Hakkel Yakin
Tasavvuf yolunda nihai gaye, bilmek değil, olmaktır. Bilgi, yolun başında bir azıktır; görmek, yolun ortasında bir duraktır; ama olmak, yolun kendisi olmaktır, menzilin bizzat kendisi olmaktır. Bu “olma” hâlinin, bu vuslatın adı Hakkel Yakin’dir. Bu mertebe, hakikati dışarıdan bir nesne gibi öğrenmek, duymak veya seyretmek değil, hakikatin ta kendisiyle bir ve aynı olarak var olmaktır. Sâlikin, yani yolcunun, kendi benliğinden soyunup Hakk’ın varlığında fâni olduğu, “ben” demenin artık bir anlam taşımadığı o son noktadır. Terzibaba İrfan Mektebi’nde bu yüce makam, seyr-i sülûkun en son meyvesi, irfanın zirvesi ve varlığın sırrına ermenin nişanesi olarak ele alınır.
Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı
Hakkel Yakin, kelimelerin bittiği, mânânın başladığı yerdir. Bu yüzden arifler, onu tarif etmek yerine ona işaret etmişlerdir. Bu makamın ne olduğunu anlamak için evvela, bilginin ne olmadığını idrak etmek gerekir. Beşer aklının ürettiği, kitaplardan okunan, dilden dile aktarılan bilgi, ne kadar kıymetli olursa olsun, hakikatin gölgesidir, kendisi değil. Gerçek ilim, Hakk’ın kuluna vasıtasız öğrettiği, kalbe ilham ettiği ilimdir. Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri, bu iki bilgi türü arasındaki derin ayrımı şöyle ifade eder:
“ El yakinu hüvel hakk ” diye tarif etmişler yani yakin efali esmasıyla, sıfatı, zatıyla hakkın ta kendisidir. Yakin ilmi ilm-i hakktır. Bilim ilmiyse ilmi beşerdir. Yani o da peygamberi anlatır ama beşer aklıyla anlatır. Diğeri Hakkın aklıyla anlatır. Hakkani manasıyla anlatır.
"Yakin", yani şüphesiz ve kat'î bilgi, Hakk'ın ta kendisidir. "Bilim ilmi" veya ariflerin tabiriyle "bilmel yakin", beşerî aklın sınırları içinde kalır. Bu bilgi, hakikati anlatır ama bir suretini, bir haritasını çizer. Yakin ilmi ise haritayı değil, arazinin bizzat kendisini sunar. Birinde can yoktur, "ölü nakli" gibidir; bu yüzden nice vaazlar, nice dersler kalplere tesir etmez, uyku getirir. Diğerinde ise Hakk'ın nefesi vardır, hayat vardır; duyanı diriltir.
Bu diriltici ilmin, yani yakinin de kendi içinde mertebeleri vardır. Yolcu, bu mertebeleri bir bir tırmanarak hakikate vasıl olur. Bu üç basamak, tasavvuf irfanının temel usûlünü teşkil eder: bilmek, görmek ve olmak.
Şurası bilinmelidir ki yakîn bilgisinin dışındaki bütün bilgiler naklidir. nakledilen bilgilerle sağlanılan yakınlığa, "bilmel yakın" denilirse bunun da ilerisi, "ilm-el yakîn, ayn-el yakîn, ve Hakk-el yakîn olmak üzere 3 aşaması vardır. Bunlardan ilm-el yakîn, konuya akliyle, bilgisiyle, ruhuyla o bilgiye varmak özüne ulaşmak demektir. Kısacası ilimle yaklaşmaktır. Ayn-el yakîn, görerek yaklaşmayı ifade eder. Hakk-el yakîn ise bilginin sahibi olmak, kendisi olmak demektir. Buna şekeri misal gösterirsek: Birincisi şekeri tarif etmektir. İkincisi şekeri tatmaktır, yemektir, görmektir. Üçüncüsü de şekerin kendisi olmaktır, yani şeker olmaktır.
- İlmel Yakin: Şekerin ne olduğunu, tadının nasıl olduğunu, rengini, yapısını kitaplardan okumak, bir bilenden dinlemektir. Bu, aklın ve tefekkürün sahasıdır. Hakikatin ilmiyle donanmaktır.
- Aynel Yakin: Şekeri gözle görmek, eline alıp dokunmak ve nihayet diline değdirip tatmaktır. Artık bilgi, bir tecrübeye, bir müşahede’ye dönüşmüştür. Kalp gözü açılmış, hakikatler seyredilmeye başlanmıştır.
- Hakkel Yakin: Şekerin kendisi olmaktır. Tadan da tadılan da kalmamış, ikilik ortadan kalkmıştır. Sâlik, o hakikatin bizzat kendisi olmuş, o hakikat ile var olmuştur. Artık "ben şeker tattım" demez, çünkü kendisi şeker olmuştur. Bu, fenâ makamıdır; varlığın Zât-ı Mutlak'ta erimesidir.
Kur'ân-ı Kerîm, bu yakin hâline "ve bil âhireti hum yûqinûn" (Onlar ahirete de kesin bir bilgiyle inanırlar) ayetiyle işaret eder. Buradaki "yûqinûn" ifadesi, kuru bir inançtan öte, hakikati müşahede ederek, bizzat yaşayarak bilmektir. Bu yakınlık, iki ayrı şeyin birbirine yaklaşması olan "kurb" hâlinden farklıdır. Kurb, yakınlaşma demektir ve ikiliği barındırır. Yakin ise Tevhid muktezasıdır, birliğin idrakidir.
Kurb iki ayrı varlığın birbirine yakınlaşması yani maddi mertebede yakın-laşması, yakîn ise kişinin kendinde olanı ortaya çıkarmasıdır, ikilik yok teklik var ve o teklikte gerçeği idrak etmek, hakikati idrak etmek yakîn halidir. Kişinin kendinde olanı ortaya çıkarabilmesi için Yûsuf’un kuyudan çıktığı gibi bir kervana, yani bir karşı tarafa ihtiyaç var, karşı taraf ayna tutacak ki o aynada kendini seyretsin, kendindekini bulsun...
Yakin, dışarıdan bir şey kazanmak değil, içeride zaten mevcut olanı ortaya çıkarmaktır. Hakikat, her birimizin varlık "kuyusunda" gizli bir Yusuf'tur. Onu oradan çıkaracak olan ise bir ayna, bir mürşid, bir ilahî tecellîdir. O ayna olmadan insan kendi hakikatini göremez. Bu aynı zamanda, Kur'ân-ı Kerîm'in kendinden önceki vahiylerin (Tevrat, İncil) hakikatini kendi içinde toplaması sırrıyla da bağlantılıdır. Arif için Kur'an, sadece bir kitap değil, bütün varlığın ve bütün peygamberlerin hakikatini cem eden bir aynadır. O aynaya bakan, kendi aslına, kendi hakikatine bakar.
Kûr’ân-ı Kerîm’in içerisinde hepsi vardır ve diğer kitaplara imân etmek yeterlidir, araştır-maya fazla gerek yoktur, varlığını kabul etmek, Allah’ın indinde olduğunu kabul etmek ama hakikatinin hepsinin Kûr’ân-ı Kerîm’in içerisinde olduğunu müşahede etmek gerekiyor, işte kendimizi ne kadar tanırsak Kûr’ân-ı Kerîm’i de, Rabbimizi de o kadar tanımış oluyoruz.
Bu iç içe geçmişlik, bu sembolik dil, kâinatın her zerresinde mevcuttur. Nasıl ki Kur'ân, hakikatlerin bir aynası ise, Kâbe-i Muazzama da bu manevî mertebelerin taşa, mekâna bürünmüş bir ifadesidir. Terzibaba Hazretleri'nin bir sohbetinde geçen, Hakk'ın diliyle Kâbe'nin sırlarını anlattığı o hikemî ifade, yakin mertebelerinin kâinattaki yansımasını gözler önüne serer. Kâbe'ye "içinde ne var?" diye sorulduğunda verdiği cevap, bu üçlü mertebenin varlığın merkezine nasıl yerleştirildiğini gösterir:
-Ya içinde ne var dediler, üç direk, İlmel Aynel Hakkel Yakîn dedim.
Kâbe'nin içindeki üç direk, sadece binayı ayakta tutan sütunlar değildir. Onlar, aynı zamanda varlık binasını ayakta tutan üç temel idrak seviyesidir: Bilginin direği, müşahedenin direği ve bizzat hakikat olmanın direği. İnsan-ı Kâmil'in kalbi de bir Kâbe'dir ve onun manevî yapısı bu üç direk üzerine kuruludur. Tavafın kalbin etrafında dönmesi, bu sırra bir işarettir. Sâlik, seyr-i sülûk boyunca bu üç direğin etrafında döner, ta ki Kâbe'nin içine, yani kendi kalbinin sırrına girene ve o üç direğin hakikatiyle "bir" olana dek. O zaman örtü kalkar, Ahadiyet sırrı aşikâr olur ve yolculuk, başladığı Nokta'da son bulur.
Terzibaba'nın Nazarıyla Hakkel Yakin: Aslı ve Mertebesi
Hakkel Yakin, öyle bir bilmektir ki, bilginin kendisi ortadan kalkar. Öyle bir görmektir ki, görenle görülen bir olur. Öyle bir olmaktır ki, “ben” diyen aradan çekilir, geriye sadece Hakk kalır.
Bilgi, kuru bir malumat yığını değildir; her bilgi, bir hâle dönüşmeli, bir yaşantı olmalıdır. Terzibaba Hazretleri’nin irfan mektebinde öğrettiği de budur. Hakikati sadece kitaplardan okumak, onu sadece zihinle kavramaya çalışmak, denizi bir bardağa sığdırmaya çalışmak gibidir. Bardak çatlar, deniz ise yerinde durur. Hakikate ermek, o denize dalmakla, o denizde fâni olmakla, nihayetinde o denizin kendisi olmakla mümkündür.
Varlığın Şifreleri: Hurûf-ı Mukattaa ve İlâhî Mertebeler
Ehli bilir ki, Kur’ân-ı Kerîm’in bir zâhiri, bir de bâtını vardır. Zâhirde kalanlar için bazı âyetler, özellikle de sûre başlarındaki "Elif, Lâm, Mîm" gibi harfler, birer "şifre" gibi görünür. Hâlbuki hakikat ehli için durum tam tersidir. O harfler, varlığın en derin sırlarını açan birer anahtardır. Şifre, ancak ef’âl, yani fiiller ve suretler âleminden bakanlar içindir. O perdenin arkasına geçip hakikat mertebesinden bakabilen için her şey âyan beyandır.
Terzibaba Hazretleri, Yûsuf Sûresi’ni şerh ederken bu sırra kapı aralar:
Elif. Lâm. Râ. Kitabul mübîn. Elif Lâm Râ: Bunlar için âlimlerimiz ne buyurdular; Bu Âyetler hurufu mukattaa, kat’i harfler. Peygamberi ile kendi arasında bir şifredir. Bir sözleşme gibidir ama bunlar Kûr’ân’ı Kerîm’de geçmişse yâni birşey Kûr’ân’da varsa onun şifreliği çıkmış demektir. Âyan beyan burada çıkmış. Bizlerde bunların hakikatlerini ve harfleri hakikat mertebesinden bakarak değerlendirmemiz gerekiyor. Ef’âl mertebesinden değil, şifre olduğu ef’âl mertebesine göredir, hakikat mertebesine göre değildir açıklanması gereken.
Bu harfler hakikat mertebesinden bakıldığında ne anlatır? Hazret, yine bu harflerin her birinin, varlığın bir mertebesine, ilâhî bir hazrete işaret ettiğini öğretir:
Lâm; Lâhut mertebesini, Lâm’ın Ulûhiyyet, Allahlık mertebesini, ucundaki kepçe gibi kıvrılması; bütün âlemleri ihata etmiş mâ’nâsına geliyor. Yani bütün âlemlerin yükünü çekiyor mâ’nâsınadır. Râ; Rahmâniyyet ve rububiyyet mertebelerini ifade ediyor. İşte (elif lâm râ) dendiği zaman bütün âlemleri mücmelen ifade etmiş oluyor. İşte bunlar biraz önce okunan (elif lâm râ) Âyettir, işarettir. Açık olan kitabın Âyetleri’dir. Nerde kaldı şifre? Ama ef’âl mertebesinden bakıldığı zaman idrak edilemez. Ve o mertebede şifre hükmüne geçer. Yani aynel yakîn, hakkel yakîn hâli idrak edilince şifreliği kalmaz.
Hakkel Yakin, bu harflerin işaret ettiği Vücûd mertebelerini bizzat "olmakla" bilmektir. Artık "Elif"in Ahadiyyet (mutlak birlik) olduğunu kitaptan okumazsın; o birliğin içinde yok olursun. "Lâm"ın Lâhut âlemini, yani Zât’ın hükümranlığını kuşattığını zihnen bilmezsin; o ihatanın içinde bir zerre olduğunun idrakine varırsın. "Râ"nın Rahmâniyyet tecellîsi olduğunu duymakla kalmazsın; varlığının her zerresinde o rahmetin nefesini hissedersin. Bu hâle erince, kâinattaki her harf, her zerre, her olay seninle konuşmaya başlar. Şifre kalkar, hakikat ortaya çıkar. Bu, zâhirî ilimden bâtınî irfana, yani İlmel Yakin’den Hakkel Yakin’e geçiştir.
Ârifin Hâli: Kayıtsızlıktan Kurtuluş ve Mahv-ı Mutlak
Sâlik, yani hakikat yolcusu, yolculuğunda ilerledikçe pek çok hâlden geçer. Dünyanın kayıtlarından, nefsânî arzulardan kurtulur. Her şeyin Hakk’tan olduğunu idrak ettikçe bir "kayıtsızlık" hâline bürünür. Artık ne dünyanın geleni onu sevindirir, ne de gideni üzer. Bu, çok ileri bir mertebedir. Fakat Terzibaba Hazretleri, kâmillerin dilinden uyarır: Bu mertebe dahi bir tuzak olabilir.
O Ârif, herşeyin aslını anladığında, kayıtsızlığa geçip “gayri”yi bıraktığında; şartlanma ve kayıtlanmadan bu derece kurtulmuş iken dahi, yine de mukayyed bir rabbe ibadet haline düşme korkusu bulunur; zira bu defa da “kayıtsızlıkla” kayıtlanmış olabilir ki, gene de emniyetli sahaya ayak basmış değildir... Ta ki “YAKîN” gele...
Demek ki yolculuk, "ben kayıtsızım" demekle bitmiyor. Bu sözün kendisi bile ince bir benlik, yeni bir kayıt olabilir. Bu son bağdan da kurtuluş nasıl olur? Cenâb-ı Hakk, Kur'ân-ı Kerîm'de yolu gösteriyor: "Sana yakîn gelinceye kadar Rabbine ibadet et." (Hicr, 99). Terzibaba Hazretleri, bu âyetin en derin mânâsını tek bir cümleyle özetler:
“Yakîn” ise Allah’tır!..
İşte Hakkel Yakin budur. O, bir bilgi veya hâl değil, bizzat Hakk’ın kendisinin gelmesidir. O geldiğinde, artık ne kayıtsızlık kalır ne de kayıtlılık. Ne ibadet eden kalır ne de ibadet edilen. Bütün ikilikler ortadan kalkar. Bu hâl, kelimelerin bittiği, aklın durduğu, şuurun dahi eridiği bir yokluk tecrübesidir. Buna tasavvufta mahv-ı mutlak, yani mutlak yok oluş denir.
O tecelli hâlinde, ne ilim, ne marifet, ne şuur vardır; orası “mahv-ı mutlak” yani “mutlak yokluk” hâlidir... “sahv”e geldiğinde, artık anlayışı ve bilişi tamdır!..
Bu mutlak yokluktan sonra gelen ayıklık (sahv) hâli, artık eski ayıklık değildir. Ârif, bu tecrübeden sonra Hakk’ın gözüyle görür, Hakk’ın kulağıyla işitir. Artık eşyaya baktığında sadece suretini değil, o suretin ardındaki ilâhî ismi, o ismin dayandığı hakikati de müşahede eder. Bu sebeple kâmil insan, hiçbir şeye ve hiç kimseye câhil değildir. Her sözün hangi mertebeden söylendiğini, her fiilin hangi ilâhî ismin tecellîsi olduğunu bilir. Kimseyi kınamaz, çünkü bilir ki her şey, yerli yerinde olan bir zuhûrdur. Bu, korku (havf) ve ümidin (recâ) ötesine geçmektir. Zira korku da ümit de bir "ben" ve bir "karşıdaki" gerektirir. O ikilik kalktığında, geriye sadece tam bir teslimiyet ve emniyet kalır. Bu, Hakkel Yakin’in getirdiği nihai güvencedir.
Kâinatın Sayısal Dili: Hakikat-i Muhammediyye'nin İzleri
Terzibaba mektebinin en belirgin özelliklerinden biri, kâinatı ve Kur’ân’ı bir bütün olarak okumasıdır. Bu okumada harfler gibi, sayılar da birer anahtar vazifesi görür. Sayılar, tesadüfî nicelikler değil, kevnî sistemin ve ilâhî düzenin niteliksel işaretleridir. Hakkel Yakin mertebesine ulaşan ârif, bu sayıların dilini de çözer ve her birinde aynı hakikatin, yani Hakikat-i Muhammediyye’nin izlerini görür.
Mesela, Bedir Savaşı’nda sahâbîlerin sayısı olan 313, Hazret için sıradan bir rakam değildir:
Tarihler bu savaşta İslâm askerlerinin (313) kişi olduğunu yazarlar ki, çok mühimdir. Ayrıca dînî kitaplar, (124) bin Peygamber ve velinin sadece, (313)’ünün Rasûl olduğunu söylerler. İşte bunlar birer rastlantı değil, birer gerçektirler... Ayrıca, (313) ün baştaki, (3) ünü alırsak geriye (13) kalır ki, şayan-ı hayrettir. Ayırdığımız (3) ise bu hakikatlerin (3) mertebeden, ilmel, aynel, hakkel yakîn mertebelerinden yaşanmasıdır diyebiliriz.
Tarihî bir olay, bir anda irfanî bir ders hâline gelmektedir. O 313 kişi, sadece bir ordu değil, aynı zamanda 313 Rasûl’ün mânâsını temsil eden bir topluluktur. Sayının içindeki "3" rakamı ise, bizzat konumuz olan üç yakîn mertebesine (İlmel, Aynel, Hakkel) işarettir. Demek ki Bedir zaferi, sadece kılıçla kazanılmış bir zafer değil, aynı zamanda hakikatin bu üç mertebede yaşanarak elde edildiği bir fetihtir.
Aynı sembolik okumayı Yûsuf Sûresi’nde de görürüz. Sûrenin 12. sûre olması, 12. cüzde başlaması, 111 âyetten oluşması, hepsi birer işarettir. 12, kemâlâtı; 111 ise üç adet "1" ile yine üç yakîn mertebesini sembolize eder.
Bu sayısal dilin en zarif örneklerinden biri de Meryem annemizin isminde gizlidir. Terzibaba Hazretleri, Meryem isminin ebced hesabıyla sayısal değerinin 290 olduğunu, rakamları toplamının (2+9+0=11) ise Hazreti Muhammed (s.a.v.) mertebesini ifade ettiğini söyler.
Meryem kelimesinde iki adet (Mîm) harfi bulunmaktadır. Ağzımız baştaki (Mîm) ile yâni hakîkâti Muhammedî ile açılmakta ve sondaki (Mîm) ile yâni hakîkâti Muhammedî ile kapanmaktadır yâni her iki yönden (Meryem) hakîkâti Muhammedîyye ile çerçevelenmiştir... Meryem kelimesinde ki “Yâ” harfi ise bütün bunlara “yakîn” oluş halidir. İlmel yakîn, Aynel yakîn, Hakkel yakîn mertebelerinin ifâdesidir.
Meryem isminin başındaki ve sonundaki "Mîm" harfleri, onun varlığının başlangıcının da sonunun da Hakikat-i Muhammediyye ile kuşatıldığını gösterir. Ortasındaki "Yâ" harfi ise bizzat "yakîn"e, yani bu hakikati şeksiz şüphesiz idrak etmeye işarettir. Bu idrak, ilimle başlayıp, müşahedeyle devam edip, bizzat o hakikatin kendisi olmakla (Hakkel Yakin) kemâle erer. Artık ârif için Meryem Sûresi’ni okumak, sadece bir kıssa dinlemek değil, varlığın başlangıcı ve sonu olan Nûr-ı Muhammedî’nin, Îsevîyyet mertebesinde nasıl bir rahmet olarak tecellî ettiğini bizzat yaşamaktır.
İdrakin Sınırları ve Nihai Hesap Günü
Hakkel Yakin, her şeyi bilmek demek değildir. Tam tersine, neyi bilebileceğini ve neyi bilemeyeceğini bilmektir. Kendi acziyetini, sınırlarını ve bilginin nihai sahibinin yalnızca Hakk olduğunu idrak etmektir. Bu, irfan yolunun en mühim edeplerinden biridir. Kur'ân-ı Kerîm, Kehf Sûresi’nde Ashâb-ı Kehf’in sayısıyla ilgili tartışmalara değinirken bu edebi bize öğretir.
De ki: “Onların sayısını Rabbim daha iyi bilir. Zaten onları pek az kimse bilir. O hâlde, onlar hakkında (Kur’an’daki) apaçık tartışma(yı aktarmak)dan başka tartışmaya girme ve bunlar hakkında onlardan hiçbirine bir şey sorma.”
Terzibaba Hazretleri, bu âyeti yorumlarken sayıların sembolik mânâsına (üç, beş, yedi) işaret etse de asıl vurguyu, gaybî bir konuda zanda bulunmaktan kaçınmaya yapar. Hakikatin bilgisi, spekülasyonla, "şöyle miydi, böyle miydi?" demekle elde edilmez. O, bir lütuftur, bir keşiftir. Verilirse bilinir, verilmezse "Rabbim daha iyi bilir" deyip teslim olmak gerekir. Bu teslimiyet, Hakkel Yakin’e giden yolun kapısıdır. Çünkü kendi bilme iddiasından vazgeçmeyen, Hakk’ın bildirmesine mazhar olamaz.
Bu yakîn hâli, sâlikin bu dünyada kendi iradesiyle ulaştığı bir zirve olduğu gibi, aynı zamanda ahirette herkesin kaçınılmaz olarak yaşayacağı bir tecrübedir. Dünyada gaflet perdesiyle hakikatlerden habersiz yaşayanlar, o gün bütün perdeler kalktığında her şeyi "apaçık bir delil ile" göreceklerdir.
Dünyada nefsaniyetlerine tâbî olarak hayvâni zevkler ile zamanlarını geçirerek ilâhî hakîkatlerden habersiz olup... bütün bunları kendilerine Cenâb-ı Hakk (c.c.)’ın zorla yaptırdığını öne sürecek olanlar işte bu “apaçık delil” ile hakîkatleri kendilerine açıldığı zaman bütün yaptıkları işlerin kendilerinden kaynaklandığını kesin bilgi ile yani “Hakkel yakîn” olarak öğrendiklerinde artık iş işten geçmiş olacaktır.
En acı Hakkel Yakin budur. Kişinin, kendi potansiyelinin, yani a'yân-ı sâbite’sinin gereğini yapmayıp israf ettiğini, bütün sorumluluğun kendisinde olduğunu, artık geri dönüşü olmayan bir noktada anlamasıdır. İrfan yolunun gayesi ise bu kaçınılmaz idraki, iş işten geçmeden, bu dünyada, sevgi ve iradeyle yaşamaktır. Kendi hakikatini "elle tutulur"casına bilmek, kendi varlığının Hakk’ın bir tecellîsi olduğunu idrak etmek ve o idrakle yaşamaktır.
Terzibaba Hazretleri’nin nazarında Hakkel Yakin, bir teori değil, bir varoluş biçimidir. Harflerde, sayılarda, kıssalarda ve kâinatın her zerresinde aynı hakikatin parladığını görmektir. Kendi benliğinin son kalesini de teslim edip "mutlak yoklukta" yeniden doğmaktır. Ve nihayetinde, Hakk’ın huzuruna, O’nunla birlikte varmaktır.
Terzibaba Geleneğinde Hakkel Yakin'in Yaşanması
Hakkel Yakin mertebesi bir bilme değil, bizzat olma hâlidir. Lâkin irfan yolu, sadece kavramların bilgisini biriktirmekle yürünmez. O bilgi, bir hâle bürünmedikçe, sâlikin (manevî yolcunun) hayatının her ânına sirayet etmedikçe, kuru bir lafızdan ibaret kalır. Hakikat ilmi, yaşanmak için vardır. Bu bölümde, İlmel Yakin, Aynel Yakin ve Hakkel Yakin mertebelerinin seyr-i sülûk yani manevî yolculuk esnasında nasıl tecrübe edildiğine, ibadetlerimizin bu mertebeleri nasıl içinde barındırdığına ve bu yolda sâlikin kalbini nasıl hazırlaması gerektiğine değineceğiz. Zira bu yol, ayaklarla değil, kalplerle yürünür.
İbadetlerin Derûnî Mertebeleri: Namaz, Oruç ve Hac ile Yakîn'e Yolculuk
Zâhir ehli, ibadetleri birer vazife olarak görür. Bu, işin şeriat kapısıdır ve lüzumludur. Lâkin arif için her ibadet, Hakk’a vuslat basamağı, hakikatin farklı bir vechesini müşahede etme vesilesidir. Namaz, oruç, hac gibi dinin direği olan ameller, aslında yakîn mertebelerinde birer yolculuktur.
Terzibaba Hazretleri, namazın rekât sayılarındaki hikmete işaret eder.
Üç rekâtlı namazların birinci rekâtı meseleleri ilmel yakîn, bir bilgiyle idrak etmek, ikinci rekâtı meseleleri aynel yakîn bir bilgiyle idrak etmek, üçüncü rekatte ise meseleleri hakkel yakîn bir bilgiyle idrak etmektir. Dört rekâtlı namazların birinci rekâtı, şeriat mertebesinin hakikatini idrak etmek. İkinci rekâtı, tarikat mertebesinin hakikatini idrak etmek, üçüncü rekâtı hakikat mertebesinin hakikatini idrak etmek, dördüncü rekâtı ise marifet mertebesinin hakikatini idrak etmiş olmaktır. Marifetullah yani Allah (c.c) bilgisine çalışarak bu yollardan geçilerek ulaşmak mümkün olur.
Akşam namazının üç rekâtı, sâliki her gün ilimden müşahedeye, müşahededen de bizzat o hakikatin kendisi olmaya davet eden bir seyrin adıdır. Dört rekâtlı namazlar ise şeriat, tarikat, hakikat, marifet kapılarından geçerek Marifetullah’a, yani Hakk’ın irfanına ulaşmanın talimidir. Her kıyam, her rükû, her secde bu mertebelerde birer adımdır. Sünnet namazlarında her rekâtta zamm-ı sûre okunması da bu yüzdendir. Sünnet, ilim ve tefekkür mertebesidir; her sûre, Fatiha ana kaynağının üzerine açılan yeni bir ilim kapısıdır.
Aynı derûnî yapı, hac ibadetinde de karşımıza çıkar. Hac yolunda kurban kesemeyen kimseye emredilen oruç, basit bir telafi değil, hakikati bâtında gerçekleştirme ameliyesidir.
Kim ki bunu bulamadı yani kûrb’ân gönderemedi, oruç tutsun, hac günleri içerisinde üç gün, yedi günde döndükten sonra oruç tutsun, üç gün oruç tutmak, birincisi haccın hakikatlerini ilmel yakîn olarak idrak etsin, ikincisi aynel yakîn, üçüncüsü hakkel yakîn olarak, işte kendinde var olan bu duygu ve bilgileri oruç tutmak sûretiyle bâtınına alsın, bâtınında olan özellikleri de zâhire çıkarsın, yani bu hakikatleri ilmel, aynel, hakkel yakîn olarak idrak etsin ve döndükten sonrada yedi gün oruç tutsun yani nefsi emmâresi, levvâmesi, mutmainnesi, mülhimesi, mardıyyesi, razıyesi, safiyesi yönüyle oruç tutsun ve bunlarında hakikatlerini ortaya çıkarmış olsun.
Buradaki üç günlük oruç, haccın hakikatini bilme, görme ve olma seviyelerinde idrak etme niyetidir. Oruçla kişi, zâhirdeki bilgileri bâtınına çeker, bâtınındaki potansiyelleri de zâhire çıkarır. Ardından tutulan yedi günlük oruç ise, nefsin yedi mertebesini ( nefs-i emmâre, nefs-i levvâme, nefs-i mülhime, nefs-i mutmainne, nefs-i râziye, nefs-i mardiyye, nefs-i sâfiye ) temizleme ve bu mertebelerin hakikatini açığa çıkarma çalışmasıdır. Üç ile yedi toplanınca on eder. On, kemâlât sayısıdır. Tek haneli sayılar biter, “çokluk” âlemi başlar. Bir’in (Vahdet’in) yanına sıfır (hiçlik, kevnî âlem) gelince on olur; hem birliği hem çokluğu içinde barındıran Cem makamı tecellî eder. Sâlik, bir ibadet üzerinden bütün bir varlık mertebelerini seyreder ve kendi varlığında bu birleşimi tecrübe eder.
Nefsin Zelzelesi ve Kalbin Tasfiyesi: Gafletten İrfana Geçiş
Hakkel Yakin mertebesi, süslü sözler ve parlak fikirlerle ulaşılan bir yer değildir. Orası, benliğin, nefsaniyetin ve vehmin tamamen yok olduğu bir mahviyet makamıdır. Bu yola giren sâlikin ilk vazifesi, kalbini bir ayna gibi saflaştırmaktır. Ayna paslıysa, üzerinde kir ve toz varsa, en parlak nuru bile yansıtamaz. Kalbin pası, kiri ve tozu; gaflet, zan, vehim ve hayaldir.
Muhterem okuyucularım; yine bu kitabı da okumaya başlarken, nefs’in hevasından, zan ve hayelden, gafletten soyunmaya çalışarak, saf bir gönül ve Besmele ile okumaya başlamanızı tavsiye edeceğim; çünkü kafamız ve gönlümüz, vehim ve hayalin tesiri altında iken gerçek mânâ da bu ve benzeri kitaplardan yararlanmamız mümkün olamayacaktır.
Bu tavsiye, sadece bir kitabı okumak için değil, hayat kitabını, kâinat kitabını ve kendi varlık kitabımızı okumak için de geçerlidir. Vehim ve hayal perdesi, hakikati görmemize en büyük engeldir. Kişi, kendi zihninde kurduğu dünyada yaşar ve onu gerçek zanneder. Seyr-i sülûk, bu hayal perdesini yırtma, vehim zindanından kurtulma mücadelesidir. Bu mücadele, çoğu zaman sancılıdır. Kişinin kendi varlığı içinde bir “zelzele” yaşaması, kıyametinin kopması gerekir.
"Arz içinden ağırlıklarını dışarıya çıkardığı zaman" (99/1-2) ama o da ancak bir zelzeleyle, yani kıyametle, yani kişinin nefsaniyetinin sonuyla, olmaktadır. Bu âleme has olan ibarelerin tahammülü kadar olacaktır. Bu ibare çok mühim, şimdi burada, bu yaşadığımız idrakler, bizleri alıp götürmekte yani alıp götürmekte derken, başka bir yerlere götürmekte değil, yine bu dünya içinde yine kendi varlığımız içinde, kendi ruhaniyetimizin içinde ve nefsimizin varlığından ve hayalinden alıp götürmekte. Yani nefsi, hayal ve vehimden alıp hakikate götürtmekte.
O zelzele, sâlikin "ben" dediği yapıyı sarsar. Bu sarsıntıyla birlikte, nefsin derinliklerinde saklı kalmış ağırlıklar, yani inkârlar, kibirler, alışkanlıklar, korkular dışarı çıkar. Bu, bir arınma sürecidir. Bu zelzele yaşanmadan, nefsin saltanatı bitmeden, hakikat güneşi doğmaz. Bu süreçte sâlik, Kur'ân-ı Kerîm'de anlatılan kıssaların kendi iç yolculuğunun bir yansıması olduğunu fark eder. Mesela Bakara Sûresi'ndeki inek kesme hadisesi, tam da bu nefsi kurban etme mücadelesini anlatır.
Bu ayette Allah’ın resulü vasıtasıyla bildirdiği emri var. “Siz nefsinizdeki heva kısmını boğazlayın”. Bu emri kabul etmede tereddüd gösteriyorlar. Alışkanlıklarından vaz geçmek kolay olmuyor. Hatta emri bildiren Hz. Musa’ya bizle alay mı ediyorsun diyorlar. Hz Musa alay etmenin cahillikten, mülk edinmekten ve kendini üstün görmekten kaynaklandığını biliyor ve Allah’a sığınıyor.
İsrailoğullarının ineğin rengini, yaşını sorması, işi yokuşa sürmesi, aslında bizim nefsimizin teslim olmamak için bulduğu bahanelerdir. Nefis, alışkanlıklarından vazgeçmek istemez. "Ben" demekten hoşlanır. Hatta bu hâliyle kendini ilah yerine koyar. Hakikat yolcusu, bu içsel direnci kırmak, nefsini Hakk'ın emrine kurban etmek zorundadır. Bu kurban gerçekleştiğinde, yani sâlik Raziye makamının teslimiyetine ulaştığında, kendi varlığının ardındaki ilahî hakikat parlamaya başlar. O zaman anlar ki, Cenâb-ı Hakk'ın "Nefislerinizde de (ayetler vardır), halâ görmeyecek misiniz?" (Zâriyât, 21) buyruğu, en yakınındaki en büyük hakikate bir davettir.
Mürşid-i Kâmil: Feyzin Merkezi ve Sâlikin Pusulası
Bu çetin ve dolambaçlı yolda sâlikin tek başına ilerlemesi neredeyse imkânsızdır. Manevî yolcunun da bir rehbere, bir Mürşid-i kâmil’e ihtiyacı vardır. Mürşid, bu yolu daha önce yürümüş, tehlikelerini bilen, sâliki kendi nefsânî tuzaklarından koruyan bir kılavuzdur. O, sadece bilgi aktaran bir öğretmen değil, aynı zamanda feyzin, yani ilahî lütuf ve enerjinin aktığı bir merkezdir.
Bir ülkenin, bölgenin ya da kuruluşun yönetim yeri, belirli bir yerin ortası. Benim anladığım ise, kuruluş, düzen, halkiyet, muhabbet, doğuş, bir noktadan diğer noktalara olan tesir. Efendi Babamı merkez kabul edersek, onun feyzinden bizim istifade edebilmemiz.
Sâlik, mürşidini manevî hayatının merkezi olarak kabul ettiğinde, pusulasını doğru yöne çevirmiş olur. Artık dağınık hâlde olan dikkati, gayreti ve muhabbeti tek bir noktada toplanır. Bu merkezden yayılan feyz, sâlikin kalbindeki pasları çözmeye, kireç tutmuş yerleri yumuşatmaya başlar. Tıpkı paslı bir demirin ateşle temizlenmesi gibi, sâlikin kalbi de mürşidin nazarında ve sohbetinin ateşinde arınır.
Nasıl bir demir üstünde çürükler varsa ne yapıyorlar onları ya kesiyorlar ya ateşle eritiyorlar, döktürüyorlar onları yeni boya oksitlerini temizliyorlar, çünkü o oksit kaldığı sürece ne kadar üsten temizlersen yine pas yapacak.
Mürşid, Hakkel Yakin mertebesinin yaşayan bir örneğidir. O, "her şeyi merkezinde bırakırdım" diyebilen bir teslimiyet ve idrak sahibidir. Bu söz, marifet makamının sözüdür. O makama gelen arif, her hadisenin, her varlığın ilahî düzende tam olması gereken yerde olduğunu müşahede eder. Kendi izafî varlığının Hakk’a ait olduğunu, kendi benliğinin aslında ilahî benlik olduğunu Hakkel Yakin olarak idrak ettiğinden, artık müdahale etme, düzeltme, yargılama gibi nefsânî arzulardan kurtulmuştur.
Marifet mertebesinde ise kişinin izafi beden varlığının da aslında tamamen Hakk’a ait olduğunu ve Hakkel yakin olarak, gerçek ilahi benliği ile yaşamaya başladığından ve nefsine arif olduğundan orada Hakk’tan başka bir şey bulunmamaktadır ve tabii ki bu makama gelen kişi “herşeyi merkezinde bırakırdım” diyebilir.
Sâlikin vazifesi ise bu merkeze edeple bağlanmak, onun sohbet ve nazar dairesinde bulunmaktır. Terzibaba Hazretleri’nin ifadesiyle, sâlikin yapması gereken şudur:
Siz Allah yolunda selim bir kalble bakar gibi olup,dergah merasında, mürşid sohbetinde ve nazarında olun. Emirleri kabul ederek uygulayarak gidin.
Bu, körü körüne bir taklit değil, selim bir kalple teslim olmaktır. Sâlik, mürşidin rehberliğinde, yakîn ilminin mertebelerini bir bir geçer. Bu seyrin sonunda ise Tecellî mertebeleri başlar. Ancak bu kemâlâta, ancak gayret edenler, çalışanlar ulaşabilir. Mürşidin duası ve himmeti yolcunun üzerindedir, ama adımları atacak olan sâlikin kendisidir. Bu yol, hem lütuf hem de gayret yoludur. İkisinin birleştiği yerde Hakkel Yakin’in güneşi doğar ve sâlik, artık bildiği veya gördüğü değil, bizzat olduğu hakikat ile yaşamaya başlar.
Füsûsu'l-Hikem'de Hakkel Yakin
İrfan yolunda maksat bilmek değil, olmaktır. Bilgi, denizi kenardan seyretmeye benzer; olmak ise o denize dalıp denizin kendisi olmaktır. Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri’nin hikmet pınarından beslenenler için [Hakkel Yakin](/wiki/hakkel-yakin), bir kavramı idrak etmekten öte, o hakikatin ta kendisiyle var olmaktır. Bu mertebeyi anlamak için önce, varlığın haritasını, yani vücûd mertebelerini bir nebze olsun temaşa etmek gerekir. Zira Hakkel Yakin, bu haritanın nihai noktasında sâlikin ulaştığı bir menzil değil, haritanın tamamını kendi varlığında bizzat yaşaması, haritanın kendisi olmasıdır.
Hikmet ehli bilir ki, her yolculuğun bir başlangıcı ve hedefi vardır. Fakat bu yolculukta hedef, aynı zamanda başlangıçtır ve yolun kendisidir. Yine de bu yolculukta öyle bir mertebe vardır ki, oraya yönelmek mümkün değildir. Bu, Zât-ı Mutlak’ın akıl, hayal ve hatta keşif yoluyla dahi idrak edilemediği, isimsiz ve sıfatsız olduğu mutlak gayb âlemidir. Şeyh-i Ekber bu mertebeye, içinde hiçbir taayyünün, yani belirginleşmenin olmadığı kör, kapalı karanlık anlamında [A'mâ](/wiki/ama) der. Burası, “Allah vardı ve O’nunla birlikte hiçbir şey yoktu” hadis-i şerifinin işaret ettiği, “öncesizliğin öncesi” olan [Hüvviyet](/wiki/huvviyet) gaybıdır. Oraya ne bir nebî-i mürselin ne de bir mele-i mukarrabın nazar edişi vardır. Yol, tecellînin başladığı yerden başlar.
Bu idrak edilmesi mümkün olmayan [A'mâ](/wiki/ama) mertebesinden sonra, Hakk’ın kendi kendine tecellî ettiği ilk mertebe, bütün çokluğun temelden reddedildiği Mutlak Birlik durağıdır. Bu durağın adı ve anahtarı, Kur’ân-ı Kerîm’in kalbi mesabesindeki İhlâs Suresi’nde gizlidir. Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri, Kelime-i Âdemiyye faslında bu sırrı şöyle aralar:
قُلْ هُوَ اللَّهُ اَحَدٌ 112/1 dediğimizde “Kulhü vallahü Ahad” dediğimizde vahidiyetin bir üstü olan ahadiyet mertebesine yönelmiş oluyoruz. A’mâ mertebesine yönelişe giriş yoktur. Allah ismi ilâh gibi ifadelerle o mertebe belirtilmiş oluyor. Niçin üç ihlâs okuduğun zaman Kur’an’ı hatim etmiş olursun? Ahadiyet mertebesini idrak etmiş olan kimse zâten daha baştan Kur’ân’ı Kerim’i idrak etmiş oluyor, daha geniş kapsamlı olarak. Sadece maddi ifadelerle değil manevi, ma’nâ ifadelerle de Kur’ân’ın hakikatini, Allah’ın hakikatini, vahidiyet mertebesini, kendi hakikatini, daha kemalli idrak ettiğinden bir ihlâs okuması Kur’ân’ın 1/3 üne bedel oluyor. Okuma da ilmel yakîn, aynel yakîn, Hakkel yakîn olmalıdır. Bakın “Kul hü vallahü vâhid” demiyor ahad diyor. Allah ahaddır diyor aslında. Allah ismi mi yoksa Ahad ismi mi daha üstündür? Sorusuna bazıları Allah üstün demişler, bazıları Ahad üstündür demişler. Ahad üstündür diyenler ahadiyet mertebesi itibariyle üstündür demişler, Allah üstündür diyenler genelde Allah kelimesi ahadiyet kelimesini cemi olarak içine aldığından o şekilde üstündür demişler. Gerçekte Allah kelimesinin ifade ettiği mertebe vâhidiyet mertebesidir. Vâhidiyet mertebesinde Cenâb-ı Hak sıfat-ı subûtiyesi, ve sıfat-ı Zâtiyesiyle, zuhura gelmiş ve bu sıfat-ı subutiyesi de bir sonraki mertebede “Rahmân” ismi şerifiyle daha bütün esma-ı ilahiyesini yaymıştır. Vâhidiyet mertebesi Allah’ın bütün isimlerinin Allah ismi küllisi tahtında toplanmasından meydana gelmiştir. Burası ilim mertebesidir, ancak bizim anladığımız ma’nâ da ilmi varlıklar değildir. İlâhiyat ilmi kendi ilmi, Zât-i ilimdir.
Terzibaba Hazretleri, sohbetinde [Ahadiyyet](/wiki/hazarat-i-hamse) (mutlak, koşulsuz birlik) ve [Vâhidiyyet](/wiki/hazarat-i-hamse) (içinde çokluğun potansiyelini barındıran birlik) arasındaki farka dikkat çeker. “Kul hü vallahü Ahad” dediğimizde, Cenâb-ı Hakk’ın sayısal bir “bir” olmadığını, O’nun birliğinin, parçalara ayrılamayan, dengi ve benzeri olmayan, her türlü nispetin ötesinde bir Birlik olduğunu ikrar ederiz. Bu, Ahadiyyet mertebesidir. Vâhidiyyet ise, “Bir” olan Hakk’ın, Zât’ında gizli olan sonsuz isim ve sıfatlarının, yani bütün âlemlerin ve varlıkların potansiyel olarak bulunduğu mertebedir. Ahadiyyet’te “sen-ben” yoktur; Vâhidiyyet’te ise “sen ve ben”in hakikatleri, yani [A'yân-ı Sâbite](/wiki/ayan-i-sabite) (değişmez özler), Hakk’ın ilminde mevcuttur.
“A’mâ mertebesine yönelişe giriş yoktur” buyrulması, edebi bilmektir. [Zât](/wiki/vahdet-i-vucud)-ı Mutlak, idrakimizin hedefi olamaz. Biz ancak O’nun tecellî ettiği, kendini bize bildirdiği mertebelere yönelebiliriz. İhlâs Suresi, bize bu yönelişin en yüksek kapısını, Ahadiyyet kapısını gösterir.
Üç İhlâs okumanın Kur’an’ı hatmetmek gibi sayılması, İhlâs Suresi'nin “Lâ ilâhe illâllah” hakikatinin en öz ifadesi olmasındandır. Ahadiyyet mertebesini, yani “Allah Ahad’dır” sırrını idrak eden bir kalp, bütün varlığın ve ilmin kaynağını idrak etmiş olur. Ağacın kökünü anlayan, dallarını, yapraklarını ve meyvelerini de anlamış olur.
Terzibaba Hazretleri, can alıcı noktaya temas eder: “Okuma da ilmel yakîn, aynel yakîn, Hakkel yakîn olmalıdır.” İhlâs’ı ilmel yakîn ile okumak, Ahadiyyet’in ne olduğunu öğrenmektir. Aynel yakîn ile okumak, her zerrede O’nun birliğinin izlerini görmektir. Hakkel yakîn ile okumak ise, okuyanla okunanın bir olduğu makamda, kendi varlığının bu mutlak Birlik okyanusunda eridiğini tecrübe etmektir. Bu makamda “De ki: O Allah Ahad’dır” ayeti, sâlikin dilinden değil, Hakk’ın kendi Zât’ından yine kendi Zât’ına bir hitabı olur.
Bu sebeple “Kul hü vallahü vâhid” denmiyor, “ahad” deniyor. Vâhid, birdir, ama ikincisi akla gelebilir. Ahad ise, ikinci bir ihtimali dahi ortadan kaldıran mutlak Tek’tir.
“Allah ismi mi, Ahad ismi mi daha üstündür?” sorusunun cevabı, hangi mertebeden bakıldığına bağlıdır. Ahadiyyet mertebesi itibariyle Ahad ismi daha öndedir; çünkü o, Zât’ın ilk ve en saf belirmesidir. Fakat tecellî ve cem makamı itibariyle Allah ismi daha kuşatıcıdır. Çünkü Allah, bütün ilahî isimleri kendinde toplayan *İsm-i Câmi’*dir. Vâhidiyyet mertebesinin unvanıdır.
Terzibaba Hazretleri bu noktayı şöyle bağlar: “Gerçekte Allah kelimesinin ifade ettiği mertebe vâhidiyet mertebesidir.” Bu, Şeyh-i Ekber okulunun temel öğretilerindendir. Allah ismi, Rubûbiyetin, yani Rabliğin ve âlemlerle olan ilişkinin başladığı makamın adıdır. Bu makamda Hakk, “bilinmekliğini sevmiş” ve bu sevgiyle kendi ilmindeki hakikatleri, yani A’yân-ı Sâbite’yi temaşa etmiştir. Bu sebeple burası “ilim mertebesidir.” Fakat bu ilim, “Zât-i ilimdir.” Yani Hakk’ın, kendi Zât’ını, kendi Zât’ıyla bilmesidir. Bilen, bilinen ve bilme fiili birdir. [Nefes-i Rahmânî](/wiki/nefes-i-rahmani) (Rahmân’ın Nefesi) denilen ilahî tecellî, bu ilimdeki hakikatleri “Ol!” emriyle dış âlemde görünür kılar.
Bütün bunların Hakkel Yakin ile ilgisi, sâlikin bu mertebeleri bilgi olarak öğrenip geçmesi değil, kendi varlık yolculuğunda her birini bizzat tatmasıdır. Sâlik, seyr-i sülûkunda önce kendi vehmî varlığının [Vâhidiyyet](/wiki/hazarat-i-hamse) mertebesindeki ilahî ilimde bir hakikati olduğunu idrak eder (aynel yakîn). Sonra bu hakikatin de aslında [Ahadiyyet](/wiki/hazarat-i-hamse)’in mutlak birliğinde bir hiç olduğunu, varlığın sadece ve sadece Ahad olan Hakk’a ait olduğunu tecrübe eder. Bu tecrübe, bu fena (yok oluş) hali, Hakkel Yakin’in kapısıdır. Bu makamda sâlik, İhlâs Suresi’nin yaşayan bir tefsiri olur.
Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği
Hakkel Yakîn bahsine daldıkça, kelimelerin yetersiz kaldığı bir iklime gireriz. Bu mertebenin sırrı, zıtların birliğinde, yani tasavvuf lisanıyla [cem'u'l-addâd](/wiki/cemul-addad) sırrında gizlidir. Aklın nazarında bir şey ya vardır ya yoktur, ya evveldir ya âhirdir. Lâkin hakikat, aklın bu ayrıştırıcı bakışının ötesindedir. Hakikatin kendisi olan Hakk, hem Evvel'dir hem Âhir, hem Zâhir'dir hem Bâtın'dır. O, bütün bu zıt görünen sıfatları kendi Zât'ında birlemiştir.
[Cem makamı](/wiki/cem-makami), yani zıtların bir araya geldiği Vahdet durağı, Hakkel Yakîn tecrübesinin yaşandığı yerdir. Sâlik, bu makama erdiğinde, kâinatta gördüğü her türlü zıtlığın, çekişmenin, ikiliğin aslında tek bir Vücûd'un farklı tecellîlerinden ibaret olduğunu müşahede eder. Güzellik (Cemâl) ile ezici büyüklüğün (Celâl) aynı kaynaktan fışkırdığını anlar. Varlık ile yokluğun, hayat ile ölümün, lütuf ile kahrın aynı ilâhî hikmetin iki farklı yüzü olduğunu idrak eder.
Bu idrak, nazarî bir bilgi değil, sâlikin kendi [vücûdî](/wiki/vucudi) tecrübesidir. Onun kalbi, bu zıtların savaş alanı olmaktan çıkar, barış içinde bir araya geldiği bir "Mecma'ul-Bahreyn"e, yani iki denizin birleştiği yere dönüşür. Bilir ki, hepsi O'ndandır ve hepsi O'dur. Hakkel Yakîn, işte bu mutlak teslimiyet ve emniyet halidir. Artık sâlik için korku, endişe, tereddüt kalmamıştır; çünkü her ne zuhûr ederse etsin, Hakk'ın bir başka yüzünü gördüğünü bilir. Bu, ateşin ortasında gülistanı görmek, Celâl içinde Cemâl'i müşahede etmektir.
Tenzih ve Teşbihin Muhammedî Mîzanı
Bu zıtların birliği nasıl bir dengeyle kavranır? Şeyh-i Ekber Hazretleri, bu sorunun cevabını bize iki kanatla uçan bir kuş misaliyle verir: [tenzih](/wiki/tenzih) ve [teşbih](/wiki/tesbih-temsil).
Tenzih, Cenâb-ı Hakk'ı yaratılmış her şeyden münezzeh, yani ayrı ve aşkın bilmektir. "O'nun benzeri hiçbir şey yoktur" (Şûrâ, 11) âyetinin sırrıdır. Bu bakış, Hakk'ı [âlemler](/wiki/alemler)den, zaman ve mekândan tenzih eder. Sadece bu kanatla uçmaya kalkan kişi, Hakk'ı ulaşılmaz bir Zât tasavvuruna kapılır.
Teşbih ise, Cenâb-ı Hakk'ı yaratılmış her şeyde mevcut, yani içkin görmektir. "Nereye dönerseniz Allah'ın yüzü oradadır" (Bakara, 115) ve "Biz ona şah damarından daha yakınız" (Kāf, 16) âyetlerinin tecellîsidir. Bu bakış, her zerrede O'nun varlığının izlerini görür. Sadece bu kanatla uçmaya kalkan da tehlikededir. Her şeyi doğrudan Hakk'ın kendisi zannetme (hulûl) veya Hakk'ın varlığını mahlûkatın varlığında eritme (ittihad) gibi yanlış yollara sapabilir.
Hakkel Yakîn mertebesine ulaşan ârif, yani [İnsân-ı Kâmil](/wiki/insan-i-kamil), bu iki kanadı birlikte ve dengede kullanarak uçar. Bu dengeye [Muhammedî mîzan](/wiki/muhammedi-mizan) (Muhammedî terazi) denir. O, bir gözüyle Hakk'ın mutlak tenzihini, hiçbir şeye benzemeyen [Ahadiyet](/wiki/hazarat-i-hamse)ini müşahede ederken, diğer gözüyle de O'nun bütün mahlûkatta tecellî eden teşbihini, yakınlığını ve Vâhidiyetini görür.
Ârif, çiçeğe baktığında hem çiçeğin kendisini (mahlûk) hem de o çiçekte tecellî eden "el-Musavvir" (şekil veren) ismini görür. Çiçeğin Hakk olmadığını (tenzih) bilir, ama ondan gayrı da olmadığını (teşbih) idrak eder. Bu iki bakışı aynı anda, birbiriyle çelişmeden kalbinde cem edebilmek, Hakkel Yakîn'in sırrıdır. Ârif, "O, O'dur ve O, O değildir" diyebilen kişidir. Bu, "O hem Evvel'dir hem Âhir, hem Zâhir'dir hem Bâtın" hakikatini bizzat yaşamaktır.
Sâlik: Hakk'ın Gören Gözü, İşiten Kulağı
Bu zıtların birliği ve tenzih-teşbih dengesi, sâlikin varlığında nasıl somutlaşır? Cevap, meşhur bir kudsî hadiste gizlidir: "…Kulum bana nâfile ibadetlerle yaklaşmaya devam eder, tâ ki ben onu severim. Ben onu sevince de onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum..."
Bu hadis, [ilm-i bâtın](/wiki/ilm-i-batin) dilinde [vücûdî](/wiki/vucudi) bir hakikatin ifadesidir. Sâlik, seyr-i sülûk yolunda nefsini arındırıp benliğini Hakk'ın iradesinde yok ettiğinde (fenâfillah), kendi cüz'î iradesinden soyunur. Artık onun fiilleri, kendi nefsinden kaynaklanan fiiller değildir. O, Hakk'ın tecellîlerine bir [mazhar](/wiki/mazhar), yani bir yansıma ve zuhûr yeri haline gelir.
Bu makamda sâlik, cilalanmış, lekesiz bir ayna gibidir. Aynanın kendi rengi, kendi sureti yoktur; tek işlevi, karşısında duranı yansımaktır. Fenâ makamına ermiş sâlikin kalbi de böylesi bir aynadır. O baktığında, kendi nefsinin gözüyle değil, Hakk'ın tecellî ettiği "göz" ile bakar. O dinlediğinde, Hakk'ın ilham ettiği "kulak" ile işitir. O konuştuğunda, Hakk'ın konuşturduğu "dil" ile konuşur.
Artık o, "Hakk ile gören, Hakk ile işiten, Hakk ile söyleyen" bir [berzah](/wiki/berzah) (ara-varlık) haline gelmiştir. O, gök ile yerin, [Lâhut](/wiki/lahut) (ilahî âlem) ile [Nâsut](/wiki/nasut) (insanî âlem) âleminin birleştiği noktadır. Onun varlığı, zıtların birliğinin canlı bir ispatıdır. Hem bir beşerdir, yer, içer, uyur; hem de ilâhî sıfatların tecellî ettiği bir ayna olduğu için beşeriyetin ötesindedir.
Bu, sâlikin Hakk olması demek değildir; bu, sâlikin kendi vehmî benliğinin aradan kalkması ve Hakk'ın, o sâlikin organları ve sıfatları üzerinden tecellî etmesi demektir. Firavun "Ben sizin en yüce rabbinizim" derken kendi nefsini iddia ediyordu. Hallâc-ı Mansûr "Ene'l-Hakk" derken ise kendi benliğinin yokluğunda tecellî eden Hakk'ı haber veriyordu. Aradaki fark, birinde benliğin ispatı, diğerinde ise benliğin yokluğudur.
Füsûs'un ışığında Hakkel Yakîn, bu nihai dönüşümdür. Zıtlıkların akılda yarattığı fırtınadan, kalpteki Vahdet limanına sığınmaktır. Tenzih ve teşbihin iki kanadıyla Muhammedî mîzanda dengelenip uçmaktır. Ve nihayet, kendi varlığını Hakk'a bir ayna kılarak, O'nun gören gözü, işiten kulağı olma şerefine ermektir.
Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Hakkel Yakin
Hakikat ilminin zirvesine, yani Hakkel Yakin mertebesine dair sohbetimizi, Anadolu'nun gönül sultanı Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri'nin dergâhına misafir olarak derinleştirelim.
Hazret-i Pîr, bir âlim gibi sistematik tanımlar yapmaz. Onun dili, aşk ile yola düşenlerin dilidir. Bu sebeple Mesnevî-i Şerîf, Hakkel Yakin'in ne olduğunu anlatmaktan ziyade, o hâli "tattırmak" ve "sezdirmek" üzere kurulmuş bir mâna deryasıdır. Mevlânâ, en derin hakikatleri en basit temsillerin içine gizler. O, bize Hakkel Yakin'i bir tarif olarak değil, bir ateş, bir mutfak, bir ayna hikâyesi olarak sunar. Çünkü bu mertebe, akılla tahlil edilecek değil, ruh ile yaşanacak bir hâldir.
Ateşin Üç Hâli: Bilmek, Görmek ve Yanmak
Hazret-i Mevlânâ'nın irfan mektebinde yakîn ilminin üç mertebesini anlamak için en çok başvurduğu temsil, ateş misalidir.
Birincisi, İlmel Yakin mertebesidir. Bu, haberle, bilgiyle bilmektir. Mevlânâ'nın diliyle bu, birinin sana gelip, "Şu dağın ardında bir ateş yanıyor" demesi gibidir. Ateşin varlığına dair kesin bir bilgin vardır artık. Bu bilgi doğrudur, gereklidir, yolun ilk adımıdır. Fakat bu bilgi, henüz seni ısıtmaz. Sadece varlığını "bilirsin".
İkincisi, Aynel Yakin mertebesidir. Bu, müşahedeyle, görerek bilmektir. Sen o habere kanıp yola düşersin ve tepenin ardından yükselen dumanı, gecenin karanlığında parlayan kızıllığı gözlerinle görürsün. Artık ateşin varlığı senin için bir haber değil, bir şahitliktir. Ateşin sıcaklığını yüzünde hissetmeye, ışığıyla yolunu aydınlatmaya başlarsın. Tarikat yolculuğunda zikirle, riyazetle kalbi parlayan sâlik, gayb âleminden bazı tecellîlere şahit olmaya başlar. Ama bu da menzil değildir. Çünkü hâlâ sen ve ateş ayrısın. Sen ateşin karşısında bir "seyirci"sin.
Üçüncüsü ve sonuncusu ise Hakkel Yakin'dir. Bu, bizzat "olarak" bilmektir. Dağdan inip o ateşin içine daldığın, ateşle bir olduğun andır. Artık "ateşi gören ben" diye bir şey kalmamıştır. Sen ateş olmuşsundur. Gören, görülen ve görme eylemi bir olmuştur. Bilgi, bilen ve bilinen ortadan kalkmış, sadece "Hakk" kalmıştır. Bu, sâlikin kendi varlık vehminden, benlik iddiasından tamamen soyunup Hakk'ın varlığında fenâ bulduğu, yok olduğu makamdır. İbrahim Peygamber'in ateşe atıldığında hissettiği serinlik ve selamet budur. Ateş onu yakmamıştır, çünkü o, ateşin sahibinde kendini yok etmiştir. Hakkel Yakin, hakikati dışarıdan bir nesne gibi bilmek veya görmek değil, o hakikatin ta kendisi olmaktır.
Hamlıktan Yanışa: Mârifet Mutfağında Pişmek
Hazret-i Pîr'in dilinde Hakkel Yakin'e giden yol, bir başka güçlü temsil ile, mutfak ve aşçılık üzerinden anlatılır. Onun o meşhur sözü, "Hamdım, piştim, yandım," her sâlikin geçmek zorunda olduğu mânevî tekâmülün de bir formülüdür.
"Hamdım" dediği mertebe, sâlikin yola ilk girdiği, nefsânî arzularının, çiğ düşüncelerinin baskın olduğu dönemdir. Bu, nefs-i emmârenin saltanat sürdüğü, benliğin en kaba hâliyle ortada olduğu bir dönemdir. Bu mertebe, İlmel Yakin'in en alt basamağıdır.
"Piştim" dediği mertebe ise, seyr-i sülûk'un kalbidir. Mutfak, mürşidin dergâhıdır. Ateş, Aşk'tır; mürşidin nazarı, zikir, hizmet ve çiledir. Sâlik, bu mârifet tenceresinin içinde diğer canlarla birlikte pişmeye başlar. Ateşin hararetiyle hamlığı, sertliği gider. Benliğinin sivri köşelerinden kurtulur, olgunlaşır, lezzet bulur. Bu, Aynel Yakin mertebesine tekabül eder. Sâlik artık hakikatin tadını almaya, mânevî hâlleri tecrübe etmeye başlamıştır. Fakat hâlâ bir "yemek" vardır, yani ortada bir "pişmiş benlik" söz konusudur.
"Yandım" ise Hakkel Yakin'in ta kendisidir. Pişmek, yenmeye hazır hale gelmektir. Yanmak ise, yemeğin de ortadan kalkması, küle dönmesidir. Bu mertebede sâlik, "pişmiş, olgun, kâmil bir insan oldum" demenin dahi bir benlik iddiası olduğunu anlar. Aşk ateşi o kadar şiddetlenir ki, sadece hamlığı değil, pişmişliği de yakar, kül eder. Geriye sadece ateşin kendisi kalır. Bu, sâlikin kendi varlığından tamamen geçtiği, "ben yandım" diyecek bir "ben"in dahi kalmadığı mutlak yokluk, yani mahv-ı mutlak hâlidir. Bu, bekâbillah (Hakk ile var olma) makamıdır. Varlık, sahibine iade edilmiştir.
Sır Kırığından Arınmış Ayna: Tecellînin Mazharı Olmak
Mevlânâ Hazretleri'nin Hakkel Yakin'i sezdirmek için kullandığı bir diğer temel sembol de ayna metaforudur. Her insanın kalbi aslında Hakk'ı yansıtmak üzere halk edilmiş parlak bir ayna gibidir. Ancak bu ayna, gaflet tozuyla, günah pasıyla, vehim ve hayal buğusuyla kaplanır. Kibir (benlik) denen o en derin çatlak, aynayı bin parçaya ayırır.
Mânevî yolculuk, bu kalp aynasını parlatma, yani saykal-ı kalp sanatıdır. Mürşid, bu sanatı öğreten ustadır. Zikir, o pası söken bir cila; tövbe, o tozu silen bir bez; hizmet ve alçakgönüllülük ise o kırıkları onaran bir sırdır.
Bu süreçte İlmel Yakin, aynanın paslı olduğunu ve parlatılması gerektiğini bilmektir. Aynel Yakin, ayna parladıkça, yer yer hakikat güneşinin aksi'nin o aynada görünmeye başlamasıdır. Sâlik, kalbinde beliren nurları, ilhamları gördükçe yolun doğruluğuna şahitlik eder.
Hakkel Yakin ise, aynanın tamamen saflaştığı, üzerinde tek bir toz zerresi, tek bir pas lekesi, tek bir benlik kırığı kalmadığı andır. Ayna o kadar saflaşır, o kadar "yok" olur ki, artık kendisi görünmez olur. Geriye sadece yansıttığı suret kalır. O anda aynaya bakan, aynayı değil, doğrudan Güneş'i görür. Ayna, Güneş'in kendisi olmuş gibidir. Bu, sâlikin kalbinin, Hakk'ın tecellîleri için tam bir mazhar (zuhur yeri) olmasıdır. Artık "benim kalbimde Hakk tecellî etti" cümlesi bile bir ikilik barındırır. Hakkel Yakin'de, kalp ile tecellî eden arasında bir ayrım kalmaz. "O'nunla gören göz, O'nunla işiten kulak" sırrı zuhur eder.
Mevlânâ'nın bu üç temsili —ateş, mutfak ve ayna— bize gösterir ki, Hakkel Yakin bir bilgi türü değil, bir varlık hâlidir. Bilginin bittiği, şahitliğin aşıldığı ve varlığın birliğe erdiği o nihai makamdır.
Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme
Kavramlar Ağında Hakkel Yakin
Hakkel Yakin, bir ağacın en tepesindeki en olgun meyve gibidir. Oraya ulaşmak için ağacın kökünden, gövdesinden ve dallarından geçmek gerekir. Bu yolculuktaki her bir durak, Hakkel Yakin’in ne olduğunu anlamamıza yardımcı olan diğer kavramlardır.
Yolculuk İlmel Yakin ile başlar. Bu, hakikati kitaplardan okumak, haritaya bakıp menzilin nerede olduğunu öğrenmektir. Ateşin yakıcı olduğunu bilmek gibidir. Bu bilgi kıymetlidir, lakin kuru bir bilgidir.
Yolcu ilerleyince karşısına Aynel Yakin mertebesi çıkar. Bu, haritada gördüğü şehri artık tepeden seyretmektir. Ateşi uzaktan görmek, dumanını ve alevini müşahede etmektir. Bilgi, artık sadece zihinde bir suret değil, gözün gördüğü bir hakikattir. Lakin arada hala bir mesafe vardır. Gören vardır, görülen vardır.
Ve nihayet Hakkel Yakin… Bu, şehre girmek, o şehrin kendisi olmaktır. Ateşin içine düşüp ateş olmaktır. Artık gören ile görülen, bilen ile bilinen kalmamıştır. İkilik perdesi tamamen kalkmıştır. Sâlik, “Ben biliyorum” veya “Ben görüyorum” demez. Çünkü ortada bu sözü söyleyecek bir “ben” dahi kalmamıştır. İlmel Yakin ve Aynel Yakin, Hakkel Yakin’e götüren iki kanat gibidir. Onlarsız o menzile uçulmaz, lakin o menzile varıldığında kanatlara da ihtiyaç kalmaz.
Bu menzilde kazanılan içsel bilişin adı Marifet’tir. Marifet, kuru ilim değildir; tadılan, yaşanan, bizzat tecrübe edilen irfandır. Hakkel Yakin hali, sâlikin her zerresinin Marifet ile dolduğu, baktığı her yerde Hakk’ın sanatını ve hikmetini okuduğu bir haldir. Hakkel Yakin bir makam ise, Marifet o makamın meyvesidir.
Bu bir oluş, bir vasıl olmaktır ki, tasavvuf dilinde buna Vuslat denir. Sevenin sevdiğine kavuşmasıdır. Kulun, kendisini Rabb’inden ayrı bir varlık olarak görme vehminden kurtulup, O’nunla olduğunun idrakine tam manasıyla ermesidir. Hakkel Yakin, işte bu Vuslat anının kesintisiz bir hale geldiği, araya başka hiçbir şeyin girmediği o mübarek tecrübedir.
Bu Vuslat nasıl gerçekleşir? İşte burada karşımıza Fena kavramı çıkar. Fena, yok olmaktır. Sâlikin kendi beşerî sıfatlarından, nefsânî varlığından, enaniyetinden tamamen soyunmasıdır. Damlanın okyanusa düşüp, “damlalığını” kaybetmesidir. Hakkel Yakin’e ancak Fena kapısından geçilerek girilir. Çünkü “ben” var oldukça, “O” tam olarak tecelli etmez.
Fena’nın ardından ise Beka gelir. Bu, Hakk ile ebedîleşmek, O’nunla var olmaktır. Damla, okyanusta yok oldu ama artık okyanusun bütün vasıflarıyla var olmaktadır. Sâlik, kendi cüz’î varlığından fâni olduktan sonra, Hakk’ın küllî varlığıyla bâkî olur. Artık onun görmesi Hakk’ın görmesi, işitmesi Hakk’ın işitmesi olur. Beka, Hakkel Yakin halinin kalıcı, yerleşik hale gelmesidir.
Bütün bu yolların ve menzillerin varıp dayandığı o nihai Gerçek ise Hakikat’tir. Diğer bütün kavramlar, Hakikat’e ulaşma yolunun durakları veya o Hakikat’in farklı tecellileridir. Hakikat, eşyanın ardındaki sır, varlığın özü, Zât-ı Mutlak’ın kendisidir. İlmel Yakin, Hakikat’i duymaktır. Aynel Yakin, Hakikat’i görmektir. Hakkel Yakin ise bizzat Hakikat olmaktır. O mertebede arif, kendisinin, kâinatın ve her zerrenin o tek Hakikat’ten başka bir şey olmadığını idrak eder.
Kütüphanedeki Kaynaklar
Hakkel Yakin’in ne olduğuna dair bu yolculuk, kütüphanemizin üç temel direği olan Terzibaba Hazretleri’nin sohbetleri, İbn Arabî Hazretleri’nin Füsûsu’l-Hikem’i ve Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri’nin Mesnevî-i Şerîf’i tarafından üç farklı ama birbirini tamamlayan bir üslupla aydınlatılır.
Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri’nin Külliyatında, Hakkel Yakin, seyr u sülûkun bizzat içinde yaşanan, tecrübe edilen bir hal olarak karşımıza çıkar. Namazın, orucun, haccın sadece zâhirî birer fiil değil, İlmel, Aynel ve Hakkel Yakin mertebelerinde yaşanan derûnî birer yolculuk olduğu vurgulanır. O’nun dilinde Hakkel Yakin, arifin sadece kayıtlardan değil, “kayıtsızlıktan” dahi kurtulduğu, mutlak yokluk (mahv-ı mutlak) tecrübesiyle ulaştığı sarsılmaz bir güvencedir. Terzibaba, Kur’an-ı Kerim ve kâinattaki sembolik dili çözerek bu makamı anlatır. Yusuf Suresi’ndeki 12 kardeşin veya Bedir’deki 313 sahabenin sayısının tesadüf olmadığını, her birinin kevnî ve ilahî bir düzene işaret ettiğini gösterir. Hurûf-ı mukattaa’nın bâtınî manalarını açarak, varlık mertebelerini Lâhut ve Rahmâniyyet gibi ilahî hazretlerle ilişkilendirir.
Şeyhü’l-Ekber İbn Arabî’nin Füsûsu’l-Hikem’inde ise konu, en yüksek hikemî ve vücûdî (varlığa dair) seviyede ele alınır. Füsûs, Hakkel Yakin’in ilmî temelini, yani Vahdet-i Vücûd’un en incelikli izahını sunar. Şeyhü’l-Ekber’e göre Hakkel Yakin, varlığın birliğini lafzen değil, bizzat varoluşsal olarak idrak etmektir. Bu idrakin anahtarı, Hakk’ın hem tenzih (aşkınlık) hem de teşbih (içkinlik) boyutlarını birleştiren Muhammedî mîzandır. Sâlik, bu mertebede Hakk’ın bir yandan hiçbir şeye benzemediğini (tenzih), diğer yandan her şeyde tecelli ettiğini (teşbih) aynı anda, bir çelişki olmaksızın müşahede eder. Bu, zıtların birliğinin (cem’u’l-addâd) tecelli ettiği Cem makamıdır. Füsûs’a göre Hakkel Yakin, Ahadiyet sırrına ermek, varlığın en temel mertebesi olan A’mâ’daki (mutlak gayb) o mutlak Bir’likte yok olmaktır.
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin Mesnevî-i Şerîf’inde ise Hakkel Yakin, akıldan ziyade kalbe hitap eden, aşk ve muhabbet dolu bir dille anlatılır. Mevlânâ, bu yüce hakikati herkesin anlayabileceği misaller ve hikâyelerle somutlaştırır. Meşhur ateş misali, bu üç mertebeyi en güzel anlatan temsillerdendir: Ateşin varlığını haberlerden bilmek (İlmel Yakin), ateşi görüp ısısıyla ısınmak (Aynel Yakin) ve nihayet kendini ateşe atıp ateş kesilmek (Hakkel Yakin). Mesnevî, bu yolculuğu bir aşçılık sanatına benzetir: Sâlik önce hamdır, sonra ilahî aşk ateşinde pişer ve en sonunda yanar, yani kendi varlığından eser kalmaz. Mesnevî, bu dönüşüm sürecinin sancısını, hasretini ve vuslat anının coşkusunu en canlı şekilde hissettirir.
Bu üç büyük kaynak, Hakkel Yakin’e giden yolda sâlike hem bir harita (Füsûs), hem bir yol azığı (Mesnevî), hem de bir yol arkadaşı (Terzibaba sohbetleri) sunar.
Değerlendirme
Hakkel Yakin yolculuğunun özüne baktığımızda, bunun yalnızca bir bilgi seviyesini artırma meselesi olmadığını, bizzat bir varoluş değişimi olduğunu görürüz. Bu, bilginin bilen üzerinde hükmünü icra ederek, bileni tamamen dönüştürdüğü ve sonunda bilenle bilinen arasındaki ayrımı ortadan kaldırdığı nihai bir tecrübedir. Sâlik, “hakikati bilmek”ten “hakikat olmak” haline geçer.
Bu kütüphanenin sunduğu irfan mirası, bu dönüşümün üç sacayağını gözler önüne serer: İbn Arabî’nin sunduğu vücûdî çerçeve, aklın sınırlarını zorlayarak onu teslimiyete hazırlar. Mevlânâ’nın aşk dolu dili, kalbi bu yolculuğun ateşine atılmaya ikna eder. Terzibaba’nın sohbetleri ise bu nazari ve kalbî bilgiyi, günümüz sâlikinin hayatında yaşanabilir bir seyr u sülûk adabına dönüştürür.
Nihayetinde Hakkel Yakin, “ölmeden evvel ölünüz” sırrının en kâmil manada tecellisidir. Kişinin kendi vehmî varlığından vazgeçerek, ezelî ve ebedî olan Hakiki Varlık’ta kendine yer bulması, daha doğrusu kendisinin o Varlık’tan başka bir şey olmadığını idrak etmesidir. Bu, bir son değil, sonsuzluğun başlangıcıdır.