İçeriğe atla
Risalet
9261 kelime | 139 kaynak

Risalet

Risalet, Cenâb-ı Hakk’ın kendi Zât’ındaki mutlak gizlilikten, sevgiyle ve rahmetle, kullarına seslenişinin adıdır. O, ezelden ebede uzanan, her an canlı ve taze bir tecellîdir. Bu sesleniş, varlığın dokusuna işlenmiş, kâh bir peygamberin dilinde kelâma bürünmüş, kâh ârifin kalbinde ilhamla fısıldanmıştır. Risalet, Tevhid hakikatinin perdesini aralayan anahtar, Zât ile sıfat, Hâlık ile mahlûk arasındaki köprüdür.

Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı

Risalet, Arapça “r-s-l” kökünden gelir ve “göndermek, yollamak” demektir. Resûl “gönderilen elçi”, risalet ise onun taşıdığı “mesaj ve elçilik görevi”dir. İrfan yolunda her kelimenin bir kabuğu, bir de özü vardır. Risaletin kabuğu, tarihsel peygamberliktir; özü ise, Zât mertebesinden gelen Hakk-ı Mutlak'ın, beşer suretinde bürünerek âlemlere tenezzül etmesidir. Sâlikin en büyük imtihanlarından biri, gördüğü beşer suretinin ardındaki ilahî hakikati müşahede edebilmektir.

Çoğumuz, peygamberleri anlatan kitapları okurken, onların hayatlarının beşerî yönüne takılıp kalırız. Doğumları, evlilikleri, savaşları, gündelik yaşantıları… Bunlar elbette gerçektir, lakin resmin sadece bir parçasıdır. Terzibaba Hazretleri’nin işaret ettiği gibi, bu bakış, hakikatin tamamını görmeye engeldir:

Acaba tarihi kitaplarda dini zahir bilgi kitaplarında, fıkıh kitaplarında verildiği kadar bilgi ile mi biz onu anlayacağız yoksa başka kaynaklarla daha geniş biçimde mi anlayacağız. ... Peygamberimizi şu tarihte peygamberlik aldı, medineye hicret etti, savaş oldu, annesi babası buydu, sureti Muhammediye anlatıyorlar. Hatta sureti Muhammedi diye bilinse gene çok güzel. Beşeri Muhammediyeyi anlatıyorlar. Bende sizin gibi beşerim diyorsa o tarafını anlatıyorlar bize sadece. Bizde kıyasen biz gibi varlık sanıyoruz onu haşa. O, bir yönüyle bizler gibi, ama ayetin devamında bize risaletini de bildiriyor. Biz onu risaletini değil beşeriyetini biliyoruz. Kitaplarda hep bu var.

Efendimiz (s.a.v.), “Ben de sizin gibi bir beşerim” buyururken, ayetin devamında “ancak bana vahyolunur” diyerek Risalet yönünü, yani kendisini bizden ayıran asıl hakikati beyan etmiştir. Onu sadece “beşer” olarak görmek, güneşe bakıp sadece onun bir ateş topu olduğunu beyan etmek gibidir; ışığını, ısısını, hayat verici rahmet yönünü inkâr etmektir. Risalet, o beşer suretinde parlayan Zât nurudur. Onu “bizim gibi” zannetmek, bir kıyas hatasıdır ve sâliki hakikatten uzaklaştırır. Vazifemiz, o beşer perdesinin ardındaki “Muhammedün Resûlullah” sırrına ermeye çalışmaktır.

Terzibaba Hazretleri yolu kendi sözleriyle aydınlatır:

Tabi ki bu kaynakların en başında kuranı kerimi, Cenab-ı Hakkı kelâmı geliyor. Sonra peygamberimizin kendi hadisleri geliyor. Daha sonrada ulema kiramın peygamberimizin halini anlattığı yazılar geliyor. Peygamberimizin yaşantısını bildiren kitaplar. ancak bunlar zahirini bildiriyor genelde.

Burada bir usûl, bir erkân çiziliyor. İlk kaynak, Hakk’ın kendi kelâmı olan Kur’ân’dır. İkinci kaynak, o kelâmın canlı tefsiri olan Resûlullah’ın hadisleridir. Üçüncü kaynak ise, bu nuru kendi kalplerinde yansıtan peygamber vârislerinin, ulemânın, ariflerin eserleridir. Lakin bu kaynaklar dahi, eğer sadece zahirî bilgi olarak okunursa, bizi yine “beşeriyet” perdesinde tutar. Bu metinleri, Hakikat-i Muhammediyye mertebesini anlama niyetiyle, kalp gözüyle, tefekkürle okumak gerekir. Zira Risalet, kuru bir bilgi değil, yaşanan bir hâldir.

Bu hâl, en yoğun şekliyle, Risalet’in zuhûr ettiği mekânlarda tecrübe edilir. Kâbe, Makâm-ı İbrahim, Mescid-i Nebevî gibi kutlu mekânlar, sadece taştan ve topraktan ibaret değildir. Onlar, ilahî tecellîlerin yoğunlaştığı, hakikatin maddeye büründüğü yerlerdir. Terzibaba Hazretleri’nin kutsal topraklara yaptığı bir seyahatteki tecrübesi, bu manayı açıklar. O, bu yolculuğa kuru bir ziyaret değil, bir tefekkür yolculuğu olarak niyet etmiştir:

2001 yılının dokuzuncu ayında Kutsal topraklara bu defa Umre niyetiyle beşinci ziyaretimize karar verdiğimizde, oradaki vaktimin çoğunu tefekküre ayırmayı düşünmüştüm.

Bu niyet, kalbi ilhamlara ve varidatlara açan bir kapıdır. Özellikle Medine-i Münevvere’de, Resûlullah’ın (s.a.v.) makamında bu tecrübe zirveye ulaşır. Orası, sadece tarihî bir mekân değil, “Kelime-i Risalet Makamı”dır.

Bu makam “Kelime-i Risalet” makamı idi. Bu makamın sahibi ve alemlerin sultanı Rasulüllah (sav.) uzun müddet buralarda yaşamış, gezmiş dolaşmış, ruhaniyeti ve kokusu, nefesi, nefhası hep buralara sinmiş ve neticede burada ebediyete tevdi edilmişti madde aleminde. O’na bu makamdan başka bir yerde bu kadar yakın olma imkanımız yoktur.

Resûlullah’ın “ruhaniyeti, kokusu, nefesi, nefhası” o mekânın zerrelerine sinmiştir. Oraya giden sâlik, sadece duvarları değil, o ruhaniyeti teneffüs eder. Risalet hakikatiyle tanışmak, onunla hemhâl olmak budur. Kitaplardan okunan bilgi, o makamda kalbe akan bir “hâl” olur. Bilgi, tecrübeye dönüşür. Orada hissedilen yakınlık, beşerî bir yakınlık değil, ruhun ruha dokunuşudur. Bu sebeple arifler için Kâbe nasıl Tevhid’in merkezi ise, Medine de Risalet’in kalbidir.

Risalet, Tevhid’den ayrı düşünülemez. Kelime-i Şehadet’in iki kanadı gibidirler: “Lâ ilâhe illallah” ve “Muhammedün Resûlullah”. Biri olmadan diğeri eksiktir. Biri Zât’a işarettir, diğeri o Zât’ın bilinme ve bulunma yoluna. Terzibaba Hazretleri’nin külliyatında, Kelime-i Tevhid’in mertebeleri anlatılırken, zirve noktası olarak Muhammedî mertebe ve Kelime-i Risalet gösterilir:

“Mertebe-i Muhammediyyet” Tevhidi (Muhammedürrasülüllah)/(Kelime-i Risalet) “Kelime-i Risalet”in zuhur mahalli Risalet Makamının doğuşu

Bu ifade, Risalet’in, Tevhid mertebelerinden bir mertebe olduğunu ve kendine has bir “zuhur mahalli”, yani bir tecellîgâhı bulunduğunu gösterir. O zuhur mahalli, Hakikat-i Muhammediyye’dir. Cenâb-ı Hakk’ın mutlak birliği olan Ahadiyet sırrı, “Ben gizli bir hazine idim, bilinmek istedim” iradesiyle isim ve sıfatlar âlemine tenezzül ettiğinde, bu tenezzülün ilk aynası, ilk tecellîgâhı, tüm peygamberlerin ve velilerin nurunun kaynağı olan o Muhammedî hakikattir. Dolayısıyla Risalet, Hakk’ın kendini âlemlere tanıtma iradesinin en mükemmel tezahürüdür. Peygamber, bu ilahî mesajı insanlığa ulaştıran elçi olmakla, halkın gayesini tamamlayan mührü vurur. Bu mührü anlamadan, varlık kitabını doğru okumak mümkün olmaz.

Terzibaba'nın Nazarıyla Risalet: Aslı ve Mertebesi

Risalet bahsi, varlığın sırrına açılan kapının eşiğidir. Bu kapı, sadece geçmişte yaşamış peygamberlerin tarihini değil, her an Hakk’ın âlemlere nasıl seslendiğini, Kendi gizli hazinesini nasıl görünür kıldığını anlatan canlı bir hikmet kapısıdır. Risalet, Zâtî bir haberin beşerî bir dille söze dökülmesidir; mutlak sessizliğin, işitilecek bir kelâma bürünmesidir. Onu anlamak için önce, nereden geldiğini ve hangi mertebelerden süzülerek bize ulaştığını irfan nazarıyla seyretmek gerekir.

Risalet, Cenâb-ı Hakk’ın Kendi bilinmezlik âleminden, yani Zât mertebesinin sırrından, mahlûkatın şehâdet âlemine doğru olan mukaddes tenezzülünün, yani inişinin en mühim tecellîlerinden biridir. Bu iniş, bir eksilme değil, bir rahmettir. Nasıl ki güneş ışığı, bulutlardan süzülerek gözümüzün dayanacağı bir hâle gelirse, ilâhî hakikat de Risalet nuruyla perdelenerek idrakimize sunulur. Bu yüzden Risalet, hem bir perdedir hem de perdenin ardındakini gösteren bir delil.

Risalet'in Kaynağı: Zât'tan Zuhûra Tenezzül

Her şeyin başı O’dur. Varlığın evveli, Zât-ı Mutlak’ın Kendi Kendine olduğu, isimlerin ve sıfatların henüz açığa çıkmadığı Ahadiyet (mutlak birlik) mertebesidir. Burası, “Ben gizli bir hazine idim” sırrının makamıdır. Cenâb-ı Hakk, “bilinmekliğini sevince”, bu sevgiyle ilk tecellî zuhûr etti. Bu ilk tecellî, bu ilk belirlenim, Hakikat-i Muhammediyye’dir. O, bütün varlığın tohumu, ilâhî ilmin ilk aynasıdır. Risalet’in de kaynağı burasıdır.

Terzi Baba Hazretleri, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) bu önceliğini şöyle dile getirir:

Peygamberlik onunla sonlandı, çünkü a’yân’dan en evvel feyz-i akdes ile bereketlenmiş olan şeydir, kendisi Onun a’yân-ı sabitesidir, bereketlenmiş olan şey, feyz-i akdesten feyz-i mukaddes, olarak aldığı ilk Onun alışıdır. Ve bereketidir. Ve en evvel ekvandan hariçte feyz-i mukaddes ile kevne çıkıp da hariçte feyz-i mukaddes ile mevcud olan şey, Onun ruhu mukaddesidir.

Feyz-i Akdes (en kutsal feyiz), Hakk’ın Zât’ından yine Zât’ına, yani Kendi ilminde Kendi isim ve sıfatlarını seyretmesidir. Bu seyirde ilk belirlenen hakikat, Hakikat-i Muhammediyye’dir. O, bütün peygamberlerin ve velîlerin hakikatini, bütün âlemlerin bilgisini kendinde toplayan "cevâmi’u’l-kelim"dir, yani "kelimelerin özü"dür. Sonra bu ilim, Feyz-i Mukaddes (kutsal feyiz) ile, yani Zât’tan sıfatlara, sıfatlardan isimlere ve isimlerden fiillere doğru bir inişle âlemler olarak açığa çıkar. Bu iniş yolculuğunu Terzi Baba Hazretleri bir başka sohbetinde şöyle özetler:

İlmi ilâhî de, zât’ın varlığında mevcud olan İlâhi program, evvelâ Zât mertebesinden Sıfat mertebesine, oradan Esmâ mertebesine, oradan Ef’âl mertebesine “nüzül” indirilerek faaliyyete geçirilmiş olmaktadır.

Risalet, bu ilâhî programın, bu nüzûlün, yani inişin insanlık âlemindeki en kâmil ifadesidir. Peygamber, Zât denizinden kalkan, Sıfat ve Esmâ duraklarından geçen ve Ef’âl (fiiller) âleminde bize ulaşan bir rahmet gemisidir. Bu yüzden bütün peygamberler, kendi mertebelerince bu Hakikat-i Muhammediyye’den pay alırlar. Hz. Âdem’den (a.s.) Hz. Muhammed’e (s.a.v.) kadar bütün elçiler, o tek ve küllî hakikatin farklı zaman ve mekânlardaki zuhurlarıdır. Bu tenezzül sırrı, Kur’ân-ı Kerîm’in mukatta’a harflerinde dahi gizlenmiştir. Nitekim Bakara Sûresi’nin başındaki “Elif, Lâm, Mîm” harfleri için kâmil zâtlar şöyle buyurmuşlardır:

Kâmil zatlar, Elif harfi için, Hadisi Kudside “Ben gizli bir hazine idim” cümlesindeki gizli hazineyi, mertebeyi uluhiyet/ ilâhiyye; Lâm harfi için, “Bilinmekliğimi sevdim” cümlesindeki hubbuyeti, mertebeyi risâlet/ muhammediyye; Mim harfi için ise “Âlemleri halk ettim” cümlesindeki halk olunan Âdemiyyeti, (Yokluktan varlığa çıkartılan), mertebeyi abdiyyet olduğunu, Hakikatte tek olan vücûd-u mutlakın üç mertebeden “MEN” (O kimse ki) diye işaret edilen kul da zuhura çıktığını beyan etmişlerdir.

Elif, Zât’ın Ahadiyetini; Lâm, o Zât’tan taşan sevginin tecellîsi olan Risalet’i; Mîm ise bu tecellînin en kâmil mazharı olan abdiyet (kulluk) ve insaniyeti temsil eder. Risalet, Elif ile Mîm arasında köprü olan Lâm harfinin sırrıdır. Kaynaktan mahlûka uzanan ilâhî bir bağdır.

Tevhid ve Risalet'in Ayrılmaz Bütünlüğü

“Lâ ilâhe illâllah” demek, varlığın sırrına bir kapı aralamaktır. Ama o kapıdan içeri girmek, “Muhammedün Resûlullah” demekle mümkündür. Biri olmadan diğeri eksiktir. Biri bâtındır, diğeri zâhir. Biri hazinedir, diğeri o hazineyi açan anahtar. Kelime-i Tevhid, Hakk’ın birliğini ikrar etmektir. Kelime-i Risalet ise o birliğin bu âlemde nasıl tecellî ettiğini, nasıl görünür olduğunu tasdik etmektir. Terzi Baba Hazretleri’nin sohbetlerinde bu iki kelimenin nasıl iç içe geçtiğini, nasıl tek bir hakikatin iki yüzü olduğunu görürüz:

Nerede bir Kelime-i Tevhid görürsek “La ilahe illallah” otomatikman “Muhammedür rasulullah “ diyoruz hiç yazılmasa bile. Neden çünkü onlar öyle bir birlik kelimesi ki Kelime-i tevhidi okuyan gören duyan dinleyen arkasından hemen kelime-i risaletini beyanış oluyor.

Bu sadece bir alışkanlık değil, vücûdî bir zorunluluktur. Çünkü Allah isminin bu âlemdeki en kâmil tecellîgâhı, en parlak aynası Muhammed ismidir. Birini anınca, diğeri kendiliğinden akla gelir. Zira gizli olan (Allah), ancak açık olanla (Muhammed) bilinir. Bu birlikteliğin sırrı, iki kelime arasına gizlenmiş olan Hüvviyet (O’luk) zamirindedir:

Kelime-i Tevhîd ( lâ ilâhe illâ Allahu ) ve Kelime-i Risâlet ( HÜVE Muhammedun Rasûl Allah )’tır. Ayrı “ Kelime ” gibi görünseler de aslında beraberce söylenmesi kemâllidir. “ Mü’min mü’minin aynasıdır ” hakîkatini temsil eder. - (Kur’ân’daki yeri itibâriyle Hüviyet) “ allah u” sonunda ( hu ) “ Muhammedun ” başında da görünmese de ( ve ) vardır. Yani “ lâ ilâhe illâ Allahu ) HÜVE ( Muhammedun Rasul Allah ” tır.

Bu “Hüve” (O), Zât’ın gaybından çıkıp şehâdet âleminde Muhammed olarak zuhûr eden Tek Vücûd’a işarettir. “İlâh yoktur” (Lâ ilâhe) diyerek bütün sahte varlıkları nefyettikten sonra, “Ancak Allah vardır” (illâllah) dediğimizde ispat ettiğimiz O Varlık, “işte O (Hüve), Muhammed Resûlullah’tır” diyerek şehâdet âleminde tecellîsini tasdik ederiz. Bu yüzden Risalet, Ulûhiyyet (İlâhlık) ile Abdiyet (kulluk) arasında bir köprüdür. Hakk ile halkı buluşturan bir berzahtır. Bu üç mertebe –Ulûhiyyet, Risâlet, Abdiyet– varlığın temel direkleridir ve bu üçünü kendi irfanında birleştiren İnsân-ı Kâmil olur. Peygambere itaat, bu yüzden Hakk’a itaattir. Çünkü O, Hakk’ın bu âlemdeki lisanı, eli ve gözüdür.

Her kim Peygambere itaat ederse muhak kak Allah Teâlâ'ya itaat etmiş olur.” ------------------- Bu Âyet-i Kerîme de “Peygambere” itaatin mutlak manâda “Allah’a” itaat etmek olduğunu açık olarak göstermektedir. Çünkü bilindiği gibi Hz. Peygamber (s.a.v.) âlemde en geniş manâda Hakk’ın zuhur mahalli olduğundan Onun gayrı değildir. Yukarıda ki ve benzeri Âyet-i Kerîmeler, risâlet metre-besinin Hakk ile kulu arasında nasıl bir bağ oluşturduğunu açık olarak göstermekte ve tanıtmaktadır.

Bu bağ, sadece bir temsil veya vekâlet bağı değildir. Bu, zuhûr bağıdır. Güneşin ışığından ayrı olmadığı gibi, Resûl de Hakk’ın tecellîsinden ayrı değildir. Risalet, işte bu ayrılmazlığın adıdır.

Risalet'in Tecellîsi: Tenzih ve Teşbihin Cem'i

Risalet makamı, zıtların birleştiği, akılların hayrete düştüğü bir Cem makamı’dır. Bu makamda hem tenzih hem de teşbih bir aradadır. Tenzih, Hakk’ı yaratılmış her şeyden sonsuz derecede yüce ve münezzeh bilmektir; “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur” (Şûrâ, 42/11) demektir. Teşbih ise, Hakk’ı yarattığı her şeyde görmektir; “Nereye dönerseniz Allah’ın vechi (yüzü) oradadır” (Bakara, 2/115) sırrını müşahede etmektir. İrfan yolu, bu iki kanatla uçmaktır. Sadece tenzih, Hakk’ı ulaşılamaz bir soyutluğa hapsetmektir. Sadece teşbih ise, Hakk’ı mahlûkatla karıştırıp şirke düşme tehlikesi taşır.

Risalet, bu iki hakikati Muhammedî bir mîzanda, yani mükemmel bir dengede birleştirir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.), hem “sizin gibi bir beşerim” (teşbih) der, hem de “ancak bana vahyolunur” (tenzih) buyurur. O, bizim gibi yer, içer, uyur, evlenir; bu, onun beşerî, yani halk yönüdür. Ama aynı zamanda, Zât’tan gelen vahyi alır ve âlemlere rahmet olur; bu da onun ilâhî, yani Hakk yönüdür. Terzi Baba Hazretleri, Risalet’in bu iki yönlü hakikatini, tenzih ve teşbihin birliği olarak ifade eder:

Risâlet tecellileri: Yedi “Hâ-Mim” de “Hâ” ile seni Hakk’ın hakikatiyle tenzîh eder, Mim-i Muhammed-î ile teşbîh ederim. Her ikisi ile de tevhîd ederim. ------------------- “Ahad” ile tenzîh eder, “Ahmed” ile teşbîh ederim. Her ikisi ile de tevhîd ederim. ------------------- “yûhâ ileyye” ile tenzîh eder, “ene beşerun misliküm” ile teşbîh ederim.

Bu sohbet, Risalet’in sırrını birkaç kelimeyle özetler. “Hâ” harfi, Zât’ın Hüvviyet’ine, O’nun mutlak tenzihine işaret eder. “Mîm” harfi ise o Hüvviyet’in bu âlemde büründüğü Muhammedî surete, yani teşbihe işarettir. Risalet, Hâ ile Mîm’in birleşmesidir. Aynı şekilde, “Ahad” ismi, Zât’ın eşsiz, benzersiz birliğini, yani tenzihini ifade eder. “Ahmed” ise, o Ahad olan Zât’ı en çok hamdeden ve O’nun tecellîsi olan beşerî surettir ki bu da teşbihtir. Vahyin gelmesi (yûhâ ileyye) tenzih, peygamberin insan olması (ene beşerun misliküm) teşbihtir. Risalet, işte bu iki kutbu birleştiren ve böylece Tevhid’i tamamlayan makamdır.

Bu zıtların birliği, peygamberin vasıflarında da görülür. O, hem “Beşîr”dir (müjdeleyici), hem de “Nezîr”dir (uyarıcı).

Burada risâlet mertebesinin iki önemli vasfı Beşir-müjdelemek, nezir-uyarma, korkutma özelliği vurgulanmaktadır. Bu iki İlâhi vasıf, birbirinin zıddı gibi görünüyor ise de zıt lar değil, birbirinin mükabili, ve delili gibidir.

Müjdelemek rahmetin, uyarmak ise şefkatin bir tecellîsidir. Biri cemâlin, diğeri celâlin yansımasıdır. Risalet makamı, bu iki tecellîyi de kendinde toplar. Çünkü kâmil rehber, sâliki hem cennetin güzellikleriyle şevklendirir hem de yolun tehlikelerine karşı şefkatle uyarır.

Ümmetlerin İsti'dadına Göre Risalet ve Hatm-i Nübüvvet

Cenâb-ı Hakk, her kavme, her ümmete kendi kabiliyet ve anlayış seviyesine uygun bir peygamber ve bir şeriat göndermiştir. Bu, O’nun sonsuz hikmetinin ve adaletinin bir gereğidir. İlâhî mesaj, tohum gibidir; her toprağa aynı tohum ekilmez. Toprağın isti’dadı, yani kabiliyeti ne ise, ona uygun tohum verilir. Terzi Baba Hazretleri, Füsûs şerhlerinden aktararak bu nazik noktayı şöyle aydınlatır:

Ve her bir resul ancak ümmetinin kâbiliyyeti ve isti'dâdlarının talebi üzerine irsal olundu. Onların istidatları hakim oldu, peygamber de mahkum oldu. Binâenaleyh resûlün onlara teklifi ancak kendilerinin isti'dâdlarının genişliği derecesinde vâki' olur.

Bu, peygamberin eksik olduğu anlamına gelmez. Bilakis, hekimin hastanın durumuna göre ilaç vermesi gibi, peygamber de ümmetinin ruhî ve aklî yapısına en uygun mesajı getirir. Bu yüzden her peygamber, kendi mertebesinde ve kendi ümmetine göre tam bir kemâl üzeredir. Onlara noksanlık isnat edilemez.

Peygamberlik neden Hz. Muhammed (s.a.v.) ile sona ermiştir? Çünkü O’nun getirdiği mesaj ve temsil ettiği hakikat, artık belli bir kavmin veya belli bir zamanın isti’dadına mahsus değildir. O, Hakikat-i Muhammediyye’nin, yani küllî hakikatin en kâmil ve en son zuhûrudur. Kur’ân-ı Kerîm, kıyamete kadar gelecek bütün insanlığın her türlü ihtiyacına cevap verecek bir genişliktedir. Kemâl O’nunla tamamlanmıştır.

Peygamberlik zâhiren kesildi, yeni bir hüküm gelmeyeceğinden, gelmesine de gerek olmadığından, bütün kemâlât Kur’ân-ı Kerîm de peygamberimiz ile birlikte, sünnetleriyle şahsi yaşantısıyla zuhura çıktığından ve bunun üstüne daha başka bir makam olmadığından... başka bir İlâhî ma’nâda Allah’ın nebisi ve rasûlü Peygamberi yoktur...

Ancak bu, ilâhî rehberliğin tamamen kesildiği anlamına gelmez. Terzi Baba Hazretleri, burada çok ince bir sırrı aralar: Yeni bir şeriat getiren “Allah’ın Resûlü” devri bitmiştir, ama mevcut şeriatın ve hakikatin bâtınî sırlarını açan, insanları irşad eden “Peygamber’in resûlleri” devri kıyamete kadar devam edecektir.

Ancak risâlet devam etmektedir. Peki, bu nasıl oluyor? . Daha evvelki rasûller, Allah’ın rasûlleri, Allah’ın peygamberleri idi. Peygamber efendimizden sonra devam eden, devam edecek olan, peygamberimizin rasûlleridir, risâlet vardır, ama devam eden Allah’ın değil, peygamberinin rasûlleridir. İşte bunlar da İnsân-ı kâmillerdir.

Bu İnsân-ı Kâmiller, yani velîler ve mürşidler, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) vârisleridir. Onlar yeni bir din getirmezler; Muhammedî nuru kendi asırlarında tazeleyen, Kur’ân ve Sünnet deryasından yeni inciler çıkaran, insanları kendi hakikatlerine uyandıran manevî elçilerdir. Bu yüzden Risalet, tarihsel bir olay olup bitmemiştir; o, her devirde İnsân-ı Kâmil’in şahsında yaşayan, nefes alan, yol gösteren bir hakikattir.

Terzibaba Geleneğinde Risalet'in Yaşanması

Risalet, Cenâb-ı Hakk'ın elçileriyle kullarına gönderdiği kutlu mesaj, sadece kitaplarda yazan, tarihin belli bir döneminde olup bitmiş bir hadise olarak görmek, hakikatin kabuğunda kalmaktır. Risalet, donmuş bir bilgi değil, her an taze, her an canlı bir tecellîdir. O, Seyr-i sülûk (mânevî yolculuk) denilen bu kutlu yolda, bir Mürşid-i kâmil'in (kemale ermiş rehber) elinden tutan sâlikin (yolcu) bizzat kendi kalbinde, kendi hayatında yaşadığı, tecrübe ettiği bir diriliştir.

Risalet, Medine-i Münevvere'nin sokaklarında kalmış bir hatıra değildir. O, o mübarek beldeye sinen "Mertebe-i Muhammedi" ve "Mertebe-i Risalet"in kokusu gibi, bugün de mürşidin sohbet halkasında, sâlikin zikrinde, tefekküründe ve edebiyle oturuşunda tütmeye devam eder.

O'na bu makamdan başka bir yerde bu kadar yakın olma imkânımız yoktur. Bu makam "Kelime-i Risalet" makamı idi. Bu makamın sahibi ve âlemlerin sultanı Resulullah (s.a.v.) uzun süre buralarda yaşamış, gezmiş dolaşmış, ruhanî tesirleri ve kokusu, nefesi, nefhası hep buralara sinmiş ve neticede madde âleminde burada sonsuzluğa emanet edilmişti. O'na bu makamdan başka bir yerde bu kadar yakın olma imkânımız yoktur. Bunları düşünerek ve vaktimin darlığını da göz önünde tutarak oradaki günlerimi en iyi şekilde değerlendirmeye çalıştım. Nihayet burada günlerimiz doldu, gelecek sayfalarda okuyacağınız satırlar oluştuktan sonra onları da yanıma alarak muhabbet ve özlem dolu olarak, "Mertebe-i Muhammedi" ve "Mertebe-i Risalet"ten ayrılmak zorunda kaldık, ama yükümüz muhabbet ve marifet ile doluydu.

Bu "muhabbet ve marifet" yükünün nasıl taşındığını, Risalet hakikatinin bir sâlikin hayatında nasıl ete kemiğe büründüğünü, nasıl canlı bir tecrübeye dönüştüğünü Terzibaba Hazretleri'nin irfan sofrasından nasibimiz kadar tatmaya çalışacağız.

Mürşid-i Kâmil: Yaşayan Risalet Kapısı

Peygamber Efendimiz (s.a.v.), "Âlimler peygamberlerin vârisleridir" buyurur. Bu vârislik, kuru bir bilgi aktarımı değildir. Bu, hâlin, sırrın ve nurun devridir. Risalet, Peygamberimizle son bulmuş bir görev olsa da, onun getirdiği hakikatleri insanlara ulaştırma, kalplere işleme vazifesi, "resulün resulleri" olan mürşid-i kâmiller eliyle devam eder. Onlar, zamanın İsa'sının, zamanın Musa'sının habercileridir; Hakikat-i Muhammediyye'nin kendi devirlerindeki zuhur mahalleridir.

İsa’nın resulları geldiler. İsa’nın varlığını iletici, sonraki nesillere aktarıcı aracılar risalet mertebesi olarak. Her peygamberin kendisinden sonraki habercileri onun resulleridir.

Bu sebeple, mürşide itaat, şahsına değil, taşıdığı o emanete, temsil ettiği Risalet mertebesinedir. Kur'ân-ı Kerîm'in hükmü kesindir:

مَنْ يُطِعِ الرَّسُولَ فَقَدْ أَطَاعَ اللَّهَ ( Men yutiirrasûle fekad etaellahu) 4/80. ” Her kim Peygambere itaat ederse muhakkak Allah Teâlâ'ya itaat etmiş olur.”

Bu âyetin sırrı, mürşid-mürid ilişkisinde tecellî eder. Sâlik, mürşidine el verip biat ettiğinde, zâhirde bir insanın elini tutar. Ama hakikatte, o el, bir silsile ile Resûlullah'a ve onun eliyle de bizzat Cenâb-ı Hakk'a uzanır. O anda üç el birleşir: en üstte Ulûhiyyet'in kudret eli, ortada o kudreti taşıyan Risalet'in şefkat eli ve altta o şefkate teslim olan abdiyyetin (kulluk) edep eli.

0 anda “yedullahi fevka eydihim” (48/10) “Allah’ın eli onların ellerinin üstündedir” hükmü ile orada üç makam eli toplanmıştır. Birincisi , üstte olan Ulûhiyyet elidir. İkincisi , tutulan risâlet elidir. Üçüncüsü ise, tutan abdiyyet elidir. İşte böylece ellerde remzedilen (99) “Esmâü-l Hüsna” Hakk mertebesinden, Risâlet mertebesine, oradan da abdiyyet mertebesine olan nüzülü başlamış olmaktadır.

Mürşid, bu Risalet vazifesini iki kanatla yerine getirir. O, hem beşîrdir, müjdeleyicidir; hem de nezîrdir, uyarıcıdır. Bu, peygamberlerin ortak vasfıdır. Mürşid, sâliki cennet nimetleriyle, Hakk'ın vuslatıyla müjdelerken; aynı zamanda nefsin tehlikelerine, gafletin karanlığına karşı da uyarır. Onun sohbeti, bakışı, hatta sükûtu bile bu iki tecellî arasında seyreder. Huzurunda oturan, hem bir rahmet melteminin serinliğini hisseder hem de nefsini titreten bir heybetin farkına varır.

Zat mertebesi, risâlet mertebesinin vasıflarını izah ediyor. Burada da şifre saysı 53 ile İnsân-ı kâmilin halka rahmet oluşu, Beşir ve nezir olan iki vasfı bildirilmektedir. Yine insanların çoğunluğu ondaki bu İlâhi vasıfları bilmekten gafil olduğu da hatırlatılmaktadır. Netice itibarıyla onun bizlere verdiği müjdeler, kişiyi beden kalıplarının dar ufuklarından kurtarıp, ruhani âlemlerden getirip sunduğu haberlerdir.

Bu müjdeler ve uyarılar, sâlikin yolunu aydınlatan iki fener gibidir. Biri onu ileriye çeker, diğeri ise uçurumlardan korur. Risaletin yaşanması, bu iki kanat altında, bir mürşidin rehberliğinde yapılan bir yolculuktur.

Sâlikin Kalbinde Risaletin Dirilişi: Nefes-i Rahmânî ve Yakîn Mertebeleri

Risaletin en temel mesajı Tevhid'dir; yani Hakk'ın birliğini bilmek ve yaşamaktır. Ancak bu bilgi, sâlikin kalbine nasıl iner? Nefsaniyetin, cehaletin ve benliğin "ölüsü" nasıl dirilir? Bakara Sûresi'ndeki kıssa, bu sırra açılan bir kapıdır. İsrailoğullarından bir bakara (sığır) kesmeleri istenir ve o kesilen hayvanın bir parçasıyla bir maktule vurulunca, maktul dirilip katilini haber verir. Bu kıssa, zâhirde bir mucizedir. Bâtında ise seyr-i sülûkun ta kendisidir.

"Bakara", sâlikin kurban etmesi gereken hayvânî nefsidir. O nefis, mürşidin "Bismillahi Allahu Ekber" diyen irfan bıçağıyla kesilince, yani sâlik benliğinden vazgeçince, ortaya bir "parça" çıkar. İşte o parça, mürşidin kâmil aklı, gönül dili, yani ona Hakk'tan gelen Nefes-i Rahmânî'dir (Rahmân'ın Nefesi). Bu nefes, cehaletiyle "ölü" hükmünde olan bir başka sâlikin kalbine dokunduğunda, o kalp dirilir.

bir Gönül ehlinin Aklı Şerifi ve Gönül dili ile nefsaniyetinden ve beşeriyetinden öldürülmüş bir ben-i Âdem’e (Sırrı Âdem’ine) dokundurulduğunda, Nefesi Rahmani ile hayatlanarak Alıcı-Verici Nefesle Rububiyyet ve Kudret sırlarının yaşantılarında açığa çıkardığı kendilerindeki meknuz bulunan halifetullah / risâlet sırrı idrakine ve zevkine erdirilen sâlikler / gönül evlâtları.

Bu diriliş, sâlikin kendi içindeki "risâlet sırrı"nı keşfetmesidir. Cenâb-ı Hakk, bizlere şah damarımızdan daha yakındır ve O'nun elçisinin getirdiği mesaj, bizim hakikatimizde zaten mevcuttur. Terzibaba Hazretleri'nin buyurduğu gibi:

Size nefsinizden bir risalet geldi, rasul geldi... bir de öz olarak bi zatihi her birerlerimize o hakikat-ı Muhammediye nefsinizden geldi. Yani ayan-ı sabiteler olarak içimizde mevcut zaten içimizde var, ama o kilidi dışarıdan açıpta içerisi ile dışarısını yani Kur’an-ı Kerim ile insan-ı Kamil’i buluşturmak gerekiyor, bizim içimizde Kur’an-ı Kerim mevcut fakat okuyacak bir insan gerekiyor.

Bu buluşma, bu diriliş, üç mertebede gerçekleşir: İlm'el Yakîn (bilgi seviyesinde kesinlik), Ayn'el Yakîn (görerek, müşahede ederek kesinlik) ve Hakk'el Yakîn (yaşayarak, bizzat o olarak kesinlik).

  1. İlm'el Yakîn: Sâlikin yolun başındaki halidir. Mürşidinden dinler, kitaplardan okur. Risaletin hakikatlerini akıl ve nakil yoluyla öğrenir. Bu, uykulu bir seydir, rüyalarla, işaretlerle yolunu bulmaya çalışır. Nefsânî benliğini tanımaya başlar.
  2. Ayn'el Yakîn: Sâlikin kalbi nurlanmaya, mânevî müşahedelere açılmaya başlar. Artık sadece bilmez, görmeye de başlar. Risaletin anlattığı hakikatlerin kevnî (kevnî) tecellîlerini fark eder. Bu, "Risâlet seyri"dir; sâlik, izâfi benliğini, yani Hakk'ın isimleriyle isimlendiği varlığını tanır.
  3. Hakk'el Yakîn: Bilgi ve müşahede, yerini yaşantıya bırakır. Sâlik, o hakikat olur. "Nefsini bilen Rabbini bilir" sırrına erer. Artık "ben" demez, "sen" demez; her şeyin tek bir Vücûd'un farklı tecellîleri olduğunu zevk eder. Bu, ilâhî benliği tanıma ve yaşama seyrîdir.

Bu üç mertebe, Risaletin getirdiği ilmin, teoriden pratiğe, bilgiden hâle dönüşme sürecidir. Tıpkı Hz. Musa'nın kavminin hazır olmadığı için bildiremediği o iki nur levhanın hakikatlerinin, Ümmet-i Muhammed'e bu üç yakîn mertebesiyle yaşama imkânı olarak sunulması gibi.

Ancak Muhammediyet mertebesi diğer tüm mertebelerin kaynağı ve ekmeli olması hasebiyle, C.Hakk zat mertebesindeki Kûr’ân-ı Kerîm’le Ümmeti Muhammed’e risâletin üç boyutluluğu yönünden kullarına bildirmesi ile bu 2 nûr levh’deki Rububiyyet ve Kudret hakikatleri ilm’el yakiyn, ayn’el yakiyn ve Hakk’al yakiyn olarak yaşama geçirilebildi.

Edep, Tefekkür ve Zuhûrât: Risalet Hakikatinin Tecrübesi

Sâlik bu yolda nasıl yürür, bu mertebeleri nasıl geçer? Cevap tek kelimedir: Edep. Risaletin yaşanması, her şeyden önce bir edep talimidir. Hucurat Sûresi'nde buyrulduğu gibi, Allah Resûlü'nün yanında seslerini kısanlar, kalpleri takva için imtihan edilmiş kimselerdir.

إِنَّ الَّذِينَ يَغُضُّونَ أَصْوَاتَهُمْ عِندَ رَسُولِ اللَّهِ أُوْلَئِكَ الَّذِينَ امْتَحَنَ اللَّهُ قُلُوبَهُمْ لِلتَّقْوَى ... “Gerçekten Allah’ın Peygamberi yanında seslerini kısanlara, bunlar o kimselerdir ki, Allah kalplerini takva için imtihan etmiştir...”

Bu "sesi kısma", sadece fiziksel bir eylem değildir. Mürşidin huzurunda, ki o "Risâlet makamı"dır, kendi benliğinin, aklının, itirazının sesini kısmaktır. Kendi varlığını bir kenara bırakıp tam bir teslimiyetle dinlemektir. Sesi çıkanın, hâlâ bir "ben" iddiası vardır. Sesi kesilen ise, Hakk'ın sesini duymaya başlar. Çünkü bilir ki âlemde tek bir ses vardır, o da "Hakikat-i Muhammedi"nin sesidir.

Bu edep ve teslimiyet hali içinde sâlikin kalbi, ilâhî tecellîlere bir ayna olur. Artık Risalet, ona sadece sohbetlerde değil, rüyalarında, zuhûrât denilen mânevî açılımlarında da konuşmaya başlar. Bir gönül dostumuzun gördüğü şu zuhûrât ne kadar manidardır:

Efendi Babam ile masanın üzerine beyaz kahve fincanları ters çeviriyoruz. Efendi Babam fincanı kaldırdığında içinde ki suyun risâlet mührü oluşturduğu görülüyor. Fakir de fincanı kaldırınca içindeki su masa üstünde risâlet mührü oluşturuyor.

Gündelik bir eylem, bir kahve fincanı, Risalet hakikatinin bir tecellî alanına dönüşür. Bu, yolun sâlikle nasıl konuştuğunun, en basit şeylerin içinde en derin sırların nasıl saklı olduğunun bir misalidir. Sâlik, bu dili okumayı öğrendikçe, her şeyin ona Risalet'i anlattığını fark eder.

Bu yolculuk, iki duygu arasında dengede yürümektir: havf ve recâ. Yani Allah'ın celâlinden korkmak ve cemâlinden umut etmek. Zümer Sûresi'nde bu hâl ne güzel anlatılır: "Âhiretten korkan ve Rabbinin rahmetini uman..." Sadece korkuya kapılan ümitsizliğe, sadece umuda kapılan ise gevşekliğe düşer. İrfan ehli ise, bu iki kanatla uçar. Bu denge, Risaletin getirdiği Muhammedî mîzanın sâlikin hayatındaki yansımasıdır.

Sâlik, bu yolculukta Kur'ân'ı hakiki manasıyla okumayı öğrenir. Kur'ân okumak, sadece harfleri telaffuz etmek değildir. O'nun Zât, Sıfat, Esmâ ve Ef'âl mertebelerinden olan nüzûlünü bilerek, her bir âyetin hangi mertebeden konuştuğunu idrak ederek okumaktır.

İşte gerçek Kûr’ân okumak ancak bu mertebeleri bilip değerlendirmekle mümkün olabilecektir Aksi halde bütün mertebeler Ef’âl, mertebesinden değerlendirileceğinden gerçek mânâ da diğer mertebelere nüfüz edilemeyeceğinden Kelâm-ı İlâhî’den gereği gibi fayda sağlanamayacağı da aşikâdır.

Bu idrake varan sâlik için Risalet, artık dışarıdan gelen bir haber değil, kendi varlığının en derin hakikatidir. Mürşidin eliyle tutuştuğu o biat ateşi, kalbindeki bütün putları yakmış; Nefes-i Rahmânî ile dirilen ruhu, "Sizdeki Rasûl" sırrına ermiştir. Yol, yolcu, menzil bir olmuştur. Risalet'in Terzibaba geleneğinde yaşanması, bu kutlu bir'liğe yapılan seferin hikâyesidir.

Füsûsu'l-Hikem'de Risalet

Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri’nin Füsûsu'l-Hikem deryasında, risalet bahsi bir okyanus gibi serilir. Şeyh-i Ekber, risaleti ve nübüvveti, Vücûd-ı Mutlak’ın kendi kemâlâtını seyretmek için yaptığı tenezzülâtın, yani mertebe mertebe inişinin en şerefli tecellîlerinden biri olarak anlatır. O’nun nazarında risalet, kulun çalışıp çabalayarak elde edebileceği bir makam değildir. Tamamen ilahi bir seçim, bir lütuf, bir bağıştır.

Bu hakikati anlamanın ilk adımı, nübüvvetin kesbî (çalışmayla kazanılan) değil, vehbî (Allah vergisi) olduğunu idrak etmektir. Cenâb-ı Hakk, peygamberlik ve elçilik vazifesini, kimin o yüke tahammül edebileceğini ezelî ilminde bilerek, dilediği kuluna bir karşılık beklemeden bahşeder. Bu, O’nun “Vehhâb” isminin bir tecellîsidir. Kelime-i Dâvûdiyye’de bu sır şöyle aralanır:

Ma'lûm olsun ki, vaktâki nübüvvet ve risâlet ihtisâs-ı ilâhî oldu, onlarda ya'ni nübüvvet-i teşrî'de iktisâbdan bir şey yoktur. Allah Teâlâ'nın onlara olan atâyâsı, bu kabîlden mevâhib oldu ki cezâ değildir; ve onun üzerine onlardan ceza taleb etmez. Binâenaleyh onun onlara i'tâsı in'âm ve ifdâl tarîki üzeredir.

Mesele bir alışveriş değildir. Hakk, lütfunu verirken bir karşılık talep etmez. Peygamberlerin yaptıkları ibadetler, çektikleri çileler, bu ilahi lütfun bir bedeli değil, o lütfun kendilerinde tecellî eden abdiyet (kulluk) sırrının bir gereğidir. Onlar, bu ihsan karşısında şükürlerini ve kulluklarını en kâmil surette izhar ederler. Cenâb-ı Hakk’ın Kur’an-ı Kerim’de peygamberlerine olan lütuflarını “vehebnâ” (biz vehb ettik, bağışladık) fiiliyle zikretmesi de bu inceliğe işarettir:

Böyle olunca "Biz ona İshak ve Ya'kūb'u vehb ettik” (En'âm, 6/84) dedi, ya'ni İbrâhîm Halîl (a.s.)a. Ve Eyyüb hakkında "Biz ona ehlini ve onlarla beraber onların mislini vehb ettik" (Sâd, 38/42) dedi. Ve Mûsâ hakkında dahi "Biz ona rahmetimizden birâderi Hârûn'u nebî olarak bahşettik" (Meryem, 19/53) dedi; emsâline varıncaya kadar. İmdi onları evvelen tevellî eden isim, ahvâllerinin umûmunda veyâhud ekserinde, onları âhiren dahi tevellî eder, hâlbuki o isim, onun Vehhab isminden gayrı değildir.

Risalet ve nübüvvet, Hakk’ın Vehhâb isminin gölgesinde zuhûr eden, kulun kendi gayretiyle tırmanacağı bir merdiven değil, Hakk’ın kulunu kendi katına çektiği bir rahmet tecellîsidir.

Velâyet: Nübüvvetin Bâtını ve Kaynağı

Şeyh-i Ekber Hazretleri’nin risalet anlayışında kilit bir kapıyı aralayan bahislerden biri, velâyet ile nübüvvet arasındaki ilişkidir. O’na göre velâyet, yani velilik, Hakk’a yakınlık ve O’nunla olma hali, nübüvvetin ve risaletin bâtını, yani iç yüzü ve asıl kaynağıdır. Nübüvvet-i teşrî, yani şeriat getiren peygamberlik, Hz. Muhammed (s.a.v.) ile son bulmuştur, mühürlenmiştir. Risalet de öyledir. Fakat velâyet, Hakk var oldukça ve âlemde insan var oldukça asla kesilmeyecek olan bir feyiz pınarıdır.

Her nebî ve her resûl, aynı zamanda bir velîdir. Hatta onların peygamberlikleri, velâyetlerinden kaynaklanır. Velâyet, onların Hakk’tan doğrudan aldıkları ilmin ve feyzin membaıdır. Risalet ise, bu membaadan aldıkları ilahi hakikatleri, insanlara ulaştırmak için büründükleri bir vazifedir. Bu yüzden velâyet, nübüvvetten daha genel ve kuşatıcıdır. Kelime-i Şîsiyye’de bu hakikat şöyle ifade edilir:

Hattâ muhakkak, rusül o ilmi ne zaman görseler, ancak hâtem-i velâyet mişkâtından görürler. Zîrâ vasf-ı risâlet men'eder. Fakat hâtem-i rusülün bâtını, hâtem-i evliyâ sûretinde zâhir olduğu vakit, bu ilmi izhar eder.

Peygamberler dahi, resûl olma vasıflarıyla değil, velî olma cihetleriyle o en derin ilahi sırları müşahede ederler. Risalet vazifesi, tebliği gerektirir ve tebliğ edilecek olan şey, ümmetin anlayış seviyesine ve ihtiyacına göre sınırlıdır. Bu yüzden resûl, velâyet yönüyle bildiği her sırrı ifşa etmez. Risalet vasfı, buna bir perdedir. Ancak velâyet, perdesiz bir biliştir. Bütün peygamberler, velâyetleri cihetiyle ilimlerini tek bir kaynaktan, Hakikat-i Muhammediyye’nin bâtını olan Hâtemü’l-Evliyâ (Velilerin Mührü) mişkâtından, yani kandilinden alırlar.

Hâtem-i rusül (Resullerin Sonuncusu) kendisi, zikredilen ilmi, Hâtem-i evliyâ olan kendi bâtınından alır; ve resûllerin hepsi, velayetleri (velilikleri) cihetinden, Hâtem-i rusül'den alırlar. Velâkin gerek Hâtem-i rusül ve gerek diğer resuller bu ilmi izhâr etmezler. Zirâ risâlet (peygamberlik) vasfı buna engel olur.

Risalet zâhir, velâyet bâtındır. Risalet kesintiye uğrar, velâyet süreklidir. Risalet sınırlı bir tebliği gerektirir, velâyet sınırsız bir ilimdir.

Risalet İlminin Sınırı ve Zevkî Bilginin Üstünlüğü

Mademki risalet, bir tebliğ görevidir, o halde bu tebliğin muhatabı olan ümmetin durumu, getirilen mesajın mahiyetini ve miktarını belirler. Her peygamber, kendi ümmetinin isti'dâd ve kabiliyetine, yani onların alabilme kapasitesine göre bir şeriat ve ilimle gönderilmiştir. Ne bir eksik, ne bir fazla. Bu, Hakk’ın adaletinin ve hikmetinin bir gereğidir. Kelime-i Üzeyriyye’de bu durum çok net bir şekilde açıklanır:

Ma'lûm olsun ki, rusül (salavâtullâhi aleyhim), evliyâ ve ârifîn oldukları haysiyetle değil, rusül oldukları haysiyetle, ümmetlerinin bulundukları hâl merâtibi üzeredir. Binâenaleyh rusül indinde, irsâl olundukları ilimden, ancak ümmetlerinin bila-ziyâde ve lâ-noksan muhtâc oldukları şey kadar vardır.

Bu, bir peygamberin ilminin o kadarla sınırlı olduğu anlamına gelmez. Bu, onun risalet ilminin, yani tebliğle yükümlü olduğu ilmin sınırıdır. Velâyet cihetiyle onun ilmi, ümmetinin isti’dadından çok daha geniştir. Bu yüzden peygamberler arasında da bir fazilet ve üstünlük sıralaması vardır. Bir ümmetin kabiliyeti ne kadar yüksekse, onlara gönderilen peygamberin risalet ilmi de o derece yüksek olur. Nitekim Cenâb-ı Hakk, “Bu resûllerin bazısını bazısı üzerine üstün kıldık” (Bakara, 2/253) buyurur.

Bu noktada bir başka derin sır daha ortaya çıkar: Vahiy yoluyla gelen bilgi ile zevk (doğrudan tadarak bilme) yoluyla gelen bilgi arasındaki fark. Resûl, risaleti cihetiyle vahye tabidir. O, kendisine Cebrail (a.s.) vasıtasıyla bildirileni tebliğ eder. Fakat velâyeti cihetiyle, vasıtasız olarak, ilahi bir zevk ve rabbanî bir keşif ile hakikatlere muttali olur. Bu zevkî bilgi, vahyin bildirdiği hükümlerin ötesindeki sırları, mesela sırr-ı kader gibi, A'yân-ı Sâbite’nin halleri gibi konuları kapsar. Resûl, risalet diliyle bu sırlardan haber vermekten men edilmiştir.

Ve aynı şekilde, ancak zevk (doğrudan deneyim) ile elde edilen şeyin idrakinden haber vermek de yetersizdir. Nitekim Resûl (a.s.) ilâhî emir ile: "وَ مَا أَدْرِي مَا يُفْعَلُ بِي وَ لَا بِكُمْ إِنْ أَتَّبِعُ إِلَّا مَا يُوحَى إِلَيَّ" (Ahkâf, 46/9) [Ben Yüce Allah'ın benim ve sizin hakkınızda ne işleyeceğini bilmem; ben bana vahyolunan şey ne ise, ancak ona uyarım.] buyurdu.

Bu âyet, Resûlullah Efendimiz’in risalet makamından konuştuğunun delilidir. O, bir elçi olarak, kendisine vahyedilene harfiyen uyar. Ama bir velî olarak, kader sırrına ve ötesine, Hakk’ın ona vech-i hassıyla (özel bir yönden) bildirmesiyle vakıf olabilir. O makamda artık risalet ve nübüvvet aradan çekilir, geriye sadece Hakk ile kul arasındaki vasıtasız ilişki kalır.

Tasarruf: Risaletin Gereği, Velâyetin Edebi

Risalet ve velâyet arasındaki bir diğer önemli fark da, âlemdeki tasarruf, yani etki ve müdahale etme meselesinde ortaya çıkar. Risalet makamı, peygamberin mesajının doğruluğunu ispatlamak için, gerektiğinde mucizeler göstererek kevnî düzene tasarruf etmesini talep eder. Mucize, risaletin hüccetidir, delilidir.

Ve biz şekketmeyiz ki, getirdiği risâletin kabûlünden dolayı, muhakkak makâm-ı risâlet tasarrufu taleb eder. İmdi Allâh'ın dîni zâhir olmak için, ümmeti ve kavmi indinde musaddak olan şey üzerine zâhir olur.

Fakat velînin, yani İnsân-ı Kâmil’in durumu farklıdır. O, sürekli bir huzur halindedir. Hakk’ın huzurunda olduğunu bilen bir kul, kendi iradesiyle, kendi keyfince âlemde tasarruf etmeye kalkışmaz. Bu, padişahın huzurundaki bir vezirin, padişahın mülkünde kendi başına iş görmeye kalkması gibi bir edepsizlik olur. Ârif, eğer bir tasarrufta bulunursa, bu kendi ihtiyarıyla değil, ancak ilahi bir emir ve cebr (zorunluluk) ile olur. Şeyh-i Ekber, Şibl-i Bağdadî Hazretleri’nin “Allah bana tasarruf verdi, ben de onu nazlanarak terk ettim” sözünü tahlil ederken bu inceliği ortaya koyar:

Biz ancak onu kemâl-i ma'rifetten nâșî terkettik; zîrâ maʼrifet, ihtiyâr-ı hükmî ile tasarrufu iktizâ etmez. Binâenaleyh ârif her ne vakit himmetle âlemde tasarruf etse, ihtiyâr ile değil, emr-i ilâhî ve cebirden nâşîdir.

Resûl dahi, aslında kavmine olan şefkatinden dolayı, mucize göstermekte aşırıya gitmek istemez. Çünkü bir mucize gösterildikten sonra inkâr edenlerin üzerine inecek azap kesindir. Hüccet ne kadar kuvvetli olursa, inkârın vebali de o kadar ağırlaşır. Bu yüzden peygamber, kavminin helakine sebep olmamak için, delilin zuhurunda mübalağa etmekten kaçınır. Bu da onun şefkatinin bir başka yönüdür.

Zâtî Risalet ve Abdiyetin Üstünlüğü

Bütün bu anlatılanlar, peygamberlerin ortak vasıflarıdır. Ancak risalet bahsi, Fahri Kâinat Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa’ya (s.a.v.) gelince bambaşka bir derinlik kazanır. Diğer peygamberler, Hakk’ın belirli bir isminin veya sıfatının mazharı olarak gönderilmişlerdi. Onların risaleti, Esma ve Sıfat mertebelerinden bir tecellî idi. Hz. Musa (a.s.) Kelîmullah idi, Hz. İsa (a.s.) Rûhullah idi. Her biri, kendi Rabb-i Hâss’ı olan ismin hükmünü tebliğ etti.

Fakat Resûlullah Efendimiz’in risaleti, bir ismin veya sıfatın değil, doğrudan doğruya Zât’ın risaletidir. O, bütün isimleri kendinde toplayan “İsm-i Câmi” olan “Allah” isminin tam mazharıdır. Bu yüzden onun risaleti Zâtî bir risalettir.

Diğer resuller de resuldular ama neyin resuluydular?. Esmanın ve sıfatın resulüydüler. Zat’ın resulü değildiler. Çünkü o mertebeye ulaşmamışlardı, Cami ismi henüz kendilerinde meydana gelmemişti. İşte bakabillah mertebesinin iktizası gereği olan Zati risalet, Zati resullük, Hz. Resulullah (s.a.v.) ile meydana geldi.

Bu Zâtî risalet, O’nun getirdiği mesajın, yani Kur’an-ı Kerim’in de neden kıyamete kadar baki ve bütün zamanları ve mekânları kuşatıcı olduğunu açıklar. Çünkü Zât, sonsuzdur; Zât’ın kelamı olan Kur’an’ın manaları da sonsuzdur.

En latif sır, Abdiyet (kulluk) makamının risalet makamından daha üstün oluşudur. Bu, ilk bakışta anlaşılması güç bir Cem makamı hakikatidir. Risalet, bir görevdir; Hakk’tan halka bir elçiliktir. İçinde bir “başkası” (halk) unsuru taşır. Abdiyet ise, kulun bütün vasıflarından, görevlerinden soyunarak, vasıtasız bir şekilde sadece Hakk’a yönelmesi, O’nun mutlak varlığı karşısında kendi hiçliğini idrak etmesidir. Abdiyet, Zât’a en yakın makamdır. Kelime-i şehadette “Abduhû ve Resûlühû” (O’nun kulu ve elçisi) derken, “abd” kelimesinin “resûl”den önce gelmesi bu sırra bir işarettir.

“Abd”lık “HU”ya dayanıyor. Yani O’na yani Zat’ına yani hüviyetine dayanıyor. Yani “HU” hüviyetinin abdi-kulu ve bu kulluktaki hakikati de risaletiyle haber vermesidir. Abdiyet daha üstün. Abdiyeti de Resullüğü vasıtasıyla ortaya getirmesidir.

En büyük şeref, bir görev üstlenmek değil, hiçbir aracı olmadan, hiçbir vasıf perdesi olmadan Hakk’ın “kulu” olabilmektir. Resûlullah Efendimiz, bu abdiyetin zirvesine ulaştığı için, risalet vazifesini en kâmil surette yerine getirebilmiştir. O, önce “Abd” olmuş, sonra bu kulluğun getirdiği hakikatleri âlemlere rahmet olarak “Resûl” sıfatıyla tebliğ etmiştir.

Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği

İbn Arabî Hazretleri'nin Füsûsu'l-Hikem'i, akılların sınırda kaldığı, kalplerin ise kanatlanıp uçtuğu bir menzildir. Bu menzilde en sık rastlanan tecellî, zıt gibi görünenin aslında aynı hakikatin iki farklı yüzü olduğunu idrâk etmektir. İşte biz bu hale Cem makamı deriz. Risalet bahsini de bu sır penceresinden, yani zıtların birliği sırrından seyretmek gerekir. Zira risalet, hem Hakk’tan halka bir iniş (tenezzül), hem de halkı Hakk’a bir yükseliş (urûc) davetidir. Hem Zât’ın kelâmı, hem beşerin dilidir. Bu iki kanat olmadan uçulmaz.

Bu makamın ne denli ince bir sır olduğunu anlamak için, Fahr-i Kâinât Efendimiz’in (s.a.v.) en basit, en tabiî hadiselerdeki ma’rifetine bakmak yeterlidir. Âlemi bir kitap gibi okuyan o en büyük muallim, yağan yağmurda bizim göremediğimiz bir risalet, bir elçilik görmüştür.

Yağmur yağdığı vakit, Resûlullah ( ) Efendimiz, baîdü’l-ahd olan nefs-i nefîslerini, ya’ni taayyün-i şerîflerini, karîbü’l-ahd olan yağmura ibrâz buyurur ve yağmur isâbet etmek için mübârek başlarını açar idi. Sebebinden suâl eden ashâb-ı kirâma: “Yağmur tânelerinin ahdi Rabb’ine hadîsdir ve yenidir” buyurur idi. İmdi bu Nebiyy-i zîşânın ve bu numûne-i insânın şu ma’rifet-i billâhına bak ki, ne büyüktür ve ne yüksektir ve ne açıktır! İşte görülüyor ki, taayyün i’tibâriyle Rabb’ine kurbundan nâşî, yağmur efdal-i beşeri teshîr etti. Şu hâlde yağmur vahy ile huzûr-i risâlet-penâhîye nâzil olan resûl, ya’ni melek, gibi oldu.

Yağmur, Hakk’tan yeni ayrılmış, O’nun “Ol” emrinin tazeliğini üzerinde taşıyan bir elçidir. Efendimiz (s.a.v.), zamanla bu dünyada “eski” olmuş, “uzak ahidli” (baîdü’l-ahd) olan beşerî taayyününü, o “yeni ahidli” (hadîs-i ahd) olan yağmurun altına tutuyor. Burada küçük, büyüğü teshir ediyor. Zâhirde su damlası, hakikatte ise Hakk’a yakınlığın timsali olan yağmur, insanların en şereflisi olan Efendimiz’e tesir ediyor, O’nu kendine davet ediyor. Tıpkı bir meleğin vahiy getirmesi gibi, yağmur da kendi lisan-ı hâliyle bir risalet taşıyor: Hayatın, tazeliğin, Hakk’a yakınlığın risaletini. Efendimiz de bu mesaja icabet ederek, başını açarak o feyze, o ilâhî dokunuşa kendini teslim ediyor. Bu, kevnî âyetlerdeki risaleti okuma sanatıdır.

Bu sır, sadece yağmurda değil, her “yeni” olanda, her “küçük” olanda gizlidir. Zira Hakk’a yakın olan, uzak olanı kendine çeker.

Çünkü çocuk Rabb'ine hadîs-i ahddir (yeni ahit), çünkü yeni olmuştur. Halbuki büyük daha uzaktır. Böyle olunca, Yüce Allah'a en yakın olan, Yüce Allah'tan en uzak olanı kendine bağlar. Bunun bu âlemdeki örneği açıktır. Maddi hükümdarların yakın adamları, o padişaha olan yakınlıklarından dolayı padişahın daha uzak olan adamlarını kendilerini bağlarlar.

Çocuk da yağmur gibi Rabbine ahdi yeni olandır. Masumiyetiyle, saflığıyla Hakk’a daha yakındır. Bu yüzden koca bir devlet adamı, bir âlim, bir padişah, bir çocuğun yanında kendi riyasetini, büyüklüğünü bırakır, onunla çocuklaşır. Bu, çocuğun küçüklüğünden değil, Hakk’a yakınlığının büyüklüğündendir. Risalet sırrı da böyledir. Peygamber, ümmetinin içinde bir çocuk saflığıyla Hakk’a en yakın olan olduğu için, en büyükleri dahi onun manevî tesiri altına girer. Yağmurun ve çocuğun risaleti, bize bu tanzih-teşbih dengesini öğretir: Her şeyde Hakk’ın bir mesajını, bir davetini görmek ama aynı zamanda her şeyin kendi mertebesinin hakkını vermek.

Risaletin bir diğer Cem makamı tecellîsi, kudret ile abdiyetin (kulluğun) birliğinde zuhûr eder. Peygamberler, kendilerine verilen ilâhî kudreti saltanat ve hükümranlık için değil, Hakk’ın muradını yerine getirmek için kullanırlar. Hatta bazen en büyük kudret, o kudreti kullanmaktan imtina etmektir. Bu, en yüksek edeb mertebesidir. Efendimiz’in (s.a.v.) bir ifritle olan hadisesi, bu sırrın en güzel misalidir.

Demek ki Allah Teâlâ Fahr-i âlem Efendimiz'e, İfrît'te tasarruf için kudret verdiği halde, Habîb-i edîb-i Kibriya Efendimiz, mahzâ Sü­leyman (a.s.)a ihsan edilmiş olan bu nevi' tasarrufta iştirakten edebli davranarak çekinme ve sakınmak buyurdular. Ve edebe riâyetten nâşî, cenâb-i Süleyman üzerine galebe edip tasarrufla zahir olmadılar. Yani Süleyman’dan daha üstün bir hale çıkmak istemediler.

Kudret elindedir. O ifriti yakalayıp Medine sokaklarında çocukların oyuncağı yapma gücü kendisine verilmiştir. Ama O, kardeşi Süleyman Peygamber’in duasına ve ona bahşedilen o has mülke hürmeten bu tasarruftan geri duruyor. Bu bir acziyet değil, kemâlâtın zirvesidir. Kudret ile edebi, saltanat ile tevazuyu kendi şahsında birleştirmektir. Risalet, sadece hükmetmek değil, aynı zamanda her peygamberin kendi makamına ve mertebesine hürmet göstermeyi de öğreten bir ahlâk mektebidir. Zıt gibi görünen kudret ve feragat, Efendimiz’in şahsında en kâmil şekilde birleşmiştir.

Sâlik bu risalet hakikatinden nasıl pay alır? Bu ilâhî mesaj, onun kalbine nasıl ulaşır? Cevap yine bir zıtların birliğinde gizlidir: Zâhirdeki kelâm ile bâtındaki huzurun birleşmesinde. Kur’an okumak, risaletin en temel tecrübesidir. Ama kalp dağınık, fikir başka yerlerde ise, o okuma sadece dudakların bir hareketi olarak kalır.

Fakat lisânen Kur'ân okuyup da, fikren dış alem ile meşgul olursa, fikrini cem' ve kalbini Hak canibine imâle edinceye kadar, o kimseye sükût etmek evlâ olur. Yani kendini toparlayıncaya kadar Kur’an okumaması kendine daha faydalı olur, Kur'ân okuyucusu, kelâm-ı Hakk'ın tercümanıdır; Allah’ın tercümanı oluyorsun, yanlış tercüme ettiğin zaman yanlış bilgi veriyorsun tercümanlık olmuyor...

Kur’an okuyan, Hakk’ın tercümanı olur. Tercüman, ne söylediğini bilmeli, kalbiyle ve aklıyla o kelâmın içinde olmalıdır. Aksi halde yapılan tercüme değil, tahrif olur. Ashâb-ı Kirâm’ın Kur’an’ı “yemesi”, yani onu varlıklarına katması, bu sırrı anladıkları içindir. Risaletin mesajı, kalbin huzur ve cem’iyet tabağında sunulmadıkça hazmedilemez. Zâhirdeki okuma ile bâtındaki tefekkür birleştiğinde, o kelâm sâlikin kanına, canına karışır ve onu dönüştürür.

Bu hâli yakalamak için sâlikin kalbi, mürşid-i kâmilin dilinden dökülen her sözü, risalet nurunun bir yansıması olarak görmelidir. O sözü dinlemenin de bir edebi, bir usûlü vardır.

İsrafil gibi dinleyici ol her an, yani insan-ı kamilin sözünü elinde sur ile kıyametin zamanını emrini nasıl dinliyormuş gibi sen de dinle. İnsan-ı kamilin Haktan gelen sözlerini öyle dinle ki İsrafil’in dinlediği gibi dinle. Sen onların layık olduğu vazifeyi edebi yerine getirmedikçe onların risaletlerinden nasıl fayda sağlarsın.

İsrafil’in (a.s.) bekleyişi muazzam bir haldir. Ne bir an önce olsun diye acele eder, ne de bir an gecikirse diye endişelenir. Bütün varlığıyla kulağı sadece gelecek emirdedir. Sâlikin kalbi de mürşidinin karşısında böyle olmalıdır. Kendi aklını, fikrini, ön yargılarını bir kenara bırakıp, tam bir boşluk ve teslimiyetle dinlemelidir. O zaman mürşidin sözü, sadece bir bilgi değil, kalbe hayat veren, ruhu dirilten bir “nefhâ” olur. Bekleyişin sükûneti ile emrin coşkusu, bu dinleme makamında birleşir.

Bu ilimlerin, bu sırların kaynağı nedir? Peygamberler dahi bu derinlikli bilgileri hangi kaynaktan alırlar? Füsûs bize öğretir ki, risalet ve nübüvvet bir gün sona erse de, velâyet asla son bulmaz. Ve bütün peygamberler, peygamberlik yönleriyle değil, velîlik yönleriyle en derin ilimleri alırlar. Bu ilimlerin menbaı ise tek bir mişkât, tek bir kandildir: Hâtem-i Evliyâ.

Hattâ muhakkak, rusül o ilmi ne zaman görseler, ancak hâtem-i velâ- yet mişkâtından görürler. Zîrâ risâlet ve nübüvvet, ya'ni nübüvvet-i teşrî' ve risâlet-i teşrî' munkatı'dırlar. Velâyet ise ebeden munkatı' olmaz. Mürseller evliyâ olduklarından dolayı zikrettiğimiz ilmi ancak hâtem-i evliyâ mişkâtından görürler.

Bu, zaman ve mekân algımızı altüst eden bir hakikattir. Geçmiş peygamberler, “son” olan bir mühürden ilim alırlar. Çünkü burada zâhirî kronolojiden değil, bâtınî mertebelerden bahsediyoruz. Velâyet, nübüvvetin iç yüzü, hakikatidir. Risalet, belirli bir kavme, belirli bir zamanda gelen, şeriat getiren bir görevdir; bu yüzden zamanla sınırlıdır ve son bulmuştur. Ama velâyet, Hakk ile olan o bâtınî, ezelî ve ebedî bağdır. Her nebi, aynı zamanda bir velîdir ve velîlik cihetiyle aldığı ilim, risaletinin çok ötesindedir. İşte bu velâyet ilminin tamamının tecellî ettiği, bütün velâyet nurlarının toplandığı kaynak, Hâtem-i Evliyâ’nın nuru, yani Hakikat-i Muhammediyye’nin velâyet veçhesidir. Bütün peygamberler, kendi zamanlarında, kendi şeriatlarını tebliğ ederken bile, bâtınlarındaki velâyet kanalıyla bu ortak ve tek kaynaktan beslenirler. Bu, bütün risaletlerin tek bir hakikatte birleştiği en büyük Cem makamıdır.

Son olarak, bu zıtların birliği hikmetini, Musa (a.s.) ile Hızır (a.s.) kıssasında zirvede görürüz. Biri Zâhir isminin tecellîsi olan bir Resûl, diğeri Bâtın isminin tecellîsi olan bir velî. Görünüşte bir anlaşmazlık, bir ayrılık vardır. Ama hakikatte, her ikisi de kendi makamının edebini en kâmil şekilde yerine getirmektedir.

Ve Hz. Hızır'ın ilimdeki kemâli de budur ki: Cenâb-ı Hızır, resul olan Mûsâ (a.s.)ın rütbesini ve risâletin kadrini ve resulün getirdiği şeyi alıp nehy ettiği şeyden ictinâb lâzım geldiğini bilir idi. Binâenaleyh Mûsâ (a.s.) ona "Eğer bundan sonra sana bir şeyden sorarsam bana musâhib olma!" ... dediği için, cenâb-ı Hızır mahzâ bir resûl-i zîşânın emrine tebean, üçüncü suâlden sonra هَذَا فِرَاقُ بَيْنِى وَبَيْنِكَ (Kehf,18/78) deyip ondan ayrıldı . Ve edeb-i risâletin hakkına riâyet etti.

Musa (a.s.), bir resûl olarak, şeriatın zâhirine aykırı gördüğü işlere itiraz etmekle mükelleftir. Bu onun risaletinin gereğidir. Hızır (a.s.) ise, Musa’nın bu itirazının onun makamının gereği olduğunu bilir ve ona sabır tavsiye eder. Sonunda ayrılık vakti geldiğinde, Musa’nın kendi koyduğu kurala (“bana bir daha sorarsan arkadaşlık etme”) yine Musa’nın risaletine hürmeten uyar. Bu bir küskünlük değil, ilâhî bir edeptir. Zâhir ile Bâtın’ın, şeriat ile hakikatin yollarının o an için ayrılması gerektiğini, her ikisinin de kendi mertebelerinin hakkını vererek kabul etmesidir. Ayrılıkta bile bir birlik, bir teslimiyet vardır.

Füsûs’un derinliklerinde risalete bakmak, böyle bir seyirdir. Yağmurda rahmeti, çocukta yakınlığı, kudrette edebi, kelâmda kalbi, sükûtta emri, ayrılıkta birliği görmektir. Risalet, Hakk’ın zıt görünen tecellîlerini birleştiren Muhammedî mîzandır. O mîzanı kalbinde kurabilen sâlik, âlemi ve kendini yeniden okumaya başlar.

Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Risalet

Cenâb-ı Pîr Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri, hakikat ilminin en çetin meselelerini aklın kuru mantığıyla değil, gönlün yaşayan diliyle anlatır. Onun için Risalet hakikati, kelimelere dökülmüş bir dizi hükümden ibaret değildir; o, kâinatın dokusuna işlenmiş, hikâyelerin ve temsillerin içinde gizlenmiş canlı bir sırdır. Mesnevî-i Şerîf, bu sırrı bize açan bir hazinedir. O, aklı ikna etmekten ziyade, ruhu doyurmayı hedefler. Zira bazı hakikatler vardır ki, onlara ancak misallerin kanatlarıyla uçulur.

Risaletin Davetini Anlamak: Anne Karnındaki Cenin Misâli

Peygamberler, bize bu dünya zindanından daha geniş, daha aydınlık bir âlemin haberini getiren elçilerdir. Onların daveti, anne karnındaki bir çocuğa dışarıdaki dünyanın, güneşin, ayın, dağların ve denizlerin varlığını anlatmaya benzer. Çocuk, kendi daracık ve karanlık âleminde, kanla beslendiği o mahpeste mutludur. Ona dışarıdaki bağlardan, bahçelerden, ilim ve hikmet meclislerinden bahsedildiğinde, aklı bunu almaz. Kendi gördüğünden, bildiğinden başka bir gerçeklik olabileceğine ihtimal vermez.

Hazret-i Mevlânâ, bu hâli resmeder. Peygamberin getirdiği Risaleti inkâr edenlerin durumu, tastamam bu ceninin durumudur:

Bu sözleri dinleyen cenîn kendi hâlindeki râhata bakar ve bu hâlinin hükmü ile: "Hayat ancak budur, bundan başka âlem yoktur. O tavsif olunan âlemin aslı yoktur, hayâldir," diye inkâr eder ve bu risâletten yüz çevirir ve kâfir olurdu. Nitekim peygamberler âlem-i ervâhın ve âlem-i âhiretin evşafını beyan ettikçe münkirler وقَالُوا مَا هِيَ إِلا حَيَاتُنَا الدُّنْيَا نَمُوتُ وَنَحْيَا وَمَا يُهْلِكُنا إِلَّا الدَّهْرُ (Câsiye, 45/24) ya'nî "Bizim ancak hayât-ı dünyâmız vardır, ölürüz ve diriliriz ve bizi ancak dehr helâk eder; dediler."

İnkârın temelinde yatan budur: Kendi daracık algı dünyasını, hakikatin tamamı zannetmek. Cenin için hayat, içinde bulunduğu keseden ibarettir. Dünya ehli için de hayat, bu beş duyunun algıladığı kevnî âlemden ibarettir. Peygamber (aleyhimüsselâm), "Bu âlem bir rahimdir, asıl hayat doğumdan sonra başlar. Orada ne gözlerin gördüğü ne kulakların işittiği nimetler vardır," dediğinde, cenin gibi kendi karanlığına alışmış olanlar, "Bu imkânsızdır ve aldatmadır" derler. Onların kör olan gözleri, bu mânâyı görmekten uzaktır.

Risalet, bu dünyaya doğduğumuz gibi, hakikat âlemine de doğmamız için bir davettir. Bu doğum, irade ile olur. Bu doğumun ebesi, peygamberler ve onların vârisleri olan mürşid-i kâmillerdir. Onların davetine kulak tıkayan, anne karnında ebediyen kalmak isteyen cenin gibi, kendi cehaletinin karanlığında boğulmaya mahkûm olur. Peygamberin emri olan "Ölmezden evvel ölünüz!" sırrı da budur. Bu, iradî bir ölümle bu fâni bedenin ve nefsânî arzuların esaretinden kurtulup, bâkî olan ruhun hayatına doğmaktır.

Mustafa (s.a.v.) Efendimiz bize buyurdu ki: "Ölmezden evvel ölünüz!". Eğer bu tavsiye-i Risâletpenâhî ile amel etmezseniz ey sâlikler, bu keserât âlemi içinde türlü türlü imtihânlar ile ölürsünüz, demek olur.

Risaletin gösterdiği yol, bu iradî ölümle fitnelerle dolu bir hayattan kurtulup, Hakk'ın varlığında dirilme yoludur. Bu diriliş olmadan, insan ebedî bir cenin olarak kalır.

Hakikat Nurunun Vârisleri: Can Mumu ve Mürşid-i Kâmil

Risalet, sadece geçmişte yaşanmış tarihî bir olay değildir. O, bir nurdur ki, ilk olarak "Can Mumu" olan Fahr-i Kâinat Efendimiz'de (s.a.v.) parlamıştır. Bütün ruhlar, o "Ebu'l-ervâh"tan, yani Ruhların Babası'ndan feyz alır. O mumdan yakılan diğer mumlar, yani onun vârisleri olan evliyâullah ve mürşid-i kâmiller, o nuru kıyamete dek taşımaya devam ederler. Bir mumdan binlerce mum yakılsa, ilk mumun ışığından bir şey eksilmediği gibi, sonraki mumların ışığı da aslından farksızdır.

İstersen sen o nûru sonraki nûrdan istersen cân şem'inden al, hiç fark yoktur. "Can mûmu"ndan maksat, (s.a.v.) Efendimiz'dir; çünkü kendileri "ruhların babası"dır ve bütün ruhlar ondan dallanıp budaklandı. Yani sen, hidayet nurunu ister doğrudan doğruya canların mûmu olan risalet sahibi Efendimiz'den al, ister ondan sonra gelen, onun vârislerinden al, hiçbir fark yoktur.

Bu sebeple, mürşid-i kâmile tâbi olmak, doğrudan doğruya Peygamber Efendimiz'e tâbi olmaktır. Zira ondaki nur, o "Can Mumu"nun nurudur. Arada vasıtayı kaldırıp, "Ben doğrudan Peygamber'e ulaşırım" demek, büyük bir aldanıştır. Kendi aklını, zekâsını ve ilmî birikimini rehber edinenler, bu nur silsilesinin dışına düşerler. Hazret-i Mevlânâ, bu tehlikeyi büyük İslâm hekimi İbn Sînâ misaliyle anlatır. İbn Sînâ gibi bir zekâ dâhisi bile, peygamber vasıtasını aradan çıkarmak istediğinde, kendini ateşte bulmuştur.

Şeyh Necmeddîn-i Kübrâ hazretlerinin halîfeleri Mecdüddîn-i Bağdâdî hazretleri vâkıasında Risâletpenâh (s.a.v.) Efendimiz'i görüp ما تقول في حق ابن سينا ya'ni "Ya Resûlallah, İbn Sînâ hakkında ne buyurursunuz?" demiş, Server-i âlem Efendimiz dahi هو رجل اراد ان يصل الى الله بلا واسطتى فحجبت بيدى هكذا فسقط في النار ya'ni "O bir adamdır ki, benim vâsıtam olmaksızın Allah'a vâsıl olmak istedi, iki elimle şöyle ittim, nâra sukūt etti" buyurmuşlardır.

Risalet, Hakk'a giden yolda kurulmuş ilahi bir köprüdür. Bu köprüden geçmeyen, kendi aklıyla uçurumu aşmaya çalışan, helâk olur. O nur, gönülden gönüle akar. Mürşidin kalbi, Peygamber Efendimiz'in kalbine bağlıdır. Sâlikin kalbi de mürşidinin kalbine bağlandığında, o nur silsilesine dâhil olur. "Gönülden gönüle yol vardır" sırrı budur.

"Hayır! Aksine bizim yarimiz bundan haberdardır. Çünkü gönülden gönüle elbette yol vardır."

Bu yol, muhabbet ve teslimiyet yoludur. Akıl bu yolda bir yere kadar gider, sonra yaya kalır. İnsan-ı Kâmil'in bâtını, yani iç dünyası, akıl ve zekâ ile çözülecek bir bilmece değildir. Ona ancak teslimiyetle girilir.

Risaleti İnkârın Hileleri ve Yakîn Bilgisinin Üstünlüğü

Risalet davetini reddedenler, her zaman cenin misalindeki gibi saf bir cehalet içinde değildirler. Bazıları, hakikati örtmek için son derece zekice hileler ve sahte deliller üretirler. Hazret-i Mevlânâ, bu durumu Kelile ve Dimne'den aktardığı bir hikâye ile anlatır: Fillerin su içtiği bir pınarı onlardan kurtarmak isteyen tavşanlar, içlerinden birini "Ay'ın elçisi" olarak fillere gönderirler. Tavşan, fillere der ki: "Ay, bu pınarın kendisine ait olduğunu ve buradan gitmenizi emrediyor. Delilim de şudur: Pınardan su içtiğinizde, sudaki aksi titreyerek size öfkesini gösterecektir."

"İşte nişân odur ki, pınarda ay, su içen filden çırpınıcı olur." Bu beyt-i şerîf elçi tavşanın sözüdür. "Benim risâletimin sıdkının ve doğruluğunun alâmeti odur ki, fil o pınardan su içmeğe geldiği vakit içinde görünen ay çırpınmağa ve hareket etmeğe başlar."

Fil, pınara gelip hortumunu suya soktuğunda, fıtrî olarak sudaki ayın aksi çalkalanır. Fil, bunu bir mûcize zannederek tavşanın elçiliğine inanır ve pınarı terk eder. Peygamberleri inkâr edenlerin getirdiği deliller de bu cinstendir. Onlar, aklın ve vehmin ürettiği hilelerle, ezelî bir hüküm olan Risaleti çürütmeye çalışırlar.

Fakat Risaletin getirdiği bilgi, böyle hilelere dayanan bir vehim değil, yakîn bilgisidir. Vehim ile yakîn arasındaki farkı anlamak için Hazret-i Mevlânâ, Firavun ile Hallâc-ı Mansûr'u karşılaştırır:

Bunun gibi Firavun, "Ben sizin en yüce Rabbinizim!" (Naziat, 79/24) iddiasında vehim sahibiydi ve hakikati idrak etmiş değildi. Fakat Hz. Mansur, "Ene'l-Hak" (Ben Hakk'ım) iddiasında hakikati idrak etmişti. Bu sebeple Firavun boğulma belasını görünce iddiasından döndü ve "Ben Müslümanlardanım!" (Yunus, 10/90) dedi. Fakat Hz. Mansur idam belasını gördü, iddiasından dönmedi.

İkisi de "ben" demiştir. Fakat Firavun'un "ben"i, nefsinden kaynaklanan bir vehimdir. Bu yüzden ölümle yüzleşince sönüp gitmiştir. Mansûr'un "Ene'l-Hak" sözü ise, kendi benliğini Hakk'ın varlığında yok etmenin, Tevhid makamının bir ifadesidir. Bu, yakîn bilgisidir. Bu yüzden darağacında bile bu sözden dönmemiştir.

Peygamberin getirdiği bilgi, işte bu yakîn bilgisidir. Onun varlığı, Hakk'ın tecellî ettiği bir ayna gibidir. Bu yüzden Efendimiz (s.a.v.), "Beni gören, muhakkak Hakk'ı gördü" (من رآني فقد رأى الحق) buyurmuştur. Bu, iki varlığın birleşmesi veya birinin diğerine girmesi demek olan hulûl değildir. Bu, aynanın o kadar saflaşmasıdır ki, artık ayna görünmez, sadece yansıttığı Sûret görünür. Peygamber, Hakk'ın isim ve sıfatlarının en kâmil tecellîgâhı olduğu için, onu görmek Hakk'ı o mertebede müşahede etmektir. İnkârcıların aklı ise bu sırrı idrak edemez, bunu iki ayrı varlığın birleşmesi zannederek şirke düştüklerini sanırlar. Onlar, Hakk'ın karşısında kendi vehmî varlıklarını da ispat etmeye çalıştıkları için bu müşahededen mahrum kalırlar.

Risalet, bizi vehimden yakîne, zan'dan ilme, hileden hakikate taşıyan ilahi bir davettir. Mesnevî'nin dili, bu davetin sadece akla değil, bütün varlığımıza nasıl hitap ettiğini gösteren bir irfan mektebidir. O mektepte dersler, kuru bilgilerle değil, cana işleyen hikâyelerle verilir. Zira hakikat, ancak âşıkların lisanıyla kemâliyle ifade edilebilir.

Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme

Kavramlar Ağında Risalet

Risalet hakikati, tek başına bir ada gibi durmaz; etrafındaki diğer nurlu hakikatlerle mana alışverişi içinde olan bir ummandır. Bu kavramlar ağını anlamak, Risalet’in hem zâhirdeki hem de bâtındaki yerini idrak etmektir.

Risalet denilince akla ilk gelen, onun en kâmil mazharı olan Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimizdir. Risalet, ilahi bir vazife ise, Efendimiz bu vazifenin insanlık suretinde büründüğü en mükemmel tecellîdir. O, sadece bir mesajın taşıyıcısı değil, mesajın bizzat kendisinin yaşayan hâlidir. Bu yüzden ona “Yaşayan Kur’an” denilmiştir. Risalet, onun şahsında Hâtemü’r-Risâle, yani peygamberlik mührü ile son bulmuş, insanlığa sunulacak ilahi kelâm tamamlanmıştır.

Bu zâhirî ilişkinin ardında ise Risalet’in bâtınî kaynağı olan Hakîkat-i Muhammediyye bulunur. Bütün peygamberlerin ve dolayısıyla risaletlerin feyz aldığı bu ilk nur, Cenâb-ı Hakk’ın Zâtî ilminden âlemlere akan ilk tecellî, yani İlk Taayyün’dür. Âlemler, bu hakikatin tafsili, yani açılımından ibarettir. Dolayısıyla her bir peygamberin risaleti, kendi devrinin ve ümmetinin kabiliyetine göre Hakîkat-i Muhammediyye’den bir cüz’ün zuhura çıkmasıdır. Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimizin risaleti ise bu hakikatin bütününü cem eden en kâmil zuhurdur.

Risalet, Nübüvvet ile sıkı bir bağ içindedir. Nübüvvet, Hakk’tan haber alma halidir; bir peygamberin ilahi bilgiyle donatılmasıdır. Risalet ise bu alınan haberi halka ulaştırma vazifesidir. Her Resûl (elçi) aynı zamanda bir Nebî’dir (haber alan), fakat her Nebî bir Resûl olmayabilir. Zira bir Nebî’ye yeni bir şeriat veya toplumsal bir vazife verilmeyebilir. Risalet, Nübüvvet’in topluma bakan, şeriat ve nizam kuran yönüdür. Nübüvvet içe dönük bir alıştır, Risalet dışa dönük bir veriştir.

Bu alışverişin vasıtası ise Vahiy’dir. Vahiy, Risalet’in can damarıdır. O olmadan ne Nübüvvet ne de Risalet olur. Cenâb-ı Hakk’ın, peygamberinin kalbine ilahi kelâmını bir sır gibi ilka etmesi, indirmesidir. Vahiy, Zât âleminden gelen mananın, beşerî idrakin anlayacağı lafız ve suret elbisesini giymesidir. Risalet, bu ilahi kelâmın insanlık içinde yankılanması, peygamberin dilinden ve hayatından bir nehir gibi akmasıdır.

Son olarak Risalet, kendisinden daha geniş ve sürekli olan Velayet ummanının içinde bir tecellîdir. Velayet, Hakk’a yakınlık ve dostluk halidir ki bu, kesintisizdir. Nübüvvet ve Risalet, zamanla ve mekânla kayıtlı, belirli vazifeler için bu Velayet denizinden zuhur eden dalgalardır. Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretlerinin buyurduğu gibi, Nübüvvet ve Risalet mühürlenmiştir, ancak Velayet kapısı kıyamete dek açıktır. Peygamberlerin varisleri olan velîler, mürşid-i kâmiller, Risalet’in getirdiği hakikatleri kendi zamanlarının insanlarına, onların isti’datlarına göre açan, o nuru tazeleyen kandillerdir. Risalet bir ağaç ise, Velayet o ağacın kökü ve can suyudur.

Kütüphanedeki Kaynaklar

Terzibaba İrfan Mektebi Dijital Kütüphanesi’nde Risalet kavramı, üç ana pınardan beslenerek sâlikin idrakine sunulur. Her bir kaynak, bu yüce hakikate farklı bir pencereden bakar ve birbirini tamamlayarak bütüncül bir irfan tablosu ortaya koyar.

Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri’nin külliyatında Risalet, tarihî bir olgu olmaktan çıkar, sâlikin seyr-i sülûkunda bizzat tecrübe ettiği canlı bir hakikate dönüşür. Terzibaba’nın sohbet ve şerhlerinde Risalet, Kelime-i Tevhid’in ikinci kanadı olan Kelime-i Risalet ile birlikte ele alınır. “Lâ ilâhe illallah” ile Hakk’ın birliğini ikrar eden sâlik, “Muhammedün Resûlullah” ile bu birliğin insanlık âlemindeki en kâmil zuhurunu tasdik eder. Bu tasdik, sadece dil ile yapılan bir ikrar değil, mürşid-i kâmilin şahsında tecellî eden peygamber varisliğine teslimiyetle yaşanan bir haldir. Terzibaba, Risalet’e itaatin, Peygamber’in varisi olan âlimlere, yani mürşidlere itaatle mümkün olacağını vurgular. Sâlik, mürşidinin rehberliğinde nefsini arındırdıkça, Risalet’in getirdiği ahlâk ve hakikatlerin kendi nefs aynasında nasıl parladığını görür. Böylece Risalet bilgisi, İlm’el Yakîn’den Ayn’el Yakîn’e ve nihayet Hakk’el Yakîn’e, yani bilmekten görmeye ve olmaya doğru bir yolculuğa dönüşür. Terzibaba’nın üslubunda Risalet, sâlikin her an muhatap olduğu bir davet, bir edep ve bir teslimiyet çağrısıdır.

Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri’nin Füsûsu’l-Hikem’inde ise Risalet, vücûdî mertebeler ve hakikat ilmi zaviyesinden, derin bir hikmetle ele alınır. Füsûs, Risalet’in kesbî, yani çalışarak elde edilen bir makam olmadığını, tamamen ilahi bir seçim ve vehbî bir lütuf olduğunu kesin bir dille ortaya koyar. İbn Arabî, Risalet’in bâtınî yönü olan Velayet’in, Nübüvvet’ten daha şümullü ve sürekli olduğunu izah ederek irfan yolunun temel taşlarından birini yerleştirir. Her peygamberin risaletinin, kendi ümmetinin kabiliyetine göre bir tecellî olduğunu, ancak peygamberin velayet yönüyle ilminin risalet yönünden daha kuşatıcı olabileceğini belirtir. Bu, tenzih ile teşbihin Muhammedî mîzanda nasıl dengelendiğinin en güzel örneklerindendir. Füsûs, peygamberin tevazuu ve abdiyeti (kulluğu) seçmesinin, saltanat ve kevnî tasarruftan daha yüksek bir kemâl mertebesi olduğunu gösterir. Risalet’in görünürdeki gücü ve mucizeleri yerine, onun ardındaki mutlak teslimiyet ve hiçlik makamına işaret eder. Füsûs, Risalet’in “neden” ve “nasıl”ını değil, onun vücûdî köklerini ve hakikatini anlamak isteyenler için bir anahtar sunar.

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri’nin Mesnevî-i Şerîf’inde Risalet, Füsûs’un derin hikmetini ve Terzibaba’nın canlı tecrübesini birleştiren bir kalp diliyle, hikâyeler ve misallerle anlatılır. Mevlânâ, aklın sınırlarını zorlayan bu hakikatleri, gönlün idrak edeceği bir sevgi ve şefkat üslubuyla sunar. Risalet’in nuru, kendisinden feyz alınan bir “Can Mumu”na benzetilir; diğer peygamberler ve velîler, bu mumdan yakılmış kandiller gibidir. Peygamberin davetini reddedenlerin hali, kendi aklını ve hilesini mutlak sananların acı sonunu anlatan ibretlik kıssalarla gözler önüne serilir. Mesnevî, Risalet’e ve onun varislerine vasıtasız ulaşma iddiasının, sâliki helâke sürükleyen bir gurur ve aldanış olduğunu İbn Sina gibi hikemî şahsiyetler üzerinden anlattığı menkıbelerle vurgular. Mevlânâ için Risalet, ruhları ezeldeki vatanlarına çağıran ilahi bir nağmedir. Bu nağmeyi duymak için aklın kibrinden sıyrılıp bir çocuk saflığıyla teslim olmak gerekir. Mesnevî, Risalet’i akla değil, doğrudan âşık gönle fısıldar.

Değerlendirme

Bu üç büyük pınarın ışığında anlıyoruz ki Risalet, sadece geçmişte yaşanmış bir tarihî hadise değil, her an varlıkta ve sâlikin kalbinde devam eden canlı bir tecellîdir. Onun bir yüzü şeriat ile halka, diğer yüzü hakikat ile Hakk’a dönüktür ve bu ikisi birbirinden asla ayrılmaz. Peygamber, hem ümmetine en doğru yolu gösteren bir rehber, hem de Zât âlemine açılan bir kapıdır.

Risalet’in hakikatine ermenin yolu, hikemî tartışmalardan veya kuru bilgi yığınlarından geçmez. Yol, Risalet’in en kâmil mazharı olan Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimizin ahlâkıyla ahlâklanmak, onun varisleri olan kâmil mürşidlerin eteğine samimiyet ve edeple yapışmaktır. Zira onlar, o “Can Mumu”ndan aldıkları ışığı kendi zamanlarının karanlığına taşıyan kandillerdir.

Risalet’in getirdiği mesajı anlamak, Kur’an’ı sadece dille okumak değil, kalbi o kelâmın tecellîsine hazır bir Mushaf haline getirmektir. Bu ise ancak teslimiyet, hizmet ve muhabbetle mümkündür. Cenâb-ı Hakk, bizleri Risalet’in nurundan ve onun varislerinin feyzinden mahrum bırakmasın.

Bu makale, Terzibaba Irfan Mektebi Dijital Kutuphanesi Wiki-Enhanced RAG sistemi tarafindan 139 kaynak eserden sentezlenmistir.

Model: gemini-2.5-pro | Olusturulma: 26.05.2026