İçeriğe atla
Nefs-i Emmare
9953 kelime | 25 kaynak

Nefs-i Emmare

Yolumuz uzun, menzilimiz O’dur. Bu yolda en çetin yokuş, en sarp geçit, en amansız düşman ve en sadık yoldaş, hepsi aynı kapıya çıkar: Nefs. “Nefsini bilen Rabbini bilir” sırrına ermek için çıkılan bu seferde, ilk durağımız, en gürültülü, en kalabalık ve en aldatıcı menzil olan Nefs-i Emmâre’dir. Bu, öyle bir duraktır ki, kişi burada kendini sultan sanır, halbuki esirdir. Burası, hakikatin uzağında, vehmin gölgesinde, arzuların saltanat sürdüğü bir diyardır. Terzibaba İrfan Mektebi’nin usûlünce, bu ilk kapıyı çalmadan, bu ilk düğümü çözmeden daha öteye geçmek, daha yükseğe nazar etmek mümkün değildir.

Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı

Yolun başında olanlar, tasavvuf kelâmını ilk duyanlar, “nefs” denilince irkilirler. Onu sadece şeytanın fısıltısı, günahın kaynağı, insandaki hayvani bir parça zannederler. Bu, hakikatin sadece bir yüzüdür, hem de en aşağıda kalmış yüzü. Nefs, Arapça bir kelime olarak bir şeyin “kendisi, özü, hakikati” demektir. Cenâb-ı Hakk, Kur’ân-ı Kerîm’de insandan bahsederken yüzlerce defa “nefs” kelimesini kullanır. Farkında olmadan gündelik hayatımızda kullandığımız “nüfus kâğıdı” bile, aslında “nefis kâğıdı”dır. O kâğıt, bizim beşerî kimliğimizi değil, hakikatimiz olan nefsimizi temsil eder. Terzibaba Hazretleri bu inceliğe şöyle işaret eder:

İnsânı Kûr’ân’da C. Hakk 283 yerde-daha sonraki araştırmalarda 294 yerde nefs olarak insan-ı ifade ediyor. İnsân-ı nefs olarak tanıtıyor. Biz de kendimizi insân olarak değil nefs diye tanıtıyoruz farkında olmadan. pekî bu nüfus kağıdına insân kâğıdı niye demiyoruz. İnsân’ın insân kâğıdı, bak, nefis cüzdanı diyoruz. İnsân cüzdanı niye demiyoruz. Çünkü bizim gerçek vasfımız nefs.

Demek ki nefs, atılacak, yok edilecek bir düşman değil; bilinecek, terbiye edilecek ve nihayetinde miraca yükseltilecek bir hakikattir. Bu hakikatin en alt basamağına, en ham ve işlenmemiş haline Nefs-i Emmâre denir. “Emmâre”, çokça emreden, buyurgan demektir. Kötülüğü, süflî olanı, geçici olanı emreder. Bu mertebenin tanımı, bizzat Yûsuf Aleyhisselâm’ın dilinden Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle ifade edilir:

(12-53-Yusuf-suresi)nde, (Vema uberriu nefsi innennefse le emmâretün bissui illâ mâ rahime Rabb’i inne Rabb’i gafururrahiym.) Meâlen: “ Ben nefsimi temize çıkarmak istemem, çünkü nefis daima kötülüğü Emredicidir. Meğer ki Rabb’imin esirgediği bir nefs ola. Gerçekten Rabb’ im bağışlayan ve esirgeyendir. “ Bahsi geçen ayet-i kerime nefsin tanımının en alt düzeyinin tarifidir ve korkunç işlerin ve hadiselerin kaynağıdır ve bu halden hiçbir kimse masun değildir.

Bu ayet, Nefs-i Emmâre’nin fermanıdır. O, bedeni bir binek gibi kullanır, arzularının peşinde dört nala koşturur. Acıktığında en lezzetli yemeği, öfkelendiğinde en kırıcı sözü, kıskandığında en yıkıcı eylemi emreder. Bu mertebedeki insan, kendi fiillerinin faili olduğunu zanneder, “ben yaptım, ben başardım, ben haklıydım” der. Oysa o, sadece emmâre nefsinin bir hizmetkârıdır. İbadet etse bile, bu ibadetin ardında gizli bir menfaat yatar.

İşte bu beden nefs-i emarenin emrinde olduğu sürece bizim rabbımızı bulmamız ihtimali ve imkanı yoktur. İbadet ehli dahi olsak ibadet nefsimiz için olur. cennet için cennette nefsimize pay çıkarmak için olur. Allah rızası için değildir. Ağzımız Allah rızası için der ama nefsimiz benim rızam için der. Cehennemden kaçar neden, nefsi yanmasın diye, dünyada yaşayamadıklarını cennette yaşamak için hep cennet arzusundadır.

Ancak irfan yolu, bize bu tablonun tamamı olmadığını öğretir. Nefsi sadece “emmâre” olarak görmek, ona da kendimize de zulmetmektir. Arifler, bu yolculuğu yedi durağa ayırmışlardır. Bu yedi durağın bütününe [Etvâr-ı Seb'a](/wiki/etvar-i-seba) (nefsin yedi tavrı/mertebesi) denir. Nefs-i Emmâre, bu yolculuğun sadece başlangıcıdır.

Ârifler bireysel olarak Hakk yolunun seyr-ü seferinde “nefs” -i “yedi” mertebeye ayırmışlardır. YEDİ NEFİS MERTEBESİ 1. Nefs-i emmâre, Nefs-i levvâme, Nefs-i mülhime, Nefs-i mutmeinne, Nefs-i Râdıye, Nefs-i mârdiyye. Nefs-i sâfiye, diye isimlendirmişlerdir... Kûr’ân-ı Keriym, Yûsuf Sûresi, (12/53) Âyetinde; وَمَا أُبَرِّئُ نَفْسِي إِنَّ النَّفْسَ لَأَمَّارَةٌ بِالسُّوءِ “ vema überriu nefsi innennefse leemmâretün bissui” Mealen; “Ben nefsimi temize çıkarmam. nefs daima kötülüğü emredicidir,” hükmüyle bakıp, sadece bu haliyle özleştirerek, ona en büyük zulmü yaparak bu yoldan kendi nefsimizede zulum etmiş olmaktayız.

Nefs, iki yönlü bir ayna gibidir. Bir yüzü çamura, balçığa, yani kesret âleminin en süflî katmanlarına bakar. Diğer yüzü ise arındıkça parlar ve Hakk’ın nurunu yansıtan bir ayna olur. Bu sebeple “Nefsini bilen Rabbini bilir” denilmiştir. Nefsinin en aşağılık hallerini bilmeden, onun en yüce potansiyelini keşfedemezsin.

Nefsin iki yüzü vardır. Biri düşkünlüğe-düşüklüğe, diğeri ise yüksekliğe ve yüceliğe’ bakan yüzleridir. Biri cennete ve huzuru İlâhiyyeye götürür diğeri ise, cahime sıkıntı ve pişmanlığa götürür.

Nefsin bu isyankâr, emredici fıtratı nereden gelir? Bunun kökenini anlamak için halk edilişin başlangıcına, kevnî düzeye bakmak gerekir. Bir Kudsi Hadis’te Cenâb-ı Hakk’ın ilk halk ettiği hakikatlerden olan [Akl-ı Küll](/wiki/akl-i-kull) (Küllî Akıl) ile [Nefs-i Küll](/wiki/nefs-i-kull)’ün (Küllî Nefs) diyaloğu anlatılır. Hakk, her ikisine de “Ben kimim, sen kimsin?” diye sorduğunda, Akıl hemen “Sen benim Rabbimsin, ben ise senin aciz kulunum” diye secde eder. Nefs ise isyan eder, “Sen sensin, ben de benim” der.

Akıl hemen itaat etmiş nefs ise belirli yaptırımlar neticesinde çaresiz olarak itaat etmiştir, ancak fırsat bulduğunda hemen isyanını sürdürmek için beklemektedir. Bahsedilen akıl, akl-ı küldür ve nefs, nefsi küldür, ve her ikiside bütün âlemleri kaplamışlardır. Bizdeki olan akıl aklı cüz, ve nefs ise nefsi cüz, bunların bize ait olan bölümleridir...

Bizim cüz’î nefsimizdeki bu bitmek bilmeyen “ben”lik iddiası, bu isyan ateşi, o küllî hakikatin bir yansımasıdır. Yûsuf Aleyhisselâm kıssasının bâtınî tevilinde baba (Yakub a.s.) Akl-ı Küll’ü, anne ise Nefs-i Küll’ü temsil eder. Yûsuf (gönül) ise bu ikisinin izdivacından zuhûra gelmiştir. Bu, her birimizin kendi iç âleminde yaşadığı bir hakikattir.

Bu noktada Terzibaba irfanı, meseleyi daha derin bir [vücûdî](/wiki/vucudi) (varlığa dair) mertebeye taşır ve bir sırrı aralar. Nefs-i Emmâre, evet, kötülüğü emreder. Fakat bu fiil, kimin fiilidir? Bu güç, nereden gelmektedir? Nefs, kendi başına bir varlık mıdır ki emredebilsin? Hakikat nazarında, Hakk’tan başka Fâil-i Mutlak (mutlak eyleyici) yoktur. Öyleyse Nefs-i Emmâre’nin bu şiddetli emri, bu karşı konulmaz gücü, aslında Hakk’ın Rubûbiyyet (Rablık, terbiye edicilik) sıfatının ve Celâl isimlerinin en şiddetli tecellî ettiği yerdir.

Peki nefs ne demek? “Rubûbiyyet hükümlerinin tecelli ettiği yer” demek. Bunun en şiddetlisi nefsi emmâre’dir. Bakın şimdi burada bir sır açılıyor... C. Hakk Rubûbiyyet hükümlerini nefs ismi altında zuhura çıkarıyor. Nefsi emmâre hükmü altında zuhura çıkarıyor. Hadi bakalım şimdi bu nefsi emmâreyi kötüleyelim. Kötülemeyelim de terbiye edelim onu, veya hakkını verelim.

Bu, [Cem makamı](/wiki/cem-makami) ufkundan bir bakıştır. Şeriat mertebesinde sâlik, nefsinin kötülüğünden Hakk’a sığınır ve bu doğrudur. Tarikat mertebesinde onu terbiye etmeye çalışır, bu da gereklidir. Ama hakikat mertebesinde anlar ki, o şiddetli arzu, o yıkıcı öfke, o kör edici benlik dahi, Hakk’ın Azîz, Cebbâr, Kahhâr gibi isimlerinin birer tecellîsidir. Nefs-i Emmâre, bu isimlerin perdesiz, aracısız, ham bir şekilde zuhûr ettiği bir mahaldir. Onu kötülemek, o tecellînin mazharını kötülemektir. Yapılması gereken, onu yok etmek değil, o tecellîyi yerli yerine koymak, yani terbiye etmektir. Seyr-i sülûk, bu ham gücü, bu ilâhî tecellîyi, Muhammedî bir mîzan ile dengeleyip onu Levvâme, Mülhime ve daha yukarı mertebelere taşıma sanatıdır.

Anlaşılıyor ki Nefs-i Emmâre, hem en büyük engelimiz hem de en büyük imkânımızdır. O, bizi cehennemin en dibine sürükleyebilecek bir ejderha olduğu gibi, terbiye edildiğinde üzerine binip miraca çıkacağımız bir Burak’tır da. Onu bilmek, Rabb’i bilme yolundaki ilk ve en zorlu adımı atmaktır. Zira bir şeyin hakikatini bilmek, ancak onun en ham, en temel halini tanımakla başlar.

Terzibaba'nın Nazarıyla Nefs-i Emmare: Aslı ve Mertebesi

İrfan mektebimizin bu sohbet halkasında, yolumuzun en çetin ama en öğretici yokuşlarından birini, Nefs-i Emmare’yi konuşacağız. Lâkin onu, şeriat kitaplarında anlatıldığı gibi sadece bir “düşman” veya “kötülük kaynağı” olarak değil, Terzi Baba Hazretleri’nin irfan gözlüğüyle, varlık mertebelerindeki aslı ve hakikati itibariyle anlamaya gayret edeceğiz. Zira bir şeyin ne olduğunu bilmeden, onunla nasıl başa çıkacağımızı bilemeyiz. Nefs, sadece Emmare’den ibaret değildir; o, Cenâb-ı Hakk’ın “Seni kendi nefsim için seçtim” (Tâhâ, 20/41) buyurduğu ulvî bir hakikati de içinde saklar.

Nefs-i Emmare’yi doğru anlamak, onu varlık ağacının dalları arasında doğru yere yerleştirmekle mümkündür. O, yoktan var olan, sonradan peyda olan haricî bir düşman değil; Cenâb-ı Hakk’ın zuhûrunda, yani Vahdet’in (mutlak birliğin) kesret (çokluk) olarak görünüşünde ortaya çıkan bir perdenin, bir tecellînin adıdır. Hakikat tektir, ancak tecellîleri ikilik (isneyniyyet) ve çokluk gösterir. Nefs-i Emmare’nin kökeni, bu ikilik perdesinin ardındaki hakikati unutmaktan doğar.

İkilik (İsneyniyyet) ve Kesretin Zuhuru: Nefs-i Emmâre'nin Kökeni

Bütün peygamberlerin daveti Tevhid’e, yani Hakk’ın birliğinedir. Ancak bu davet, kesret âleminde, yani ikilik üzerine kurulu bu şehâdet dünyasında yapılır. Bu, tecellînin bir muktezasıdır. Hakikat güneşi tek olsa da, yansıdığı her bir zerrede ayrı bir pırıltı olarak görünür. Bu görünüşteki çokluk, gaflete düşen nazar için bir aldanış kapısı olur. Terzi Baba Hazretleri, bu sırrı peygamberler tarihi üzerinden şöyle şerh eder:

Peygamberler hazarat-ı, Rasûl ve Nebîler tebliğlerini isneyniyyet yani ikilik üzerinden yaparlar. Aslında ise tebliğleri, teklik, tevhîd üzere, vahdet-e Allah-ın birliğine göredir. Hz. Âdem (a.s.) kendisine öğretilen (Esmâ) ilmini kavmine öğretmeye, aktarmaya başladı, bu aktarış, zuhurları itibariyle çoğalmaya başlayınca yavaş, yavaş kesret anlayışı ortaya çıkmaya başladı bu sebebten, (mezâhiri-zuhurda olanları) kendi varlıkları ile var olup müstakil birer varlık olduklarını zannettiler ve kendi hayallerinde ürettiklerinin gerçek İlâhlar olduklarını zannettiler ve bu yüzden putperest ve Hakk-ı örten ehli küfür oldular. Âdem (a.s.) ile (Nûh) (a.s.) arası epey açılınca ilk fetret devresi olmuştu ve insânlar, tamamen nefs-i emmârenin hükmü altına girip Âdem (a.s.) getirdiği safiyet bozulmuştu.

Bu ifadeler, Nefs-i Emmare’nin saltanatının nasıl kurulduğunu gözler önüne serer. Her bir zuhûr (mezhar), yani her bir varlık, aslen Hakk’ın bir tecellîsi olduğu halde, kendini “müstakil bir varlık” zannetmeye başladığı an, ikilik zindanı kurulmuş olur. O varlık, kendini kaynaktan ayrı ve bağımsız gördüğünde, kendi vehmî benliğini ilahlaştırır. İşte bu, Nefs-i Emmare’nin tahtını kurduğu yerdir. Varlığın kendi hakikatine, yani Hakk’a ait oluşuna yabancılaşmasıdır. Hz. Adem’den (a.s) sonra insanoğlunun bu kesret anlayışına dalıp “tamamen nefs-i emmârenin hükmü altına” girmesi, bu vücûdî hakikatin tarihsel bir yansımasıdır.

Bu durum, Cennet’ten yeryüzüne iniş kıssasında da saklıdır. Hz. Adem ve Havva’nın yasak ağaçtan (şecer) tatmaları, Vahdet nazarından kesret nazarına inişin sembolüdür. Bu tadışla birlikte, varlığın zıt kutupları belirginleşmiş, Nefs-i Emmare ve Levvame faaliyete geçmiştir. Terzi Baba, bu hadisenin bir düşüş değil, bir "kâmil hale gelme" süreci olduğunu şöyle izah eder:

Böylece kendilerinde “levvâme ve emmâre nefisleri de faaliyete geçerek (alâ ve esfeli) bir arada yaşayacak kâmil hale gelmişlerdir.

Demek ki Emmare’nin zuhûru, insanın en aşağı (esfel) ile en yüceyi (alâ) kendi bünyesinde birleştirip tecrübe etmesi için bir imkândır. O, cennetteki tek mertebeli saflıktan, zıtların tecellî ettiği bu kesret âleminde İnsân-ı Kâmil olma potansiyelini taşıyan varlığın tecrübe sahasıdır. Yasak ağacın meyvesi, “iyi” ve “kötü” bilgisini, yani zıtlıkların idrakini getirmiştir. Bu idrak olmasaydı, nefs ile mücadele ve onun mertebelerinde yükselme de olmazdı.

Zıtların Birliği ve Mudill İsminin Tecellîsi: Firavun'un Hakikati

Nefs-i Emmare’nin varlığını, sadece bir eksiklik veya kötülük olarak görmek, tenzih tuzağına düşmektir. Hakikat ehli bilir ki, varlıkta Hakk’ın tecellîsinden başka bir şey yoktur. O halde Firavun gibi Nefs-i Emmare’nin en kâmil timsali olan bir varlık dahi, bir İlâhî ismin tecellîsi olmak durumundadır. Burası, aklın ayaklarının kaydığı, ancak irfanın kanatlandığı cem makamı idrakinin başladığı yerdir. Cenâb-ı Hakk, sadece Hâdî (hidayet eden) ismiyle değil, Mudill (dalalete düşüren) ismiyle de tecellî eder. Biri olmadan diğerinin manası tam olarak açığa çıkmaz.

Terzi Baba Hazretleri, Hz. Musa (a.s) kıssasını bu derinlikte okur ve Firavun’un, Nefs-i Emmare’nin aslında nasıl bir İlâhî planın parçası olduğunu gösterir. Cenâb-ı Hakk’ın, Hz. Musa’nın annesine “Onu sandığa koy, sulara bırak” diye vahyettiği ayeti tefsir ederken, o sandığın varacağı yere, yani Firavun’un sarayına dikkat çeker:

“Gözümün önünde yetiştirilmen için” ibaresi ise öyle müthiş bir ibaredir ki, demek ki Fir’âvn’dan dahi hareket eden Cenâb-ı Hakk (c.c)’tır ki Fir’âvn’un gözünden baktığı için “Gözümün önünde” demektedir. Aslında buradaki ifâde hem anlaşılması çok zor hem de Hakk yolunda olanların ayaklarını kaydırabilecek bir ifâdedir çünkü fazla derinine dalındıkça kişiyi çıkmaza sokabilir ancak hakîkâti idrâk edilebilirse gerçeğin ta kendisi ortaya çıkmaktadır.

Musa’yı, yani kendisini yok edecek olan Rûh’u, Firavun’un, yani Nefs-i Emmare’nin bizzat kendisi besleyip büyütmektedir. Çünkü Firavun’un gözünden bakan dahi Hakk’tır. Firavun, kendi saltanatını korumak için binlerce çocuğu katlederken, asıl katletmesi gerekeni kendi sarayında, kendi elleriyle yetiştirir. Bu, Hakk’ın işlerinin akılları nasıl hayrete düşürdüğünün en büyük delilidir. Firavun, Mudill isminin mazharı olarak kendi helakını hazırlarken, aslında Hâdî isminin tecellîsi olan Musa’nın zuhûruna hizmet etmektedir. Onlar, şeriat planında düşman, hakikat planında ise aynı İlâhî fiilin iki zıt kutbudur.

Bu hakikat, sadece peygamberler tarihinde kalmaz, her bir sâlikin kendi seyr-i sülûkunda da yaşanır. Her mertebenin bir Musa’sı ve bir Firavun’u vardır:

Seyri sülûk içerisinde bu mertebeleri henüz aşmamış isek ve daha yeni yeni bu mertebelere geliyor isek burada karşımıza gelen Mûseviyyet mertebesinin karşıtları da Fir’âvn ve Hâmân olarak isimler almaktadır, çünkü her mertebenin bir karşıtı vardır ve her mertebede bunu görmekteyiz, bu eksi ve artılar olmayınca hayât olmuyor zâten teklik oluyor ki o teklikte Hakk’a mahsûstur denilmiştir... Akıl olarak biz Mûseviyyet mertebesini temsil etmekteyiz ve biz her ne kadar daha önce nefsi emmâreyi geçmiş olsakta her mertebenin kendine ait nefsi emmâresi yani tam zıttı olduğu için bu mertebenin nefsi emmâresinin aldığı isim Fir’âvn ve yardımcısı yani levvâme nefs Hâmân’dır.

Nefs-i Emmare’nin doktriner temelindeki en önemli derslerden biri budur: O, statik bir alt basamak değildir. Sâlik hangi mânevî mertebeye yükselirse, o mertebenin zıddı, o mertebenin Firavun’u olarak karşısına dikilir. Tevhid-i Esmâ mertebesine (Mûseviyyet) gelen sâlikin aklı Musa ise, o mertebedeki vehmi ve kibri de Firavun adını alır. Bu zıtlık, hayatın ve ilerlemenin dinamiğidir. Zira teklik, sadece Zât-ı Mutlak’a mahsustur. Zuhûr âleminde ise her şey zıddıyla kaimdir ve zıddıyla bilinir. Hatta Terzi Baba bu idraki daha da ileri taşıyarak, Nefs-i Emmare'nin, Mudill isminin en mükemmel zuhûr mahalli olduğunu belirtir:

Peki ya Nefs-i Emmâre ve en kemâlli zuhûr mahalli Mudill mertebesi...

Bu, Nefs-i Emmare’ye bir paye vermek değil, Hakk’ın tecellîsinin kuşatıcılığını ve zıtları nasıl bir hikmetle bir araya getirdiğini idrak etmektir. Mudill ismi, en kâmil şekilde ancak Nefs-i Emmare’nin karanlığında parlayabilir.

Varlık Mertebeleri ve Adem'in Kuşatıcılığı: Zıt Esmâların Sahnesi

Bu zıtlıkların tamamı insanda nasıl barınabiliyor? İnsan nasıl oluyor da hem Musa’ya hem Firavun’a sahne olabiliyor? Cevap, insanın halkındaki temel özellikte, yani onun kuşatıcılığında (cami‘iyyet) gizlidir. Melekler gibi tek yönlü bir tecellîye değil, bütün [İlâhî İsimlerin](/wiki/Esmâ-i İlâhiyye) birleştiği bir odak noktası olarak halk edilmiştir. Bu sır, Terzi Baba’nın dilinde şöyle ifade bulur:

“ÂDEMİN” özelliği kendisinde her şeyin bulunması. Hem müspet hem menfi olarak zıt esmâların tamamının bulunması. Her birerlerimiz nesli ademî olduğumuza göre her birerlerimizde bu özellik vardır.

Nefs-i Emmare’nin varlık planındaki yeri tam olarak burasıdır. O, dışarıdan gelen bir virüs değil, Adem’in hamurunda potansiyel olarak bulunan “menfi esmâların” yani Celâl isimlerinin bir yansımasıdır. Rahmân ve Kahhar, Latîf ve Cebbâr, Hâdî ve Mudill… Bütün bu zıt isimler, insan denilen bu muazzam tecellîgâhta sahne almayı bekler. Bu sahnenin nasıl kullanılacağı, iradenin hangi yöne çevrileceği ise sâlikin imtihanıdır.

Eğer bizler bunu nefsânî olarak kullanırsak nefsi emmâre ismini, Râhmani olarak kullanırsak nefsi sâfiye ismini alıyor ve daha da yukarılara çıkıyor.

Bu, şu demektir: İçimizdeki o muazzam potansiyel, o “iç bünyedeki yaşantı”, ham bir feyzdir. Biz bu feyzi kendi vehmî benliğimizin, heva ve heveslerimizin hizmetine sunarsak, adı “Nefs-i Emmare” olur. Yok eğer onu Hakk’ın rızası ve hakikatin idraki yolunda kullanırsak, adı “Nefs-i Sâfiye”ye doğru değişir. Malzeme aynı malzemedir; değişen, ustanın niyeti ve kullanma biçimidir.

Bu İlâhî isimlerin tecellîsi keyfî değildir. Bütün bir kevnî işleyişin parçasıdır. Bazen bir dönemde veya bir kişide Rahmân ismi galip gelir, bazen de Kahhâr ismi daha geniş bir faaliyet alanı bulur. Bu da Hakk’ın muradıdır.

Hakk’ın muradını da kimsenin durdurması mümkün değildir, ancak Cenâb-ı Hakk’ın (c.c)’ın bütün esmâi ilâhîyyesi açığa çıkmak istedikleri için zaman zaman Rahmân ismi zaman zaman Kahhar ismi daha geniş faaliyet alanı bulmaktadır, diğer isimleride buna benzer şekilde kıyaslayabiliriz.

Bu idrak, sâlike büyük bir ferahlık verir. Karşısındaki Nefs-i Emmare’nin azgınlığını sadece kendi şahsî kusuru olarak görmekten çıkar, bunu İlâhî isimlerin bir cilvesi, bir tecellîsi olarak okumaya başlar. Bu, mesuliyetten kaçmak değil, hadiseyi daha geniş bir vücûdî çerçeveye oturtmaktır. Bu bakış açısı, Nefs-i Emmare ile yapılan mücadeleyi, kör bir savaştan, hikmetli bir seyre, bir tanıma ve bilme yolculuğuna dönüştürür. Zira sâlik bilir ki, en karanlık tecellînin ardında dahi, kendini bildirmek isteyen bir İlâhî İsim gizlidir. Onu tanıdığında, o tecellînin hükmünden kurtulur ve onun üzerine çıkar. “Nefsini bilen, Rabbini bilir” sırrının bir vechesi de budur. Nefsinin Emmare’lik karanlığında, Hakk’ın Kahhâr ve Mudill gibi isimlerini bilmek ve tanımak… Bu, tevhîdin en derin derslerinden biridir.

Terzibaba Geleneğinde Nefs-i Emmare'in Yaşanması

Bugüne dek Nefs-i Emmare hakkında çok söz söyledik, onun ne olduğunu, varlık mertebelerindeki yerini, Zât’ın tecellîsindeki mukabil kutup olarak nasıl zuhûr ettiğini anlattık. Lâkin irfan, sadece bilmekle değil, olmakla tamamlanır. Bilgi, kupkuru bir harita gibidir; o haritayla yola çıkıp, o yolları bizzat tecrübe etmedikçe, menzile varılmaz. Bu sohbetimizde, o haritadaki en çetin, en engebeli, en aldatıcı arazinin, yani Nefs-i Emmare'nin, bir sâlikin hayatında nasıl yaşandığını, o yolda yürüyenin ayağına nasıl dikenlerin battığını ve o dikenleri gül eylemenin sırrını aralamaya çalışacağız.

Nefs-i Emmare, bir kavram değil, bir hâldir. Kitaplarda yazan bir tanımdan ibaret değildir; her birimizin içinde, her an uyanık bekleyen, fırsat kollayan bir yaşantıdır. Onu tanımak, onun hilelerini bilmek, seyir-i sülûk yolculuğunun ilk ve en mühim adımıdır. Zira düşmanını bilmeyen, onunla nasıl mücadele eder? Bu yüzden bu sohbet, bir sâlikin aynasına bakıp, “Bu ben miyim?” diyeceği bir yüzleşme sohbetidir.

Sâlikin İlk Hâli: Kendini Haklı Görme ve Gaflet Çemberi

Yola yeni çıkan sâlik, hatta henüz yola çıkması gerektiğini dahi fark etmemiş olan her insân, evvelâ Nefs-i Emmare’nin hükmü altındadır. Bu mertebenin en belirgin alâmeti, kişinin kendini dâimâ haklı görmesidir. Her hadisede, her tartışmada, her anlaşmazlıkta parmağı karşıyı gösterir. Kendi kusurunu, eksiğini, hatasını görmezden gelir; görse bile bin bir te’ville kendini aklamaya çalışır. Bu, öyle bir gaflet perdesidir ki, kişi kendi hapishanesinin duvarlarını, kendisini koruyan bir kale zanneder.

Terzibaba Necdet Ardıç Efendimiz bu hâli şöyle özetler:

İşte bu birinci mertebedeki hamdın karşılığı olan şükür mertebesinde al gülüm ver gülüm gibidir. Nefs-i Emmarede yaşayan kişi hep kendini haklı görür, oh ne iyi yaptım sen buna layıktın zaten işte şöyle şöyle yaptım da ağzının payını veriverdim sen de gördün ya. Bunlar hep nefs-i Emmarenin işleridir.

Bu “al gülüm ver gülüm” ifadesi, her şeyin bir karşılığa dayandığı, menfaat merkezli bir hayat görüşüdür. Sevgi de, saygı da, iyilik de bir beklentiyle yapılır. Karşı taraf bu beklentiyi karşılamayınca, Emmare’nin sesi yükselir: “Sen buna layıktın!” Bu ses, benlik ve enaniyet sesidir. Kişi, yaptığı kötülüğü bile bir adalet tecellîsi gibi sunar. Kendini hem hâkim, hem savcı, hem de cellat tayin eder. Bu hâl, insânı sürekli bir didişme, bir boğuşma içinde tutar. Huzur yoktur, sükûnet yoktur; çünkü nefs, sürekli beslenmek ister ve onun gıdası da çatışmadır.

Bu kendini haklı görme hâlinin ardında ise, vehim ve heva dediğimiz iki büyük aldatıcı çalışır. Heva, yâni boş ve sonu gelmez arzular, kişiye sürekli yeni hedefler sunar. Vehim ise, bu hedeflere giden yolda aklı bulandırır, hayali hakikat gibi gösterir. Kişi, kendi kurduğu bu hayal dünyasında, bir geviş getiren hayvan misali, aynı düşünceleri, aynı kaygıları, aynı öfkeleri sürekli zihninde evirip çevirir. Bir sonuca varamaz, bir rahatlama bulamaz.

Demek ki geviş getirme bize vehmin manasını anlatır. Aynen geviş getirme de olduğu gibi bir dairevi hareket söz konusudur. Her zaman başlanan noktaya tekrar geri dönülür. Vehim de bizi saran o hevadan (boş arzu-hayal) yola çıkar ve ona geri döner dururuz. Nefsimizin farkında olmadan var ettiği boş bir hedefe yaklaşmak için elimizden geleni yaparız ama tam yakaladığımızı zanettiğimizde yine elimizden kaçar. Aslında hevamız tarafından yakalanan biziz’dir de, farkına bile varamayız.

Avcı zannederken av olmak… Özgürüm diye hevasının peşinde koşanların, aslında hevalarının en sadık kölesi olmasıdır bu. Bu dairesel hareket, bu sonuçsuz çırpınış, Emmare mertebesinin en tipik tecrübesidir. Sâlik, bu çemberin içinde döndüğünü fark ettiği an, kurtuluş için ilk adımı atmış sayılır. Çünkü derdini bilmek, dermanı aramanın başlangıcıdır.

Kurtuluşun Anahtarı: Mürşid-i Kâmil ve Sultan Güç

Sâlik bu kendi elleriyle ördüğü, vehim ve hevadan müteşekkil hapishaneden, bu “beden kutrundan” nasıl çıkacaktır? Kendi aklı, kendi mantığı, kendi iradesi onu bu çemberin içine sokmuştur; aynı vasıtalarla oradan çıkması mümkün müdür? Bu noktada, yolun en mühim sırrı devreye girer: Mürşid-i Kâmil.

Kişi, kendi başına ne kadar âbid, ne kadar zâhid olursa olsun, ne kadar ilim sahibi olursa olsun, Nefs-i Emmare’nin ince hilelerini tek başına göremez. Çünkü o hileler, kişinin kendi benliğinin bir parçası gibi görünür. Onu söküp atacak olan, dışarıdan bir el, Hakk’ın izniyle tasarruf sahibi bir nazar, bir “sultan güç”tür.

Bu beden kutrundan çıkabilmek ise ancak sultan güç (55/33) ile mümkün dür. Bu şekilde hürriyetimizi kazandıktan sonra, artık dervişin ufku çok açıktır. İşte bu yapılan sohbetler dahi “sultan” hükmünde olan sohbetlerdir, bu kuturlar sadece sohbetler ile aşılabilir, yoksa fiili ibâdetler ve fıkıh ilmi, bu kutru açamaz, çünkü yeri değildir.

Bu söz, bir hakikatin altını çizer: Her ilacın yeri ve zamanı vardır. Fıkıh ilmi zâhirimizi, amellerimizi düzenler; bu elzemdir. Lâkin gönül hastalıklarının, nefsânî illetlerin ilacı, irfan sohbetidir. Mürşid-i Kâmil’in sohbeti, sâlikin aklına değil, doğrudan kalbine işleyen bir “sultan güç”tür. O güç, sâlikin farkında bile olmadığı, kanıksadığı nefsânî bağları, vehim zincirlerini keser. Sâlikin “ben” dediği o daracık “beden kutru”nu, yani sadece beş duyu ve egodan ibaret sandığı varlık algısını parçalar, onu sonsuzluğa açılan bir ufka çıkarır.

Bu kurtuluş, Hakk’ın insana en büyük lütfudur. Zira Cenâb-ı Hakk, en şerefli mahlûk olarak halkettiği insânın, kendi hayvânî mertebesinin kölesi olmasına razı değildir. Bu yüzden peygamberlerini ve onların ilminin vârisi olan ârifleri, mürşidleri göndermiştir.

Hakk, insanın kendi hayvani boyutlu nefsinin kölesi olmasına rıza göstermediğinden ona peygamberleri ve peygamberlerin ilmini devam ettiren irfan sahibi Ârifleri göndererek ona hürriyetin anahtarını vermiştir. Ama yine de insan hevasının ve vehminin arkasından boş yere koşmayı özgürlük sanır.

Hakiki hürriyet budur: Heva ve vehmin esaretinden kurtulup, sadece Hakk’a kul olmak. Bu hürriyetin anahtarı da, o anahtarı elinde tutan bir Mürşid-i Kâmil’in sohbet halkasına, edeple ve teslimiyetle dâhil olmaktır. O halkaya giren sâlik, artık yalnız değildir. Nefs-i Emmare ile mücadelesinde en büyük yardımcısını bulmuştur.

Nefsin Eğitimi ve Kıyametin Kopuşu: "Ölmeden Evvel Ölmek"

Mürşidin rehberliğinde başlayan bu yolculuk, bir yok etme değil, bir eğitme ve dönüştürme yolculuğudur. Tasavvuf, nefsi öldürmeyi değil, onu terbiye edip Hakk’a hizmetkâr kılmayı hedefler. Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) “Ben şeytanımı Müslüman ettim” sözü, bu yolun usûlünü ortaya koyar. Dikkat edin, “öldürdüm” demiyor. Çünkü nefs, aynı zamanda bizim varlık feyzimizdir. Onu yok etmek, kendimizi yok etmek olur. Mesele, o isyankâr gücü, o ateşi, Hakk yolunda bir bineğe, bir burâka dönüştürmektir.

Efendimiz nasıl buyurdu “Ben şeytanımı müslüman ettim” diye, bizim de eğitim neticesinde bize o anda secde etmeyen o iblisi düşünceleri, güçleri, duyguları zaman içerisinde eğiterek bize itaat eder hâle getirmemiz gerekmekte çünkü hilâfet makamı gerçekten bir hilâfet makamı ise oraya bütün teba’nın uyması gerekli... onu eğitmemiz gereklidir.

Bu eğitimle, daha önce Âdem’e secde etmeyen o İblisî kuvvet, yani Nefs-i Emmare’nin isyanı, sâlikin iradesine, yani onun “halifelik” sırrına tâbi olmaya başlar. Daha önce sâliki ateşe atan [Cebbar](/wiki/cebbar), [Mütekebbir](/wiki/mutekebbir) gibi Celâlî isimlerin tecellîleri, artık sâlikin kontrolünde, yerli yerinde kullanılan birer kuvvete dönüşür. Bu, zıtların birliğidir; ateşi nûra çevirme sanatıdır.

Bu eğitim sürecinin zirvesi, sâlikin kendi varlığında “ölmeden evvel ölmesi” ve kendi kıyametini koparmasıdır. Bu, âfâkta, yani dış dünyada gelecekte bir gün yaşanacak olan o büyük hadisenin, sâlikin enfüsünde, yani iç dünyasında bugün yaşanmasıdır. Cenâb-ı Hakk’ın Kahhar isminin tecellîsiyle, sâlikin hayalî ve vehmî varlığının, yani Nefs-i Emmare’nin kurduğu sahte saltanatın yerle bir olmasıdır.

Ne zaman ki Kahhar esmâsı biz de zuhura çıktı yani bizim hayali ve vehmi var zannediğimiz varlığımızı ortadan kaldırdı ve biz salt Nur olarak, salt ruh olarak kaldık nefsi emmâre, levvâme, mülhime diye bişeyler kalmadı, kaldıysa da bunları olumlu yönde kullanmaya başladık ve onların kendilerine ait bir faaliyet sahaları kalmadı, işte orada o gün bizde bu hâdise tahakkuk etti demektir yani kıyametimiz kopmuş oldu. “ekimus salate” dediği bu hâdisedir “ayağa kalk” Allah’ın huzurunda, İlâh-i varlığın olarak ayağa kalk demek, beşeriyet kabrinden kurtul ve ayağa kalk hakiki benliğinle ibadetini yap, namazını kıl demektir.

Hakiki namaz, hakiki “kıyam” budur! Beşeriyetin, yani Nefs-i Emmare’nin hükmündeki hayvânî varlığın kabrinden, hakiki insânî varlığınla, ruhunla ayağa kalkmaktır. O an, sâlikin içinde “Bugün mülk kimindir?” nidası yankılanır. Ve cevap bellidir: “Vâhid ve Kahhar olan Allah’ındır.” Bu idrakle birlikte, sahte “ben” ölür ve sâlik, Hakk’ın varlığıyla yeni bir hayata doğar. Bu, seyr-i sülûkun en kritik eşiklerinden biridir.

Kıssaların Diliyle Nefs-i Emmare: Mısır, Firavun ve "Bakare"yi Boğazlamak

Kur'ân-ı Kerîm’de anlatılan peygamber kıssaları, sadece geçmişte yaşanmış tarihî olaylar değildir. Onlar, her bir sâlikin kendi mânevî yolculuğunda yaşadığı, yaşayacağı hâllerin, mertebelerin ve mücadelelerin sembolik birer anlatımıdır. Bir ârifin nazarında bu kıssalar, sâlikin iç dünyasının bir haritasına dönüşür.

Bu bâtınî okumada, Hz. Musa kıssasındaki Mısır, sâlikin kendi beden mülkünden başkası değildir. O bedene hükmetmeye çalışan, ilahlığını iddia eden Firavun ise, Nefs-i Emmare’nin ta kendisidir.

İşte bu kuvvetlerin bulunduğu yeryüzü yani bizim beden mülkümüz bu mertebede Mısır olarak belirlenmiştir. Çünkü Mısır’da Nil nehri vardır ve onun bereketi, hakikâti, yaşam kaynağı vardır ve aynı zamanda çöl hakikâtleri yani vahdet hakikâtleri de orada yaşanmaktadır. Fir’âvn ve Hâmân yani nefsi emmâre ve levvâme bu yerleri bu mertebede hükmü altına almıştır ve Rahmâniyyeti temsil eden Mûseviyyet kavminide hükmü altına almıştır.

Sâlikin beden ülkesi, Mısır gibi hem bereketli (Nil nehri), hem de çetindir (çöl). Firavun, yani Nefs-i Emmare, bu ülkenin bütün kaynaklarını kendine mâl etmek ister. Akl-ı Küll’den gelen ilhamları, yani “erkek çocukları”nı doğar doğmaz öldürür ki, saltanatı sarsılmasın. Sadece nefsânî arzulara hizmet eden “kız çocukları”nı, yani duyguları hayatta bırakır. Sâlik, bu Mısır’dan çıkmak, bu Firavun’un zulmünden kurtulmakla mükelleftir. Bu çıkış, mürşidi olan Musa’sının rehberliğinde gerçekleşecektir.

Aynı şekilde, Bakara Sûresi’nde İsrailoğullarına emredilen “bir sığır (bakara) boğazlama” emri de, sâlikin kendi içindeki hayvânî nefsi, yani Emmare ve Levvame mertebelerini kurban etmesi gerektiğinin bir işaretidir.

Bakare adlı hayvan afakta değil de enfuste bakılıp aranınca kastedilenin bizim kendi hayvani varlığimız olduğunu görürüz. Hakk bize hayvani varlığımız olan nefs-i emmâremizi ve nefsi levvâmemizi boğazlamamızı emr etmektedir. Demek ki aranılan hayvan uzakta değil de bizzat bizdeymiş.

İsrailoğullarının sürekli sorular sorarak işi yokuşa sürmesi, tıpkı aklımızın ve vehmimizin, nefsi terbiye etme emri karşısında sürekli bahaneler üretmesine, “ama, fakat” diyerek bu zorlu görevden kaçmaya çalışmasına benzer. Oysa bu “boğazlama”, bir yok etme değil, o hayvanî gücün etkisinden, esaretinden kurtulmaktır.

Yoksa bâtıni anlamda boğazlamak demek zâhiri anlamda boğazlamak mânâsına gelmemektedir. Hakk bize kendimize ve başkalarına hakiki mânâ da fayda sağlamayan nefsi emmâre ve levvâmemizin etkisinden kurtulmamayı istemektedir. Eğer kişi bunu sağlarsa, o kendi hiç bir işe yaramaz bakaresini boğazlamış olmaktadır... Ancak bu bakare boğazlandığında yani onun etkisinden kurtulunduğunda, aynı bakare hem kendimize hem de başkalarına fayda sağlayabilir.

O zaman, daha önce hiçbir işe yaramayan, sadece kendi hevası için yaşayan o nefs, hem sahibine hem de bütün âlemlere faydalı, mübarek bir hizmetkâra dönüşür. Yük olan nefs, binek olur. Düşman olan, dost olur. Bu, Nefs-i Emmare’nin terbiye edilip, seyr-i sülûk yolculuğunda bir üst mertebeye, Nefs-i Levvame’ye geçişin müjdesidir.

Nefs-i Emmare ile yaşamak, bir gaflet uykusunda, kendini haklı görme rüyalarıyla avunmaktır. Bu uykudan uyanış, bir Mürşid-i Kâmil’in “sultan gücü” ile mümkündür. Bu yolda sâlik, nefsini yok etmez, onu eğitir; kıyametini koparıp ölmeden evvel ölür ve kıssaların dilinden kendi hakikatini okumayı öğrenir. Bu, çetin ama şerefli bir mücadeledir.

Füsûsu'l-Hikem'de Nefs-i Emmare

Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri'nin hikmet deryası, Füsûsu'l-Hikem'in derinliklerinde "nefs" denilen o sırlı varlığın, bilhassa en çetin yüzü olan Nefs-i Emmare’nin izini sürelim. Terzibaba Necdet Ardıç Efendimizin şerhleriyle aydınlanan bu yolda göreceğiz ki, Şeyh-i Ekber için nefs, sadece "kötülüğü emreden" basit bir düşman değildir. O, varlığın katmanlarında, peygamberlerin hakikatlerinde ve hatta Hakk’ın kendi tecellîlerinde bile bir karşılığı olan, anlaşılması elzem bir anahtardır.

Füsûs'un bize öğrettiği ilk ders, kavramları yerli yerine koyma edebidir. Nefs dediğimizde aklımıza hemen günah, isyan, şehvet gelir. Bu, işin sadece bir yüzüdür. Hakikat ehli, bir kelimenin farklı mertebelerdeki manalarını bilir. Nitekim Terzibaba Hazretleri, Şeyh-i Ekber'den mülhemle şöyle bir ayrım yapar:

Nefs o şeyin hakikatidir, özüdür. Buradaki nefis, nefs-i emmare değildir. İşte bu nefsin hakikatinin ne olduğunu bilmeyenler burasını okuduğu zaman nefsine hamid kıldı deyince nefs-i emmaresine hamd ediyor hükmünü çıkartır, bu anlayış ise batıldır.

Demek ki bir yanda varlığın bizatihi kendisi, özü, hakikati manasında bir "nefs" var; bir yanda da bu özün en alt, en kesif, en toprağa dönük tecellîsi olan ve "kötülüğü emreden" Nefs-i Emmare mertebesi var. Biri asıl, diğeri gölge. Biri Hüvviyet’e bakan yüz, diğeri kesret âlemine, çamura batan yüz. Bu ikisini ayırt etmeden atılacak her adım, kişiyi vehim vadilerinde yorar.

Kalp, Akıl ve Nefs-i Emmare'nin Mücadelesi

İnsanın iç âlemi, birbiriyle sürekli alışverişte olan üç temel kuvvetin meydanıdır: kalp, akıl ve nefs. Şeyh-i Ekber, bu meydandaki dengeyi ve tehlikeyi bize Îlyâs Fassı'nın hikmetiyle anlatır. Orada "akl-ı selîm"in, yani dosdoğru, arı duru idrakin ne olduğu tarif edilirken kilit bir ifade kullanılır:

Ya'nî akl-ı selîm ki, akâyid-i fâsideden yani bozuk kaidelerden, bozulmuş kaidelerden safî ve fıtrat-i asliyye ve letâfet-i ezeliyye , ezeli latiflik üzerine olan kalbdir. Yani nefs-i emmare ile karışmamış olan bir kalbdir. Böyle bir kalb sahibi olan kimse ya Zat’ın zuhur mahalli bulunan sûret-i insâniyyede tecellî-i ilâhî sahibidir.

Akl-ı selim, aslında Nefs-i Emmare'nin bulanıklığına, fısıltılarına karışmamış bir kalp imiş. Kalp, Hakk’ın tecellî edeceği bir ayna gibidir. Nefs-i Emmare ise o aynanın üzerine üflenen buğu, yağan tozdur. Toz ve buğu aynanın hakikatini değiştirmez ama görüntüyü bozar, hakikati ters yüz eder. Kişi, buğulu aynada gördüğü hayali "ben" zanneder, onun isteklerini kendi isteği sanır. İşte bu vehimdir. Nefs-i Emmare'nin en büyük silahı, kişiye kendini madde bedenden ibaret kabul ettirmesidir. Terzibaba Efendi, bu tuzağı şöyle açıklar:

Nefs-i emmâre bizi madde beden olarak bize kabûl ettirdiğinde ve bu şekilde ölerek dünyâdan ayrıldığımızda kendimizi bu şekilde kabûl ettiğimizden dolayı topraktan çıkmayız, toprak olur kalırız ve toprağa gömülü olan bedenimizi böcekler yedikçe, dünyâda yaşıyorken hissettiğimiz acının aynısı o nefs-i emmâre o zaman dahi hissedecektir.

Bu dehşetli bir uyarıdır. Mesele, sadece dünyada günah işlemek değil; kimliğimizi, "ben" dediğimiz şeyi nefs-i emmarenin daracık zindanına, yani madde bedene hapsetmektir. Ölümle bedenden ayrılan ruh değil, bu sahte kimliğe yapışıp kalmış olan nefs-i emmaredir. Kurtuluş ise, bedenin bir "binek" olduğunu idrak edip, asıl yolcunun ruh olduğunu bilmektir. Bu bilgi, kuru bir malumat değil, seyr-i sülûkun içinde tadılan bir hâldir.

Âlemin Hayal Oluşu ve Nefsanî Olayların Yorumu

Şeyh-i Ekber'in hikmetinin zirvelerinden biri, âlemin bir hayal olduğu hakikatidir. Bu, "âlem yoktur" demek değildir. "Âlem, Hakk'ın Kendini seyrettiği bir ayna, bir tecellîler manzumesidir" demektir. Her şey, bir rüya suretidir. Peygamber kıssaları da bu rüyanın en hikmetli tabirleridir. Hz. Musa'nın kıssası, bu açıdan Nefs-i Emmare'nin ne olduğunu anlamak için eşsiz bir pencere açar:

Musa (a.s.)ın sandık içine konması ve deryaya atılması dahi bu alemin suretlerinden bir suret idi. Yani bu alemin rüya suretlerinden yani hayal suretlerinden bir suret idi.

Bu hayal âleminde Firavun, sadece zalim bir kral değildir; o, azgınlaşmış, ilahlık taslayan Nefs-i Emmare'nin tecessüm etmiş, yani ete kemiğe bürünmüş hâlidir. Hz. Musa'nın elindeki asâ ise, bu nefsanî isyanın karşısına konan ilâhî delildir. Asânın ejderhaya dönüşmesi, basit bir sihir gösterisi değildir. O, Firavun'un kendi içindeki ejderhanın, yani Nefs-i Emmare'sinin dışarıda bir suret olarak ona gösterilmesidir.

Musa (as) elinden asasını bıraktı halbuki o asâ, Mûsâ (a.s.)ın da'vetini kabulden yüz çevirmede Fir'avn, cenâb-ı Musa'ya ne şey ile âsi olmuş idiyse, o şeyin suretidir . Yani yere bıraktığı şey asi olduğu şeyin suretidir, yani firavun Hz. Musa’ya nefs-i emmaresi sebebiyle asi olmuş idi, asa firavunun nefs-i emmaresinin sureti idi. Birdenbire o asâ, "sü'bân-ı mübîn", ya'nî herkes tarafından görülebilen bir ejderhâ oldu. İşte bu da Firavunun kendi içindeki ejderhanın suretiydi.

Bu, zıtların birliğinin, yani Cem makamının bir tecellîsidir. Hakk, Hâdî (hidayet veren) ismiyle Musa'da tecellî ederken, Mudill (saptıran) ismiyle de Firavun'un nefsinde tecellî eder. Asâ, isyanın (masiyet) suretiyken, ejderhaya dönüşüp sihirbazların iplerini yutmasıyla o isyanın ilâhî kudret altında ezilerek itaate (taat) dönüşmesine işaret olur. Kötülük, iyiliğin ne olduğunu gösteren bir ayna olur. Bu yüzden arif, Firavun'a baktığında sadece kibri değil, Mudill isminin tecellîsini de görür ve ibret alır.

Peygamberlerin Nefsî Yapıları: Bir Mertebeler Seyri

Füsûs, her peygamberin bir "kelime" olduğunu, yani ilâhî bir hakikati dile getirdiğini söyler. Bu hakikat, onların vücûdî yapılarında, yani nefslerinin terkibinde de kendini gösterir. Bu noktada Hz. İsa'nın durumu, Nefs-i Emmare'nin kaynağını anlamak için çok aydınlatıcıdır. Terzibaba Hazretleri, Îsevî Kelime'yi şerh ederken bu inceliği defalarca vurgular:

Hani zaman zaman söylüyorduk ya İsa (a.s.) nefs-i emmaresi levamesi, mülhimesi yoktur, neden çünkü bunlar suret yani beşer insana babadan geçer, onun beşeri bir babası olmadığından nefsin birinci bölümü ona geçmedi (emmare, levame, mülhime) geçmedi. Cebrail’in (a.s.) nefh ettiği o nefa-ı ilahiyede ne özellikler varsa onlar geçti.

Demek ki nefsin bu en alt, çekici ve isyankâr mertebeleri, beşeriyetin babadan gelen "kesif" yani yoğun, maddî yönüyle ilgilidir. Hz. İsa'da bu beşerî baba unsuru olmadığı için, onun varlığı ağırlıklı olarak "latif" yani ince, ruhanîdir. Annesi Hz. Meryem'den gelen cüz'î bir kesafet, onun bu âlemde bir ceset suretinde görünmesini sağlasa da, hakikati ruhanîdir. Bu yüzden onun için "Ruhullah" denir. Nefs-i Emmare'nin prangalarıyla bağlı olmadığı için, ölüleri diriltmek gibi ilâhî fiillere mazhar olabilmiştir.

Kudsi Ruh, İsa’da (a.s.) işte bir tarafının anne tarafından kendisinde bir geçiş vardı... Ama onda ruhullah ağırlıklı olduğundan hüküm ruha ait oldu. Çünkü onun nefs-i emmaresi, levamesi, mülhimesi yoktu.

Buna karşılık, Hatemü'l-Enbiyâ olan Efendimiz Hz. Muhammed'in (s.a.v.) durumu bambaşkadır. O, sadece belli bir nefs mertebesinden arınmış değil, O'nun nefsi, bizzat Zât-ı Mutlak'ın bu âlemdeki en kâmil taayyünü, yani belirip görünmesidir.

Zira Rasul’ün (a.s.) nefsi, nefsi dediğimiz zaman O’nun emmare, levvame nefsi değil, bütün varlığı, külliyeti ile birlikte her hali, zatı, zahiri ve batını olmak üzere... Zat-ı Mutlak Hakk’ın yani Hakk’ın mutlak Zat’ının O’nda taayyününden ibarettir.

Efendimizin "nefsi", bizim anladığımız cüz'î nefs değil, O'nun bütün hakikatidir. Ve bu hakikat, Hakk'ın gayrı değildir. Bu yüzden "Nefsini bilen Rabbini bilir" sırrının zirvesi O'dur. Hatta O'na "kadınların sevdirilmesi" hadisesi bile, Füsûs'un hikmet nazarında, basit bir beşerî arzudan çıkar, kevnî bir hakikate dönüşür. Bu, küllün cüze, aslın fer'e olan iştiyakıdır. Akl-ı Küll'ün (Küllî Akıl), kendisinden zuhûr eden Nefs-i Küll'e (Küllî Nefs) olan meylidir. Failin, münfailde (etki edenin, etkilenende) kendini bulma arzusudur.

O’na kadın sevdirildi O da kadınlara arzu gösteren oldu. Maahâzâ onun arzusu yine kendi nefsinedir... Akl-ı küllün bir cüzü olan nefs-i küle akl-ı külün iştiyakı vardır. İşte nefs-i kül de aslına olan iştiyakı vardır...

Bu bakış açısıyla, en nefsanî görünen arzu bile, doğru bir idrakle okunduğunda, aslî birliğe duyulan hasretin bir yansıması hâline gelir.

Kurban Hadisesi ve Nefsin Kesilmesi

Hz. İbrahim'in, oğlu Hz. İsmail'i kurban etme rüyası, Nefs-i Emmare'nin seyr-i sülûktaki yerini anlatan en dokunaklı misallerden biridir. Zâhirde bir evladın kurban edilmesi söz konusuyken, bâtında kesilmesi istenen şey bambaşkadır. Şeyh-i Ekber bu rüyanın tabirini yaparken, kesilen "büyük kurbanlık koç"un neye işaret ettiğini açıklar:

Ondan maksat kişinin maddi âlemdeki sevgileridir. Bu da nefs-i emmare ile meydana geldiğinden levvame ile meydana geldiğinden, işte orada koçun kesilmesi rüyanın esas tabiri olarak emmare ve levvame nefsin kesilmesi olarak idi. Çünkü İsmail (a.s.) insan olarak orada kurban edilmiş olsaydı nefs-i emmare kesilmezdi.

Eğer Hz. İsmail kurban edilseydi, bu tekil, şahsî bir fedakârlık olurdu. Ama Hakk'ın muradı, her insanda potansiyel olarak bulunan o isyankâr, benlik davası güden hayvanî nefsin "kesilmesi" ilkesini ortaya koymaktır. Koç, insanın hayvanî yönünün, yani Nefs-i Emmare ve nefs-i levvame mertebelerinin sembolüdür. Bu mertebeler "kesilmeden", yani ilâhî emre teslim olmadan, Hakk'a kurbiyet (yakınlık) hasıl olmaz. Kurban, "yaklaşmak" demektir ve kişi ancak nefsini, yani Hakk'a perde olan benliğini aradan kaldırarak Rabbine yaklaşabilir. Hatta Şeyh-i Ekber, nefs-i levvame'nin (kendini kınayan nefs) mertebesine o kadar değer verir ki, Kur'an'daki yemine dikkat çeker:

Cenab-ı Hakk nefs-i levvameyi tazim etti, kıyametle eş değerde tuttu... Demek ki kıyametle eşdeğer bir varlıktır.

Çünkü nefs-i levvame, pişmanlığın, uyanışın ve Hakk'a dönüşün başladığı ilk kapıdır. Emmare'nin kör gafletinden sonraki ilk aydınlıktır. Bu yüzden kıymeti, bütün bir âlemin dönüşümü olan kıyametle bir tutulmuştur.

Asrın Şartları ve Nefs-i Emmare'nin Şiddeti

Füsûs'un hikmeti, sadece geçmiş zamanların kıssalarını anlatmaz, her çağa konuşur. Terzibaba Hazretleri, Şeyh-i Ekber'in ufkundan günümüze bakarak acı bir tespitte bulunur. Nefs-i Emmare'nin tezahürleri ve gücü, zamanla azalmamış, aksine artmıştır.

Nemrutların veya Firavunların zamanındaki nefs-i emarenin gücü ne kadardı, bugün nefs-i emarenin yaşantısı aldığı zevk ne kadar, bugünkü nefs-i emmare yanında firavununki hiç kalır. Bugünkü daha büyük saltanattadır. İşte esma-i ilahiye de kemalat arz etmekte her devirde.

Bu, esmâ-i ilâhiyenin zuhûrunun da bir "kemâlât" seyri izlediği anlamına gelir. Nasıl ki Hâdî isminin tecellîsi velîlerde kemâle eriyorsa, Mudill isminin tecellîsi de Nefs-i Emmare'nin modern zamanlardaki saltanatında, onun eline verilen teknolojik imkânlarda, "modernlik kisvesi altında" kışkırtılan arzularda kendini gösterir. Bugünün insanı, hürriyet adı altında nefsanî bir esaret yaşamakta, her türlü ilâhî programı ve edebi, "hürriyetinin kısıtlanması" olarak görmektedir.

Ne yazık ki bu devirde dünyayı nefs-i emare idare ediyor. Modernlik kisvesi altında nefs-i emare kışkırtılıyor günümüzde... Dinde yapılan abdest al, namaz kıl, oruç tut şunu şu kadar bunu bu kadar yap, bunları hürriyet kısıtlaması olarak telakki ediyorlar.

Füsûs'un aynasında Nefs-i Emmare'nin portresi budur. O, yok edilecek mutlak bir şer değil; anlaşılması, terbiye edilmesi ve aşılması gereken bir mertebedir. O, varlığın en alt perdesidir ama aynı zamanda en üst perdelere tırmanmak için bir basamaktır. O, Firavun'un kibrinde tecellî eden Mudill ismidir, ama aynı zamanda Musa'nın asâsıyla itaate dönüşen bir hikmettir. O, kesilmesi gereken bir "koç"tur, ama bu kesilme fiiliyle insanı Rabbine yaklaştıran bir "kurban"dır. Onu tanımadan kendini tanıyamaz, onu aşmadan Rabbini bulamazsın.

Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği

Hakikat sohbetimize hoş geldiniz. Bugün, Varlık'ın en çetin, en aldatıcı ve aynı zamanda en büyük sırlarından birini barındıran bir kapıdan, Nefs-i Emmare'nin hakikatine Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri'nin Füsûs'u ve o Füsûs'u şerh eden Terzibaba'nın irfanı ışığında bakacağız. Bu bakış, zıtların nasıl birleştiğini, seven ile sevilenin, arzu eden ile edilenin aynı Hüvviyet denizinde nasıl dalgalandığını görme çabasıdır.

Bu makam, aklın durduğu, kalbin konuşmaya başladığı Cem makamı'nın idrakini gerektirir. Burada Hakk, kuluna olan arzusunu dile getirirken, aslında Kendi Zat'ına olan arzusunu ifade eder. Çünkü kul, O'nun zuhûr ettiği bir ayna, O'nun tecellî ettiği bir surettir. Bu, öyle bir birlik sırrıdır ki, anlayan için ayrılık diye bir şey kalmaz.

Hak insana kendi ruhundan nefh ettikten sonra, insânın suretinde zuhuru ve taayyünü hasebiyle kendi nefsini insanın likasına yani insan ile buluşmasına şiddet-i şevk ile vasf eyledi. Şu halde onun insana fazla arzusu kendi nefsine arzusu demek olur . Nasıl ki Âdem’in Havva’ya iştiyakı Peygamberimizin kendi eşlerine olan iştiyakı, kendi nefsine olan iştiyakı demek olur. Çünkü insan denen varlığı kendi nefsinden halk etti. Burada nefisten kasıt tarikatlarda belirtilen emmare, levame nefsi değildir, nefs-i hakikidir. Nefs denilen şeyi tarif ederlerken nefs o şeyin aslıdır, hakikatidir diye tarif etmişlerdir.

Bu sözler, meselenin kalbidir. Hakk'ın insana iştiyakı, Kendi Zât'ının, Kendi sıfat ve fiillerinin tecellî ettiği en kâmil mazhar olan insanda Kendini seyretme arzusudur. İnsan, Hakk'ın "gören gözü, işiten kulağı" olunca, aradaki ikilik perdesi kalkar. Burada bahsedilen nefs, "kötülüğü emreden" alt mertebe değil, bir şeyin özü, hakikati manasındaki nefs-i hakiki'dir. Allah'ın "Kâim-i bi-nefsihî" olması gibi, her varlık kendi hakikatiyle, kendi nefsiyle kaimdir. Bu sebeple, arif için "Rabb'inin cennetine girmek" demek, kendi hakiki nefsine, kendi öz varlığına dahil olmaktır.

Şu halde sen Rabb'in cennetine girdiğin vakit, "nefs"ine dâhil olur'sun. ... İşte o zaman gerçek nefsine dahil olursun. Yani kendini tanımış olursun. Buradaki nefis emmare kötülük yaptıran nefis değildir. Nefis o şeyin hakikatidir, diye ifade edilir gerçek nefis için. ... İşte bu hakikati idrak ettiğin zaman kendi nefsine dahil olursun, böylece de nefsini bilmiş nefsinden de Rabbını bilmiş olursun.

Bu yüce hakikati idrak etmenin önündeki en büyük engel ise, kişinin kendisini Hakk'tan ayrı, müstakil bir varlık olarak görmesidir. Bu vehim, bu hayal, Nefs-i Emmare'nin en sağlam kalesidir. Sâlik, bu kaleyi yıkmadıkça, bu prangayı kırmadıkça hakikate yol bulamaz.

Çünkü kendisini nefsî benlik olarak ayrı bir varlık olarak, kabûl etmiştir. Tevhîd ehli yâni eğitim alarak kendisini tanımaya çalışan kimsenin ise ilk yapacağı şey bu anlayıştan kurtulmaktır, çünkü bu anlayış insanın üzerinde prangadır ve çizilmiş bir çemberdir ki dışına çıkamaz. İşte cengâverlik, bu çerçeveyi ilmi mâ’nâ da kırıp, dışarıya açılmaktır. Bizlerin içerisindeki genişlik İlâh-î kimliktir. Nefsî emmâremizin saltanatından kurtulduğumuz anda bizlere bu denli geniş ufuk açılmış olur.

Bu prangadan kurtulmak, "ölmeden evvel ölünüz" sırrına ermektir. Bu, bedeni toprağa vermek değil, benlik iddiasını, "ben varım" vehmini Tevhid denizinde yok etmektir. Bu ölüm, bir son değil, hakiki dirilişe açılan bir kapıdır. Bu ölümü tadan sâlik, dünyanın ve kendi varlığının bir rüyadan ibaret olduğunu anlar ve bu rüyayı dışarıdan seyredip tabir etme yetisine kavuşur. Bu ölüm, Nefs-i Emmare'nin saltanatını yıkarak tadılır.

Tevhid ehli ancak bu alemin hakikatini idrak ediyor, o zaman da ölmeden evvel ölmüş oluyor, nasıl ki gece gördüğümüz kısa rüyaları gündüz tabir ediyoruz, ölmeden evvel ölmüş kişiler de bu beşer anlayışı dünyanın dışına çıktıklarından dışarıdan bakarak bu alemin hakikatini görüp tabir edebiliyorlar. Yani ahiretteki ölümü beklemeden “külli nefsin zaikatül mevt” hükmünün içerisinde kendi varlıklarında ölümü tatmış oluyorlar, nefisler ölümü tadıyor, nefsin ölümü emmarede tadıyor, levvamede tadıyor, mülhimede tadıyor, her bir mertebede ölümü tadıyor...

Bu ölümü tatmayan, yani nefsini bu benlik zindanına hapsetmiş olan kişinin hali ise acıdır. O, bedenini kendisi zanneder, bu et ve kemik yığınına öyle bir aşkla bağlanır ki, kabirde bedeni çürürken bile onun ızdırabını çeker. Çünkü o, kendini bu fani surete hapsetmiş, hakikatini tanıyamamıştır.

Şimdi bunların ruhları kendi alemlerine gider, nefis de toprağa göre latif olduğundan bedenin bir karış üstüne çıkar. Ama bir ömür boyu beden ile birlikte yaşadığından hep kendini o beden ile birlikte zanneder kabre girdiği zaman ayrılamaz, çünkü o ilmi alamamıştır, kendini tanıyamamıştır, işte bedenin üstünde böylece durur, zanneder ki hep bedenin içindedir... o beden kabir içerisinde böcekler tarafından yenmeye başladığı zaman veya dağılmaya başladığı zaman aynı ızdırabı yukarıda da olsa çeker.

Bu nefsî benlik zindanının günlük hayattaki tezahürü, en başta ibadetlerimizde ortaya çıkar. Namaza dururuz, ama kalbimiz başka yerdedir. Dilimiz Kur'an okur, ama aklımız dünya işlerindedir. Bu, Nefs-i Emmare'nin hükmü altında kılınan namazdır. Oysa ihsan makamı, "Allah'ı görüyormuş gibi" ibadet etmektir. Sen O'nu görmesen de O'nun seni gördüğünü bilerek, tam bir huzur-u kalp ile O'nun huzurunda durmaktır.

Namaza durduğumuzda acaba kişi o namaz içerisinde hangi hal içerisinde o namazını kılmaktadır. Huzur-u kalp ile mi, nefs-i emarenin hükmü içinde mi, zorla mı o namazı kılmaktadır, nefsi emmare hadi şu namazı çabuk bitir, gibilerden... Abid Rabbını müşahade eder gibi diğer bir ifade ile Rabbı abdını müşahede eder gibi çünkü sen görmesen de O’nun seni gördüğünü bilmendir diyor “ihsan”.

İbadetlerdeki bu gaflet halinden bir adım öteye geçsek bile, Nefs-i Emmare yine bir tuzak kurar. Bu defa tuzak, "karşılık beklemek"tir. Cennet arzusuyla veya cehennem korkusuyla yapılan ibadetler, her ne kadar meşru olsa da, hakikat ehli nazarında hâlâ nefsânî bir pay içerir. Çünkü amaç, Hakk'ın rızası değil, yine kendi nefsinin bir menfaatidir.

Ben bunun için, yâni karşılığında ibâdet ediyorum, diyen kişi de kendisi için ibâdet etmektedir, yoksa bunun için değil, yâni sonuçta yine cennete gitmek amacıyla nefsîne pay çıkarmaktadır. Dünya’da cennet beklentisi veya cehennem korkusu, ile yaşananlar nefsî benliğimizin içerisinde olan hususlardır.

Bu öyle bir inceliktir ki, arifler sadece cehennemden değil, cennetin nimetlerinden dahi Hakk'a sığınırlar. Çünkü onlar için Hakk'ın Zâtı'ndan gayrı her şey bir meşguliyet, bir perdedir.

Risale-i Gavsiye’de diyor ki “benim cennette öyle kullarım vardır ki cehennem ehlinin cehennemden Rablarına sığındığı gibi onlar da cennet nimetlerinden bana sığınırlar” buyurur. Neden çünkü meşgul ediyor. İşte bizi bu dünyada ne meşgul ediyorsa bizim baş düşmanımız odur.

Öyleyse çözüm nedir? Nefsi yok etmek mi? Hayır, bu mümkün değildir ve istenen de bu değildir. Çözüm, onu terbiye etmek, onu "Müslüman" kılmaktır. Ruh ve nefs, bir arabanın iki motoru gibidir. Biri ileri çekerken diğeri geri çekiyorsa, araba olduğu yerde patinaj yapar. Nefs-i Emmare, sürekli geriye, yani kesrete, ayrılığa, benliğe çeker. Amaç, bu geri çeken motorun yönünü ileriye çevirmektir. Bu terbiye sağlandığında, ruh ile nefs arasında manevi bir izdivaç, bir evlilik gerçekleşir.

Ne zaman ki o motorun dişlilerini ileriye gidecek şekle döndürürüz ki Müslüman olması da o demektir, o zaman biz iki motor ile aynı yöne giden daha güçlü ve daha güvenli yol almış oluruz ve de hızımız da artmış olacaktır. Ama bu da onun emmare, levvame, mülhime mertebelerine kadar en az eğitilmesi lazımdır.

Bu manevi izdivacın şartı ise temizliktir. Nefs-i Emmare'nin yaramazlıkları, Levvame'nin kararsızlıkları, Mülhime'nin hayal ve vehimleri temizlenmeden yapılan birleşmeden, "veled-i nefsiyye" yani nefsânî, cinni, haşarı düşünceler ve haller doğar.

İşte onun için evvela nefs-i emarenin yaramazlıklarını ortadan kaldırmak lazımdır, levvamenin karışık hallerini ortadan kaldırmak lazımdır, mülhimenin de hayal yönünü evham yönünü kaldırıp, ilham yönüyle hareket ettirmek lazımdır. İşte ondan sonra izdivaç başlıyor. Yaramazlıklar varken nefs-i emmare faaliyette iken izdivaç olmuyor.

Nefs-i Emmare ile mücadele, bir kere yapılıp bitirilen bir iş değildir. Bu, sâlikin ömür boyu süren seyr-i sülûkunun her anında devam eden bir cihattır. Bir mertebeyi geçmek, o mertebeyle işin bittiği anlamına gelmez. O mertebenin hakikati, ilmel yakîn (ilmi bilgi), aynel yakîn (hal ile yaşama) ve hakkal yakîn (hakikatiyle olma) seviyelerinde tekrar tekrar yaşanır ve derinleşir.

Ben emmareye geçtim o iş bitti demek değildir. Mutlak manada. Biz ne yapıyoruz, belirli bir bilgi sahibi olup Cenab-ı Hakkın da inayetiyle o dersi geçiyoruz, çünkü birinde senelerce durmamız gerekecek ki ona da ömrümüz yetmez. Onun için aslında hep seyr-i süluk içindeyiz.

Füsûs'un derinliklerinden süzülen bu hikmetler, bize gösteriyor ki, en büyük düşmanımız zannettiğimiz Nefs-i Emmare, aslında en büyük hazinemiz olan Rabbimizi bilmeye giden yolda aşmamız gereken bir kapıdır. O, hem zindanımız hem de o zindandan kurtuluşumuzun anahtarıdır. Bu, zıtların birliğinin en güzel tecellîlerinden biridir.

Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Nefs-i Emmare

Hazret-i Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin eseri Mesnevî-i Şerîf, bir hikmet deryasıdır. O deryaya dalan, kupkuru kanunlar, sert kaideler bulmaz. O, canlı bir âlemdir; içinde aslanlar gezer, yılanlar tıslar, eşekler anırır, kurtlar ulur. Bu âlem, dışarıdaki âlem değil, insanın kendi içindeki âlemdir. Hazret-i Pîr, bize bizi anlatmak için bu suretleri birer ayna gibi önümüze kor. Nefs-i Emmare gibi anlaşılması çetin, yaşanması zor bir mertebeyi, bir hekimin şefkatiyle, bir kıssacının tatlı diliyle önümüze serer.

Mesnevî, onu dinlemeye sabreden sâlik için Mısır'ın Nil'i gibidir; içenlere tatlı bir hayat suyu olur. Ama kendi nefsine Firavunluk edip, hakikate karşı direnenler için o aynı su, kan kesilir. Demek ki Mesnevî'nin kendisi de bir ayna gibidir; bakanın hâline göre bir suret gösterir. O, hem zehirdir hem de panzehir. Nefs-i Emmare’nin karanlığında kaybolmuş, ezelî nasibi olmayanlar için inadı ve inkârı artıran bir zehir; fakat saadet ehli olup da yolunu şaşırmış, nefsine aldanmış olanlar için ise şifa veren bir tiryak, bir panzehirdir.

Ve o vahdet-i zâtiyye pınarından içen, artık hiç susamaz ve onda ma'rifet susuzluğu olmaz. ... Bu Mesnevî-i Şerîf hem makām sâhiblerinin ve hem de kerâmât sâhiblerinin indinde hayırlı olan ma'rifet makāmı ve en güzel istirahat yeridir. ... “Ebrâr tâifesi, bu Mesnevî-i Şerîf’de hikemiyyât-ı ilâhiyye meyvelerini yerler ve maârif-i ilâhiyye şarabını içerler; ve ahrârın ruhları bu Mesnevî-i Şerîf’den ferahlanır ve mesrûr olur.” ... “Bu Mesnevî-i Şerîf insân-ı kâmile tâbi’ olup, nefsiyle mücâhedeye ve riyâzetlere sabr edenler için, Mısır’daki Nil nehri gibidir.” Nitekim Nil nehri Mûsâ (a.s.)a tâbi’ olan Benî İsrâîl için tatlı su; ve münkir ve muhâlifler için kan olmuş idi.

Şimdi, bu hikmet Nil’inden bir tas su alalım ve Hazret-i Mevlânâ’nın diliyle, içimizdeki o en büyük düşman, o en zalim hükümdar olan Nefs-i Emmare’nin suretlerine bakalım.

Nefsin Hayvan Sûretleri: İçimizdeki Vahşi Tabiat

Hazret-i Pîr, soyut hakikatleri somut misallerle anlatır. Nefs-i Emmare’yi anlatırken onu bir hayvanat bahçesi gibi önümüze serer. Çünkü bu mertebedeki nefis, henüz insanî sıfatlardan uzaktır; hayvani güdülerin, şehvetin ve öfkenin esiridir. Bu hayvanlardan en heybetlisi, en korkuncu “kızgın arslan”dır.

Sen muhakkak bil ki, her bir şeyh ki vardır, kızgın arslan üzerine dahi binicilik eder. ... Bu beyitlerde kızgın arslan ile hem görünen âlemde hissedilen arslana hem de görünen âlemde hissedilmeyen ve bâtın olan nefs-i emmâreye (kötülüğü emreden nefse) işaret buyurulur. Bundan anlaşılır ki, görünen âlemde kızgın arslan bir insana boyun eğip itaat etmesi için öncelikle kendi bâtınında olan nefs-i emmâre kızgın arslanını boyun eğdirip itaat ettirmek lazımdır; ve görünen âlemde hissedilen kızgın arslan üzerindeki tasarruf (hükmetme), bâtında olan hissedilmeyen kızgın arslan üzerindeki tasarrufun timsalidir (sembolüdür).

İnsân-ı Kâmil, kendi içindeki o kızgın arslanı, yani nefsini terbiye etmiş, ona gem vurmuş ve üzerine binmiştir. Onun için dışarıdaki bir arslana hükmetmek, içerideki zaferin bir yansıması, bir timsalidir. Kendi nefsine söz geçiremeyen, o arslanın altında ezilen bir kimsenin, başkalarını irşad etmeye kalkması büyük bir cürettir. O arslan, can gözüyle görünen bir hakikattir. Ruhu açık olanlar, insanın içinde kükreyen o canavarı görürler. İnsân-ı Kâmil’in tasarrufu altında yüz binlerce böyle arslan, yani nefs-i emmare sahibi insanlar, odun taşıyan bir hizmetkâr gibi hizaya gelir.

Nefsin bir başka sureti, “köpek”tir. Köpek, kemiğe aşıktır. Onun bütün derdi, bütün meşguliyeti o kemiktir. Nefs-i Emmare de tıpkı bir köpek gibi, cisim kemiğine, yani bedenin gelip geçici hazlarına aşıktır.

Müteyakkız ol, senin nefsinin köpeğini diri isteme; zîrâ çok zamandan senin cânının düşmanıdır! ... "Köpek"ten kasıt, nefs-i emmâre (kötülüğü emreden nefis) ve "kemik"ten kasıt bedendir. Yani, köpek gibi olan nefs-i emmâre, kemik gibi olan bedenin hazzıyla meşgul olur ve onun bu hazlarla meşguliyeti, insan ruhunun zevkini ve hazzını avlamasına engel olur. Mademki engel olan bu beden kemiğidir, onun üzerine toprak saçılsın!

Ruh, manevî zevkleri, hakikat avını avlamak ister; fakat nefis köpeği sürekli cisim kemiğini önüne atarak onu oyalar. Sâlik uyanık olmalı ve bu köpeği diri bırakmamalıdır. Diri bırakmamak, onun arzusunu öldürmektir. Hazret-i Pîr sorar: “Köpek değil isen niçin kemiğe âşıksın?” Eğer insanlığımızı iddia ediyorsak, neden bir kemik parçası hükmündeki fani lezzetlere bu kadar düşkünüz? Yine bu köpek, miskinlere, zayıflara havlar, onlara saldırır. Nefs-i Emmare de böyledir; gücü yettiğine zulmeder, mazlumu ezer. Hayâ ve adalet, arslan meşrebinde olanların, yani nefsini terbiye etmiş kâmillerin sıfatıdır. Köpek fıtratında olandan hayâ beklemek boşunadır.

Nefsin en sinsi, en tehlikeli suretlerinden biri de “yılan”dır. Yılan, gizlendiği yerden aniden çıkar ve zehrini akıtır. Nefs-i Emmare’nin sıfatları olan kibir, haset, kin de böyledir; fark ettirmeden kalbi zehirler.

Ey aceb! Sen hem yılansın, hem efsuncusun. Ey Arab'ın aybı, sen yılan tutucusun, yılansın. "Yılan"dan kasıt, "nefs-i emmâre"dir (kötülüğü emreden nefis). "Füsûn-ger"den (büyücü) kasıt, hilekâr olan yalancı şeyhtir. Yani şaşılacak bir durumdur ki, sen tamamen nefs-i emmârenin hükmü altında zayıf ve güçsüz iken mürşitlik iddiasına kalkışıp hilelerle nefs-i emmâre sahibi olan halkı başına topladın.

Hazret-i Mevlânâ burada, kendi nefis yılanının esiri olduğu halde başkalarına yılan oynatıcılığı, yani mürşitlik taslayan sahte şeyhlere seslenir. Sen hem yılansın, hem yılan oynatıcısı! Hakiki mürşit ise, sâlikin içindeki o yılanı yakalayan ve onun zehirli dişini sökendir.

Eğer tutarsam yılanın dişini koparırım; tâ ki baş döğmekten ona zarar olmasın. ... Yani ben nefs-i emmâre sahibi olan kimseleri terbiyem altına alırsam, onların hâllerinde tasarruf edip kötü ahlâklarını gideririm ve bu sebeple onları dünyada türlü belalara müptela olmak suretiyle başları ezilmekten ve ahirette de nefsanî sıfatlarının türlü çirkin suretlerde cisimleşerek kendilerini azap etmelerinden kurtarırım.

Mürşidin riyazet ve mücahede ile sâlike çektirdiği zorluklar, aslında o yılanın zehirli dişini sökmektir. Bu diş sökülmezse, o yılan hem dünyada belalarla başını ezer, hem de ahirette korkunç bir surette sahibine düşman kesilir.

Nefsin bir başka yüzü “yırtıcı kurt”tur. Fırsat kollayan, kendi hazzından başka bir şey düşünmeyen, acımasız bir avcı.

O, geçici dünyadaki bir saatlik şehvetine cenneti ve nimetlerini ve cennetteki ebediyeti satıverir. Nefis mücadele ile ölmez, fakat hapsedilir ve azap edilir." Bu beyitler Hz. Pîr efendimiz tarafından irşâden vâki'dir. Ya'nî, nefs-i emmâre muhakkak yırtıcı bir kurttur. Eline fırsat geçtiği vakit, kendi hazzından, murâdından başka hiçbir şeye bakmaz, yırtar ve kırar döker. Binâenaleyh ey kimse! Senin elinden bir fenâlık zuhûr edecek olursa, hiçbir arkadaşına ve karînine bahâne bulma ve "Bana bunu yaptıran filândır" deme! Onu yapan senin nefs-i emmârendir.

İnsanın ayağı kaydığında, bir günah işlediğinde hemen suçu başkasına atması, nefs-i emmarenin bir oyunudur. Hazret-i Pîr, “Bahane arama, o fenalığı yapan senin içindeki kurttur” diyerek sâliki kendi hakikatiyle yüzleştirir. Bu kurt, bir anlık şehvet için ebedî cenneti satacak kadar akılsız ve gözü dönmüştür.

Son olarak, “eşek” ve “ejderha” misali vardır. Eşek, bedeni ve onun ihtiyaçlarını temsil eder. Ona binen ise akıldır. Fakat hangi akıl? Eğer binen, sadece dünyanın geçimini düşünen “akl-ı maâş” ise, o, eşeğin hizmetkârı olur. Eşeğin arzusuna göre hareket eder.

Ey eşek kıymetli, senin aklının zaîfliğinden bu pejmürde eşek ejderha olmuştur! Ey nefs-i emmâre mertebesinde kalan kimse, senin geçim aklının zayıflığından, bu pejmürde ve gösterişsiz nefis gittikçe başkaldıran olup, ejderha gibi korkunç bir hâl kazanmıştır!

Akıl zayıf düşünce, süvari güçsüz olunca, o uysal sanılan eşek, yani nefs, bir ejderhaya dönüşür ve süvarisini yutar. Fakat süvari, ahireti düşünen “akl-ı maâd” veya onun kâmil sureti olan Mürşid-i Kâmil ise, eşeği zayıflatır, onu yola getirir. Artık eşek, İsa’nın eşeği gibi olur; gönül ehlinin makamına yükselir, peygamberlerin yolunda gider.

Terbiyenin Yolu: Nefsin Başını Kesmek ve Ney'in Yedi Perdesi

İçimizdeki bu vahşi hayvanat bahçesi nasıl cennet bahçesine dönecek? Bu arslan nasıl evcilleşecek, bu yılanın dişi nasıl sökülecek, bu kurt nasıl terbiye edilecek? Hazret-i Mevlânâ, bu mücadelenin çetinliğini anlatmak için sert ifadeler kullanmaktan çekinmez. Bu, “nefsin başını kesmek”tir.

Mazlûmdan zâlime o kimse iz götürür ki, o zalim olan kendi nefsinin başını kese. Zulmün izini takip ederek, mazlûmdan zâlime intikal ettirebilecek olan kimse, ancak son derece zâlim olan kendi nefs-i emmâresinin başını arzularına karşı gelmek suretiyle kesen ve sıfatlarının alevlerini söndüren kimsedir.

Dışarıda zalim arama, der Hazret-i Pîr. En büyük zalim, en zalûm olan, senin kendi nefsindir. Onun başını arzularına muhalefet kılıcıyla kesmedikçe, dışarıdaki zulmü bitiremezsin. Çünkü içindeki zalim, dışarıdaki zalimin yardımcısı olur. Bu baş kesme, bu yılanın dişini sökme, bu “uğursuz çiviyi” ruhundan söküp atma işi, ancak bir Mürşid-i Kâmil’in topuzuyla olur. Uyuyan adamın ağzına yılan girdiğini gören süvarinin hikâyesi, bu terbiyenin en güzel misalidir.

Bu kıssada, "uyumuş adam"dan kasıt, Hak'tan ve hakikatten gafil olan kimselerdir. "Süvari emir"den kasıt, insân-ı kâmildir. "Yılan"dan kasıt, nefs-i emmârenin (kötülüğü emreden nefsin) sıfatlarıdır. "Topuz"dan kasıt, insân-ı kâmilin emrettiği riyâzât ve mücâhedâttır. ... "Koşmak"tan kasıt, seyr ü sülüktür (manevi yolculuktur). "Kusmak"tan kasıt, kendi bilgilerinden tecerrüddür (arınıp soyunmaktır) ... "Çıkan yılan"dan kasıt, nefs-i emmârenin sıfatlarından tecerrüddür.

Gafil sâlik, içine giren nefis yılanından habersiz uyumaktadır. Mürşid gelir, onu topuzuyla, yani riyazet ve zikirle döver, koşturur. Sâlik başta bu muameleye anlam veremez, mürşidine düşman kesilir. Ama sonunda kusar ve içinden çıkan o kara yılanı görünce anlar ki, o sert muamele aslında en büyük merhametmiş. Mürşidin gayesi, sâlikin içini o zehirden temizlemektir.

Fakat bu yolculuk sadece bir yıkım, bir yok etme değildir. Aynı zamanda bir yapım, bir diriliştir. Hazret-i Pîr, bu yolculuğu “ney”in yedi perdesine veya “yedi felek”e benzetir. Her bir perde, nefsin bir mertebesidir.

Ve "perdeler"den murâd, sûrî "ney"de yegâh, aşîrân, ırâk, rast, dügâh, segâh ve çârgâh isimlerinde olan ye- di perdedir ki, insân-ı kâmilin sûretinde dahi, nefis cihetinden, "nefs-i emma- re, nefs-i levvâme, nefs-i mülhime, nefs-i mutmainne, nefs-i râziye, nefs-i merzıyye ve nefs-i sâfiye" isimlerinde yedi mertebe ... vardır.

Sâlik, Emmare perdesinde yolculuğa başlar. Mürşid, o perdeleri bir bir yırtarak sâliki asli vatanına doğru yükseltir. Bu yükseliş, bir dizi ölüm ve diriliştir. Bir mertebenin ölümü, bir sonrakinin doğumudur.

...mütâbeat-ı Resûlullâh sâyesinde, nefsin her bir mertebesinin peyderpey kıyâmetleri kopar; ya'ni meselâ "nefs-i emmâre"nin kıyâmeti kopar, "nefs-i levvâme" dirilir; ve nefs-i levvâmenin kıyâmeti kopar, "nefs-i mülhime" hayât bulur; ve onun kıyâmeti kopar, "nefs-i mutmainne" dirilir...

Sâlik, seyr-i sülûkunda defalarca ölür ve dirilir. Emmare’nin kıyameti kopar, yani onun saltanatı biter; Levvame (kendini kınayan nefs) dirilir. Levvame’nin kıyameti kopar; Mülhime (ilham alan nefs) hayat bulur. Her bir “kıyamet”, bir önceki mertebenin karanlığından, bir sonraki mertebenin aydınlığına doğuştur. Bu, sâlikin kendi içindeki mahşeridir.

Hazret-i Mevlânâ’nın dilinden Nefs-i Emmare’yi anlamaya çalıştık. Gördük ki o, hem arslan, hem köpek, hem yılan, hem de kurttur. Onu terbiye etmeyen, onun hükmü altında kalan kimse, Hazret-i Pîr’in tabiriyle henüz bir “çocuk” hükmündedir.

Bu nefsânî olan insanlar henüz çocuk hükmündedirler; zîrâ sıfât-ı nefsâniyyelerinin vesâyeti altındadırlar ve onların velîleri, nefs-i emmâreleridir; bu velilerinin hükmü ile oturup kalkarlar. ... Binâenaleyh nefislerinin hevâsından kurtulmuş olan kimselerden başkası bâliğ değildir.

Bu çocuklar, velileri, yani vasileri olan Nefs-i Emmare’nin emriyle hareket ederler. Manevî anlamda baliğ olmak, rüştünü ispat etmek ise ancak bu vesayetten kurtulmakla, nefsinin değil, Hakk’ın kulu olmakla mümkündür. Cenâb-ı Hakk, bizleri içimizdeki bu zalim velinin hükmünden kurtarıp, kendi rızasına uyan, arslan sırtında gezen, ney gibi hakikati fısıldayan kâmil kullarından eylesin. Amin.

Mesnevî Ciltlerinden İzler

Ahmed Avni Konuk'un on üç ciltlik Mesnevî-i Şerîf şerhinde Nefs-i Emmare kavramı, farklı ciltlerde ayrı yönleriyle işlenir. Hangi beytin hangi ciltte geçtiğini bilmek, okuyucuya bu deryada bir pusula sunar:

Mesnevî-i Şerîf Şerhi Cilt 1'de "ahrâr" (özgürler) tâbiri, Nefs-i Emmârenin esâretinden kurtulanlara verilen addır. Bürûc Sûresi Nefs-i Emmâreyi ejderhâ teşbîhi ile anlatır. Şu'arâ Sûresi, vücût şehrine girme istiâresinde nefs muhâsebesini işler.

Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme

Kavramlar Ağında Nefs-i Emmare

Hakikat ilminin hiçbir meselesi tek başına bir adada durmaz. Her bir kavram, diğerine uzanan görünmez iplerle bağlıdır; birini anladığında diğerinin kapısı aralanır. Nefs-i Emmâre'yi de bu ilâhî dokumanın içinde, diğer ipliklerle olan bağını görerek anlamak gerekir.

Nefs, insanın hakikatinin adıdır. O, hem en aşağıya inen, hem de en yukarıya çıkan potansiyeldir. Nefs-i Emmâre ise, bu potansiyelin en aşağı mertebesi, en ham, en işlenmemiş hâlidir. O, "kötülüğü şiddetle emreden" olarak anılsa da, Nefs'in tamamı değildir; sadece onun perdelenmiş, kendi aslî nurundan habersiz kalmış yüzüdür. Bu sebeple tasavvuf, nefsi yok etmeyi değil, onu terbiye ederek mertebelerinde yükseltmeyi hedefler.

Emmâre'nin karanlığında günah işleyip sonra bundan bir pişmanlık duymaya başlayan kalp, bir üst mertebeye, Nefs-i Levvame'ye adım atmış demektir. Levvâme, "kendini kınayan nefs"tir. Artık yanlışı görür, nefsini suçlar ama henüz tam bir istikamet tutturacak gücü bulamaz. Emmâre'den Levvâme'ye geçiş, Seyr-i Süluk denilen manevî yolculuğun ilk adımı, uyanışın ilk sancısıdır.

Bu yolculuğun tamamı, yani Emmâre çukurundan başlayıp İnsân-ı Kâmil ufkuna varan bütün mertebeleri aşma usûlü ve ilmi, Tasavvuf'un kendisidir. Tasavvuf, nefsi tanımanın ve onu Rabbine lâyık bir ayna kılmanın sanatıdır. Bu sanatın icra edildiği âlem ise, içinde yaşadığımız şu şehâdet âlemi, yani Nasut mertebesidir. Emmâre'nin bütün talepleri, bütün hırs ve şehvetleri bu Nasut âleminin geçici lezzetlerine yöneliktir. O, ruhun bu beden ve dünya kafesine hapsolmuş hâlidir.

Bu hapisten kurtuluşun anahtarı ve Emmâre'nin başına inen en keskin kılıç, Kelime-i Tevhid'dir. "Lâ ilâhe" derken sâlik, nefsinin ve âlemde ilâh edindiği her şeyin sahte hükümranlığını reddeder. Bu, Emmâre'nin saltanatını yıkmaktır. "İllallah" derken ise, hükmün ve varlığın yalnızca Hakk'a ait olduğunu ikrar ederek kalbini O'na teslim eder. İşte bu Zikir, Emmâre'nin gıdası olan gafleti keser, kalbi besler ve ruhu güçlendirir.

Sırat-ı Müstakim, kıldan ince, kılıçtan keskin o dosdoğru yoldur. Nefs-i Emmâre, bu yolun iki yanındaki cehennem çukurlarıdır. Hevâ ve hevesler, insanı sürekli bu yoldan saptırmaya, ifrat ve tefrit uçurumlarına çekmeye çalışır. Bu yolda istikamet üzere kalabilmek, Emmâre'nin fısıltılarına kulağını tıkamayı gerektirir.

Nihayetinde bütün bu mücadelenin gayesi Tevhid'dir. Tevhid, birliğe ermektir. Nefs-i Emmâre ise ikiliğin, şirkin, yani Hakk'ın yanında başka varlıklar ve güçler görmenin en temel kaynağıdır. "Ben" demek, Emmâre'nin en sevdiği kelimedir. Bu "ben" iddiası var oldukça, Tevhid hakikati sâlikte tecellî etmez. Nefs-i Emmâre ile mücadele, aslında sâlikin kendi içindeki şirk unsurlarını temizleme ve her fiilde, her sıfatta ve nihayetinde Zât'ta yalnızca Hakk'ı görme mücadelesidir.

Kütüphanedeki Kaynaklar

Bu kütüphanenin üç temel direği olan Terzibaba Hazretleri, İbn Arabî Hazretleri ve Mevlânâ Hazretleri, Nefs-i Emmâre'yi kendi meşreplerince, farklı dillerle ama aynı hakikate işaret ederek anlatmışlardır.

Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri'nin sohbetlerinde Nefs-i Emmâre, sadece ahlâkî bir düşüklük olarak değil, vücûdî bir mertebe olarak ele alınır. O, Emmâre'yi, Hakk'ın tenzili (inişi) sırasında kesretin ve ikiliğin (isneyniyyet) zuhûr ettiği bir tecellîgâh olarak görür. Firavun'un "Ben sizin en yüce Rabbinizim" demesi, Nefs-i Emmâre'nin en uç tecellîsidir ve bu tecellî dahi, Hakk'ın Mudill (dalâlete düşüren) isminin bir mazharı olarak okunur. Terzibaba için mesele, Firavun'u dışarıda bir yerde aramak değil, kendi içimizdeki firavunluğun, yani Emmâre'nin saltanat hevesinin farkına varmaktır. Peygamber kıssalarını bu bâtınî okumayla şerh ederek, sâlikin kendi nefs mertebelerindeki yolculuğunu anlamasına imkân tanır. Onun dilinde Emmâre, vehmin ve hevanın sâlikin zihninde kurduğu, onu sürekli aynı döngüde hapseden bir saltanattır ve bu saltanatı yıkacak tek güç, Mürşid-i Kâmil'in elindeki "sultan güç"tür.

Şeyhü'l-Ekber İbn Arabî Hazretleri ise Füsûsu'l-Hikem'de meseleyi daha hikemî bir dille, varlığın hakikatleri üzerinden açıklar. O, Nefs-i Emmâre'yi, akl-ı selim ve kalp ile sürekli bir çatışma hâlinde olan, âlemin bir "hayal" olduğu gerçeğini idrak etmekten alıkoyan bir kuvvet olarak tanımlar. Hz. İbrahim'in kurban kıssasındaki koç, Şeyhü'l-Ekber'in tevillerinde, İsmail'in canına bedel olarak kesilen bir nefs tecellîsi, Nefs-i Emmâre veya Levvâme'nin kurban edilişinin bir sembolü olarak belirir. Onun nazarında, nefsânî arzularla yapılan ibadetler dahi, cennet beklentisi veya cehennem korkusu gibi ikincil sebeplere dayandığı için tam bir ihlâs ve huzurdan yoksundur. Hakk'ın insana olan arzusunun, aslında Zât'ının kendi isim ve sıfatlarını görmek için kendi Nefes-i Rahmânî'sine olan arzusu olduğunu söyleyerek, en dipteki nefsânî arzunun bile aslını ilâhî bir hakikate bağlar. Bu, zıtların birliği (Cem makamı) sırrıdır.

Hazret-i Mevlânâ ise Mesnevî-i Şerîf'inde, bu çetin düşmanı sâlikin zihninde capcanlı hâle getirir. O, hikmetin dilini değil, hikâyenin ve sembolün dilini kullanır. Nefs-i Emmâre, onun dilinde bazen bir "yırtıcı kurt", bazen "pis bir köpek", bazen de "kızgın bir aslan"dır. Bu aslana ancak bir Pîr, bir İnsân-ı Kâmil binebilir; mürid o aslanın önünde bir av olmaktan, Pîr'in himayesine girerek kurtulur. Nefsin yedi mertebesini, neyin yedi perdesine benzeterek, her bir perdeden farklı bir feryadın çıktığını anlatır. Nefs ile mücadeleyi "nefsin başını kesmek" veya "yılanın dişini sökmek" gibi çarpıcı ifadelerle anlatarak, bu işin şakaya gelmeyeceğini, tam bir ciddiyet ve mücahede gerektirdiğini telkin eder. Mevlânâ'nın amacı, sâliki teorik bilgiyle boğmak değil, onu Emmâre'nin tehlikelerine karşı uyarmak ve bir an evvel bir kurtarıcının (Pîr'in) eteğine yapışmaya teşvik etmektir.

Değerlendirme

Gördün ki Nefs-i Emmâre, basitçe kurtulunması gereken haricî bir düşman değildir. O, senin varlığının en alt katmanı, ruhunun toprağa en yakın, en ham ve işlenmemiş yüzüdür. Onu tanımadan kendini tanıyamaz, onu aşmadan Rabbine varamazsın. Bu sohbetten sonra hatırında kalması gereken en temel hakikat şudur: Tasavvuf yolculuğu, bir nefs temizliği ve terbiyesi yolculuğudur. Bu yolculuk, "ben" zindanından "Biz" sarayına, kesretin dağınıklığından Tevhid'in huzuruna yapılan bir hicrettir. Unutma ki bu çetin yolda tek başına yürünmez; elinde Kelime-i Tevhid kılıcı, kalbinde zikir nuru ve önünde bir Mürşid-i Kâmil'in rehberliği olmadan bu dipsiz kuyudan çıkmak mümkün değildir. Öyleyse vazifen, dışarıdaki düşmanları bırakıp kendi içindeki Emmâre ejderhasıyla yüzleşmek ve onun karanlığını, marifet nuruyla aydınlatmaktır.

Bu makale, Terzibaba Irfan Mektebi Dijital Kutuphanesi Wiki-Enhanced RAG sistemi tarafindan 25 kaynak eserden sentezlenmistir.

Model: gemini-pro-augmented-mesnevi | Olusturulma: 11.06.2026