Kıyamet
Kıyamet bahsi, ismini duyunca zihinlerde büyük bir sonu ve yıkımı canlandırır. Lâkin bu kelimenin zahirindeki korku perdesini aralayıp, ardındaki bâtınî müjdeye, yani “ayağa kalkış”a, şuurda dirilişe nazar edeceğiz. Terzibaba İrfan Mektebi’nin usûlü, korkutmak değil, uyandırmaktır. Kıyamet denilince anlaşılan, yalnızca kâinatın defterinin dürülmesi değildir; asıl kıyamet, insanın kendi gaflet uykusundan uyanıp, hakikati karşısında dimdik durduğu, kendine geldiği o “an”dır. Bu sohbet, o büyük sandığımız kıyametin aslında her an içimizde, her nefeste kopmaya hazır olduğunu ve sâlikin vazifesinin, o büyük mahşer kurulmadan evvel kendi küçük kıyametini yaşaması gerektiğini anlatma gayretidir.
Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı
Hakikat ilimlerinden bahseden bir eseri eline alırken, aklın ve nefsin bulanıklığından sıyrılmak gerekir. Zira bu sohbetler, zihnin oyunlarına değil, kalbin idrakine hitap eder. Nitekim Terzibaba Hazretleri bu konuda şöyle tavsiyede bulunur:
Muhterem okuyucularım; yine bu kitabı da okumaya başlarken, nefs’in hevasından, zan ve hayalden, gafletten soyunmaya çalışarak, saf bir gönül ve Besmele ile okumaya başlamanızı tavsiye edeceğim; çünkü kafamız ve gönlümüz, vehim ve hayalin tesiri altında iken gerçek ma’nâ da bu ve benzeri kitaplardan yararlanmamız mümkün olamayacaktır.
Hakikati anlamanın yolu, anlamaya hazır bir kalp ile yola çıkmaktan geçiyor. Gaflet uykusunun, vehim ve hayallerin sis bulutu dağılmadan, hakikatin güneşi gönül semasında parlamaz.
Kıyamet, Kur’ân-ı Kerîm’in en merkezî konularından biridir ve adını doğrudan Kıyâme Sûresi'ne vermiştir. Bu sûre ve onunla kardeş sayılan Tekvîr, İnfitâr ve İnşikâk sûreleri, kıyamet hadisesini âdeta gözümüzün önüne serer. İz-Efendi Babamız Necdet Ardıç Hazretleri’nin işaret ettiği gibi:
Peygamber Efendimiz: = her kim Kıyâmet gününe gözü görüyor gibi bakmak arzu ederse, (81) İzeşşemsü küvviret, (82) izessemâünfetaret, (84) izessemâünşakkat, Sûrelerini okursun. Buyurmuştur.
Bu hadîs-i şerîf, kıyametin sadece uzak bir gelecekteki bir olay olmadığını, Kur’an’ın diliyle bugünden tefekkür edilebilen bir hakikat olduğunu gösterir. Bu sûrelerdeki kevnî hadiseler, aynı zamanda insanın iç âleminde, nefs mertebelerinde yaşanacak büyük dönüşümlerin de birer işaretidir.
Kavramın lügat mânâsı, “ayağa kalkmak, dikilmek” demektir. Halk arasında ise dünyanın sonu ve insanların hesap vermek üzere yeniden diriltileceği büyük gün olarak bilinir. Bu, işin zahirî yüzüdür ve haktır. Lâkin irfan ehli, kelimenin kökündeki “kıyam et” (ayağa kalk) emrine odaklanır. Bu, tasavvuf lisanındaki ıstılahî mânâdır.
Kıyâmet kelimesi genel anlamda dünyanın sonu, kıyametin kopması diye ifade edilirken, özel anlamda ise (KIYAM-ET) yani ayağa kalk anlamında dır. Ayağa kalkmak ise, iki türlüdür. Biri fiziki mânâ da, yatmak veya oturmaktan kalkmak, diğeri ise akıl ve şuurda ayağa kalkmak, yani şuurlanmak, gafletten uyanıklığa yönelmektir.
Sülûk yolunun sırrı bu ikinci kalkışta gizlidir. Bu, şuur planında bir diriliştir; beşerî ve nefsanî sıfatların hükmü altında uyuklayan ruhun, ilâhî hakikatlere gözünü açmasıdır. Kişi, eski hâlinden pişmanlık duyarak kendini kınamaya (nefs-i levvâme) başladığında, kendi küçük kıyametinin ilk adımını atmış olur.
Bu büyük ve genel kıyametin vaktini ise insanoğlunun bilmesine imkân yoktur. Bu bilgi, yalnızca Hakk’ın katındadır. İnsanlar, Peygamber Efendimiz’e (s.a.v.) bu saati sorduklarında, gelen cevap hep aynı olmuştur:
يَسْأَلُكَ النَّاسُ عَنِ السَّاعَةِ قُلْ إِنَّمَا عِلْمُهَا عِندَ اللَّهِ وَمَا يُدْرِيكَ لَعَلَّ السَّاعَةَ تَكُونُ قَرِيبًا
(33/63) “Yes-eluke-nnâsu ani-ssâ’a(ti) kul innemâ ilmuhâ inda(A)llâh(i) vemâ yudrîke le’alle-ssâ’ate tekûnu karîbâ(n)”
(33/63) İnsanlar sana kıyametin vaktini soruyorlar. De ki: “Onun ilmi ancak Allah katındadır.” Ne bilirsin, belki de kıyamet yakında gerçekleşir.
Bu âyet, gaybı kurcalamayı bırakıp vazifemize odaklanmamız gerektiğini öğretirken, “belki de yakındadır” uyarısıyla hem kâinatın ömrü içindeki yakınlığına hem de her an kendi ölümümüzle kopacak olan şahsî kıyametimizin yakınlığına işaret eder. Nitekim “Ölen kimsenin kıyameti kopar” hadîs-i şerifi bu hakikati vurgular.
Bu ölüm ve “Allah’a dönüş” (ric’at) fikri, kıyamet düşüncesinin temelini oluşturur. Bakara Sûresi’ndeki “İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn.” (Biz Allah’a aitiz ve sonunda O’na döneceğiz) âyeti, sadece bir teselli cümlesi değil, bir irfan beyanıdır.
Tasavvuf hakîkatlerinden önemli bir hakikat daha ortaya gelmekte, “muhakkak biz Allah içiniz”. Bütün insânlar böyle der demiyor, bazı insânlar var ki bir zorlukla karşılaştıklarında bunu kolaylaştırmak için, “biz Allah içiniz”, yani Allah’ın zuhur mahalliyiz demek istiyor. Ve “yine biz O’na döneceğiz”, yani bu dünyaya geldik bir beşeriyet elbisesi giydik ama bizim aslımız ruhen Hakk’tır ve O’na döneceğiz, kısa bir süre sonra bu beşeriyetimizden çıkacağız, derler.
“Biz Allah içiniz” demek, “Biz, Hakk’ın tecellî ettiği birer ayna, O’nun isim ve sıfatlarının zuhur ettiği birer mahaliz” demektir. Ric'at, yani dönüş de, bu aynanın üzerindeki beşeriyet perdesinin kalkarak, aslına dönmesidir. Kıyamet, bu dönüş yolculuğunun hem son durağı hem de her bir durağındaki uyanış anıdır. Sâlik için önemli olan, o büyük gün gelmeden, “Kıyam-et!” emrine uyarak kendi içinde ayağa kalkmak ve hesabını bu şehâdet âleminde görmektir.
Terzibaba'nın Nazarıyla Kıyamet: Aslı ve Mertebesi
Kıyamet kelimesinin kökünde "kıyâm et", yani "ayağa kalk" emri vardır. Bu, sadece bedenlerin kabirlerinden kalkması değil, aynı zamanda şuurun gaflet uykusundan ayağa kalkmasıdır. Bize kıyametin ne zaman kopacağı değil, o kıyamete nasıl hazırlanacağımız, kendi kıyamımızı nasıl gerçekleştireceğimiz öğretilmiştir.
Terzibaba mektebinin irfan ufkundan bakıldığında kıyamet, gelecekte bir gün başlayıp bitecek tek bir hadise değildir. O, ucu bucağı Zât-ı Mutlak'ın ilminde saklı, başlangıcı ise insanın yeryüzü sahnesine çıkışına dayanan muazzam bir süreçtir.
Kıyamet Bir Süreçtir: Hz. Âdem'in (a.s) İnişiyle Başlayan Seyir
Genel kanının aksine, kıyamet süreci, kâinatın son perdesiyle değil, ilk perdenin açılışıyla, yani Hz. Âdem'in yeryüzüne halife olarak gönderilmesiyle başlamıştır. Bu hususta şöyle bir nakil bize yol gösterir:
Bir mânâsında mânâ âleminde, İdris (a.s.) mülâki olduğunda kendisine kıyâmet alâmetlerinden sormuştur. Bunun üzerine verilen cevapta, “Âdemin, (a.s.) yeryüzünde görülmesi kıyâmet alemetidir diye bildirmiştir. Çünkü kıyâmet Âdem nesli üzerine kopacaktır. Kıyâmet bir süreçtir hemen bir anda olup bitecek bir şey değildir. Kıyâmet süreci Peygamber Efendimize “ıkra’” gecesi başlayan Risalet süreci başlamıştır. Bu âlemler (6) künde olmuş, islâmiyetin başladığı (7) nci kün ile de kıyâmet süreci başlamıştır. O günden beri bizler dahil kıyâmet sürecinin içinde yaşamaktayız. Kıyâmet diye bahsedilen husus kıyametin sonu perdenin kapanmasıdır.
Bizler, kıyameti bekleyenler değil, kıyamet sürecinin tam ortasında yaşayanlarız. Hz. Âdem'in cennetten yeryüzüne "inişi", bir düşüş ya da ceza olarak değil, ilâhî senaryonun başlaması olarak görülmelidir. Cenâb-ı Hakk, Bakara Sûresi'nde "Bir kısmınız diğerine düşman olarak ininiz!" (Bakara, 2/36) buyururken, letâfet âleminden kesâfet âlemine bir nüzûlün haberini vermektedir. Bu iniş, Hakîkat-i İlâhiyye'nin (Âdem), Hakîkat-i Nefsiyye'nin (Havvâ) ve Hakîkat-i Vehîm ve Hayâliyye'nin (Şeytan) aynı varlık sahnesinde rollerini oynamaya başlamasıdır. Bu ilâhî oyunun adı kıyamet sürecidir ve sonu, bütün bu rollerin aslına dönmesiyle gelecektir.
Vücûd Mertebelerinin Nüzûlü ve Zâtî Tecellînin Zuhûru
Kıyamet sürecini doğru anlamak için varlık mertebelerini bilmek gerekir. Her şey, mutlak gayb olan Zât mertebesinden, isim ve sıfatların belirdiği Vâhidiyyet âlemine, oradan da fiillerin ve kesif suretlerin ortaya çıktığı şehâdet âlemine doğru bir iniş (nüzûl) seyrindedir.
İlk zuhûr yâni kesret mertebesi olan esmâ âleminde kurulan bu sahnede dört ma’nâ vardır: (1) Rabb, (2) Âdem, (3) melekler, ve (4) İblîs. Burası Hakk’a âit ma’nâların ilk defa kimlik kazandığı yerdir. Bu sahnenin yukarısında sıfât mertebesi vardır ki, orada varlıkların sadece ilmî oluşumları bulunur. Bu ilmî varlıklar esmâ mertebesine nüzûl edince latîf kimliklere kavuşurlar. Bir mertebe daha nüzûl ettikleri zaman ef’âl mertebesinde kesîf varlıklar olarak zuhûr ederler.
Cennette yaşanan o büyük hadise, aslında Sıfât mertebesindeki ilmî hakikatlerin, Esmâ âleminde latîf kimlikler kazanarak sahneye çıkmasıdır. Âdem, İblis, melekler; bunların hepsi, Hakk'ın kendi hakikatlerini zuhura çıkardığı ilâhî isimlerin birer mazharıdır. Bu iniş, son Resûl Hz. Muhammed (s.a.v.) ile kemâle ermiş ve O'nun vârisleri olan İnsân-ı Kâmil'ler ile kıyamete kadar devam edecek olan bir Zâtî tecellîdir.
Halîfelik zuhûru ile faaliyete başlayan Zâtî tecellî, son Resûl Hz. Muhammed (s.a.v.) ile kemâle ermiştir ve vârisleri ile bu kemâlât kıyâmete kadar devam edecektir.
Kıyamet, sadece bir yıkım değil, aynı zamanda ilâhî kemâlâtın tamamlanmasına hizmet eden bir süreçtir. İnsanın yeryüzündeki varlığı, bu kemâlâtın zuhur edeceği mahaldir.
Kıyametin Sembol Dili: Harfler ve Gök Cisimleri
İrfan mektebi, hakikatleri anlatırken sembollerin dilini kullanır. Kıyametin hakikati de harflerin ve gök cisimlerinin sırlarında gizlenmiştir. Hakk Teâlâ, kıyamet gününden bahsederken "Lâ uksimu bi yevmi'l-kıyâme" (Kıyâme, 75/1), "Kıyamet gününe yemin ederim ki" buyurur. Buradaki "Lâ" (لَا) edatı, bâtınında derin sırlar taşır.
لَا Lâ, ” Lâm” ve “Elif” harflerinden müteşekkildir. “Lam” Lahut-Ulûhiyet, “Elif” Ahadiyyet-Zât mertebesini ifade etmektedir.
"Hayır" anlamına gelen "Lâ" kelimesi bile, harflerine ayrıldığında bizi en yüce mertebelere götürür. "Lâm" harfi, ilâhî sıfatların ve isimlerin saltanat sürdüğü Ulûhiyet mertebesini, "Elif" harfi ise bütün bu sıfatların ve isimlerin ötesindeki, kayıt kabul etmeyen mutlak birlik olan Ahadiyyet-Zât mertebesini remzeder. Kıyamet, işte bu "Lâm" ile ifade edilen sıfat ve isimler saltanatının sönüşü, her şeyin aslı olan "Elif"e, yani Ahadiyyet'e döndüğü gündür. Terzibaba Hazretleri bu sırrı şöyle açıklar: "Kıyâmet; zâtın zuhuru, sıfât saltanatının sönüşü.”dür.
Elif, yani Ahadiyyet hakikati, bütün varlığın temelidir.
Âlemlerin aslı olan (Ahadiyyet’ül ayn) bütün âlemlerde her zerrede ve âlemin bütün fertlerinde (ayn’ı) ile mevcuttur. Onun olmadığı bir varlık! Varlık, olamaz. Bir varlığın varlık olabilmesi, Onun o varlıktan tecelli ve zuhur etmesiyle mümkündür.
Kıyâme Sûresi'nde geçen "Güneş ve Ay bir araya getirildiği zaman" (Kıyâme, 75/9) âyeti de bu sembolik dilin bir başka örneğidir. Burada Ay ve Güneş, sâlikin iç âlemindeki hakikatlerin birer yansımasıdır.
Ay (Kamer) hayal ve vehim bunun aslı olan Nuru Muhammedi - Hakikat-i Muhammedi, Güneş ise enaniyyet yani kibirdir, bunun aslıda Hakikat-i İlâhiye güneşidir. Kamer-Nuru Muhammedi ile beden varlığı aydınlanır, Hakikat-i İlâhi güneşi ile hayali vücûd eriyip yok olur ve yerine hakiki olanı gelir.
Ay (Nûr-ı Muhammedî), Güneş'ten (Hakîkat-i İlâhî) aldığı ışığı yansıtır. Sâlikin varlığı da başlangıçta Peygamber Efendimiz'in nuruyla aydınlanır. Yolun sonunda, "Güneş ile Ay birleştiğinde", yani sâlikin kendi varlık ışığı, aslı olan Hakikat Güneşi'nin içinde eridiğinde, sâlikin kendi büyük kıyameti (kıyâmet-i kübrâ) kopmuş olur. Enaniyet güneşi batar, Hüvviyet güneşi doğar. Bu, hayalî vücudun eriyip hakiki varlığın ortaya çıkmasıdır ve Cem makamı'dır.
Perdenin Kalkışı: Küçük, Büyük ve Anlık Kıyametler
Kıyametin bâtınî mânâsı, perdelenme (hicâb) halinin zıddıdır. Perde, Hakk'ın Cemâl tecellîsinin çekilmesiyle oluşur. Kıyamet ise o perdenin kalkması, hakikatlerin apaçık ortaya çıkmasıdır.
Bâtınen ise, Cemâlullâh'ı müşâhededen mahrûm kalmaktır; tıpkı tatlı su çekilince geride kurumuş bir vâdî kaldığı gibi, Cemâl tecellîsi çekilince geride perdelenme ve ayrılık ateşi kalır. Hakk Teâlâ buyurmuştur: " Kellâ innehum an Rabbihim yevmeizin le mahcûbûn " ( Hayır! Onlar o gün Rablerinden perdelenmiş olacaklardır ) (Mutaffifîn 83/15).
Dünyada bu perdenin arkasında yaşayanlar için kıyamet, perdenin kalkmasıyla yaşanacak bir hüsran günüdür. Arifler içinse bu perde zaten sülûk esnasında aralanmıştır. Onlar için kıyamet, korkulan bir son değil, vuslatın ta kendisidir. Bu yüzden irfan yolunda kıyametin farklı mertebeleri vardır:
Ma’lûm olsun ki, kıyâmetin envâ’ı vardır: Birincisi: Her ân ve saatte vuku' bulan kıyamettir... Buna “teceddüd-i emsâl” derler... İkinci kıyâmet: Mevt-i tabîî ve ıztırârîdir. Nitekim (S.a.v.) Efendimiz “Ölen kimsenin kıyâmeti kopar” buyurulur. Üçüncü kıyâmet: Mevt-i irâdî ve ihtiyârîdir... bu hâle “kıyâmet-i suğrâ" tesmiye ederler. Dördüncü kıyâmet: Ârifîn-billâh hazarâtına fenâ-fillâh ve bekâ-billâhdan sonra vahdet-i tâmme... zuhûrudur. Ârifın nefsinde vâki' olan bu tecellîye de “kıyâmet-i kübrâ” derler. Beşinci kıyâmet: Bilcümle kâinât için mev’ûd olan kıyâmettir...
Bu tasnifi şöyle özetleyebiliriz:
- Anlık Kıyamet: Âlemlerin her an yok olup yeniden var olmasıdır (teceddüd-i emsâl).
- Zorunlu Kıyamet: Her canlının tadacağı ecel ile gelen ölümdür (mevt-i ıztırârî).
- İradî Kıyamet (Küçük Kıyamet): Sâlikin "Ölmeden evvel ölünüz" sırrına mazhar olarak, kendi iradesiyle nefsani arzulardan ölmesidir (mevt-i irâdî). Bu, "kıyâmet-i suğrâ" yani küçük kıyamettir.
- Büyük Kıyamet: Arifin, fenâfillah (Hakk'ta yok olma) ve bekâbillah (Hakk ile var olma) makamlarına ererek kendi benliğini tamamen ortadan kaldırmasıdır. Bu, kesretin (çokluğun) tamamen eriyip Vahdet'in (birliğin) tecelli ettiği "kıyâmet-i kübrâ"dır.
- Küllî Kıyamet: Bütün kâinat için vaat edilen, dünyanın sonu ve mahşer günüdür.
İrfan yolunun gayesi, beşinci kıyameti korkuyla beklemek değil, üçüncü ve dördüncü kıyametleri bu dünyada "peşin" olarak yaşamaktır. Asıl hüsran, kıyamet gününde Hakk'ın huzuruna perdelenmiş olarak çıkmaktır. Asıl saadet ise, daha bu dünyadayken kendi kıyametini koparıp, perdeleri kaldırıp, Cemâlullâh'ı müşâhede edenlerden olmaktır.
Terzibaba Geleneğinde Kıyamet'in Yaşanması
İrfan yolunun yolcusu için kıyamet, sadece yarını beklenen bir hadise değil, bugün yaşanması gereken bir hâldir. Fahr-i Âlem Efendimiz'in (s.a.v.) "Ölmeden evvel ölünüz" ve "İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar" buyrukları, bu sırrın anahtarıdır. Sâlik için kıyamet, gaflet uykusundan şuurla ayağa kalkmak, vehim ve hayal dünyasında ölü gibi yatarken, hakikat ile dirilmektir.
Bu diriliş, bir sülûktur. Bu yolculukta her bir menzil, bir önceki hâlin kıyametidir. Terzibaba geleneğinde kıyamet, korkuyla beklenen bir son değil, aşk ile arzulanan bir başlangıçtır; beşeriyetin kabuğunu kırıp hakikî insaniyete doğmaktır.
'Ölmeden Evvel Ölünüz': Sâlikin Kendi Kıyametini Koparma Gayreti
Tasavvuf yolu, kişinin kendi kıyametini kendi iradesiyle koparma sanatıdır. Umum için ölüm, mecbûrî bir sondur; sâlik için ise ihtiyârî, yani iradeyle seçilen bir diriliştir. Sâlik için en büyük kıyamet, kendi ölümüdür.
Aslında küçük kıyâmet olarak belirtilen ifâde bizim bireysel varlığımız açısından büyük kıyâmettir. Çünkü bir kere öldükten sonra tekrar dünyâya gelme şansımız olmadığı için ölümümüz bizim için büyük kıyâmettir. Bu şekilde düşündüğümüzde Âyet-i Kerîme’nin bize hitâbı şöyledir, “Ey bu kitâbı okuyan kişi iyi bil ki öleceksin. Hayalinde ne zaman ölürüm diye hiç düşünme, eninde sonunda öleceksin ve bunun sana vaktini bildirmedim ki, bunun kendine çok yakın olduğunu bil.”
Bu hakikat, sâlikin yol haritasını çizer. Madem bu dünyadan bir kere gidilecek, o halde o "büyük kıyamet" gelmeden evvel, bu dünyada iken o uyanışı tatmak gerekir. "Ölmeden evvel ölmek" budur. Bu, bedeni öldürmek değil; nefsin sahte ilahlığından, vehmin ve hayalin esaretinden iradeyle vazgeçmektir. Bu, bir "uyanma" gayretidir.
Burada batını anlamda kıyametten anladığımız kişinin kıyametini koparması, “ölmeden evvel ölmesidir. Yani kişi ölmeden evvel ölmesi gerektiğine iman ediyordur ve buna hazırlanıyordur. Resûlüllah’ın (s.a.v) “ölmeden evvel ölünüz” sözünün imânıyla. “ insânlar uykudadır, ölünce uyanırlar” sözünün rahatsızlığını duyar ve bu uykudan beşeriyetiyle ölmeden evvel uyanmanın gayreti, hazırlığı içine girer.
Asıl hazırlık, kişinin kendi acziyetini, hiçliğini idrak edip her fiilin Fâil-i Mutlak'ı olan Hakk'a ait olduğunu görmesiyle başlar. Bu idrak, sâlikin ilk kıyametidir. Bu, Nefs-i Emmâre'nin, yani kendini ilahlaştıran nefsin saltanatının yıkıldığı andır. Bu yıkılışın ilk adımı ise, pişmanlık kapısından geçmektir.
Kıyamet Sûresi ve Nefs-i Levvâme: Pişmanlığın Diriltici Gücü
Cenâb-ı Hakk, Kur'ân-ı Kerîm'inde Kıyâmet Sûresi'ne yemin ile başlar ve hemen ardından bir yemine daha şahit oluruz:
لَا أُقْسِمُ بِيَوْمِ الْقِيَامَةِ وَلَا أُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ “Lâ uksimü bi yevmil kıyâmeti. (1) Ve lâ uksimü binnefsillevvameti. (2)” Meâlen: “ Kıyâmet gününe ve pişmanlık çeken nefs-e yemin ederim. “ (Kıyâmet, 75/1-2)
Hakk Teâlâ'nın, Kıyamet Günü ile Nefs-i Levvâme'yi (kendini kınayan nefs) peş peşe zikredip ikisine de yemin etmesi, aralarındaki derin bağı gösterir. Nefs-i Levvâme, sâlikin sülûk yolundaki ilk uyanış durağıdır. Kişi, bu mertebeye gelince bir pişmanlık duymaya başlar. Yaptığı hataları görür, kendini kınar. Bu rahatsızlık, ruhun uyanış sancısıdır. Bu, kişinin kendi içindeki mahşerin, kendi küçük kıyametinin başlangıcıdır.
Demek ki; Hakk Teâlâ Hz. “ nefs-i levvâme” ye o kadar çok değer veriyor ve bizim dikkatimizi çok açık olarak bu istikamete çekmek istiyordur. Birimsel kişiliğinin gelişmesi için bu mertebe de yüzünü (nefs-i mülhime) ye çeviren kimsenin oraya ulaştığında, (nefs-i levvâme) si nin kıyâmeti kopmuş olur. Böylece onun ahlâkından kurtulur, kendine ve Hakk’a doğru bir daire daha yaklaşmış olur.
Sâlikin pişmanlığı, Hakk'tan uzak düştüğü, kendi vehmine kapılıp varlık iddia ettiği için duyduğu bir sızıdır. Bu pişmanlık bir ateştir; Emmâre'den kalma kötü ahlâkları yakan bir ateştir. Bu yüzden Nefs-i Levvâme'nin hali, korku ile ümit (HAVF ve RECA) arasında gidip gelmektir. Hz. Yunus'un (a.s.) balığın karnındaki hali, bu mertebenin en güzel misalidir. Kurtuluşu, o karanlıklar içinde kendi aczini ve hatasını itiraf etmesiyle olmuştur: "Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke innî küntü mine'z-zâlimîn" (Senden başka ilah yoktur, Sen münezzehsin, şüphesiz ben zalimlerden oldum). Bu nida, bir Levvâme nidasıdır ve bir diriliş duasıdır.
Sülûk Yolunda Küçük Kıyametler ve Rûha Yazılan Ameller
Sâlik, Nefs-i Levvâme'nin ateşinde pişip bir üst mertebeye geçtiğinde, Levvâme'nin kıyameti kopmuş olur. Sülûk, bir dizi küçük kıyametler silsilesidir. Her bir nefs mertebesi aşıldığında, bir önceki mertebenin anlayışları ölür ve sâlik yeni bir idrakle yeniden doğar.
Kişinin ferdi kıyâmeti birçok kez kopmakta. Her mertebe yükseldiğinde bakış açısı değişir, bir alt mertebedeki bilgilerin kıyâmeti kopar ve artık geçersiz olur.
Tıpkı ilkokul çocuğunun bildiklerinin, üniversite profesörü için basit kalması gibi, sâlik de her makam atladığında bir önceki makamdaki anlayışının sığlığını görür. Bu, sâlikin dünyada iken yaşadığı bir haşr u neşr halidir.
Bu sürecin en mühim noktası, bu dünyada kazanılan idrakin ve yaşanan hallerin doğrudan ruha kaydedilmesidir. Dünya hayatı, ruhun üzerine amellerin ve ilmin nakşedildiği bir levha gibidir. İlim, sadece beyinde kalırsa, bir hâle dönüşmezse, bizim malımız olmaz.
Kişinin çeşitli şekillerde aldığı ilim önce beyne geçer eğer beyin üzerinde olan bu ilim yaşanırsa rûha geçer ve kaydedilir. Kayda geçmez ise bizim malımız olmaz. Âhiret yaşantısında beynin aracılığı olmadığından dolayı yeni bir şey alınarak rûha kaydolunması mümkün değildir. Ancak hedeflediği hale kişi çok çok yaklaşmış ise bu durumda mânâ âleminin görevlileri bir başka yoldan onu oraya ulaştırıyorlar. Bu nedenle bizler için dünyâ kadar değerli bir mahal yoktur.
Asıl iflas, ruh levhasını boş bırakarak, Hakk'ı tanıma istidadını kullanmadan bu âlemden göçmektir. Sâlikin her anı, bu yüzden bir kıyamet hazırlığıdır. Her zikir, her sohbet, her hizmet, ruha kazınan birer nuranî harftir.
Mürşid, Zikir ve Şahitlik: Kıyamet Gününe Gözü Görüyor Gibi Bakmak
Bu çetin yolculukta sâlike yol gösteren bir Mürşid, yolunu aydınlatan bir zikir ve ulaşması gereken bir hedef olan şahitlik makamı vardır. Mürşid, sâlike her mertebenin "küçük kıyametini" nasıl koparacağını öğreten bir rehberdir. Lâkin mürşidin görevi kapıyı göstermektir; kapıdan geçmek müridin işidir.
Ne aldıysa aldı, bu kadar hoş görü de yeterli bundan sonra her kese açık olan siteden ne alabilirse alsın Cenâb-ı Hakk yolunu mübarek eylesin. Gene bir şeyler sorarsa vaktinin olmadığını yukarıdaki misaller istikametinde bir daha soru sormaması üzerine uygun bir dille bildirirsin.
Bu sözler, bir Mürşid-i Kâmil'in, müridini kendi kanatlarıyla uçmaya teşvik etmesidir. Mürid, aldığı dersi hayata geçirmekle, onu ruhuna nakşetmekle mükelleftir. Edeb ve teslimiyetle yol alır.
Bu nakşetme ameliyesinin en temel aracı ise zikirdir.
Zikir, şuurlu varlıkların (insân) kendi hakîkatleri yönünden hakîkat-i ilâhiyye’yi özlerinden hatırlamalarıdır.
Zikir, "Elest Bezmi"nde verdiğimiz sözü hatırlamaktır. Gaflet, bu sözü unutmaktır. Zikir ise bu unutkanlık uykusundan uyanmaktır. Zikir devam ettikçe, sâlikin iç âleminde kıyametler kopar ve sonunda hakikat güneşi doğmaya başlar.
Bu güneş doğunca, sâlik artık "bakan" değil, "gören" olur. Âleme bakarken kesretin (çokluğun) ardındaki Vahdet'e (birliğe) nazar eder. Bu, müşahede yani şahitlik halidir.
“Gözü görüyor gibi bakmak” bir müşahede “şahitlik” işidir, Âyet-i Kerîme’lerin hakikatlerine ve tesir sahalarına bu ciddiyet ve anlayış ile yaklaşmamız gerekmektedir, belki o zaman gerçek Kûr’ân-ı Kerîym’i okumaya başlamış olabiliriz.
Artık o, "Eşhedü" (şahitlik ederim) kelimesinin hakikatini yaşamaya başlar. Şâhid (şahit olan) kendisi, meşhûd (şahit olunan) ise Hakk'ın tecellîleridir. Bu makama eren için kıyamet, korkulan bir gün olmaktan çıkar; her an yaşanan, Hakk'ın yeni bir şe'nde (iş ve tecellîde) zuhûrunu şühûd etme (doğrudan görme) hâline gelir.
Terzibaba irfan mektebinin sâlik için çizdiği yol, kıyameti beklemek değil, kıyameti yaşamaktır. Bu yaşam, Nefs-i Levvâme'nin pişmanlığıyla başlar, sülûk boyunca devam eden küçük kıyametlerle olgunlaşır, zikrin nuruyla aydınlanır ve Mürşid'in rehberliğinde müşahede ufkuna ulaşır.
Füsûsu'l-Hikem'de Kıyamet
Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri’nin hikmet deryası olan Füsûsu’l-Hikem'e daldığımızda, Kıyamet kelimesinin dar bir çerçeveye hapsolduğunu fark ederiz. Kıyamet, irfan mektebinde sadece gelecekte kopacak bir hadise değildir. O, varlığın her anında işleyen, kevnî bir kanun, bir diriliş ve bir hesaplaşma sırrıdır.
İlk kapı, her an yaşanan kıyamettir. Buna ehl-i irfan, teceddüd-i emsâl yani "benzerlerin her an yenilenmesi" der. Varlık, donmuş, sabit bir yapı değildir. O, her an Hakk'ın tecellîsiyle yeniden zuhûra gelen bir akıştır. Bu akış, Nefes-i Rahmânî'nin kesintisiz bir şekilde yayılmasıyla olur.
Eğer bu nefes-i rahmânî bir an kesilse âlemler diye bir şey ortada kalmaz. Nasıl ki lamba yanıyorken düğmesini kapattığımızda elektriği kesilip sönerse işte buna benzer olarak. Nefes-i rahmânî her an yeni yeni tecellîler ile “Müceddid emsal/benzer yenilenme” denilen olay ile sürekli yayılmaktadır. Bu yenilenme o kadar serî bir şekilde ve hızla olmaktadır ki farkında olamıyoruz. Ancak bu bir an ölme ve bir an dirilme olayı hayâtın devâmını sağlamaktadır.
Her an bir âlem ölüyor ve bir âlem diriliyor. İşte bu, varlığın dokusuna işlenmiş en temel kıyamettir. Bu anlık ölüp dirilmeyi idare eden ilâhî kuvvetlere melekler deriz.
İkinci kapı, her birimizin mutlaka tadacağı ferdî kıyamettir: mevt-i ıztırârî, yani zorunlu ölüm. Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) "Ölen kimsenin kıyameti kopar" buyruğu bu sırra işarettir.
Peki, bu yüzleşmede tecellî eden adalet ve rahmet hangi esasa göredir? Şeyh-i Ekber, A'yân-ı Sâbite (sabit hakikatler) meselesini önümüze koyar. Her varlık, bu âleme zuhûr etmeden evvel, Hakk'ın ilminde sâbit bir hakikate, bir istidada sahiptir. Âlemde ne zuhûr ediyorsa, bu sâbit hakikatin talebine göre zuhûr eder.
Binâenaleyh, âlemde zuhûr eden her bir şey, ayn-ı sâbitenin isti'dâd-ı zâtîsine tâbi'dir. Ve bu isti'dâd-ı zâtî, Hak Teâlâ'nın ilmindeki şuûnât-ı zâtiyye ve niseb-i ilâhiyye'nin bir cüz'üdür. Ve bu cüz', mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddüldür.
Bu sırrı anladığımızda, kıyamet günündeki rahmet ve gazabın keyfî olmadığını anlarız. Herkes, kendi ezelî istidadının neyi talep ettiyse onunla karşılaşır. Hakk, sadece o ezelî istidadın talebini yerine getirir.
Bu hakikatin bir misali, Füsûs'un Zekeriyyâ Fassı'nda karşımıza çıkar. Zekeriyyâ (a.s.), "Mâlik" isminin bir tecellîgâhıdır. Kıyamet gününün adı "Yevmü'd-dîn"dir ve o günün sahibi "Mâlik-i Yevmi'd-dîn" olan Hakk'tır. O gün, hem rahmetin hem de nikmetin (gazap) en kâmil şekilde zuhûr ettiği gündür.
Ma'lûm olsun ki, Zekeriyyâ (a.s.)ın müdebbiri olan ism-i hâss “Mâlik” ism-i şerîfidir... Çünkü onun vücûd-ı şerîfi “yevmü'd-dîn” gibi oldu; ve “kıyâmet” ma'nâsına olan “yevmüd-dîn”de Hakk'ın kemâl-i mâlikiyyeti zuhûr ettiği cihetle Hak Teâlâ “yevmüd-dîn”e Mâlik ism-i şerîfini muzâf kılıp, sûre-i Fâtihada مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ (Fatiha, 1/4) [Yevmü'd-dînin Mâliki] buyurdu; binâenaleyh Cenâb-ı Zekeriyyâ rahmet ve nıkmetin zuhûru husûsunda yevmü'd-dînin ahvali ile mütehakkık olduğundan, yevmü'd-dîn menzilesinde oldu.
Zekeriyyâ Aleyhisselâm'ın hayatı, adeta küçük bir kıyamet sahnesidir. Hakk, ona rahmetiyle tecellî edip Yahyâ'yı (a.s.) lütfetmiş, ama aynı zamanda nikmetiyle de tecellî edip şehit edilmesine müsaade etmiştir. Bu, zıtların birliğinin, yani Cem makamının bir dersidir.
Bu Cem makamının anlaşılması en zor tecellîlerinden biri de Firavun'un durumudur. Şeyh-i Ekber, Kur'ân'ın bâtınına inerek, onun son andaki imanının sıhhatine ve kurtuluşuna işaret eder. Firavun, boğulma anında, tam bir teslimiyetle "İsrailoğullarının iman ettiğinden başka ilah olmadığına iman ettim" demiştir.
Ve Fir’avn’ın îmânı nass-ı Kur’ân ile sâbittir. Bu îmânın makbûliyetine mebnî, onun nârda ebedî kalmayacağına da karâin-i kur’âniyye vardır. Bu îmânın merdûdiyetine ve nârda hulûduna dâir nass-ı Kur’ânî olmadığı gibi karâin-i kur’âniyye de yoktur.
Kur'ân'da Firavun ve kavmi için geçen azap ayetlerindeki "onlar" zamiri, Firavun'un kendisine değil, ona tâbi olan kavmine ("âl-i Fir'avn") râci görülür. Çünkü kavmi, Firavun'un şahsını ilahlaştırmıştır. Firavun ise son anda bu perdeden kurtulmuştur.
Fir'avn bu hükümde dâhil değildir. Çünkü âhir vaktinde îmân etti. Fakat onun âli ve avenesi, Fir'avn gibi, îmâna mübâşeret edip “Biz Benî İsrâîl'in îmân ettiği şeye ve Mûsâ ve Hârûn'un Rabb'ine îmân ettik” demediler. Belki Fir'avn'ın mazharında rubûbiyyet-i cüz'iyye-i arazıyye ile zâhir olan Rabb-i mukayyede îmân ettikleri hâlde fevtoldular.
Bu mesele, bizi ilâhî rahmetin mahiyetini düşünmeye sevk eder. Şeyh-i Ekber, Şîs Fassı'nda iki tür rahmetten bahseder:
Ve minah-i esmâiyyeye gelince: Ma'lûmun olsun ki, muhakkak Al- lah Teâlâ hazretlerinin halkına olan menhı, O'ndan onlara rahmettir; ve onun hepsi esmâdandır. Ya dünyâda rızk-ı lezîzden tayyib gibi; yevm-i kıyâmette de hâlis olan rahmet-i hâlisadır... Veyâhud şürbünü râhat ta'kîb eden devâ-i kerîhin şürbü gibi, rahmet-i mümtezicedir; ve o da atâ-yı ilâhîdir.
Birincisi, "rahmet-i hâlisa"dır; saf ve hoştur. İkincisi ise "rahmet-i mümtezice"dir; yani karışık rahmet. Acı bir ilaç gibidir; elem verir ama sonunda şifaya kavuşturur. Günahkâr müminlerin veya Firavun'un çekeceği azap, bu ikinci türden bir rahmettir. O azap, bir intikam değil, bir arındırma, bir şifadır.
Bu bâtınî ilimlerin kaynağı, Peygamberlerin Mührü olan Hz. Muhammed'in (s.a.v.) velâyet yönüdür. Bu velâyetin en kâmil vârisi ise Hâtem-i Evliyâ'dır (Velîlerin Mührü).
Ve hâtem-i rusül Efendimiz... yevm-i kıyâmette enbiyâ arasında şefâat mes'elesi mütereddid olduğu vakit, şefâat yine ona râci' olacağı için, bâb-ı şefâatin fethi hususunda Ademoğullarının efendisidir... Zîrâ hâtem-i evliyâ hâtem-i rusül Efendimiz'in ahkâm-ı şerîatına ahsen ve ekmel bir vech ile tâbi' ve hatmiyette onun vâris-i ekmeli olduğundan... cemî'-i hakāyıkı câmi' olan hakîkat-i muham- mediyyede müteayyin olup, hâtem-i rusülün bâtını olan bu makāmdan ifâza ve imdâd ettiği için dahi, bâtında onun hasenesidir.
Füsûsu’l-Hikem nazarında Kıyamet, bir sondan ziyade bir başlangıç, bir ifşa, bir hakikatle yüzleşme anıdır. O, her an teceddüd-i emsâl ile kâinatta; her nefsin ölümüyle ferdî hayatta; ve sâlikin nefsinde mevt-i irâdî ile her an yaşanan bir diriliştir.
Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği
Kıyamet bahsinin daha derinlerine, hakikatin kalbine, yani zıtların birliğine, Cem makamı sırrına doğru bir seyre çıkalım. Kıyamet, en nihayetinde bütün perdelerin kalkıp, hakikatlerin çırılçıplak ortaya döküldüğü "yevmü'l-keşf", yani açığa çıkma günüdür. Bu açığa çıkış, aklın alıştığı ikilikleri ortadan kaldırır.
O gün, Hakk Teâlâ, her bir zümreye kendi inancının, kendi tasavvurunun suretinde tecellî eder. İbn Arabî hazretleri, bu hakikati bir hadîs-i şerîfe dayanarak izah ederler. O gün Hakk, bir surette tecellî edip "Ben sizin Rabbinizim!" dediğinde, bir kısım insanlar "Hayır, sen bizim Rabbimiz değilsin" diyeceklerdir. Çünkü o tecellî, onların daracık akıllarında kurdukları ilâh tasavvuruna uymamaktadır. Sonra Hakk, onların beklediği surette tecellî edince, "İşte sen bizim Rabbimizsin!" diyerek secdeye kapanacaklardır. Şeyh-i Ekber bu durumu şöyle şerh eder:
Yevm-i kıyâmette Rab-bü'l-âlemîn (Tebâreke ve Teâlâ) hazretleri bir ednâ sûrette tecellî edip "Ben sizin Rabb'inizim!” der. O'nu görenler “Biz senden Allâhʼa sığınırız ve biz Allâh'a hiçbir şeyi teşrîk etmeyiz!” derler. Bu hâl iki veya üç defa vâki' olur. Nihayet Allâhü Zülcelâl hazretleri onların i'tikādlarının sûretlerine göre tecellî buyurur. Bu hâlde “Sen bizim Rabbimizsin!” derler. İşte keşf ve ayân sâhibi bunu zevkan bilir; ve mü'min-i müslim dahi böyle olduğuna îmân eder.
Burada iki yol ayrımı belirir. Birincisi, keşf ve ayân sahiplerinin, yani âriflerin yoludur. Onlar bu hakikati bizzat tadarak, yaşayarak bilirler. Onlar için bu bir şühûd, yani doğrudan görme halidir. İkinci yol ise teslim olmuş müminin yoludur. O, bu hakikati görmese bile haber verildiğine iman eder. Lakin ârif, her surette tecellî edenin aynı "Hüve" (O) olduğunu bilir ve hiçbir tecellîyi inkâr etmez.
Bu meseleyi daha iyi anlamak için Şeyh-i Ekber'in ayna misalini hatırlamalıyız. Vücûd, yani varlık, tek bir ayna gibidir. Bakanlar ise o tek aynada kendi suretlerini veya kendi inançlarının suretini görürler.
Ve eğer sen mü'min isen muhakkak kat'â bildin ki, tahkîkan Hak Teâlâ yevm-i kıyâmette bir sûrette tecellî edip bilinir. Ba'dehû ondan bir sûrete tahavvül edip bilinir. Hâlbuki O, mütecellî olandır; her bir sûrette O'nun gayrı yoktur; ve ma'lûmdur ki bu sûret, o diğer sûret değildir. İmdi sanki ayn-ı vâhide âyîne makāmında kāim oldu. Binâenaleyh nâzır, onda Hak hakkındaki mu'tekadının sûretine nazar ettikde, onu bilir ve ona ikrar eder; ve onda kendi mu'tekadının gayrını görmek tesadüfü vâki' oldukda, onu inkâr eder.
Ayna tektir, ama içine bakanın çokluğunca suretler belirir. İşte Vücûd-ı Mutlak da böyledir. O, bütün itikatları, bütün suretleri kendi Zâtında barındıran, ama hiçbir suretle kayıtlı olmayan o tek hakikattir. Kıyamet, bu tek aynanın ve içindeki sayısız yansımanın sırrının ayan beyan ortaya çıktığı gündür.
Bu zıt gibi görünenlerin birliği, âlemin işleyişinin tenzih-teşbih dengesi üzerine kurulu olduğunu gösterir. Bahar mevsimi, bu hakikatin en güzel misallerindendir. Bahar gelince, Cenâb-ı Hakk'ın rahmeti genel bir tecellî olarak yeryüzüne yayılır. Bu çağrıya her varlık kendi özündeki istidat ile cevap verir.
Nitekim bu âlemde mevsim-i bahar bir tecellîden ibârettir; ve bu tecellî-i âmm “Neniz var?” suâlinden ibârettir. İşte bu tecellî-i âmm netîcesinde gül ve diken ve tatlı ve acı meyve ağaçları cevâblarını verip: “Bizim isti’dâdımız budur, bunları getirdik” derler. Binâenaleyh herkesin sâik ve şâhidi kâffe-i mevâtında kendisi ile berâber olan isti’dâd-ı zâtîsidir.
Gül, kendi A'yân-ı Sâbitesi neyi gerektiriyorsa onu zuhura çıkarır; diken de kendi hakikatini ortaya koyar. İkisi de aynı "Bahar" nidasına cevap vermektedir. Kıyamet günü de işte böyle topyekûn bir bahardır. O gün hiç kimse kendinden başkasını suçlayamayacaktır.
Bu hakikatleri idrak eden ârifin hali ise bambaşkadır. O, "Ölmeden evvel ölünüz" sırrına ermiş, kendi küçük kıyametini koparmıştır. Ruhu, bedenine galip gelir. Bu öyle bir haldir ki, ârifin ruhaniyetle latifleşen bedeni, aynı anda birden çok yerde görünebilir.
Nitekim kibâr-ı evliyâullâhın menâkıbında bir zamanda muhtelif mahallerde huzûr ve muhtelif sûretlerde zuhûr gibi pek çok ahvâlin vukūu naklolunmuştur ki, bunların cümlesi rûhun şânındandır. Ve böyle bir kimsenin kuvâ-yı tabîiyyesi, kuvâ-yı rûhâniyyesinde mahv ü müstehlek olur.
Bu sırra erenler için Mevlânâ hazretleri ne güzel söyler: "İmdi kıyâmet ol, kıyâmeti gör! Her şeyi görmek için bu şarttır." Yani, kıyametin ne olduğunu anlamak istiyorsan, önce kendi nefsini yıkarak bir kıyamet yaşa ki, o büyük kıyametin hakikatini görebilesin.
Bu tam bir teslimiyet ve tek bir Mahbûb'a odaklanma halidir. Namazda başka yöne dönmenin, yani "iltifat"ın yasaklanmasının bâtınî manası da budur. İltifat, kalbin Kâbe'sinden, yani Hakk'ın müşâhedesinden ayrılıp başka şeylere yönelmesidir.
Ve işte bundan dolayı, Hak Teâlâ namazda iltifattan nehyetti. Zîrâ iltifât, abdin namazından şeytanın kaptığı bir şeydir. Binâenaleyh onu mahbûbu- nun müşâhedesinden mahrûm eder. Belki eğer Hak, bu mültefitin mahbûbu olaydı, namazında vechi ile kıblesinin gayrısına iltifât etmezdi.
Kıyamet gününde her yöne dönüp "Rabbimiz kim?" diye arayanlar, dünyada iken kalpleri sürekli iltifat halinde olanlardır. Kalbini tek bir Kıble'ye döndürenler ise o gün her surette tecellî edenin kendi Mahbûbları olduğunu tanıyacaktır.
Bu yüce tecellîler, Peygamberlerin ve onların vârisleri olan İnsân-ı Kâmil'in gönüllerine iner. Onların kalbi, cilalanmış bir ayna gibidir; ilâhî tecellîleri saf ve berrak bir şekilde yansıtır.
Ve peygamberlerin gönüllerine dahil olan kimselerin, onların şerefli kalplerine inen ilahi tecellilerden (yansımalardan) istidatları (kabiliyetleri) kadar nasipleri vardır. Onun için peygamberlerin varisleri olan insân-ı kâmillerin gönüllerini kazanmak, Hakk Yolcuları için en birinci vazifedir.
Bu yüzden sâlik için en mühim vazife, bir İnsân-ı Kâmil'in gönlüne girmek, onun sohbetinde bulunmak, onun aynasından hakikate bakmaktır. Çünkü o gönül, kıyamet sırlarının, zıtların birliğinin tecellî ettiği yerdir.
Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Kıyamet
Ulu Pîr Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerinin hikmet deryasında Kıyamet, korkulacak bir sondan ziyade, hakikatin tecellî ettiği, perdelerin kalktığı, sahtenin asıldan ayrıldığı bir "gün"dür; bir uyanıştır.
Hakikatin Tecellî Günü: Altın ile Bakırın Ayrıldığı Vakit
Kıyamet, hakikatin doğrulmasıdır. Dünyanın aldatıcı gölgeleri altında gizlenen ne varsa, o gün ayan beyan ortaya çıkar. Hazret-i Pîr, bu durumu gündüzün eşyayı göstermesi misaliyle anlatır:
Yani, kızıl olan bakır ile sarı olan altının güzelliğini gündüz gösterdiği gibi; bakır hükmünde olan şakî (Allah'ın rahmetinden uzak düşen kişi) ile altın hükmünde olan saîdin (Allah'ın rahmetine kavuşan kişi) güzelliklerini kıyamet ortaya çıkaracağı için, Yüce Allah kıyamete "gün" ifadesini ekleyerek "kıyamet günü" dedi. Nitekim ayet-i kerimede, يَوْمَ تَبْلَى السَّرَائِرُ فَمَا لَهُ مِنْ قُوَّةَ وَلاَ نَاَصْر (Târık, 86/9) buyrulur. Çünkü kıyamet gününde herkesin iç yüzü ortaya çıkacak ve bütün sırları açığa çıkacaktır.
Bu dünya hayatı, bir gece gibidir. Gecenin karanlığında bakır da parlar, altın da. Kıyamet, bu karanlığı yırtan "sabah"tır. O gün, Hakk'ın mutlak adalet nuruyla her şey kendi hakikatine göre aydınlanır. Târık Sûresi'nde buyurulduğu gibi, o gün "sırlar yoklanacaktır."
Nemmâmların boş torbalı ve utangan olarak Ayaz'ın odasından şâh tarafına geri dönmeleri enbiyâ (aleyhimü's-selâm) hakkında onların berâetini ve pâkliklerinin zuhûru vaktinde sû'-i zan sâhibleri gibi ki, "O günde yüzler çok beyaz ve çok yüzler kara olurlar." (Al-i İmrân, 3/106) Ve Hak Teâlâ'nın" Allah üzerine kizb eden kimseleri görürsün ki, onların yüzleri kara olur" (Zümer, 39/60) kavli beyânındadır.
Kıyamet, yüzlerin aklandığı ve karardığı gündür. Bu, derinin rengi değil, mânevî bir hâlin dışa vurmasıdır. Hakikatle yaşayanların yüzü nurlanır, yalanla yaşayanların yüzü ise kendi bâtınlarının karanlığıyla kararır.
Hayaller Çarşafı ve Sırların Ortaya Çıkışı
Hakikati görmemize engel olan, Hazret-i Mevlânâ'ya göre "hayâlât" ve "vehimler"dir. Dünya hayatı, bu hayallerin dokuduğu bir perdedir. Kıyamet, bu perdelerin yırtıldığı, hayallerin dağıldığı ve hakikatin çıplak bir şekilde ortaya çıktığı andır.
Velâkin bu hayâlât içinde gizli bir tezvir vardır. Görmez misin ki, filân mahalle gidip pişmân olursun ve orada fâide bulurum zannettim, bulamadım dersin. Şimdi bu hayâlât kadınların çarşafları gibidir; ve çarşafların içinde bir kimse mahfîdir. Vaktâki hayâlât ortadan kalkar ve hakâyık örtüsüz ve hayâlsiz âşikâr olur, işte o vakit kıyâmet olur. Hal böyle olan bir mahalde nedâmet kalmaz.
Bizler, karanlık bir gecede kıbleyi arayan kimseler gibiyiz. Her birimiz bir hayale, bir zanna tutunup "kıblem budur" deriz. Kıyamet sabahı olduğunda, kimin doğru yöne döndüğü belli olacaktır.
Bu hayallere aldanmanın en büyük misali İblis'tir. O, Hazret-i Âdem'in çamurdan olan suretine takılıp kaldı. Onun "çarşafına" baktı da, içindeki ilâhî nefhanın hakikatini göremedi.
Bu misali İblîs-i laîn getirdi, tâ ki kıyâmete kadar Hakk'ın mel'ûnu oldu. Bu galat ve yanlış olan temsîli İblîs-i laîn getirdi, Âdem'in sırrını ve iç yüzünü göremedi; âlem-i sûrette onu topraktan mahlûk bir şey gördü ve kendi ilminde ve hayalhânesinde onun hakîkatini toprak olarak temsîl etti. Ve hayalhânesindeki bu nakış ve temsîl üzerine bir kıyâs-ı fâsid yapıp emr-i Hakk'a muhalefet etti; kıyâmete kadar Hakk'ın mel'ûnu ve matrûdu oldu.
Bu dünya, bir imtihan meydanıdır. Bu meydanda saklanacak yer yoktur. Kıyamet arsası da böyledir; dümdüzdür.
Kıyamet gününün arsası gibi ki, ne çukur ve ne tepe, ne de kaçacak yer var!
Yeryüzü, o gün dile gelecek ve üzerinde işlenen her hayra ve şerre şahitlik edecektir. Zerre miktarı hayrın da şerrin de kaybolmadığı ilâhî adalet o gün tecellî edecektir.
Kıyametde bu yeryüzü iyi ve kötü üzerine, ne vakit görülmemişden şâ- hidlikler verir? Eğer o sath-ı arz rü'yet hâssasını hâiz olmasa idi, görülmemiş olan şeyler hakkında nasıl şehadet edebilir?
Her An Kopan Kıyamet: Teceddüd-i Emsâl Sırrı
Mesnevî'nin bize öğrettiği en mühim sırlardan biri, Kıyamet'in sadece gelecekte yaşanacak bir hadise olmadığıdır. Kıyamet, her an kopmaktadır. Bu, [teceddüd-i emsâl](/wiki/teceddud-i-emsal) (benzerlerin yenilenmesi) sırrıdır. Âlem, her an yok olmakta ve yeniden zuhûra gelmektedir.
Ya'nî bu âlem-i şehadetin hey'et-i mecmuası, Hakk'ın her ân-ı gayr-i münkasım içinde vâki' olan tecelliyâtı ile mevcûd ve ma'dûm olmaktadır. Ma'dûm olmak, mevt ve kıyâmetdir; ve tekrâr mevcûd olmak, ba's ve haşr u neşr hâlidir. Fakat bu îcâd ve i'dâm, ihtizâzât-ı elektrīkiyye ile sabit olan sür'at-ı şedîde dâiresinde vâki' olduğundan, aslâ âfakda ve enfüsde hissolunamaz. Ve eşyâ sâbit bir halde zannolunur. Bunu ancak kendi nefsindeki îcâd ve i'dâma vakıf olan havâss-ı evliyâ görür; ve bu hâl ancak onlara zâhir olur.
Her an bir "ma'dûm olmak", yani bir ölüm ve kıyamet; her an yeniden "mevcûd olmak", yani bir diriliş ve haşir yaşanmaktadır. Bu sırrı ancak "havâss-ı evliyâ" müşahede eder. Onlar için Kıyamet, gelecekte beklenen bir olay değil, her an şahit olunan bir tecellî hâlidir.
Bu sırrın ışığında, Kıyamet'in farklı mertebeleri olduğu anlaşılır: anlık kıyamet, küçük kıyamet (kişinin ölümü), irâdî kıyamet ([mevt-i irâdî](/wiki/mevt-i-iradi)) ve büyük kıyamet.
Kâffe-i ehl-i aşk ve tevhîde olan yalnız bu lutuflarının şükrünü kıyâmete kadar edâ mümkin değildir.
Aşkın kendisi, zamanı ve mekânı aşan bir hâldir. Âşık için zamanın sonu olan Kıyamet bile, aşkı anlatmaya yetmez.
Eğer ben aşkın şerhini devâm üzre söylesem yüz kıyâmet geçer, o nâ-tamâmdır. Bilinmeli ki aşk, zevke ve vicdana ait bir haldir. Bu hali kendi nefsinde duymayan bir kimseye bunu anlatmak tamamen mümkün değildir.
Nihayetinde, Kıyamet günü mü'minin nuru, cehennemin ateşini söndürecektir. Bu nur, dünyada iken takva ile, marifet ile, aşk ile biriktirilen iman nurudur.
"Geç, ey mü'min! Zîrâ senin nûrun benim ateşimi söndürdü." Bu sürh-i şerîfte şu hadis-i şerîfe işaret buyurulur: تقول النار للمؤمن يوم القيامة جز يا مؤمن فقد أطفأ نورك لهبي ya'ni "Kıyâmet gününde ateş mü'mine der ki: Ey mü'min! Geç! Senin nûrun benim alevimi söndürdü."
Mesnevî Ciltlerinden İzler
Ahmed Avni Konuk'un on üç ciltlik Mesnevî-i Şerîf şerhinde Kıyamet kavramı, farklı ciltlerde ayrı yönleriyle işlenir. Hangi beytin hangi ciltte geçtiğini bilmek, okuyucuya bu deryada bir pusula sunar:
- Cilt 7: "186. 'Kıyâmet gününün arsası gibi ki, ne çukur ve ne tepe, ne de kaçacak yer var.' 'Gev', alçak zemin ve çukur ma‘nâsınadır, diğer ma‘nâları da vardır. Kadının evi..." (Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 7)
- Cilt 8: "Diriltir, sonra sizi öldürür, sonra sizi kıyâmet gününe toplar' âyet-i kerîmelerinde beyân buyurulduğu üzere Muhyî ve Mümît ve Câmi' isimleri gibi bilcümle esmâ-i müteferrikanın kökü ve aslı 'Allâh' is..." (Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 8)
- Cilt 10: "Beyaz, ve çok yüzler kara olurlar') âyet-i kerîmesi Âl-i İmrân (3/106) sûresinde, ('Kıyâmet gününde Allah üzerine kizb eden kimseleri görürsün ki, onların yüzleri kara olur') sûre-i Zümer (39/60) de..." (Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 10)
- Cilt 11: "Tüp torba gibi tor top yere ilkā etmek ma‘nâlarına gösterilmiştir. Kıyâmet gününde güneşin dürülüp bükülmesi fezâda sâir ecrâm gibi buhâr-ı nârî hâlinden mâyi'-i nârî hâline ve mâyi'-i nârî hâlinden d..." (Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 11)
Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme
Kavramlar Ağında Kıyamet
Kıyamet bahsi, tek başına durmaz; bir mânâ haritasının merkezinde yer alır.
Evvela, Kıyamet denince akla hemen Ahiret gelir. Kıyamet, dünya denilen imtihan yurdunun perdesinin kapanması, Ahiret denilen ebedî yurdun perdesinin açılmasıdır. Biri diğerinin kapısıdır.
Bu büyük geçişe hazırlanmanın yolu ise insanın kendi nefsinden geçer. İşte burada karşımıza Nefs-i Levvame çıkar. Kıyamet Sûresi'nin başında Cenâb-ı Hakk'ın üzerine yemin ettiği bu nefs mertebesi, sâlikin kendi kıyametini koparmaya başladığı, yani gaflet uykusundan "kıyam ettiği" ilk duraktır. Bu, büyük mahkemeden evvel kulun kendi içinde kurduğu küçük mahkemedir.
Kıyamet koptuğunda vuku bulacak olan hâl ise Haşr'dır. Haşr, toplanmak demektir. Bütün evvelkiler ve sonrakiler, tek bir meydanda toplanacaktır. Enfüsî tecellîsi ise, insanın ömrü boyunca yaptığı bütün amellerin, niyetlerin bir araya getirilip önüne serilmesidir. Sâlik için Haşr, dağınık olan zihnini ve kalbini Hakk'ta toplamasıdır.
Toplanma tamam olunca, adalet tecellî edecektir. Bu tecellînin adı Mîzân'dır. Mîzân, ilâhî terazidir. Amellerin ağırlığını değil, hakikatini ölçer. Bir zerre hayrın da bir zerre şerrin de zayi olmadığı mutlak adalet tecellîsidir. Sâlik, aklını ve vicdanını bir Mîzân gibi kullanır.
Hesaptan sonra geçilecek bir yol vardır: Sırât. Kıldan ince, kılıçtan keskin olduğu rivayet edilen bu köprü, aslında bu dünyadaki yaşantımızın ta kendisidir. Bu dünyada Hakk'ın emrettiği dosdoğru yol olan "Sırât-ı Müstakîm" üzere yaşayan, öte âlemdeki Sırât'ı da şimşek gibi geçer.
Kütüphanedeki Kaynaklar
Bu kütüphanenin raflarında Kıyamet bahsi, üç büyük pınardan akan suyun aynı havuza dolması gibi birleşir.
Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri'nin sohbetlerinde Kıyamet, bir sondan ziyade bir başlangıç, bir süreç olarak önümüze konur. Onun dilinde Kıyamet, Hazreti Âdem'in yeryüzüne inişiyle başlayan uzun bir "açığa çıkma" ve "toparlanma" sürecidir. Bu süreci harflerin sırrıyla anlatır. Zât'ın mutlak birliğini temsil eden Elif'in, Ulûhiyet perdesini alarak, yani "Lâm" harfinin tecellîsiyle "Lâ" sırrına bürünerek bu âlemler kitabını açtığını buyurur. Kıyamet, bu açılan kitabın tekrar dürülmesidir. Bâtınî mânâda ise sâlikin kendi kıyameti, Cemâl tecellîsinden çekilip, Celâl tecellîsinin heybetiyle ve ayrılık (hicâb) imtihanıyla yüzleşmesidir. Sâlik, Nefs-i Levvame makamında bu küçük kıyameti yaşayarak kendi hakikatine uyanır.
Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri ise Füsûsu'l-Hikem'de, Kıyamet'i an'a, şimdiki zamana taşır. Onun hikmet nazarında Kıyamet, her an vuku bulan "teceddüd-i emsâl" yani varlığın her an yeniden halk edilişi hakikatidir. Âlem, her an yok olmakta ve Hakk'ın Nefes-i Rahmânî'si ile yeniden zuhûra gelmektedir. Her bir "an", bir yok oluş ve bir var oluştur; dolayısıyla her an bir kıyamettir. Şeyh-i Ekber'e göre, her varlığın Kıyamet gününde ne ile karşılaşacağı, ezelde Hakk'ın ilminde sâbit olan hakikati, yani A'yân-ı Sâbite'sindeki istidâdı ne ise ona göre şekillenir. Kıyamet, herkesin kendi aynasında, kendi A'yân-ı Sâbite'sinin gerektirdiği sureti görmesinden başka bir şey değildir. Bu, zıtların bir arada göründüğü bir Cem makamı tecellîsidir.
Hazreti Mevlânâ ise Mesnevî-i Şerîf'in coşkun dilinde, Kıyamet'i daha çok bir "ayrışma" ve "hakikatin ortaya çıkma" günü olarak resmeder. Tıpkı gündüz güneşinin bakır ile altını birbirinden ayırması gibi, Kıyamet günü de sahte ile gerçeğin ayrılacağı "Yevm'ül-Fasl"dır. Dünya hayatında üzerimizi örttüğümüz zanlar, vehimler, makamlar birer "çarşaf" gibidir. Kıyamet, bu çarşafların savrulup herkesin kendi çıplak hakikatiyle baş başa kaldığı gündür. Mevlânâ, Kur'ân'daki sembolik anlatımları insanın iç dünyasına tercüme eder. Mü'minin nurunun Cehennem ateşini söndüreceğini anlatırken, insanın bu dünyada kazandığı mânevî aydınlığın, öte âlemdeki karanlıkları nasıl bertaraf edeceğini gösterir.
Değerlendirme
Bu sohbetin sonunda kalbimizde ve zihnimizde kalan en mühim tortu şu olmalıdır: Kıyamet, yalnızca gelecekte beklenen kevnî bir olay değil, her an yaşanan, kişisel ve derunî bir hakikattir. Asıl mânâsı "ayağa kalkmak" olan bu kavram, bizleri gaflet uykusundan şuur diriliğine, ölüm korkusundan "ölmeden evvel ölme" irfanına davet eder. Gördük ki, ister Terzibaba'nın süreç odaklı bâtınî izahında, ister İbn Arabî'nin an'a dair derinlikli tahlillerinde, ister Mevlânâ'nın kalbe işleyen misallerinde olsun, Kıyamet'in özü aynı kapıya çıkmaktadır: uyanış. Dışarıdaki büyük Kıyamet, içerideki küçük kıyametlerin bir yansıması olacaktır. Bu sebeple Kıyamet'i düşünmek, geleceğe dair bir endişe biriktirmek değil, "şimdi ve burada" nasıl daha uyanık, nasıl daha kâmil bir kul olunacağının derdine düşmektir. Yolumuz, bu şuurla "kıyam etme" yolu olsun.