Kalp Gözü
İnsan sadece etten kemikten ibaret bir suret değildir. Zâhirde bir baş gözü vardır ki, âlemin renklerini, şekillerini, kesretini seyreder. Lâkin bu göz, eşyanın ardındaki mânâyı, formun içindeki ruhu görmekten âcizdir. Bu acziyetin başladığı yerde, Cenâb-ı Hakk’ın sâlike lütfettiği bir başka idrâk penceresi açılır ki, ona kalp gözü denir. Bu, bir organ değil, bir basîret hâlidir; körlüğün bittiği, hakikatin görülmeye başlandığı bir irfan makamıdır. Kalp gözü, dışarıyı değil, içeriyi; sureti değil, sîreti; eseri değil, Müessir’i müşahede etmenin adıdır. Terzibaba İrfan Mektebi’nin yolcuları için bu gözün açılması, seyr-i sülûkun hem gayesi hem de en büyük meyvesidir.
Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı
"Kalp gözü" terkibinin lügat anlamı "kalbin görme yetisi" gibi basit olsa da, tasavvuf ıstılahında derin bir hakikate işaret eder: Bâtınî idrâkin, yani hakikati perdesiz ve vâsıtasız olarak müşahede etme kabiliyetinin merkezidir. Bu göz, zâhir âleminin ötesindeki bâtın âlemine açılan bir kapıdır. Baş gözü eşyayı görür, kalp gözü ise eşyanın hakikatini.
Bu içsel görüşün Kur'ân-ı Kerîm'deki temel dayanaklarından biri, Fussilet Sûresi'nde bildirilmiştir. Cenâb-ı Hakk, kendi varlığının delillerini hem dış dünyada hem de insanın kendi iç dünyasında göstereceğini vaat eder. Bu iki seyrin, iki farklı göz ile yapıldığına Terzibaba Hazretleri işaret buyurur:
âyetinde “Âyetlerimizi afakta (ruhumuzun baş gözüyle) ve enfüste (nefsimizin kalp gözüyle) onlara göstereceğiz. O’nun hak olduğu, onlara tebeyyün etsin (açıkça belli olsun) diye. Rabbinin herşeye şahit olması kâfi değil mi?” bu hale işaret edilir.
Bu âyet, irfan yolunun seyrini iki ana damarda özetler: âfâk ve enfüs. Âfâk, dış âlem, yani kevnî âlemlerin tamamıdır. İnsan, bu âlemi "ruhun baş gözüyle" seyreder; gezegenleri, dağları, denizleri, canlıları inceler ve her birinde Hakk'ın sanatını, kudretini ve azametini görür. Bu, tefekkürün ilk mertebesidir. Ancak bu görüş, bir mesafeyi, bakan ile bakılan arasındaki bir ayrımı barındırır. Hakikatin tam olarak "tebeyyün" etmesi, yani apaçık ortaya çıkması için ikinci bir seyre ihtiyaç vardır: enfüsî seyir.
Enfüs, insanın kendi iç âlemi, nefs hakikatidir. Terzibaba Hazretleri'nin belirttiği gibi, bu âlem "nefsin kalp gözüyle" müşahede edilir. Âfâkî seyirde görülen bütün âyetlerin bir özeti, bir numunesi insanın kendi varlığında dürülmüştür. Kalp gözü açılan sâlik, dışarıda aradığı Hakk'ı kendi içinde bulmaya başlar. Âyetin devamındaki "O’nun hak olduğu, onlara tebeyyün etsin" ifadesi, bu kalp gözünün açılmasıyla gerçekleşen idrâk halini anlatır. Artık bilgi, zan veya tahmin seviyesinde değildir; müşahedeye, aynel yakîn bir görüşe dönüşmüştür. Hakikat, dışarıdan ispatlanması gereken bir şey olmaktan çıkar, içeriden doğan bir güneş gibi sâlikin bütün varlığını aydınlatır.
Bu enfüsî görüş, insanlık tarihinde kâmil mânâda Hz. İbrahim'de tecellî etmiştir. O, dış âlemdeki putları (yıldız, ay, güneş) reddederek, onların ardındaki asıl hakikate, batmayan ve kaybolmayan Vücûd'a yönelmiştir. Bu yöneliş, onun kalp gözünün açılışının hikâyesidir. Terzibaba Hazretleri, bu inceliğe dikkat çeker:
“Yakında onlara ufuklarda ve kendi nefislerinde olan âyetlerimizi göstereceğiz. Tâ ki onlar için, onun Hak olduğu ortaya çıksın.” [309] Kelâm-ı ilâhîsi bunu çok güzel anlatmaktadır. Burası dostluk yani hullet mertebesidir. Hz. İbrâhim’in halîl olması bu yüzdendir.
Kalp gözünün açılması, kişiyi Hakk'a "Halîl", yani dost kılmaktadır. Çünkü dost, dostunun sırrına âşinâ olandır. Baş gözüyle bakan herkes Hakk'ın eserini görür, ama kalp gözüyle bakanlar, Eserin ardındaki Dost'un muhabbetini ve yakınlığını hisseder. Hz. İbrahim, âfâktaki geçici ışıklardan yüz çevirip enfüsündeki hakikat güneşini bulunca, bu dostluk makamına erişmiştir. Sâlik için kalp gözünü açma gayreti, sadece bir bilgi edinme çabası değil, aynı zamanda Hakk ile ünsiyet kurma, O'na dost olma yolculuğudur.
Kalp gözü açıldığında görülen en temel hakikat, tevhid hakikatidir. Bu göz, kesret (çokluk) perdesinin arkasındaki vahdeti (birliği) görür. Baş gözü "ben" ve "öteki", "varlık" ve "yokluk" gibi ayrımlar görürken; kalp gözü, bütün fiillerin Fâil-i Mutlak'tan, bütün sıfatların Mevsûf-u Mutlak'tan ve bütün varlıkların Vücûd-u Mutlak'tan zuhûr ettiğini müşahede eder. Bu görüş, sâlikin varlık tasavvurunu kökünden değiştirir. Artık âlemde Hakk'tan gayrı bir fâil, O'ndan başka bir mevcûd görmez olur. Bu hâl, Kasas Sûresi'ndeki şu âyetle taçlanır:
Hali: Bu mertebenin tüm özellikleriyle hallenmeye gayret etmektir. Kasas Sûresi 88. âyetinde “Ve Allah ile beraber başka bir İlâh’a dua etme (ibadet etme). O’ndan başka İlâh yoktur. O’nun Zât’ı hariç herşey helâk olucudur. Hüküm O’nundur. Ve O’na döndürüleceksiniz.” bu hâle işaret vardır. Yaşantısı: Nefis mertebelerini bitirip, tevhid-i ef’âle varan kişinin sıfatı öncelikle kendi varlığında tevhidi oluşturmasıdır.
Bu âyet-i kerîme, kalp gözünün gördüğü nihâî manzarayı tasvir eder: "O’nun Zât’ı hariç herşey helâk olucudur." Baş gözü, eşyayı var ve kalıcı olarak görür. Kalp gözü ise, her an yok olmakta olan, varlığını ve devamını sadece Hakk'ın tecellîsinden anbean alan gölgeler olarak görür. Eşyanın kendi başına bir varlığı yoktur; onlar "helâk olucu", yani kendi zatlarında yok hükmündedirler. Bâkî olan, varlığı kendinden olan yalnızca Hakk'ın Zât'ıdır.
Kalp gözü açılan arif, bu hakikati yaşar. Kendi beşerî varlığının, vehmî benliğinin de bu "helâk olucu" şeyler arasında olduğunu idrâk eder. "Nefis mertebelerini bitirip, tevhid-i ef’âle varan kişi" olmak, bu idrâkin bir neticesidir. Artık "ben yaptım, ben gördüm, ben bildim" demez. Her fiilin, her görüşün, her bilginin ardındaki hakiki Fâil'in Hakk olduğunu müşahede eder. Bu, kişinin kendi varlığında tevhidi oluşturmasıdır. Kalp gözü, sâlike kendi hiçliğini ve Hakk'ın mutlak varlığını gösteren ilâhî bir ayna olur. Bu aynaya bakabilen, hem âfâkın hem de enfüsün sırrına vâkıf olur.
Terzibaba'nın Nazarıyla Kalp Gözü: Aslı ve Mertebesi
Tasavvuf yolunda her kavram, kuru bir bilgi yığını değil, bizzat yaşanacak bir hâlin, idrâk edilecek bir mertebenin adıdır. “Kalp gözü” bir organdan, etten kemikten bir parçadan bahsetmez. Bu, hakikati görmenin, eşyanın ardındaki sırra ermenin adıdır. Bu öyle bir görüştür ki, Cenâb-ı Hakk’ın Kur’ân-ı Kerîm’de vaat ettiği bir idrâk kapısıdır. Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri’nin irfan mektebinde bu kapının nasıl ve neden açıldığını anlamak için, meselenin temeline, varlığın zuhûr edişinin en başına inmek gerekir. Kalp gözü, sonradan takılan bir gözlük değil, varlığın kendi özünde, halk ediliş hamurunda mevcut olan bir basîret potansiyelidir.
Dış âlemi, yani âfâkı baş gözümüzle seyrederiz. Bir de iç âlemimiz, yani enfüs vardır. O iç âlemin seyri, ancak kalp gözüyle mümkündür. Cenâb-ı Hakk’ın Fussilet suresinde buyurduğu gibi, bu iki şahitlik birleştiğinde “O’nun hak olduğu” tebeyyün eder, yani açıkça belli olur. Tevhid, bu iki görüşün birleştiği yerin adıdır. Kalp gözü, bu birleşmeyi mümkün kılan bâtınî kuvvedir.
Nefsin Zuhûrunda "Lam" Harfinin Sırrı ve Basîret Gözü
Terzibaba Hazretleri’nin taliminde, kalp gözünün ne olduğunu anlamak, nefsin ne olduğunu anlamakla başlar. Nefs, sadece kötülüğü emreden bir güç değildir. Nefs, bir varlığın “kendilik” şuurudur, onun varlık sahasına çıkmış cüz’î kimliğidir. Bu kimlik, Zât-ı Mutlak’ın ilmî suretlerinden birinin, yani o varlığın A'yân-ı Sâbite’sinin kevnî bir yansımasıdır.
Bu “kendilik” şuuru, kendi hakikatini harflerin sırrına, ilm-i hurûfa dayanan derin bir öğretiyle idrâk eder. Terzibaba Hazretleri, bu oluşumu “Lam” harfinin sırrıyla açıklar:
NEFS oluşumu “Lam”ın sükunda kalmasıyla, kendindeki ilmi hakikatleri, hadisin simgesi olan “Lam” ın üzerinde açılan gözden müşahede etmiştir. (ْ ) (لْ) Bu NEFS oluşumunun basiret gözü, yani kalp gözü olmuştur. Basiret, ilimdir. İdrak, basiretle gerçekleşir. NEFS, kendini basiretiyle idrak eder.
Bu ifadelerdeki incelikler şunlardır:
- “Lam”ın sükunda kalması: Arapça’da “Lam” (ل) harfinin üzerine sükûn ( ْ ) konulduğunda, harf harekesiz kalır, bir sonraki harfe bağlanmaya hazır, edilgen bir hâl alır. Bu, varlığın kendi başına bir fiil sahibi olmadan, Hakk’ın tecellîsini kabule hazır, saf bir “ayna” olma hâlini simgeler. Varlık, kendi beşeriyet inadından, fiil iddiasından soyunup sükûna erdiğinde, hakikati görmeye hazır hâle gelir.
- “üzerinde açılan gözden”: Sükûn işareti ( ْ ), bir göze benzer. Nefsin kendi varlık iddiasından sükût ettiği o noktada, bir göz açılır. Bu, kalp gözüdür. Demek ki kalp gözü, “ben”liğin sustuğu yerde açılan bir idrâk penceresidir.
- “Basiret, ilimdir”: Kalp gözüyle görmek, hayaller, renkler, suretler görmek değildir. Kalp gözüyle görmek, bilmektir. Varlığın “kendindeki ilmî hakikatleri” bilmesidir. Her birimiz, Hakk’ın ilminde birer “kelime”, birer “mana”yız. Kalp gözü açıldığında, o öz mânâyı, o ilmî hakikati idrâk etmeye başlarız. Bu yüzden basîret, ilimdir. İdrâk, bu ilimle gerçekleşir.
- “NEFS, kendini basiretiyle idrak eder”: Kalp gözünün ilk gördüğü şey, dışarıdaki bir nesne değil, bizzat nefsin kendisidir. Nefs, bu gözle kendi hakikatine, nereden gelip nereye gittiğine, hangi ismin mazharı olduğuna dair bir ilm sahibi olur. Kendini bilmek (marifetü’n-nefs), Rabbini bilmenin (marifetullah) anahtarıdır denmesi bu sırdandır.
Her Varlığın Kendine Mahsus İdrâk Penceresi
Kalp gözü, her nefsin halk edilişinde mevcut bir potansiyeldir. Lâkin bu, her varlığın aynı şeyi, aynı genişlikte gördüğü anlamına gelmez. Her varlığın idrâk kabı farklıdır. Bu farklılık, o varlığın ezeldeki ilmî hakikatiyle, yani isti’dâdıyla alâkalıdır. Terzibaba Hazretleri bu inceliği şöyle ifade eder:
Yani her varlığın cüz’i oluşumu ancak kendini idrak ve müşahede edebilir, Ona açılan pencere yani basireti, ilmi kadardır. Her NEFS ancak NEFS’iyle kaimdir.
Bu ifadeler, Vahdet-i Vücûd hikmetinin temel derslerinden birini özetler:
- Cüz’î Oluşum ve Kendini Müşahede Etme: Her birimiz, Küll’ün bir cüz’üyüz. Bu cüz’î varlık, öncelikle ve ancak kendi sınırları dâhilinde bir idrâke sahiptir. İlk müşahedesi, kendi varlığıdır. Başkasını veya Hakk’ı müşahede etmesi bile, yine kendi idrâk aynasından yansıdığı kadardır.
- İlim Kadar Açılan Pencere: Kalp gözü, herkese aynı manzarayı gösteren tek bir pencere değildir. Her varlığın kendine ait bir penceresi vardır ve o pencerenin genişliği, o varlığın “ilmi” kadardır. Bu ilim, onun isti’dâdı, yani Hakk’tan ezelde aldığı kabiliyetidir. Bu sebeple bir arının basîreti, çiçeğin özünü görmekle sınırlıdır. Bir ârifin basîreti ise, o çiçekte tecellî eden el-Bârî, el-Musavvir, el-Latîf isimlerini görmeye kadar uzanır.
- “Her NEFS ancak NEFS’iyle kaimdir”: Bu cümle, her varlığın kendi hakikati üzerine kurulu olduğunu anlatır. Senin hakikatin ne ise, görüşün de o kadardır. Varlığın, idrâkinin temelidir. Bu yüzden tasavvuf yolu, varlığı (nefsi) yok etme değil, onu tezkiye ederek asli hakikatine erdirmektir. Nefs, asli hakikatine erdikçe, üzerindeki perdeler kalkar ve ait olduğu pencere genişler.
Vücûd Mertebeleri ve Kalp Gözünün Seyri
Kalp gözünün bu işleyişi, Terzibaba Hazretleri’nin üzerinde durduğu vücûd mertebeleri içinde daha da anlam kazanır. Varlık, Ahadiyyet mertebesindeki sırf Zât iken, Nefes-i Rahmânî ile isim ve sıfatlar âlemine tenezzül etmiş, Âdemiyyet mertebesinde ise tüm bu isimleri kendinde toplayan bir ayna olmuştur. Kalp gözünün seyri, bu tenezzül seyrinin tersine, bir urûc (yükseliş) seyrini takip eder.
Sâlik, önce baş gözüyle âfâktaki, yani kesret âlemindeki tecellîleri görür. Sonra bir mürşid elinde irfan eğitimiyle kalp gözünü, yani enfüsî görüşü açmaya çalışır. Bu göz açıldığında, sâlik artık dışarıdaki çokluğun, içerideki birliğin yansımaları olduğunu idrâk etmeye başlar. Bu idrâkin ilk büyük durağı, İbrahim Peygamber’in makamı olan “hullet” (dostluk) makamıdır.
Hakîkat mertebesinin başlangıcıdır. Kûr’ân-ı Kerîm’de, bu hakîkati ilk defa idrak edip yaşayan kimsenin İbrahim (a.s.) olduğu bildirilmiştir. “Yakında onlara ufuklarda ve kendi nefislerinde olan âyetlerimizi göstereceğiz. Tâ ki onlar için, onun Hak olduğu ortaya çıksın.” [309] Kelâm-ı ilâhîsi bunu çok güzel anlatmaktadır. Burası dostluk yani hullet mertebesidir. Hz. İbrâhim’in halîl olması bu yüzdendir.
Hz. İbrahim, batan yıldızlardan, aydan ve güneşten yüz çevirip, yüzünü “onları halk edene” çevirmişti. Bu, âfâkî delillerden enfüsî hakikate geçişin en güzel misalidir. Kalp gözü, batan ve değişen suretlerin ardındaki değişmeyen hakikati gören gözdür. Bu görüşe eren kimse, Hakk ile dost olur, çünkü artık O’ndan gayrı bir şey görmemektedir. Her şeyde O’nun âyetini müşahede etmektedir.
İrfânî Bir Eğitimle Bakışı Değiştirmek
Bu basîret, bu kalp gözü, kendi kendine kitap okuyarak açılmaz. Bu, bir ilim ve hâl eğitimidir; mutlaka bir bilenin, bir insân-ı kâmilin nezaretini gerektirir.
Bu görüşe sahip olmak için ise, gerçek bir irfan ehlinin nezaretinde güzel bir irfânî eğitim almak gerekmektedir.
Bu eğitim, sâlike yeni bir bilgi öğretmekten ziyade, onun bakış açısını değiştirmeyi hedefler. Zaten var olan hakikati görmesini engelleyen perdeleri kaldırmaktır. Bu yolculuğun parolası ise Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) duasıdır:
Bu hususta Peygamberimizin “Yarabbi eşyanın hakikatini bana göster!” demesi bize çok geniş ufuk açmaktadır. İrfânî olarak eşyanın hakikatinin, Hakk’ın hakîkati olduğunu anladığımızda; eşyaya bakışımız değişeceğinden, bu bakışın ismi kalp (gönül) gözünün açılmasıdır.
Kalp gözünün açılmasının tanımı, bakışın değişmesidir. Eşyayı, “eşya olarak” değil, “Hakk’ın hakikatinin zuhûru olarak” görmeye başlamaktır. Bir çiçeğe baktığında sadece bir bitki değil, Hakk’ın Hayy, Musavvir, Cemîl isimlerinin bir tecellîsi olarak görmektir. Bir insana baktığında çamurdan bir suret değil, ilâhî nefhanın taşıyıcısı, halifelik sırrının bir potansiyeli olarak görmektir.
Bu bakış değiştiğinde, dünya değişmez; ama senin için dünyanın mânâsı tamamen değişir. Daha önce seni bağlayan, hapishanen olan her şey, şimdi sana Hakk’ı gösteren birer pencereye dönüşür. Bu, kalp gözünün aydınlığıdır, göz aydınlığıdır. Bu, vehimlerden ve zanlardan kurtulup, hakiki îkan (kesin bilgi) ile görmenin adıdır. Terzibaba Hazretleri’nin irfan mektebinde kalp gözü, böylece varlığın kökenine, nefsin oluşumuna ve tevhidî idrâkin en yüksek mertebelerine bağlanan, merkezî bir hakikattir. O, sadece bir yeti değil, var olmanın gayesini gerçekleştiren ilâhî bir lütuf, bir idrâk nurudur.
Terzibaba Geleneğinde Kalp Gözü'in Yaşanması
Kalp gözü, yalnızca baş gözüyle görülen şekillerin ve suretlerin ötesine geçip, her şeyin iç yüzünü, hakikatini idrâk etme kabiliyetidir. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın varlığa kendi Zât'ından üflediği ruhun, yine kendi hakikatine şahit olma arzusunun bir tecellîsidir.
İrfan, kuru bir bilgi yığını değil, yaşanan, tadılan, hâl edinilen bir kemâl yolculuğudur. Kalp gözünün açılması da bu yolculuğun hem meyvesi hem de azığıdır. Bu, bir defalık bir hadise değil, ömür boyu süren bir idrâk eğitimi, bir bakış terbiyesidir. Bu terbiyenin merkezi ise, sâliki elinden tutup hakikate eriştirecek olan Mürşid-i Kâmil'dir.
"Yâ Rabbi, Eşyanın Hakikatini Bana Göster": Sâlikin Pusulası
Yola çıkan her sâlikin dilinde ve gönlünde olması gereken bir dua vardır ki, bu dua yolun tamamını özetler: Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) niyazı olan "Yâ Rabbi, eşyanın hakikatini bana göster!" duası. Bu dua, varoluşun en temel sorusuna verilmiş en samimi cevaptır. Sâlik bu duayla, baş gözüyle gördüğü bu kesret âleminin, bu binbir çeşit eşyanın arkasındaki birliği, hakikati talep etmektedir.
Bu talebin cevabı, yine Terzibaba Hazretleri'nin irfan mektebinden bizlere ulaşan bir sır ile aydınlanır.
Bu görüşe sahip olmak için ise, gerçek bir irfan ehlinin nezaretinde güzel bir irfânî eğitim almak gerekmektedir. Bu hususta Peygamberimizin “Yarabbi eşyanın hakikatini bana göster!” demesi bize çok geniş ufuk açmaktadır. İrfânî olarak eşyanın hakikatinin, Hakk’ın hakîkati olduğunu anladığımızda; eşyaya bakışımız değişeceğinden, bu bakışın ismi kalp (gönül) gözünün açılmasıdır. Ayrıca göz açılması, göz aydınlığı da olduğundan bu çok önemli bir noktadır.
"Eşyanın hakikati", o eşyanın kendinde duran, ondan ayrı bir "öz" değildir. Eşyanın hakikati, bizzat Hakk'ın hakikatinin o eşyadaki zuhûrudur, tecellîsidir. Bir çiçeğe, bir taşa, bir insana baktığında, artık sadece çiçek, taş veya insan görmezsin. O suretlerde tecellî eden Hayy ismini, Alîm ismini, Musavvir ismini, Vedûd ismini görmeye başlarsın. Bu "görüş", bu "idrâk", bu "anlayış" değişikliğinin adıdır kalp gözünün açılması.
Bu, bir anda olup biten sihirli bir hâdise değildir. Terzibaba Hazretleri'nin altını çizdiği gibi, bu, "gerçek bir irfan ehlinin nezaretinde güzel bir irfânî eğitim" gerektirir. Çünkü insan, vehimlerinin, zanlarının, nefsânî arzularının esiridir. İnsân-ı Kâmil, yâni mürşid, sâlikin bu vehim perdelerini tek tek kaldıran, ona bakmayı öğreten, gösterdiği her varlıkta Hakk'ın hangi isminin tecellî ettiğini talim ettiren bir ustadır. O, sâlikin elindeki paslı aynayı sabırla silerek, Ahadiyyet güneşinin ışığını yansıtabilecek hâle getiren bir sanatkârdır.
Gözün İdrak Nuru ve Mürşid-i Kâmil'in Vazifesi
Kalp gözünün açılması, olmayan bir şeyi var etmek değildir. O göz, her insanda potansiyel olarak mevcuttur. Cenâb-ı Hakk, Secde Sûresi'nde insana "kulaklar, gözler ve kalpler" verdiğini beyan eder. Buradaki "göz" ve "kalp", sadece et parçasından ibaret organlar değildir. Bunlar, bâtınî idrâk merkezleridir. Mesele, bu merkezleri örten gaflet pasını temizleyip, Terzibaba Hazretleri'nin ifadesiyle "gözün idrak nurunun faaliyete geçirilmesi"dir.
Bu nurun nasıl faaliyete geçeceğine Peygamber Efendimiz'in bir sözü ışık tutar:
Peygamber Efendimizin, “Kim ki beni hakîkatimle gördü” sözünde geçen idrakle görüşün ismi kalp gözü ile görmektir. Ancak bazı tasavvuf kitaplarında bu husus daha başka şekilde ve duygusallık hâli üzere olan bir görüş ile anlatılır. “Bu kişi şunu bunu şöyle veya böyle gördü” diye ifade edilir. Bu hâl, ender yaşanan hallerdendir. Pek kıyas yapılmaması lazımdır. Secde sûresi 9. âyetinde ve benzeri âyetlerde “Kulak, göz ve kalp” ifadesi geçer. Burada bahsedilen, “Göz ve kalb”, kalbin idraken gözünün açılmasıdır. Bunun oluşabilmesi için de gözün idrak nurunun faaliyete geçirilmesi lazımdır. Böylece kalp gözünün açılması bir irfâniyet meselesi ve eğitimidir.
Peygamber Efendimiz'i "hakikatiyle görmek", O'nun varlığında tecellî eden Hakikat-i Muhammediyye'yi, yâni Zât-ı Mutlak'ın ilk taayyünü olan o küllî aklı, o âlemlere rahmet olan nuru idrâk etmektir. Bu idrâk, kalp gözüyle olur.
Mürşid-i Kâmil, bu hakikatin günümüzdeki yaşayan aynasıdır. Sâlik, mürşidine baktığında sadece bir insan görmez; onun edebiyle, ilmiyle, hâliyle tecessüm etmiş olan Peygamberî ahlâkı, Muhammedi irfanı görür. Mürşidin görevi, sâlike acayip şeyler göstermek, onu birtakım duygusal hallere sokmak değildir. Terzibaba Hazretleri, bu tür "şunu gördüm, bunu gördüm" hikâyelerinin yolun esası değil, istisnai haller olduğu ve bunlara takılıp kalmanın tehlikeli olduğu konusunda uyarır. Asıl mesele, irfan eğitimidir. Mürşid, sâlikin idrak nurunu faaliyete geçirerek, onun kendi hakikatini ve eşyanın hakikatini bizzat kendisinin görmesini sağlar.
Rabıta: Tevhid Köprüsü mü, Şirk Tuzağı mı?
İrfan yolunda sâlikin mürşidiyle kurduğu bu derin bağın en hassas usûllerinden biri de rabıtadır. Rabıta, en basit anlamıyla "bağ kurmak" demektir. Sâlikin, mürşidinin manevi feyzinden istifade etmek için onunla bir bağ kurmasıdır. Ancak bu bağ, iki ucu keskin bir bıçak gibidir. Doğru kurulduğunda sâliki tevhide ulaştıran bir köprü olurken, yanlış kurulduğunda onu gizli şirk çukurlarına düşürebilir.
Terzibaba Hazretleri, bu tehlikeli sahada yürürken şu ölçüleri verir:
Namazda veya namaz dışında, mürşide rabıta yapmak oldukça tehlikeli bir durumdur. Rabıta yapılabilecek mürşidin vasıflarının iyi bilinmesi ve mürşid ismi ile bilinen kimsenin gerçek mürşid olup olmadığı hususunun ortaya çıkarılması lazım gelmektedir. Mürşid, rüşde ermek yani âkil bâliğ, reşit, er olmaktır. Bunların, beşerî nefislerini tezkiye ederek ilâhî nefse ve kendi varlıklarında kendi hakîkatlerine ulaşmış, bu halleri ile bekâ billâh (Hak’ta bâkî) ve “Hakk’la Hak” olması gerekmektedir.
Rabıta, bir şahsın suretine, beşerî kimliğine değil, o şahsın ulaşmış olduğu makama, onun varlığında tecellî eden hakikate yapılır. Eğer rabıta yapılan zat, kendi beşerî nefsini aradan çıkarmamışsa, yâni nefsini tezkiye edip Fenâfillah sırrına ererek Bekâ Billâh makamına ulaşmamışsa, o hâlâ "kendisiyle" vardır. Ona yapılan rabıta, Hakk'a değil, bir beşere yapılan rabıta olur ki bu, tevhidin zıddıdır.
Bunlara rabıta yapılabilir. Sadece ismi mürşid olup, hakîkatinde bu vasıfları olmayan kimselere hiçbir şekilde ve hiçbir halde rabıta yapılmaz. Eğer yapılırsa putperestlikten başka bir şey olmaz. Tehlikeli bir sahadır.
Bu sözler, meselenin ciddiyetini ortaya koyar. Put, sadece taştan veya tahtadan yontulmuş bir nesne değildir. Hakk'ın önüne geçirdiğin, O'nunla arana koyduğun her şey bir puttur. Eğer bir mürşid, sâliki kendisine bağlayıp Hakk'a ulaştırmıyorsa, o mürşid suretinde bir put hâline gelir. Gerçek mürşid ise bir ayna gibidir; sâlik ona baktığında kendini veya mürşidin şahsını değil, o aynada tecellî eden Hakk'ı görür. Kendini aradan çekebilen, varlığını Hakk'ın varlığında eriten zata yapılan rabıta, sâliki doğrudan Hakk'a bağlayan bir tevhid köprüsüdür.
"Hakk'la Hak Olmuş" Velîler ve Ziyaretin Edebi
Bu dünyadan göçmüş, "Hakk'la Hak olmuş" velîlerle bir bağ kurulabilir mi? Onların kabirlerini ziyaret etmenin bir anlamı var mıdır? Baş gözü, bir türbenin başında sadece bir mezar taşı görür. Kalp gözü ise, o toprağın altında yatan bedenin ötesinde, o bedende bir ömür tecellî etmiş ve şimdi mekândan münezzeh olan o manevi makamı, o hakikati hisseder.
Terzibaba Hazretleri, bu konudaki ölçüyü de net bir şekilde ortaya koyar:
Hayatta iken “Hakk’la Hak” olmuş, ömrü sonlanınca son zahir mekânı olarak türbesi kabrinin üzerine yapılan bir kişiyi hürmeten ziyaret etmekte bir mahsur yoktur. Ancak ifrata kaçmamak ve ilâhî nezaketi koruyarak ziyaret etmek gerekir. Bu tür ziyaretlerin çok faydası olacağı âşikârdır. Neticede ziyaret edenin kendisi de kabrin içine gireceği düşüncesi ile ibret nazarı ile bakarak, kendi akibetinin de aynı olacağını düşünür.
Kilit ifade, "hayatta iken Hakk'la Hak olmuş" olmasıdır. Mesele yine o zatın ulaştığı manevi mertebeye gelmektedir. Böyle bir zatın kabri, onun bu dünyadaki son zahirî mekânıdır ve o mekân, onun maneviyatının bir yansımasını taşır. Orayı ziyaret etmek, o manevi iklimden bir hisse almak demektir. Ancak bu ziyaretin bir edebi vardır: "ifrata kaçmamak" ve "ilâhî nezaketi korumak". Yâni, o velîyi bir ilâh yerine koymamak, ondan bir şeyler isterken onu Hakk'ın önüne geçirmemek, onun sadece bir vesile olduğunu bilmektir. Ziyaretin bir de ibret yönü vardır; ziyaret eden, o kabre bakıp kendi akıbetini düşünür.
Terzibaba Hazretleri, ölüleri bile ikiye ayırarak bu idrâkı daha da derinleştirir:
Dünyada insan suretinde yaşamış ve yaşamları sona ermiş olan kişilere ölüler denir. Bunlar ise iki türlüdür. Biri bu dünyada kendi hakîkatlerini anlayarak Hak’la Hak olmuş kimselerdir. Diğerleri ise ilahî yönünü ve kulluğunu unutup sadece bir beşer olarak ahirete intikal eden ölülerimizdir. İkinci sırada olanlar gerçekten dünya-ahiret ölmüş olduklarından, onlara kesinlikle rabıta yapılmaz.
Kalp gözünün farkı budur. Baş gözü bütün kabirleri aynı görür. Kalp gözü ise "diri ölüler" ile "ölümsüz diriler" arasındaki farkı bilir. Biri, sadece bir beşer olarak yaşamış, kendi ilâhî hakikatinden gafil olarak toprağa girmiştir; o, gerçekten ölmüştür. Diğeri ise, "Ölmeden evvel ölünüz" sırrına ermiş, nefsini öldürüp Hakk ile dirilmiş, "Hakk'la Hak olmuş" bir velîdir. O, bedeni toprakta olsa bile, hakikatiyle diridir.
Füsûsu'l-Hikem'de Kalp Gözü
İrfan yolunun büyük pîri, Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri'nin hikmet deryasında, "görmek" fiili bambaşka bir mânâ kazanır. Bu görme, hakikatin bâtınına nüfuz eden bir görüştür. Bu görüşün adı basîret, bu görüşün gerçekleştiği mahal ise kalptir. Füsûsu'l-Hikem'in sırrı, varlığa bakarken sadece var olanı değil, o var olanı var edeni, yani Hakk'ı müşahede etmektir. Görmek, çoklukta Bir'i, kesrette Vahdet'i seyretmektir. Bunu yapamayan göze, Şeyh-i Ekber'in lisanıyla "kör" denir.
Bu hikemî bakışın Kur'ânî temelini teşkil eden en mühim âyetlerden biri, İsrâ Sûresi'nde bizlere şöyle seslenir: "Bu dünyada kör olan, âhirette de kördür." Bu âyet, ârifler için bir hâl tespitidir. Buradaki "dünya", zâhir âlemidir; "âhiret" ise bu zâhirin bâtını, hakikatler âlemidir. Kim bu zâhir âleminde, eşyanın suretine takılıp onun hakikatini, yani Hakk'ın bir tecellîsi olduğunu göremezse, o kimse hakikatler âlemine karşı kördür. Ölüm, bu körlüğü tedavi eden bir ilaç değil, sadece beden perdesini kaldıran bir geçiştir. Kalp gözü burada açılmadıysa, orada da açılmayacaktır.
Bu mühim sırrı, kendi irfan mektebinin usûlünce Terzibaba Necdet Ardıç Efendi Hazretleri şöyle şerh eder:
Şu eşyanın hakikatini idrak etmeyen kimse yüz bin tane eşya görse de resimlerini de çizse yine de kördür. Neden, çünkü eşyanın hakikatini görmedi. Görmeyen de zaten kördür. Hani demişler ya “görene bunlar, köre ne” وَمَنْ كَانَ فِى هَذِهِۤ اَعْمَى فَهُوَ فِى الاَخِرَةِ اَعْمَى 17/72 “bu hayatı dünyevide ama olan kimseler ahirette dahi amadırlar”. Binâenaleyh bu âlemde iken kalp gözünden imkâniyye perdesi yani Hakk’ın dışında ne varsa onların perdesi ve beşeriye sıfatı gışâvelerini yani perdelerini atmak kaldırmak suretiyle ve ölüm anı dahi bedenin perdesi irtifâ'iyle yükselmesiyle rü'yet-i Hak sıfat-ı hâssasıyla yani Hakk’ı görme hususi sıfatıyle müşerref olmak gerekir. Nitekim Hak Teâlâ tereddüde dâir olan hadîs-i kudsîde: Cenab-ı Hakk ölüm hakkında kulumun canını alma hakkında tereddüt ettiğim kadar hiçbir şeyde tereddüt etmedim buyurur. "Ben mevti kötü gören mü'min kulumun ruhunun kabzında tereddüd ettiğim gibi, fail olduğum bir şeyde tereddüd etmedim.” Bu Cenab-ı Hakk’ın dahi bizler gibi irade gösterdiği ne kadar hayatın içinde olduğunu açık olarak gösteriyor. Bakın, “tereddüt ettim“ diyor, yoksa O’nun tereddütüne emir verdiği zaman “kün” ol der olur. Bakın O’nun tereddüt diye bir sorunu olmaz. Ama var ki bir hususta sadece bu hususta var ki bize açık olarak belirtiyor. Peygamberimizin lisanından kudsiyet olarak bildiriyor, bakın şeriat olarak değil. Hadis-i şerif değil. Hadis-i şerifler fiil manasındaki bilgileri verir, hadis-i kudsiler de kudsiyet bakın ismi üzerinde kudsi hadis, mukaddesiyetten bahseder, Allah’ın Zat’ı ile ilgili bilgiler verir, ki bu çok mühim bir Hakk’a gitme yolunda Hadis-i Kudsiler çok büyük yol açmaktadır, mesnet olmaktadır.
Eşyanın hakikati, Cenâb-ı Hakk'ın "el-Musavvir", "el-Latîf", "el-Hayy" gibi isimlerinin o eşyadaki tecellîsidir. O eşyanın varlığı, Hakk'ın Vücûdu'ndan ayrı, müstakil bir varlık değildir. O, Hakk'ın ilminde ezelden beri var olan bir "sabit hakikat"in (A'yân-ı Sâbite), Nefes-i Rahmânî ile dış âlemde zuhûra gelmiş hâlidir. Kalp gözü, çiçeğe baktığında bu sırrı görendir. Baş gözü çiçeği görür, kalp gözü ise çiçekte Hakk'ı müşahede eder. Bu görüşe sahip olmayan kimse, botanik âlimi de olsa, ressam da olsa, Terzibaba'nın ifadesiyle "kördür".
Bu körlüğün sebebi imkâniyye perdesidir. Bu, tasavvufun en derin kavramlarından biridir. Hakikatte, Hakk'ın Zât-ı Vâcib'ül-Vücûd'u dışında hiçbir şeyin kendi başına varlığı yoktur. Bütün âlemler, "mümkin'ül-vücûd"dur. "İmkâniyye perdesi", eşyaya bakarken onu Hakk'tan ayrı, kendi başına var olan, müstakil bir "şey" olarak görme yanılgısıdır. Bu perde, aklın ikiliğe, yani "yaratan" ve "yaratılan" ayrımına takılıp kalmasından doğar. Bu görüş, şirk-i hafînin (gizli şirk) ta kendisidir. Kalp gözünün açılması, bu perdenin yırtılmasıyla, yani "Lâ mevcûde illâ Hû" (O'ndan başka varlık yoktur) hakikatinin zevk edilmesidir.
Terzibaba, buna bir de "beşeriye sıfatı gışâvelerini" yani beşeriyet perdelerini ekler. Kibir, haset, ucûb (kendini beğenme), öfke, şehvet gibi nefsânî sıfatların her biri, hakikati görmemizi engelleyen birer perdedir. Bu perdeler kalkmadıkça, yani nefs tezkiyesi tamamlanmadıkça, kalp aynası saf bir hâle gelmez ve hakikatin nuru oraya yansımaz.
Bu perdeler kalktığında sâliki bekleyen müjde ise rü'yet-i Hak'tır, yani Hakk'ı görme şerefine nâil olmaktır. Bu, bir idrâktir, bir şuhûddur, bir tecellîdir. Sâlik, kendi varlığının ve tüm eşyanın varlığının Hakk'ın varlığında eridiğini, her şeyin O'nun isim ve sıfatlarının birer tecellîsi olduğunu zevken, hâl olarak idrâk eder. Artık bakan da O'dur, görünen de O'dur, görüş de O'dur. Bu, cem makamı'dır; zıtların birleştiği, bakanla bakılanın bir olduğu Tevhid sırrıdır.
Sohbetteki Hadis-i Kudsî ise bu meseleyi bambaşka bir boyuta taşır. Cenâb-ı Hakk'ın, mü'min kulunun canını alırken "tereddüt etmesi", Füsûs mektebinin tenzih ve teşbih dengesiyle anlaşılır. Bu ifade, Hakk'ın kuluna olan muhabbetinin, onunla olan yakınlığının en zirve ifadesidir. Mü'min kul, Hakk'ın tecellîgâhı olduğu için, Hakk adeta Kendi tecellîsini Kendi Zât'ına geri alırken bir muhabbet ve şefkat tereddüdü izhar eder. Bu, O'nun kulundan ayrı ve uzak bir Varlık olmadığını, tam aksine ona şah damarından daha yakın olduğunu gösteren en latîf delillerden biridir.
Terzibaba'nın Hadis-i Şerif ile Hadis-i Kudsî arasına koyduğu fark da mühimdir. Hadis-i Şerifler, fiiller âlemini, yani şeriatı düzenler. Hadis-i Kudsîler ise, "kudsiyetten", yani Zâtî hakikatlerden, Hakk'ın Kendi iç işleyişinden haber verir. Kalp gözünün görmek istediği de bu kudsî hakikatlerdir. Bu yüzden Hadis-i Kudsîler, Hakk'a giden yolda sâlikin en büyük mesnetlerinden biridir.
Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği
Kalp gözü, yalnızca bâtını gören bir pencere değil, aynı zamanda zıtları birleştiren bir Tevhid aynasıdır. O, aklın ikilik tuzağına düştüğü yerde, “hem o, hem bu, Bir’in yüzünden” diyen Cem makamı idrâkinin tecellî ettiği yerdir. Bu idrâk, özellikle mürid ile mürşid, fenâ ile bekâ, Hâlık ile mahlûk gibi birbirinin zıddı gibi duran hakikatlerin aslında nasıl bir bütünün iki yüzü olduğunu gösterir.
Tasavvuf yolunda sâlikin mürşide olan bağı rabıta olarak bilinir. Rabıta, müridin kendi fânî varlığını, Hakk’ın varlığında erimiş bir varlığa bağlayarak, o erime halinden bir pay alma cehdidir. Bu sebeple, bağ kurulan zatın makamı, rabıtanın sıhhatini belirler. Terzibaba Hazretleri bu nazik noktayı şöyle şerh eder:
İşte bir bakıma rabıtanın hakikati buraya dayanır. Bunun şartı en az fenafillah mertebesinde olması lazımdır kişinin yani kendi beşeriyeti ile değil Hakk’ın varlığında kendi hakikatini bularak var olması ve yaşamasıdır en az. Bakabillah da olması daha iyisidir tabi, eğer kişi o mertebede değil de oraya rabıta yapıyorsa putperestliğin ta kendisidir. Ve bu da 20. asırda acı bir haldir.
Fenâfillah, yani Hakk’ın varlığında kendi benliğini yok etme hali, bir mürşid için asgarî bir şarttır. Çünkü mürid, rabıta yaptığında, mürşidin şahsına değil, onun varlığında tecellî eden Hakk’a bağlanır. Mürşid, artık kendisiyle kâim bir “Abdullah” değil, Hakk ile kâim bir “Abd-i Hû” olmuştur. Bu mertebeye ulaşmamış, hâlâ kendi nefsinin kayıtları altında olan birine yapılan rabıta, bir puta tapmaktan farksızdır. Zira orada bağlanılan şey, Hakk’ın hakikati değil, bir başka mahlûkun fânî varlığıdır. Bu, Tevhid yolunda işlenebilecek en gizli şirk türlerinden biridir.
Kalp gözü açık olan sâlik, mürşidine baktığında bir beşer görmez. O, mürşidinin simasında, Hakk’ın tecellî ettiği bir mazhar, bir ayna görür. Mürşidin beşeriyeti, o ayna üzerindeki bir sır gibidir; bakanın gözü perdeliyse sadece sırrı görür, kalp gözü açıksa sırrın arkasındaki cemâli seyreder. Bu, zıtların birliğidir: Mürşid hem bir insandır (teşbih) hem de Hakk’ın tecellîsiyle o insanlık kaydından soyunmuştur (tenzih).
Bu idrâk, âlemin tamamına yayılan bir bakış açısıdır. Cenâb-ı Hakk, kendi gizli hazinesinin bilinmesini murad edip âlemleri zuhûra getirdiğinde, bu âlem O’nun cemâlini gösteren bir ayna olmuştur. Baş gözü, aynanın sadece yüzeyini görür. Kalp gözü ise aynanın kendisini değil, aynada yansıyanı görür. Terzibaba Hazretleri bu sırrı şöyle açar:
Bu gizli sırdan cemalimizi temaşa et eğer gözün varsa, buradaki gözden kasıt baş gözü değil kalp gözün varsa ancak kalp gözünün kapısı da gene bu gözlerimizdir yani bu gözlerimiz ile bir şey göreceğiz ki onun ne olduğunu tesbit edelim. Ama kalp gözümüz açık değilse sadece baş gözümüz açıksa o sadece kevni görür, halk edilmişleri görür, halk edilmişteki hakikati basiretimiz görür.
Kalp gözü, baş gözünü iptal etmez, bilakis onu bir kapı olarak kullanır. Dış âlemdeki bir çiçeği baş gözün görür. Bu, işin zâhir boyutudur. Eğer kalp gözün kapalıysa, o çiçek senin için sadece bir “çiçek”tir. Lâkin kalp gözün açıksa, o çiçekte Musavvir isminin nakşını, Hayy isminin tecellîsini, Latîf isminin lütfunu müşahede edersin. Baş gözünün gördüğü kevnî varlık, kalp gözünün gördüğü hakikat için bir delil olur. Halk edilmişteki hakikati gören, basîret sahibidir.
Kalp gözü kapalı olan, ikilik tuzağına düşmüştür. Bir yanda Hakk’ı, bir yanda halkı görür. Bir yanda Zât-ı Mutlak’ı, bir yanda O’ndan ayrı bir fıtrat olduğunu zanneder. Bu, hakikati çift görmektir; irfan dilinde buna “şaşılık” denir.
Eğer gözün yoksa, yani kalp gözün açılmamışsa öyle bil ki, körün önüne bir gevher vaz' ettik. Yani kör olan bir kimsenin önüne dünyanın en değerli elmasını koysanız neye yarar. Vâkıâ bütün bu esmadan ibaret olan taayyünâtı ızhâr ettik. Yani bütün isimlerden meydana gelen bu varlığı Zahir ismiyle zuhura getirdik. Fakat sen şaşı olma! Yani bir olan bu alemi iki olarak görme yani bir Allah var bir de bu tabiat var diye şaşı olup da bu alemi iki görme . Müsemmâ birden gayri değildir." Yani isim alan her şey Zat’ı mutlakın bir zuhurundan bir isminin, sıfatının zuhurundan başka bir şey değildir.
Âlem, Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinin ve sıfatlarının bir zuhûrudur. Hakikat ehli bilir ki, isim, Müsemmâ’dan (ismin işaret ettiği Zât’tan) ayrı değildir. “Ağaç” ismi, Zât-ı Mutlak’ın Hayy, Bâri, Musavvir gibi isimlerinin o şekildeki bir tecellîsinden ibarettir. Onun vücûdu, Hakk’ın vücûduna aittir. Kalp gözü açık olan, ağaca baktığında Müsemmâ’yı görür. Kalp gözü kör olan ise sadece ismi görür ve “Bu bir ağaçtır,” der. Sonra da “Şurada da Allah var,” diyerek ikiliğe düşer. Bu şaşı bakıştır.
Füsûs hikmetinin derinliğinde kalp gözü, bu şaşı bakışı tedavi eden, ikiliği bire indiren bir idrâk merkezidir. O, fenâ ile bekânın zıtlığını ortadan kaldırır; sâlik anlar ki, fenâ, bekânın içinde gizlidir. Kendi beşerî varlığında fenâ bulmadan, Hakk ile bekâbillah mertebesine eremez. En nihayetinde kalp gözü, Hâlık ile mahlûkun zıtlığını ortadan kaldırır. Bu, “mahlûkun varlığı Hâlık’ın varlığından başka bir varlık değildir” demektir. Bu, Tevhid’in zirvesidir.
Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Kalp Gözü
Hazret-i Pîr Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, hakikati yaşatır, hissettirir, sezdirir. Mesnevî, baş gözüyle okunan bir kitap değil, kalp gözüyle girilen bir âlemdir. Her bir hikâyesi, paslanmış kalp aynasını silmek için birer cilâdır. Hazret-i Mevlânâ, kalp gözünün ne olduğunu anlatmak yerine, o gözü açmanın yollarını gösterir; o göz kapalıyken insanın ne hâllere düştüğünü misallerle önümüze serer.
Onun nazarında kalp gözü, var olmanın hakiki hâlidir. Baş gözü, kesreti, yani çokluğu görür; kalp gözü ise kesretin ardındaki Vahdet’i, yani Bir’i ve birliği müşahede eder. Biri kılıfa, diğeri öze bakar. Mesnevî’nin tamamı, bu baş gözünün aldanışından kalp gözünün uyanışına doğru yapılan bir hicretin destanıdır.
Akl-ı Cüz'î'nin Sınırlarından Akl-ı Küllî'nin Vüs'atına
Hazret-i Pîr’in üzerinde en çok durduğu perdelerden biri, her şeyi ölçüp biçmeye çalışan küçük akıldır. O buna [Akl-ı cüz'î](/wiki/akl-i-cuzi) der. Bu akıl, dünya işlerini görmekte mahirdir. Lâkin iş, hakikat ilmine gelince, bu aklın pergelinin bacakları kırılır. Çünkü o, sadece bildiği, gördüğü, beş duyusuyla tecrübe ettiği âlemin içinde döner durur.
Kalp gözü, bu cüz'î aklın iflas ettiği yerde açılır. O, [Akl-ı küllî](/wiki/akl-i-kulli)nin, yani her şeyi kuşatan ilâhî aklın, peygamberlerin ve velîlerin aklının bir şûlesidir. Cüz'î akıl, "Nasıl?" ve "Neden?" diye sorar, şüpheyle yol almaya çalışır. Küllî akıl ise teslim olur, ilhamla görür. Mesnevî’deki nahivci (gramer âlimi) hikayesi bunun bir örneğidir. Bindiği gemideki gemicinin konuşmasındaki dil hatalarını düzelterek ona, "Sen ömrünün yarısını boşa geçirmişsin!" diye gururlanır. Fırtına çıkıp gemi batmaya yüz tutunca, gemici ona sorar: "Peki sen yüzme bilir misin?" Nahivci, "Hayır," deyince, gemici son sözü söyler: "Öyleyse sen ömrünün tamamını boşa geçirmişsin!"
Nahivcinin ilmi, akl-ı cüz'îdir. Yüzme bilmek ise, hakikat deryasında batmadan yol alabilmektir. Bu da ancak kalp gözünün idrâkiyle, Aşk ile, teslimiyet ile mümkündür. Cüz'î aklın bütün bildikleri, o fırtınalı denizde bir hiçtir. Kalp gözü, insanı boğulmaktan kurtaracak olan o "yüzme" bilgisidir. Bu yüzden Hazret-i Mevlânâ, aklın yerini bilmesini ister. Sâlik, akl-ı cüz'îsini bir binek gibi kullanmalı, ama hakikatin eşiğine vardığında o binekten inip içeri Aşk ile, gönül ile girmelidir.
Suretin Perdesi ve Sîretin Aynası
Kalp gözünün önündeki en kalın perdelerden bir diğeri, surete, yani dış görünüşe takılıp kalmaktır. Âlem, Hakk’ın isimlerinin ve sıfatlarının tecellî ettiği bir aynalar meclisidir. Baş gözü, sadece aynadaki sureti görür ve onu varlığın kendisi zanneder. Kalp gözü ise, aynaya değil, aynada görünen Sırra, yani o suretin ardındaki hakikate, Sîret’e bakar.
Hazret-i Pîr, bu hakikati karanlık bir odaya getirilen fil hikâyesiyle anlatır. İnsanlar elleriyle ona dokunarak ne olduğunu anlamaya çalışırlar. Biri filin bacağına dokunur, "Bu bir sütun gibi," der. Biri hortumunu tutar, "Bu bir oluk," der. Biri kulağını yakalar, "Bu bir yelpaze," diye hükmeder. Herkesin el yordamıyla edindiği bilgi, kendi açısından doğrudur; ama hiçbiri filin tamamını idrâk edememiştir. Onların ihtilafı, karanlıktan, yani basîretsizlikten kaynaklanır. Eğer ellerinde bir mum olsaydı, hepsi aynı şeyi görecek ve aralarındaki çekişme bitecekti.
O mum, kalp gözüdür. O mum, bir Mürşid-i Kâmil'in feyzi, Aşk'ın ateşidir. O ışık olmadan herkes, varlığın sadece bir parçasını tutar ve onu bütün zanneder. Kalp gözü açıldığında ise sâlik, bütün bu uzuvların tek bir Vücûda ait olduğunu görür. O zaman artık hırs, haset, kibir gibi karanlıklar dağılır. Çünkü anlar ki, kendisinin "sütun" dediğiyle, ötekinin "yelpaze" dediği, aynı hakikatin farklı tecellîleridir. Bu görüş, [Cem makamı](/wiki/cem-makami)nın, yani zıtların birliğinin idrâk edildiği makamın eşiğidir. Sâlik, suretlerin kavgasından kurtulup sîretin huzuruna erer.
Gözünü Aç ve Başka Bir Gözle Gör: Aşkın Kimyası
Mesnevî'nin her satırı, sâlike bir nida, bir çağrıdır: "Gözünü aç!" Bu, gaflet uykusundan uyanma, dünyaya olan kör edici bağlılıktan sıyrılma çağrısıdır. Hazret-i Mevlânâ, "başka bir göz"den bahseder. O göz, her insanın fıtratında mevcuttur, ama günahların, gafletin, nefsânî arzuların pasıyla örtülmüştür. O gözü açacak, o pası silecek olan kimya ise tek bir şeydir: [Aşk](/wiki/ask).
Hazret-i Pîr, "Aşk, ilâhî sırların usturlabıdır," buyurur. Usturlap, gök cisimlerinin yerini ölçen bir alettir. Aşk da, aklın ve duyuların erişemediği hakikat semasının sırlarını idrâk eden bir kalp aletidir. Aşk, öyle bir ateştir ki, girdiği kalpte "ben" ve "sen" ikiliğini bırakmaz, yakar kül eder. Geriye sadece O'nun varlığı kalır.
Mesnevî'nin ilk on sekiz beytinde feryat eden [ney](/wiki/ney), bu Aşk kimyasının en güzel sembolüdür. Ney, kamışlıktan, yani Asl'ından, Vahdet âleminden koparılmıştır. İçini yakan bu ayrılık hasretidir. Ama onun feryadının bu kadar tesirli olmasının bir sebebi daha vardır: içi boştur. Bir usta eline almış, içindeki bütün perdeleri oymuş, onu bomboş hâle getirmiştir. Ancak içi boşaltıldıktan sonradır ki, bir nefese, yani [Nefes-i Rahmânî](/wiki/nefes-i-rahmani)ye mahrem olmuş, Hakk’ın sırlarını terennüm etmeye başlamıştır.
Sâlikin kalbi de o ney gibidir. Aşk ateşi, sâlikin içini dünya sevgisinden, nefsanî arzulardan, "benlik" davasından boşaltır. Kalp, masivâdan, yani Hakk’ın gayrından boşaldıkça, Hakk’ın tecellîsine hazır bir ayna hâline gelir. Kalp gözünün açılması denilen hâdise, bu boşalmanın ve ardından gelen ilâhî doluşun ta kendisidir. Aşk, bakırı altın yapan bir kimyager gibi, topraktan halk edilmiş insanın çamurdan ibaret olan baş gözünü alır, onu nûrdan bir kalp gözüne dönüştürür.
Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme
Kavramlar Ağında Kalp Gözü
Bir kavramı anlamak, onu komşularıyla tanımakla mümkündür. Kalp gözü de tek başına duran bir ada değil, hakikat okyanusunda parlayan bir takım yıldızın üyesidir.
Kalp gözünün gördüğü şey, en başta Hikmet'tir. Hikmet, eşyanın ardındaki ilâhî muradı, varlığın sebebini ve gayesini bilmektir. Baş gözü eşyanın sûretini görür, akıl ise ismini ve işlevini bilir. Fakat kalp gözü, o eşyanın neden var olduğunu, Hakk'ın hangi isminin tecellîsi olduğunu idrâk eder.
Bu hikmetlerin en özlü şekilde beyan edildiği eserlerden biri, Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri'nin Fusûsu'l-Hikem adlı kitabıdır. Bu eser, açılmış bir kalp gözünün seyrettiği manzaraların bir haritasıdır. Dolayısıyla Füsûs, kalp gözünü açmak isteyen sâlik için bir rehber, gözü açılmış ârif için ise bir sohbet arkadaşıdır.
Kalp gözünün fiiline, yani görme eyleminin kendisine ise Müşâhede denir. Müşâhede, şâhid olmaktır. Bilmek değil, inanmak değil, bizzat görmek, tanık olmaktır. Sâlik, zikir ve fikir ile kalbini saflaştırdıkça, kalp gözünün önündeki perdeler kalkar ve Hakk'ın âlemdeki ve kendi nefsindeki tecellîlerine şâhid olmaya başlar.
Bu müşâhedenin sâlikin kalbinde oluşturduğu kesinlik ve sarsılmaz bilgi haline Aynel Yakin denir. Bilmenin üç mertebesi vardır: İlmel yakin, bir şeyin varlığını delillerle bilmektir. Aynel yakin, onu bizzat görmektir. Hakkel yakin ise o şeyle bir olmaktır. Kalp gözünün açılması, kişiyi ilmel yakin mertebesinden aynel yakin mertebesine taşır. İmanı, taklitten tahkike, bilgiden görüşe yükselir.
Bu görüşün ahlâka ve amele yansıması ise İhsan makamıdır. Cibril hadîsinde Peygamber Efendimiz (s.a.v.), "İhsan nedir?" sorusuna, "Allah'a, O'nu görüyormuşçasına ibadet etmendir. Her ne kadar sen O'nu görmesen de O seni görür," cevabını vermiştir. Bu "görüyormuşçasına" hâli, kalp gözünün işlevidir. Kalp gözü açık olan kimse, dâimâ Hakk'ın huzurunda olduğunun idrâkiyle yaşar. İhsan, açılmış bir kalp gözüyle yaşanan bir hayattır.
Nihayet, bütün bu yolların sonunda varılan menzil İrfan'dır. İrfan, "bilmek" demektir ama aklın ve naklin bilgisi değil; doğrudan doğruya kalbin tadarak, yaşayarak, görerek elde ettiği bilgidir. Ârif, Hakk'ı ve hakikati kalp gözüyle görerek bilir. İrfan, kalp gözünün topladığı ilâhî marifet hazinesidir. Bu sebeple kalp gözü, irfan kapısının anahtarıdır.
Kütüphanedeki Kaynaklar
Bu dijital kütüphanenin temelini oluşturan üç ana kaynak, kalp gözü hakikatine kendi meşreplerince ışık tutar.
Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri'nin sohbet ve eserlerinde kalp gözü, doğrudan doğruya varlığın ve insanın oluşum sırrıyla birlikte ele alınır. O, bu meseleyi "NEFS" kelimesinin harflerindeki sırlara, bilhassa "Lam" harfinin temsil ettiği basiret penceresine bağlayarak, bu mektebe has bir usûl ile açıklar. Terzibaba'ya göre kalp gözü, her varlığın kendi hakikatini idrâk etmesi için Zât-ı Mutlak tarafından ona bahşedilmiş aslî bir özelliktir. Mesele, bu gözün üzerindeki perdeleri irfan sahibi bir mürşid-i kâmilin rehberliğinde, "Yâ Rabbi, eşyanın hakikatini bana göster" niyazıyla çıkılan bir seyr u sülûk ile kaldırmaktır.
Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri'nin Füsûsu'l-Hikem'inde ise konu, daha vücûdî ve hikemî bir zemine oturur. Şeyh-i Ekber için kalp gözünün kapalılığı, ebedî bir körlüktür. "Bu dünyada kör olan, ahirette de kördür" âyetini bu mânâda yorumlar. Ona göre en büyük perde, varlığın kendi "imkâniyye"si, yani Hakk karşısındaki hiçliğini unutup kendine bir varlık isnat etmesidir. Füsûs'un derinliklerinde kalp gözü, zıt gibi görünenlerin birliğini (cem makamı) idrâk etme yetisidir. İbn Arabî, kalp gözünü, tevhîdin en incelikli meselelerinin anlaşıldığı bir idrâk mertebesi olarak sunar.
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri ise Mesnevî-i Şerîf'inde bu hakikati hikâyelerin ve şiirin kanatlarında uçurur. Mesnevî'ye göre kalp gözünü perdeleyen en kalın örtü, sûrete takılıp kalmak ve her şeyi cüz'î akılla (akl-ı cüz'î) ölçmeye kalkmaktır. Fil'i karanlık bir odada elleyenlerin hikâyesi, kalp gözü kapalı olanların hakikati nasıl parça parça anladığının misalidir. Mevlânâ için kalp gözünü açan anahtar, "Aşk"tır. Akıl, bu yolda tökezler. Fakat aşk, bütün perdeleri yakan bir ateştir. Onun üslubu, kalp gözünü bir bilgiyle değil, bir hâl ile, bir vecd ile açmaya yönelik bir davettir.
Değerlendirme
Kalp gözü şiirsel bir benzetme değil, ruhun hakikatleri idrâk eden gerçek bir melekesidir. Tıpkı baş gözünün renkleri ve şekilleri görmesi gibi, o da mânâları ve tecellîleri görür. Bu gözün açılması, kendiliğinden bir hadise değil; nefs tezkiyesini, bir mürşidin himmetini ve bakışı "yaratılmışlardan" "Yaratan'a" çevirme gayretini gerektiren irfânî bir yolculuğun meyvesidir. Bu göz açıldığında, kişi artık kâinata baktığında kesreti (çokluğu) değil, kesret perdesi ardındaki Vahdet'i (birliği) müşâhede eder. Bütün tasavvuf yolu, özünde, kalbin aynasını parlatıp üzerindeki tozları silerek bu içsel görüşü yeniden kazanma sanatıdır. Cenâb-ı Hakk, bizleri baş gözüyle birlikte kalp gözü de açık olan, baktığı her şeyde O'nun Esmâ'sının tecellîsini gören ve "eşyanın hakikati" sırrına eren bahtiyar kullarından eylesin.