İçeriğe atla
7626 kelime | 25 kaynak

Ricâlü'l-Gayb

Tasavvuf yolunda bazı kavramlar vardır ki, akıl ile değil, ancak hâl ile idrak edilir. Onlar, ne bir efsane ne de bir hayal mahsulüdür; âlemin mânevî direkleri, Hakk’ın gizli tanıklarıdır. Ricâlü'l-Gayb, yâni "Gayb Erenleri" bu kutlu zümrenin adıdır. Onlar, halk içinde Hakk ile yaşayan, isimleri bilinmeyen, cisimleri görünse de hakikatleri gizli olan Allah erleridir. Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri’nin sohbetlerinde sıkça dile getirdiği bu sır, bir mertebe ismi olmanın ötesinde, sâlikin ulaşmayı umut ettiği bir ruhanî olgunluk hâlidir.

Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı

Ricâlü'l-Gayb, lügat mânâsıyla "gaybın erleri" demektir. Bu "erlik", bedensel bir cinsiyet değil, ruhanî bir rüşt, kâmil bir duruştur. Onların gaybda, yâni gizlide olmaları ise, şöhretten kaçınmaları, halkın gözünden ziyade Hakk’ın nazarında bulunmayı tercih etmelerindendir.

Terzibaba Hazretleri, bu zümrenin mahiyetini anlamanın zorluğuna şöyle işaret eder:

“Ricalü’l Gayb” “gayb erenleri” diye ifade elden zevat-ı âlilerden bahsetmek oldukça zor bir meseledir. Bunlar bence iki türlüdür, birileri yaşayanlar hayatta olanlar, diğerleride bunlardan dünyalarını değiştirmiş olanlardır. Gerçek irfan ehilleri aslında eğer mutlak gerçeklikleri varsa, yani zanni bir ricallik söz konusu değilse, onlar yaşayan Ricalü’l Gayb erleridir, onların tanınması için ancak kendileri gibi bir gayb eri olunması lâzımdır ki, onu değerlendirebilsin bunlar suret kayıtları şartlanılmış bir bilgi ile anlaşılması mümkün olmayan yaşantı halleridir.

Onlar göz önündedir ama perdelidir. Onları tanımak, ancak sâlikin kendi varlığındaki "gayb" perdesini aralamasıyla mümkün olur. Bu kavramın kökleri temelini Kur’ân-ı Kerîm’in işaretlerinde bulur. Cenâb-ı Hakk, peygamberlerine vahyini ulaştırırken kullandığı vasıflardan biri "ricâl"dir. Bu "erler", ilâhî mesajı almaya ve taşımaya ehil kılınmış kimselerdir.

Senden evvel de başka değil ancak kendilerine vahiy gönderdiğimiz bir takım ricâl gönderdik, haydin zikr ehline sorun bilmiyorsanız.

Bu ayet-i kerimede açık olarak, gökyüzü insanlarına atıf yoksa da. “Senden evvel de başka değil ancak kendilerine vahiy gönderdiğimiz bir takım ricâl gönderdik, haydin zikr ehline sorun bilmiyorsanız” Peygamberimizden evvelde bizim dünyamızda vahy gönderilen “rical-er” ler vardı... Zikr ehli ise irfaniyyet ve gönül ehlidir.

Terzibaba Hazretleri’nin bu izahı, "ricâl" kelimesinin irfan geleneğindeki yerini aydınlatır. Onlar, vahyin kesilmesiyle ortadan kalkmış değillerdir; peygamberlerin vârisleri olarak "zikr ehli", yâni gönül ve irfan ehli suretinde varlıklarını sürdürürler. Onlar, Hakk’tan ilham alan, âlemin sırlarını okuyan ve "bilmiyorsanız" diye sorulacak merci makamında olanlardır.

Peygamberlerin vârisleri olan bu zümre, tasavvuf ıstılahında "ahyâr" gibi isimlerle de anılır. Ahyâr, "hayırlılar, seçkinler" demektir. Onların bu seçkinliği, kendi çabalarıyla kazandıkları bir paye değil, Zât-ı Mutlak’tan gelen karşılıksız bir lütuftur. Onlar, mâsivâdan, yâni Hakk’ın gayrı her şeyden arınmış, ilâhî emaneti taşımaya lâyık görülmüşlerdir.

Onların şerefi, herhangi bir arızî sebebe dayanmayan, Allah katından hususî bir lütuf ve tertemiz bir mevhibe olarak bahşedilmiştir... Dolayısıyla tevhîdin hakikat sırlarına vâkıf olan, ilâhî isimlerin kesret âlemindeki tecellîlerini müşâhede eden peygamberler ve onların vârisleri konumundaki hakikat ehli, gerçekten “ ahyâr ”dır. Yani mâsivâdan arınmış, saflaşmış, risalet ve velâyet yükünü taşımaya lâyık kılınmış, yakîn ve mârifetin derin sırlarına mazhar olmuş seçkin kimselerdir. Tasavvuf geleneğinde “ahyâr”, ricâlü’l-gayb hiyerarşisinde önemli bir mertebeyi temsil eder.

Bu seçkin zümre, yeryüzünde Hakk’ın adaletinin ve rahmetinin tecellî etmesi için vazifelidir. Sayılarının yedi, üç yüz gibi farklı rakamlarla ifade edilmesi, onların varlığının kesintisizliğine ve âlemdeki nizam içindeki görevlerine bir işarettir. Necmeddîn-i Kübrâ Hazretleri'nin tarîk-i ahyâr (ahyârın yolu) olarak isimlendirdiği yol, zühd ve riyâzetle nefsi terbiye ederek Hakk’a ulaşma gayretidir ki, bu da Ricâlü'l-Gayb'in seyr-i sülûkunun temelini teşkil eder.

Ricâlü'l-Gayb'in en belirgin vasfı, ikiliklerin ötesine geçmiş olmalarıdır. Onlar için sevap kazanma hırsı veya günaha düşme korkusu, sâlikin ilk basamaklarında geride bırakılmış kaygılardır. Zira bu ikilikler, varlığını ispat etmeye çalışan bir "benlik" gerektirir. Benlik ortadan kalktığında, yapılan işin fâili de Hakk olur. Bu durumda sevabı veya günahı kime nispet edeceksiniz? Bu hâlin Kur'ân'daki en güzel tasviri, A'raf ehlinin durumudur. Onlar, ne cennetlik ne de cehennemliktir. Cennet ve cehennem ehlinin her ikisini de simalarından tanırlar.

Ve beynehumâ hicâbun ve alel a'râfi ricâlun ya'rifûne kullen bi sîmâhum ve nâdev ashâbel cenneti en selâmun aleykum lem yedhulûhâ ve hum yatmeûn.

“Cennetliklerle cehennemlikler arasında bir perde vardır. A'raf üzerinde de, her iki taraftakileri simâlarından tanıyan kişiler vardır. Bunlar cennetliklere: "selâm olsun size" diye seslenirler. Bunlar henüz cennete girmemiş, fakat girmeyi arzu eden kimselerdir.”

Zâhir ehli tefsirciler, bu durumu, sevap ve günahları eşit geldiği için bekleyenler olarak yorumlasa da, hakikat ilmi daha derin bir mânâya işaret eder. Terzibaba Hazretleri, bu yüksek düşünce mevkiini şöyle açıklar:

Eğer bir kişinin benliği varsa o benliğe göre sevap ve günah vardır, ortada benliğin yoksa sevabı kime bağlayacaksın günahı kime bağlayacaksın, A’raf suresinde bildiğiniz gibi cennet ve Cehennem arasında bir yer vardır, orada rical bir takım insanlar vardır, Cennetlik ve Cehennemlik olanları simalarından tanırlar, ve ne cennetliktirler ne cehennemliktirler... bu tabi zahiri itibariyle doğru olmakla beraber ama özü ve hakikati itibariyle hiç de böyle değildir.

A'raf, maddî bir tepe değil, "düşüncede yüksek bir yer"dir. Ricâlü'l-Gayb, bu yüksek şuur makamında durur. Onlar, cennetin de cehennemin de insanın kendi içindeki hâller olduğunu bilirler. Hakk’ın emirlerine uymak cennete, beşeriyetin karanlığına dalmak ise cehenneme açılan bir kapıdır. Bu erler, bu ikiliğin üstüne çıkmış, fâil-i mutlak olarak yalnızca Hakk’ı gördükleri için kendi fiillerine bir değer biçme derdinden kurtulmuşlardır. Onların tek derdi, kendilerine verilen emaneti, yâni hakikat bilgisini, bozulmadan, eksilmeden bir sonrakine devretmektir. Bu, bir sevap ticareti değil, ilâhî bir borcun ödenmesidir. İrfan yolcusu bilir ki, Cenâb-ı Hakk, her devirde âlemin mânevî düzenini ayakta tutan, isimleri değil, hâlleriyle kâinata hizmet eden gizli kullarını eksik etmez.

Terzibaba'nın Nazarıyla Ricâlü'l-Gayb: Aslı ve Mertebesi

Ricâlü'l-Gayb, yani "gayb erenleri" denilince, zihinlerde çoğu zaman sisler ardında yaşayan, kimsenin bilmediği erkek suretinde kimseler canlanır. Bu, hakikatin bir perdeden görünüşüdür, lakin hakikatin kendisi değildir. Cenâb-ı Hakk, sırlarını suret perdelerinin ardına gizlemiştir. Ricâliyet, yani "erlik" meselesi de bu sırlardan biridir. Bu makam, zâhirde görünen cinsiyetle ilgili bir mesele değil, bir "ruhi rüşt" meselesidir; bir bâtınî kimlik, bir hakikat mertebesidir.

Terzibaba İrfan Mektebi'nin usûlü, meseleleri daima vücûdî temelinde anlamaktır. Ricâliyetin hakikatini anlamak için zâhirdeki suretlerden sıyrılıp, varlığın halk edilişindeki ilâhî hikmete nazar kılmak gerekir. Bu bahis, erkeklik-kadınlık suretlerinin ötesinde, varlığın temelindeki "fâil" (etken) ve "münfa'il" (edilgen) tecellîlerin, yani Celâl ve Cemâl'in sırrına açılan bir kapıdır. Ricâlü'l-Gayb, belli bir cinsiyete mensup bir zümre değil, Hakk'ın varlıkta tecellî eden fâil ve âmir (emredici) sıfatlarının zuhur mahalleridir.

Ricâliyet: Suretin Ötesindeki Ruhî Rüşt

"Ricâl" kelimesi Arapçada "erler, erkekler" anlamına geldiği için, bu makamın sadece erkeklere mahsus olduğu zannedilir. Hâlbuki tasavvuf ıstılahında "er" olmak, bedenin değil, ruhun bir vasfıdır. Nefsini bilip Rabbini bilen, varlık iddiasından geçmiş, Hakk'ın iradesiyle hareket eden kimseye "er" denir. Bu makama erişen bir kimsenin zâhirdeki sureti kadın da olabilir, erkek de. Mesele, cesedin değil, ruhun kimliğidir.

Hazret-i Pîr Necdet Ardıç Efendimiz bu konuyu şöyle izah eder:

Cesed olarak kız erkek ama ruhani yapısıyla acaba erkek olması için belirli vücudunda belirli sistemin oluşması yetiyor mu? Kız olduğu zaman belirli değişik sistemin olmasıyla o mutlak kız mı oluyor, hanım mı oluyor, bu görüntüdedir, işte tespit edemediği budur. Bunu tespit etmesi hiçbir zaman mümkün değildir. Kadın görünümündedir ama o mutlak erkekdir iç yapısı itibariyle, ricalden olmuştur. Bir bakarsınız erkek görünümündedir ama nisadan çok daha zayıftır. Gerçek kimliğini bulamamıştır, suretlerimizin cinslerinin suret olarak gözükmesi mutlak ahirette bu suretle ahirete dönüşeceğimiz demek değildir.

Zâhirî ilim, teknoloji, ultrason cihazları bedenin suretini tespit edebilir. Lakin ruhun kimliğini, kişinin bâtınî mertebesini tespit edemez. Bir beden kadın suretinde zuhur eder, fakat iç âleminde, mânevî yapısında Hakk'ın "fâil" sıfatları öyle bir tecellî eder ki, o kimse "ricâl"den, yani gayb erenlerinden sayılır. Bir başkası erkek suretindedir ama nefsanî arzu ve zaaflarından kurtulamamış, ruhu rüşte ermemiştir; o kimse de hakikatte "nisâ" yani edilgen, tesir altında kalan hükmündedir.

Bu yüzden Hazret-i Pîr, Cuma namazının hakikatini izah ederken, bu namazın "erlerin namazı" olduğunu söyler ve buradaki "er"liğin bedensel bir erkeklik olmadığını vurgular:

Cuma namazı düştü, daha birincide düştü, sonra ne gerekiyordu, er olacaktı, erkek olacaktı, yani buradaki erlikten maksat görüntüdeki fiziksel erlikte değil, er olması için kişinin rüşte ermesi lazım yani çocuk iken çocuksa çocuk kız ise kız diyoruz ama reşit değildir daha gerçekten er olmuş değildir. işte bedeni rüşt böyle olduğu gibi esas erlik ruhi rüşt ile ancak oluşuyor. Caddeden geçenlere baksak da elimizde bir fanus olsa yani bir cam küre olsa onların hakikatlerini görmek gibi bir özellik ortaya çıkmış olsa acaba er şekliyle yani erkek şekliyle geçen kaç kişinin gerçek er olduğunu tesbir edebiliriz.

Ricâliyet, bedensel bulûğ gibi bir "ruhî bulûğ" halidir. Kişinin kendi nefsanî varlığının esaretinden kurtulup, Hakk'ın iradesine teslim olarak hakiki kimliğine, yani "insan" olma sırrına ermesidir. Bu rüşte eren kimse, sureti ne olursa olsun, "er"dir ve Ricâlü'l-Gayb dairesine dâhildir. Bu makamda "veren el" olmak esastır. İlimde, hikmette, muhabbette "veren" ricâl, "alan" ise nisâ hükmündedir. Hazret-i Pîr'in buyurduğu gibi:

İşte böylece gönül âlemindeki gönülden ilmi ve muhabbet alışverişleri sırasında hangi cinsten olursa olsun veren → rical , alan → nisa hükmündedir.

Bu alışverişte veren, Hakk'tan aldığını halka ulaştıran bir memurdur. Bu memuriyet, bir ruh hali, bir makamdır; bedensel bir cinsiyet değildir.

Varlığın Kökü: Akl-ı Kül ve Nefs-i Kül İzdivacı

Bu halin varlık mertebelerindeki kökenine inmek için, varlıkta neden bir "ricâl" (er, fâil) ve "nisâ" (kadın, münfa'il) ayrımı olduğunu anlamak gerekir. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın âlemleri zuhura getirme usûlüdür. Bütün kevnî yapı, bu ikili temel üzerine kurulmuştur.

Hazret-i Pîr, bu sırrı Nisa Sûresi'nin ilk ayetiyle açıklar:

Halkediliş, aliyyül ala dan esfeli safiline tenezzülen, “ya eyyühe’n nasüttekü rabbekümül­leziy halekaküm min nefsin vahıdetin ve haleka minha zevceha ve besse min­hüma ricalen kesiyren ve nisaen” (Nisa 4/1) (ey insanlar Rabbinize ittika/ takva edin o zat ki, 1. sizi nefsin vahıd/ tek bir nefisden halketmiştir 2. ve ondan/kendinden de kendi zevc/ eşini halketmiştir. 3. Ve o ikisinden de birçok rical/ erkekler ve nisa/ kadınlar besse/ türetmiştir.)

Bu ayet-i kerime, sadece beşerî anlamda Âdem ile Havva'nın zuhurunu değil, aynı zamanda bütün bir varlık ağacının nasıl "bir tek nefis"ten (nefsin vahide) ve onun "eşi"nden (zevceha) dallanıp budaklandığını anlatan bir vücûdî şifredir. İrfan dilinde bu "tek nefis", Hakikat-i Muhammediyye'nin ilk taayyünü olan Akl-ı Kül'dür. Ona Âdem-i Hakikî (Hakiki Âdem) de denir. Onun "eşi" ise, onun tesirini kabul edip bütün varlık formlarını doğuran Nefs-i Kül'dür. Ona da Havvâ-yı Hakikî (Hakiki Havva) denir.

İnsân fertlerinin ebeveyni Âdem-i hakiki olan “akl-ı kül” ile, Havvâ-yı hakiki olan “nefs-i kül” dür. Bunlar cennet-i zâtta, yani mertebe-i Ulûhiyyet’te mestûr “örtülü” idiler. ... Ve bu meydana çıkan muhtelif zuhurlar ve çeşitli sûretlerin doğuşları akl-ı kül ile nefs-i küllün izdivacından hasıl oldu. ... Ve bu (taayyünat) “meydana çıkma” içinde pek çok “fâile ve münfaile” (etken ve edilgen) zuhura geldi. Ve fâile “etken” sûretler “rical” er , ve münfaile “edilgen” sûretler “nisâ” kadın’ dır.

Akl-ı Kül, fâil yani "etken" prensiptir; tohumu taşıyan, hükmü veren, tesir edendir. Bu, varlıktaki "ricâl" hakikatidir. Nefs-i Kül ise münfa'il yani "edilgen" prensiptir; tesiri kabul eden, rahim gibi varlıkları içinde besleyip büyüten ve doğurandır. Bu da varlıktaki "nisâ" hakikatidir. Âlemdeki her şey, bu iki prensibin izdivacından zuhur eder. Gökyüzü fâil, yeryüzü münfa'ildir. Güneş fâil, ay münfa'ildir. Kalem fâil, levha münfa'ildir. Bu izdivaç olmasaydı, çokluk âlemi (kesret) zuhura gelmezdi. Nisa Sûresi'ndeki "o ikisinden de birçok erkekler ve kadınlar türetmiştir" beyanı, işte bu sonsuz fâil-münfa'il ilişkilerinin bütün varlık katmanlarına yayılışını ifade eder.

Dolayısıyla Ricâlü'l-Gayb, bu kevnî işleyişte Akl-ı Kül'ün, yani fâil prensibin yeryüzündeki zuhur mahalleridir. Onlar, Hakk'ın emrini, ilmini ve hükmünü alıp âleme yayan kanallardır. Bu kanalların suretinin kadın veya erkek olması, bu temel vücûdî vazifeyi değiştirmez.

Ricâlü'l-Gayb: Zâtî Zuhur Mahalleleri

Ricâlü'l-Gayb, sıradan veliler değildir. Onlar, Hakk'ın hem Celâl hem de Cemâl sıfatlarının birleştiği, özel tecellî mahalleridir.

Hazret-i Pîr bu noktaya şöyle işaret eder:

Diğer bir ifade ile bunlar, İlâh-i iki ayak “kademeyn” hakikati üzerine bina edilmiş Hakk’ın Celâli ve Cemali Rical-i, Zâti zuhur mahalleridir.

"İlâhî iki ayak", Hakk'ın Celâl (kahır, azamet, ululuk) ve Cemâl (lütuf, güzellik, rahmet) tecellîleridir. Varlık bu iki tecellînin dengesiyle ayakta durur. Ricâlü'l-Gayb, işte bu iki zıt tecellînin kendilerinde cem olduğu, birleştiği "Zâtî zuhur mahalleleri"dir. Yani onlar, Zât-ı Mutlak'ın doğrudan tecellî ettiği aynalardır. Bu yüzden onlarda hem kahır hem lütuf, hem heybet hem şefkat bir aradadır.

A'râf Suresi'nde anlatılan, cennet ile cehennem arasında bir "hicâb" (perde) üzerinde duran ve her iki tarafı da simalarından tanıyan "ricâl" (erler), bu makamın bir başka ifadesidir. Onlar, sevap-günah ikiliğinin, cennet-cehennem ayrımının ötesine geçmişlerdir.

Sevapları yok çünkü kendi varlıkları yok, irfân ehli olarak kendi varlıklarını izâle etmişlerdir, aynı şekilde günahları da yok.

Kendi nefsanî varlıklarını Hakk'ın varlığında yok ettikleri için, onlardan zuhur eden fiiller kendilerinin değil, Hakk'ındır. Bu yüzden sevap ve günah onlara izafe edilemez. Onlar, Hakk'ın gören gözü, işiten kulağı, tutan eli olmuşlardır. Bu, onların hem halktan Hak ile, hem de Hakk'ın Celâl tecellîsinden Cemâl ile perdelendiği bir Cem makamı halidir.

Bu "Zâtî zuhur mahalli" olma vasfı, onları peygamberlerin hakiki vârisleri kılar. Nitekim Enbiyâ Sûresi'nde Cenâb-ı Hakk, peygamber olarak sadece "ricâl" gönderdiğini beyan eder:

Senden önce de ancak kendilerine vahyettiğimiz birtakım erkekleri peygamber gönderdik. Eğer bilmiyorsanız ilim sahiplerine sorun. (Enbiyâ, 21/7)

Hazret-i Pîr, bu ayetin bâtınî manasını açarken, "gönderdik-göndermedik" şeklinde bir tenzih-teşbih dengesi kurar. Zâhirde peygamberler gönderilmiştir, bu teşbihtir. Fakat bâtında, gönderilen aslında tek bir hakikat, yani Hakikat-i Muhammediyye'dir. O hakikat, zaman ve mekândan münezzeh olduğu için "gönderilmemiştir", bu da tenzihtir. Ricâlü'l-Gayb, bu tek ve ezelî hakikatin, yani Akl-ı Küll'ün farklı zaman ve mekânlardaki zuhur mahalleridir. Onlar, Efendimiz (s.a.v)'in "Ben Allah'tanım, mü'minler de benim nûrumdandır" hadis-i şerifinin sırrına mazhar olmuşlardır. Onlar, Ebu'l-ervah (Ruhların Babası) olan Peygamber Efendimiz'in ruhundan bir cüz taşıyan, onun bâtınî vârisleridir.

Bu varislik, Âdem'in cennetten esfele sâfilîn'e, yani "aşağıların en aşağısına" indirilmesindeki sır ile de bağlantılıdır. Bu iniş, bir ceza değil, bir tenezzüldür; yani Hakk'ın kendi hakikatini çokluk âleminde seyretmek için rahmetiyle bir alt mertebeye inmesidir.

Sonra da onu esfele safiliyn/aşağıların en aşağısına reded (tard/döndürdük, yuvarladık) (yakınlaştırılmak üzre uzaklaştırdık) ... Bütün bunlar Allahın arzu ilahisi olup, razı olduğudur. Rabbın, rabbi öğretimiyle hepsi ekmel, mükemmel ve merkezindedir.

Bu ilâhî plan gereği çokluk âlemine inen hakikat, Ricâlü'l-Gayb vasıtasıyla tekrar aslına, yani Hüvviyet'e doğru olan yolculuğunu sürdürür. Onlar, bu "yakınlaştırılmak üzere uzaklaştırılma"nın sırrını yaşayan, inişteki çıkışı, ayrılıktaki vuslatı idrak edenlerdir. Onlar, varlığın her an "Küllü şey'in helikün illâ vechehu" (O'nun vechinden başka her şey helâk olacaktır) sırrınca helâk olup yeniden Hakk'ın vechiyle var edildiğini müşahede edenlerdir. Bu yüzden onlar "gayb" erleridir; çünkü onlar, zâhir ehlinin göremediği o sürekli yok oluş ve yeniden var oluş anının, o gaybî işleyişin şahitleridir. Onların nazarıyla bakıldığında, ricâliyet bir cinsiyet değil, bu ilâhî şahitliğe ve vazifeye ehil kılınmış bir ruhun adıdır.

Terzibaba Geleneğinde Ricâlü'l-Gayb'in Yaşanması

Ricâlü'l-Gayb bahsi, sâlikin kendi varlığında tecrübe edeceği bir hâlin, bir makamın müjdesidir. Terzibaba geleneği, irfanı yaşanan, tadılan, sâlikin varlığıyla bir olan bir hakikat olarak sunar. Ricâliyet, kitaplarda okunup geçilecek bir kelime değil, nefsânî varlıktan sıyrılarak erişilecek bir ruhanî bulûğ hâlidir.

Ricâliyet: Suretin Ötesinde Bir Ruhanî Rüşt Hâli

Yolumuzun en temel derslerinden biri, surete takılıp kalmamaktır. Hakikat ehli, zahirî kisvelerin, bedensel görüntülerin ötesine basiretiyle nazar eder. Ricâliyet, yani “erlik” bahsi de bu noktada, avâmın anlayışından ayrılır. Bu, biyolojik bir cinsiyet meselesi değil, ruhun kemâle erme derecesidir.

Terzibaba Hazretleri bu ince sırrı, mürşidlik meselesi üzerinden açıklar:

İşte bu tür hanımlardan mürşit olur, ama hanımdan mürşit olmaz. Yani bir hanım kardeşimiz büyüğümüz küçüğümüz ne ise Hakk yolunda işte bazı nasihatlar dinledi, bazı sohbetler aldı bazı kıstaslar öğrendi ama kendinden geçemedi, nefsi ile yaşıyor, varlığı ile yaşıyor, yani bireysel kimliği ile yaşıyor, işte ondan mürşit olmaz. Arkadaş olur nasihatçı olur, ama Allah’a götürücü vasfı olmaz. Ama bir hanım görüntüsünde olan bir varlık olur yani kendi varlığını artık cinsiyet farkından geçmişse kendi varlığını aşmışsa o er hükmündedir, Akl-ı Kül’e ulaşmışsa onun suretteki görüntüsü çoktan geçmiş bitmiştir.

“Hanımdan mürşit olmaz” hükmü, hâlâ “ben bir hanımım” diyen, nefsânî kimliğine tutunmuş olan kimse için geçerlidir. Zira mürşidin görevi, müridini benlik zindanından çıkarmaktır. Kendisi o zindanda mahpus olan, bir başkasını nasıl azat edebilir? Fakat bir de “er hükmünde” olan vardır. Görüntüsü hanım olabilir; o, cinsiyet farkını, benlik davasını çoktan geride bırakmıştır. Varlığını Hakk’ta fâni, Hakk ile bâki kılmıştır. İşte o, surette hanım olsa da hakikatte “racul”dür, “ricâl”dendir. Nefs-i Kül’ün edilgenliğinden sıyrılıp Akl-ı Küll’ün etkinliğine, fâiliyetine ermiştir. Bu sebeple ondan sadece mürşit değil, “şeyh de olur mürşit de olur, Arif de olur, İrfan da olur.” Nitekim sohbetin devamında bu hakikat perçinlenir: “kendini bulamamış hanımdan şeyh olmaz, kendini bulamamış erkekten de şeyh olmaz zaten.”

Ricâliyet, bir “ruhanî rüşt” meselesidir. Tıpkı bir çocuğun bedenen bulûğa ermesi gibi, sâlikin de ruhen bulûğa ermesi gerekir. Bu bulûğ, “Hakk’ın varlığının bizim varlığımızdan başka bir şey olmadığını idrak ederek hakk ile Hakk” olmaktır. Bu idrake varan kimse, sureti ne olursa olsun “er”dir.

Beldenin hür olması, bizim nefsani varlığımızdan sıyrılmamız yani özel kimliğimiz ile kalmamız Rahmani ruhani kalmamız, ikincisi er olmamız hakiki er olmamız, üçüncüsü yetişkin olmamız, buluğa ermiş olmamız, nasıl buluğa işte ruhani buluğa nasıl olacak Hakk’ın varlığının bizim varlığımızdan başka bir şey olmadığını idrak ederek hakk ile Hakk olur, buluğa rüşde ermek demek işte bu hali gerek görüntü olarak er gerek görüntü olarak hanım şeklinde olsun kim iç bünyede bu hale uymuşsa o er hükmündedir.

Bu hâle eren kimse için Cuma namazının hakikati açılır. Cuma, cem günüdür; dağınıklığın bitip birliğin yaşandığı gündür. Bu da ancak nefs esaretinden kurtulmuş, hür olmuş ve “er” olmuş kimselere, yani hakikat ehline farzdır. Diğerleri, onların rahmetinden bir suret olarak bu ibadete katılırlar. Her ibadetin bir sureti bir de hakikati olduğu, sâlikin görevinin suretten hakikate yürümek olduğu anlaşılır.

‘El İşte, Gönül Dostta’: Ricâl'in Günlük Hayattaki Zikri

Bu "er"ler, halktan uzakta yaşamazlar. Onların en büyük marifeti, kesret (çokluk) içinde vahdeti (birliği) yaşamaktır. Onlar, halk içinde Hak ile beraber olmanın sırrına ermişlerdir. Atalarımızın “El işte, gönül dostta” diye özetlediği hâl, tam da onların yaşantısıdır.

Terzibaba Hazretleri, bu dengeyi Nur Suresi’ndeki âyetle izah eder:

Hakk’a ayırdığımız zamanlar ne kadar çoğalırsa yani %50 nin üstünde ise Hakk bizde galip, altında ise nefis bizde galip demektir. Ama bu demek değil ki işlerimize güçlerimize bakmayacağız da çekilip bir tarafa Allah, Allah deyip tesbih çekeceğiz, yaptığımız besmele ile başlamışsa ve Hakk düşüncesi ile başlamışsa el işte gönül dostta demişler ne yaparsak yapalım Hakk’tan ayrı olmamızı gerektirmez. Nur Suresinde Cenab-ı hakk buyurur رِجَالٌ لاتُلْهِيهِمْ تِجَارَةٌ وَلا بَيْعٌ عَنْ ذِكْرِ اللَّهِ وَاِقَامِ الصَّلَوةِ وَاِيتَاۤءِ الزَّكَوةِ 24 /37 “Öyle erler vardır ki alış veriş yapmaları Allah’tan onları ayırmaz” bakın alış veriş yaparlar ama Allah’tan ayırmaz “Ricalun” derken bu sadece erkek görüntüsünde olan vücudlar için değil bir insan hanım görüntüsünde de olur ama “Rical” den dir.

Bu âyet-i kerime, Ricâlü'l-Gayb’in hayat hikmetinin Kur’ânî temelidir. Onlar hayatın içindedirler; ticaret yaparlar, alışveriş yaparlar, dünya işleriyle meşgul olurlar. Fakat onların kalbi, bir an bile Dost’tan gafil olmaz. Onlar için dükkânın tezgâhı, bir zikirhanedir. Müşteriyle yapılan muamele, Hakk ile bir muameledir. Çünkü her işe Hakk düşüncesiyle, O’nun adıyla başlamışlardır. Niyetleri hâlis olunca, bütün amelleri ibadete dönüşür.

Bir köşeye çekilip zikir yapmak kolaydır; asıl marifet, pazarın gürültüsü içinde kalbin sükûnetini ve zikrini muhafaza edebilmektir. Ricâliyet, bu marifete ermektir. Zamanının yarısından fazlasını, yani gâlip olan kısmını Hakk düşüncesiyle geçiren kimsede artık Hakk gâlip, nefis mağlup olmuştur. O kişi, dünyanın içinde ama dünyanın dışındadır. Cesedi halk ile, ruhu Hakk iledir. Bu hâle erene ne ticaret ne de başka bir dünya meşgalesi engel olabilir.

Seyr-i Sülûkta Ricâliyet Tecrübesi: Kur'an'ı Yaşamak ve Zuhûrât

Ricâliyet yolunda ilerleyen sâlikin tecrübeleri de derinleşir. Kur'ân-ı Kerîm, geçmiş kavimlerin hikâyelerini anlatan bir tarih kitabı değil, kendi varlığında, kendi nefs mertebelerinde cereyan eden olayların bir aynası olur.

Kûr’ân-ı Kerîm’i bîzâtihi kendi üzerimizde yaşanan olaylar olarak okursak o bize fayda verir çünkü Kûr’ân-ı Kerîm herbirerlerimize ayrı ayrı gelmiştir... Cenâb-ı Hakk bunların hepsinden ders almamız için kendi kelâmının içerisine bu basit gibi gözüken hâdiseleri yazıyor yoksa Allah kelâmı gibi çok ulvi beklentilerle okunmaya başlanan Kûr’ân-ı Kerîm’de Ad kavmi, Semud kavmi, Lût kavmi gibi sapmış kavimlerin basit gibi gözüken hayâtları çıkıyor karşımıza, işte bütün bunlar bizzât bizim hayâtımız, bizim varlığımızda yaşantıları olan hâdiselerdir, bunları aşarak o ulûhiyyete ulaşmak mümkündür.

Lût kavminin sapkınlığı, sâlikin kendi içindeki şehvanî ve gayri meşru arzularıdır. Âd kavminin kibri, kendi nefsindeki enâniyettir. Bu kavimlerin helâk edilmesi, sâlikin seyr-i sülûk esnasında bu kötü huyları kendi varlığından temizlemesi, onları mânevî olarak öldürmesidir. Ricâl, Kur’ân’ı böyle okur, böyle yaşar. O, cenneti de cehennemi de kendi içinde bulur. Hakk’ın emirlerine uyduğu her an cennette, nefsine uyduğu her an cehennemdedir.

Bu içsel yolculuğun zirve noktalarından biri, A'râf ehlinin hâlini idrak etmektir.

Eğer bir kişinin benliği varsa o benliğe göre sevap ve günah vardır, ortada benliğin yoksa sevabı kime bağlayacaksın günahı kime bağlayacaksın, A’raf suresinde bildiğiniz gibi cennet ve Cehennem arasında bir yer vardır, orada rical bir takım insanlar vardır, Cennetlik ve Cehennemlik olanları simalarından tanırlar, ve ne cennetliktirler ne cehennemliktirler... Sevapları yok çünkü kendi varlıkları yok, irfân ehli olarak kendi varlıklarını izâle etmişlerdir, aynı şekilde günahları da yok. Fakat irfâniyetleri olduğundan kendi varlıkları yerine âriflikleri kalmıştır.

A'râf ehli, benliğini Hakk’ta yok etmiş irfan ehlidir. Onların nefsleri kalmamıştır ki günah işlesinler; benlikleri kalmamıştır ki sevap kazansınlar. Fiillerin fâili olarak sadece Hakk’ı gördükleri için sevap-günah ikiliğinin ötesine geçmişlerdir. Onlar, bütün mertebeleri bildikleri için cennetlikleri de cehennemlikleri de sîmalarından, yani bâtınî hakikatlerinden tanırlar. Bu, ricâliyetin en yüksek tefekkür makamlarından biridir. Onlar, nefs-i râziye (razı olmuş nefs) makamını da aşmış, Rablerinin her kararına daha baştan rıza göstermişlerdir.

Bu yolda sâlik, bazen mânevî zuhuratlarla da desteklenir. Sümbül Efendi dergâhındaki Musa Efendi’nin kıssası, bu hâlin bir misalidir. O, dergâha gelir ve bir direğin arkasına gizlenir.

Kimseye görünmeden Rical’ül gayb erenlerinden biri olarak yani farkında olarak veya olmayarak kendini Allah’ın yoluna adamış olarak bir direğin arkasına kendini gizler vaziyette yerini aldı. Kendini o direğin arkasında elif halinde gizliyor. (Elif her şeyin içinde ama hiç bir şeyde de görünmez).

Bu gizleniş, Ricâl-i Gayb’in hâlidir. Onlar, varlıkları ile öne çıkmazlar. Elif harfi gibi her şeyin içindedirler ama görünmezler. Varlık iddia etmezler, yoklukta var olurlar. Bu hâl, sâlikin samimiyetinin ve teslimiyetinin bir neticesidir. Ve bu samimiyete cevap gecikmez; Sümbül Efendi, “O direğin dibindeki anlıyor, bugün O’nun için söylüyorum” diyerek, o gizli hâli ifşa etmeden ona işaret eder.

Bazen de bu tecrübe, zikir ve murakabe anında daha da netleşir. Sâlik, kendi varlığının sınırlarında zorlu bir mücadele verirken, gayb erenlerinin yardımına mazhar olabilir.

Bir müddet sonra sanki ricâlü’l-gaybın bazısı seyre geldi. Yavaş yavaş gavs-ı a’zam belirdi. Daha kuvvetli niyazda bulunup, Vâhid yaşamı açılsın diye “Yardım yardım!” diye şiddetle ricada bulunuyorum. “Vahid sensin! Gayret Vâhid sensin, anla!” dedi ve bu düşünce ile zikre devam ediyordum.

Bu, ricâliyetin bir başka tecellîsidir. Sâlik, yardım istediğinde aslında yine kendine, kendi hakikatine çağrılır. Gelen yardım, dışarıdan bir müdahale değil, sâlikin kendi özündeki Vâhid hakikatinin uyanmasıdır. Ricâlü'l-Gayb, bu uyanışa şahitlik eden ve onu tetikleyen mânevî bir kuvvettir.

Ricâlü'l-Gayb'e Karşı Edeb ve Mânevî Yardım Talebi

Mâdemki böyle bir mânevî hiyerarşi vardır, o hâlde sâlike düşen, bu düzene karşı edeb kuşanmaktır. Yolumuz edeb yoludur. Edeb, haddini bilmektir. Sâlik, seyr-i sülûkunda yalnız olmadığını, kendinden önce bu yollardan geçmiş ve hâlen bu yolları gözeten büyüklerin varlığını idrak etmelidir.

Uşşâkî virdinde geçen ifadeler, bu edebi öğretir:

Rasûlullah (s.a.v.), destur yâ Hz. Ali (k.v.), destur yâ Hz. Pir Hasan Hüsâmeddin Uşşâkî (k.s.), destur yâ ricâlü’l-gayb (k.s.) şeklinde sıralanan bölüme destur ya Hz. Ali (k.v.)’den sonra “Destur yâ Gavsü’l-âzam Hz. Abdülkadir-i Geylânî cümlesini” eklemiştir.

“Destur” istemek, izin istemek, yol istemektir. Bu, o büyüklerin ruhaniyetinden feyz talep etmek, onların himmetini (mânevî yardımını) dilemektir. Bu bir şirk midir? Hâşâ. Terzibaba Hazretleri, bu yardım talebinin hakikatini şöyle açıklar: Hacda zor durumda kaldığında “Yetiş yâ Gavsü’l-��zam!” diye nida ettiğini ve yardıma eriştiğini anlattıktan sonra der ki:

Aslında Gavsü’l-âzam’dan himmet istendiğinde bir şahıstan değil, Allah’ın El-Kadir isminden yardım talep edilmektedir.

Gavsü’l-âzam, Hakk’ın Kudret isminin mazharıdır. Ricâlü'l-Gayb, Hakk’ın farklı isim ve sıfatlarının tecellî ettiği mübarek ruhlardır. Onlardan yardım istemek, o isimlerin sahibi olan Cenâb-ı Hakk’tan yardım istemektir. Bu, şahıslara takılıp kalmak değil, tecellîden Mütecellî’ye, eserden Müessir’e uzanmaktır.

Ricâlü'l-Gayb, Terzibaba geleneğinde sadece inanılan bir kavram değil, yaşanan bir hâldir. Suretin ötesinde ruhânî bir erginliğe ulaşmak, dünya işleri arasında kalbini Dost’tan ayırmamak, Kur’ân’ı kendi varlığında tecrübe etmek, benlik davasından geçip sevap-günah ikiliğini aşmak ve nihayetinde bütün bu mânevî hiyerarşiye edeb içinde yerini bilerek dahil olmaktır.

Füsûsu'l-Hikem'de Ricâlü'l-Gayb

İrfan semasının kutup yıldızlarından Şeyh-i Ekber Muhyiddîn İbn Arabî Hazretleri'nin Füsûsu'l-Hikem'inde, "Ricâlü'l-Gayb" sırrı bir hikmetle işlenir. Bu kavram, zahirde "gizli erler" demek olsa da, Şeyh'in dilinde bütün bir varlık mertebesini, bir kevnî işleyişi ve sâlikin ulaşacağı bir makamı ifade eden bir anahtara dönüşür. İbn Arabî, bu meseleyi doğrudan bir başlık altında toplamaz; hikmeti, varlığın dokusuna, özellikle de her şeyin kendisinden zuhûra geldiği o ilk "izdivaç" sırrına yerleştirerek anlatır.

Şeyh-i Ekber için mesele, asla biyolojik bir kadın-erkek ayrımı değildir. Mesele, bütün âlemlerin zuhûr edişinin temelinde yatan iki ana ilkenin, yani fâillik (etkenlik) ve infiâlin (edilgenlik, kabullenicilik) sırrını çözmektir. Varlık bu iki ilkenin nikâhından doğar. Bu büyük nikâhı, Şeyh, Akl-ı Küll ve Nefs-i Küll'ün izdivacı olarak açıklar.

Bu rûh akl-ı kül sûretidir ki “hakîki Âdem”dir. “Vücût” akl-ı küllün sağ tarafı ve “imkân” sol tarafıdır. Ve Havvâ nefs-i küllün sûretidir ki, akl-ı evvelin sol kaburga kemiğinden var oldu. Ve bu muhtelif taayyünlerin meydana gelmesi ve çeşit çeşit sûretlerin doğumları akl-ı kül ile nefs-i küllün izdivâcından oluştu. Nitekim, Hak Teâlâ Hazretleri buyurur: (Nisâ, 4/1) يَا اَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمُ الَّذٖى خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَبَثَّ مِنْهُمَا رِجَالًا كَثٖيرًا وَنِسَاءً (“Ya eyyühen nasutteku rabbekümülleziy halekaküm min nefsin vahıdetin ve haleka minha zevceha ve besse minhüma ricalen kesiyran ve nisaen”) “Ey insânlar! Sakının o Rabbinizden ki, sizleri bir tek nefsten hálk etti, ondan eşini hálk etti ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üretip yaydı.”

Henüz ne yer var ne gök, sadece ilk taayyünler. "Hakiki Âdem" denen Akl-ı Küll, yani Küllî Akıl, ilk fâil, ilk etken ilkedir. Ondan, onun bir parçası gibi, "Hakiki Havvâ" olan Nefs-i Küll, yani Küllî Nefs zuhûr eder. O da ilk münfa'il, yani ilk alıcı, kabul edici, doğurucu ilkedir. Âyette geçen "birçok erkekler ve kadınlar" (ricâlen kesîran ve nisâen) işte bu kevnî evlilikten doğan sayısız tecellîlerdir. Bu durumda, "ricâl" fâil (etken) olan tecellîleri, "nisâ" ise münfa'il (edilgen) olan tecellîleri temsil eder. Her şey, bu iki kutup arasındaki alışverişten doğar. Kalemin kâğıda yazması, tohumun toprağa düşmesi, ilhamın ârifin kalbine inmesi... Hepsi bu büyük nikâhın bir yansımasıdır.

Şeyh-i Ekber, Füsûs'un zirvesi olan Muhammed Fassı'nda bu konuyu daha da derinleştirir. Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) "Bana dünyanızdan üç şey sevdirildi: Kadınlar (en-Nisâ)..." hadîs-i şerîfini şerh ederken, "nisâ" kelimesinin kökenine iner.

Ve onları "nisa" ile tesmiye etti. Ve o, lafzından kendisi için vâhid olmayan cem'dir. Ve bundan dolayı Resûl (a.s.): حُبِّبَ إِلَيَّ مِنْ دُنْيَاكُمْ ثَلاثُ النَّسَاءُ [Sizin dünyânızdan bana üç şey sevdirildi: Nisa'...] buyurdu, [27/43] "mer'e” demedi. Binâenaleyh vücûdda nisânın ricâlden teahhurlarına riâyet etti. Zîrâ muhakkak النُّسْأة [en-nüs'et] “te’hîr”dir. Allah Teâlâ إِنَّمَا النَّسِيءُ زِيَادَةٌ فِي الْكُفْرِ (Tevbe, 9/37) ya'ni “Te'hîr, küfürde ziyâdedir” buyurdu. Ve nüs'e ile bey', te'hîr ile kāildir. İmdi bunun için nisâyı zikreyledi.

Efendimiz (s.a.v.) tekil olan "kadın" (mer'e) kelimesini değil, çoğul ve kökeninde "gecikme, erteleme" (nüs'e) anlamı taşıyan "nisâ" kelimesini kullanmıştır. Bu, vücût mertebeleri açısından derin bir işarettir. Münfa'il olan (alan, kabul eden), fâil olandan (yapan, etkileyen) sonra gelir. Önce bir etki olmalıdır ki, o etkiyi kabul edecek bir mahal bulunsun. Önce Akl-ı Küll vardır, sonra ondan Nefs-i Küll zuhûr eder. Bu bir üstünlük-aşağılık meselesi değil, bir varoluş sırasıdır.

Bu varlık mertebesindeki sıra, Kur'ân-ı Kerîm'deki şu âyetin de bâtınî mânâsını aydınlatır:

Hak Teâlânın وَلِلرِّجَالِ عَلَيْهِنَّ دَرَجَةٌ (Bakara, 2/228) [Ricâl için kadınlar üzerine bir derece sâbittir.] kavliyle mer'e, racül derecesinden nâzil olduğu gibi, Hakk'ın sûreti üzerine olmakla beraber, sûret üzerine mahlûk olan insan dahi onu kendi sûreti üzerine inşa eden Hakk'ın derecesinden nâzil oldu. İmdi bu derece ki, Hak racülden onunla temeyyüz etti, Hak onunla âlemlerden ganî ve fâil-i evvel oldu. Zîrâ sûret fâil-i sânîdir. Binâenaleyh Hak için olan evveliyet, onun için yoktur.

"Ricâl" ve "nisâ" arasındaki "derece" farkı, fâil ile münfa'il arasındaki vücûdî farktır. Tıpkı Hakk'ın, kendi sûreti üzere halk ettiği insandan "derece" olarak önce gelmesi gibi. Hakk, Fâil-i Evvel'dir (İlk Etken); insan ise O'nun fiilinin tecellî ettiği bir sûret, bir nevi Fâil-i Sânî'dir (İkinci Etken). Bu "derece" farkı, Hakk'ın âlemlerden Ganî oluşunun da sırrıdır.

Bu fâil (etken) ve münfa'il (edilgen) olma hali, Şeyh-i Ekber'in dilinde "zükûret" (erlik) ve "ünüset" (dişilik) olarak sembolleşir. Bu, var olan her şeyin tabiatına sinmiş bir kanundur.

Ve nüfûsun tümü, o nefs-i vâhideden sudur etmiştir. Binâenaleyh o nefis, fiil ve infiali kabul eder. Yani hem kendisi faildir hem de infialdir. Ve fiil zükûret, infial ise ünûsettir. Yani fiil erlik, infial ise nisalıktır.

Varlığın temeli olan o Nefs-i Vâhide (Tek Nefs), hem "erlik" hem de "dişilik" potansiyelini içinde barındırır. Her şey, bu iki kutbun birbiriyle olan ilişkisinden doğar. Ricâlü'l-Gayb, işte bu "zükûret" yani "erlik" ilkesinin kâmil mânâda tecellî ettiği velîlerdir. Onların "erliği", biyolojik bir cinsiyet değil, Hakk'ın fiillerini icra etmede kâmil bir vasıta olma, ilâhî irade karşısında tam bir fâillik gösterme halidir. Onlar, Hakk'ın "Müdebbir" (işleri evirip çeviren) isminin mazharlarıdır.

"Ricâl" olma hali, sadece peygamberlere ve büyük velilere mahsus değildir. Terzibaba Sultan'ın bir sohbetinde işaret ettiği gibi, "Ricâl", aynı zamanda Hakk'a açılan bir kapıdır, bir esmâdır.

Bakın o kadar çok kapı var ki Cenab-ı Hakk’ın her esma-i ilahisi bir kapıdır, onu “Kahhar” esması da bir kapı, “Cabbar” esması da bir kapı, “Rahman” esması da bir kapı, “Rical” esması da bir kapı, illa kamil akıl sahipleri “illa ulul elbab” “bab” kapı, illa kapı sahipler, hangi kapının anahtarı onlarda ise onlar da o kapıda durmaktalar oradan içeriye gelmektedirler.

"Ricâl" bir esmâdır, bir kapıdır. Bu kapıdan girmek, sâlikin nefsânî edilgenlikten kurtulup; ruhânî bir etkinliğe, toparlayıcılığa ve Hakk'ın iradesiyle fiil işleyen bir "er" haline gelmesidir. Bu, Mûsâ (a.s.) kıssasında bâtınî bir şekilde anlatılır. Firavun, Benî İsrail'in erkek çocuklarını katlederken, aslında onların "meblağ-i ricâle", yani erlik ve olgunluk çağına ulaşmalarını engellemekteydi.

Velâ-kin her biri tıfl iken katlolunmakla, meblağ-i ricâle vâsıl olmak sûretiyle isti'dâdât-ı mec'ûleleri inkişaf edemedi. Bu isti’dâdları inkişaf edemeyince, isti'dâdât-ı gayr-ı mec'ûlelerinin ahkâmı da inkişaf edemedi... Bade'l-katl rûh-ı Mûsevî âlemine rücû' etmekle o kemâlâtın heyet-i mecmuası Cenâb-ı Mûsâda zâhir oldu.

Bu çocuklar, fiziken "ricâl" olamadan şehit edilmişler, fakat onların bu potansiyel kuvvetleri, Mûsâ (a.s.)'ın ruhaniyetinde toplanarak onu Firavun karşısında daha da güçlendirmiştir. Bu, "ricâl" olmanın sadece fiziksel bir olgunluk değil, aynı zamanda mânevî bir kuvvet ve kemâlâtın toplamı olduğunu gösteren bir işarettir. Her peygamberin, kendi Rabb-i hâssı, yani terbiye edici özel ismi vardır ve o ismin hükmüyle ümmetini sevk ve idare eder. Ricâlullah da, kendi zamanlarının mânevî akışını bu "erlik" vasfıyla yönlendirenlerdir.

Şeyh-i Ekber, Hûd (a.s.) ile olan mânevî bir buluşmasını anlatırken, O'nu "ricâl içinde" yani o mânevî zümrenin bir ferdi olarak gördüğünü söyler:

İmdi o bana cem'iyetlerinin sebebini ihbâr etti; ve ben onu ricâl içinde, semiz bir adam, sûreti güzel, muhâveresi latîf ve umûr-i kâşifeyi ârif gördüm.

Füsûs'un hikmet nazarında "Ricâl", biyolojik cinsiyetin çok ötesinde, varlığın temelindeki "fâil" ilkesinin adıdır. Akl-ı Küll'ün bir yansımasıdır. Varlık mertebelerinde "münfa'il" olan "nisâ"dan önce gelen "derece"nin sahibidir. Sâlik için ise bu, nefsânî dağınıklıktan kurtulup, ruhânî bir kemâlâta ve Hakk'ın iradesiyle iş gören bir "er" olma haline ulaşmaktır. Ricâlü'l-Gayb, işte bu "erlik" vasfını tam olarak kuşanmış, isimleri ve cisimleri halktan gizli, ama fiilleri ve himmetleriyle âlemi ayakta tutan mânevî direklerdir.

Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği

Ricâlü'l-Gayb’ın sırrına vâkıf olmak, kâinat kitabını iki yönden okumaya benzer. Biri zâhirden bâtına, diğeri bâtından zâhire doğrudur. Bu iki okumayı birleştiremeyen, hakikatin tam yüzünü göremez. Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri’nin Füsûs’u, bu iki bakışı birleştiren gözün, yani Cem makamı’nın hikmetini fısıldar. Bu makam, zıtların artık zıtlık olarak değil, aynı Hakikatin iki farklı yüzü olarak görüldüğü yerdir.

Ricâlü'l-Gayb, bu birliğin yaşayan şahitleridir. Onların nazarı, sıradan bir gözün gördüğü ayrılıkları değil, her şeyin ardındaki birliği seyreder. Bu öyle bir bakıştır ki, hem Hakk’ı halkta, hem de halkı Hakk’ta müşâhede eder. Bu iki yönlü görüş, sâlikin seyrinde iki büyük keşfe işarettir. Birinci keşifte sâlik, Hakk'ın varlığında a'yân-ı sâbite’nin, yani varlıkların ezelî hakikatlerinin suretlerini görür. İkinci ve daha kâmil bir keşifte ise, bu defa a'yân-ı sâbitenin kendisinde, yani her bir varlığın özünde Hakk’ın Vücûdunu seyreder. Bu, kesrette vahdeti ve vahdette kesreti aynı anda görmektir. Şeyh-i Ekber, bu hâli yaşayan kâmil insanlar için şöyle buyurur:

Yine bizden bazılarımız, ikinci keşif hâlinde, sabit hakikatlerde Hakk'ın varlığını gözlemlemekle birlikte, Hakk'ın varlığında da sabit hakikatlerin suretlerini görürler. Bu sebeple bu yüce topluluk, Cemâl'den Celâl ile; ve Celâl'den de Cemâl ile; ve Hak'tan halk ile; ve halktan da Hak ile perdelenmemiş olan kemâl ehli kişilerdir. Bunlar hakkında Yüce Allah, رِجَالٌ لَا تُلْهِيهِمْ تِجَارَةٌ وَلَا بَيْعٌ عَنْ ذِكْرِ اللَّهِ (Nûr, 24/37) [Ricâl vardır ki, onları ticaret ve alış veriş Allâh'ın zikrinden meşgül etmez.] buyurur.

Bu perdesizlik hâli, her perdenin ardında aynı Yüz’ü görmektir. Onlar için ne Cemâl (güzellik, lütuf) Celâl’i (azamet, kahır) perdeler, ne de Celâl Cemâl’i. Ne halkın (yaratılmışların) varlığı Hakk’ı görmelerine engel olur, ne de Hakk’ta fânî olmaları halka karşı vazifelerini unutturur. İşte bu yüzden onlar, çarşının ortasında zikir ehli olabilenlerdir. Ticaretleri, alışverişleri, dünya meşgaleleri onları asıl vazifelerinden, yani Hakk’ı anmaktan ve Hakk ile olmaktan alıkoyamaz. Çünkü onlar için dükkânın tezgâhı da bir tecellîgâhtır, seccadeleri de. Bu, tenzih-teşbih dengesi’nin, yani Hakk’ı hem her şeyden münezzeh bilip hem de her şeyde O’nun tecellîsini görmenin zirvesidir. Bu sırra erenler, hükmün yalnızca Hakk'tan geldiğini, fakat bu hükmün yine kendi varlıkları üzerinden zuhûr ettiğini bilirler. Şeyh-i Ekber’in dediği gibi: "Hak bizim üzerimize, ancak bizim ile hükmeder. Hayır, belki biz, bizim üzerimize bizim ile hükmederiz; velâkin Hak'ta hükmederiz." Bu, iradenin tamamen Hakk'a teslim edildiği, kulun fiilinin Hakk'ın fiili olduğu bekâ makamının ifadesidir.

Bu kâmil insanlar, bu Ricâl zümresi, bu derin hakikatleri avâm arasında nasıl yaşar ve anlatır? Onlar, halkın anlayış seviyesini gözetirler. Hakikatleri, herkesin kendi kabı kadar alabileceği bir dille, yani lisân-ı zâhir (dış anlam dili) ile sunarlar.

İşte bundan dolayı resullerin ve peygamberlerin (a.s.) sözleri, zâhirî anlayış üzerinedir. Resuller ve peygamberler (a.s.) ile onların vârisleri olan yüce evliyâlar, âlemde ve kendilerine tâbi olan kimseler arasında bu mertebede olan, yani sözün zâhirinden bâtınına geçiş yapabilen ricâl (manevî olgunluğa erişmiş kişiler) olduğunu bildikleri vakit, sözün ifadelerinde zâhirî dile yöneldiler. Çünkü zâhirî dil üzere söylenen sözü anlamak hususunda [25¹/57] havâs (seçkinler) ve avâmın (halkın) ortaklığı vardır.

Aynı söz, aynı ayet, aynı hadis… Avâm ondan zâhirî bir hüküm anlar ve onunla amel edip kurtuluşa erer. Havâs, yani arifler zümresi ise, o zâhir perdesini aralayıp ardındaki bâtınî manaya nüfuz eder. Eğer peygamberler ve onların vârisleri olan Ricâl, doğrudan doğruya havâsın anladığı dille konuşsalardı, avâm bunu inkâr eder ve hüsrana uğrardı. Tebliğin hikmeti, her katmana kendi gıdasını sunmaktır. Ricâlü'l-Gayb, bu kabuk-öz dengesini en iyi bilenlerdir.

Bu hâl, İbn Arabî Hazretleri’nin Kurtuba’da yaşadığı bir müşahedede tecellî eder. Bütün peygamberlerin ruhlarının toplandığı bir mecliste, sadece Hûd Aleyhisselâm'ın ona hitap etmesi manidardır. Terzibaba Hazretleri’nin şerhinden öğreniyoruz ki, bunun sebebi, Şeyh-i Ekber’in zevkinin Hûd Aleyhisselâm'ın zevkine uygun olmasıdır.

Ve benim onun keşfine delilim, Hak Teâlâ’nın مَامِنْ دَاۤبَّةٍ اِلا هُوَ اَخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا اِنَّ رَبِّى عَلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ 11/56 kavlidir. Ve halk için bundan a’zam ve etemm hangi müjde vardır? (34). ---------------- Herhangi iki ayaklı yürüyen kimseler yoktur ki Rabları onları alınlarından tutmuştur ki o da sırat-ı müstakim üzeredir. Rusül ve enbiyanın cem’iyyetleri, Hz. Şeyh (r.a.) vaktinin kutbü’l-aktâbı ve hâtem-i evliya olması hasebiyle onu tebrik ve tehniye içindir. Ve onların içinden Hz, Hûd (a.s.)ın hitâb buyurması, mezâhir-i kesirede yani zahirin çokluğunda rubûbiyyet-i ahadiyyeyi müşahede hususunda, Hz. Şeyh’in zevki onun zevkine münâsib olmasındandır.

Cem makamının bir tarifi de "Mezâhir-i kesirede rubûbiyyet-i ahadiyyeyi müşahede etmek"tir. Yani, sayısız tecellî suretlerinin, bu görünen çokluğun içinde, hepsinin perçeminden tutan o tek Rabliği, o mutlak Bir’in idaresini görmektir. Hûd Sûresi’ndeki o ayet, bütün varlığın, her bir canlının, her bir insanın alnından tutulup bir "Sırat-ı Müstakim" üzere yürütüldüğünü müjdeler. Bu, her şeyin O’nun kontrolünde olduğu, hiçbir şeyin başıboş olmadığı, her şeyin yerli yerinde olduğu bilgisidir. Ricâlü'l-Gayb, bu bilgiyi yaşayanlardır. Onlar, kâinattaki her hadisenin, en şer gibi görünenin bile, bu Sırat-ı Müstakim’in bir parçası olduğunu bilirler. Bu yüzden telaşa kapılmaz, isyan etmez, sadece seyreder ve üzerlerine düşen vazifeyi eda ederler.

Bu makamın insanları, bu Gayb Erenleri, özel bir zümredir. Onlar, halktan Hak ile, Celâl'den ise Cemâl ile perdelenmişlerdir. Halk onlara bakar, ama onları tam olarak tanıyamaz. Çünkü onların asıl kimliği Hak ile gizlenmiştir. Onlar birer "Cemâl ehli"dir. Hakk'ın Lütuf ve Güzellik sıfatlarının tecellîsi onlarda galiptir. Lakin bu Cemâl’in içinde öyle bir Celâl, öyle bir azamet gizlidir ki, o da onları bir hayranlık, bir hayret hâlinde tutar.

Bunlar, Celâl'den Cemâl ile; ve halktan Hak ile gizlenmiş olan Cemâl ehli kişilerdir; ve zâtî mutlaklıkta bekâ bulan büyük müheyyemînlerdir (hayranlık içinde olanlardır). Cemâl'in Celâl'i onları hayran bırakmış, aşırı aşka düşürmüştür.

"Cemâl'in Celâl'i", güzelliğin içinde gizli olan o kahredici, aklı baştan alıcı azamettir. Bir gülün güzelliğine dalıp orada fâni olmak gibi. Ricâlü'l-Gayb, Hakk’ın Cemâl tecellîsinin okyanusunda yüzerken, o Cemâl’in içinde gizli olan Celâl dalgalarıyla sarhoş olmuş, hayranlığa düşmüşlerdir. Bu hayranlık, onları kendi benliklerinden geçirmiş, Zât’ın mutlaklığında bekâya erdirmiştir. Onlar artık kendileri için yaşamazlar. Varlıkları, Hakk’ın iradesinin zuhûr ettiği bir ayna gibidir. Onların erliği, bu hayranlık içinde ayakta durabilme, bu sarhoşluk içinde vazifesini yapabilme, bu yokluk içinde var olabilme erliğidir.

Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Ricâlü'l-Gayb

Hazret-i Pîr Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, hakikatleri gönle işleyen kıssalarla anlatır. Onun dilinde Ricâlü'l-Gayb, yani "Gayb Erenleri" de bir unvanlar listesi olmaktan çıkar; bir hâl, bir ahlâk, bir duruş olarak karşımıza dikilir. Onun için ricâliyet, yani erlik, bedene ait bir sıfat değil, ruhun ulaştığı bir kemâl, bir yiğitliktir. Bu yiğitlik, nefsinin karşısına dikilebilen, dünyanın aldatıcı meşgaleleri içinde Hakk'ı unutmayan, ilâhî tecellînin ağırlığını taşıyabilecek kadar saflaşmış canların vasfıdır.

Hakiki Erlik ve Taklidi: Muhannes ve Ricâlullah Ayrımı

Hazret-i Pîr, hakikatin ne olduğunu anlatmanın en tesirli yolunun, onun zıddını göstermek olduğunu bilir. Ricâlullah'ı anlatırken, onların karşısına "muhannes" diye isimlendirdiği bir tipi koyar. Muhannes, zâhiren erlik iddiasında olup, mürşid kılığında gezip tesirli sözler söylediğini zanneden, fakat bâtınında nefsinin ve şeytanın oyuncağı olmuş kimsedir.

"Muhannes", aslında hem ferci hem de zekeri olan kimseye derler. Ona "hunsâ" da derler. Mef'ûl (pasif konumda olan) gençlere de kinaye yoluyla muhannes derler. Burada "muhannes"ten kasıt, görünüşte kuru lafla Hakk yolunda erlik iddiasında olan, ancak içten nefis ve şeytanın mef'ûlü olan kimsedir. Yani, ey nefis ve şeytanın mef'ûlü olup da iddiasında ricâlullahtan (Allah erlerinden) ileriye gitmiş olan iddiacı, o ricâlullahın yanında senin sakalın, yani tesirsiz sözlerin ve zekerin, yani manevî tasarruftan (manevî güç ve etkiden) yoksun olan sırrın ve bâtının, mef'ûllüğünün ve muhannesliğinin şahididir.

Burada "sakal", dış görünüşün, iddialı lafların sembolüdür. "Zeker" ise mânevî tesirin, yani bir gönle dokunabilme gücünün temsilidir. Eğer bir kimsenin içi, gönlü "nâmerdlik" ile, yani nefsine esaretle doluysa, dışındaki bu erlik alametleri, hakiki erlerin, yani Ricâlullah'ın nazarında gülünç olmaktan öteye geçemez. Çünkü onlar, surete değil, sîrete bakarlar.

Bu mânevî noksanlığın temelinde yatan illeti de Hazret-i Mevlânâ sarsıcı bir benzetmeyle ortaya koyar:

Ey dostlar! Bu makîlden (uyku yeri) ve o makālden (söz) sakının. Çünkü heva (nefsin arzusu) erkeklerin hayzıdır.

"Hevâ," yani nefsin bitmek tükenmek bilmeyen arzu ve hevesleri, mânevî yolun yolcusu için, tıpkı kadının hayz hâli gibi, onu Hakk'ın huzuruna çıkmaktan alıkoyan bir kirliliktir. "Makîl" yani istirahat yeri, bu kesafet âlemine, cismaniyete yaslanmaktır. "Makāl" yani söz ise, hakikatten beslenmeyen, sadece aklî delillere dayanan kuru iddialardır. Bu ikisine meyleden, hevâsına kapılan kimse, manen "hayz" içindedir ve Ricâlullah'tan sayılmaz. Gerçek er, bu nefsanî kirlilikten arınmış kimsedir.

Gayb Gâzileri: Nefsle Cihad ve Tecellîye Tahammül

Ricâlullah, sadece nefsanî kirlerden arınmış pasif kimseler değildir. Onlar, aynı zamanda birer "gâzi"dirler. Ama onların savaşı, içerideki en büyük düşman olan nefs ve onun Firavunluğuyladır. Onlar, "gayb gâzileri"dir; görünmeyen âlemin askerleridir.

"Gayb gazileri, kendi hilimlerinden senin kötü mezhebin üzerine saldırmadılar;" "Gayb geçitleri tarafına saldırı düzenledin ki bu tarafa gayb ricâli (gayb âleminin erleri) gelmesin!"

Bu beyitlerde, insanın içindeki Firavun'un, yani nefsinin, nasıl azgınlaştığı anlatılır. "Gayb gâzileri" olan Allah erleri, bazen hilimlerinden dolayı nefsin üzerine hemen hücum etmezler. Bu durumu fırsat bilen nefs ise, gayb âleminden gelecek mânevî yardımların, ilhamların yolunu kesmek için "gayb geçitlerine" saldırır. Yani vesveselerle, dünyevî meşgalelerle kalbin kapılarını kapatmaya çalışır. Ricâlullah'ın en büyük cihadı, bu kapıları açık tutmak, nefsin bu hücumlarına karşı koymak ve kalbi Hakk'ın tecellîsine hazır hâle getirmektir.

Bu cihadın sonunda öyle bir mânevî kuvvet ve saflık kazanırlar ki, başkalarının dayanamayacağı bir yüke talip olurlar: İlâhî tecellînin nuruna.

Kudretin kemâlinden dolayı ricâlin bedenleri biçim ve nitelikten uzak nuruna tahammül buldu. Ricâlin, yani peygamberler ve evliyaların cisimlerine Hakk'ın bahşettiği kudretin kemâlinden dolayı o ricâlin bedenleri, vasıf ve tarife sığmayan İlahi Zât'ın nuruna tahammül buldu. O nurun tecellisini her bir şey yüklenemediği hâlde ricâlin cisimleri yüklendi.

Bu, ricâliyetin zirvesidir. Hazret-i Mûsâ'nın Tûr Dağı'na tecellî talebinde, o heybetli dağ Zât nurunun tecellîsine dayanamayıp paramparça olmuştu. Fakat Allah erlerinin, yani İnsân-ı Kâmil'in cismi, bu cihad ve riyazetler neticesinde öylesine latifleşir ki, o nura bir "sırça" gibi mahal olur. Onların bedeni, Nur Sûresi'nde bahsedilen kandil, kalpleri ise o kandilin içindeki sırça olur ve ilâhî nur onlarda zuhûr eder. Bir velînin dilinden "Ene'l-Hak" gibi bir söz duyulduğunda, Hazret-i Mevlânâ bizi uyarır: "O Mûsâ'nın ağacıdır ve nur doludur; gel bir kere nur de, ona ateş deme!" Çünkü o sözü söyleyen, artık onun beşeriyeti değil, içinde tecellî eden Hakk'ın kendisidir.

Sülûk Yolunda Ricâl Mertebesine Ermek: Çocukluktan Bülûğa

Hiç kimse bu mertebeye bir anda ulaşmaz. Ricâliyet, bir yolculuğun, bir seyr-i sülûk'un neticesidir. Hazret-i Mevlânâ, bu yolculuğu "çocukluktan" çıkıp "bülûğa ermek," yani rüştünü ispat etmek olarak tasvir eder.

Can, Hakk yolculuğunda çabalayıp çocukluktan kurtulunca, ricâlullâh (Allah erleri) mertebesine ulaştı ve gerçek maşuk olan Hakk'a kavuştu. Artık o can, beş duyudan ve içsel duyulardaki tasavvur ve hayalden arındı ve hakikati tam anlamıyla müşahede etti.

Buradaki "çocukluk", dünyaya ve onun geçici oyuncaklarına aldanmaktır. Çocuklar, oyun ve eğlenceden ibaret olan bu dünya hayatına meftundurlar. Onların nazarında bu fani hayatın "acı suyu", kevser suyu gibi tatlı görünür. Çünkü onlar, hakiki hayatın "latif suyunu" hiç tatmamışlardır. Ricâl ise, bu çocukluktan kurtulmuş, manen bülûğa ermiş olanlardır.

Ya'ni, bu hayât-ı dünyeviyyede tecelliyât-ı zâtiyyeye mazhar olan ricâlullâh, bu tecellînin devamına mâni' olan bu âlem-i kesâfetden ölüm vâsıtasıyla intikāl etmelerinden memnûn ve mesrûrdurlar; ve bu tecellîden bî-haber olan efrâd-ı beşer ki, onlar çocuklar gibi laib ve lehvden ibaret olan bu hayât-ı dünyeviyyeye aldanmışlardır; onlar bu hayât-ı dünyeviyyenin bekāsından ve devamından memnûn ve mesrûrdurlar.

Allah erleri, ölümü bir son olarak değil, bu kesif âlemin perdelerinden kurtulup, Zâtî tecellîlerin devam edeceği bir âleme geçiş kapısı olarak görürler. Bu yüzden onlar ölümden korkmaz, bilakis onu bir vuslat anı olarak beklerler. Çocuklar ise, ellerindeki oyuncak alınacak diye korkanlar gibi, bu fani hayata dört elle sarılırlar.

Bu mânevî olgunluğa erişen Ricâl, dünyadan elini eteğini tamamen çekmez. Hakiki erler, dünyayı terk edenler değil, dünyanın kendilerini terk ettiği kimselerdir.

Ricâl vardır ki, onları ticaret ve satış Allah'ın zikrinden meşgûl etmez.

Bu âyet-i kerîme, Ricâlullah'ın en güzel tarifidir. Onlar, dünya işlerinin, ticaretin, alışverişin tam ortasındadırlar. Eller kârda, gönül Yâr'dadır. Çünkü Hazret-i Pîr'in dediği gibi, "Dünya nedir, Hak'dan gâfil olmaktır; yoksa kumaş ve gümüş ve evlâd ve kadın değildir." Onlar, bu dengeyi kurmuş, ifrat ve tefritten kurtulmuş, Muhammedî mîzanı hayatlarında tesis etmişlerdir. Onlar, halk içinde Hak ile beraber olmanın sırrına ermişlerdir.

Mesnevî Ciltlerinden İzler

Ahmed Avni Konuk'un on üç ciltlik Mesnevî-i Şerîf şerhinde Ricâlü'l-Gayb kavramı, farklı ciltlerde ayrı yönleriyle işlenir. Hangi beytin hangi ciltte geçtiğini bilmek, okuyucuya bu deryada bir pusula sunar:

  • Cilt 8: "Bu makâmât ricâlullâh için şedîd ve mahûf olarak büyük bir makâm ve pek serkeş bir menzildir; ve hakikat-i tevhide ehl-i zâhirden hiçbir kimsenin ıttılâ'ı yoktur. Filhakika yalnız ulemâ-yı zâhir değil, hattâ tasavvuf ehli arasında da ricâlullâh mertebesine ulaşan azdır."
  • Cilt 10: "Vaktâki nâmerdlikten gönül dolmuş ola, sakal ve bıyık mûcib-i hande olur. Ne zaman ki gönül erdemden uzaklıkla dolarsa, sakal ve bıyık alay konusu olur; ricâl olanın bedeniyle değil gönlüyle ricâl olduğu, namerd olanın bedeniyle değil gönlüyle namerd olduğu açığa çıkar."

Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme

Kavramlar Ağında Ricâlü'l-Gayb

Bu yolda her bir menzilin bir ehli, her bir sırrın bir taşıyıcısı vardır. Ricâlü'l-Gayb dediğimiz o gizli erenler meclisi de, velâyet ağacının en müstesna dallarını bünyesinde toplar.

Bu meclisin her bir ferdi, evvelâ bir Veli'dir. Velâyet, Hakk'ın dostluğu ve yakınlığıdır; Ricâlü'l-Gayb ise bu dostluğun sırrıyla âlemlerin nizamını gözeten, vazifeli ve gizli bir cemaattir. Her Ricâl mensubu bir velîdir, ancak her velî bu gizli meclise dahil değildir.

Bu meclisin bir hiyerarşisi vardır. En tepede, devrin mânevî direği olan Kutub bulunur. O, âlemin kalbidir ve bütün mânevî feyiz ondan diğerlerine dağılır. Çoğu zaman Gavs ismiyle de anılan bu zât, darda kalanların sığınağı, âlemin mânevî yöneticisidir ve Ricâlü'l-Gayb meclisinin de başkanıdır.

Kutb'un altında, âlemin dört bir yanında vazife gören Abdal zümresi gelir. Onlar, Kutb'un vekilleri, mânevî ordunun komutanları gibidir. Sayıları ve vazifeleri ilâhî takdirle belirlenmiştir. Bir diyardan bir Abdal'ın ruhu kabzedildiğinde, Hakk hemen onun yerine bir başkasını "bedel" olarak tayin eder ki âlemin nizamında bir an bile boşluk olmasın. Kutub, Gavs ve Abdal, Ricâlü'l-Gayb denilen o mübarek yapının farklı mertebelerdeki parçalarıdır.

Kütüphanedeki Kaynaklar

Bu kütüphanenin temelini teşkil eden üç büyük kaynağa baktığımızda, Ricâlü'l-Gayb hakikatinin farklı vechelerinin aydınlandığını görürüz.

Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri, sohbetlerinde, meseleyi doğrudan sâlikin kendi iç âlemine ve kevnî hakikatlere bağlar. O, "ricâliyet"i, yani erlik vasfını, bedensel bir cinsiyetten tamamen ayırarak, "ruhî rüşt"e ermek olarak tarif eder. Bu, nefsânî varlığından soyunup ruhanî kimliğiyle buluşan her can için geçerli bir makamdır. Terzibaba'ya göre bu erler, Hakk'ın Celâl ve Cemâl tecellîlerinin zuhûr ettiği "zâtî zuhur mahalleleri"dir. Meseleyi Akl-ı Kül ve Nefs-i Kül'ün izdivacına dayandırarak, Ricâlü'l-Gayb'in varlığının merâtib-i vücûd temelini Hakikat-i Muhammediyye'de bulur. Onun dilinde Ricâlü'l-Gayb, "el işte, gönül dostta" düsturuyla yaşayan, halk içinde Hak ile olan, sokağın ve hayatın içindeki gizli sultanlardır.

Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri ise, Füsûsu'l-Hikem'de, konuyu Vücûd'un kendi işleyişi ve mertebeleri üzerinden ele alır. O, "ricâl" (erler) ve "nisâ" (kadınlar) tabirlerini, varlıktaki fâil (etken) ve münfa'il (edilgen) prensiplerin birer remzi olarak okur. Ona göre bütün âlem, bu iki aslın, yani Akl-ı Kül (Âdem-i Hakikî) ile Nefs-i Kül'ün (Havvâ-yı Maneviyye) izdivacından zuhûra gelmiştir. Ricâl'in, yani fâil olanın mertebe olarak önceliği, halk edilişteki bu ilâhî usûldendir. Böylece Şeyh-i Ekber, Ricâlü'l-Gayb'in varlığını, kevnî bir zaruretin, ilâhî bir hikmetin neticesi olarak temellendirir.

Hazret-i Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî ise Mesnevî-i Şerîf'inde, meselenin ahlâkî ve amelî yönüne projektör tutar. O, hakiki "Allah erleri" ile surette kalmış, nefsine mağlup olmuş "muhannes"leri (taklitçileri) keskin bir dille ayırır. Ricâlullah'ı, en büyük cihad olan nefsle savaş meydanının "gayb gâzileri" olarak tanımlar. "Hevâ, ricâlin hayzıdır" diyerek, nefsanî arzuların bu yoldaki en büyük engel olduğunu, hakiki erlerin ise bu kirden arınmış olduğunu beyan eder. Onları, Kur'ân-ı Kerîm'in "Ne ticaretin ne de alışverişin kendilerini Allah'ı anmaktan alıkoyamadığı erler" (Nur, 37) diye tarif ettiği, dünya ile ahiret dengesini Muhammedî bir mîzanda kurmuş kâmil insanlar olarak resmeder.

Değerlendirme

Ricâlü'l-Gayb bahsi, "erlik" vasfının bedende değil, ruhta ve kalpte aranan bir cevher olduğunu öğretir. Bu, nefsini Hakk'ın iradesine kurban edebilen her canın, kadın olsun erkek olsun, ulaşabileceği bir kemâl mertebesidir. Bu kâmil insanlar sadece kendi kurtuluşlarıyla yetinmeyip, Hakk'ın izniyle âlemin nizamında gizli vazifeler üstlenirler. Onlar, varlık ağacının kurumaması için ona can suyu taşıyan gizli bahçıvanlardır. Bu mertebeye ulaşmanın yolu, nefsle cihaddan, zikre ve tefekküre sarılmaktan, kısacası "ölmeden evvel ölmek" sırrına ermekten geçer. Ricâlü'l-Gayb'in sırrı, çok uzaklarda, erişilmez zirvelerde değil, belki de yanı başımızda, Hakk'ta fâni olmuş bir gönlün derinliklerinde saklıdır. Cenâb-ı Hakk, bizleri o erlerin himmetinden, sohbetinden ve sevgisinden mahrum bırakmasın.

Bu makale, Terzibaba Irfan Mektebi Dijital Kutuphanesi Wiki-Enhanced RAG sistemi tarafindan 25 kaynak eserden sentezlenmistir.

Model: gemini-pro-augmented-mesnevi | Olusturulma: 11.06.2026