl bir işleyişe sahip olduğunu anlamakta gizlidir. İrfan ehli, bu kelimeye sadece bir lügat mânâsı yüklemez; onu, varlığın zuhûr edişindeki ilâhî bir sırrın anahtarı olarak görür.
Bu sırrın en yüce ifadesi, Cenâb-ı Hakk’ın kelâmı ile Zât’ı arasındaki münasebette bulunur. Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri’nin sohbetlerinden damıtılan bir hikmet, bu konuya ışık tutar:
“Muhiddin-i Arabi Hz leri bu manada çok güzel bir izah tarzı yapmış, Kur’an’ın hakikatini tanıtmak için; Kur’an Zat’tır, Furkan da sıfattır, fark alemini belirttiği için sıfat alemi farklılık alemi olduğu için sıfattır, Furkan sıfat Kur’an Zattır…”
Kur’an, toplayan, cem eden, bütün hakikatleri özünde barındıran Zât mertebesine işarettir. O, Vahdet’in kendisidir. Furkan ise, “fark” kökünden gelir; ayıran, hak ile bâtılı, doğru ile yanlışı, helal ile haramı birbirinden ayırt ettiren demektir. Bu, sıfatlar âleminin, yani tecellîlerin, isimlerin ve hükümlerin belirdiği, çokluğun göründüğü âlemin işidir. “Fark”, ilâhî mertebede dahi tecellî ile birlikte zuhûr eden bir hakikattir. Zât’ın Birliği, sıfatlarının ve fiillerinin çokluğu ve farklılığı ile bilinir. Bu ayrımı yapamayan, Nebi ile Mürsel arasındaki ince vazife farkını dahi göremez. Biri haberi alır, diğeri ise o haberi menziline ulaştırır. İkisi de peygamberdir ama aralarında hizmet farkı vardır. Farkı görmek, her şeyi yerli yerine koyma sanatıdır.
Bu ilâhî hakikat, kevnî âlemde, yani yaşadığımız dünyada da görünür. Kur’ân-ı Kerîm, Ra’d Sûresi’nde bu hakikate şöyle dikkat çeker:
“Arzda (yer veya yeryüzünde) birbirine komşu kara parçaları... Ama biz ürünleri konusunda bir kısmını bir kısmına üstün kılıyoruz. Şüphesiz bunda aklını kullanan bir kavim için (Allah'ın varlığını gösteren) deliller vardır.”
Terzibaba Hazretleri, bu âyetin tefekküründe, yan yana duran iki tarlanın sırrına işaret eder. Biri diğerine komşu, aynı yağmurla sulanır, aynı güneş altında durur. Ama birinden bambaşka bir ot, diğerinden bambaşka bir nimet biter. Birinin toprağı verimli, diğerininki çoraktır. Bu “fark”, fıtratın kör bir tesadüfle işlediğini düşünenlerin aklını başından alır. Gösterir ki, sebepler sadece bir perdedir. Hakikatte her an bir “fark” yaratan, bir “üstün kılan” irade vardır. Bu, Hakk’ın Kudret ve Tekvin sıfatlarının apaçık bir tecellîsidir. Bu farklılık, aynı zamanda bir imtihan meydanıdır; kimine bereketli toprak verilir şükrü sınanır, kimine çorak toprak verilir sabrı sınanır.
Bu misal, sadece toprağa, bitkiye mahsus değildir. İnsanın kendi varlığında da aynı sır işler. Modern ilmin “genetik” dediği o ince hesaplar dahi, bu kadîm hakikatin bir başka yüzüdür.
“Aynı insan türüne ait olmamıza rağmen: DNA dizilimleri farklı kombinasyonlarda "komşu genler" oluşturur Aynı cromozom üzerindeki genler yan yana bulunur ama farklı özellikler kodlar... Komşu ama farklı kara parçaları, vahdet içinde kesretin , yani Allah'ın birliğinin çokluk içinde görünmesinin bir işaretidir.”
Aynı ana-babadan olan iki kardeşin bile huyunun, suyunun, kabiliyetinin farklı olması, bu ilâhî kanunun bir neticesidir. Hepimiz Âdem’deniz, hepimiz tek bir “insanlık” toprağındayız. Ama her birimiz, Hakk’ın ilminde bize takdir edilen farklı bir istidat, farklı bir genetik terkip ile bu âleme gelmişiz. Bu farklılık, bir ayrılık, bir üstünlük-aşağılık sebebi değil, ilâhî sanatın zenginliğidir. Milyarlarca insan suretinde, parmak izinden göz retinasına kadar hiçbir tecellînin tekrar edilmemesidir. Bu, Hakk’ın her an yeni bir şânda oluşunun delilidir.
Fark âleminde yaşarken, farkın ardındaki Bir’i görebilmek, bütün mesele budur. Terzibaba Hazretleri, bu nazik dengeyi şu misalle anlatır:
“Şimdi bir ateş düşünelim şöyle meşale olsun, o meşaleden gittik bir başka meşale tutturduk, gittik bir başka meşale tutuşturduk, bir kaşka orda o meşale ayrı ayrı yanmakta iken bundan ayrı mıdır, değil çünkü aslı ondan çıktı, bu ayrı ayrı yanmak suretiyle ateş parçalandı mı bölündü mü, ateş gene ateş, bir arada tutun onları birleştirin hangisi hangisinden çıktığı belli değil hepsi aynı ateştir.”
Biz insanlar da, o tek meşaleden, Nefha-i İlâhî’den tutuşturulmuş ayrı ayrı alevler gibiyiz. Zahirde her birimiz ayrı bir bedende, ayrı bir isimle, ayrı bir hayatla yanıyoruz. Kendimizi “ayrı” görüyoruz ve bu yüzden “fark âleminde farklılıkta yaşıyoruz.” Bu, seyrin fıtrî bir durağıdır. Ama hakikat yolcusu, bu ayrı alevlerin hepsinin aynı ateşten olduğunu, özde bir olduğunu bilir. O bilir ki, dinimiz “fark fırka dini değildir, tevhid vahdet birlik dinidir.” Bu yüzden her gün “Lâ ilâhe illallah” derken, sadece dil ile değil, hâl ile de bütün bu farklı suretlerin ardında tek bir Vücûd’dan başka bir şey olmadığını görmeye çalışır.
Bu “fark” idraki, o kadar temel bir meseledir ki, varlığın ve yokluğun kendisi dahi bu ince ayrıma tabidir. Bir harfin farkı, mânâyı nasıl alt üst eder, Hazret’in şu ikazı mühimdir:
“A’dem ( Yokluk) : Yukarıda geçen iki kelime, asli harfleri itibariyle ya-zıldığında, kolayca birbirinden ayrılıyor iken, latin harfleriyle yazıldığında ise, adeta birbirinin aynı gibi (adem) olmaktadır. Bu fark bilinmeyince, mevzu ile iligili yazılarda geçen “a’dem” (yokluk) hükmü, daha çok kullanılan “halife” (â-dem) zannedilerek, yanlış bir anlayışa yol açabililyor.”
“Ayn” harfi ile yazılan “a’dem” (yokluk) ile “elif” ile yazılan “Âdem” (ilk insan, halife) arasındaki fark, sadece bir harf farkı değildir. Biri mutlak yokluğa, diğeri ise Hakk’ın yeryüzündeki halifesi olan şerefli varlığa işaret eder. Bu farkı göremeyen, irfan metinlerini okurken yokluğu varlık, varlığı yokluk zannedebilir. İlim, en başta doğruyu yanlıştan, hakikati hayalden “fark etme” sanatıdır. Bu farkındalık olmadan ne tevhid olur, ne de marifet.
Nihayetinde, bütün bu farklılıklar, bu kesret, tek bir Vücûd mülkünün içinde toplanır. Terzibaba Hazretleri’nin bir hikâye üzerinden yaptığı tefekkür, bu sohbeti taçlandırır:
“Hikâyede geçen “ ressamın bulunduğu mekân ” şimdi yorumlara yeni giriyoruz, hani ressam bir oda içinde resimlerini yapıyordu ya, hikâyede geçen ressamın bulunduğu mekân kendinin vücut mülkünden, kendinin bir bölümüdür... Bu kişinin birçok hayvân resimleri çizmesi, bu mertebe hususunda oldukça bilgi sahibi olduğunu ifade etmektedir. Burası onun daha evvelce farkında olmadığı daha sonradan farkına vardığı ( içindeki hayvânat bahçesidir. )”
Ressam, kendi varlık odasında, kendi nefsinden nice suretler, nice hayvan resimleri çiziyor. Bu hayvanların her biri, nefsin bir sıfatına, bir gücüne, bir zaafına işarettir. Aslan cesarete, tilki hileye, yılan şehvete… “Fark” burada başlar: insanın kendi içindeki bu farklı kuvvetleri, bu “hayvanat bahçesini” tanıması, onların farkına varması. Bu, seyr-i sülûkun ilk adımıdır. Bu farkındalık olmadan temizlik olmaz, terbiye olmaz. Ve en mühimi, bütün bu farklı resimler, o ressamın “vücut mülkü” içindedir. Dışarıda bir şey yoktur. Bütün kesret, Vahdet’in tecellî aynasında beliren suretlerden ibarettir.
“Fark”tan korkulmamalıdır. Fark, Hakk’tan ayıran bir perde değil, O’nun sanatının ve kudretinin zenginliğini gösteren bir penceredir. Yeter ki o pencereden bakarken, bakanın kim olduğu ve görünen her şeyin hangi tek kaynaktan geldiği bir an olsun unutulmasın.
Terzibaba'nın Nazarıyla Fark: Aslı ve Mertebesi
Bizler çokluk âleminde, her biri diğerinden ayrı görünen suretler denizinde yüzmekteyiz. Gözümüzü nereye çevirsek bir farklılık, bir ayrılık görürüz. Bu farklılıklar, bu kesret, hakikatten bir kopuş mudur? Yoksa perdenin ardında başka bir hikmet mi gizlidir?
Terzibaba İrfan Mektebi’nin penceresinden bakıldığında, farkın bir noksanlık değil, bilakis Cenâb-ı Hakk’ın sonsuz zenginliğinin, ilminin ve kudretinin bir tecellîsi olduğu görülür. Fark, birliğin inkârı değil, birliğin kendini sonsuz suretlerde seyretme arzusunun bir neticesidir. O, bir düşüş değil, Zât’ın sıfatlara, sıfatların isimlere, isimlerin fiillere tenezzül ederek kendini âşikâr kıldığı bir mertebeler silsilesidir.
Bir'den Çoka Tenezzül: Ahadiyyet'ten Rubûbiyyet'e Fark'ın Zuhûru
Her şeyin başı, her türlü ismin, sıfatın, şeklin ve suretin ötesinde olan Mutlak Birlik’tir. Bu mertebeye, irfan dilinde Ahadiyyet denir. Orası, hiçbir nispetin, hiçbir ikiliğin olmadığı, “O’nunla birlikte hiçbir şeyin olmadığı” sırrın mekanıdır. Farkın tohumunun atılacağı toprağın hazırlanması için, bu Mutlak Gayb’dan ilk tenezzül gerçekleşir.
Terzi Baba Necdet Ardıç Hazretleri, bu mertebeleri şöyle sıralar:
Ahadiyyet, sırf zâttan ibarettir; Hakk’a ait itibarlar da, halka ait itibarlar da orada yoktur. Hiçbir şekilde mahlûk için oraya yol yoktur. Çünkü bu hal görülmez “zûlmet” âleminden, “tecelli nûrlarına” doğru, zâtın “ilk tenezzülü” dür. ... Vahidiyyet, yüce zâtın zuhuruna bir tecelli yeri ol-maktan ibarettir. O’nda, zât, sıfattır; sıfat da zâttır. Meydana gelen her sıfatın zuhuru ( isterse birbirinin zıddı olarak gözüksün ) diğer sıfatın aynı sayılır. “Rahmet” ten ibaret sayılan nimet, “azab” tan ibaret olan nikmetin aynıdır. ... Ulûhiyyet; bu sıfatta isimlerin, sıfatların zuhuru vardır ve toplumdan herşeyin hakkını tek tek vermek gibi, bir zuhuru olur. Bu sıfatta zıtlar belirir; isimler ve sıfatlar birbi-rinin zıddı olarak gözükür.
Bu sözler, farkın doğuşunun ilâhî haritasını serer. Zât’ın sırf kendi olduğu, hiçbir ayrımın düşünülemediği Ahadiyyet mertebesi, bir “görülmez zûlmet” gibidir. İlk tenezzül ile Vahidiyyet mertebesi zuhur eder. Burada artık ilâhî isimler ve sıfatlar potansiyel olarak vardır ama henüz birbirlerinden ayrışmamış, birbiri içinde erimiş haldedir. Rahmet ve azap, lütuf ve kahır henüz aynıdır; çünkü tecellî edecekleri bir “gayrı” yoktur.
Farkın sahneye çıktığı yer ise Ulûhiyyet veya bir başka vecihle Rububiyyet (Rablık) mertebesidir. Burada artık isimler ve sıfatlar, kendi hükümlerini icra etmek, kendi hakikatlerini göstermek için birbirlerinden ayrışır. Her ismin zıddı belirir: Hâdî (hidayet veren) isminin karşısında Mûdill (dalalete düşüren), Nâfi (fayda veren) isminin karşısında Dârr (zarar veren) zuhur eder. Bu mertebe, “her hak sahibine hakkını verme” yeridir ve bu da ancak “fark” ile mümkündür. Cenâb-ı Hakk, her bir isminin tecellîsini ayrı ayrı seyretmek murad ettiğinde, çokluk âlemi, yani farklar âlemi zorunlu hale gelir.
Her Ruha Ayrı Bir Terbiye: Rabb-i Has ve Esmâ'nın Farklılığı
Farkın kaynağı, ilâhî isimlerin (Esmâ-i İlâhiyye) farklılığıdır. Her bir varlık, bu isimlerden birinin veya birkaçının özel bir tecellîsi altındadır. Bu, o varlığın “Rabb-i Has”sı, yani “Özel Rabbi”dir. Âlemlerin Rabbi (Rabbü’l-Âlemîn) TEK olduğu halde, her bir zerreye terbiye ve yön veren isim farklıdır. Bu sır, kâinattaki sonsuz çeşitliliğin anahtarıdır.
Buradaki farklılık Esma-ı İlahiyenin farklılığından kaynaklanıyor, ama sana bağlanıyor. Aslıda zaten öyle sen taleb ediyorsun başkası talep etmiyor ki ateş ehli olacağını sen taleb ediyorsun. İçki içmeyi sen taleb ediyorsun Allah sana içki iç demiyor. ... İşte Cenab-ı Hakk’da onun ne taleb edeceğini bildiği için onu o taleble vasıflandırıyor.
Her birimizin parmak izi gibi mânevî yapısı da eşsizdir. Bizi diğerlerinden ayıran meşrebimiz, kabiliyetimiz, zaaflarımız, aslında bizim Rabb-i Has’sımızın, yani bizi terbiye eden hâkim ismin birer tecellîsidir. Kimimizde Celâl isimleri baskındır, çabuk öfkeleniriz. Kimimizde Cemâl isimleri galiptir, merhametli, yumuşak huylu oluruz. Bu farklılıklar, peygamberlerin getirdiği şeriatlarda dahi kendini gösterir.
Peygamberlerin şeriatlarındaki farklılık ümmetlerinin istidatlarındaki farklılık cihetiyledir. Allah insanların suretlerin farklı farklı yarattığı gibi siretlerini de farklı yaratmıştır.
Hz. Musa’nın şeriatındaki kısas gibi hükümler, o kavmin celâlî yapısına bir cevap iken; Hz. İsa’nın mesajındaki sevgi ve affedicilik, o meşrebe hitap eder. En kâmil ve toplayıcı olan Muhammedî şeriat ise bütün bu farklı meşrepleri kuşatacak bir genişliğe sahiptir. Fark, bir keyfiyet değil, ilâhî rahmetin ve hikmetin bir gereğidir. Herkese aynı elbiseyi giydirmeye çalışmak, ilâhî sanata ve terbiye usûlüne aykırıdır. Hakk, her kuluna kendi istidadı ve kabiliyeti üzerinden, kendi Rabb-i Has’sı vasıtasıyla seslenir.
Ezeli İstidat: A'yân-ı Sâbite ve Değişmez Hakikatler
Bu farklılıkların kökü, bu Rabb-i Has’ları belirleyen nedir? Cevap, irfan ilminin en derin konularından biri olan A'yân-ı Sâbite (sabit hakikatler/özler) bahsinde gizlidir. A'yân-ı sâbite, varlıkların henüz dış âlemde zuhur etmeden evvel, Cenâb-ı Hakk’ın ilminde bulunan ezeli ve ebedî hakikatleridir. Onlar, bizim varlığımızın ilâhî ilimdeki tohumları, değişmez programlarıdır.
Her ayn’ın, a’yân-ı sâbitenin, kendine mahsus bir istidat ve kabiliyeti vardır ve asla biri diğerine benzemez. Onun için her birerlerimizin her türlü hususiyetleri hepimiz de ayr�� vaziyettedir. Kimsenin kabiliyeti, biri birine benzememektedir. ... Vücud-u mutlak-ı Hakk, yani mutlak Hakk’ın vücudu, a’yân-ı sâbiteden her bir ayn’ın, istidadına münasib olarak o ayn’ın suretiyle zâhir olur.
Bu demektir ki, bizim bu âlemdeki bütün farklılıklarımız, mesleklerimiz, meşreplerimiz, başarılarımız ve başarısızlıklarımız, aslında ilm-i ilâhîdeki o ezeli istidadımızın, o sabit hakikatimizin bir yansımasıdır. Hakk’ın mutlak Vücûdu, her birimizin ayn-ı sâbitesinin kabiliyetine göre bizde zuhur eder. Bir aynanın şekli ne ise, yansıttığı suret de o şekli alır. Bizim ayn-ı sâbitemiz neyi talep ediyorsa, Hakk da bize onunla tecellî eder.
Bu sırrı anladığımızda, farkın bir noksanlık değil, bir kemâlât (yetkinleşme) basamağı olduğunu da idrak ederiz. Eğer bütün istidatlar aynı olsaydı, bir yükselme, bir ilerleme olmazdı.
Eğer bu farklılıklar olmasaydı, kemâlât da olmazdı. Yani yükselme de olmazdı. Farklılık aşağıya doğru değildir, yukarıya doğrudur...
Âdem’den (a.s.) Hatem’e (s.a.v.) kadar gelen peygamberler silsilesi, bu yukarıya doğru olan kemâlât seyrinin en büyük delilidir. Her gelen peygamber, bir öncekinden daha üst bir mertebenin ilmini ve faziletini getirmiş, insanlığı basamak basamak Hakk’a yaklaştırmıştır. Bu yüzden farklılık, ilâhî bir rahmettir; çünkü o, yükselmenin ve tekâmülün yegâne yoludur.
Tecellîde Tekrar Yoktur: Her An Yeni Bir Şân
Fark, sadece varlıklar arasında değil, zamanın kendisinde de mevcuttur. Cenâb-ı Hakk, her an yeni bir şânda, yeni bir tecellîdedir. O’nun tecellîsinde tekrar yoktur. Bu, kâinatın her an yeniden halk edildiği (halk-ı cedîd) ve hiçbir anın bir diğerinin aynı olmadığı anlamına gelir.
Cenâb-ı Hakk bir tecellisini ikinci defa etmez, ebeden etmez, zâhirde baktığımız ne varsa hepsi birbirinin aynı imiş gibi görsek de, hiç biri birbirine benzemez. Bir ağacın bütün yapraklarını üst üste koysak hepsinde farklılık görürüz.
Bu, muazzam bir zenginliktir. Bir saniye önceki sen ile şimdiki sen aynı değilsin. Bir an önceki âlem ile şimdiki âlem aynı değil. Her an yeni bir “fark” zuhur ediyor, her an yeni bir suret beliriyor. Bu dinamizm, Hakk’ın sonsuzluğunun ve Hâlıklığının bir delilidir. Terzi Baba’nın Ra’d Suresi tefekküründe işaret ettiği gibi, aynı su, aynı toprak, aynı güneş ile beslenen bitkilerin farklı tatlar, farklı renkler, farklı özellikler ortaya koyması, bu sırrın en bariz misallerindendir.
Üzümde şeker sentezinin, ekinde nişasta oluşumunun aynı su, aynı toprak ve aynı güneş ışığı altında gerçekleşmesi; buna rağmen farklı içeriklerin ortaya çıkması, Allah’ın “el-Mübdi” (ilk meydana getirici), “el-Bâri” (ölçülü açığa çıkaran) ve “el-Müsavvir” (şekil veren) gibi Esmâü’l-Hüsnâ’sının farklı düzeylerde tezahür ettiğini gösterir.
Bu, sebeplerin arkasındaki asıl Müsebbib’i, yani Fâil-i Mutlak’ı görmektir. Farklılıkları halk eden sebepler değil, o sebepleri birer perde olarak kullanan Hakk’ın bizzat kendisidir.
Kur'an ve Furkan: Zât ve Sıfat Âlemindeki Ayrım
Bu derin bahsi, güzel bir sembol ile taçlandıralım. Cenâb-ı Hakk’ın Kelâmı’nda dahi bu birlik ve farklılık sırrı gizlidir. Kitabımızın adı Kur'an’dır, bu "toplayan, bir araya getiren" demektir. Aynı zamanda ona Furkan da denir, bu da "ayıran, farkı ortaya koyan" demektir. Bu iki isim, iki büyük mertebeye işaret eder.
Çünkü “Kur’an”, zattır; daha evvelcede belirtildiği gibi, Kur’an, “cemi esma” ve “sıfatı cami” olan zattır ... “Kur’an”, zattır; “Furkan” , sıfattır (farklılık alemidir).
Kur’an, bütün isimleri ve sıfatları kendinde toplamış olan Zât’a işarettir; o, Cem makamıdır, birlik denizidir. Furkan ise, o birlik denizinden dalgalar halinde zuhur eden sıfatlar âlemidir, fark makamıdır. Bir sâlik, seyr-i sülûkunda önce Furkan ile, yani şeriatın emir ve yasakları, helal ve haram gibi ayrımlarıyla yola başlar. Bu farkları gözeterek nefsini terbiye eder. Sonra yavaş yavaş bu farkların aynı kaynaktan geldiğini idrak ederek Kur’an’ın sırrına, yani Cem makamına, Tevhid hakikatine doğru yükselir.
İnsân-ı Kâmil ise, bu iki denizi birleştiren berzahtır. O, hem farkı hem de cemi kendi varlığında toplamıştır. Tıpkı Terzi Baba’nın buyurduğu gibi:
...biri cem-i biri fark-ı ve biri zahiri ve biri mazharı yani zuhur yeridir. Bu mânâdandır ki; İnsân-ı kâmil cem’ül cem ehlidir...
O, Furkan ile halk içinde yaşar, her şeyin hakkını verir, ayrımı gözetir. Ama kalbiyle, ruhuyla daima Kur’an’dadır, yani Zât’ın birlik makamındadır. O, farkın içinde Bir’i, Bir’in içinde farkı seyreder.
Fark, Hakk’tan bir ayrılık değil, Hakk’ın kendini bize bildirme lisanıdır. O’nun sonsuz isimlerinin ve sıfatlarının raks ettiği bir sahnedir. Bize düşen, bu farklılıklar karşısında kavgaya düşmek değil, her bir farklılığın ardındaki ilâhî ismi, o ismin ardındaki Vahid ve Ahad olan Zât’ı müşahede etmeye çalışmaktır. Gördüğümüz her surette, duyduğumuz her seste, tattığımız her lezzette O’nun farklı bir tecellîsini görüp “Bu da Sen’dendir Yâ Rab!” diyebilme idrakine erişmektir.
Terzibaba Geleneğinde Fark'in Yaşanması
Önceki sohbetlerde "fark"ın ne olduğunu, onun varlık mertebelerindeki yerini, Ahadiyyet denizinden kesret (çokluk) âlemine nasıl tenezzül ettiğini konuştuk. Şimdi ise o nazari bilgiyi, o irfan tohumunu kendi hayat toprağımıza, sâlikin gündelik seyrine nasıl ekeceğimizi ele alacağız. Zira tasavvuf, kuru bir bilgi yığını değil, yaşanan, tadılan, her anı bir imtihan ve idrak olan bir hâl ilmidir. Fark, sâlikin önündeki engebeli bir arazi, mürşid ise o arazide yolunu kaybetmesin diye elinde fener tutan bir kılavuzdur.
Mürşid-i Kâmil: Zâhir ile Bâtın Farkını Gören Göz
Seyr-i sülûk, yani mânevî yolculuk, sâlikin kendi körlüklerini, kendi içindeki uyumsuzlukları fark etme ve giderme sürecidir. Sâlik, çoğu zaman zâhirdeki amellerinin, sözlerinin güzel olduğunu düşünürken, bâtınındaki niyetlerin, gizli heveslerin farkında bile değildir. İşte bu noktada, sâlikin kendi kendine göremediği o "farkı" ona gösterecek bir göze, bir mürşid-i kâmile ihtiyaç duyulur. Mürşid, sâlikin zâhirdeki elbisesiyle bâtınındaki hâli arasındaki uyumsuzluğu, potlukları, sökükleri gören bir "gönül terzisi"dir.
Müridin gayreti, hizmeti, zikri zâhirde tastamam görünebilir. Kendisi de bu durumdan hoşnut olabilir. Lâkin kâmil bir nazar, o zâhirdeki düzenin ardında, bâtında gizlenmiş bir sıkıntıyı, bir uyumsuzluğu fark edebilir. Bu fark ediş, bir ihtar, bir uyarıdır.
Epey zamandan beri çalışmalarınızı hiç müdahale etmeden gıyaben takip etmekteydim, şimdilik çıkan netice! zahiren görüntüde her şeyin yerli yerinde gayet güzel olduğu izlenimindedir. Ancak konuya batınen ve gönülden bakıldığında iki saha birbirine uymamaktadır. İki saha arasında oldukça büyük farklılıklar ve sıkıntılar vardır. Ayrıca başka yönlü bir sıkıntı daha vardır onu da takib ediyorum.
Bu ifadeler, bir mürşidin, müridinin zâhirde "gayet güzel" görünen hâlinin ardındaki bâtınî "farklılıkları ve sıkıntıları" nasıl gördüğünün en canlı misalidir. Mürid, kendi gayretinden memnunken, mürşid iki saha arasındaki, yani zâhir ile bâtın arasındaki uçurumu işaret eder. Bu, sâlik için sarsıcı ama bir o kadar da ilerletici bir ikazdır. Bu ikazı alan müridin telaşı ve mahcubiyeti ise samimiyetinin bir nişanıdır:
Bununla birlikte hayatımın en zor maillerinden birini sizlerden almış oldum. Özellikle sizin tevdi ettiğiniz emaneti hakkıyla gözetemediğime işaret eden, "Ancak konuya batınen ve gönülden bakıldığında iki saha birbirine uymamakta’dır. İki saha arasında oldukça büyük farklılıklar ve sıkıntılar vardır..." buyurmaklığınız sebebiyle sizlere karşı çok mahcubum. Sözlerinizden sizleri üzdüğümü anladım. Vah bana...
Bu, yolun edebidir. Sâlik, kendi idrakine değil, mürşidinin nazarına güvenir. Çünkü bilir ki mürşid, farklı yolların, farklı tatbikatların neticede nereye varacağını bilir. Yolların hepsi Hakk'a gitse de, usûlde, tatbikatta bazı farklılıklar vardır ve bu farklılıklar, sâlikin meşrebine ve istidadına göre belirlenir. Mürşid, bu farklılıkları gözeterek sâlike yol gösterir.
Aslında bunlar gerçek mâ’nâda bütün tarikatlarda da geçerli. Hakk’a giden yol, tevhîd yolu, şu yol ya da bu yol, sistem az farklılıklarla da olsa hepsinde geçerlidir. (...) Ama tatbikatlarda biraz farklılıklar vardır.
Mürşidin bu "farkları" görme ve gösterme vazifesi, niceliğe değil, niteliğe önem veren bir terbiye usûlünün temelidir. Her bir sâlikin mânevî gelişimini, idrak seviyesini, gördüğü zuhuratları tek tek takip etmek, o sâlike özel "farkları" tespit edip ona göre bir yol haritası çizmek, bu geleneğin en mühim tatbikatıdır.
Nefs Mücadelesi: Fark Âleminde Dervişlik Etmek
Fark âlemi, yani içinde yaşadığımız bu kesret dünyası, nefsin en çok beslendiği, kendini en çok gösterdiği meydandır. Renkler, ırklar, mevkiler, zenginlik ve fakirlik gibi binlerce farklılık, nefsin kendini diğerlerinden üstün veya aşağı görmesi için birer bahane olur. Hakiki dervişlik ise bu farklar denizinde boğulmadan, nefsini bu bahanelerden arındırarak yüzebilmektir.
Bu mücadelenin en çetin geçtiği yer, dağ başları veya inziva köşeleri değil, bizzat halkın arası, hayatın merkezidir. Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri'nin kendi hayatı, bu mücadelenin en güzel örneğidir. Bir bayan terzisi olarak yıllarca mesleğini icra etmesi, O'nun için bu fark âleminin tam kalbinde bir nefs terbiyesi aracı olmuştur.
Bayan terziliğinin bayanlarla ilgili olması aynı zamanda Necdet Efendi için nefis terbiyesinde bir araç oldu. Bayan terzisi olmasının hikmetini, biri dağda diğeri şehirde dervişlik yapan iki kardeşin hikâyesine atıf yaparak; “Avama karşı kendimi mesleğimle perdeleyip gizledim ve nefis mücadelesine ömür boyu devam ettim. Derviş iki kardeşin örneğinde olduğu gibi dağ başında dervişlik kolay, şehirde olup halk arasında dervişlik yapmak ise zordur.
Dağ başında dervişlik kolaydır; çünkü orada nefsi kışkırtacak çokluk, farklılık ve imtihan azdır. Asıl marifet, şehrin karmaşasında, her türlü farklılığın içindeyken Hakk ile bir olabilmek, nefsine hâkim kalabilmektir. Sâlikin yolculuğu, bu farklar âleminde kendi içindeki iblisî vesveselerle savaşmaktır. Kendini başkalarından fiziksel veya mânevî farklılıklarından ötürü üstün görme hali, Kur'an'da İblis'e atfedilen bir özelliktir. Dolayısıyla ırk, renk, soy gibi farklılıklara dayanarak üstünlük taslamak, iblisî bir hâle bürünmektir.
Irk ayrımcılığının temeli bir insanın ya da bir grup insanın kendisini ya da kendilerini bir başka gruptan çeşitli fiziksel farklılıklarından ötürü üstün görmesidir. Kuran’a göre kendisini üstün gören varlık nedir/kimdir? İblistir. O halde bu hal de iblis kaynaklı bir haldir.
Sâlikin nefs terbiyesi sırasında yaşadığı içsel sarsıntılar, zelzeleler, fırtınalar da bu fark âlemindeki seyrin bir parçasıdır. Bir mertebeden diğerine geçerken idrakte büyük farklılıklar olur. Düne kadar "asla vazgeçmem" dediği şeylerden bir bir vazgeçer. Bu terk edişler, sâlikin altındaki toprağın kaydığı hissini verse de, aslında onu daha sağlam bir zemine, Hakk'a yaklaştıran adımlardır.
İbadetin Ruhu ve Sureti: Şeriatlardaki Farklılığın Hikmeti
Fark ilkesi, sadece beşerî ve kevnî (âlemlere ait) düzeyde değil, ilahî şeriatların ve ibadetlerin suretlerinde de kendini gösterir. Cenâb-ı Hakk, kullarına olan rahmetinin bir tecellisi olarak, her ümmetin takatine, anlayışına ve zamanın şartlarına uygun ibadet şekilleri göndermiştir. Özde, ruhta hepsi aynı olan "tevhid" ve "teslimiyet" ilkesi, şekilde, surette farklılıklar gösterebilir. Namaz ibadeti bunun en açık delillerindendir.
Âyet ve hadislerden de anlaşıldığı üzere Müslümanlara farz olan namaz, muhteva yönüyle daha önceki ümmetlere ve peygamberlere de emredilmiştir. Dolayısıyla namaz ibadetinin, lafızlarda farklılık olmakla birlikte içinde barındırdığı dua, kıraat, kıyam rükû ve secde yönüyle, önceden beri uygulanan bir ibadet şekli olduğu ortaya çıkmaktadır.
Yahudilikte Kudüs'e yönelerek yapılan dualar, rükû ve secdeyi andıran hareketler; Hristiyanlığın ilk dönemlerindeki ibadet şekilleri, hep aynı özün, yani Hakk'a yönelme ve tazimde bulunma arzusunun farklı tezahürleridir. Zamanla dinlerin tahrif edilmesi bu farklılıkları artırsa da, kökende bir birlik vardır. Bu durum, ibadette de bir tevhid olduğunu, ancak bu tevhidin farklı suretlerde tecelli ettiğini gösterir.
...namaza dair birtakım tafsilat, ümmetten ümmete, kişilerin kudreti ve takati ölçüsünce değişiklik göstermiştir. Buna zaman içerisinde dinlerin tahrifi de eklenince farklılıkların ortaya çıkması vuku bulmuştur.
Bu farklılık ilkesi, İslam'ın kendi içindeki ibadetlerde dahi incelikle işlenmiştir. Ramazan ve Kurban bayramları arasındaki fark, bunun latif bir örneğidir. Ramazan Bayramı yerelde, herkesin kendi bulunduğu yerde kutlanır. Kurban Bayramı ise, şartları uygun olanlar için, bir yolculuğu, Kâbe'ye hicreti, yani bir seyr-i sülûku ve tamamlanmayı içinde barındırır.
Ramazan Bayramı’nı herkes bulunduğu yerde kutlar, akraba ziyaretlerinin dışında dinen zorunlu olarak bir yerlere gidiş-geliş söz konusu olmaz. Kurban Bayramı’nda ise şartları uygun kimse, kulluk vazifelerinin gerçek oluşumlarının ve Ramazan Bayramı’nda kendisine verilen hakîkatlerin şükrünü yapmak ve haccetmek için Kâbe’yi ziyarete gitmek zorundadır. Böylece bu kimse haccını yapar ve seyrü sülûkunu bitirir.
Her bir farkın ardında derin bir hikmet gizlidir. Sâlike düşen, bu suret farklılıklarına takılıp kalmak değil, her birinin ardındaki ortak ruhu, yani Hakk'a teslimiyeti idrak etmektir.
Sâlikin Hâl Değişimleri: Cünûn, Fünûn, Sükûn ve Yakîn Mertebeleri
Fark âlemindeki yolculuk, sâlikin iç dünyasında da sürekli bir değişim ve dönüşüme sebep olur. Sâlik, farklı mânevî hâllerden geçer; idrak seviyesi yükseldikçe dünyaya ve kendine bakışı da farklılaşır. Terzibaba geleneğinde bu hâl değişimleri "Cünûn, Fünûn, Sükûn" üçlemesiyle ifade edilir. Bu, suyun hâllerini anlatan bir misalle açıklanır:
O ısı enerjisiyle buharlaşması buharın yükselerek gökte dolaşması seyrana başlaması “Cünûn” devresi, yağmur olup yere düşüp taprakta akıp gitmesi “Fünûn devresi, nehirin deryaya ulaşmasıyla da “Sükûn” devresidir.
- Cünûn: Aşk ve cezbeye kapılan sâlikin, aklın sınırlarını aşıp "mecnun" gibi olduğu, buhar gibi yükselip seyrana başladığı devredir. Bu, bilginin ilk yakıcılığıyla yaşanan ilmel yakîn (ilmen bilme) hâlidir.
- Fünûn: O cezbe hâlinden sonra sâlikin tekrar kesret âlemine indiği, öğrendiklerini ve yaşadıklarını sanat (fen) gibi ince ince işlediği, yağmur gibi her yere rahmet olarak yağdığı devredir. Bu, gördüğü hakikatleri yaşama ve yansıtma hâli olan aynel yakîn (görerek bilme) mertebesidir.
- Sükûn: Nihayet nehrin deryaya, yani sâlikin Vahdet denizine ulaşıp sükûnete erdiği, dalgalanmanın bittiği devredir. Bu, artık kendisinin kalmadığı, Hakk ile Hakk olduğu hakkal yakîn (yaşayarak, olarak bilme) makamıdır.
Bu hâl değişimleri, sâlikin "fark"ı idrak edişindeki derinleşmeyi gösterir. Başlangıçta farklar ona birer engel gibi gelirken, yolun sonunda her bir farkın aynı denize akan birer dere olduğunu anlar. Bu idrak seviyelerindeki farklılık, modern bir misalle de anlatılır. Dünyanın dönüş yönünde veya tersinde giden iki uçağın varış süreleri arasındaki farkın ne olduğu sorusu, bu idrak seviyelerindeki farkı anlamak için bir anahtardır.
Saatte bin km. hızla giden bir uçak, İzmir’den de saatte bin km. ile kalkan bir uçak ikisi aynı saatte ulaşıyorlar yerlerine ama dünya bir tarafa döndüğüne göre karşı istikametten gelenin daha çabuk ulaşması lazım geliyor mantıkla ama aslında ikisi de aynı saatte ulaşıyor, nasıl oluyor bu (...) işte atmosferle birlikte uçakta döndüğü için süre aynı olmakta.
Zâhirî akıl, bir fark olması gerektiğini söyler. Ancak daha üst bir bakış açısı, uçağın içinde bulunduğu atmosferin de dünya ile birlikte döndüğünü, dolayısıyla bu farkın ortadan kalktığını idrak eder. Tıpkı bunun gibi, sâlik de mertebesi yükseldikçe, alt mertebelerde "fark" olarak görünen nice meselenin, daha üst bir hakikat içinde nasıl birleştiğini, nasıl anlamını yitirdiğini müşahede eder.
Necât ve Huzur: İnsân-ı Kâmil'in Bütün Farkları Cem Etmesi
Yolun nihayeti, bütün farkların anlamını bulduğu, yerli yerine oturduğu bir Cem makamıdır. Bu makamın yeryüzündeki tecellisi ise İnsân-ı Kâmil'dir. O, "farklılık" sebebiyle birbirine düşman olmuş bütün fırkaları, bütün meşrepleri kendi varlığında birleştiren, her birine kendi hakikatini iade ederek onları ayrılıktan kurtaran kişidir. Kurtuluş fırkası, yani "fırka-i naciye" denilen de budur.
Yetmiş üçüncü fırka-i Naciye. Bütün fırkaların, topluluk yani hepsini kendi bünyesinde toplayıp bulundukları yerdeki haklarını vererek, bulundukları yerde bir hakkı var ama o bulundukları yerdeki hakkı o kişi genel hakmış gibi zannediyor. Bulundukları yerdeki haklarını vererek onları da bünyesinde toplayarak fırkalılık, farklılıktan kurtarıp kendi bünyesinde tevhid edendir. İşte insan-ı kamil hükmüyle dışarıda insan-ı kamilin dışında hiçbir grubu bırakmadan ister asi ister, ister mü’min, ister tâbî ne olursa olsun hepsini kendi bünyesinde toplamasıdır.
İnsân-ı Kâmil, farkları yok etmez; onları "tevhid eder", yani birler. Herkesin kendi bulunduğu mertebedeki hakkını teslim eder, ama o kişinin o cüz'i (parçaya ait) hakkı, külli (bütüne ait) hakikat zannetme yanılgısını da ortadan kaldırır. Bu, sultanın huzuruna getirilen elmas hikâyesindeki bilge gencin tavrıdır. Vezirler ve komutan, elmasın değeriyle kendi meşreplerine, kendi ihtiyaçlarına göre farklı şeyler (fakirlere dağıtmak, yol yapmak, orduyu güçlendirmek) yapmak isterler. Her biri kendi "farklı" bakış açısıyla haklıdır. Genç ise, o tek hakikati (elması) kırmadan, ama her birinin hakkını verecek şekilde adaletle paylaştırarak "farkları" birleştirir ve huzuru sağlar.
İşte farklılık burada başlıyor genç Sultan’ını çok sevdiği için ne Sultan’ın ne millet’in başına bir felâket gelmemesi için Elmas’ı eşit parçalara bölerek üçe ayırmış olabilir, bir parçayı bir vezire, ikinciyi öteki vezire üçüncü parçayı da kumandana vermiş olabilir. Burada herkesin istediği olmuştur böylece adalet yerini bulmuş Sultanımızda bu gencin fikrine sevinmiş olabilir.
Bu, "fark" âlemini yaşamanın zirvesidir. Necât, yani kurtuluş, farklardan kaçmak değil, onların üstüne çıkıp hepsini kuşatacak bir Uluhiyet idrakine, bir bağımsızlık ve hürriyet şuuruna ermektir. Bu, her varlığa Hâlık'tan ötürü kendi hakkını veren Muhammedî bir adalet ve merhametle mümkün olur.
Füsûsu'l-Hikem'de Fark
Tasavvuf yolcusunun çetin imtihanlarından biri, Vahdet deryasında boğulmadan Kesret sahilinde selametle yürüyebilmektir. Birliği görüp çokluğu inkâr etmek ne kadar eksiklikse, çokluğun içinde boğulup Bir’i unutmak da o kadar gaflettir. Şeyh-i Ekber İbn Arabî, Füsûsu’l-Hikem’inde Vahdet ile Kesret, Cem ile Fark arasındaki Muhammedî mîzanı nasıl kuracağımızı talim ettirir. "Fark" dediğimiz hakikat, yani varlıktaki bu sonsuz çeşitlilik, Hakk’ın bir tecelliyi iki kez tekrarlamamasının, her an yeni bir şânda olmasının kevnî bir delilidir. Mutlak ve şeriksiz Birlik olan Zât-ı Mutlak’tan bu sonsuz "fark" nasıl zuhûr etmiştir? Şeyh-i Ekber, bu sırrın kapısını mertebeler ilmiyle aralar.
Her şeyden evvel, Zât-ı Mutlak’ın hiçbir isim, sıfat ve taayyün ile kayıtlı olmadığı, kendi kendine sır olduğu bir mertebe vardır. Bu, her türlü farkın, hatta birliğin bile konuşulamayacağı Hüvviyet gaybıdır. Fakat Hakk, "Ben gizli bir hazine idim, bilinmekliği sevdim (istedim)" kutsi hadisiyle işaret edilen o muhabbetle, kendi güzelliğini ve kemâlini görmek ve göstermek murad etti. Bu murad, farklar âleminin başlangıcı oldu. Bu zuhûr yolculuğunda ilk perde, "Amâ"dır.
Ve ba’zılarının tabirinde, menşe-i esma ve sıfattan ibaret olan “hazret-i vâhidiyyef’ten ibarettir. Yani esma ve sıfatın kaynağı olan vahidiyet mertebesinden ibarettir. Zîrâ “amâ”’ “rakîk bulut” ma’nâsınadır. Yani ince hassas bulut Ve bulut yer ile gök arasına perde olur. Ve bu hazret-i vâhidiyyet dahi, semâ-i ahadiyyet ile arz-ı kesret-i halkıyye arasına perde olur.
Tıpkı yeryüzü ile gökyüzü arasına giren ince bir bulut gibi, Amâ da mutlak Birlik olan Ahadiyyet semâsı ile çokluk âlemi olan halkiyyet arzı arasına giren ilk perdedir. Bu, farkın doğabilmesi için gerekli olan ilk "mesafe", ilk "aralık"tır. Bu bulut olmasaydı, Ahadiyyet’in yakıcı nuru karşısında hiçbir suret belirmez, hiçbir farklılık tutunamazdı. Bu ince bulut, Nefes-i Rahmânî’nin ta kendisidir; bütün âlemlerin ve farklılıkların kendisinden dokunduğu ilâhî buhardır.
Bu ilk aralanmadan sonra, farkın asıl tohumlarının atıldığı mertebe gelir: İkinci Taayyün veya Vâhidiyyet mertebesi. Burası, bütün ilâhî isimlerin ve sıfatların, kendi hakikatleriyle birbirinden ayrıştığı, potansiyel varlıkların planlarının çizildiği ilâhî ilim mertebesidir.
Zat vücudun ilk taayyün mertebesinde bütün sıfat ve isimlerini mücmel yani toplu olarak bildiği halde bu ikinci taayyün mertebesinde sıfat ve isimlerin gereği olan bütün külli ve cüzi manaların suretlerini birbirlerinden ayrılmış olarak bilir. Kevni varlıkların hakikatleri demek olan bu ilmi suretler gerek kendi Zatlarının ve gerekse kendilerine benzer diğer suretlerin asla şuurunda değildirler... Bu ikinci taayyün mertebesinde zahir olan ilmi suretlere AYAN-I SABİTE adı verilmiştir.
"Fark"ın bütün sırrı bu A'yân-ı Sâbite (sabit hakikatler) denilen ilâhî ilimdeki suretlerde gizlidir. Cenâb-ı Hakk, bu mertebede her bir varlığın ne olduğunu, ne olacağını, ne isteyeceğini ve ne yapacağını ezeli ilmiyle bilir. Her bir "ayn-ı sâbite", bir ilâhî ismin gölgesi, o ismin talep ettiği bir surettir. Henüz dış âlemde vücut kokusu koklamamış bu hakikatler, Hakk’ın ilminde birbirinden farklıdır. Elmanın ayn-ı sâbitesi elma olmayı, dikenin ayn-ı sâbitesi diken olmayı talep eder. Bu talepler, onların istidatlarıdır. Dış âlemde zuhûr eden her şey, bu ezeli istidadın bir yansımasından ibarettir.
Bu noktada akla şu sual gelir: Madem her şey ezelde belli, bizim irademiz nerede? Şeyh-i Ekber’in hikmeti burada parlar. O der ki, Hakk sana dışarıdan bir şey dayatmaz; senin kendi sabit hakikatinin talebine icabet eder.
Ya'nî eşya ilm-i ilâhîde sabitlik hâlinde iken kendi nefislerinde, "ayn”larının hallerinden ne şey üzere sabit olmuşlarsa, kazâ-yı ilâhî dahî o eşyâ üzerine onların aynlarının verdiği haller ve hükümler ile hükmeder... Binâenaleyh Hak Teâlâ hiçbir ferd üzerine, hariçten bir şey ile hükmetmez.
Bir hırsızın ayn-ı sâbitesi, Hakk’ın ilminde "Sârık" (Çalan) isminin bir tecelligâhı olmayı talep etmiştir. Cenâb-ı Hakk da onun bu talebini bildiği için, onu o fiille halk eder. Kişi, hırsızlık fiilini işlediğinde, aslında kendi ezeli hakikatinin talebini yerine getirmiş olur. Bu yüzden Kur'an, "yaptığınız kötülük kendi nefsinizdendir" buyurur. Bu, meselenin kader sırrıdır. Farklılık, her bir varlığın kendi ayn-ı sâbitesinden kaynaklanan taleplerin farklılığıdır.
İşte biz burada özümüzde ne varsa onu talep ediyoruz. Yani ayan-ı sabitemiz bize neyi koymuşsa... Buradaki farklılık esma-i ilahiyenin farklılığından kaynaklanıyor, ama sana bağlanıyor. Aslıda zaten öyle sen talep ediyorsun başkası talep etmiyor ki ateş ehli olacağını sen talep ediyorsun. İçki içmeyi sen talep ediyorsun Allah sana içki iç demiyor.
Her bir ayn-ı sâbite, bir ilâhî ismin terbiyesi altındadır. Bu isme, o varlığın Rabb-i Has'sı, yani özel Rabbi denir. Senin Rabb-i Has'sın "Hâdî" (hidayet veren) ismiyse, sen hidayeti talep edersin. Bir başkasının Rabb-i Has'sı "Mûdill" (dalalete düşüren) ise, o da kendi istidadı gereği dalaleti talep eder. Bu, zıt isimlerin tecellisidir ve âlemdeki bütün zıtlıkların, iyilik ve kötülüğün, güzellik ve çirkinliğin kaynağı budur.
Sonsuz nihayetsiz eserleriyle zuhurlarıyla zahir olan bir isim için bir hakikat sabit olmasını iktiza eder. Ta ki her bir isim kendi hakikatiyle diğer isimden tefrik edilebilsin. Nasıl reçel ile turşu birbirinin tam zıddıysa işte bunlar bu özellikleri ile birbirlerinden ayrılırlar. Yani zuhurdaki hakikatleri ile birbirlerinden ayrılırlar. Yoksa özde hepsi aynı şeydir. Değişik meydana geliyorsa işte onun Rabb-ı hassı o olmuş oluyor.
Bu "fark" ve "gayriyet" (başkalık), sadece varlıklar arasında değil, bizzat Vücûd mertebeleri arasında da vardır. Şeyh-i Ekber, Zât, Sıfat, İsim ve Fiil (şey) arasındaki ilişkiyi "aynıyet" (aynılık) ve "gayriyet" (başkalık) kavramlarıyla açıklar. Bu, tenzih ve teşbihin en hassas dengesidir.
Mademki Zat sıfat, isim ve şey arasında yani Zat sıfat, isim ve efal (buradaki şeyden maksat efaldir, yani madde alemi.) arasında zahir olma ve batın olma nisbetleri vardır, zuhur mefhumu ve batın olma mefhumu birbirinden farklıdır birbirinin aynı değildir, şu halde Zat sıfatın ismin ve şeyin aynı değildir, gayrıdır... Fakat sıfatlar mutlak Zat’ın zuhur mertebesinde hususi bir tecelli ile kendi Zat’ında tecellisinden ibaret olduğu ve bu hususi tecellinin mutlak Zat’ın üzerine ilave ve ziyade bir şey olmadığı için sıfatlarla Zat arasındaki farklılık mevcut olmayıp ayniyet vardır.
Zât, sıfatlarının aynı değildir, çünkü Zât tektir, sıfatlar çoktur; Zât bâtındır, sıfatlar zâhirdir. Bu, aralarındaki "fark"tır, gayriyettir. Ama aynı zamanda Zât, sıfatlarının aynıdır, çünkü sıfatlar Zât'tan ayrı, O'na eklenmiş şeyler değildir; O'nun kendi kendine tecellisinden ibarettir. Bu da aralarındaki "birlik"tir, ayniyettir. Hakikat ehli, bu iki bakışı aynı anda kalbinde cem edendir. "Hakk hem Hakk'tır hem halktır" demenin sırrı budur.
Bu ezeli farklılıklar, yeryüzünde en kâmil şekliyle velîlerin ve peygamberlerin meşreplerinde (mânevî yollarında) zuhur eder. Bir velînin hâli diğerine, bir peygamberin şeriatı ötekine benzemez. Çünkü her biri, farklı bir İlâhî İsmin mazharıdır.
Halk bu velilerin hepsini Muhammedi olarak biliyor, Müslümanın içinde İbrahimi meşrep, Musevi meşrep, İsevi meşrep vardır fakat bunlar farkında değillerdir... Neden birlik olmuyor? Çünkü esma-i ilahiye bir değildir ki, tek bir esma yok ki, esma-i ilahiyenin hepsinin zuhuru var ve hepsi de kendi haklarını talep ediyor ve kendilerine saha talep ediyor, kendilerine faaliyet sahası talep ediyor...
Bir velîde Celâl isimleri baskındır, heybetiyle titretir. Diğerinde Cemâl isimleri galiptir, lütfuyla mest eder. Biri İsevî meşreptir, ölü kalpleri diriltir; diğeri Musevî meşreptir, nefs firavununa karşı kelâm asasıyla durur. Hepsi aynı denize akan farklı nehirler gibidir. Arif olan, bu farkların kaynağının Esmâ-i İlâhiyye olduğunu bilir ve her birine kendi mertebesinde hakkını verir, kimseyi kınamaz. Bu farklılıklar, peygamberlerin mucizelerinin tesirinde bile kendini gösterir. Herkesin istidadı bir olmadığı için, aynı mucizeye şahit olanlardan kimisi iman eder, kimisi küfründe inat eder.
Ve kalblerinde te'sîrin umûmî olmayışı da, isti'dâdât-ı zâtiyye ve gayr-ı mec'ûlelerinin farklılık bulunmasındandır... Binâenaleyh, kalbi ezelde nûr-i îmanla nurlanmış olan kimse, bu âlem-i şehâdette dahî, mü'min olarak zahir olur; ve ilm-i ilâhîde ayn-ı sabitesinin hidâyete isti'dâdı olmayan kimseler dahî, bu âlemde hidâyetle zahir olmazlar.
En büyük himmet sahibi olan Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bile, amcası Ebû Tâlib’in ayn-ı sâbitesindeki istidat hidayete dönük olmadığı için ona tesir edememiştir. Bu, himmetin eksikliğinden değil, kader sırrının ve ayn-ı sâbitedeki ezeli "fark"ın bir hükmüdür.
Bütün bu farklılıklar, bu gayriyet ve kesret içinde birlik, "Rahman sureti üzere halk edilen" İnsan-ı Kâmil’de bulunur.
Bir rivayette de “Muhakkak ki Allah Âdem’i Rahman sureti üzere halk etti” Hadis-i şerifi mucibince suret-i ilahiye üzerine mahluktur... Bütün insanların tamamı bir insandır. Ve bu insanlar Allah’ın halifesidir... kimisi “Kahhar” ismini zuhura getirmekte kimisi “Mudil” ismini, kimisi “Rahman” ismini, kimisi “Rahim” ismini, kimisi “Hadi” ismini ortaya getirmekte dolayısıyla Cenab-ı Hakkın bütün esma-i ilahiyesi insanlardan zuhur etmektedir. İşte bunun tamamına İnsan-ı Kamil denilmektedir.
Nasıl ki bedendeki her bir hücrenin farklı bir görevi varsa ama hepsi tek bir vücuda hizmet ediyorsa, her bir insan da farklı bir ilâhî ismin tecellisiyle bu âlemde bir görev icra eder. Zâlim, "Kahhâr" isminin; âdil, "Adl" isminin; âlim, "Alîm" isminin mazharıdır. Bütün bu zıtlıklar, İnsan-ı Kâmil hakikatinde birleşerek "Rahman" isminin kuşatıcılığını ortaya koyar.
Füsûs’un bize öğrettiği "fark" idraki budur. Fark, birlikten bir kopuş, bir kusur değil; birliğin kendini sonsuz vechelerden seyretme arzusunun bir neticesidir. O, ezelde A'yân-ı Sâbite ile planlanmış, Rabb-i Has'lar ile terbiye edilmiş, âlemde sonsuz suretlerle zuhûr etmiş ve nihayetinde İnsan-ı Kâmil'de vahdetini bulmuştur. Yolcuya düşen, her farklılığın ardındaki İlâhî İsmi görmek, her hadisenin arkasındaki ezeli istidadı sezmek ve bütün bu kesretin içinde, her an yeni bir şânda olan Zât-ı Ehadiyyet’in tecellisini müşahede etmektir. İşte o zaman "fark", "cem"in aynası olur.
Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği
Varlığın her zerresi kendine mahsus bir nağme söyler, her suret ayrı bir destan anlatır. Lâkin bu çokluk, bu ayrılık, hakikatin son sözü müdür? Yoksa bu, sâliki daha derin bir birliğe, tevhid idrakine hazırlayan bir durak mıdır? Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri’nin Füsûs’taki hikmet pınarından ve o pınarın günümüzdeki feyzinden nasiplenen Terzibaba’nın sohbetlerinden damıttığımız manalar, bizi bu sorunun cevabına, yani farkın ardındaki cem makamı idrakine götürecektir.
Hakikat yolunda ilerleyen anlar ki, zıt gibi görünen her ne varsa, aslında aynı Vücûd’un farklı tecellîleridir. Bir elin parmakları nasıl hem ayrı hem de ele bağlı ise, zıt isimler de Zât-ı Mutlak’ta aynıdır. Bu, akıl ile çözülecek bir bilmece değil, kalb ile tadılacak bir sırdır. Terzibaba Hazretleri, bu zıtların birliği meselesini Esmâ-i İlâhiyye üzerinden açar:
“Hadi” ile “Mudil” ismi birbirine göre tam zıt olan bu isimler ahadiyet mertebesi itibariyle birbirinin aynıdır. Neden aynı? Çünkü eserleri orda yok, eserleri ile meydana çıktığı zaman orada farklılık oluşuyor. İşte ahadiyet mertebesinde onlar helak olmuş vaziyettedir. Helaktan kasıt, atılmış yakılmış değil, faaliyetleri yok edilmiştir. Çünkü orası faaliyet sahası değildir. Faaliyet sahası olmadığından orada hepsi aynıdır.
Ahadiyet mertebesi, Zât’ın her türlü sıfat ve isimden münezzeh olduğu, henüz “Ben” demediği, mutlak gayb âlemidir. Orada ne hidayet veren “Hâdî” vardır ne de saptıran “Mûdil”. Orası, bütün zıtlıkların eriyip yok olduğu bir Hüvviyet deryasıdır. “Fark” nerede başlar? İsimler, eserlerini göstermek için ef'al mertebesi denilen bu şehâdet âlemine tenezzül edince başlar. Bir ressamın paletindeki kırmızı ve mavi boya, tuvale sürülmeden önce nasıl sadece birer potansiyel ise, Hâdî ve Mûdil de Ahadiyet’te öyledir. Biri bir kulda tecellî edip onu secdeye götürür, diğeri ötekinde zuhûr edip onu isyana sevk eder. İşte bu, “fark”tır. Ama arif olan, tuvaldeki iki ayrı renge bakıp da ressamın tek bir elden çıktığını unutmaz. O bilir ki, hidayet de dalâlet de aynı İlâhî İrade’nin eseridir ve her biri, kendi isti'dâdı ne ise onu açığa çıkarmak için bir vesiledir.
Bu idrak, sâlikin ahlâkını şekillendirir; onu, halk içinde Hakk’ı görmeye, hadiseler karşısında yargılamadan önce hikmeti aramaya sevk eder. Bu, aynı zamanda hem birliği (cem) koruma hem de ayrılığın (fark) hakkını verme sanatıdır. Bu sanatın latif misallerinden birini Hz. Hârûn’un (a.s) kıssasında buluruz. Kavmi buzağıya taparken, o, keskin bir ayrılık çıkarmaktan imtina etmiştir. Çünkü o an, tefrikanın fitnesinin, bâtıl bir ibadetin fitnesinden daha büyük olacağını rahmet nazarıyla görmüştür.
Binâenaleyh Hârûn (a.s.), onların beynindeki furkân kendisine nisbet olunur diye korktu. Ya'ni Hz. Mûsâ, Cenâb-ı Hârûn'a يَا هَارُونُ مَا مَنَعَكَ إِذْ رَأَيْتَهُمْ ضَلُّوا أَلَّا تَتَّبِعَنِ أَفَعَصَيْتَ أَمْرِي (Tâhâ, 20/92, 93) ya'ni “Ey Hârûn, çün ki sen onların şaşırdıklarını gördün; bana mütâbaattan seni men'eden ne idi? Yoksa bana âsî mi oldun?” dedikde, Hârûn (a.s.) يَا ابْنَ أُمَّ لَا تَأْخُذْ بِلِحْيَتِي وَلَا بِرَأْسِي (Tâhâ, 20/94) ya'ni “Ey anamın oğlu, benim sakalımı ve saçımı tutma!” dedikten sonra إِنِّي خَشِيتُ أَنْ تَقُولَ فَرَّقْتَ بَيْنَ بَنِي إِسْرَائِيلَ (Tâhâ, 20/94) [Ben senin, “Benî İsrâîl arasına tefrika düşürdün!” demenden korktum.] dedi.
Hz. Hârûn’un bu tavrı, bir acziyet değil, derin bir hikmettir. O, furkân yani keskin ayrım kılıcını çekip kavmi ikiye bölmektense, Hz. Mûsâ’nın celâl ile getireceği hükmü beklemiştir. Bu, birliğin (cem) ne kadar kıymetli olduğunu ve onu korumanın, bazen zâhirdeki bir yanlışa sabretmekten geçtiğini gösteren büyük bir derstir. Hatta Şeyh-i Ekber’in işaret ettiği daha derin bir mana vardır ki, Terzibaba Hazretleri bunu şöyle açıklar: Hz. Mûsâ’nın gazabı, sadece kavmin buzağıya tapmasına değil, Hz. Hârûn’un o buzağı suretindeki tecellîyi inkâr etmesineydi. Zira kâmil arif, "Hakk'ı her şeyde müşahede eden, belki onu her şeyin 'ayn'ı gören kimsedir." Bu, aklın sınırlarını zorlayan bir vahdet müşahedesidir. Bu makamda arif, her surette Hakk’ın bir vechini görür ve hiçbir tecellîyi inkâr etmez. Buzağıya tapanın hatası, Hakk’ı o surete hapsetmesidir; Hârûn’un (a.s) o anki imtihanı ise, o suretteki tecellîyi görememe tehlikesidir. Mûsâ (a.s) ise, hem tenzihi (Hakk’ın buzağı olmadığını) hem de teşbihi (Hakk’ın o surette de bir tecellîsi olduğunu) bilen kâmil bir muvahhid olarak onu terbiye etmiştir.
İnsanlar bu birliğe yönelemiyor, fark ve kesret âleminde kayboluyorsa, davet onların perdelerini (hicab) artırmaktan başka bir işe yaramaz. Hz. Nûh’un (a.s) daveti bu duruma bir misaldir. O, kavmini çokluktan birliğe, teşbihten tenzihe çağırdı. Lakin bu davet, bir “Furkânî” davetti, yani farkı ve ayrımı esas alıyordu.
Zira kesretten vahdete yani çokluktan birliğe ve teşbihten tenzihe davet aynı Furkandır. Yani Furkani davettir... Halbuki emr-i vücut Kur’an’dır. Emrin vücudu Kur’an’dır, Furkan değildir... Furkan Kur’an’ı ihata edemez. Yani parça bütünü ihata edemez.
Hz. Nûh’un kavmi, madde âleminin suretlerine o kadar dalmıştı ki, bu suretlerin ardındaki tek olan Hakk’a yönelemediler. Onları birliğe çağıran davet, onların gözünde daha fazla ayrılık ve farklılık demek oldu. Çünkü onlar “fark”ta boğulmuşlardı. Bu sebeple, cem makamında olan bir kimse, farktan gelen haberlere iltifat etmez; çünkü o, bütünü görürken parçayla meşgul olmaz. Kur’an, cem makamıdır ve bütün Furkan’ları, yani bütün fark ve ayrımları kendi içinde toplar. Furkan ise sadece bir parçadır, bütünü kuşatamaz. Hz. Nûh’un davetinin onların hicabını artırması bu yüzdendir. Onlar, fark denizinden çıkıp cem okyanusuna açılamadılar.
Bu noktada, Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa’nın (s.a.v) davetinin kuşatıcılığı ve mükemmelliği ortaya çıkar. O’nun daveti, ne sadece Nûh (a.s) gibi tenzihe, ne de sadece teşbihe dayalıdır. O’nun yolu, bu ikisini birleştiren Muhammedî mîzan yoludur.
Böyle olunca Muhammed (s.a.v.) kavimini suret-i müteferrikada yani farklılık suretinde leylen yani müceret batına ve tenzihe ve neharan yani münhasıran zahire ve teşbihe davet etmedi. Belki gündüzde geceye, yani zahirde ve teşbihte batına, batında ve teşbihte zahire ve teşbihe davet etti.
Bu, “gece” ile sembolize edilen bâtınî, tenzihî hakikatleri, “gündüz” ile sembolize edilen zâhirî, teşbihî hayatın içinde yaşamaktır. Halk içinde iken Hakk ile olmak, şeriatın gereklerini yerine getirirken hakikatin sırrını kalbinde taşımaktır. Bu, hem farkın hakkını (şeriatın hükümleri, mahlûkatın hukukları) hem de cem’in hakkını (her şeyin temelindeki birlik) vermektir. Bu sebeple O’na cevâmiu'l-kelim (sözün özünü toplama) sırrı verilmiştir. O, hem farkı hem de cem’i davetinde birleştirmiştir.
Bu yüce hakikatlere ulaşmanın yolu kendini bilmekten geçer. Terzibaba’nın sohbetinde altını çizdiği gibi, bu yolda ilk adım, nerede durduğunu bilmektir.
Farkta olduğunu bilmeyenin tevhide geçmesi mümkün değildir. Evvela farkta olduğumuzu idrak edeceğiz.
Önce kendi acziyetini, kulluğunu, diğer varlıklardan ayrı olan hususiyetlerini, sana tecellî eden Rabb-i Has isminin ne olduğunu bileceksin. Kendini bir damla olarak tanımadan, okyanusu nasıl idrak edebilirsin? Bu “fark” idraki, seyr-i sülûkun ilk ve en zorlu kapısıdır. Bu kapıdan geçmeden tevhid sarayına girilemez.
Kâmil insan, bu mertebeleri aşıp da vuslata erince, onun hali de bambaşka olur. Dışarıdan halk gibi yaşar, yer, içer, güler, ağlar. Zâhirde fark âleminin bütün kurallarına uyar. Ama bâtınında, iç âleminde, mutlak bir cem halindedir. O, Hakk’ı her surette gören, her seste O’nu işiten, her hadisede O’nun fiilini müşahede eden bir kalp taşır. Bu sebeple Şeyh-i Ekber, bizleri tek bir inanca, tek bir surete bağlanıp kalmamamız için uyarır:
İmdi sen sakın ki, bir akd-i mahsus ile mukayyed olasın (yani kendine mahsus bir akide ile kayıtlanasın) ve onun gayrını inkâr edesin! Böyle olunca, seni hayr-ı kesîr fevt eder. (kaybetmiş olursun)
Hakk’ı sadece camide, kilisede veya havrada sanmak; O’nu sadece “iyi”de görüp “kötü”de görememek; O’nu sadece kendi meşrebinde bulup diğer meşrepleri inkâr etmek, kendini büyük bir hayırdan mahrum etmektir. Zira O, her an yeni bir şândadır ve her surette tecellî etmektedir. İnsân-ı Kâmil, kalbini bütün suretleri kabul edecek kadar genişletmiş olandır. O, hem farkı bilir, her şeye hakkını verir; hem de cem’i yaşar, her şeyde Hakk’ı bulur. İşte bu, fark denizinde boğulmadan, cem okyanusunda seyran etmenin sırrıdır.
Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Fark
Hz. Pîr Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin hikmet deryası olan Mesnevî-i Şerîf'ine daldığımızda, "fark" mefhumunun canlı birer tablo gibi önümüze serildiğini görürüz. O, hakikati bir ders gibi anlatmaz; bir gülün kokusunda, bir dikenin batışında, bir mürşidin nefesinde, bir hasetçinin sözünde hissettirir. Onun lisanında "fark", kesret âleminin, yani bu gördüğümüz çokluk dünyasının ayrılmaz bir parçasıdır. Ama bu farklılık, hakikatin kendisi midir, yoksa hakikate işaret eden bir perde mi? Mesnevî, bu sırrın kapısını aralar. Gözü sûretten mânâya çevirirsen, her farklılıkta aynı Bir'in tecellîsini, her ayrılıkta vuslatın özlemini görürsün.
Farkın Kaynağı: Ruh-ı Hayvânî ve Sûretler Âlemi
Hz. Mevlânâ, ayrılığın ve farklılığın kökenini insanın en alt katmanına, bedene ve bedene bağlı olan hayvânî cana yerleştirir. Birlik ise ruhun, yani nefs-i vâhid olan insânî ruhun makamıdır. Bedenler ayrıdır, renkler, diller, mizaçlar ayrıdır. Bu ayrılık, toprağa bağlı olan "ruh-ı hayvânî"nin tabiatıdır. Fakat bu beden pencerelerinin ardında parlayan Güneş, birdir. Farklılık, pencerelerin çokluğundan kaynaklanır, Güneş'in kendisinden değil.
Tefrika rûh-ı hayvânîde olur; rûh-ı insanî ise nefs-i vahid olur.
Bu beyit, meselenin temelini koyar. Bedenler sayısıncadır, dolayısıyla her bedenin kendine has ihtiyaçları, arzuları ve korkuları vardır. Bu seviyede yaşayan insan için "ben" ve "öteki" ayrımı keskindir. Kendi nefsini merkeze koyar, diğerlerini ya rakip ya da vasıta olarak görür. Bu bakış, hayvanlar âlemine mahsus bir bakıştır. Ancak insan, bu mertebede kalmak için halk edilmemiştir. Onun aslı, "nefs-i vâhid" olan, yani tek bir kökten gelen ruh-ı insânî'dir. Bu ruh, ilâhî nefhadan bir pay taşır ve onda ayrılık gayrılık yoktur.
Güneş kursuna baktığın zaman birdir; hâlbuki bedenlerin perdelenmesi bir şüphe içindedir.
Güneş birdir, ama bir odaya yüz pencere açsan, içeriye yüz ayrı ışık hüzmesi düşer. Odaya girip sadece yerdeki aydınlıkları gören biri, yüz tane farklı ışık kaynağı olduğunu zanneder. Bu, sûret gözünün aldanışıdır. Bedenler, o pencereler gibidir. Her biri, tek olan Can Güneşi'nin ışığını kendi kabiliyeti ve şeklinde içeri alır. Bu yüzden kimimiz sarı, kimimiz kırmızı, kimimiz uzun, kimimiz kısa görünürüz. İhtilaf, pencerelerdedir. Hakikat arayışındaki sâlikin vazifesi, yerdeki ışık hüzmelerinin kavgasını bırakıp, başını kaldırarak hepsinin geldiği tek Güneş'i görmektir.
Halkın ihtilafı isimden vaki' oldu. Vaktāki ma'naya gitti, ârâm vâki' oldu.
İnsanlar "üzüm", "engûr", "inab" diye birbirine girerken, hepsi aynı meyveyi istemektedir. Kavga, "isim" yüzündendir. Sûretler ve isimler, "fark" âleminin dilidir. Mânâ ise Vahdetin dilidir. Ne zaman ki bu isimlerin, bu farklı suretlerin ardındaki ortak mânâya, öze ulaşılır, o zaman bütün kavgalar biter, kalbe bir huzur, bir "ârâm" gelir. Çünkü anlaşılır ki, bütün bu farklılıklar, aynı hakikatin farklı dillerdeki ifadesinden ibarettir.
Bu yüzden Hz. Mevlânâ, ayrılığın kaynağını hayvânî ruha bağlarken, birliğin sırrını insânî ruhta, yani mânâda bulur. Bu, kesret âleminde yaşarken Vahdet'i idrak etmenin ilk adımıdır: Gözü sûretten mânâya, bedenden cana, isimden müsemmâya çevirmek.
Tefrika ve Cem: Mürşidin Sözü, Hasetçinin Fitnesi
Farklılık, varlığın bir gerçeğidir. Ancak bu farklılığın insanlar arasına nifak sokan, birliği bozan bir fitneye dönüşmesi, "tefrika" adını alır. Mesnevî, tefrikanın nasıl işlediğini ve ona karşı birliğin (cem') nasıl tesis edildiğini canlı hikâyelerle anlatır. Bu sahnede iki başrol oyuncusu vardır: Sözüyle dağılanları toplayan İnsân-ı Kâmil ve sözüyle birleşmiş olanları dağıtan hasetçi, münafık veya zâlim.
Şeyhin, ya'ni insân-ı kâmilin sözünün menba'ı nefis değil, Hak'tır. Binâ-enaleyh, ilhâm-ı ilâhî olan kâmilin sözünden, tefrika ehline cem'iyyet ve ittihâd hâsıl olur. Fakat ehl-i hasedin sözünün menba'ı ilkā-yı nefsânî olduğundan, müttehid olan kimselerin arasına tefrika ve nifâk sokar.
Mürşid-i kâmil, Hz. Süleyman gibidir; bütün kuşların dilini bilir. Yani, her meşrepten, her mizaçtan insanın hâlini anlar ve onlara kendi kabiliyetlerine göre hitap eder. Onun sözü, nefsinden değil, Hakk'tan gelir. Bu yüzden zıtları birleştirir, ayrılıkları ortadan kaldırır. Onun adaletinde, ceylanla kaplan dost olur. Bu, zıt Esmâ-i İlâhiyye tecellîlerinin onun varlığında barış içinde bulunmasının bir yansımasıdır. O, bir mıknatıs gibi, dağınık demir tozlarını tek bir yöne, Hakk'a doğru toplar.
Buna karşılık, tefrikayı yayanların baş örneği olarak Mesnevî'de Firavun ve Mescid-i Dırâr'ı inşa eden münafıklar gösterilir. Firavun, Hz. Musa'ya şöyle demişti:
Yek-dil olan halkı sen iki taife yaptın, sihirbazlık taşa ve dağa rahne yapar.
Firavun, Hz. Musa'yı halkın arasına "tefrika" sokmakla suçlar. Aslında yaptığı, kendi zulmü altında tek tip hâline getirdiği, iradesini ezdiği halkın uyanmasından duyduğu korkudur. Zâlim, herkesin kendisine biat etmesini, farklı bir ses çıkmamasını ister. Hakikat elçisi geldiğinde ise, bu sahte birliği bozar ve insanlar iman edenler ve etmeyenler olarak "farklılaşır". Bu, şerden hayrın ayrışmasıdır. Firavun'un "yek-dil" (tek yürek) dediği şey, ruhların birliği değil, kölelerin korkuyla sinmesidir.
Aynı şekilde, münafıkların yaptığı Mescid-i Dırâr da, görünüşte bir ibadethane, yani "cem" mekânıdır. Fakat niyeti, müminlerin arasına ayrılık sokmaktır.
O münafiıkların bu mescidi yapmalarındaki maksadları, Resûl-i Ekrem'in ashâb-ı kirâmı arasına tefrika düşürmektir.
Bu, sûret ile mânâ arasındaki farkın en çarpıcı örneklerindendir. Bir şeyin "ismi" veya "şekli" iyi olabilir, ama niyeti ve "mânâsı" tefrika ise, o şey fitnedir. Bu yüzden irfan yolu, zâhire aldanmamayı, her işin, her sözün ardındaki niyeti ve ruhu sezmeyi öğretir. Kâmil insanın sözü birleştirir, çünkü ruhu birdir. Hasetçinin sözü ayırır, çünkü nefsi bölünmüştür ve herkesi kendi gibi bölmek ister.
Kesrette Vahdeti Görmek: Cem'den Sonra Fark Makamı
Sâlikin yolculuğunun zirvesi, ne "fark"ı tamamen inkâr etmek, ne de "cem" halinde kalıp halktan el etek çekmektir. En kâmil mertebe, "cem'den sonra farka gelmek"tir. Bu, fenâdan sonra bekâya ermek, yani Vahdet denizinde yok olduktan sonra, yine o denizin bir dalgası olarak kesret âlemine dönmek ve her bir farklı zerrede O'nun tecellîsini müşahede etmektir.
Vaktaki ârif, cem'den sonra tefrikaya erişir ve fenâdan bekāya gelir; bu keserât ve şuûnât, şuhûd-i vahdet ile onun meşhûdu olur. O ba'zan bu kesreti vücûd-ı Hak yapar ve Hakk'ı kesrette müşâhede eder; ve ba'zan bil'akis vahdette kesreti müşâhede eder; ve ba'zan her ikisini cem' eder; ve bilir ki bu kesret, kesret-i hakîkiyye değildir.
Bu hâle eren ârif için artık "fark" bir ayrılık değil, bir tecellî zenginliğidir. O, bilir ki bu görünen çokluk, hakiki bir çokluk değildir; tek bir Vücûd'un farklı şanlarda, farklı sıfatlarla zuhûrundan ibarettir. Bu makamda, zıtlar savaşmaz, birbirini tamamlar. Hz. Mevlânâ, bu hikmeti fıtratın dilinden anlatır:
Mademki gül dikenden ve diken de güldendir; niçin her ikisi savaşta ve macera içindedir? Yahut bu cenk değildir; hikmet içindir, eşek satanların nizā'ı gibi san'attır.
Gül ve diken aynı kökten gelir. Biri Cemâl'in, diğeri Celâl'in tecellîsidir. Biri lütuf, diğeri kahırdır. Zâhirde birbirine zıt görünseler de, ikisi de aynı bahçıvanın hikmetli bir sanatıdır. Bahar yağmuruyla güz yağmuru aynı buluttan yağar, ama biri yeşertir, diğeri sarartır. Soğuk, rüzgâr, güneş... Hepsi farklı tesirler gösterir. Bu farklılıklar, İlâhî İsimlerin ve Sıfatların hükümlerinin bu âlemde açığa çıkması içindir. Ârif, bu zıtlıkların ardındaki hikmeti, bu "sanat"ı seyreder. O bilir ki, Nâfi' (Fayda Veren) ismi varsa, Dârr (Zarar Veren) ismi de vardır. Muhyî (Dirilten) varsa, Mümît (Öldüren) de vardır. Bu isimlerin tecellîleri olan varlıklar da elbette birbirine "farklı" ve bazen "zıt" görünecektir.
Küllün cüz'ü, külle nisbet olunan cüz'ler değildir; gülün kokusu gibi değildir ki, gülün cüz'ü olsun.
Bu ince ayrım mühimdir. Âlemdeki her bir "farklı" parça, bir bütünün mekanik bir cüz'ü gibi değildir. Her bir cüz, Küll'ün, yani Mutlak Varlık'ın bütün sırrını kendi mertebesinde taşır. Bir damlada okyanusun gizlenmesi gibi. Bu yüzden her bir harf, "elif"ten "ya"ya kadar, farklı bir şekle ve sese sahip olsa da, hepsi aynı Kelâm'ın parçasıdır ve her biri kendi içinde bir âlemdir.
Sonuç olarak, Hz. Mevlânâ'nın gözünde "fark", yolun başlangıcında bir imtihan, bir aldanış perdesidir. Yolun ortasında, "tefrika" olarak bir fitne ve kaçınılması gereken bir tehlikedir. Yolun sonunda ise, "cem'den sonraki fark" makamında, Hakk'ın sonsuz tecellîlerinin müşahede edildiği bir hikmet ve marifet sahnesidir. Sâlikin görevi, hayvânî ruhun ayrılık tuzağından kurtulup, insânî ruhun birliğine yükselmek ve nihayetinde her bir farklı yüzde, aynı Sevgili'nin Cemâl'ini görmektir.
Mesnevî Ciltlerinden İzler
Ahmed Avni Konuk'un on üç ciltlik Mesnevî-i Şerîf şerhinde Fark kavramı, farklı ciltlerde ayrı yönleriyle işlenir. Hangi beytin hangi ciltte geçtiğini bilmek, okuyucuya bu deryada bir pusula sunar:
- Cilt 1: "Rûh-i hayvânî mertebesinden terakki eden insân-ı kâmillere mahsûsdur, bu rûh birdir, bunlar arasında ittihâd vardır. 'Tefrika rûh-i hayvâni[dedir]'."
- Cilt 2: "Kevnî mazharlar (mezâhir-i kevniyye) arasında görünen ihtilâf ve nizâ', hakîkaten ihtilâf ve nizâ' değildir; aksine, bunun izâfî vücûd âleminde böyle görünüşü bir hikmete dayanır; o hikmet ise, kev[ni bir tertip ve cilve içindir]."
- Cilt 4: "İşâret budur ki, sûfîler ittihâda ve müvânesete meyyâldirler. Eğer bağcı sûfiyi bırakıp diğerlerinden başlasa idi, sûfî tefrikaya meydan vermez idi."
- Cilt 8: "Tekebbür cihetinden cümle tefrika içindedir; candan ölmüş mihrâka içinde diridirler. 'Mihrâka', Gıyâsü'l-Lügat'da Letâif'den ve Sarrâh'dan naklen tahta kılıç ve oyun âleti mânâsına gö[sterilmiştir]."
Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme
Kavramlar Ağında Fark
Fark, hakikat yolculuğunun hem başlangıç kapısı hem de son menzilidir. Diğer temel irfanî hakikatlerle bağı, bir çiçeğin kökü, dalı ve yaprağı arasındaki bağ gibidir; biri olmadan diğeri anlaşılamaz.
- Vahdet-i Vücud: Vahdet-i Vücud, varlığın birliği hakikati ise, fark bu birliğin tecellî ettiği kesret (çokluk) sahnesidir. Vahdet okyanussa, fark o okyanustan zuhûr eden sayısız dalgadır; dalgaların her biri ayrı bir surette görünse de hepsi aynı sudan ibarettir.
- Cem: Cem, kesrette vahdeti görme, yani bütün farklılıkları tek bir Vücûd’da toplama hâli iken, fark o Vücûd’un her bir mertebedeki ve suretteki hakkını verme makamıdır. Sâlik önce farktan cem’e yükselir, sonra cem ile farka iner ki bu, “cem’den sonra fark” (fark-ı sânî) hâlidir ve en kâmil mertebedir. Cem, birliğin sırrına ermek; fark, bu sır ile çokluk âleminde Hakk’ın edebiyle yaşamaktır.
- Tevhid: Tevhid, birleme fiilidir; fark ise bu birlemenin yapılacağı âlemin kendisidir. Sâlik, farklı suretlerde, isimlerde ve tecellîlerde aynı Zât’ın hükmünü görerek tevhid eder. Farkı inkâr eden bir tevhid, körlüktür; tevhidsiz bir fark ise şirke açılan kapıdır.
- Fena: Fena, sâlikin kendi vehmî varlığının ve ayrılık şuurunun Hakk’ın Vücûd’unda yok olmasıdır. Bu, fark âleminin getirdiği “ben” ve “sen” ayrımının eridiği makamdır. Sâlik, fenâ bulmadan, yani ayrılık perdesinden kurtulmadan, farkın ardındaki birliği müşahede edemez.
- Beka: Beka, fena tecrübesinden sonra Hakk ile varlığını sürdürme, O’nunla görme ve O’nunla bilme hâlidir. Bu mertebedeki kâmil insan, fark âlemine geri döner ama artık o farklar birer perde değil, Hakk’ın isimlerinin tecellî ettiği birer ayna olur. Beka, fark âleminde cem şuuruyla yaşama sanatıdır.
Kütüphanedeki Kaynaklar
Bu kütüphanenin üç temel direği olan Terzibaba Hazretleri, Şeyh-i Ekber İbn Arabî ve Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, “fark” hakikatini kendi meşreplerince, birbirini tamamlayan üç farklı ayna gibi yansıtırlar.
Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri’nin sohbet ve şerhlerinde “fark”, sâlikin seyr-i sülûkunun her adımında karşılaştığı canlı, pratik bir mesele olarak ele alınır. Varlığın Ahadiyyet sırrından Rubûbiyyet (Rablık) mertebesine inişini, her varlığın kendi Rabb-i Has’sına (özel Rabbine) bağlılığını ve A'yân-ı Sâbite’nin istidat farklılıklarını anlatarak farkın vücûdî temelini sohbet diliyle ortaya koyar. O’nun için fark, sadece bir hikmet konusu değil, mürşidin müridin hâlindeki incelikleri görmesi, ibadetlerdeki edep ve zikrin kişiye özel tesirleri gibi, terbiyenin bizzat kendisidir. Cenâb-ı Hakk’ın “her an yeni bir şânda” olmasıyla tecellînin asla tekrarlanmaması, farkın dinamizmini ve sâlikin her an uyanık olması gerektiğini gösteren en temel düsturudur.
Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri ise Füsûsu’l-Hikem’de farkın ilmî ve hikemî köklerine iner. O, farkı Zât’ın kendi kendine olan tecellîsinin bir muktezası olarak görür. A’yân-ı sâbitenin ilm-i ilâhîdeki sabit ama birbirinden ayrı hakikatler oluşu, farkın ezeli temelidir. İkinci Taayyün’de bu hakikatlerin birbirinden temeyyüz etmesi (ayrışması), kesret âleminin dokusunu oluşturur. Hz. Hârûn’un cem’i koruma endişesi ile Hz. Mûsâ’nın şeriatla farkı tesis etmesi arasındaki gerilim veya farklı peygamberlerin farklı meşreplere sahip olması gibi misallerle, farkın ilâhî isimlerin (Hâdî-Mûdil, Celâl-Cemâl gibi) tecellîlerindeki bir zorunluluk olduğunu en derinlikli şekilde o izah eder.
Mevlânâ Hazretleri ise Mesnevî-i Şerîf’inde bu derin hakikati gönüllere işleyen mesellerle, hikâyelerle sunar. O’nun dilinde fark, “hayvanî ruhun” getirdiği bir ayrılık iken, “insanî ruh” tek bir nefes olur. Aynı güneş ışığının farklı renklerdeki camlardan geçerek farklı görünmesi gibi, tek olan Vahdet’in kesret pencerelerinden nasıl farklı algılandığını anlatır. Aynı yağmurun bahçede gül, çöplükte diken bitirmesi misaliyle, tecellînin bir olduğunu ama mazharın (tecellî yerinin) kabiliyetine göre sonucun farklılaştığını en dokunaklı şekilde o dile getirir. Mevlânâ için fark, çoğu zaman nefsâniyetin ve kibrin bir sonucu olarak tefrikaya, yani yıkıcı ayrılığa dönüşme tehlikesi taşıyan, ancak kâmil insanın sözüyle birliğe dönüştürülebilen bir imtihan alanıdır.
Değerlendirme
“Fark”, tasavvuf yolunda ne körü körüne reddedilecek bir vehim ne de içinde kaybolunacak bir hakikattir. O, Cenâb-ı Hakk’ın “Ben gizli bir hazine idim, bilinmekliği sevdim” sırrının tecellî sahnesidir. Farklılıklar, O’nun sonsuz isimlerinin ve sıfatlarının birer aynası, kâinat kitabının birbirinden güzel harfleri ve kelimeleridir. Sâlikin görevi bu harfleri silmek değil, onları doğru okuyarak cümlenin mânâsına, yani Tevhid’e ulaşmaktır. Yolculuk, ayrılık (fark) şuuruyla başlar, birliğe (cem) erer ve nihayetinde her bir farkın ardındaki o eşsiz Bir’in sanatını müşahede ederek (beka), her şeye hakkını verme edebiyle kemâle ulaşır. Farklara bakıp kavgaya düşmek değil, o farkları var edenin kudretine ve sanatına hayran olmak, arifin şânındandır. Âlemi bir ayrılıklar yığını olarak değil, bir Vahdet senfonisinin farklı notaları olarak dinleyebilene ne mutlu.
Cenâb-ı Hakk, bizleri bu idrake vâsıl olanlardan eylesin. Âmin.