İçeriğe atla
Makam
9686 kelime | 25 kaynak

Makam

Hakikat yoluna revân olan her sâlikin seyahatinde menzilleri, konakladığı durakları vardır. Bu yolculuk, körü körüne bir gidiş değil, adım adım ilerlenen, her adımda idrakin ve şuurun bir basamak daha yükseldiği bir seyr-i sülûk yolculuğudur. Bu yolculukta sâlikin gayretiyle, mücahede ve riyâzatıyla ulaştığı, kendisinde kalıcı bir sıfat hâline gelen her bir mânevî mertebeye “makam” denir. Makam, gelip geçici bir esinti olan hâl gibi değildir. Hâl, Cenâb-ı Hakk’ın bir lütfudur, bir an parlar ve söner; sâliki gayrete getirir, ona özlediği vuslatın kokusunu tattırır. Makam ise o kokunun kalıcı olarak sindiği, o nurun yerleştiği menzildir; çalışarak, sebat ederek kazanılmış bir duraktır. Terzibaba İrfan Mektebi’nde bizler, makamları sadece birer teorik bilgi olarak değil, İnsân-ı Kâmil olma yolunda yaşanması, idrak edilmesi ve geçilmesi gereken menziller olarak görürüz.

Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı

"Makam" kelimesi, lügatte “durulan yer, mevki, rütbe” demektir. Tasavvufta ise bu kelime bambaşka bir derinlik kazanır. Istılah mânâsıyla makam, sâlikin seyr-i sülûk esnasında nefsini arındırarak, ahlâkını güzelleştirerek ve Hakk’a kullukta sebat ederek ulaştığı kalıcı mânevî derece demektir. Bu, nefs-i emmâreden başlayıp nefs-i sâfiyyeye uzanan yedi katlı bir göğe tırmanış gibidir. Her bir makam, bir önceki makamın meyvesi, bir sonrakinin ise tohumudur.

Hakiki derviş, dünyevî makam ve mevkilere itibar etmez. Onun gözü, Sultanlar Sultanı’nın katındaki yakınlık makamındadır. Terzibaba Hazretleri’nin bir nutkunda bu ne güzel ifade edilir:

Makam mevkii, rütbede gözüm yoktur, Sultanımın malına karnım toktur, Dedinki benim gözümün nurudur, Vardım huzuruna '' Necmullah'' Pirim.

Asıl makam, Hakk’ın huzurudur. Dünyanın gelip geçici rütbeleri, o huzurun yanında bir hiçtir. Sâlikin karnı, ancak Sultan’ın, yani Cenâb-ı Hakk'ın mânevî sofrasından doyduğunda toktur. Bu makama varmanın yolu ise edepten geçer. Bir başka yerde, bu edebe riayet etmemenin pişmanlığı şöyle dile getirilir:

Nalınların çıkarılarak girilecek makama, her ne kadar sizin izniniz olsa da maalesef, çamurlu postallarımız ile girmiş ve sizi üzmüş olduk . Özür dileriz. Ümit ediyoruz ki, Rabbimiz bizleri bağışlar. Amin.

Bu ifadeler, mânevî bir makama girerken ne denli bir hürmet ve temizlik gerektiğini anlatır. O makam, Hz. Musa’ya “Nalınlarını çıkar!” emrinin geldiği Tûr Dağı gibidir. Oraya dünya kirleriyle, nefsaniyetin çamurlu postallarıyla girilmez. Her makam, bir arınmayı, bir soyunmayı gerektirir.

İnsanın bu âlemdeki varlık gayesi de bu makamları kat ederek kemâle ermektir. Diğer varlıklardan ayrılan en temel yönümüz budur. Hayvanlar ve bitkiler, kendilerine takdir edilen program üzere yaşarlar. Onların bir eğitimle makam atlaması söz konusu değildir. İnsan ise dünyaya bir muhtaçlık içinde gelir.

Şimdi gelelim İnsân’a: Onun Dünya’ya geldikten sonraki hayatı tamamen ana babasına bağlıdır. Beslenmesi, bakımı ve temizliği ancak başkaları tarafından yapılmaktadır. Kendi kendine yeteceği yaşa kadar, eğitime ve öğrenmeğe muhtaçtır. Daha sonra kendi hayat çizgisinde edindiği tecrübe ve bilgilerle ilerler.

Bu “eğitime ve öğrenmeye muhtaç” olma hâli, insanın en büyük imkânıdır. Bu muhtaçlık, onu terakkiye, yani yükselmeye açık hâle getirir. Bu eğitim, önce anne-baba eliyle başlar. Bizi bu dünyaya getiren, bu mübarek toprağa ayak basmamıza vesile olan ebeveynimiz, mânevî yolculuğumuzun da ilk kapısıdır. Onlar olmasaydı, ne bu beden elbisesini giyebilir ne de ebedî bir hayat için yola çıkabilirdik.

Onlar bizi dünyaya getirmemiş olsalardı biz de bu mübarek arza ayak basamamış olacaktık ebedi yaşantımız da oluşmayacaktı. Yani eb-ul Ervah olan, Eb-ut Turab olan babalarımızın o hükmünü taşıyamayacaktık. Buna vasıta olan kendi ana ve babalarımızdır.

Bu şükran ve hürmet şuuru, yolun başıdır. Bu temel üzerine iman binası kurulduğunda ise, insan en yüce makama aday olur. Terzibaba Hazretleri’nin buyurduğu gibi:

Bir de bu aile içerisinde hayatımıza iman sahasını açmış isek bunun üzerine değecek artık hiçbir varlık yoktur. Yani daha üste çıkacak bu alemde başka bir makam yoktur.

Bütün makamların zirvesi, iman ve o imanın getirdiği teslimiyettir. Diğer bütün makamlar, bu ana makamın içinde açılan çiçekler gibidir.

Tasavvuf büyükleri, bu makamları ve onlara ulaşmanın yollarını eserlerinde bir harita gibi çizmişlerdir. Bu eserler, rastgele yazılmış metinler değil, sâliki elinden tutup menzile ulaştırmak için hazırlanmış rehberlerdir. Bu yüzden konular, bazen bir eserin içindekiler listesinde dahi, bir seyr-i sülûk tertibiyle sunulur. Bir konudan diğerine geçiş, bir makamdan diğerine urûc etmenin, yükselmenin usûlünü gösterir. Terzibaba Hazretleri’nin eserlerinde bu usûl ve erkân açıkça görülür. Kelime-i Tevhîd kitabının fihristi, âdeta Tevhid hakikatinin zuhur mertebelerini adım adım gezdirir:

“Kelime-i Tevhid” Manası (kısa izahı) “Kelime-i Tevhid” zuhur mertebeleri “Kelime-i Tevhid”in doğuşu ... “Mertebe-i Ademiyyet” Tevhidi “Mertebe-i İbrahimiyyet” Tevhidi “Mertebe-i Museviyyet” Tevhidi “Mertebe-i İseviyyet” Tevhidi “Merteb-i Muhammediyyet” Tevhidi

Mescid-i Nebevî içindeki mübarek mevkileri sayarken de her bir sütunun, her bir pencerenin mânevî bir makama işaret ettiğini öğretir. Oradaki "Cibril Makamı", "Teheccüd sütunu", "Tevbe sütunu" gibi isimler, sadece tarihî birer mekân adı değil, sâlikin kendi iç âleminde tecrübe edeceği mânevî hâl ve makamların da birer nişanıdır.

Bu irfan yolunda, akılla anlaşılması güç görünen temel inanç esasları dahi, misallerle ve delillerle kalbe ve akla yaklaştırılır. Mesela, öldükten sonra dirilme meselesi, aklın sınırlarını zorlayan bir konu gibi görünse de, Hakk’ın kudreti karşısında ne kadar basit olduğu şöyle izah edilir:

-Siz ölenlerin dirilmesini akla muhalif gibi zannedersiniz, halbuki bu zan, akıldan değil, aklın noksanından gelir. Zira ilk hayatı benzersiz kuran, başlatan İlâh-î kudretin, ikinci hayatı inşa edememesi için hiç bir sebep yoktur. Akıl bunu öncelikle kabul etmek lâzım gelir...

Bu teslimiyet ve idrak, sâliki şüphe ve vesvese çukurlarından kurtarıp yakîn makamlarına doğru yükseltir. Zira yolculuğun sağlam bir iman temeli üzerinde yükselmesi şarttır. Terzibaba Hazretleri, Kur'ân-ı Kerîm'deki kıssaları tefsir ederken dahi, sâlikin yolculuğuna ışık tutacak bir metot izler:

Yukarı da belirtilen Âyet-i Kerîme’lerin hangi makamları ifade ettiklerini, ve taliplilerine seyr-ü sülûk yolunda neler ifade edebileceklerini, ve nasıl kıyaslar yapılabileceğini, şu an Hakk yolcuları için nasıl anlaşılması ve hayatımızda nasıl tahahakkuk ettirebiliriz, düşünceleri ile, ister Âyet, Âyet ister bir bütün metin halinde düşüncelerinizi yazıp gönderebilirsiniz.

Bu davet, Kur'ân'ı ve hayatı bir bütün olarak okumaya, her hadisede kendi makamımızı ve yürümemiz gereken yolu görmeye bir çağrıdır. Zira her âyet, her kıssa, her harf, arif için kendi iç âlemindeki bir makama açılan kapıdır.

Terzibaba'nın Nazarıyla Makam: Aslı ve Mertebesi

"Makam" kelimesi, sâlikin seyr-i sülûk yolculuğunda tırmandığı manevi basamakları akla getirir. Bu, yolun pratiğidir. Lâkin işin bir de aslı, hakikati vardır. Kulun makamından evvel, bizzat varlığın kendi makamlarını, Hakk’ın Zât’ından âlemlere tenezzül edişindeki durakları ve o durakların aslı olan Hakikat-i Muhammediyye’yi anlamak gerekir. Zira kulun makamı, ancak bu kevnî, bu vücûdî makamlar içinde bir mana ifade eder.

Varlık Mertebelerinin Aslı: Uluhiyet’ten Zuhûra Makamların Tenezzülü

Varlık, bir tenezzül yani bir iniş silsilesidir. Bu, mekânî bir iniş değil, bir zuhûr, bir açığa çıkış, bir perdeleniş hadisesidir. Cenâb-ı Hakk, Zât’ının mutlak gayb perdesindeyken, “Ben gizli bir hazine idim, bilinmekliği sevdim (murad ettim)” kudsî hadisinin sırrınca, Kendi güzelliğini, kemâlini ve isimlerini görmek ve göstermek murad etti. Bu murad ile başlayan tenezzül yolculuğunun her bir durağı, bir “makam” veya “hazret” (huzur/mertebe) olarak isimlendirilir.

Terzibaba Hazretleri, Abdülkerim Ceyli’nin İnsan-ı Kâmil şerhinde bu mertebeleri şöyle sıralar:

a) Melikiyet, rububiyetin altındadır... b) Rububiyet, rahmaniyetin altındadır… c) Rahmaniyet, vahidiyetin altındadır… d) Vahidiyet, ahadiyetin altındadır... e) Ahadiyet, ULUHİYET'in altındadır…

En üstte, her şeyi kuşatan Uluhiyet makamı vardır. Bu, Zât’ın henüz hiçbir taayyün, hiçbir belirginlik kabul etmediği, bütün isim ve sıfatların kendisinde potansiyel olarak bulunduğu ama hiçbirinin ayırt edilmediği Âmâ (körlük, duman) mertebesidir. Burası hakkında kelâm yolu kapalıdır.

Uluhiyet’ten ilk tenezzül, Ahadiyet makamınadır. Bu, Zât’ın Kendini “Ahad” yani “Bir” olarak bildiği, fakat bu birliğin içinde henüz çokluğa dair hiçbir işaretin bulunmadığı mutlak teklik makamıdır. Burada ne sıfatlar ne de mahlûkat için bir zuhur söz konusudur. Burası sırf Zât’tır. Bu makamın idraki, beşerî varlığın ortadan kalkmasını gerektirir. Nitekim Ceyli Hazretleri’nin dilinden Terzibaba şöyle aktarır:

Anla... Sen o olursan, sen sen olamazsın… Elbette olan odur o… O, sen olursa… o, olamaz... Elbette sensin sen… Her kime ki, üstte anlatılan tecelli hâsıl olursa… bilsin ki: O vahidiyet tecellilerindendir, ahadiyet tecellisinden değil… Çünkü: Ahadiyet tecellisinde; sen, o zikri geçmez…

Bu, nebevî bir uyarıdır. "Ben Hakk'ım" diyenin hâli, eğer kendinde zerre kadar bir "benlik" vehmi kalmışsa, bu Ahadiyet tecellisi değil, onun bir alt mertebesi olan Vahidiyet tecellisidir. Vahidiyet makamı, ilahî isimlerin ve bütün varlıkların hakikatleri olan A'yân-ı Sâbite’nin, yani ilm-i ilahîdeki suretlerinin belirdiği makamdır. Artık “çokluk” potansiyel olarak buradadır. Hakk, Kendi isimlerinin aynasında kendi suretlerini seyreder. Bu makamda “sen” ve “O” ayrımı başlar.

Vahidiyet’ten sonra Rahmaniyet (bütün varlığa ayrım gözetmeksizin rahmetin yayılması), Rububiyet (her bir varlığın kendi istidadına göre terbiye edilmesi) ve Melikiyet (mülk âleminde, yani şehadet âleminde hükmün ve fiillerin açığa çıkması) makamları gelir. Bütün bu iniş silsilesi, varlığın dokusunu oluşturan ilahî makamlardır. Sâlikin mânevî yolculuğu olan urûc (yükseliş) ise, bu inişin tersine, Melikiyet’ten başlayıp Ahadiyet’e, fenâfillâha doğru bir geri dönüştür.

Bütün Makamların Kaynağı: Hakikat-i Muhammediyye

Bu muazzam tenezzül hadisesinin mihveri, merkezi, ilk zuhur noktası Hakikat-i Muhammediyye'dir. O, Cenâb-ı Hakk’ın Uluhiyet mertebesinden Vahidiyet’e ilk tenezzülü, Zât’ın kendine ilk aynası, bütün isim ve sıfatların toplandığı “Cem” makamıdır. O, varlık ağacının çekirdeğidir. Bütün peygamberler, veliler, melekler, bütün âlemler o çekirdeğin açılımlarından ibarettir.

Terzibaba Hazretleri bu hakikati sohbet diliyle anlatır:

Peygamber efendimiz (sav) kendisinin buyurduğu gibi “Biz son gelen ilkleriz” demektedir. Yani her ne kadar peygamberan hazaratının risalet ve nübüvvetin en son gelen temsilcisi ise de aslında en önde gelenidir, Hz Adem (as) olsun ondan sonra bütün peygamberanı Zişan hazretleri olsun onların hepsi Hakikat-ı Muhammediyenin seyirler halinde aldığı isimlerdir. Yani her birerlerinin hepsinin özünde Nur-u Muhammedi, Hakikat-ı Muhammedi vardır.

Bu söz, tarihî bir sıralamayı değil, vücûdî bir hakikati işaret eder. Hz. Âdem, Hakikat-i Muhammediyye’nin “Âdemiyet makamından” zuhurudur. Hz. İbrahim, onun “İbrahimiyet makamından” görünüşüdür. Eğer o ilk taayyün, o ilk belirme olan Nur-u Muhammedî olmasaydı, ne Âdem ne İbrahim, ne bizler ne de âlemler olurdu. Bu yüzden Efendimiz (s.a.v) “Eb-ul Ervah” yani bütün ruhların babasıdır. Varlığa üflenen ilahî nefes olan “nefahtü” sırrının kaynağı odur. Bedenlerimizin babası, yani toprağın aslı ise “Eb-ut Turab” lakabıyla Hz. Ali Efendimiz’dir. Biri ruhun, diğeri bedenin aslını temsil eder.

Bu hakikati anlamak, Peygamber Efendimiz’e bakışımızı değiştirir. O’nu sadece Mekke’de yaşamış tarihî bir şahsiyet olarak görmek, meselenin sadece kabuğunu, beşeriyet yönünü görmektir. Ayet-i kerime bu iki yöne de işaret eder: “Ben de sizin gibi bir beşerim” (Fussilet, 6) der, bu O’nun halk (yaratılmış) yönüdür. Ama ayet devam eder: “...ancak bana, ilâhınızın yalnızca tek bir ilâh olduğu vahyolunur.” Bu da O’nun Hakk (gerçeklik) yönü, yani Hakikat-i Muhammediyye’dir.

Terzibaba Hazretleri, bu hakikatin sadece Efendimiz’e mahsus olmadığını, ümmetine de miras kaldığını söyler. Her insanda bu iki yön vardır: bir beşerî suret, bir de o suretin içinde gizli olan hakikat. Yol, surette takılıp kalmaktan kurtulup, o hakikati kendi varlığında bulma yoludur. Bu hakikat o kadar kapsamlıdır ki, ona bir sayı vermek mümkün değildir. Ama bir işaret olması için “14 Nur-u Muhammedi” denir.

...14 diye 13’ün üstünde bir sayı yok makamat sayısı itibariyle 13 sayısı Elif’in 12 noktasından bir de üstünde gizli noktasından daha üstünde bir makam yoktur... o zaman yeri belli olsun diye 14 diyoruz Nur-u Muhammedi O’nu da kendi arasında toplarsak 1+4 = 5 yapmakta zaten bu alemler de hazret mertebeleri olarak beş üzerinedir.

Buradaki sayılar, birer semboldür. 13, kemâlâtın zirvesidir. 14 ise bu kemâlâtın bütün mertebelere, zerrelerden kürelere kadar sirayet etmesini, yayılmasını ifade eder. 14’ün toplamının 5 etmesi ise, bu nurun beş temel varlık mertebesini (Ef’al, Esma, Sıfat, Zat ve hepsini toplayan İnsan-ı Kâmil) kuşattığına bir işarettir.

Tecellînin Şifreleri: Ayetler, Harfler ve İsimler Diliyle Makam

Bu yüce hakikatler, Kur’an-ı Kerim’in ve harflerin bâtınında, yani iç manasında gizlidir. Zahir ehli, ayetleri okur ve bir mana anlar. İrfan ehli ise aynı ayetlere bakar, varlığın sırlarını, makamların tenezzülünü seyreder. Mesela, Fetih Suresi’nin son ayeti “Muhammedun Resulullah” diye başlar. Bu, iki büyük makamın karşılıklı şahitliğidir. Terzibaba Hazretleri’nin tefekkürüyle dinleyelim:

Bütün varlıklar özlerinden la ilahe illallah dediler. Uluhiyet makamı ise bütün bu varlıklara verdiği tek isim olan, Muhammedün Resulullah hükmünü kendisi tasdik ederek “Muhammedün Resulullah” dedi. Yani habibim dedi. Bütün varlıklar Allah’ı tasdik ettiler, Allah da rasulünü, Muhammedün Resulullah diye tasdik etti. İşte biz “La ilahe illallah Muhammedün Resulullah dediğimiz zaman bu 2 mertebeyi tasdik etmiş oluyoruz.

Bu, muazzam bir tevhid manzarasıdır. Bütün varlıklar, kendi özlerindeki hakikatle, kendilerini var edenin tekliğini (“Lâ ilâhe illallah”) ikrar ederler. Cenâb-ı Hakk ise, bütün bu varlıkların hakikatlerinin kendisinde toplandığı o kâmil mazhara, o ilk tecelliye bakar ve “Muhammedun Resulullah” diyerek Kendi zuhurunun mükemmelliğini tasdik eder. Kelime-i Tevhid, bu karşılıklı tasdikin, bu ilahî sohbetin mührüdür.

Aynı sırlar, harflerin içinde de saklıdır. Mesela, Elif (ا), Be (ب), Te (ت) harflerini düşünelim. Elif, tekliği, dik duruşuyla Uluhiyet makamını, Zât’ın “Ben”liğini temsil eder. Te (ت), “ente” yani “sen” kelimesinin ilk harfi olarak, muhatabı, yani yaratılmış olan Hakikat-i Muhammedî’yi temsil eder. Bu ikisini birleştiren ise aradaki “Be” (ب) harfidir.

Elif; uluhiyet mertebesi, Te; ente hakikat-i Muhammed Mertebesi, Be ise; Hz. Muhammedu’l-Emin mertebesidir. Bütün âlemlerde zuhurunu emin olarak sürdürmüş ve sürdürmektedir.

“Be”, vasıta demektir, “ile” manasına gelir. Zât’ın hakikatleri, ancak bu “Be” vasıtasıyla, yani Emin olan Muhammedî hakikat aracılığıyla “sen” olan âlemlere aktarılır. Hz. Ali Efendimiz’in “Ben, Be’nin altındaki noktayım” buyurması, bu aktarımın ve ilmin merkezinde olduğuna işarettir.

Enbiya Suresi’ndeki “Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik” (21/107) ayeti de bu gözle okunduğunda bambaşka bir derinlik kazanır. Terzibaba Hazretleri, ayetin başındaki “Vemâ erselnâke” yani “Biz seni göndermedik” ifadesine dikkat çeker.

(Biz seni göndermedik) İfadesinde evvelâ biz ve sen makamları vardır bu makamları yok saymak mümkün değildir. Biz, diyen, Zâtı ve sıtatları ile birlikte Zât-ı İlâhiyye’dir. Seni, diye ifade edilen ise o mertebede daha henüz halkiyyet olmadığı için muhatap olarak ilmi ma’nâda Hakikat-i Muhammedî... daha henüz ilmi İlâhiyyede bâtında Zât-ı İlâhiyyenin kendi bünyesinde Ahad olan “Tek” in bünyesinde ilmi olarak mevcuttur. İşte o yüzden, daha henüz vakti gelmediğinden, “ göndermedik” ifadesiyle olumsuz olarak bildirilmiştir.

Ahadiyet makamında “Biz” ve “Sen” ayrımı yoktur ki bir gönderilme olsun. Gönderme, ancak bir şartla (“illâ”) gerçekleşir: “Rahmeten lil âlemîn”. Bu rahmet, Cenâb-ı Hakk’ın varlığa olan sevgisinden kaynaklanan ve bütün âlemleri varlık sahasına çıkaran Nefes-i Rahmânî’dir. Bu Nefes-i Rahmânî’nin kendisi de Hakikat-i Muhammediyye’den başka bir şey değildir. Cenâb-ı Hakk, âlemlere Kendi Zât’ından ayrı bir elçi göndermemiş, Kendi rahmetini, Kendi ilk tecellisi olan Hakikat-i Muhammedî suretinde göndermiştir. Gönderen de, gönderilen de, gönderilme sebebi olan rahmet de aynı hakikatin farklı yüzleridir.

Makamların Zirvesi ve Hiyerarşisi: Mirac, Namaz ve Velâyet

Bu ulvî hakikatler, sâlikin hayatında ve ibadetlerinde somut karşılıklar bulur. Mirac hadisesi, bu makamlar arasındaki yolculuğun en kâmil örneğidir. Tenezzülün, yani inişin zıddı olan urûc, yani yükseliştir. Efendimiz (s.a.v), bu yolculukta bütün ef’al ve esma mertebelerini geçip Zât perdesinin önüne geldiğinde, “Dur! Rabbin namaz kılıyor” hitabıyla karşılaşır.

Bir üst mertebeden gelmiş olması gereken DUR! emri iki tarafı birbirine perdeleyen makamın sırrının “ perdelenmek ”te olduğunu ve idrak edilmesi gerekenin zaten bu olduğunu söylüyor sanki... Burada RABBİN dendiğine göre Efendimiz (a.s.) Rabbi Hassı olan Rabbül Erbab olan ALLAH isminin namazından da bahsediliyor olması lazım.

Bu “Dur!” emri, kulluk makamının sınırını çizer. O perdenin ardı, Rububiyet sırrıdır. Kul, kendi fakrını, yani hiçliğini tam olarak idrak ettiğinde, kendisinden sadır olan fiilin aslında Hakk’ın fiili olduğunu müşahede eder. Peygamberimizin o anki mutlak fakr halinde, namaz kılanın kendi Rabbi olduğunu görmesi, “Beni gören Hakk’ı görür” hadisinin sırrını açar. Bu, fiillerde, sıfatlarda ve Zât’ta fâni olmanın, yani kurb-i nevafil makamının zirvesidir.

Bu makamlar hiyerarşisi, namaz ibadetinin içinde de dürülüdür. Namaz, sadece bir dizi hareket değil, bütün varlık mertebelerinin bir özetidir:

a: Bitkiler âlemi : Tevhid mertebelerinden Tevhid'i ef’âl mertebesini sembolize ediyor diyebiliriz. Namazdaki kıyam hali bitkiler âlemini temsilen Allah'a (c.c.) şükür için yapılan bir fiildir. c: Madenler ( cemadat ) âlemi: Namazdaki secde hâli İseviyyet makamıdır. Madenlerin şükrünü temsilen yapıldığı fiildir. Tevhid mertebesi olarak Tevhid'i sıfat mertebesidir... d: İnsânlar âlemi: Namazda tahiyyat hâlinde insânlar’ın mi’rac imkânına sâhip olabileceği makamı’dır. Makam'ı Muhammediyyet diyebiliriz. Temsil ettiği tevhit mertebesi Tevhid'i zat' tır.

Kıyamda fiillerin, secdede sıfatların ve oturuşta Zât’ın tevhidi yaşanır. Namaz, âdeta kulun kendi miracını yaşadığı, bütün âlemlerin şükrünü kendi bedeninde ve ruhunda birleştirdiği bir Cem ibadetidir.

Son olarak, bu makamlar silsilesinde öyle özel duraklar vardır ki, sonradan gelen ne kadar âlim, ne kadar arif olursa olsun, o makamlara erişemez. Sahabe-i Kiram’ın makamı böyledir. Onların üstünlüğü, çok bilmelerinden veya çok ibadet etmelerinden değil, doğrudan Peygamber Efendimiz’in mübarek nazarına mazhar olmalarındandır.

Yani Sahabe-i Kiram’ın en son geleni peygamberimizle az bir süre bile yaşamış olsa bilgisi en az olan dahi daha sonra gelen insanların en alimleri O’nun üstüne çıkamaz. Çünkü onların yaşadıkları hadise çok özeldir. Peygamberimizin nazarına mazhar olmuşlardır, bunun üstünde de makam mertebe düşünülemez... Neden çünkü “ Bana bakan Hakk’ı görür ” diyor. O halde Nur-u Muhammedi olarak bakan peygamberimizin gözlerinden nur-u ilahi akmaktadır oraya.

O nazar, kitapların aktaramayacağı bir hakikati, bir hâli doğrudan kalplere nakşetmiştir. Bu, çalışmayla değil, lütufla erişilen bir makamdır. Bununla birlikte, velâyet silsilesi içinde de bir zirve makam vardır ki, o da Hatemü'l-Velâye (Velîliğin Mührü) makamıdır. Bu, Muhammedî velâyetin bütün hakikatlerini kendinde toplayan, devrin son ve en kâmil velîsine verilen bir makamdır.

"Makam" dediğimizde, sadece kendi küçük yolculuğumuzun basamaklarını değil, Uluhiyet’ten şehadet âlemine inen ve oradan tekrar Aslı’na dönen muazzam bir kevnî yapıyı anlamalıyız. Bizim makamımız, ancak bu büyük harita üzerindeki yerimizi bildiğimizde bir anlam kazanır.

Terzibaba Geleneğinde Makam'in Yaşanması

Makamın Uluhiyet ve Ahadiyet gibi yüce mertebelerle bağını ve hakikatini ele aldıktan sonra, şimdi o haritayı elimize alıp yola nasıl çıkılacağını konuşabiliriz. Zira irfan, sadece bilmek değil, olmak ve yaşamaktır. Makam dediğimiz o yüce menziller, kitaplarda okunan kuru bilgiler değil, sâlikin canıyla, kanıyla, gözyaşıyla katettiği, nefsini kurban ederek ulaştığı duraklardır.

Nefsin Kurban Edilişi ve Mürşidin Eli

Yola çıkan herkesin ilk ve en çetin imtihanı kendi nefsiyledir. Kûr'ân-ı Kerîm'de anlatılan Bakara kıssası, bu mücadelenin en güzel misallerinden biridir. Cenâb-ı Hakk, bir sığır kurban edilmesini emreder. Bu sığır, her birimizin içinde taşıdığı, bizi aslımızdan uzaklaştıran, istekleri bitmek bilmeyen Nefs-i Emmâre'dir. Yolun başında sâlike "Nefsini kurban et!" emri gelir. Fakat nefs, hemen teslim olmaz. Tıpkı kıssadaki gibi bahaneler üretmeye başlar:

"Nefs kendi makamını sorar, Râh'ül Emin ona emmâre makamında olduğunu izah eder." (2/69) Dediler: Bizim için rabbine dua et, rengi ne imiş bize beyan etsin, Rabbim, dedi, Şöyle buyuruyor: Bir bakare ki sapsarı, rengi bakanlara sürur verir.

Nefs, "Rengi ne olsun? Yaşı nasıl olsun?" diye sorular sorarak işi yokuşa sürer. Her soru, kurban edilmekten kaçmak için bir hiledir. Mürşidin, yani Rûh'ül Emin'in sabırlı izahları, nefsin bu hilelerini boşa çıkarır. Mürşid, sâlike nefsini tanıtır, onun hilelerini gösterir ve onu nasıl terbiye edeceğini öğretir. Bu süreç, sâlikin mürşidine tam bir teslimiyet göstermesini gerektirir.

Mürşidimiz vasıtasıyla akl-ı külden gelen emirleri akl-ı cüz’ Ü müzle anlayamayacağımızdan ilk anda neden niçin demeden harfiyyen yerine getirilmeliyiz.. Nedenler niçinler kolayca halledilebilecek olan mevzuları zorlaştırmaktan başka bir işe yaramıyacaktır. Bilmeliyiz ki bu emirler putlaştırdığımız şeylerden kurtarılmak üzere bize verilmiştir.

Nihayetinde, uzun bir mücadeleden sonra nefs, ilahî emre boyun eğer. Bu, sâlikin benlik davasından vazgeçip, Hakk'ın iradesine teslim olmasıdır. Bu teslimiyet, nefsin "boğazlanması" yani hayvani isteklerinin ve benlik iddiasının ortadan kalkmasıdır.

"Rububiyyet makâmı nefs-i emmâre’ye ef'âl ve sıfatın hakiki sahibi değil sadece tecelligahı olduğunu, bir perdeden ibaret olduğunu, kendisinde zuhur eden bütün ef'âl ve sıfatın Hakk'a ait olduğunu izâh eder. ...bunun üzerine o bakareyı boğazladılar, ki az kaldı yapmıyacaklardı."

Bu "boğazlama" ile sâlik ölmez, bilakis yeniden doğar. Emmâre mertebesindeki nefs ölür, yerine Nefs-i Sâfiyye doğar. Bu, fenâ makamından geçip bekâ makamına ulaşmanın ilk adımıdır. Bu, bir hâlin makama dönüşmesidir. Artık sâlik, kendi heveslerinin değil, Hakk'ın emirlerinin peşindedir.

Ancak bu yol tehlikelerle doludur. Kişi, "makam" kelimesini diline dolayıp, aslında nefsini daha gizli bir kibirle besleyebilir. Terzibaba Hazretleri'nin ikazları bu noktada çok mühimdir. Bir yanda "Anam babam kurban olsun" diyerek teslimiyetini dile getiren bir dil (Cem'o), diğer yanda o sözleri boşa çıkaran ameller (Fark'o) olabilir. Kişi, "makam makam" diye arzuladığı mertebeye, aslında "iblis siretiyle" bakıyor olabilir. Bu, yolun en büyük tuzağıdır. Makam, bir gurur vesilesi değil, bir hizmet ve yokluk hâlidir.

Yola Devamın Erzakı: Sohbet, Zikir ve Edep

Nefsini bir nebze terbiye eden sâlikin yolculuğu bitmiş değildir, bilakis yeni başlamıştır. Bu uzun yolda azığa ihtiyaç vardır. Sâlikin azığı ise zikir, dua ve hepsinden önemlisi mürşidin sohbetidir. Kehf Sûresi'nde işaret edildiği gibi, bu yolda olanlar, gece gündüz demeden Rablerine yönelenlerdir.

يَدْعُونَ رَبَّهُمْ بِالْغَدَوةِ وَالْعَشِىِّ sabah ve akşam bundan kasıt 24 saattir. Sabah gündüzün tamamı akşam da gecenin tamamıdır. Sadece sabah vakti akşam vakti değil 24 saat. Peki ne yapıyor bunlar Rablarını çağırıyorlar sabah akşam ve sabrederek bir kişilerle يُرِيدُونَ onların bir muradları var asli manada bir muradları var nedir bu muradları يُرِيدُونَ وَجْهَهُ Hakk’ın veçhini murad ediyorlar Rablarına yalvarmak suretiyle Allah’ın veçhini murad ediyorlar.

Bu, hayatın her anını bir ibadet ve zikir hâline getirmektir. Namaz, sadece belirli vakitlerde yapılan bir hareketler bütünü değil, Hakk'ın kulunu her an yeniden inşa ettiği, onun "feyz mertebesini güncellediği" bir vuslat anıdır. Bu şuurla yapılan ibadetler, sâliki perdelerden kurtarıp Hakk'a yaklaştırır.

Bu yolculuk tek başına olmaz. Sâlik, kendisi gibi Hakk'ın veçhini murad edenlerle birlikte olmalıdır. Bu beraberliğin en kıymetlisi, bir İnsan-ı Kâmil'in, bir mürşidin sohbet halkasında bulunmaktır. Resûlullah Efendimiz (s.a.v.), "Ben bir muallim olarak gönderildim" buyurur. Onun vârisleri olan mürşidler de bu öğretme vazifesini sohbetle devam ettirirler.

Sahabe cehâlet karanlıklanndan yüce makamlara Hz. Peygamberimiz (s.a.v.) in sohbetlerine devam ederek ulaşmışlardır. ... "Bir Ârifin huzurunda bir saat kalmak, 70 yıllık nafile ibadetten üstündür," diyen gönüller sultanı Hazreti Mevlâna da yine sohbet konusuna dikkat çekmektedir.

Bir arifin sohbetinin bu kadar kıymetli olmasının sebebi, arifin konuştuğu hakikatleri yaşayan kişi olmasıdır. Onun sözü, kitaptan değil, kalbinden gelir. Onun nefesi, Nefes-i Rahmânî'nin bir tecellisidir. O nefes, sâlikin içindeki donmuş hakikatleri eritir, onu canlandırır. Terzibaba Hazretleri'nin bir müridinin tecrübesiyle ifade ettiği gibi:

Ney Taksimi; Bizlerle tanışıp, ne zaman ki içerisinde yanıp duran, o mübarek Nefes-i Rahman-ı bizlere üfledi, biz de o ney gibi inlemeye başladık.

Bu sohbet halkasında bulunmanın bir adabı, bir usûlü vardır. Buna edeb denir. Edep, haddini bilmektir. Mürşidin huzurunda dilini, kalbini ve aklını kontrol etmektir. Soru sormanın bile bir adabı vardır. Bakara kıssasındaki gibi inadına sorular sormak değil, teslimiyetle öğrenmek için sormak gerekir. Edep ve teslimiyet olmadan sohbetin feyzinden istifade etmek mümkün değildir. Yol, edeple alınır.

Geçici Hâlden Kalıcı Makama: Rüyâ, Zuhûrât ve Tecellî

Sâlik, yolda ilerledikçe Cenâb-ı Hakk ona bazı lütuflarda bulunur. Bunlar rüyalar, zuhuratlar (mânevî tecelliler) ve ilhamlar şeklinde gelir. Bunlara tasavvufta "hâl" denir. Hâl, geçicidir; gelir ve gider. Makam ise kalıcıdır, sâlikin gayretiyle kazandığı bir mertebedir. Yolun sırrı, gelen hâllere aldanmadan, onları birer işaret olarak görüp yola devam etmek ve o hâlleri makama dönüştürmektir.

Bazen bir rüya, sâlikin bütün hayatını değiştirebilir. Kişi, gün içinde gayri ihtiyari bir hata yapar, kötü bir söz söyler. Sonra pişman olup dua eder. Gece rüyasında görür ki, bir melek onun amel defterindeki o kırmızı, yani kötü kelimeleri silip yerine yeşil, yani güzel kelimeler koymaktadır.

Sonsuz bir sevinç içinde uyandım. “Ya o kötü kelimeler yukarı çıksa idi ve Rabbim onları görse idi, hâlim nice olurdu?” diyerek şükr-ü secdeye kapandım. Tövbe ve istiğfar ettim. ... Karşıma Fâtır Sûresi 10. âyet geldi: “ Kim izzet ve şeref sahibi olmak isterse bilsin ki, bütün izzet ve şeref Allah’ındır. Güzel sözler ancak O’na yükselir. O güzel sözleri de sâlih ameller yükseltir.”

Bu, bir hâlin sâliki nasıl terbiye ettiğinin, onu nasıl daha dikkatli olmaya sevk ettiğinin canlı bir misalidir. Bu tecrübe, sâlikte kalıcı bir edep ve murakabe (kendini denetleme) makamının yerleşmesine vesile olur.

Bazen de zuhurat, sâlikin gelecekte ulaşacağı makamı ona müjdeler. Peygamber Efendimizin bir hadisinde anlattığı rüyadaki gibi, sâliki bir yolculuğa çıkarırlar. Bir yarısı çok güzel, bir yarısı çok çirkin insanlarla karşılaşır. Onlara bir nehirde yıkanmaları söylenir ve yıkandıktan sonra tamamen güzelleşirler. Sâlike şöyle denir:

Bu gördüğün, Adn cennetidir. Su da senin makamındır. ... Ben: - Geceden beri acayip şeyler gördüm, neydi bunlar? diye sordum.

Bu rüya, sâlikin içindeki iyi ve kötü huyların, seyr-i sülûk nehrinde yıkanarak nasıl tamamen arınacağını ve sonunda ulaşacağı "makamı" ona haber verir. Ancak "Şimdilik hayır! Amma mutlaka gireceksin," denir. Yani, makam gösterilmiştir ama ona ulaşmak için yola devam etmek, gayret etmek şarttır.

Yolculuğun ileri safhalarında sâlik, öyle zuhuratlarla karşılaşır ki, zahir ehlinin aklı bunu almaz. Mesela bir sâlike şöyle bir tecelli olabilir:

  1. Örtün emri ile Örtü - Küfür tatbikatında KAFİR oldum Elhamdülillah , TEVHİD ÜZERE
  2. İsim zevkinde ol emri ile Esma – İlah - Şirk tatbikatında MÜŞRİK oldum Elhamdülillah , TEVHİD ÜZERE
  3. Cihat et emri ile Ef’al – Nifak - Cürüm tatbikatında MÜCRİM-MÜNAFIK oldum Elhamdülillah, TEVHİD ÜZERE ...
  4. Dört makamı Cem zevki tenezzülü ile sellimu teslima MÜMİN oldum Elhamdülillah , TEVHİD ÜZERE

Bu sözleri duyan biri, "Bu ne biçim söz, kişi nasıl kâfir, müşrik olduğuna hamdeder?" diyebilir. Halbuki bu, Tevhid denizinde erimenin bir ifadesidir. Sâlik, Hakk'ın mutlak varlığı karşısında kendi varlığının, fiillerinin, sıfatlarının bir hiç olduğunu idrak eder. Fiillerin Fâili'nin, sıfatların Mevsûfu'nun, varlığın Vücûdu'nun sadece Hakk olduğunu anladığında, kendi benliğine ait bir fiil, bir sıfat, bir varlık iddiasının "şirk" ve "küfür" olduğunu anlar. Bu iddiayı örttüğü için "kâfir" olur, bu iddiayı terk ettiği için "müşrik" olur ve bu iddialardan vazgeçtiği için "mümin" olur. Bu, Fenâfillah (Hakk'ta yok olma) hâlinin Bekâbillah (Hakk ile var olma) makamına dönüşmesidir. Bu, sözle anlatılmaz, ancak yaşanarak bilinir bir sırdır.

Benlik Perdesinin Yırtılışı ve "Ene'l-Hak" Sırrı

Yolculuğun zirvesi, sâlikin "ben" dediği o sahte varlıktan tamamen kurtulmasıdır. Bütün makamların gayesi, bu benlik perdesini yırtmaktır. Bu perde yırtıldığında, sâlik görür ki, kendisi sandığı varlık, aslında Hakk'ın bir tecelligâhından ibarettir. İşte o zaman, Hallâc-ı Mansûr'un "Ene'l-Hak" (Ben Hakk'ım) sözünün manası anlaşılır. Bu söz, bir tanrılık iddiası değildir. Terzibaba Hazretleri bu sırrı şöyle açıklar:

Hal bu ki “ Enel Hakk ” diyen kişi “Benim varlığımda Allah’tan başka birisi yok” manasında onu söylüyor. Yani bütün alemleri ben halk ettim ben meydana getirdim öteki yani genel Allahu zülcelal hazretleri yok da ben varım onun yerine gibi bir iddia değildir.

Bu, mutlak bir yokluk ve hiçlik itirafıdır. "Bize ait bir şey yoktur. Varsa da onların hepsi Malikel Mülk olan Allah’a aittir. Bu beden mülklerimiz de O’na ait, içindeki ruh da O’na ait 'Ben üfledim' diyor, bize ait ne kaldı hiç bir şey." Bu idrake varan sâlik, Zât tecellisine ermiş demektir. Bu tecelli, bazılarının anlattığı gibi hoplayıp zıplamak, olağanüstü haller göstermek değildir. Bunlar geçici hallerdir ve kişiye perde olabilir. Asıl Zât'i tecelli, ilmî bir idraktir:

bize lazım olan ilmi manada kendi varlığımızdaki Hakk’ın özelliğini idrak ettiğimiz zaman bizde Zat’i tecelli vardır. En azından ilim olarak vardır, yani bizim varlığımız Hakk’ın varlığından başka bir şey değildir, anlayışı bizde evvela bilgi olarak sonra da yaşantıya geçmiş olarak idrak ettiğimizde buna Zat’i tecelli diyebiliriz.

Bu makama eren kul, artık kendinden bir şey istemez. Çünkü isteyecek bir "kendisi" kalmamıştır. O, Hakk'ın ihsan ettiği nimetler deryasında gark olmuştur. Bu nimetlere şükretmek ister, ama görür ki şükreden de, şükredilen de aslında aynı kaynaktandır.

Halbuki Şâkir meşkûr ve Zâkir mezkûr idi. Dolayısıyla bu hakikât onları, irâde ettikleri sözlü Şükür'den engelledi. Artık kul, bütün gücünü sarf etmesine rağmen, Allah'a hamd ve sena etmekten aciz oldu. Ve bu hâlin senanın fevkinde olduğunu gördüklerinden, şaşkınlık ve hayret makamında durakladılar.

Bu, yolun sonundaki sükûttur. Aşkın ve hayretin makamıdır. Dilin sustuğu, kalbin konuştuğu, varlığın "Hu" zikrine dönüştüğü yerdir. Makamların yaşanması, en nihayetinde bu hayret makamına varmak içindir. Oraya varan anlar ki, bütün yolculuk, aslında kendinden kendine bir seferden ibaretmiş.

Füsûsu'l-Hikem'de Makam

İrfan yolunun ulu sultanı, Şeyh-i Ekber Muhyiddîn İbn Arabî Hazretleri’nin Füsûsu'l-Hikem deryasına daldığımızda, "makam" kelimesinin sadece sâlikin tırmandığı bir merdiven basamağı olmadığını, Vücûd-i Mutlak'ın kendi kendine tecellî edişindeki her bir mertebenin, her bir zuhûr durağının adı olduğunu görürüz. Füsûs, makamları sadece insanın iç âleminde değil, kevnî dokunun kendisinde, peygamberlerin hikmetlerinde ve İlâhî isimlerin tecellîgâhlarında okuyan bir hikmet kitabıdır.

Şeyh-i Ekber’in dilinde bir kavramı anlamak, onun zıddıyla ve menşeiyle anlamaktır. Makam, bir yükseklik ise, evvela bu yüksekliğin belirdiği bir "iniş" olmalıdır. Bu inişe irfan dilinde tenezzül denir. Tenezzül, bir kıymet düşüşü değildir. Tam aksine, Zât’ın kendi gizli hazinesini bilinmeklik muradıyla açığa çıkarması, mertebe mertebe zuhûra gelmesidir. Terzibaba Hazretleri bu inceliği şöyle şerh eder:

Ruha tenezzül ettiği vakit, tenezzül demek zuhur etme tecelli etme, inmeye başlama, demektir. Yani ben ona tenezzül mü ederim! gibi eksi manada bir tenezzül kelimesi değildir. Zuhur ve tecelli manasında tenezzül. Nazil olma, Kur’an tenezzül etti bize geldi. Nazil oldu demektir. Beşeri manada biz eksi bir şey gibi anlıyoruz. Kelimeleri iyi anlamamız lazımdır. Beşeri anlamda değil de ilahi anlamda anlamamız lazımdır.

Bütün makamlar, bu İlâhî tenezzülün duraklarıdır. En tepede, her türlü isimden, sıfattan, şekilden ve makamdan münezzeh olan, hakkında "tecelli yoktur" denilen bir Ahadiyet (mutlak birlik) mertebesi vardır. Orada ne bilen vardır, ne bilinen; ne âşık vardır, ne maşuk. Orası, her türlü nispetin ve izafetlerin helâk olduğu, mahvolduğu Zât’ın Zât’ıyla baş başa olduğu bir Hüvviyet gaybıdır.

Yani Rububiyet sıfattır, ama Zat-ı ahadiyet ne sıfattır, ne de isimdir, ne de resimdir, onun için oradan alamaz. İşte bu sebepten ehlullah mertebe-i ahadiyette tecelli yoktur derler. Yani ahadiyet mertebesinde esma ve sıfat bulunmadığından orada tecelli yoktur, derler. Zira tecelli için bir tecelli olunan şeyler lazımdır , halbuki cemi nisbetler ve izafatlar Zat-ı ahadiyette mahf ve müstehlektir.

Bu mutlak gayb âleminden varlığın nasıl zuhûr ettiği sorusuna, Nefes-i Rahmânî sırrı cevap verir. Cenâb-ı Hakk, kendi isim ve sıfatlarının güzelliğini görmek, bilinmekliğini sevmekle, Ahadiyet'in o iç sıkıntısından bir "Hû" nefesiyle nefeslendi. Bu nefes, varlığın potansiyellerini, yani a'yân-ı sâbiteyi (sabit hakikatler) görünür kıldı. Bütün makamlar, bu Rahmânî nefesin dalgalarından ibarettir. Şit (a.s.) fassında bu hakikat şöyle dile gelir:

Burada nefsten murat ahadiyet mertebesi Zat’ı itibariyle hapiste kalıp zuhura çıkamayan, ahadiyet mertebesinde birlikte bir yerde olan kapalı bir yerde olan orada sıkılan İlahi isimleri nefes-i rahmanisini irsal ile, göndermek ile yani senin özünde var olan hakikati nefs diye ortaya çıkarmış oluyorsun. ... İşte Cenab-ı Hakk da bütün bu alemleri var etmek için Makam-ı ahadiyetten bir nefes-i rahmani ile tenfis ediyor.

Bu Rahmânî nefesin ilk taayyünü, ilk belirginleştiği makam, bütün makamların anası, bütün hakikatlerin toplayıcısı olan Hakikat-i Muhammediyye'dir. O, varlıkta ilk zuhûr eden "vâhid" ve "ferd"dir. Bütün âlemleri ve makamları bir küll olarak kuşatmıştır. Bu öyle bir makamdır ki, hem Zât’ın Ahadiyetine (birlik) en yakın, hem de bütün kesretin (çokluk) kaynağıdır. Ferîdüddîn Attâr Hazretleri'nin o meşhur beyti, bu sırrı özetler: Ahmed (اَحْمَد) ismindeki "mim" (م) harfini kaldırırsan, geriye Ahad (اَحَد) kalır. O "mim", taayyün perdesidir, Muhammedî hakikatin kesret âlemine bakan yüzüdür; ama aslı Ahad'dır.

Şu halde Sallallâhü aleyhi vesellem Efendimiz'in hakîkati cemî'-i taayyünâtın başlangıcı olmak i'tibâriyle vücûdda vâhid ve ferddir. ... Ve keza bi'l-cümle taayyûnâtı muhît olmak itibariyle de külliyyetle vasıflanmıştır. ... Ey iş adamı, Hakk'ın sırrını sana açıkça söyleyeyim ki, bu alem-i taayyünde Ahad, Ahmed'dir, mim-i taayyünü kaldır, Ahmed Ahad olur.

Füsûsu'l-Hikem, bu küllî Muhammedi Hakikat'in, diğer peygamberlerin hususiyetlerinde nasıl farklı "hikmet"ler ve "makam"lar olarak açığa çıktığını anlatır. Her peygamber, bir İlâhî ismin tam mazharıdır ve onun makamı, o ismin tecellîsiyle şekillenir.

Mesela İdris (a.s.) fassında "ulüvv-i mekân" yani mekânın yüksekliği kavramıyla karşılaşırız. Bu, sadece mânevî bir mertebe olan "ulüvv-i mekânet"ten (makamın/itibarın yüksekliği) farklıdır. Kur'ân'ın "Biz onu yüce bir mekâna yükselttik" (Meryem, 19/57) buyruğu, Şeyh-i Ekber'e göre harfî manasıyla da bir hakikate işaret eder: Güneş feleği. İdris (a.s.), beşerî kesafetinden soyunup ruhani bir letafete bürünerek, cisimlerin dayanamayacağı bu nuranî makama urûc etmiştir. Onun makamı, ruhun maddeye galip geldiği letafet ve yükseklik makamıdır.

Ulüvv-i mekan yani mekanın yüksekliği ... Ulüvv ve yükseklik iki nisbettir, birisi mekanın yüksekliği diğeri de mekanetin yüksekliğidir, ve mertebenin yüksekliğidir, ulüvv-i mekanın delili Kur’an-ı Kerim’de İdris (a.s.) hakkında varid olan وَرَفَعْنَاهُ مَكَانًا عَلِيًّا 19/57 “biz onu yüksek mekana yükselttik” kavl-i şerifidir. ... Mekanların en yükseği üstüne alem-i eflak değirmeninin çarkının döndüğü mekandır ki o da felek-i şemsdir. ... Zira İdris (a.s.) sıfat-ı beşeri tabiinden soyunmuş olup sıfat-ı ruhaniye ve heyet-i nuraniye ile baki kaldı.

İsa (a.s.) fassında ise makam, iki ayrı hakikatin birleşmesiyle oluşan "hayret" makamı olarak karşımıza çıkar. İsa (a.s.), bir yanda annesi Meryem cihetinden beşerî bir surete, diğer yanda Cebrail'in (a.s.) nefhasıyla nuranî, ruhânî bir tabiata sahiptir. Ölüleri diriltmesi, beşerî suretiyle değil, bu nurânî tabiatıyladır. Bu yüzden ona bakan, "O'dur" dese beşeriyetini görür, "O değildir" dese ruhaniyetini görür ve bir hayret içinde kalır. Onun makamı, tenzih ile teşbihin, ruh ile bedenin iç içe geçtiği, bakanı acze düşüren bir berzah makamıdır. Hatta bu fısta, Cebrail'in (a.s.) dahi bir makamı olduğu, Sidretü'l-Müntehâ'dan öteye geçemeyeceği, zira makamının orası olduğu belirtilir.

İmdi Cebrâîl (a.s.)ın tabîi nuri suretiyle gelerek nefh et­mesinden hasıl olan cenâb-ı İsâ'da iki suret topluca olurdu ki: Birisi Hz. Cibril tarafından kazanılmış olan tabii nur sureti ve diğeri validesi Meryem tarafından kazanılmış olan sûret-i beşeriyyedir. Bu iki sureti cami' olan cenâb-ı İsâ'nın ölüyü ihya ettiği görüldüğü vakit, onun hakkında ... "Odur, ya'nî İsâ'dır"; ve ... "O, ya'nî İsâ değildir" denilir idi. Ve onun üzerine bu iki suretten birisi ile müstakiller hükm olunamadığı için, ona nazar eden nazırda hayret vâki' olur idi.

Lût (a.s.) fassı ise makamları, sâlikin seyrindeki en temel iki durak olan fenâ-fillah (Hakk'ta yok olmak) ve bakâ-billah (Hakk ile var olmak) üzerinden anlatır. Lût (a.s.), kavminin azgınlığı karşısında "Keşke size karşı bir kuvvetim olsaydı veya sarp bir kaleye sığınsaydım" derken, aslında kendi mânevî hâlini dile getirmektedir. O esnada fenâ-fillah makamındadır; kendi benliği, iradesi ve "himmet"i Hakk'ın vücûdunda yok olmuştur. Bu yüzden tasarruf gücü yoktur. Eğer bakâ-billah makamında, yani Hakk'ın isim ve sıfatlarıyla yeniden var olduğu bir mertebede olsaydı, İlâhî kuvvetle tasarruf edebilirdi. Bu, makamların sadece birer bilgi değil, sâlikin fiillerini ve gücünü doğrudan belirleyen yaşanmış hakikatler olduğunu gösterir.

Ma'lûm olsun ki, fenâ-fillah makamı, ... fena fillah dediğimiz zaman ne anlıyoruz biz, Hakk’ta fani olduğumuzu anlıyoruz, Bakabillah dediğimiz zaman Hakk ile baki olmayı anlıyoruz. ... Ben henüz fenâ-fillah makâmındayım; ve bu makamda kendi nefsim ile Hakkın vücudunda yok olmuş bulunduğum için, sadece yoklukla vasıflandım. Binâenaleyh bende himmet ile tasarruf yoktur; ve eğer bu makamdan bakâ-billah makamına intikâl edip, bende ilâhi esmaların tüm eserleri fiilen zahir olsa idi, o esmâ-i ilâhiyye mecmû'unun kuvvetiyle tasarruf ederek îcâd ve i'dâma himmet ederdim.

Şeyh-i Ekber'in sisteminde velâyet ve nübüvvet makamları arasındaki ilişki de önemli bir yer tutar. Füsûs'ta geçen "Velâyet, nübüvvetten a'lâdır" ifadesi, zahir ehli için anlaşılması zor bir sırdır. Buradaki incelik şudur: Her nebi aynı zamanda bir velîdir. Nebinin nübüvvet (peygamberlik) yönü halka, velâyet (velilik) yönü ise Hakk'a dönüktür. Nübüvvet kesintiye uğramıştır, fakat velâyet, Hakk'ın "el-Velî" ismi ezelî ve ebedî olduğu için asla kesilmez. İşte bu açıdan, yani Hakk'tan feyiz alma ve süreklilik bakımından velâyet, nübüvvetin üstünde bir makamdır. Ancak bu, bir velînin bir nebiden üstün olduğu anlamına gelmez. Bilakis, şeriat getiren bir nebi, getirmeyen bir velîden her zaman daha üstündür.

"Velayet, nübüvvetten a'lâdır" ... "Velî, nebi ile resul fevkındedir" ... "Velî" ismi Allah için bakidir. ... Nebi nübüvvet-i teşrî' ile ve risâletle gelmemiş olan velîden a'lâdır.

Bu kevnî düzende, bir sâlikin makamını belirleyen ise Rabb-ı has (özel Rab) kavramıdır. Cenâb-ı Hakk, her bir varlığa, kendi istidadına uygun bir İlâhî isim ile tecelli eder. O isim, o varlığın "özel Rabbi" olur. Kişi, El-Hâdî isminin mazharıysa onun Rabbi Hâdî'dir; bir başkası El-Mudil isminin mazharıysa onun Rabbi Mudil'dir. Her varlık, kendi Rabb-ı has'sının indinde "merzi"dir, yani rızaya mazhar olmuştur. Sâlikin yolculuğu, kendi Rabb-ı has'sını bilmek ve O'nun sırat-ı müstakîminde yürümektir.

Binâenaleyh Rab olan o ism-i hâs merbubundan razıdır. Yani Rab kendine bağlı olan merbubundan razıdır ve mevcudattan her birisi böylece kendi Rab'leri olan esmâ-i hâssanın indinde merzidirler . Demek ki bu alemde merzi olunmayan hiçbir varlık yoktur, kendi Rabb-ı hasları indinde, Allah’ın indinde değil.

Nihayetinde, Füsûs'taki bütün makamlar, sâliki tek bir hedefe yönlendirir: Kendini bilmek. Çünkü kendini bilmek, Rabbini bilmektir. Bunun yolu ise, kendi izafi varlığını, enaniyetini aradan çıkarmaktan geçer. Füsûs'un öğrettiği en yüce makam, kendi yokluğunu idrak ederek Hakk'ın varlığıyla var olma makamıdır. Terzibaba Hazretleri'nin sohbetinden süzülen şu cümleler, bu sırrın anahtarıdır:

İşte evvela bunu diyor, “yok ol bilmek dilersen bilmek budur” yani Allah’ı bilmek istiyorsan bilmek budur, senin yok olman bilmektir. Var olduğun sürece “ben varım” dediğin sürece sen kendini bilirsin sadece nefsini bilirsin Allah’ı bilemezsin. Çünkü iki varlık bir arada olmaz zaten. Ya sen olacaksın ya Hakk olacak ikisinden birisi... “Yok ol bilmek istersen bilmek odur, O ol bulmak dilersen bulmak odur” yani bulmak O olmaktır.

Füsûs'un diliyle makam, Zât'ın tenezzülünden sâlikin urûcuna, İnsân-ı Kâmil'in hakikatinden her bir zerrenin Rabb-ı has'sına kadar uzanan, Vücûd'un kendinden kendine yaptığı sonsuz bir seyahatin adıdır.

Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği

Öyle bir makam vardır ki, o, durakların ötesinde bir görüş, bir idrak ufkudur. Bütün zıtların, akıl terazisinde birbirini yok eden her şeyin, kalbin nazarında nasıl bir ve bütün olduğunu müşahede etme makamıdır bu. Bu, Cem makamı dediğimiz, tevhidin en derin sırlarının açıldığı, Hakk’ın hem Zâtıyla her şeyden münezzeh (tenzih), hem de tecellileriyle her şeyde mevcut (teşbih) olduğunun aynı anda idrak edildiği menzildir.

Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri’nin Füsûsu’l-Hikem’de işaret ettiği bu derinlik, aklın sınırlarının bittiği, kalbin seyrinin başladığı yerdir. Bu, iki gözle bakma sanatıdır. Bir gözün halkı (yaratılmışları), diğer gözün Hakk’ı görmesi ve bu iki görüşün birbirine perde olmamasıdır. Bu makamda sâlik, “Hakk’ı halkta ve halkı Hakk’ta” görmeye başlar.

Terzibaba Hazretleri, Kâşânî’nin şerhinden naklederek bu görüş seviyelerini tasnif eder:

Şöyle ki: 1. Bu kesreti müşahede eden kimseler, "halk"ı görürler. 2. Bu taayyünat-ı kesirede çoklu zahir olmada tecelli olan vücûd-i ahadîyi müşahede eden kimseler, "Hakk"ı görürler. 3. İki i'tibâr ile iki vechi dahi müşahede eden kimseler, hem halkı ve hem de Hakk'ı görürler. 4. Nisbetler ve izâfât ile mütekessir olan suretler hakîkat-i vahide müşahede eden, ya'nî zât ile, ahad-i esma ile külli müşahede eyleyen yani Zat ile birliği ahadiyi bütün esma ile birlikte müşahede eden kimse, Allah'ı hakkıyla tanıyan ehlullahdandır. 5. Halkı görmeksizin Hakk'ı müşahede eden kimse, makâm-ı fena olan "cem" makamında hâl sahibidir. 6.Hakk'ı halkta ve halkı Hak'ta müşahede eden kimse, fenadan sonra hâsıl olan baka ve "cem'"den sonra hâsıl olan "fark" makamında şuhûd-ı kâmil sahibidir. Ve bu makamın sahibi makamat-ı saire ashabından daha âlimdir.

Bu, ince bir derecelendirmedir. Avam, sadece kesreti, yani çokluğu ve halkı görür. Sâlik, yolun başında bu kesretin ardındaki birliği arar ve bir an gelir ki, halk gözünden silinir, sadece Hakk’ı müşahede eder. Bu, Fenâfillah halinin bir yansıması olan “Cem” makamıdır. Lâkin burada kalmak da bir eksikliktir. Kâmil olan, bu fena halinden sonra tekrar “fark”a, yani halkı görme haline döndürülendir. Ama bu ikinci fark, ilk fark gibi değildir. Artık o, halka baktığında Hakk’ı, Hakk’a baktığında halkı görür. Biri diğerine perde olmaz. Bu, “cem’den sonra fark” ya da “cem’ül-cem” denilen, peygamberlerin ve onların kâmil vârislerinin makamıdır.

Tenzih ve Teşbih Kanatlarıyla Uçmak

Bu Cem ve Fark dengesi, irfan ilminde iki temel kavramla, tenzih ve teşbih ile kurulur. Tenzih, Cenâb-ı Hakk’ı yaratılmışlara ait her türlü noksanlıktan, sınırlılıktan, şekilden ve mekândan arı ve uzak tutmaktır. “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur” (Şûrâ, 11) ayetinin sırrıdır. Teşbih ise, Hakk’ın “Semi (işiten), Basir (gören)” gibi isimleriyle âlemde tecelli ettiğini, O’nun fiillerinin ve sıfatlarının kâinattaki yansımalarını görmektir.

Yolun acemisi, tenzihte aşırıya gider. Hakk’ı o kadar soyutlar ki, artık O’na ulaşılmaz, âlemle ilişkisiz bir varlık tasavvur eder. Şeyh-i Ekber bu tehlikeye işaret eder:

Malûmun olsun ki, muhakkak, ehl-i hakâyık indinde Cenâb-ı İlâhîde tenzih, ayn-ı tahdîd ve takyîddir.

Hakk’ı noksanlıklardan arındırdığını zannederken, aslında O’nu kendi dar aklının “noksanlık” ve “kemâl” tanımlarına göre sınırlamış, kayda bağlamış olursun. Diğer yandan, sadece teşbihte kalan, Hakk’ı her şeyde gören ama O’nun Zâtının bu suretlerden münezzeh olduğunu unutan da panteizmin bataklığına düşer.

Hakikat yolu, bu iki kanatla uçmayı gerektirir. Hem “O’nun gibi hiçbir şey yoktur” (tenzih) diyecek, hem de “Nereye dönerseniz Allah’ın vechi (yüzü, zâtı) oradadır” (Bakara, 115) (teşbih) ayetinin sırrına ereceksin. Terzibaba Hazretleri, bu iki makamı ve onların birleşiminden doğan tevhidi, peygamberler üzerinden izah eder:

İşte tenzih dediği mertebe “Museviyet” mertebesidir, teşbih dediği mertebe “İseviyet” mertebesidir. Tevhid dediği yani ikisinin birleşmesini sağlayan bilginin kaynağı da “Muhammediyet” mertebesidir. İşte bizim gerçek mertebemiz Ümmet-i Muhammed olmak dolayısıyla “Tevhid” mertebesidir.

Hz. Musa’nın Tur Dağı’nda tecelliyi talep ettiğinde aldığı “Sen beni göremezsin” cevabı, Zât’ın tenzihinin bir ifadesidir. Hz. İsa’nın ölüleri diriltmesi gibi fiilleri, Hakk’ın sıfatlarının bir mazharda en kâmil şekilde zuhura gelmesiyle teşbih mertebesini gösterir. Muhammedî yol ise, bu ikisini birleştiren, hem şeriatın (fark ve tenzih) hem de hakikatin (cem ve teşbih) dengesini kuran Tevhid yoludur. Bu dengeyi kuramayan, sadece tenzihte kalıp Hakk’ın âlemdeki tecellilerini görmezden gelen kimse, aslında peygamberlerin getirdiği haberleri de yalanlamış olur.

Eğer tenzih eden mü’min olup ta bu tenzihi indinde durur ve oradan ileriye gitmez, ve teşbih makamında teşbih edip alemin kemalatını Hakk hakkında ispat etmez ise edepsizlik etmiş ve peygamberi ve kütüb-ü İlahiyeyi yalanlamış olur.

Zira kitaplar ve peygamberler, Hakk’ın hem münezzehliğinden hem de âlemdeki tecellilerinden haber verir. Birini alıp diğerini bırakmak, mesajı bölmek ve tahrif etmektir.

Benlik Perdesi ve Kurbiyetin Hakikati

Sâlikin bu Cem ve Fark görüşüne, bu Tenzih ve Teşbih dengesine ulaşmasının önündeki en büyük engel Enaniyet, yani “ben”liktir. Kişinin kendini müstakil bir varlık, fiillerinin fâili olarak görmesi, gizli şirkin ta kendisidir. Zira vücûd (varlık) tektir, o da Hakk’ın Vücûdu’dur.

Hiçbir varlığın olmadığı halde Allah gibi kendini görmende, Allah gibi görmezsen o zaman inkiyad etmen lazım gelir. Boyun bükmen gerekecek, boyun bükmediğin süre tabi olmadığın süre Allahlık iddia ediyorsun demektir. Bu kadar açıktır.

Seyr-i sülûk, bu sahte ilahlığın yıkılış hikâyesidir. Sâlik, riyazet ve mücahede ile bu benlik kalesini yıktıkça, Hakk’a yakınlık (kurbiyet) hâsıl olur. Bu yakınlığın iki temel mertebesi vardır: Kurb-i Nevâfil ve Kurb-i Ferâiz.

Meşhur kutsi hadiste Cenâb-ı Hakk, “Kulum bana nafile ibadetlerle yaklaşır, nihayet ben onu severim. Sevince de onun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli, yürüyen ayağı olurum” buyurur. Bu, Kurb-i Nevâfil’dir. Terzibaba Hazretleri, bunu demirin ateşte kızarmasına benzetir:

Birisi, Hakk'ın sıfatında kendi sıfatından fânî olur. Ve Hak onun sıfatı makamında kâim bulunur. Nitekim demir ateşte kıpkırmızı bir hâle gelince ateşin sıfatıyla muttasıf olur ve kendisinin demirlik sıfatı kalmaz. İşte bu kurba "kurb-i nevâfil" derler.

Burada demir (kul) kendi zatıyla varlığını sürdürür ama sıfatları ateşin (Hakk’ın) sıfatlarına bürünür. Kulun fiilleri, Hakk’ın sıfatlarının tecellisi olur.

Bundan daha ileri bir makam ise Kurb-i Ferâiz’dir. Bu, kulun sadece sıfatlarının değil, zâtının da Hakk’ın Zâtında fâni olmasıdır. Bu, “Kulum bana farzlarla yaklaşır…” diye başlayan hadisin devamında işaret edilen makamdır. Burada benzetme, buzun suya atılmasıdır:

İkincisi, Hakk'ın zâtında fânî olur. Ve Hak onun zâtı makamında kâim bulunur. Meselâ bir kâse içindeki suya bir buz parçası atılsa, buzun zâtı suyun zâtında fânî olur. Artık buzun zâtiyyeti kalmaz. İşte bu kurba dahi "kurb-i ferâiz" derler ki, Hakk'a evvelki kurbdan daha yakındır. Zîrâ bu kurbun sahibi, zâtiyle fânî ve Hak'la bakîdir.

Bu makamda artık “kul” ve “Hakk” ayrımı, sâlikin şuurunda ortadan kalkar. Ortada sadece Vücûd-ı Mutlak kalır. “Ben Hakk’ım” (Ene’l-Hak) nidasının duyulduğu fenâ makamı burasıdır. Bu bir söz değil, bir haldir. Hallac-ı Mansur’un ağacın dallarından bu sözü işitmesi gibi, o makamda konuşanın kim olduğu belirsizleşir.

Bu mertebede istersen "Bu vücûd Hak'tır" de, istersen "Ben Hakk'ım" de! İkisi de birdir. Nitekim Gülşen-î Râz'da buyrulur: “Hüda’dan gayr mevcud yoktur el-Hak. Dilersen Hak de, istersen Ene'l-Hak"

Bu, bütün taayyünlerin, yani “ben, sen, o” gibi belirlemelerin ve ayrımların, Mutlak Vücûd’un vechinden (yüzünden) kalktığı Fenâfillah makamıdır. Âlem yok olmaz, ama âlemin Hakk’tan ayrı bir varlığı olduğu vehmi, ârifin kalbinden tamamen silinir.

Putun Sırrı: En İleri Tevhid Bakışı

Bu tevhid nazarı kemâle erdiğinde, sâlik öyle bir bakışa sahip olur ki, en katı şeriat hükmüyle batıl ve şirk kabul edilen “put”ta dahi Hakk’ın bir tecellisini, bir zuhur mahalli olduğunu idrak eder. Bu, irfanın en tehlikeli ve en zirve noktalarından biridir; kâmil bir mürşidin terbiyesi olmadan konuşulması dahi caiz olmayan bir sırdır. Şeyh Mahmud Şebüsterî’nin Gülşen-i Râz’daki beytini Terzibaba Hazretleri şöyle aktarır:

Madem ki eşya mutlak vücudun zuhur yeridir, nihayet put dahi o cümleden birisidir. O da hakkın zuhur yerinden başka bir şey değildir. Ey akıllı olan Âdem, iyi düşün ki put vücut cihetinden batıl değildir. Yani mevcudiyeti yönünden putun kendi varlığı batıl değildir. Bil ki Hak Teala onun halikıdır... Eğer müslüman bilse idi ki put nedir bilir idi ki din putperestliktedir.

Bu söz, puta tapmayı meşru görmek değildir. Bu, varlık mertebesi itibariyle bir idraktır. Puta tapanın hatası, Hakk’ın tecellisinin sadece o taş parçasında olduğunu zannetmesi, yani Mutlak olanı bir surete hapsetmesidir. Müşrik, tecelliyi bir mazharda (putta) sınırladığı için müşriktir. Ârif ise, o putun da dâhil olduğu bütün mazharlarda sınırsız olan Hakk’ı müşahede eder.

Bu sebeple, vahdet nazarında halk ile Hakk’ı, çokluk ile birliği bir arada göremeyen, ya halkta kalıp Hakk’tan gafil olur ya da Hakk’ta kalıp halktan (ve şeriatın hükümlerinden) gafil olur. İkisi de noksandır.

Bu iki makamdan daha a'lâ olan makam... Bütün mazharlarda Hakk'ı müşahede eden müşahede eden kamillerin makamıdır. Çünkü onlar, halk ile beraber Hakk'ı ve çokluk ile beraber vahdeti; ve keza bunun aksi olarak Hak'la beraber halkı ve vahdet ile beraber çokluğu görürler. Onların nazarında biri diğerine perde olmaz.

Füsûs’un derinliklerinde parlayan bu zıtların birliği idraki, İnsân-ı Kâmil’in makamıdır. O, varlığa iki gözle bakar: Biriyle Hakk’ın her şeyden münezzeh olduğunu görür, tenzih eder. Diğeriyle her şeyin O’nun tecellisi olduğunu görür, teşbih eder. Bu iki görüşü kalbinde birleştirdiğinde ise Muhammedî Tevhid’in sırrına erer.

Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Makam

İrfan yolunun büyükleri, hakikati bir tohum gibi kalbe eker, onun gönül toprağında yeşermesini beklerler. Bu sebeple Hz. Pîr Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, mânevî yolculuğun durakları olan makamları anlatırken, bize bir usûl kitabı değil, bir hayat kitabı hediye etmiştir. Mesnevî-i Şerîf, ruhların seyrini, kalbin hallerini, nefsin hilelerini ve vuslatın sırlarını hikâyelerin, temsillerin ve sembollerin diliyle fısıldar.

Nitekim Mesnevî'nin daha ilk satırlarında bu niyet açıkça beyan edilir. O, öyle bir kitaptır ki, hem bir cennet bahçesi, hem de bir imtihan vesilesidir.

Bu kitab Mesnevî'dir; ve o, Allah'a vusûl ve yakîn sırlarının keşfinde dînin asıllarının asıllarının asıllarıdır; ve o Allah'ın en büyük fıkhı ve Allah'ın parlak yolu ve Allah'ın pek açık burhânıdır. Onun nûrunun meseli, içinde kandil bulunan mişkât gibidir. Bir parlayış parlar ki, sabahlardan daha nûrludur; ve o, gönüllerin çeşmeler ve dallar sahibi olan cennetleridir. Onlardan bir pınar vardır ki, bu yolun yolcuları indinde "selsebîl" tesmiye olunur. Makâmât ve kerâmât sahiplerinin indinde de makamın hayırlısı ve mahall-i istirahatın en güzelidir. Ebrâr ondan yerler ve içerler; ve ahrâr ondan ferahlanırlar ve mesrûr olurlar. Ve o, Mısır'ın Nil'i gibidir ki, sabr edenlere içecek su ve Fir'avn'ın âline ve kâfirlere kan ve hasrettir.

Mesnevî, sâlik için bir "selsebîl" pınarı, makamların en güzeline ulaştıran bir vasıtadır. Ama aynı zamanda, nasibi olmayana kan ve hasretten başka bir şey vermeyen bir Nil suyudur. Demek ki makam, okuyup ezberlemekle elde edilen bir rütbe değil, o hakikat suyundan içip kanmakla, o nûr ile aydınlanmakla varılan bir hâldir. Hz. Pîr, bize makamların listesini vermez; bizi o makamlara götüren yoldaki işaret levhalarını, yani hikâyeleri gösterir.

Hikâyelerin Diliyle Makam Arayışı ve Aldanışlar

Mânevî yolculuk, sarp yokuşlarla doludur. Sâlikin en büyük düşmanı, içerideki nefsinin hileleridir. Nefs, bazen en ulvî gayelerin kisvesine bürünerek insanı yoldan çıkarır. Makam ve keramet sahibi olma arzusu, eğer Hakk rızası için değil de benliği yüceltmek içinse, en büyük perdedir. Hz. Mevlânâ, bu tuzağı Sâmirî’nin altın buzağısı kıssasıyla resmeder.

"Altın öküz bağırdı, nihayet ne dedi ki, ahmaklar için bu kadar rağbet açtı?" ... "Sen ancak insanlık mertebesinden tecerrüd ve eşeklik mertebesine tenezzül ettiğin için, öküzün önünde "Benim Allah'ımdır!" diye secde ettin. Binâenaleyh senin insanlığına mahsûs olan aklın, Sâmirî'nin sihirinin tuzağına düştü ve onun avı oldu!"

Buradaki altın buzağı, nefsin arzuladığı her türlü dünyevî ve hatta mânevî görünen sahte hedeftir. Makam sahibi olmak, insanlar arasında saygı görmek, keramet göstermek gibi arzular, eğer özünde Hakk yoksa, sâlikin önündeki altın buzağıdan başka bir şey değildir. İnsan, kendi aslî mertebesi olan "insanlık" şerefinden tenezzül edip, buzağının anlamsız böğürtüsünü ilahî bir ses zannettiğinde, aklını ve irfanını Sâmirî'nin, yani nefsin ve şeytanın tuzağına kaptırmış olur.

Bu aldanış, bu yolda olduğunu iddia eden sahte rehberler, yalancı şeyhler suretinde de zuhur eder. Onlar, Nuh’un gemisini yapmaya kalkarlar ama kendileri Nuh değildir.

"Ey havârik-ı âdâttan ve kerâmâttan bahseden ve makâm-ı evliyâyı hâiz olduğunu iddiâ eden hayâsız, eğer Mesîh Îsâ (a.s.)dan hatırında bir kelâm ve nakış var ise, Îsâ (a.s.) meşrebinde olan insân-ı kâmilin, o kelâm-ı müessiri söyleyen dudağı ve dişi sende var mı?" "Tevzî’den ve fütûhtan bir gemi yaparsın. Hani geminin Nûh gibi bir gemicisi?"

Hz. Pîr, bu sözleriyle mürşidlik taslayan ama aslında kendi riyasetinin peşinde koşanları uyarır. Makam, bir iddia değil, bir liyakat işidir. Hakiki mürşid, kendi varlığından geçmiş, Hakk’ın iradesinde fâni olmuş kişidir. Sahte olan ise, sadece şekli taklit eder, kabuğu parlatır ama içi boştur. Böyle birinin peşine takılmak, kaptanı olmayan bir gemiye binip fırtınalı denize açılmak gibidir. Nitekim bu sahte arayışın sonu, pişmanlık ve hüsrandır.

"O misâfir kendi rezâletini gördüğü vakit helâk olmayı ve yok olmayı temennî ederek vâ sübûrâ! vâ sübûrâ! diye bağırır idi.” Nitekim kâfirler mezarın ka’rında ya’ni hayât-ı berzahiyyede dünyâda inkâr ettikleri hayât-ı uhreviyyenin varlığını gördükleri vakit yok olmayı temennî edip böyle nidâ edeceklerdir.

Bu sebeple hakiki sâlik, makam peşinde koşmaz. O, bilir ki hırs ve telaş, insanı yorar ve yolda bırakır. Kanaat sahibi ise müsterihtir.

“Tama’ sâhibi sa’y-i mütemâdîden yorgun ve cansız bir hâle geldiği hâlde kanâat sâhibi müsterih ve dinç bir hâlde bulunur ve halsiz olmaz. Halbuki bir kimse, ne derece harîs olursa olsun ve ne kadar çalışırsa çalışsın hükümdarlık makâmını elde edemez. Binâenaleyh onun sa’y ve ictihâdı boş olur.”

Hakiki sâlik, bilir ki rızkı veren de, makamı veren de Hakk’tır. O, sebeplere yapışır ama sebeplere takılıp kalmaz. Sebeplerin ardındaki Müsebbib’i görür ve O’na tevekkül eder.

[Fenâ](/wiki/Fenâ fi'llah) Makamı ve "Ene'l-Hak" Sırrı

Yolun zirvesinde öyle bir makam vardır ki, oradan gelen sesler, zâhir kulağıyla dinleyenleri şaşkına çevirir. Hallâc-ı Mansûr’un “Ene’l-Hak” (Ben Hakk’ım) nidası, bu makamın en meşhur ifadesidir. Zâhir uleması bunu bir şirk olarak görürken, arifler bunun tevhidin ve tevazuun zirvesi olduğunu bilirler. Hz. Pîr, bu derin sırrı misallerle konuşur.

“Ene'l-Hak” demeyi herkes büyük da'vâdır zanneder, “Ene'l-abd” da'vâsı büyüktür. Ene'l-Hak da'vâsı azîm tevâzu'dur. Zîrâ “Ben abd-i Hudâ'yım!” diyen kimse, iki mevcûd isbât eder; birisi kendisi için ve diğeri de Hudâ içindir. Fakat “Ene'l-Hak!” diyen kimse, kendisini yok edip ve ber-hevâ eyleyip “Ene'l-Hak!” der. Ya'ni, “Ben yokum, hep O'dur, Hudâ'dan başka mevcûd yokdur. Ben külliyyen adem-i mahzım ve hiçim!” der bu makâmda tevâzu' ziyâdedir.

Bu, muazzam bir bakış açısıdır. "Ben kulum" demek, "ben" ve "O" diye iki ayrı varlık kabul etmektir. Ama "Ben Hakk'ım" demek, kendi izafi varlığını ortadan kaldırıp, mutlak varlık olan Hakk'ın varlığında yok olmaktır. Bu, [Cem makamının](/wiki/Cem makamı) halidir. Burada konuşan, kulun benliği değil, kulun varlığında tecelli eden Hakk'ın kendisidir. Bu makama makâm-ı ittihâd (birlik makamı) denir.

Bu sırrı idrak edemeyenler için Hz. Mevlânâ, Kur’ân-ı Kerîm’den bir delil getirir:

İmdi mâdemki Hak Teâlâ ağaçdan: “Ben Allâh'ım!” diye hitâb buyurursa, ağaçdan daha mükerrem olan insandan böyle bir hitâb vâki' olursa taaccüb olunur mu?

Tûr Dağı’nda bir ağaç, Hz. Musa’ya “Şüphesiz ben Allah’ım” diye nida edebiliyorsa, eşref-i mahlûkat olan ve Hakk’ın halifesi kılınan bir [İnsân-ı Kâmil](/wiki/İnsân-ı Kâmil)’in varlığından aynı nidanın duyulması neden şaşırtıcı olsun? Bu makamda kul, Hakk’ın gören gözü, işiten kulağı, tutan eli olur. Bedir’de atılan okun failinin bizzat Hakk olduğunun bildirilmesi de bu sırra işarettir.

Ve bu makâmdandır ki, Hâce-i kâinât ve ser-defter-i mevcûdât (salavâtullâhi aleyh) hazretleri فِيَّ يَسْمَعُ وَبِي يَصِرُ ["Benimle işitir ve benimle görür"] mertebesine vâsıl olup, sıfât-ı pâk-i ahadiyyete ittisâl buldukta, Hz. Hak (celle ve alâ) hazretleri onların hakkında وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ رَمَى (Enfâl, 8/17) ya'ni, “Ey Habîb-i zîşânım, attığın vakit sen atmadın velâkin Allâh zü'l-celâl hazretleri attı” âyeti ile hitâb buyurmuşlardır ki, bu ma'nâya işâret-i azîmedir.

Bu, aklın sınırlarını zorlayan, ancak aşk ile tadılan bir haldir.

Makamdan Geçip Aşka Varmak: Mürşid ve Sâlik

Bu yüce makamlara nasıl erişilir? Hz. Pîr'in cevabı nettir: Makamları hedefleyerek değil, makamların sahibine aşk ile yönelerek. Makam ve menzil arzusu, hâlâ "benlik" kokan bir arayıştır. Hakiki yol, bu arayıştan da vazgeçip, aşk ateşinde pervane olmaktır.

“Ey mürşidlik kaydında olan kimse, aşk kapısında sâkin ol; ve menzil ve makâmât-ı ma'neviyyeye göz dikme! Zîrâ bunlar hep varlık ve enâniyet nişânesidir. Ve halkı nûr-ı ma'rifet ile tenvîr da'vâsında bulunma! Belki aşk şem'inin etrâfında dolaşan pervâne ol!”

Aşk şem'inin etrafında dönen pervanenin gayesi bir makama ulaşmak değildir; onun tek arzusu, o ışıkta yanıp yok olmaktır. İşte sâlikin hali de bu olmalıdır.

Bu yolun en büyük rehberi, İnsân-ı Kâmil, yani mürşid-i kâmildir. Mesnevî'nin yazılmasına vesile olan Hüsâmeddin Çelebi, Hz. Mevlânâ için sadece bir dost değil, aynı zamanda bu makâm-ı ittihâdın yaşayan bir timsalidir. Hz. Pîr, ona şöyle hitap eder:

Mâdemki sen böyle istersin, Huda dahi böyle ister; Hak müttakilerin arzusunu verir. ... Geçmişte "Allah için olmuş idin"; tâ ki ceza olarak "Allah onun için oldu" öne geldi.

Bu büyük bir sırdır. Öyle bir makam ki, kulun isteği Hakk'ın isteği olur. Çünkü o kul, kendi iradesini Hakk'ın iradesinde yok etmek için çabalamış, sonunda onda Hakk'ın iradesinden başka bir şey kalmamıştır. "Kim Allah için olursa, Allah da onun için olur" hadisinin sırrı burada tecelli eder. Mürşide teslimiyetin önemi buradan gelir.

Hz. Mevlânâ, bu mânevî hiyerarşiyi gökyüzü sembolleriyle anlatır. Zamanın kutbu, mânevî âlemin padişahı, Zühre yıldızı gibidir. Diğer evliya ise Utarid ve diğer yıldızlar mesabesindedir. Bütün rabbanî feyizler, merkezdeki o kutup vasıtasıyla dağıtılır.

“Ayaz”dan murâd, abd-i mahz mertebesinde ve kutbiyet makâmında bulunan insân-ı kâmildir ki, bu kutb her asırda bir olur. ... Evvelki beyitte “güneş”ten murâd, zât-ı Hak ve “yıldızlar”dan murâd, umûm evliyâdır. Bu beyitte “Zühre”den murâd, kutb-ı zamândır. Zîrâ ilm-i nücûma göre pâdişâhlar Zühre seyyâresine mensûbdur; ve kutb-ı zamân ise cihânın şâh-ı ma’nevîsidir.

Sâlikin yolculuğu inişli çıkışlıdır. Bazen lütuf tecellileriyle genişler (bast), bazen kahır tecellileriyle daralır (kabz). Bu haller, korku ve ümit makamında olan [nefs makamından](/wiki/makâm-ı nefs) [kalp makamına](/wiki/makâm-ı kalb) yükselişin alametleridir.

Sâlik havf ve recâ makâmından, ya'ni makâm-ı nefsten makâm-ı kalbe terakkî etmedikçe kabz ve bastın ne oldu-ğunu bilemez.

Bu "su ve çamur"dan ibaret olan bedenimiz, can nurunun hırsızıdır. Ama Hakk Teâlâ, bu bedene verdiği hastalık, ağrı, korku ve açlık gibi imtihanlarla, aslında içimizdeki "can nakdinin" yani ruhun hakikatinin ortaya çıkmasını murad eder.

Nihayetinde, Mesnevî'nin bize öğrettiği şudur: Makam, bir hedef değil, bir sonuçtur. Aşk ile çıkılan yolun, samimiyetle yapılan kulluğun, bir kâmil mürşidin eteğine yapışmanın ve kendi varlığından vazgeçmenin doğal bir meyvesidir. O, aranarak bulunan değil, layık olana lütfedilen ilahî bir armağandır.

Mesnevî Ciltlerinden İzler

Ahmed Avni Konuk'un on üç ciltlik Mesnevî-i Şerîf şerhinde Makam kavramı, farklı ciltlerde ayrı yönleriyle işlenir. Hangi beytin hangi ciltte geçtiğini bilmek, okuyucuya bu deryada bir pusula sunar:

  • Cilt 8: "Enbiyâ-yı izâm hazarâtı günâh işlemekden ma'sûm olduğundan, burada 'zelle'den murâd, fiilde ve kavilde makâm-ı refiu'ş-şân-ı nübüvvet-penâhilerine münâsib olan bir şeyi terk etmektir."

Ahmed Avni Konuk'un Mesnevî-i Şerîf Şerhi (Cilt 1, 8) — makâm kavramının Mevlânâ'daki yansımaları, peygamberlerin zellesinin makâma yakışmamasıyla ilgisi.

Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme

Kavramlar Ağında Makam

Bir kavramı anlamak, onu birbirine ayna tutan, birbirini tamamlayan manalarla örülmüş bir ağ içinde görmektir. "Makam" dediğimiz menzili de etrafındaki diğer incilerle birlikte görmeli ki, parlaklığı tam anlaşılsın.

Bu ağın ilk ve en temel halkası, Seyr-i Süluk'tur. Seyr-i Süluk, yani mânevî yolculuk, makamlara varan yolun adıdır. Makamlar, bu yol üzerindeki dinlenme, idrak etme ve yeni bir görüş yüksekliği kazanma menzilleridir. Makam, oturup beklenerek gelen bir lütuf değil, Seyr-i Süluk'un, yani cehdin, gayretin ve mücadelenin meyvesidir.

Bu yolculukta sâlikin karşısına çıkan bir diğer inci ise Hal'dir. Hal, Hakk'tan gelen, sâlikin iradesi dışında kalbini ziyaret eden anlık tecellîlerdir. Makam ise kalıcıdır, sâlikin gayreti ve Hakk'ın inayetiyle o mânevî mertebenin artık onun sıfatı hâline gelmesidir. Hal, bir misafirdir; gelir ve gider. Makam ise ev sahibidir. Bir hal tecrübesi, sâlike bir sonraki makamın kokusunu getirir, ona bir hedef gösterir. Sâlik, zikrine, ibadetine, mürşidine olan teslimiyetine devam ederek o misafir gibi gelen hâli, ev sahibi olan makama dönüştürmek için gayret eder.

Bu yolculuğun ve bu makamların zirvesinde, bütün isimlerin ve sıfatların kendisinde cem olduğu bir ayna parlar ki, ona İnsan-ı Kamil derler. İnsan-ı Kamil, bütün makamları geçmiş, her makamın hakkını vermiş ve "boyasıyla boyanmış" (Sıbgatullah) olan kimsedir. O, sadece bir makamda duran değil, bütün makamların kendisinde tecellî ettiği, Hakk'ın Zât'ına en kâmil mazhar olmuş varlıktır. Her bir makam, İnsan-ı Kamil'e giden merdivenin bir basamağıdır.

Bazen bu yolda, özellikle haller esnasında, sâliki kendinden geçiren, benlik şuurunu bir anlığına ortadan kaldıran güçlü bir mânevî sarhoşluk yaşanır. İşte buna Vecd denir. Vecd, ilahî tecellînin şiddeti karşısında sâlikin kendi varlığını unutması, bir nevi mânevî baygınlık hâlidir. Bu da bir hal'dir, kalıcı bir makam değildir. Vecd hâlindeki kimse, Mansur gibi "Ene'l-Hakk" diyebilir, çünkü o an kendi benliğinden değil, kendisini kuşatan tecellînin diliyle konuşmaktadır. Ancak makam sahibi olan arif, bu vecd ve istiğrak (kendinden geçme) hâlinden sonra "sahv" yani ayıklık makamına döner. O, hem o tecellînin hakikatini bilir hem de kulluk edebini ve şeriatın sınırlarını muhafaza eder.

Makam, bu kavramlar ağının merkezinde durur. O, Seyr-i Süluk ile çıkılan bir merdiven, Hal ile müjdelenen bir menzil, Vecd gibi tecrübelerle cilalanan bir ayna ve nihayetinde İnsan-ı Kamil'in zuhûruna vesile olan bir mertebedir.

Kütüphanedeki Kaynaklar

Bu kütüphanenin raflarında duran üç büyük hazine, "Makam" incisini bize üç farklı lisan ile anlatır. Her biri, aynı hakikate farklı pencerelerden bakar.

Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri'nin sohbet ve eserleri, makamın "yaşanan" ve "yaşanması gereken" bir hakikat olarak ele alındığını gösterir. Onun dilinde makam, yükseklerde bir hayal değil, nefs-i emmâreden başlayıp nefs-i sâfiyyeye uzanan, her birimizin potansiyelinde var olan bir yolculuğun duraklarıdır. Mürşide teslimiyetin, sohbet halkasının bereketinin, zikrin devamlılığının bir sâliki nasıl bir alt makamdan bir üst makama taşıdığını misalleriyle anlatır. Terzibaba'nın üslubu, Şeyh-i Ekber'in ilmî derinliğini ve Mevlânâ'nın kalbe işleyen coşkusunu, bu asrın insanının anlayacağı, hayatına tatbik edebileceği bir "usûl" ve "edeb" çerçevesine oturtur. Onun için makam, bilinen değil, "olunan" bir şeydir.

Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri'nin Füsûsu'l-Hikem'i, makamların "ilmî haritasını" çizer. Burada artık sâlikin yolculuğundan ziyade, varlığın kendi yolculuğunu, yani Hakk'ın Zât'ından âlemlere tenezzülünü okuruz. Makamı, peygamberlerin hikmetleriyle ilişkilendirir. Her bir peygamber, ilahî bir ismin tam mazharı olarak belirli bir "makama" ve "meşrebe" sahiptir. Şeyh-i Ekber, makamı sadece sâlikin mânevî yükselişi olarak değil, aynı zamanda varlık mertebelerinin kendisi olarak ele alır. Onun dilinde makam, hem sâlikin urûc ettiği (yükseldiği) bir mertebe, hem de Hakk'ın tenezzül ettiği bir mazhardır. Füsûs, bize makamların ne olduğunu değil, neden ve nasıl var olduğunu anlatır.

Hazret-i Mevlânâ'nın Mesnevî-i Şerîf'i ise, bu ilmî ve amelî hakikatlerin aşkın ve hikâyenin kanatlarında uçtuğunu gösterir. Mevlânâ, makamları doğrudan tarif etmek yerine, onları yaşayan karakterler üzerinden bize hissettirir. Nefs-i emmârenin makamı, bir cariyeye tutulan padişahın hikâyesinde can bulur. "Ene'l-Hak" demenin hangi makamın sarhoşluğu olduğunu, kuru bir ağacın dilinden anlatarak aklı ikna, kalbi teskin eder. Mesnevî'de makam, bir dizi kural veya bir harita değil, sâlikin iç dünyasında kopan fırtınalar, yaşanan sevinçler, düşülen tuzaklar ve bulunan hazinelerdir. Mevlânâ, makamların bilgisini değil, "tadını" sunar.

Özetle, bu üç büyük kaynak birbirini tamamlar: Füsûs, makamların "hakikatini" ve ilmî temelini; Mesnevî, o hakikatin "aşk" ile tecrübesini; Terzibaba külliyatı ise o ilim ve aşkı "amel" ile hayata geçirme usûlünü talim ettirir.

Değerlendirme

Bu sohbetin sonunda hatırda kalması gereken temel öz şudur: Makam, nefsin paye kazanıp gururlandığı bir madalya değil, benliğin eriyip yok olduğu bir teslimiyet durağıdır. Sâlik yükseldiğini zannettiği her makamda, aslında kendi hiçliğini biraz daha derinden idrak eder ve Hakk'ın büyüklüğü karşısında biraz daha küçülür. Yolculuk yukarı doğru gibi görünse de, hakikatte kendi varlık iddiasının temellerine, yani "yokluğa" doğrudur.

İkinci olarak, makamların en yücesi, belirli bir hâle veya tecellîye takılıp kalmak değil, Muhammedî mîzânı tutturmaktır. Bu, hem Hakk'ı bütün yarattıklarından tenzih etme (soyutlama) hem de O'nun tecellîlerini bütün yaratılmışlarda teşbih etme (görme) makamıdır. Yani hem "O'nun benzeri hiçbir şey yoktur" (Şûrâ, 11) ayetinin tenzihini, hem de "Nereye dönerseniz Allah'ın yüzü oradadır" (Bakara, 115) ayetinin teşbihini aynı anda yaşayabilme kemâlidir. Bu, halk içinde Hakk ile olma, kesrette vahdeti görme sanatıdır.

Son söz olarak, bu yoldaki bütün makamlar, bütün haller, bütün bilgiler, sâliki tek bir hedefe hazırlar: Kulluk. En yüksek makam, en kâmil kulluk makamıdır. Çünkü ancak kâmil bir kul, Hakk'a kâmil bir ayna olabilir. Rabbim, bizleri bilmekle yetinenlerden değil, bildiğini yaşayanlardan, yaşayanlardan değil, o hâl ile "olanlardan" eylesin. Yolumuz, edep ve teslimiyetle bu makamları aşarak, O'nun rızasından başka bir gaye gütmeyen sâdık kullar zümresine ilhak olmak olsun.

Bu makale, Terzibaba Irfan Mektebi Dijital Kutuphanesi Wiki-Enhanced RAG sistemi tarafindan 25 kaynak eserden sentezlenmistir.

Model: gemini-pro-augmented-mesnevi | Olusturulma: 11.06.2026