Kâb-ı Kavseyn
Tasavvuf yolunda her bir kavram, sâlikin yürüdüğü yola ışık tutan birer kandil gibidir. Kâb-ı Kavseyn de bu kandillerin belki de en parlaklarından, en yükseğe asılmış olanıdır. O, sadece Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) Mi’rac gecesinde yaşadığı mukaddes bir hatıra değil, aynı zamanda Hakk’a vuslat arzusundaki her gönlün nihai ufkudur. Bu menzil, kul ile Sultan’ın arasındaki mesafelerin kalktığı, ancak kulluk edebinin en incelikli hâliyle korunduğu bir kurbiyyet, yani yakınlık makamıdır. Terzibaba İrfan Mektebi’nde Kâb-ı Kavseyn, geçmişte kalmış bir kıssa olarak değil, irfan yolcusunun kalbinde her an tecellî etmeye hazır, diri bir hakikat olarak okunur.
Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı
Kâb-ı Kavseyn, Arapça bir terkip olup lafız olarak "iki yayın kabı (tutulan yeri) arasındaki mesafe" demektir. Eskiden Araplar arasında iki kişi bir anlaşma yaptığında, sadakatlerini pekiştirmek için yaylarını çıkarır, kabzalarını birbirine değdirir ve tek bir yay gibi gösterirlerdi. Bu, "senin gücün benim gücüm, senin hedefin benim hedefimdir" mânâsına gelen güçlü bir ahitleşme simgesiydi. Cenâb-ı Hakk, Zât-ı Mutlak’ı ile en sevgili kulu ve Halîfesi olan Hz. Muhammed (s.a.v.) arasındaki o emsalsiz yakınlığı, beşer aklının idrak edebileceği en ileri seviyede bu teşbih ile anlatmıştır. Kavramın aslı, Necm Sûresi’nde geçen Mi’rac hadisesinin tasviridir: “Sonra yaklaştı ve sarktı. Araları iki yay aralığı kadar veya daha da yakın oldu.” (Necm, 53/8-9).
Bu yakınlaşma, mekân ve mesafeden münezzeh bir buluşmadır. Bu, gözün gördüğü, kulağın işittiği âlemin ötesinde, kalbin bizzat şahit olduğu bir müşahede hâlidir. Zira âyetin devamı, bu tecrübenin keyfiyetini açıklar: “O’nun gördüğünü kalbi yalanlamadı.” Bu, fuâdın, yani idrak edici kalp gözünün görmesidir. Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri, bu âyetlerin işaret ettiği müşahede hâlinin, bildiğimiz görme biçimlerinden çok farklı olduğunu sohbetlerinde şöyle açar:
Rasullullah’da öyle bir oluşum meydana getirdi, ki (Necm Suresi 53/11) ma kezebel fuadü ma rea (11) (11) “O’nun gördüğünü kalbi yalanlamadı .” O akşam Hz. Rasullullah öyle şeyler gördü ki kalbi onları yalanlamadı. Ayet-i kerime ne kadar açık ve ne kadar güzel bir müşahede halini ifade etmekte, burada dikkat çeken bir özellikte görüşün sadece göz ile olmayıp değişik yollarla da olabildiğidir. Gözden değil “görme” den bahs edilmektedir.
Asıl görme, kalbin görmesidir. Kalp, hakikatin tecellî ettiği bir ayna gibidir. O ayna paslıysa, yani gaflet ve masiva ile örtülüyse, hakikati yansıtamaz. Ama cilalanmış, saflaştırılmış bir kalp, Hakk’ın tecellîlerini olduğu gibi kabul eder; yalanlamaz, şüpheye düşmez. Biri denize girip sadece ayaklarını ıslatır, diğeri ise derinlere dalar, inci ve mercanlar çıkarır. Kıyıdaki, dalgıcın anlattıklarını nasıl anlayabilir? Zâhir ilmiyle yetinen, hakikatin kıyısında dolaşır. Bâtın ilmine, yani irfan yoluna giren ise Vücûd denizine dalar ve oradan mârifet incileri çıkarır. Hz. Peygamber’in (s.a.v.) Mi’rac’ta ulaştığı Kâb-ı Kavseyn, bu Vücûd denizinin en derin noktasında, Sidretü'l-Müntehâ’nın, yani yaratılmışlık bilgisinin ve idrakinin son bulduğu sınırın da ötesinde gerçekleşen bir vuslattır.
Bu ilâhî yakınlık, yalnızca Peygamber Efendimiz’e mahsus bir anlık tecrübe değil, her an ve her yerde geçerli olan bir hakikattir. Bu, Cenâb-ı Hakk’ın tüm varlıkla olan ve maiyyet adı verilen beraberliğinin zirve noktasıdır. Bu beraberlik, bir Hadîs-i Şerîf’te şöyle ifade edilir: “İmanın başhca şartı: her nerede olursan ol Cenab-ı Hakk’ın seninle olduğunu bilmendir.” Kişi bu hakikati bilse de bilmese de, Hakk onunla beraberdir. Mesele, bu beraberliğin şuuruna varmaktır. Terzibaba Hazretleri, bu sürekli beraberlik şuuruna ermenin yolunun tefekkürden geçtiğini vurgularken, ibadetin şekline takılıp özünü kaçıranları şöyle uyarır:
Kendimizi tanımamız yolunda katedeceğimiz küçük mesafeler bizlere çok şeyler kazandıracaktır Mi’racta ilk defa tahakkuk eden “Ruyetullah-ı” daha başka yönleriyle de ele almaya çalışalım. “ İmanın başhca şartı: her nerede olursan ol Cenab-ı Hakk’ın seninle olduğunu bilmendir .” (Hadisi şerif 15), ---------- Kişi bu hakikati bilse de bilmese de, bu hakikat mutlak böyledir. Ruyetin başlangıç yaşantılarında son derece önemi olan hakikat-i biraz gayret sarfederek anlamağa çalışmamız bizlere çok şeyler kazandıracaktır. (Hadid Suresi 57/4 Ayette) ve hüve me’aküm eynema küntüm “ O sizinle beraberdi siz nerede idiniz ”? hitabına bu beraberliği bilenlerin vereceği “yarabbi seninle beraberdik” cevabı ne mutlu bir son olacaktır. “ Tefekkür gibi ibadet yoktur ” (Hadis-i Şerif 712) ---------- Bu Hadis-i şerifin özünü çok iyi anlamamız gerekmek-tedir. Ne yazık ki fiilî ibadetleri, ibadetin son menzili zannedip sadece şekilleri ile iktifa etmeye çalışıyoruz, tefekkürün bizleri nerelere yükselteceği bu Hadis-i Şerif ile çok güzel ifade edilmekledir.
Kâb-ı Kavseyn’e giden yol, kişinin kendi hakikatini tefekkür etmesinden geçer. “O, nerede olsanız sizinle beraberdir” (Hadîd, 57/4) âyeti, bu vücûdî hakikatin temelidir. Hakk, zaten bizimle beraberdir. Gaflette olan bizleriz. Tefekkür, bu gaflet perdesini yırtan bir kılıç gibidir. Sâlik, “uyuşuk, gaflet içinde, muhabbetsiz” yapılan ibadetlerin kabuğunu kırıp, her an Hakk’ın huzurunda olduğunun idrakiyle canlı, muhabbetli ve şuurlu bir kulluğa yöneldiğinde, Kâb-ı Kavseyn’e doğru ilk adımını atmış olur.
Tasavvuf ıstılahında Kâb-ı Kavseyn, varlık mertebeleri içinde en hassas noktayı ifade eder. O, iki yayın birleşme noktasıdır. Bu yaylardan biri, Mutlak Gayb olan, hiçbir sıfat ve isimle kayıt altına alınamayan Zât mertebesini, yani Vacibü’l-Vücûd’u (varlığı zorunlu olanı) temsil eder. Diğer yay ise, bu Mutlak Zât’ın kendi isim ve sıfatlarıyla tecellî ederek meydana getirdiği kesret âlemini, yani mümkün varlıkları temsil eder. Bu ikinci yayın en mükemmel ve en parlak ucu, bütün isimleri kendinde toplayan Hakikat-i Muhammediyye’dir. Kâb-ı Kavseyn, Vacibü’l-Vücûd olan Rab ile Mümkünü’l-Vücûd olan kulun, yani taayyün etmiş (belirginleşmiş) en kâmil mazharın karşılaştığı makamdır.
Bu makamda bir birleşme (ittihad) veya birinin diğerinde eriyip yok olması (hulûl) söz konusu değildir. İki yay birbirine değer ama biri diğeri olmaz. Arada her zaman bir imtiyaz, yani bir ayrılık çizgisi kalır. Bu çizgi, kulluk şuurudur. Kul, ne kadar yükselirse yükselsin, O’na ne kadar yaklaşırsa yaklaşsın, kul olarak kalır; Rab ise Rab’dır. Kâb-ı Kavseyn, bu ikiliğin (abd ve Rab) ortadan kalktığı değil, tam aksine, en kâmil mânâda idrak edildiği cem makamı’dır. Orada sâlik, hem Hakk’ın kendi varlığındaki ve tüm âlemdeki tecellîsini (teşbih) müşahede eder, hem de O’nun bütün bu tecellîlerden münezzeh ve aşkın olduğunu (tenzih) bilir. Bu, zıtların birliğinin yaşandığı, hayretin ve kurbiyyetin iç içe geçtiği, dilin anlatmaktan aciz kaldığı bir hâldir. Bu sebeple âyet, “iki yay aralığı kadar, ev ednâ - yahut daha da yakın” diyerek bu yakınlığın ölçülemezliğini, beşerî idrakin sınırlarını aştığını ifade eder.
Terzibaba'nın Nazarıyla Kâb-ı Kavseyn: Aslı ve Mertebesi
Terzibaba Hazretleri'nin nazarında Kâb-ı Kavseyn, varlığın dokusuna işlenmiş ezelî bir hakikattir. Onun sohbetlerinde bu sır, vücûd mertebelerinin düğüm noktası ve her sâlikin kendi gönlünde bulmaya namzet olduğu bir vuslat durağı olarak serilir. Bu makam, ne tam bir ayrılık ne de tam bir birleşmedir; iki denizin birbirine kavuştuğu ama karışmadığı bir berzah gibidir. Bir yanda kulun kulluktaki zirvesi, diğer yanda Hakk'ın lütfuyla tecellîsi. Bu iki yayın birbirine en yakın olduğu o müstesna aralığa, o kudsî mesafeye Kâb-ı Kavseyn denir.
İki Hakikatin Buluşma Noktası: Uluhiyet ve Abdiyet
Kâb-ı Kavseyn, en temelde iki büyük hakikatin karşı karşıya geldiği, birbirine nazar ettiği bir makamdır: Uluhiyet (İlâhlık) ve Abdiyet (kulluk). Bir yayın ucu, kulluğun varabileceği en son nokta olan Hakikat-i Muhammediyye ise, diğer yayın ucu da Uluhiyet sıfatlarının tecellî ettiği Hakikat-i İlâhiyye'dir. Terzibaba Hazretleri, Mi'râc gecesindeki o anı anlatırken bu iki kutbu net bir şekilde ortaya koyar:
Bir taraftan kendindeki “Hakikat-i Muhammedi”, diğer taraftan Cebrail (as)ın varlığında “Hakikat-i İlahiyye”, işte orada bir kavsin bir tarafı, diğeri öbür tarafı oldu. Ve “kâb” tutanda Ahadiyet mertebesi oldu. Mertebe-i Ahadiyet, Uluhiyet ve Abdiyet merlebelerini elinde tutmaktadır.
Bu ifadeler, Kâb-ı Kavseyn'in kevnî haritasını çizer. Bu, dışarıda bir yerde değil, Efendimiz'in (s.a.v) kendi bâtınında ulaştığı, abdiyetin en kâmil mertebesidir. O, halk edilmişler içinde Hakk'a en mükemmel ayna olandır. Diğer yanda ise Cebrail (a.s.) vasıtasıyla tecellî eden Hakikat-i İlâhiyye vardır. Bu iki "kavs", yani yay, karşı karşıya geldiğinde, onları bir arada tutan "kâb" yani kabza, Ahadiyet mertebesidir.
Ahadiyet, Zât-ı Mutlak'ın hiçbir sıfat, isim ve tecellî ile kayıtlanmamış, mutlak birlik hâlidir. Bütün mertebelerin, Uluhiyet'in de Abdiyet'in de kendisinden zuhûr ettiği asıldır. Kâb-ı Kavseyn makamında karşı karşıya gelen Rab ve kul hakikatlerini, aslında aynı menba'dan, Ahadiyet'ten geldikleri gerçeği bir arada tutmaktadır. O "kâb", ikisinin de aynı Zât'ın iki farklı vechesi olduğunu hatırlatan birlik mührüdür. Bu yüzden o makamda ne kul tanrılaşır ne de Hakk, kulun mertebesine iner. Her ikisi de kendi hakikatini korurken, aralarındaki "gayrılık" mesafesi ortadan kalkar ve geriye sadece Ahadiyet sırrının idrâki kalır.
"Ev Ednâ" Sırrı: Birleşme Değil, Kurbiyyet
Tasavvuf yolunda en tehlikeli kayma noktalarından biri, yakınlık (kurbiyyet) ile birleşme (ittihad) hâlini karıştırmaktır. Kâb-ı Kavseyn makamını anlatan âyetin devamında "ev ednâ" yani "hattâ daha da yakın" buyrulması, bu tehlikeye kapı aralayabilir. Terzibaba Hazretleri bu inceliğe hassasiyetle işaret eder:
“Ev edna” hatta daha da yakın olduğu belirtiliyor, ama “birleşti” denmiyor. Eğer “ birleşti” derse iki mertebenin de özellikleri birleşmiş olur ve o mertebelerin hakikatleri kayb olmuş olur. Çünkü “Hakikat-i Muhammed-i” mertebesi ayrı bir mertebe, “Hakikat-î İlahiye” “Uluhiyet” ayrı bir mertebenin ifadesidir, bunların meydana getiricisi de “Ahadiyyet” mertebesidir. Orası da kabza “kâb” bütün bunları tutan mertebedir.
Bu, Muhammedî mîzan’dır: "Birleşti" denmiyor, çünkü birleşme olsaydı, ne Rab kalırdı ne de kul. Hâlbuki kulluk, ebedî bir şereftir. Hakikat-i Muhammediyye'nin özü, "abdühû ve resûlühû" sırrında gizlidir. Eğer kulluk vasfı ortadan kalkarsa, risâlet de mânâsını yitirir. Aynı şekilde, Uluhiyet mutlak bir istiğnâ (hiçbir şeye muhtaç olmama) hâlidir. Eğer mahlûkuyla birleşseydi, bu istiğnâ hâli zedelenirdi.
"Ev ednâ" sırrı, mesafenin kalktığı ama mertebe farkının korunduğu bir kurbiyyet hâlidir. Tıpkı cilâlanmış bir aynanın güneşe tutulması gibi. Ayna, güneşin ışığıyla, sıcaklığıyla, rengiyle dolar. Aynaya bakan, güneşi görür. Ama ayna, güneşin kendisi olmamıştır. Ayna, aynalığını, güneş de güneşliğini korur. Kâb-ı Kavseyn ve "ev ednâ" makamı, kulun kendi "mümkün" ve "gölge" varlığından tamamen soyunup, Hakk'ın Vücûd nuruyla dolduğu, O'nunla gördüğü, O'nunla işittiği, ama "kul" olma edebini bir an bile yitirmediği hayret ve vuslatın zirvesidir. Bu makamda sâlik, Hakk'ın varlığında kendi yokluğunu, kendi yokluğunda ise Hakk'ın varlığını müşahede eder. Bu, aklın çözemeyeceği ama aşkın yaşayacağı bir cem makamı hâlidir.
Varlığın Şifreleri: Hurûf İlmi ve Kâb-ı Kavseyn Dairesi
Terzibaba mektebinin en belirgin özelliklerinden biri, ilâhî hakikatleri harflerin ve sayıların bâtınî mânâları üzerinden açıklamasıdır. Bu nazarla bakıldığında Kâb-ı Kavseyn, ebced ilminde de kendine bir karşılık bulur. Terzibaba Hazretleri, bir sohbetinde Kâb-ı Kavseyn'i "sıfır (0)" rakamıyla sembolize eder:
Aradan sıfırı alırsak 53 yapar. ( 0 ) da kâb-ı kavseyn nokta- sını hiçlik noktasını oluşturur. Bir yönü hadîs bu âlemler, bir yönü de kadîm olan bâtın âlemdir.
Ve bir başka yerde bu fikri pekiştirir:
Sonda ki kalan sıfır ise ( 0 ) daha önce belirtildiği gibi kâb-ı kavseyn dâiresidir. Ku’ran-ı Kerim’in zâhir ve bâtın yönlerini belirtir.
Sıfır (0), kendi başına bir değeri olmayan bir "hiç"tir. Ama bir sayının sağına geldiğinde ona on kat değer katar. Kendi başına bir "yokluk" iken, bütün sayıların varlığına imkân veren bir "potansiyel"dir. Kâb-ı Kavseyn dairesi de bu sıfır gibidir. O, "hiçlik" noktasıdır; kulun kendi varlığından fânî olduğu makamdır. Ama aynı zamanda bütün varlık mertebelerini birbirine bağlayan berzahtır. Bir yönüyle "hadîs" yani sonradan halk edilmiş âlemlere, bir yönüyle de "kadîm" yani ezelî olan bâtın âleme bakar. Zâhir ile Bâtın'ı, halk ile Hakk'ı birleştiren arayüzdür.
Yine Terzi Baba'mız, harflerin sırrına dalarak varlığın bir "elbise" olduğunu, bu elbiseyi giyenin ise Hakikat-i Muhammediyye olduğunu anlatır. "(ث) Se" harfinin "sevb/elbise" mânâsına geldiğini hatırlatır ve der ki:
(ث) “Se” nin ifâdesi; Sena/Övgü veya sevb/elbise giyililecek şey. ... (ا) Elif harfi, ise bu elbise ve övgünün önünde “Ahadiyyet” ifâdesi ile dikilmiştir.
Bütün âlemler, Hakk'ın isim ve sıfatlarının tecellî ettiği bir elbisedir. Bu elbiseyi bütünüyle giyen, yani Hakk'ın bütün isimlerine en kâmil mazhar olan varlık, İnsân-ı Kâmil olan Hakikat-i Muhammediyye'dir. Bu elbisenin önünde ise "Elif" gibi dimdik duran Ahadiyet hakikati vardır. Her şey O'ndan zuhûr etmiştir ve O, her şeyin ardındaki Tek'tir. Kâb-ı Kavseyn, işte bu elbisenin en mahrem yeridir; elbisenin ardındaki Zât ile elbiseyi giyen kâmil ruhun buluştuğu, görüştüğü, sırlaştığı yerdir.
Sîne Tûr'u: Hakikatin Yazıldığı Gönül Levhası
Bütün bu yüce hakikatler bizim uzağımızda değildir. Terzibaba Hazretleri, bu kapıyı her sâlikin gönlüne doğru aralar. Âfâkta (dış dünyada) olan her şeyin bir örneği enfüste (iç dünyada) mevcuttur. Kâinatın Tûr Dağı varsa, insanın da bir "sîne Tûr'u" yani gönlü vardır. İlâhî tecellîler, bu gönül levhasına yazılır.
Yesturûn’un satırın içinde geçen (طُر) Tûr ise, sîne tûr’udur. Bu sîne tûr’u olan gönül kâğıdına bu (قَمَر) Kamer olan Hilâl’in Kâlemin ucunda ki gibi (النَّجْمُ الثَّاقِبْ) “En necmi Sakıp” zâti benlik noktası olarak satır satır yazdıklarına and olunmaktadır.
Gönül, boş bir kâğıt gibidir. Zikirle, fikirle, aşkla o gönül sayfasını temizlersen, o bir "sîne Tûr'u" olur. Hakk'ın Kalem'i, o temizlenmiş gönül kâğıdına kendi sırlarını yazar. O yazının mürekkebi ise "Necm-i Sâkıb", yani insanın içindeki "delici yıldız", Zât'a ait o ilâhî sırdır.
Kâb-ı Kavseyn'in insandaki yansıması, yüzümüzdeki iki kaşın arasıdır.
İnsanın aynası olan yüzü ve orada bulunan alnında iki kaşı vardır, işte bunlar “kasvseyn” dir iki kaşın arası ise “kâb” tır ve orada bulunan iki ayrı göz; ayrı ayrı gördükleri halde, tek görüşe sahiptirler.
İki kaş, kesretin (çokluğun) ve ikiliğin sembolüdür. Biri celâl, diğeri cemâl; biri tenzih, diğeri teşbih. İki göz, bu ikilik âlemine bakar, ayrı ayrı görür. Ama bu iki gözden gelen görüntü, beyinde birleşerek "tek bir görüş" oluşturur. Sâlikin gönlünde de Kâb-ı Kavseyn tecellî ettiğinde, o artık âleme şaşı bakmaz. Hem Hakk'ı halktan tenzih eder, hem de halkta Hakk'ı müşahede eder. Gözleri kesretteyken, kalbi Vahdet'tedir. İki ayrı gözün tek görmesi gibi, o da zıtların birliğine şahit olur. Artık onun için bakan da O'dur, görünen de O'dur, görüş de O'ndandır. Bu, Tevhîd nazarıdır ve Kâb-ı Kavseyn'in sâlikin gönlündeki en büyük meyvesidir.
Terzibaba'nın irfan mektebinde Kâb-ı Kavseyn, varlığın en temel düğüm noktasıdır. O, Ahadiyet'in hem Uluhiyet hem Abdiyet'i kuşattığı, kurbiyyetin ittihada dönüşmeden zirveye ulaştığı, harflerin ve sayıların dile gelip sırlarını fısıldadığı ve nihayetinde her insanın "sîne Tûr'u" olan gönlünde tecrübe edilmeyi bekleyen mübarek bir makamdır. Oraya akıl ile değil, aşk ile varılır; bilgi ile değil, edep ile girilir.
Terzibaba Geleneğinde Kâb-ı Kavseyn'in Yaşanması
Kâb-ı Kavseyn, irfan yolunda sadece bilinen değil, yaşanan bir hakikattir. Terzibaba İrfan Mektebi'nde bu hakikat, sâlikin zikrine, namazına ve ahlâkına işlenerek canlı bir tecrübeye dönüştürülür. Zira irfan, sadece bilmek değil, bildiğini bulmak ve en nihayetinde olmaktır.
Dâimî Namaz ve Aşk Şarabı: Kâb-ı Kavseyn Hâlini Yaşamak
İbadetlerin bir zâhiri, bir de bâtını vardır. Vakitleri belli olan namazın gayesi, sâliki öyle bir hâle getirmektir ki, artık hayatının her anı bir namaza, her nefesi bir zikre dönüşsün. İşte buna dâimî namaz derler. Bu, kulun her an Hakk'ın huzurunda olduğunun şuuruna ermesi, O'nunla olan vuslatının bir an bile kesintiye uğramadığı bir şuur hâlidir. Bu hâl, Kâb-ı Kavseyn makamının sâlikin kalbindeki yansımasıdır.
Kâb-ı Kavseyn, iki yayın birleştiği ama birbirine karışmadığı o nazik noktadır. Dâimî namaz da kulun kulluğunu, Hakk'ın da Rablığını bildiği, fakat aradaki mesafenin "yakınlık" ile aşıldığı bir tecrübedir. Bu makama kuru bir akıl yürütmeyle varılmaz. Oraya ancak aşk ile varılır. O aşk ki, sâliki kendi benliğinden geçirir, onu "Fakîr meyhânesi" denilen mürşid-i kâmilin manevî meclisinde "aşk şarabından" demlendirir. Bu şarap, kişiyi kendi vehmî varlığının sarhoşluğundan ayıltıp Hakk'ın varlığının ebedî lezzetine uyandıran bir manevî iksirdir.
Efendi Babamız, manzum bir eserinde bu hâli dile getirir:
Huu İlâhi fiiler birlenir sûltanım süslenir, Dâimi namaz da [24] halkın bünyesinde gizlenir Huu, Fakîr meyhânesinde aşk şarâbından demlenir, Kırk sene aradım durdum Terzi Babam benledir Huu. Cümle canlara esmâ elbisesi dikersin, Hakk’tan gelir Selâm verince Hakk’a gidersin Huu, Gönlümüze nefesi rahmâniyi üflersin, Hakîkat-ı bildiren Terzi Babam didârsın [25] Huu, Zâhirde Tekirdağ’da bâtında okur Necefte, Şiir’ler yazar dizeler dizer sözü berceste [26] Huu, Dağı deldik huzûra geldik nefis serzenişte, Marifeti güldüren Terzi Babam dervişte Huu. Kâb-ı kavseyn [27] sözü Hüseyin huyu da Hasan, İlham olur doldurur Kevser havuzunu sorsan Huu, Fâtiha okunur yüzünde gözünde duysan, Bir noktada Terzi Babam İnsân-ı Kâmil’sin Huu.
Bu sözler, bir sâlikin seyr-i sülûk (manevî yolculuk) günlüğünün özeti gibidir. "İlâhi fiiler birlenir" demesi, Tevhid-i Ef'âl makamına, yani her işi ve fiili Hakk'tan görme mertebesine işarettir. Bu görüşe ulaşan sâlikin "dâimî namaz" hâli, dışarıdan bakanın göremeyeceği şekilde "halkın bünyesinde gizlenir." Bu demlenme, sâliki "Kâb-ı kavseyn sözü Hüseyin huyu da Hasan" olan İnsân-ı Kâmil'in sırrına yaklaştırır. Yani hem Celâl'in (Hüseynî duruş) hem de Cemâl'in (Hasanî ahlâk) tecellî ettiği o denge noktasına, o Muhammedî mîzana eriştirir. Kâb-ı Kavseyn'i yaşamak, bu zıt gibi görünen tecellîleri kendi varlığında birleştirebilmektir.
Mürşidin Nefesi: Sâlikin Gönlüne Üflenen Kâb-ı Kavseyn Sırrı
Sâlik, bu çetin yolda tek başına değildir. Kâb-ı Kavseyn gibi yüce bir makamın tecrübesi, ancak o makamı kendi varlığında tahakkuk ettirmiş bir Mürşid-i Kâmil'in himmetiyle mümkün olur. Mürşid, sâlikin gönlüne nefes-i rahmânî üfleyen kişidir. Cenâb-ı Hakk'ın, varlığı ve âlemleri kendi "Nefes"i ile zuhûra getirmesidir. İnsân-ı Kâmil olan mürşid, bu ilâhî nefesin bu zamandaki ve mekândaki mazharıdır.
Sâlikin kalbi, işlenmemiş bir toprak gibidir. Mürşid, o toprağa kendi nefesiyle, yani Allah'tan aldığı manevî güç ve izinle, hakikat tohumlarını eker. "Gönlümüze nefesi rahmâniyi üflersin" mısraı, bu sırra işaret eder. Bu üfleyiş, bir hâl aktarımıdır, bir ruh aşısıdır. Bu nefes, sâlikin kalbindeki ölü toprağı canlandırır, onu ilâhî tecellîleri kabul edecek bir ayna hâline getirir.
Bu üfleyişle sâlik, mürşidini sadece dışarıdaki bir şahıs olarak değil, kendi içindeki bir hakikat olarak da bulmaya başlar. Efendi Babamız'ın eserine "Ben'deki Terzi Babam" ismini vermesi bu yüzdendir. Yol ilerledikçe, mürşidin üflediği nefesle kendi hakikati canlandıkça, o mürşidin temsil ettiği Hakikat-i Muhammediyye'yi kendi özünde bulur. Sâlik, kendi ham ve nefsânî benliğini mürşidin potasında eriterek, Hakk'ın tecellîsine ayna olan "gerçek benliğine" ulaşır. Mürşidin nefesi, sâlikin benliğini yok etmez; onu aslına döndürür, onu Kâb-ı Kavseyn'in bir kutbu olan "abd" (kul) makamına lâyık hâle getirir.
Elif-Dal-Mim Sırrı: Namazın ve Ahlâkın Kâb-ı Kavseyn'e Yükselişi
Tasavvuf, bir hâl ilmidir ve bu hâl, sâlikin bütün hayatına, en başta da ibadetlerine ve ahlâkına yansımalıdır. Kâb-ı Kavseyn tecrübesi, sâlikin namazını ve hayat nizamını kökten değiştirir. Efendi Babamız, bu dönüşümü "Elif-Dal-Mim" (آدم - Âdem) harflerinin sırrıyla açıklar.
Bunlar da “Elif-Kıyam, Dal-Rükü- Mim-Secde” namazın hareketleridir. (7) Yedi Nefis Mertebesi ve 7 Sübût-i Sıfâttır. Efendi Babam, 7 Nefis mertebesini, önce saflığa, daha sonra da 7 sübûti sıfâta çevirmiştir. Onun için yaşamında (ا) Elif, (د) Dal, (م) Mim olmuştur. 70 yıldır namazına devâmlılık üzere bir hayat nizâmını benimsemiştir. İşte yukarıda verdiğimiz açılımlar ile (88) dönüşmüştür . (8∞) (8∞) Bunun ne ifâde etmekte olduğuna bakmaya çalışalım. “Sekiz” Tevhid-i Ef’âl ve 8 cennettir. Namazın kıyam hâlinden, Îsr yürüyüşü [79] ile “Esrâ mi’rac” hakîkati olan kâb-ı kavseyn ( 0 ) hakîkatine yaklaşmış. Ve bu hakikatlerin bu zamanda da yaşanabileceğini bildirmiş. Bu hâl üzere tâliblilere bu hakîkati yaşatmıştır.
Bu ifadeler, Kâb-ı Kavseyn'in nasıl bir hayat nizamına dönüştüğünün delilidir. Sâlikin yolculuğu, yedi nefs mertebesini aşma yolculuğudur. Terzibaba mektebinde bu, aynı zamanda o mertebeleri Hakk'ın yedi sübûtî sıfatının (Hayat, İlim, Semi', Basar, İrade, Kudret, Kelâm) tecellîgâhı kılmaktır.
- Elif (ا): Sâlik, kıyamda dimdik dururken bütün varlığıyla Tevhid'i tasdik eder. Bu, onun "Hayat" ve "İrade" sıfatlarının tecellîsiyle Hakk'ın huzurunda dosdoğru duruşudur.
- Dal (د): Rükûda eğilirken, kendi aczini, Hakk'ın azameti karşısındaki hiçliğini idrak eder. Bu, onun "İlim" sıfatının tecellîsiyle kendi yerini bilmesidir.
- Mim (م): Secdede alnını toprağa koyduğunda ise "yokluk" ve "fena" hâlini en derinden yaşar. Bu, Kâb-ı Kavseyn'in "ev ednâ" (daha da yakın) sırrının yaşandığı, kulun Rabbine en yakın olduğu andır.
Efendi Babamız'ın "bu hakikatlerin bu zamanda da yaşanabileceğini bildirmiş" ve "bu hâl üzere tâliblilere bu hakîkati yaşatmıştır" sözü, bu yolun en temel müjdesidir. Kâb-ı Kavseyn, müzedeki bir yadigâr değil, yaşayan bir mürşidin eliyle sâlikin kalbinde ve namazında canlanan bir hakikattir.
Ancak bu dönüşüm, herkesin kaldırabileceği bir şey değildir. Sohbetlerde anlatılan "biz orada namaz kılamaz hâle gelmiştik" diyerek yolu terk edenlerin hikâyesi ibretliktir. Onlar, namazı şekilden ibaret gördükleri için, namazın ruhu olan "dâimî namaz" ve "huzur" hâli kendilerine ağır gelmiştir. Şeklî ibadetin ötesine geçip, her anın bir ibadet olduğu o Cem makamı şuuruna eremeyince, eski alışkanlıklarının konforuna geri kaçmışlardır. Bu, Kâb-ı Kavseyn makamının ne kadar ince bir sır olduğunu ve sâlikin hem zâhirî edebe hem de bâtınî hakikate aynı anda riayet etmesini gerektiren ne denli hassas bir denge olduğunu gösterir.
Füsûsu'l-Hikem'de Kâb-ı Kavseyn
Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri’nin Fusûsu'l-Hikem adlı eserinde Kâb-ı Kavseyn, vücûdî bir ilke olarak serilir. Onun nazarında bu makam, bir mekân değil, bir mertebedir; âlemlerin nasıl zuhûra geldiğini ve kul ile Rab arasındaki bağın en üst perdeden nasıl kurulduğunu açıklar. Bu makam, ne tam bir vuslat ne de tam bir ayrılıktır; ayrılık içinde vuslatı, vuslat içinde ayrılığı barındıran mukaddes bir berzah hâlidir.
İlâhî İsimler ve Vücûd Mertebeleri İçinde Bir Makam
İbn Arabî Hazretleri’nin öğretisinin temelinde, bütün kâinatın Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinin bir tecellîgâhı olduğu bilgisi yatar. Varlık, Esmâ-i İlâhiyye’nin, yani İlâhî İsimler’in farklı mertebelerde zuhûra çıkmasından ibarettir. Mutlak Gayb olan Zât-ı Mutlak, kendi bilinme muradıyla tecellî etmiş ve bu tecellî bir düzen üzere gerçekleşmiştir.
Bu tertibin en üstünde, her türlü çokluktan münezzeh olan Ahadiyyet mertebesi vardır. Sonra, bütün isimlerin ve hakikatlerin potansiyel olarak bulunduğu Vâhidiyyet mertebesi gelir. Kâb-ı Kavseyn sırrının anahtarı bu mertebededir.
Şeyh-i Ekber’e göre “iki yay”dan biri, Hakk’ın Zorunlu Varlık (Vâcibü’l-Vücûd) olmasından kaynaklanan yaydır. Bu, ezelî ve ebedî olan yaydır. Diğer yay ise, halk edilmiş olanın, yani halkın Mümkün Varlık (Mümkinü’l-Vücûd) olmasından kaynaklanan yaydır. Bu da sonradan olmanın ve muhtaçlığın yayıdır.
Kâb-ı Kavseyn, bu iki yayın, Vücûb (zorunluluk) yayı ile İmkân (mümkünlük) yayının uç uca geldiği noktadır. O noktada ne mümkün varlık zorunlu varlığın içine girip kaybolur ne de zorunlu varlık mümkün varlığa dönüşür. Her biri kendi aslını korur. Bu, bir birleşme (ittihad) veya karışma (hulûl) değil, tam bir temas anıdır. Tıpkı bir aynanın karşısındaki sûret gibidir. Sûret, aynanın içinde değildir ama aynadan ayrı da değildir. Bu nazik denge, Kâb-ı Kavseyn makamının vücûdî temelini oluşturur.
Abd ve Rab Arasındaki Nihâî Kurbiyyet
Bu hikemî çerçeve, kul (abd) ile Rab arasındaki ilişkiyi anlamak için bir pencere açar. Kâb-ı Kavseyn, kulun kendi Rabbi ile olan ilişkisinin zirve noktasıdır.
Bu makamda kul, kendi varlığının Hakk’ın varlığı karşısında bir gölgeden ibaret olduğunu tam bir şuhûd ile idrak eder. Kendi fâniliğini hissederken, aynı anda varlığının da ancak Hakk ile kaim olduğunu görür. Bu, bir yanda “Ben bir hiçim” derken, diğer yanda “Ben O’nunla varım” demenin sırrıdır.
Şeyh-i Ekber, bu makamı “hizmetkârın efendisinin sırrına ermesi”ne benzetir. Kul, kulluğunun zirvesine ulaştığında, Rabbi de ona kendi sırlarından bir sır açar. Bu sır, kulun aslında Rabbinin bir tecellîsi olduğu, kulun fiillerinin ardındaki gerçek fâilin Rabbi olduğudur. “Attığın zaman sen atmadın, fakat Allah attı.” (Enfâl, 8/17) âyeti bu sırra işaret eder.
Kâb-ı Kavseyn’de kul, bu atanın kim olduğunu bilir. Fiilin kendi elinden çıktığını görür (şeriat ve kulluk edebi) ama aynı zamanda fiilin hakiki sahibinin Hakk olduğunu da bilir (hakikat ve tevhid şuhûdu). Böylece ne şeriatı inkâr eden bir kayıtsızlığa düşer ne de hakikati göremeyen bir ikilikte kalır. Kulluk (ubûdiyyet) ve Rablık (rubûbiyyet) arasındaki ayrım korunur, ama aradaki mesafe “iki yay aralığı kadar” veya “daha da yakın” (ev ednâ) bir kurbiyyete dönüşür. Bu, sevginin en ileri derecesidir. Zira aşk, seven ile sevilenin varlığını gerektirir. Biri diğerinde yok olursa, aşk da ortadan kalkar. Kâb-ı Kavseyn, aşkın da kulluğun da en kâmil mertebede yaşandığı yerdir.
Vücûdî Bir Berzah Olarak Kâb-ı Kavseyn
İbn Arabî Hazretleri’nin irfan dünyasında en temel anahtarlardan biri de berzah fikridir. Berzah, iki şeyi birbirinden ayıran ama aynı zamanda ikisinin de özelliklerinden bir parça taşıyarak onları birleştiren bir ara-âlemdir.
Şeyh-i Ekber’e göre Kâb-ı Kavseyn, berzahların en büyüğü, en kuşatıcısıdır (Berzah-ı Kübrâ). Çünkü o, Yaratan ile yaratılan, ezelî olan ile sonradan olan arasındaki en temel ayrıma ve birliğe işaret eder.
O iki yaydan biri, Hakk’ın mutlak tenzihini temsil eder. Yani O’nun hiçbir şeye benzemediğini, akılların O’nu kuşatamayacağını ifade eden yaydır. Diğer yay ise, Hakk’ın teşbihini, yani kâinattaki her zerrede kendi isim ve sıfatlarıyla tecellî ettiğini, “Nereye dönerseniz Allah’ın vechi oradadır” (Bakara, 2/115) sırrınca her yerde hazır ve nazır olduğunu ifade eden yaydır.
İnsan aklı, bu iki ucu birleştirmekte zorlanır. Ya tenzihe saplanıp Hakk’ı âlemlerden uzak bir yere koyar ya da teşbihe dalıp Hâlık ile halk edileni birbirine karıştırır. Muhammedî mîzan, yani Peygamber Efendimiz’in getirdiği denge, bu iki yayı Kâb-ı Kavseyn makamında birleştirmektir. Bu makamda sâlik, Hakk’ı hem âlemlerden sonsuz derecede münezzeh (tenzih) olarak bilir, hem de kendi şah damarından daha yakın (teşbih) olduğunu müşahede eder. Bu iki bilgi birbiriyle çelişmez, bilakis birbirini tamamlar. Bu, zıtların birliği sırrının, yani Cem makamı’nın en yüksek tecellîsidir. Kâb-ı Kavseyn, bu iki kanatla uçulan bir makamdır.
Hakikat-i Muhammediyye’nin İki Vechesi
Bu berzah makamının somut karşılığı, Şeyh-i Ekber’e göre Hakikat-i Muhammediyye’dir. Hakikat-i Muhammediyye, Cenâb-ı Hakk’ın mutlak gayb âleminden isimler ve sıfatlar âlemine ilk tecellîsidir. O, bütün varlığın kendisinden zuhûra geldiği asıldır. İnsân-ı Kâmil, bu hakikatin yeryüzündeki en mükemmel mazharıdır.
Bu Hakikat-i Muhammediyye’nin iki yüzü vardır ve bu iki veche, Kâb-ı Kavseyn’in iki yayına karşılık gelir.
Birinci yay, Hakikat-i Muhammediyye’nin Hakk’a bakan yüzüdür. Bu yüzüyle o, daima Hakk’a yönelmiş, O’na muhtaç olan mutlak bir kul (abd-i mutlak) konumundadır. Bu, onun ubûdiyyet veçhesidir. Mi’rac’ın en derin sırrı da budur; Cenâb-ı Peygamber (s.a.v.) o en yüce makama bir kul olarak yükselmiştir. “Bir gece, kulunu Mescid-i Harâm’dan Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah, eksikliklerden münezzehtir.” (İsrâ, 17/1) âyetindeki “kulunu” (abdihî) ifadesi, bu kulluk şerefini perçinler.
İkinci yay ise, Hakikat-i Muhammediyye’nin halka, yani halk edilmiş âlemlere bakan yüzüdür. Bu yüzüyle o, Hakk’tan aldığı feyzi, rahmeti ve ilmi bütün kâinata dağıtan bir halifedir. Bu, onun risâlet ve halifelik veçhesidir. O, Hakk’tan alır, halka verir.
Böylece Kâb-ı Kavseyn, İnsân-ı Kâmil’in şahsında somutlaşan bir makam olur. O, varlığın tam ortasında duran, bir eliyle Hakk’ı tutarken diğer eliyle halkı tutan kişidir. O, göklerle yerin, ezel ile ebedin, tenzih ile teşbihin birleştiği noktadır. Füsûsu’l-Hikem’in öğrettiği sırlardan biri de budur: Kâb-ı Kavseyn, sadece Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Mi’rac’ta ulaştığı tarihsel bir menzil değil, aynı zamanda O’nun vârisi olan her İnsân-ı Kâmil’in kalbinde her an tecellî eden yaşayan bir hakikattir.
Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği
Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri’nin hikmet pınarından beslenenler için Kâb-ı Kavseyn, hakikatin bizzat kendisiyle yüzleştiği bir aynadır. Burası, zıtların birbiriyle kavga etmeyi bırakıp aynı hakikatin iki farklı yüzü olarak tebessüm ettiği yerdir. Burası, Cem makamı’nın, yani zıtların bir göründüğü o mübarek birleşme durağının zirvesidir.
Cem makamı, kesrette vahdeti, yani çoklukta Bir’i görmektir. Ve aynı zamanda, vahdette kesreti, yani Bir’in sonsuz tecellîlerini temaşa etmektir. İrfan yolcusu, görünenin ardındaki birliğe talip olur. Şeyh-i Ekber’in öğrettiği odur ki, bütün görünenler, Vücûd-ı Mutlak olan Hakk’ın kendi isim ve sıfatlarıyla tecellî etmesinden başka bir şey değildir. Her bir varlık, O’nun bir isminin aynasıdır. Cem makamı, bütün bu aynalarda aynı Yüz’ü görme hâlidir.
Kâb-ı Kavseyn ise bu Cem’in en yüksek noktasıdır. Orada iki yay bir araya gelir: biri Hakk’ın yayı, diğeri halkın yayı. Biri Vâcibü'l-Vücûd’un, yani varlığı kendinden ve zorunlu olanın yayı; diğeri mümkinü'l-vücûd’un, yani varlığı O’na bağlı olanın yayı. Bu iki yay, birbirine değdiği anda bir bütünlük oluşturur. Ama biri diğerinin içinde eriyip kaybolmaz. Bu bir birleşme (ittihad) değil, bir vuslattır; bir yok oluş değil, hakiki mânâda bir buluşmadır. Bu buluşmada ne Rab kul olur, ne de kul Rab’lık iddia eder. Rab, Rab’lığında; kul, kulluğunda kalarak en yakın mesafeye gelirler. Aralarındaki “ikilik” (gayriyet) kalkar, ama mertebelerin edebi ve farkı bâki kalır. Bu, ancak Muhammedî meşrebin ve Muhammedî kalbin tadacağı bir zevktir.
Bu mübarek makamın sırrını açabilmek için, irfan yolunun iki büyük kanadını anlamak gerekir: tenzih ve teşbih. Bu iki kanat olmadan hiçbir sâlik, kurbiyyet semasına yükselemez.
Tenzih, Cenâb-ı Hakk’ı her türlü halk edilmişlik sıfatından uzak ve yüce tutmaktır. “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur” (Şûrâ, 42/11) âyetinin sırrıdır bu. Hakk, bizim aklımıza, hayalimize sığmaz. Sadece tenzihte kalanlar, Hakk’ı o kadar uzağa koyarlar ki, âdeta âlemden elini eteğini çekmiş, ulaşılmaz bir varlık tasavvur ederler.
Teşbih ise, Hakk’ı halk edilmişlerde, yani tecellîlerinde görmektir. “Nereye dönerseniz Allah’ın yüzü oradadır” (Bakara, 2/115) âyetinin tecellîsidir. Bu nazara sahip olan için kâinattaki her zerre, O’nun varlığının bir delilidir. Sadece teşbihte kalanlar, tecellî ile tecellî edeni birbirine karıştırma tehlikesiyle karşı karşıyadır.
Muhammedî mîzan, bu iki kanadı bir denge içinde kullanmaktır. Kâb-ı Kavseyn makamı, tam olarak bu dengenin kurulduğu yerdir. O makamda sâlik, Hakk’ı hem “hiçbir şeye benzemez” (tenzih) olarak bilir, hem de “her şeyde aşikâr” (teşbih) olarak görür. Bir yay, Hakk’ın mutlak gayb oluşunu, tenzihini temsil eder. Diğer yay ise, O’nun isim ve sıfatlarıyla kâinatta görünür oluşunu, teşbihini temsil eder. Bu iki yayı birleştirebilen kalp, Muhammedî bir kalptir. Bu, “zıtların birliği”dir, tevhidin en kâmil mertebesidir.
Bizler, yani bütün mahlûkat, “mümkinü’l-vücûd”uz. Varlığımız kendimizden değildir; bir an için O’nun tecellîsi bizden çekilse, bir hiç oluruz. Varlığımız, O’nun Varlığından bir ödünç, bir gölgedir. A'yân-ı sâbite denilen o ilmî hakikatlerimizle ezelde O’nun ilminde birer “imkân” iken, O’nun “Kün!” (Ol!) emriyle, yani Nefes-i Rahmânî’nin üflenmesiyle bu şehâdet âlemine zuhûr ettik.
Sâlikin yolculuğu, esasen bu “hiçliğini”, bu “mümkün”lüğünü, bu “gölge”liğini idrak etme yolculuğudur. Seyr-i sülûk ilerledikçe, sâlik anlar ki yaptığı her fiil, Hakk’ın fiilinin; bildiği her ilim, Hakk’ın ilminin; sahip olduğu her sıfat, Hakk’ın sıfatlarının bir tecellîsidir.
Kâb-ı Kavseyn makamına gelindiğinde ise bu idrak, bir bilgi olmaktan çıkar, bir yaşantı olur. Orada sâlik, kendi “mümkün” varlığının, Hakk’ın “Zorunlu Varlığı” karşısında ne kadar hiç olduğunu zevk eder. Aradaki o “ben”lik vehmi ortadan kalkar. Bu, bir yok oluş değil, hakiki varlığa kavuşmaktır. Damlanın denize kavuşup, kendisinin zaten hep denizden bir parça olduğunu anlamasıdır.
Fakat Şeyh-i Ekber’in altını çizdiği sır burada devreye girer: Bu yakınlık, asla kulluk şuurunu ortadan kaldırmaz. Bilakis, daha da derinleştirir. Çünkü kul, Hakk’a ne kadar yaklaşırsa, O’nun azametini ve kendi kulluğunu o kadar derinden idrak eder. Mi’rac’ın zirvesinde, Kâb-ı Kavseyn’de, Cenâb-ı Hakk kuluna “Kulum” diye hitap eder: “Sonra yaklaştı ve sarktı. Araları iki yay kadar oldu veya daha da yakın. Ve O, kuluna vahyedeceğini vahyetti.” (Necm, 53/8-10). En büyük şeref, en yakın makamda “kul” olarak anılmaktır. O makamda kul, kendi hiçliğini idrak ettiği için en kâmil kulluğu sergiler. İşte bu, ubûdiyyetin (kulluk) zirvesidir.
Tüm bu anlatılanların özü, Şeyh-i Ekber’in dilinde o meşhur ifadede düğümlenir: “Hüve lâ hüve” yani, “O’dur, ama O değildir.” Kâb-ı Kavseyn makamının ve bütün bir tevhid anlayışının anahtarı bu cümledir.
Bu makamdaki ‘ârif, bir çiçeğe bakar, “O’dur” der. Çünkü o çiçeğin varlığı, Hakk’ın isimlerinin bir tecellîsidir. Bu, teşbih nazarıdır. Ama hemen ardından kalbiyle fısıldar: “Ama O değildir.” Çünkü bilir ki o çiçek, fânidir. Hakk ise bâkidir. O çiçek, Hakk’ın Zâtı değil, sadece bir tecellîsidir. Bu da tenzih nazarıdır.
Bu iki nazarı aynı anda, aynı kalp içinde birleştirebilmek, aklı hayran bırakan bir hâldir. Aklın devreleri yanar. Bu yanma hâline, bu acziyetin idrakine tasavvufta hayret makamı denir. Hayret, bilginin bittiği, irfanın başladığı yerdir.
Kâb-ı Kavseyn, en yüce kurbiyyet (yakınlık) ve en derin hayret makamıdır. Orada sâlik, Maşuk’una o kadar yakındır ki, aralarında bir “sen-ben” ayrımı kalmamıştır. Ama aynı zamanda Maşuk’un azameti karşısında o kadar hayran ve haşyet içindedir ki, en derin kulluk edebini sergiler. Hem vuslatın zevkini tadar, hem de ayrılığın (mertebe farkının) edebini kuşanır. Bu, ne tam bir ayrılık, ne de tam bir birleşmedir. Bu, “iki yay aralığı” kadar olan o sırlı mesafedir.
Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Kâb-ı Kavseyn
Hakikat ilminin bazı sırları vardır ki, onlar akıl defterine yazılmaz, ancak gönül levhasına nakşedilir. Kâb-ı Kavseyn makamı, bu menzillerin en yücesi, bu sırların en derûnî olanıdır. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri, Kâb-ı Kavseyn’in ne olduğunu uzun uzadıya şerh etmez. Onun mektebi, aşkın mektebidir. Onun dili, hâl dilidir. Mesnevî’nin her bir beytinde o makamın kokusu duyulur. Mevlânâ, Kâb-ı Kavseyn’i anlatmaz, âdeta yaşatır. O, bu sırrı, bir ney’in feryadına, bir pervanenin ateşe atılışına, bir aşığın maşuk kapısındaki niyazına gizlemiştir. Onun için Kâb-ı Kavseyn, bir hikmet meselesi olduğu kadar, bir aşk tecrübesidir.
Aşkın Mi'râcı: Vuslat ve Firâkın Sırrı
Mesnevî, “Dinle ney’den…” diye başlar. Bu ney, asıl vatanı olan kamışlıktan koparılmış ve bu ayrılığın (firâk) acısıyla feryat etmektedir. Mevlânâ’ya göre her sâlik, bu ney gibidir. Aslından, yani Zât-ı Mutlak’tan ayrı düşmüş, kesret (çokluk) âlemine sürülmüştür. İçindeki hasret, vuslat (kavuşma) arzusunu körükleyen aşk ateşidir.
Ney’in feryadı, ruhun Mi'rac arzusudur. Nasıl ki Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Kâb-ı Kavseyn makamına yükseldiyse, her bir ruh da kendi içinde bu kutlu yolculuğun bir gölgesini yaşama potansiyeli taşır. Efendimiz’in Mi’râcı, âfâkî (dış dünyada) ve en kâmil mertebede gerçekleşen bir vuslattır. Sâlikin seyr-i sülûku ise enfüsî (iç dünyada) bir mi’ractır.
Mevlânâ’nın dilinde vuslat, firâkın bittiği bir son değil, firâkın anlam kazandığı bir zirvedir. Tıpkı iki yayın, Kâb-ı Kavseyn’de birbirine en yakın olduğu o anda bile iki ayrı yay olarak kalması gibi, âşık ile Maşuk arasındaki o en ince perde, o kulluk edebi daima baki kalır. Ayrılık olmadan vuslatın lezzeti bilinmez. Mesnevî’deki bütün o ayrılık hikâyeleri, yanıp yakılmalar, aslında Kâb-ı Kavseyn’deki o eşsiz kurbiyyet (yakınlık) anına hazırlıktır. Sâlik, ayrılığın ateşinde pişerek hamlığından kurtulur ve vuslata lâyık hâle gelir. Bu yüzden Mevlânâ için aşk, hem ayrılıktır hem kavuşma.
Gölgenin Güneşte Erimesi: Tevhidin Temsilleri
Mevlânâ Hazretleri, bu en girift sırrı, en sade temsillerle önümüze koyar. O, Şeyh-i Ekber gibi Vücûd mertebelerini, A'yân-ı Sâbite’yi, Hüvviyet ve Ahadiyet gibi ıstılahları doğrudan kullanmaz. Onun yerine, herkesin anlayabileceği semboller seçer.
Bu sembollerin en güçlülerinden biri, "gölgenin güneşte kaybolması"dır. Gölge, kulun kendi cüz'î varlığıdır. Güneş ise Hakk’ın mutlak Vücûd’udur. Güneş doğduğunda, gölge yok olmaz, sadece görünmez olur; hükmü kalmaz. İşte fenâfillâh (Hakk’ta fânî olmak) hâli budur. Kul, kendi benlik gölgesinin, Hakk’ın Vücûd güneşinin ışığında eridiğini müşahede eder. Artık gören, işiten, tutan hep Hakk olur. Bu, bir ittihad (birleşme) değil, bir Tevhid müşahedesidir. Gölge, güneş olmamıştır; ama artık güneşten ayrı da değildir.
Bir diğer misal, "damlanın denize kavuşması"dır. Damla, denize düştüğünde kendi damlalık vasfını yitirir, deniz olur. Kendi sınırlı kimliğinden geçmiş, denizin sonsuz kimliğine bürünmüştür. Kâb-ı Kavseyn makamı, işte bu damlanın denize en yakın olduğu, hatta denizle hemhâl olduğu ama henüz tam olarak denize düşmediği o andır. O anda hem damladır hem deniz. Bu, zıtların bir araya geldiği Cem makamı’nın en latif tecellisidir.
Mevlânâ’nın anlattığı hikâyede, aşığın birisi maşukunun kapısını çalar. İçerden "Kim o?" diye sorulunca, "Benim!" diye cevap verir ve kapı açılmaz. Âşık, yıllarca ayrılık ateşinde piştikten sonra tekrar gelip kapıyı çalar. Yine "Kim o?" sesi duyulunca, bu sefer "Sen’sin!" diye cevap verir ve kapı açılır. Bu hikâye, Kâb-ı Kavseyn sırrının en güzel şerhlerinden biridir. "Ben"lik iddiası, iki yayın arasını açar. Ne zaman ki kul, kendi "ben"liğini Hakk’ın "Sen"liğinde eritir, o zaman aradaki mesafe "iki yay aralığı kadar, yahut daha yakın" olur.
"Ben Kulum" Edebi: Kurbiyyetin Zirvesinde Kulluk
Mevlânâ Hazretleri'nin aşk ve vuslat dili, kulluğun ortadan kalktığı bir vehim doğurabilir. Hâlbuki Mevlânâ, Mesnevî'nin her satırında kulluk edebini daima ayakta tutar.
Onun için en büyük makam, "abdühû" yani "O'nun kulu olmak" sırrına ermektir. Mi'rac'ın zirvesinde, Kâb-ı Kavseyn'de Cenâb-ı Hakk, en sevgili Habibine "fe evhâ ilâ abdihî mâ evhâ" (Böylece kuluna vahyedeceğini vahyetti) buyurmuştur. O en yakınlık anında bile ona "kulum" diye hitap etmiştir. Demek ki kurbiyyetin zirvesi, kulluğun kemâlidir.
İnsân-ı Kâmil’in, yani Hakikat-i Muhammediyye’nin varisi olan kâmil insanın yolu, pervanenin ateşte yanıp yok olması gibi değildir. O, Hz. İbrahim gibi ateşe girer, ama ateş ona serin ve selametli olur. O, ateşin içinde yanmadan durabilen, Hakk ile olup halktan kopmayan, vuslatın sarhoşluğu içinde kulluk görevlerini unutmayandır.
İşte Kâb-ı Kavseyn’in Muhammedî mîzan’daki karşılığı budur. Bir yay, Hakk’ın mutlak tenzih yönünü, ulaşılmazlığını temsil eder. Diğer yay ise Hakk’ın halka olan teşbih yönünü, rahmetini, tecellî edişini temsil eder. Bu iki yayın birleştiği nokta, ne tam ayrılık ne de tam birleşmedir. Orası, hem ayrı hem bir olmanın sırrının yaşandığı bir berzahtır. Kul, o makamda Hakk’ı bütün âlemde tecellî hâlinde görür (teşbih), ama aynı zamanda O'nun hiçbir şeye benzemediğini bilir (tenzih).
Mesnevî, baştan sona bu tenzih-teşbih dengesi üzerine kuruludur. Bir yanda "Her şey O'dur" diyen bir vecd hâli, diğer yanda "Yalnız Sana kulluk ederiz" diyen bir niyaz şuuru vardır. Mevlânâ, sâliki vuslatın sarhoşluğuna davet eder, ama sonra onu "Ben kulum" diyen Peygamberî edebe geri çağırır. Zira en kâmil vuslat, sarhoşlukta kaybolmak değil, o vuslatın getirdiği irfan ile kulluk görevini en kâmil şekilde yerine getirmektir. Kâb-ı Kavseyn'in sırrı, yukarıda kalmak değil, oradan aldığı nuru aşağıya, halkın arasına indirmektir.
Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme
Kavramlar Ağında Kâb-ı Kavseyn
Bir kavramı anlamak, onu komşu olduğu diğer hakikatlerle birlikte mütalaa etmekle mümkündür. Kâb-ı Kavseyn, tek başına duran bir ada değil, bir hakikatler ummanındaki en yüksek zirvelerden biridir.
Bu makamın en temel komşusu, Hikmet’tir. Kâb-ı Kavseyn, kuru bir bilgi değil, bizzat tadılan bir hikmetin adıdır. Hikmet, eşyanın ardındaki ilâhî muradı idrak etme sanatıdır. Kâb-ı Kavseyn ise bu idrakin zirvesidir; vuslat içindeki ayrılık ve ayrılık içindeki vuslat hikmetinin tecellî ettiği yerdir.
Bu hikmetin en sistemli şerh edildiği eserlerden biri Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri’nin Fusûsu'l-Hikem’idir. Fusûs, Kâb-ı Kavseyn’in vücûd mertebeleri arasındaki yerini tayin eder ve bu makamın neden bir “birleşme” (ittihad) değil de, bir “yakınlık” (kurbiyyet) olduğunu ilmî bir dille izah eder. Dolayısıyla Fusûs, Kâb-ı Kavseyn’in hakikat haritasını önümüze seren bir rehber gibidir.
Kütüphanedeki Kaynaklar
Bu kütüphanenin temelini teşkil eden üç büyük kaynak, Kâb-ı Kavseyn hakikatine üç farklı pencereden bakar ve birbirini tamamlayan bir manzara sunar.
Mürşidimiz Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri’nin sohbetlerinde Kâb-ı Kavseyn, semâdaki bir hatıra olmaktan çıkar, sâlikin kalbinde yaşanan canlı bir hâle dönüşür. O, bu makamı bir yanda Hakikat-i Muhammediyye ile Hakikat-i İlâhiyye’nin vuslatı olarak anlatırken, diğer yanda bu vuslatın sâlikin “dâimî namaz” şuurunda nasıl tecrübe edileceğini gösterir. Terzibaba’nın dilinde Kâb-ı Kavseyn, harflerin sırrında, aşk şarabının lezzetinde, kıyam, rükû ve secde ahlâkında somutlaşır.
Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri, Fusûsu’l-Hikem’de meseleyi ilm-i bâtın ve vücûd mertebeleri zaviyesinden ele alır. Onun için Kâb-ı Kavseyn, Vücûd-ı Mutlak’ın zuhûra gelişinin en nazik noktasıdır. Şeyh-i Ekber, bu makamın nasıl hem “O” hem de “O’ndan gayrı” olduğunu, tenzih ve teşbihin nasıl birleştiğini açıklar. Fusûs, Kâb-ı Kavseyn’in kevnî yapısını ortaya koyar; aklın hayrete düştüğü “zıtların birliği”ni, hikmetin diliyle anlaşılır bir zemine oturtur.
Hazret-i Mevlânâ ise Mesnevî-i Şerîf’te Kâb-ı Kavseyn’i aşkın ve vecdin diliyle terennüm eder. Onun için Kâb-ı Kavseyn, maşukuna kavuşmak için yanıp tutuşan bir âşığın vuslat anıdır. Pervanenin ateşte kendini yok etmesi, damlanın denize kavuşması gibi sembollerle anlatır bu hâli. Mevlânâ, Kâb-ı Kavseyn’in bilgisini değil, ateşini, lezzetini ve sarhoşluğunu aktarır.
Değerlendirme
Kâb-ı Kavseyn, yalnızca Hz. Peygamber’in (s.a.v.) Mi’rac’ta ulaştığı tarihî bir menzil değil, aynı zamanda her bir sâlikin seyr-i sülûkunda hedeflemesi gereken bir kurbiyyet ufkudur. Bu makamın özü, kulluğun asla ortadan kalkmadığı bir yakınlık sırrında gizlidir; “iki yay aralığı kadar” ifadesi, ne tam bir ayrılığı ne de Zât’ta eriyip yok olmayı (ittihadı) ifade eder. O, Hakikat-i Muhammediyye’nin bir yüzünün Hakk’a, bir yüzünün halka dönük olduğu o mübarek berzahtır.
Bu üç büyük rehberin –Terzibaba, İbn Arabî ve Mevlânâ– anlatımları, bu tek hakikate üç farklı kapıdan girmemizi sağlar: Terzibaba ile hâl kapısından, İbn Arabî ile ilim kapısından, Mevlânâ ile aşk kapısından. Biri bu makamın nasıl yaşanacağını, diğeri ne olduğunu, öteki ise nasıl hissedileceğini öğretir. Mesele, bu üç pencereden de bakarak manzarayı bütüncül bir şekilde idrak edebilmek ve kendi gönül Mi’racımızın basamaklarını tırmanmaktır. Bu yolculuğun nihayeti, “O’nun gördüğünü kalbi yalanlamadı” âyetinin sırrına ermek, yani gözün ve aklın ötesinde, kalp ile müşahede etmektir. Cenâb-ı Hakk, cümlemizi bu idrake mazhar kılsın.